
479
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Palmar ark varyasyonlarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
PALMAR ARK VARYASYONLARININ MR İLE DEĞERLENDİRİLMESİAmaç:Eli derin ve yüzeyel palmar ark besler. Bu iki ark bazı kompansatuar varyasyonlar ile dolaşım dengesini sağlar. Elin vasküler anatomisinin bilinmesi konjenital anomalilerin rekonstrüksiyonunda, posttravmatik lezyonlarda ve radyal arterin arteriyel by-pass için donör olarak kullanılmasında önem kazanır.Bu çalışmanın amacı kontrastlı 3D TRICKS MRA tekniği ile palmar ark varyasyonlarının gösterilmesi ve sıklıklarının belirlenmesidir.Gereç ve yöntem:Çalışmamızda 2010 Ocak ve 2012 Temmuz tarihleri arasında değişik ön tanılarla el TRICKS MRA yöntemi kullanılmış 30 hastanın elde olunan görüntüleri palmar ark varyasyonlarının değerlendirilmesi için retrospektif olarak kullanılmıştır.Tüm hastalara GE Signa HDxt 1.5 Tesla MRG cihazı ile ön kolun proksimali de görüntülere dahil olacak şekilde koronal STIR, koronal T1A FSE ve 3D Dinamik TRICKS sekanslarını içerecek şekilde el TRICKS MRA tetkiki yapılmıştır.Bulgular:Değişik ön tanılar ile elde olunan 30 hastanın el TRICKS MRA` sı derin ve yüzeyel palmar ark varyasyonları açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olgularımızın % 73,3' ünde Tip 1, % 23,3' ünde Tip 2, %3,3' ünde Tip 3, yüzeyel palmar ark varyasyonu, olgularımızın %93,3' ünde Tip 1, %6,6' sınde Tip 4 derin palmar ark varyasyonu tespit edilirken hasta popülasyonumuzda Tip 2 ve Tip 3 derin palmar ark varyasyonuna rastlanmamıştır.Sonuç:3D TRICKS MRA yönteminin elin vasküler varyasyonlarının tanımlanmasında pratik ve ideal bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler:MR ANJİOGRAFİ, TRICKS, PALMAR ARK VARYASYONLARI
Tiroid nodüllerinde benign-malign ayrımında us-elastografi
TİROİD NODÜLLERİNDE BENİGN-MALİGN AYRIMINDA US-ELASTOGRAFİAmaç:Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin malign-benign tiroid nodüllerin ayrımındaki etkinliğini araştırmayı amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem:Tiroid nodülü bulunan 111 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 17-81 arasında (ortalama 51) olup, 92'si kadın, 19'u erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala, renkli doppler ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Nodülde hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden fazla, Skor 4: Nodülün tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: Nodülün tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Nodüllerin ayrıca, sayısı (multinodüler/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı ve vaskülariteleri değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, vaskülariteleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı.Bulgular:Sitolojik/histopatolojik incelemeler sonucunda nodüllerin 97'si benign, 26'sı maligndi. Benign nodüllerin 86'sı hiperplastik, 4'ü adenomatöz ve 7'si tiroidit olarak tanı aldı. Malign nodüllerin 8'i papiller, 3'ü medüller, 3'ü folliküler karsinom tanısı ve 12'si malignite yönünde ağırlıklı kuşkulu idi. Çalışmamızın sonucunda cinsiyet, nodül sayısı, boyutu, iç yapısı, nodül içi vaskülarite, ekojenite, halo valığı ve mikrokalsifikasyon varlığı ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. 'Yükseklik>genişlik' bulgusu ise malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunan tek özellikti.Skor 1 elastisite izlenen 10 nodülün hepsi benigndi. Skor 2 elastisite izlenen 40 nodülün 36'sı benign, 4'ü maligndi. Skor 3 elastisite izlenen 43 nodülün 34'ü benign, 9'u maligndi. Skor 4 elastisite izlenen 26 nodülün 17'si benign, 9'u maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 4 nodülün hepsi maligndi. Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). 3 ve üzerindeki elastisite skorunun duyarlılığı %84,6, özgüllüğü %47,4 ve tanı koydurucu gücü ise %73,9 idi. Benign nodüllerin gerinim oranı 2,60 iken malign nodüllerin 3,50 idi. Gerinim oranı için 2,50 kesim değeri olarak belirlendi. 2,50'nin altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Tüm nodül özellikleri arasında duyarlılığı, özgüllüğü, ve tanı koydurma gücü en yüksek olan özellik, elastografi idi.Sonuç:US-elastografi, tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod ve Doppler ultrasonografiye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Elastografi, Tiroid nodülü, nodül sertliği
Uterus leiomyomlarının tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Amaç: Leiomyomlar kadın pelvik tümörlerinin en sık görüleni olup çalışmamızda DAG ile ADC ölçümleri yapılarak leiomyomların tipik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamızda histopatolojik leiomyom tanısı almış ve kliniğimizde GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin pelvik MRG tetkiki yapılan 38 hastada toplam 69 adet leiomyom değerlendirilmiştir. Pelvik MRG'de sagital T2A, aksiyel T2A, yağ baskılamalı aksiyel T1A, difüzyon b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup leiomyomların kistik, kalsifik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 69 leiomyomdan 54'ü tipik,5'i dejenere,10'u sellüler leiomyom olarak değerlendirildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 43,78±8,39'du.Leiomyomların boyutları 2-18 cm arasında değişmekte ve ortalaması 5,37+- 3,40 cm'di. Leiomyomların 53 tanesi intramural, 12 tanesi subserozal ve 4 tanesi submukozal yerleşimli idi. DAG'da sellüler leiomyomların tamamı (%100), dejenere leiomyomların %20'si, tipik leiomyomların %5,6'sı parlak olarak izlenmiştir. Tipik leiomyomların ortalama ADC değeri 1,29 x10-3 , dejenere leiomyomların ortalama ADC değeri 1,86 x10-3 , sellüler leiomyomların ortalama ADC değeri 1,11 x10-3 olarak hesaplanmıştır. ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca tipik
Intrakranial kitlelerde ileri görüntüleme yöntemlerinin evrelemeye katkısı
İntrakranial kitlelerin görüntülenmesinde MRG beynin anatomik detayını göstermede en duyarlı görüntüleme yöntemidir. Kontrastlı MRG beyin tümörlerinin tanı, lokal evreleme ve tedavi sonrası izlem için tercih edilecek radyolojik yöntemdir. Beyin tümörlerinin tedavi öncesi evrelemesinde kontrastlı MRG verileri her zaman yeterli olmamaktadır. Nöroradyolojide son yıllardaki çalışmalar konvansiyonel MRG tetkikinde elde edilen anatomik detayın yanında fizyolojik haritalar çıkarılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu ileri görüntüleme yöntemleri arasında; difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR spektroskopi yer almaktadır. Glial tümörlerde histopatolojik dereceleme ile tümörün biyolojik davranışı hakkında önemli bilgiler elde edilir. Tümörün saptanan histopatolojik derecesi ile paralel olarak uygulanacak tedavi protokolleri belirlenir. Bu çalışmamızda ileri görüntüleme metodlarının glial tümörlerde derecelemeye katkısını incelemeyi amaçladık. Histopatolojik olarak tanı almış olgularda ileri görüntüleme metodlarının bulguları ile karşılaştırma yaparak bu metodların birbirlerine göre katkı ve sınırlılıklarını tanımlamaya çalıştık. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza Ocak 2010-Haziran 2013 tarihleri arasında intrakranial kitle ön tanısı ile başvuran 36 olguya GE Signa HD 1,5 Tesla MRG cihazı ile kranial MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG ve MR Spektroskopi yapılmştır. Hastaların tümü radyoterapi veya kemoterapi almamış primer olgulardan seçildi. Rutin çekim parametreleri olarak sagital T1 FLAIR ASSET, aksiyal T2 FRFSE, aksiyal T2 FLAIR, aksiyal T1A SE, b 1000 değerlerinde DAG, koronal T2 FRFSE, aksiyal T2 FRFSE, 3D BRAVO MASK, MV (2D) TE:144, MV (2D) TE:35, aksiyal GRE Perfüzyon, aksiyal T1 Kontrastlı SE MEMP MASK, koronal T1 SE MEMP kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart sapma v.b.) yanısıra bağımlı ve bağımsız değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin dağılımlarının homojen olup olmamalarına göre ANOVA Post Hoc Test, Kruskall Wallis Test, NPar Test, Mann-Whitney Test ve T Test kullanılarak değerlendirilmiştir Bulgular İstatistiksel analiz sonucu difüzyon MRG yöntemi ile ölçülen ADC değerlerinin derece 2 tümörler ile derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı olarak saptandı. Perfüzyon MRG incelemesinde lezyon/ sağlam doku rCBV değerleri derece 2 ve derece 4 tümörlerin ayrımında anlamlı bulundu. Kısa TE değerlerinde LL derece 2 - derece 4 ve derece 3 - derece 4 tümör ayrımında anlamlı bulundu. Sonuç Perfüzyon MRG, difüzyon MRG ve MR spektroskopik inceleme ile elde edilen veriler, histopatolojik tanılarla yapılan verifikasyonla birlikte değerlendirildiğinde literatürle uyumlu olarak bulunmuştur. Anahtar sözcükler: İntrakranial kitle, MRG, difüzyon MRG, perfüzyon MRG, MR spektroskopi
Sanal ve fiberoptik bronkoskopi uygulamalarının karşılaştırılması
Amaç:Multidedektör bilgisayarlı tomografilerin (MDBT) geliştirilmesi ile klinik yaklaşımda artan bir kullanım alanı bulan sanal bronkoskopinin trakeobronşial ağacın incelenmesinde en yaygın tetkik olan fiberoptik bronkoskopi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:41 hava yolu patolojisi şüphesi ile kliniğimizde toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) elde olunan ve aynı zamanda fiberoptik bronkoskopi (FOB) uygulanan hastanın, 0,5 mm dedektör kolimasyonu ve 1mm kesit kalınlığı ile elde olunan aksiyel BT görüntüleri 3 boyutlu sanal bronkoskopi (SB) görüntüleri haline getirilmiştir. Elde olunan SB görüntüleri ve FOB incelemesi birbirinden bağımsız ve ayrı olarak değerlendirilmiş, sonuçlar FOB altın standart alınarak karşılaştırılmıştır. Bulgular:Yaş ortalaması 62,6 olan 32 erkek 9 kadın hastanın SB ve FOB bulgularının karşılaştırılmasında, SB‟nin duyarlılığı %74, özgüllüğü ise %71 olarak bulunmuştur. FOB ile karşılaştırmada SB‟nin pozitif prediktif değeri %83, negatif prediktif değeri %59 olarak tespit edilmiştir. Sonuç:Sanal bronkoskopi duyarlılık ve özgüllük değerleri açısından yüzeyel mukozal lezyonlar dışında fiberoptik bronkoskopiye tanısal açıdan benzer sonuçlar bildirmektedir. Pozitif prediktivite değeri oldukça tatmin edici seviyede yüksek olan tetkiğin özellikle mukus benzeri lezyonlarda yalancı pozitiflik ortaya koyması nedeniyle negatif prediktivitesi düşük kalmaktadır. Anahtar Kelimeler:Sanal bronkoskopi, Hava yolu patolojileri, Fiberoptik bronkoskopi.
Akut apandisit tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Bu çalışmanın amacı akut apandisit tanısında tek başına Diffüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin (DA-MRG) katkısını ve ADC değerlerinin kantitatif ölçüm etkinliğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamızda klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla akut apandisit tanısı almış hasta grubu olarak kabul edilmiş tümüne US, bir kısmına BT yapılmış 35 olgu ve hastaneye acil bir şikayetle başvurmayan ve değerlendirmesinde patoloji saptanmayan normal kabul edilen kontrol grubu olarak kabul edilen 20 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu ve kontrol grubu olarak kabul edilen olgulara GE Signa HDxt 1.5 Tesla MRG cihazı ile EPI sekans (TR:4000msn, TE:76,5 msn, FOV:44 cm, matrix: 320x256, kesit kalınlığı:7 mm, kesit aralığı: 1 mm b:800 mm²/sn) kullanılarakı alt batın MRG DAG tetkikleri yapılmıştır. Hasta grubunda DA görüntülerde b0 sekansta sağ alt kadranda çekum tabanından başlayıp kör uçla sonlanan tubuler yapının varlığı ve b800 sekansta ise bu görünümün sinyal intensitesi kaydedilmiştir. ADC haritaları oluşturulup bu görünüme denk gelen lokalizasyondan sınırları taşmayacak şekilde sirküler ROI ile ADC değerleri ölçülmüştür. DA Görüntülemenin uzaysal çözünürlüğünün düşük olması nedeniyle kontrol grubunda normal apendiks göstermek mümkün olmadığından bunun yerine histolojik özellikleri aynı olan çekum duvarından ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 35 hasta olgudan 1 olguda US ve histopatolojik olarak apandisit olmadığı gösterildi. Klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla apandisit olarak değerlendirilen 25 olgu opere edilmiş ve histopatolojik olarak apandisit tanısı almıştır. Diğer 9 olgu opere edilmeden klinik ve görüntüleme bulgularıyla takip edilmiş bulgularda gerileme olması nedeniyle gerileyen apandisit tansı aldı. Çalışmamızda US'nin apandisitteki sensitivitesi duyarlılık (sensitivitesi) %84 olarak, BT nin akut apandisit tanısı için sensitivitesi %100 olarak belirlendi. Akut apandisitte DA görüntülemede %97 olguda hiperintens, %3 olguda hiper-izointens izlendi. Klinik, görüntüleme ve/veya histopatolojik olarak apandisit tanısı almış olgularda ADC değerleri 0,8x10-3 mm2/sn ile 2,2 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,28x10-3 mm2/sn'dir. Kontrol grubunda DA görüntülemede tüm olgularda apendiks hiperintens izlenmedi. ADC haritalamada ADC değerleri 1,4x10-3 mm2/sn ile 2,4 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,84 x10-3 mm2/sn'dir. Çalışmaya dahil hasta ve kontrol grubu üzerinden ölçülen ADC değerleri ile ROC eğrisi analizi yapılmıştır. Cutt off değeri 1.45 x10-3 mm2/sn belirlendiğinde akut apandisit tanısında sensitivitesi %90, spesifitesi %68, 1,55 x10-3 mm2/sn belirlendiriğinde sensitivitesi %81, spesifitesi %76 dır. Sonuç: Tek başına yapılcak Difüzyon ağırlıklı görüntülemedeki akut apandisit için tipik özelliklerinin bilinmesinin rutinde kullanılan diğer görüntüleme tetkikleriyle birlikte veya bu görüntüleme tetkiklerinde kontrendikasyon varlığı durumunda yanlış tanı veya geç tanının neden olabileceği komplikasyonları önlemek ve tedavi yaklaşımını belirlemede yararlı olabileceği ilgili literatür eşliğinde düşünülmüştür.
Benign ve malign meme kitlelerinin ayrımında us-elastografinin tanıya katkısı ve histopatolojik korelasyon
US-Elastografi, temelde doku sertliğini ölçmeye yarayan, konvansiyonel US nin sınırlı özgüllüğünden dolayı gerçekleştirilen benign tümör biyopsilerini azaltmak amacıyla uygulanan, özgüllüğü yüksek, noninvaziv yardımcı bir yöntemdir. Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin benign - malign meme kitlelerinde ayrımındaki etkinliğini histopatolojik bulgularla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Memede kitlesi bulunan 377 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 12-83 arasında (ortalama 51) olup, 375 i kadın, 2 si erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm BIRADS 4 ve 5 lezyonların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcuttu. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Lezyonun hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden fazla, Skor 4: lezyonun tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: lezyonun tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Lezyonların ayrıca, sayısı (multipl/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), periferal halo varlığı, sınır özelliği, şekli, transvers/ap çap oranı, yerleşim yeri(cilde göre konumu) değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların yaşlarının da istatistiksel olarak meme kanseri ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Lezyonların BIRADS sınıflamasına göre değerlendirilmesinde BIRADS 2 ve 3 lezyonlar benign BIRADS 4 ve 5 lezyonlar kendi arasında kategorize edildi. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Lezyonların elasto skorları değerlendirildiğinde skor 1, 2, 3 olan lezyonlar benign; skor 4, 5 olan lezyonlar ise malign olarak değerlendirildi. Elasto skoru 1 olan lezyon sayısı 10, skoru 2 olan lezyon sayısı 126, skoru 3 olan lezyon sayısı 124, skoru 4 olan lezyon sayısı 200, skoru 5 olan lezyon sayısı 73' tü. Skor 1 elastisite izlenen 10 lezyonun 9 u benigndi, 1 i nekrotik kitleydi. Skor 2 elastisite izlenen 126 lezyonun 113 ü benign, 13 ü maligndi. 8 kitle nekrotikti. Skor 3 elastisite izlenen 124 lezyonun 110 u benign, 14 ü maligndi.3 ü nekrotikti. Skor 4 elastisite izlenen 200 lezyonun 46 sı benign, 154 ü maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 73 lezyonun 12 si benign 61 imaligndi. Çalışmamızda BIRADS US'nin duyarlılığı %98,3 seçiciliği %72, PÖD %64, NÖD %92,7 bulunmuştur. Gerçek zamanlı elastografi için elde edilen duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değerleri sırasıyla %84,4, %65, %55,3, %89,2 bulunmuştur. Sonuç: US-elastografi, meme lezyonlarının ayırıcı tanısında B-mod US ye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Elastografi, meme kitleleri, skorlama, biyopsi
Kolorektal karsinom karaciğer metastazlarındauygulanan mikrodalga ablasyon sonuçlarınıradiomiks ve klinik veriler kullanarak yapayzeka ile ön görmek
Çalışmanın amacı mikrodalga ablasyon (MDA) ile tedavi edilen kolorektal karsinom karaciğer metastazı (KKKM) olan hastalarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bazlı radyomiks özellikleri, klinik verileri kullanarak makine öğrenimi ile elde edilen modellerle erken lokal tümör yanıtı ve lokal rekürrens (LR) gelişme riskini öngörmeği araştırmaktı. Bu tek merkezli retrospektif çalışmaya Mart 2012 ile Mart 2022 tarihleri arasında KKKM tanısı alan ve hastanemizin tümör konseyi kararı ile MDA işlemi uygulan, işlem öncesi ve sonrası 1-3. aylarda optimal MRG'si elde edilen, yeterli klinik ve laboratuvar verileri bulunan 42 hasta (67 tümör) dahil edilmiştir. Ablasyondan önce elde edilmiş MRG T2 yağ baskılı (Faz 4 olarak isimlendirilen) ve erken arteryal faz T1 yağ baskılı sekanslarda (Faz 1 olarak isimlendirilen) manuel segmentasyon yapılarak her tümör için ve her faz için 111 radyomiks özellik çıkarıldı. Genel sağkalımdan (GS) bağımsız lokal tümör rekürrensini tahmin etmek için klinik özellikler kullanılarak klinik model, klinik, laboratuvar veriler ve birbirinden bağımsız Faz 1, Faz 4 radyomiks özelliklerin kombinasyonu yapılarak özellik azaltma ve makine öğrenimi ile 2 kombine model oluşturulmuştu. Bu modellerin MDA tedavisinden sonra erken lokal tümör yanıtı değerlendirmede, LR'si öngörmedeki duyarlılık ve seçiciliği araştırıldı. Toplam 42 hastada (67 tümörde) 1.ay kontrol MRG'de tam yanıt saptanmış olup, 3.ay kontrol MRG'DE 7 hasta (%16,6), 11 tümörde (%16,4) LR gelişti. Klinik modelde ekstrahepatik metastaz varlığı LR olasılığı ile yüksek ilişkili bulunmuştur. (p<0.001) LR olan ve olmayan hasta gruplarında tümör büyüklüğü >3cm olma oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır(p=0.051). Ablasyondan önce ölçülen karbonhidrat antijeni 19-9 (Ca 19-9) ve karsinoembriyonik antijen (CEA) gibi tümör belirteçlerinin medyanı LR olan grupta LR olmayan gruba göre daha yüksek bulunmasına rağmen (p= 0.010 ve p=0.020)), ablasyondan önce elde edilen tümör belirteçleri açısından LR olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Her iki fazda da LR olan hastalar, LR olmayan hastalardan anlamlı olarak daha yüksek rad skorlara sahiptir (Faz 1 için p=0.001 ve Faz 4 için p<0.001). Araştırmada Faz 4 MRG'den elde edilen radiomiks özellikleri ve klinik verileri kullanarak oluşturulan kombine model 2'nin sınıflama performansı LR'i tahmin etmede en yüksek ayırt edici performansı elde etmiştir (p=0.014); Eğri altında kalan alan (EAKA) değeri 0.981(%95 GA: 0.948-0.99, p<0.001)'dir. Faz 1 MRG bazlı radiomiks özellikleri ve klinik verileri kullanılarak oluşturulan kombine model 1'in (EAKA değeri 0.927(%95 GA: 0.860-0.993, p<0.001)) ve klinik modelin (EAKA değeri 0.887(%95 GA: 0.807-0.967, p<0.001)) LR'i öngörmede benzer performansa sahip olduğu saptanmıştır. T2 yağ baskılı ve erken arteryal faz T1 yağ baskılı MRG'den elde edilen radiomiks özellikleri ve klinik, laboratuvar verileri kullanarak elde edilen kombine modeller mikrodalga ablasyon tedavisi yapılan kolorektal karsinom karaciğer metastazı olan hastalarda tümör yanıtı, lokal rekürrens tahmin etmede değerli biyobelirteçlerdir. Anahtar kelimeler: Kolorektal Karsinom Karaciğer Metastazı, Lokal Rekürrens, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Mikrodalga Ablasyon, Radiomiks
Kemik metastazlarının saptanmasında kemik sintigrafisi ve tüm vücut difüzyon MRG'nin karşılaştırılması
AMAÇ: Malignitelerde yaygın olarak görülen kemik metastazının saptanmasında yeni bir yöntem olarak tüm vücut difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin (TVDAMRG) etkinliğini ve başarısını kemik sintigrafisi ile karşılaştırarak değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Primer malignitesi ve kemik metastazları olan toplam 21 hastanın tüm vücut difüzyon MRG (manyetik rözenans görüntüleme) bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiş ve bulgular kemik sintigrafisi ile karşılaştırılmıştır. BULGULAR: 21 hastada kemik sintigrafisiyle saptanan toplam 143 metastatik lezyon mevcuttur. Saptanan 143 kemik metastazından 96 tanesi difüzyon MRG'de de tespit edilebilmiştir. Difüzyon MRG'nin tespit başarısının en yüksek olduğu bölge alt ekstremiteler olmuştur ve 13 metastazın 12'sini %92.3'lük oranla tespit edebilmiştir. Vertebralar diğer başarılı olunan bölge olup 45 metastazın 39'u difüzyon MRG'de de izlenebilmiştir. Başarı yüzdesi %86.6 dır. Üst ekstremite, pelvis ve kranial bölgelerdeki saptama oranı sırasıyla %73.6, %63.1 ve %60 olarak hesaplanmıştır. En başarısız bölge ise kostalar olmuştur. Kostalarda mevcut olan 42 metastazın sadece 16'sı tespit edilebilmiş olup saptama yüzdesi %38.1'dir. İki yöntem arasında yapılan spearman korelasyon testlerinde saptama oranına paralel olarak kranial, vertebra, üst ekstremite ve alt ekstremitede yüksek düzeyde pozitif yönlü korelasyon bulguları saptandı. Pelviste orta düzeyde pozitif yönlü korelasyon bulguları saptandı. Kostal düzeyde ise saptama oranı düşüklüğü sebebiyle korelasyon izlenmedi. SONUÇ: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda tüm vücut düffüzyon MR görüntülemenin kemik metastazlarının tespitinde özellikle aksiyal iskelette başarılı olabileceği düşünülmüştür. Kostalardaki başarısızlık oranı yeni geliştirilecek manyetik duyarlılık teknolojileri,artırılan geometrik rezolüsyon ve hareket artefaktını engelleyecek hızlı sekanslar sayesinde düzeltilebilir.
Gastrointestinal sistem kanamalarında transarteriyel embolizasyon tedavisinin güvenilirliği ve etkinliği
Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması, yüksek morbidite ve mortalite ile seyredebilen önemli bir hastane başvuru nedenidir. GİS kanaması ile gelen hastaların hızlı ve doğru bir şekilde teşhisinin konulması ve zamanında tedavisine başlanılması gerekmektedir. Endoskopinin mümkün olmadığı veya başarısız endoskopik tedaviden sonra, transarteriyel embolizasyon (TAE), acil cerrahiye nispeten güvenli bir alternatif seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Girişimsel Radyoloji ünitesinde 2013 ve 2022 tarihleri arasında gastrointestinal sistem kanaması nedeniyle transarteriyel tedavi yapılan hastalara ait klinik, laboratuar, endoskopik, radyolojik (anjiografik) bulguları retrospektif olarak incelenmiş ve elde edilen bulgular literatür ile birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 34 hastanın %64,7'si (n=22) erkek, %35,3'ü (n=12) kadındı. Hastaların yaş dağılımının 22-90 yıl arasında değiştiği, yaş ortalamasının ise 59,94 ± 14,87 olduğu tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların tanı dağılımlarına bakıldığında; %58,8'inin (n=20) malignite, %17,6'nın (n=6) ülser, %11,8'inin (n=4) post-op hemoraji, %8,8'inin (n=3) vasküler nedenler, %2,9'unun (n=1) inflamatuar bağırsak hastalığı tanılarından oluştuğu tespit edildi. Hastaların anjiografik embolizasyona ait bulgulara bakıldığında; en fazla %76,5 (n=26) oranı ile ekstravazasyon tespit edildi. TAE işleminde %55,9 (n=19) oran ile en fazla koil kullanıldığı tespit edildi. Çalışmamızda TAE uygulanan hastaların tamamında (n=34; %100,0) teknik başarının, %70,6'sında (n=24) da klinik başarının sağlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, endoskopik olarak yönetilemeyen akut GİS kanaması olan hastalarda, morbidite ve mortaliteyi önlemek için hızlı radyolojik görüntüleme çalışmaları ve endovasküler müdahale düşünülmelidir. TAE ile etkili ve güvenli GİS stabilizasyonu sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanaması, Endovasküler Tedavi, Transarteriyel Embolizasyon, Girişimsel Radyoloji
Boy kısalığı olan çocuklar ile normal pediyatrik yaş grubu optik sinir çaplarının manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması
AMAÇ: Boy kısalığı çocukluk yaş grubunda sık rastlanan bir durum olup büyüme hormonu eksikliği önemli bir boy kısalığı nedenidir. Çalışmamızda normal pediyatrik yaş grubunda optik sinir için alt limit oluşturarak boy kısalığı olan çocukların optik sinir boyutlarına göre endokrinopati sıklığını bulmayı ve tanıya katkı sağlamayı hedefledik GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Ocak 2011 ve Haziran 2015 tarihleri arasında normal MRG bulguları olan baş ağrısı ve baş dönmesi tanılarıyla başvuran çocuklar ile boy kısalığı olan çocuklar GE Signa HDx1,5 Tesla MRG cihazı ile kranial MRG, hipofiz MRG, difüzyon MRG ile karşılaştırıldı. Çalışmamıza hasta grubundan 163,kontrol grubundan 101 hasta olmak üzere 264 hasta dahil edildi. Bu hastalara çekilen hipofiz ve kraniyal MRG retrospektif olarak incelendi ve sağ optik, sinir,sol optik sinir ve kiyazma yükseklikleri ölçüldü.Optik sinirin intrakraniyal kısmı koronal ve sagital planda ölçüldü. BULGULAR: Prepubertal dönem boy kısalığı olan çocukların optik sinir ve kiyazma yükseklikleri kontol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Ancak pubertal dönemede anlamlı farlılık saptanmadı. Hasta grubunu büyüme hormon eksikliğine bağlı boy kısalığı ve idiyopatik boy kısalığı olarak oluşturduğumuzda da bu iki grup ölçümleri kontol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Bu iki grup arasında ise anlamlı farklılık bulunmadı. SONUÇ: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda MRG de optik sinir hipoplazisi görüldüğü zaman endokrinopati sıklığının artabileceğini ve boy kısalığı olan çocuklarda tanıya katkı sağlayacağını düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: optik sinir hipoplazisi, MRG, boy kısalığı, growth hormone
Hepatosellüler karsinomlu hastalarda gadoksetik asit kontrast ajan kullanılarak yapılan manyetik rezonans görüntülemede histopatolojik gradelemenin radyomiks analizi ile öngörülmesi
Amaç: Gadoksetik asit kontrast ajan kullanılarak yapılan MR görüntülerinden elde edilen radyomiks verilerinden ve klinik özelliklerin Hepatosellüler Karsinom histopatolojik gradelemesini öngörmek amacıyla modeller oluşturmak Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversites Tıp Fakültesi Hastanesinde Eylül 2015-Kasım 2021 tarihleri arasında trucut iğne biyopsisi ile histopatolojik olarak Hepatosellüler karsinom tanısı alan tamamı naif, toplam 68 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Histopatolojik gradeleme Edmondson-Steiner sistemine göre gerçekleştirilmiş olup, hasta grubu iyi ve orta+kötü diferansiye olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Hepatobiliyer faz görüntülerden radyomiks özellikleri çıkarılmıştır. Radyomiks özelliklerinin yanında kombine model oluşturmak amacıyla hastalara ait bazı klinik ve laboratuar özellikler incelenmiştir. En önemli radyomiks özelliklerini seçmek için LASSO yöntemi lojistik regresyon (LR) modeli ile birleştirildi. Klinik olarak önemli özellikler, geriye doğru LR yöntemi kullanılarak lojistik regresyon analizine dahil edildi ve klinik model oluşturuldu. Ek olarak, klinik modele rad-skorun eklenmesi ile bir kombine model elde edildi. Rad-skorun ve modellerin performansı alıcı işlem karakteristiği (ROC) eğrisi analizi ile değerlendirildi ve performans ölçütleri (eğri altında kalan alan-EAKA, duyarlılık, seçicilik) elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 10 (14.7)'u kadın, 58 (85.3)'i erkekti ve yaş ortalaması 64.1±10.2 idi. Hastaların %48.5'inin (n=33) tümör diferansiyasyonu iyi, %51.5'inin (n=35) diferansiyasyonunun ise orta+kötü olduğu belirlendi. Laboratuvar sonuçlarının (alfa-fetoprotein, total bilirubin, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), ALT, INR) dağılımı diferansiyasyon grupları arasında benzerlik göstermektedir (p>0.05). Diferansiyasyonu iyi olan hastalar, diferansiyasyonu orta+kötü olan hastalardan anlamlı olarak daha düşük rad-skorlara sahiptir. Rad-skorun orta+kötü diferansiasyonu öngörmedeki EAKA değeri, 0.77 duyarlılık ve 0.776 seçicilik ile 0.803 (%95 GA: 0.697-0.909) olarak elde edilmiştir. Rad-skorun orta+kötü diferansiyasyonu öngörmedeki EAKA değeri, 0.77 duyarlılık ve 0.776 seçicilik ile 0.803 (%95 güven aralığı: 0.697-0.909) olarak elde edilmiştir. Klinik modelin EAKA değeri 0.749 (%95 GA: 0.615-0.883, p=0.002) iken rad-skor bilgisinin eklenmesi ile 0.827'e (%95 GA: 0.716-0.937, p<0.001) yükselmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamız klinik parametrelerden ve Gd-EOB-DTPA kontrastlı MRG radyomiks özelliklerinden (yalnızca hepatobiliyer faz) oluşan kombine modellerin iyi ve orta+kötü diferansiye HSK'leri yüksek oranda başarı ile ayırt edebildiğini göstermiştir.
Majör tükrük bezi kitlelerinin sonoelastografik özellikleri ve patoloji korelasyonu
Amaç: Tükrük bezi kitlelerini elastografik skor ve strain oranları ile değerlendirerek elastografinin benign ve malign tümörleri ayırmadaki tanısal etkinliğini araştırmak. Materyal-Metot: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalında 2014 ile 2015 tarihleri arasında B-mode ultrasonografide tükürük bezinde lezyon saptanan 38 hastada 7 malign 33 benign lezyon strain elastografi ile değerlendirildi ve strain oranları hesaplandı. Elde edilen sonuçlar patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Strain oranları benign grupta ortalama 2,09±1,93, malign grupta ortalama 2,02±1,59 olarak hesaplandı. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p= 0,388). Elastografik skor benign grupta ortalama 2,36±0,74, malign grupta ortalama 2,28±1,38 olarak hesaplandı. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p= 0,352). Strain oranını 2,05 kabul ettiğimizde sensitivite %75, spesifite %70 olmaktadır. Ancak ROC eğrisi altında kalan alan 0,73 olup istatistiksel olarak anlamsızdır (p=0,16). Sonuç: Elastografi tükrük bezi kitlelerinin benign malign ayrımında B-mode ultrasonografiye yardımcı bir tetkiktir. Ancak benign ve malign kitlelerde belirgin örtüşmeler olmaktadır. Çalışmamızda malign lezyon sayısı az olup daha geniş seriler ile yeni çalışmalar yapılması gerekmektedir. Yüzeyel kitlelerin elastografik değerlendirilmesinde lezyon ile referans doku altında benzer sertlikte dokular olmasına özen gösterilmedir. Yaptığımız literatür taramalarında daha önce lezyon altında yer alan dokunun sertliğinin elastografik sonuçları etkilediği belirtilmemiş olup bu açıdan çalışmamız bir ilk olmaktadır.
Akciğer kanseri tanılı hastalarda tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde difüzyon mr görüntüleme
AKCİĞER KANSERİ TANILI HASTALARDA TEDAVİYE YANITIN DEĞERLENDİRİLMESİNDE DİFÜZYON MR GÖRÜNTÜLEME Amaç: Çalışmamızın amacı, akciğer kanserinde kemoradyoterapi tedavisi sonrası ADC değerlerinin değişimini gözlemlemek ve ADC değerlerindeki bu değişiminin, tedaviye erken yanıtı tahmin etmedeki yeteneğini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışma Şubat 2015-Aralık 2015 tarihleri arasında hastanemize başvuran, patolojik olarak akciğer kanseri tanısı doğrulanmış, evre III-IV akciğer kanserli hastalarda gerçekleştirildi. Tedavi öncesi T2 ağırlıklı MR, Difüzyon MR ve PET-BT tetkikleri yapılan 25 hasta çalışmaya dahil edildi, bunların 11 tanesi kemoradyoterapi tedavisi aldı. Kemoradyoterapi sonrası bu 11 hastaya toraks difüzyon MR ve BT tetkikleri yapıldı. Tedavi sonrası dönemde; difüzyon MR 2. kür kemoterapiden 1 hafta, radyoterapiden 2 hafta sonra, BT ise tedaviden 4-5 hafta sonra tekrarlandı. Hastalar ilk görüntüleme tetkiklerinden önce herhangi bir tedavi almamış olup çalışmalar arasında en fazla 2-3 hafta bulunmaktaydı. Sinyal özellikleri b=0 ve b=1000 s/mm² değerlerinden elde edilen difüzyon ağırlıklı imajlardan değerlendildi. ADC haritaları difüzyon ağırlıklı imajlar kullanılarak hesaplandı. Tedavi öncesi ADCmin ADCmean ve SUVmax değerleri birbiriyle kıyaslandı. Tedavi sonrası tümörün ADCmin, ADCmean değerleri ve çapları, tedavi öncesi ölçümlerle karşılaştırıldı. Çap değişiklikleri RECIST (Solid Tümörlerde Cevap Değerlendirme Kriterleri) kriterlerine göre değerlendirildi. SUVmax, ADCmin ve ADCmean arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için ''pearson korelasyon katsayısı'' kullanıldı. ADCmin and ADCmean ADC değerlerinin tedaviye erken cevabın değerlendirilmesindeki yeteneği araştırıldı. İstatistiksel önemi ''pearson korelasyon katsayısı'' ve''spearsman's rho'' testleri kullanılarak saptandı. Bulgular: Verilerin analizinde tedavi öncesi ADCmin ile SUVmax (r = -0,36; p = 0.077) ile ADCmean ile SUVmax (r = -0,283; p = 0.170) değerleri arasında negatif ancak istatistiksel olarak anlamsız korelasyon saptandı (n=25). Tekrarlayan ADC ölçümlerinde, ADCmin değerlerinde artış ile BT'de tümörün uzun çapı (r =−0.872; p = 0.000) ve ortalama çapı (r =−0.847; p = 0.001) arasındaki değişimin anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. ADCmin ile tümör kısa çapı (r =−0.410; p = 0.210), ADCmean ile ortalama tümör çapı (r =−0.536; p = 0.89) ve ADCmean ile kısa tümör çapı (r =−0.136; p = 0.689) arasında anlamlı ilişki saptanmadı (n=11). Sonuç: DAG ve ADC ölçümleri akciğer kanserlerinde yeni prognostik marker olabilir. Tekrarlanan ölçümler, tedaviye iyi yanıt veren hastalarda BT'de tümörün geniş çapında azalmayla birlikte ADC değerlerinde de anlamlı derecede artış olduğunu ortaya çıkarmıştır. DAG akciğer kanserli hastalarda tümörün tedaviye yanıtını tahmin etmede, BT ve FDG PET/BT'den daha iyi bir potansiyele sahip olabilir. ADC değişim değerlerinin, akciğer kanserinde kemoterapiye erken yanıtı tahmin etmede duyarlı bir indikatör olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Difüzyon, görünür difüzyon katsayısı, akciğer kanseri, tedaviye yanıt, manyetik rezonans görüntüleme
Memede solid kitlelerin benign ve malign ayırımında us elastografinin rolü ve histopatolojik korelyasyonu
Amaç: Bu retrosepektif gözlemsel çalışmanın amacı, memede benign ve malign lezyonların ayırıcı tanısında sonoelastografinin katkısını araştırmak, sonuçların histopatolojik sonuçlarlarla korele etmek ve gelecekte memedeki solid lezyonlara yönelik gereksiz biyopsi işlemlerinin sayısını azaltmaktdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Şubat 2022 Ağustos 2022 tarihleri arasında hastanemize memede kitle ön tanısıyla başvuran 85 kadın hasta dahil edildi. Hastalar sonografi ve sonoelastografi inceleme ile değerlendirildikden sonra memede saptanan solid lezyonlara elde eilen radyolojik sonuçların histopatolojik korelyasyonunu yapmak için biyopsi işlemi uygulandı. Çalışma sırasında tüm veriler İBM SPSS v.20 programı ile istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 42±13 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastalara yapılan biyopsi sonucu lezyonların 58'nin(% 68.2) benign, 27'nin (% 31.8) malign olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan sonoelastografik inceleme sonuçlarında ise 55 lezyon (% 64.7) benign, 30 lezyon (% 35.3) malign olarak saptandı. Çalışmamızda araştırılan SR değerinin duyarlılığı % 92.1, özgüllüğü % 75.5, Emean değerinin duyarlılığı % 98.7, özgüllüğü % 97.8, EL/B değerinin duyarlılığı % 97.8, özgüllüğü % 79.3 olarak saptandı. Araştırılan tüm değişkenliklerde elasto sonucuna göre benign ya da malign olma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmiştir (p=0,000<0.05) Sonuc: B mod ultrasonografiyle beraber memede solid lezyonların sonoelastografiyle değerlendirilmesi benign ve malign ayırımında tanısal performansı yükseltmekte ve olası gereksiz biyopsi işlemlerinin sayısını azaltacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Biyopsi, gerinim oranı, meme, solid lezynlar, sonoelastografi.
Gaucher hastalığında beyin parankimi manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi ve hastalığın alt tipleri arasındaki farklılıkların radyomiks analizi ile karşılaştırılması
Amaç: Gaucher Hastalığı, en sık görülen lizozomal depo hastalığı olup 3 klinik alt tipe ayrılmaktadır. Bu tez çalışmasında Gaucher Hastalığı alt tipleri arasındaki farklılıkların ve serebral tutulumun, serebral manyetik rezonans görüntüleri üzerinden gerçekleştirilen radyomiks analizleri ile tespit edilebilirliğini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı tarafından takip ve tedavileri yürütülen 25 tip 1, 26 tip 3 Gaucher hastasına ait, mart 2016 ve ocak 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı ve çevre illerde farklı merkezlerde elde olunmuş serebral manyetik rezonans görüntüleri retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. T2 ağırlıklı aksiyel görüntülerde sol putamen, FLAIR aksiyel görüntülerde sol hipokampüs ve sol posterior peritrigonal beyaz cevher segmentasyonu sonrası özellik çıkarımı ile radyomiks verileri elde olunmuş, her hasta için toplam 333 nicel parametre elde edilmiştir. Gini indeks ile özellik azaltımı sonrası en anlamlı 5 parametre tespit edilmiştir. 5 farklı makine öğrenme yöntemi ile yapılan analizler eğri altında kalan alan, doğruluk oranı, duyarlılık, özgüllük, F1 skoru, kesinlik, çalışma karakteristiği eğrisi ve hata/konfüzyon matriksi gibi parametreler ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaşları 3-62 arasında değişen toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Vakaların 24'ü (% 47,1) kadın, 27'si (% 52,9) erkekti. Vakaların yaş ortalaması 21,2±13,7 idi. Vakaların 25'i (% 49) tip 1, 26'sı (% 51) tip 3 Gaucher hastası idi. Yaş ve cinsiyete göre tip 1 ve tip 3 Gaucher hasta grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. (p>0.05) Özellik azaltımı sonrası elde edilen 5 parametreden 3'ü hipokampal radyomiks analizlerine aitti. Makine öğrenme yöntemleri ile gerçekleştirilen modellemelerde en yüksek başarı 0,808 EAKA, 0,725 doğruluk oranı, 0,727 F1 skoru, 0,727 pozitif kestirim, 0,725 duyarlılık, 0,750 özgüllük değerleri ile nöral ağ modelinde elde edilmiştir. Nöral ağ algoritması 25 tip 1 Gaucher hastasının % 76'sını (n=19), 26 tip 3 Gaucher hastasının % 69'unu (n=18) doğru sınıflandırabilmiştir. Ayrıca varyans analizler sonucunda tip 1 Gaucher hastalarında da hipokampal etkilenimin olduğu dikkati çekmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre serebral manyetik rezonans görüntüleme üzerinden gerçekleştirilen radyomiks analizleri, Gaucher hastalığı alt tipleri arasında yüksek başarı ile ayrım sağlayabilmektedir. Hasta grupları arasında yapılan karşılaştırmalara göre en anlamlı özellikler hipokampüs düzeyinden elde edilmiş olup hipokampüsün hastalık için seçici etkilenim lokalizasyonu olduğu düşünülmektedir.
Fenilketonüri hastalarında beyin MR volümetrik ölçümlerinin hastaların klinik seyri, tedaviye başlangıç yaşı ve tedavi rejimleri ile korelasyonun değerlendirilmesi
Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı Fenilketonüride (FKÜ) beyin volümetrik ölçümlerinin, normal popülasyon, hastaların klinik seyri, tedaviye başlangıç yaşı ve tedavi uyumu ile korelasyonunun değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı'nda tanı alan ya da takibe giren ve 2014-2018 yılları arasında Radyoloji Anabilim Dalı'nda beyin manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) yapılan 33 FKÜ hastası ve 26 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyeti, doğum tarihleri, tanı anındaki takvim yaşları, hiperfenilalaninemi (HFA) tipleri, manyetik rezonans (MR) çekimi sırasındaki kan fenilalaninin (Fa) düzeyi, WİSC-R IQ skoru ve diyet uyumu kaydedildi. Hastanemizin görüntü arşivinden alınan MR görüntüleri bir yazılım programı (Olea Sphere, Version 3) kullanılarak beyin volümetrik ölçümleri yapıldı. Bulgular: FKÜ tanılı 33 hastadan oluşan çalışma grubu, 26 normal beyin MRG bulguları olan katılımcılardan oluşan kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubundaki hastaların 14'ü kadın 19'u erkek; kontrol grubundakilerin 18'i kadın 8'i erkekti. Çalışma grubunda yer alan hastaların yaş ortalaması 12,6±4,1, kontrol grubunda yer alan katılımcıların yaş ortalaması 13,0±3,9'du. FKÜ hastalarında sağ ve sol; frontal lob, temporal lob, oksipital lob, serebral hemisfer, gri cevher, beyaz cevher, serebellum, talamus, kaudat nükleus ve sol lentiform nükleus hacmi ortalama değerlerinin, kontrol grubunda yer alanlara göre daha düşük olduğu saptandı (p<0,05). Mezensefalon, pons ve bulbus volümetrik ölçümlerinde çalışma ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). FKÜ hastalarında MR çekimi sırasında ölçülen serum Fa düzeyi ile sağ ve sol hemisfer periventriküler beyaz cevherdeki gliotik beyin dokusu hacmi arasında pozitif (doğrusal) yönlü orta düzey bir ilişki saptandı (sırasıyla r=0,546; r=0,537). FKÜ grubunda WİSC-R IQ skoru ile tanı anındaki yaş (ay) bulguları arasında pozitif (doğrusal) yönlü orta düzey bir ilişki mevcuttu. Klasik FKÜ grubunda ve diyete uyumsuz olan hastalarda MR çekimi sırasında ölçülen serum Fa düzeyleri diğer gruplara göre anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız FKÜ hastalarında beyin hacminin (serebrum, serebral gri ve beyaz cevher ve serebellum) ve derin gri cevher hacminin (talamus, nükleus kaudatus ve nükleus lentiformis) sağlıklı kontrollere kıyasla önemli ölçüde daha az olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuç FKÜ'deki nörolojik anormalliklerin patofizyolojisinde serebral ve serebellar gri cevher ve bazal ganglionların da olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlamıştır. FKÜ'de erken tanı ve tedavi daha yüksek IQ seviyesi ile ilişkiliyken; daha yüksek serum Fa seviyeleri daha düşük IQ seviyesi ve anormal MRG bulguları ile ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: Fenilketonüri, beyin MRG, beyin volümetri, diyet.
Tek taraflı internal karotis arter darlığı bulunan asemptomatik hastalarda beyin yarıküre perfüzyon değerlerinin bilgisayarlı tomografi perfüzyon tetkiki ile karşılaştırılması
Serebrovasküler hastalıklar beyni en sık etkileyen hastalık grubudur. Yerleşmiş ekstrakraniyal karotis arter darlığı olan hastaların yaklaşık 1/3'ünde hastalık ilerlemektedir. Bu nedenle, risk altındaki grubu belirlemek önemlidir ve bu konuda yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur. Ancak yapılan literatür taramasının sonucunda, %70'in altında IKA darlığının beyin perfüzyonunda herhangibir değişikliğe yol açıp açmadığı konusunda herhangibir çalışma bulunmadığı görülmektedir. Araştırmamızda beyin perfüzyonundaki farklılıkların incelenmesi ve bir fark saptanması durumunda bu farka yol açan IKA eşik darlığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Poliklinik şartlarında Doppler US ile %70'in altında unilateral internal karotid arter darlığı saptanan hastalarda, intrakranyal internal karotid arter segmentleri BTA tetkiki ile taranmış, beyin perfüzyon parametreleri de BTP tetkiki ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, doppler ultrasonografide, internal karotid arterinde %70'in altında darlık saptanan olgularda, darlık derecesi arttıkça hem orta serebral arterin tüm sulama alanının kapsandığı, hem de yalnızca bazal gangliyonların kapsandığı alanlarda rCBV ve rCBF'de düşüş ve TTP'de uzama saptanmıştır. Darlık %45'in üzerine çıktığında rCBV ve rCBF parametrelerindeki bu düşüş istatistiksel açıdan da anlamlılık kazanmaktadır. Bunun yanında, doppler sonografik tetkikte ölçülen iki taraf internal karotid arter pik sistolik hızlarının birbirine oranının 1.55 ve üzerinde olduğu durumda, darlık bulunan taraftaki rCBf ve rCBV'de izlenen düşüş de istatistiksel açıdan anlamlıdır. Sonuç olarak, perfüzyon parametrelerindeki değişiklik hem doppler sonografide hesaplanan IKA darlık derecesinin hem de IKA'larda ölçülen PSH'lerin birbirine oranlanması sonucu elde edilen değerin artışı ile istatistiksel olarak anlamlı çelişki göstermektedir.
Diz önü ağrısı şikayeti olan hastaların magnetik resonans (MR) tetkiki ile patellar tendonun yapışma alanı ve total tendon volüm ölçümünün yararlılığı
Literatürde anterior kurusiyat bag (ACL) tamiri operasyonlarında otogreft olarak patellar tendonun kullanılmakta oldugu bilinmektedir. Bu hastalarda bir süre sonra diz önü agrısı oldugu, bu agrılarının operasyonda patellar tendonun otogreft olarak kullanılmasına baglı oldugu iddia edilmektedir. Ancak literatürde karsıt fikirler de mevcuttur. Diz önü agrısına, patellar tendondaki morfolojik degisikliklerin katkısını arastırdık. Bu amaçla, diz önü agrısı olan 28 hastaya ait 56 diz, agrısı olmayan 9 hastaya ait 18 diz ile karsılastırılmıstır. Bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi ile patellofemoral uyumsuzlugu taranmıs, daha sonra olgulara Magnetik resonans incelemesi ile, uygun prosedürle patellar tendon, uzunluk, kalınlık, alan ve volüm (alan x kalınlık) ölçümleri yapılmıstır. Diz önü agrısı olan, BT tetkikinde patellofemoral uyumsuzlugu ve yüksek patella bulgusu saptananlar ekarte edildikten sonra geriye kalan 33 diz, 18 kontrol diz ile regresyon analizi ve t testi ile karsılastırılmıstır. Guruplar arası anlamlı fark saptanmamakla birlikte bu guruplar arasında istatistiksel olarak tendon uzunlugu, alanı ve volümünün cinsiyetten anlamlı olarak etkilendigi tespit edilmistir. Sonuçta, patellar tendonun otogreftte kullanılmasının ya da morfolojik degisikliklerinin diz önü agrısına yol açmadıgı ya da en azından bunun pür ?patellar tendon morfolojik degisikligi? ne baglı olmadıgını düsünmekteyiz.
Akut mezenterik iskemi tanısında rutin ve dinamik bifazik kontrastlı abdominal bt incelemeleri
Amaç:Çalışmamızda; karın ağrısı ya da akut primer (vasküler) mezenter iskemi (AMİ) ön tanısı ile gelen olgularda, konvansiyonel ve dinamik bifazik (arteriyel ve venöz) anjio BT tetkiklerinin AMİ tanısındaki rolünün ve BT bulgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Materyel metod:Toplam 55 hastanın 22'sine konvansiyonel BT, 33'üne dinamik bifazik anjio BT (tek detektörlü spiral) tetkikleri uygulandı. Konvansiyonel BT incelemesinde oral ve IV pozitif kontrast madde kullanıldı. Dinamik anjio BT incelemesinde otomatik enjektör ile IV pozitif kontrast madde, oral ve rektal negatif kontrast madde (su) uygulanarak arteriyel ve venöz faz batın BT tetkikleri elde olundu. Konvansiyonel ve dinamik BT görüntüleri ile mezenterik vasküler yapılar ve AMİ'nin sekonder BT bulguları değerlendirildi. AMİ tanısı için %95 ve üzeri seçicilik gösteren BT bulguları anlamlı kabul edildi ve hem konvansiyonel BT için hem dinamik BT için ayrı ayrı belirlendi.Bulgular:Çalışmaya alınan 55 olgunun 18'i primer (vasküler) AMİ tanısı aldı. 18 olgunun 15'inde tanı operasyonla 3'ünde klinik, biyokimyasal ve radyolojik tetkiklerle konuldu. 55 hastanın 29'u opere edildi. Opere edilen hastaların 15'inde primer AMİ, 6 olguda sekonder AMİ tanısı saptandı.Çalışmamızda konvansiyonel BT için %95 ve üzeri seçicilik gösteren BT bulguları SMA oklüzyonu, SMV oklüzyonu, portomezenterik gaz, solid organ infarktı olarak belirlendi. Dinamik BT için %95 ve üzeri seçicilik gösteren BT bulguları SMA oklüzyonu, SMV oklüzyonu, pnömatozis intestinalis, barsak duvarının hipokontrastlanması, barsak duvarının hipoatenüasyonu olarak belirlendi. SMA ve SMV lümenlerinin oklüzyon bulguları hem konvansiyonel BT hem dinamik BT için %100 seçicilik gösteren BT bulguları olarak saptandı. Bu anlamlı BT bulguları eşliğinde çalışmamızda AMİ tanısında, konvansiyonel ve dinamik anjio BT'nin her ikisi için duyarlık %89, seçicilik %100 olarak hesaplandı.Sonuç:Çalışmamızın sonuçları dinamik BT ve konvansiyonel BT tetkiklerinin AMİ tanısında %80-90 gibi yüksek duyarlılıkta olduğunu göstermektedir. Oranların her ikisi için benzer olmasının olgu grubu sayısının azlığından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. AMİ tanısı için en güvenilir (%100 seçicilik gösteren) BT bulguları SMA ve SMV lümen oklüzyonu olup, diğer sekonder BT bulguları, diğer patolojilerle örtüşmekte ve bu nedenle duyarlılık ve seçicilik oranlarının daha az olduğu dikkati çekmektedir.Bununla birlikte, dinamik anjio BT ile dahi olguların tamamına, muhtemelen uç ve küçük dalların obstrüksiyonunun doğrudan gösterilememesi nedeniyle, AMİ tanısı konulamamaktadır. Bu nedenle BT sonuçları negatif çıkan ancak klinik ve laboratuvar bulguları ile AMİ düşünülen olguların anjiografi gibi tamamlayıcı tetkiklerle birlikte değerlendirilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
Aksiller lenf nodu ultrasonografi, doppler ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonuçlarının meme kanseri evrelemesindeki tanı değeri
AmaçÇalışmamızda amaç meme kanserinin preoperatif evrelemesi için ultrasonografi (US) kılavuzluğunda ince iğne aspirasyon biyopsisinin (İİAB) kullanılabilirliğini aksiller lenf nodlarının gri-skala US, renkli Doppler US bulguları ve primer tümör boyut aralığına karşılık diseksiyon sonucunda histolojik bulguları referans standart alarak, istatistiksel verilerle retrospektif olarak değerlendirmektir.Gereç ve YöntemÇalışmaya 2007 Ocak- 2008 Aralık tarihleri arasında meme kanseri saptanarak cerrahi girişim öncesinde aksiller lenf nodlarının preoperatif ultrasonografik değerlendirme ve US kılavuzluğunda İİAB istemi ile kliniğimize başvuran 28 hasta dahil edildi. İİAB sonucu malign sitoloji olan 5 hasta neoadjuvan kemoterapiye yönlendirildi. Opere olan 23 hastanın aksiller lenf nodlarının preoperatif gri-skala US, renkli doppler US ve US kılavuzluğunda İİAB sonuçları lenf nodlarının patoloji sonucu ile uyumluluğunu primer tümör boyutu ile birlikte değerlendirildiBulgularAksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US değerlendirilmesi %78 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %50 negatif öngörü değerine sahipti. US kılavuzluğunda İİAB %63 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %36 negatif öngörü değerine sahipti. Aksiller lenf nodlarının US kılavuzluğunda İİAB'nin duyarlılığı primer tümör boyutu ile artış gösterdiSonuçSonuç olarak meme kanseri tanısı almış hastalarda uzak metastaz yok ise operasyon öncesi aksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US'si ve aksiller lenf nodunun İİAB ile sitolojik değerlendirilmesi meme kanserinin evrelendirilmesinde ve buna bağlı olarak tedavi planlamasında yol göstericidir.
Temporal kemik multiplanar reformat görüntüleme
Amaç:Günümüzde temporal kemik görüntülemesinde, Bilgisayarlı Tomografi (BT) temel radyolojik yöntemdir. Ancak temporal kemiğin kompleks anatomik yapısı ve çekimlerdeki hasta konumlandırılmasındaki fiziksel kısıtlamalar nedeni ile görüntüler optimal şekilde elde olunamamaktadır.Çalışmamızda aksiyal planda elde olunan kesitlere retrospektif olarak rekonstrüksiyon uygulayarak temporal kemik anatomik yapılarının ve patolojilerinin en iyi hangi pozisyonda gösterilebileceğini bulmayı hedefledik.Gereç ve Yöntem:BT ünitemize Temporal kemik BT istemi ile yönlendirilen hastalardan, Siemens marka, Somatom-Emotion model Spiral BT cihazımızla aksiyal planda kesitler alarak, çekim sonrasında değişik düzlemlerde retro-rekonstrüksiyon uygulayarak çok düzlemli görüntüler elde ettik.Bulgular:Aksiyal planda elde olunan görüntüleri çekim sonrasında 0.1 mm aralıkla ince açarak üç referans plan (aksiyal,sagital, koronal) üzerinden rekonstrüksiyon uyguladık. Çok düzlemli retro-rekontrüksiyonların getirdiği yeni değerlendirme açılımları ile hangi anatomik düzlemin hangi normal yapıyı daha iyi şekilde gösterdiğini belirledik. Temporal kemik anatomik yapılarının (kemikçik zinciri, stapes-oval pencere, yuvarlak pencere, kohlea, vestibuler akuadakt, yarım daire kanalları ve fasiyal sinir) ve patolojilerinin optimal şekilde değerlendirildiği oblik planları saptadık. Elde edilen rekonstrükte görüntülerin; anatomik ve patolojik detayı artırdığını, anatomik yapıların ve patolojinin diğer normal bölümlerle ilişkisini değerlendirmede önemli katkılar sağladığını belirledik.Sonuç:Hastaların çekilmiş rutin aksiyal görüntülerinin retro-rekonstrüksiyon ile çok düzlemli yeni görüntülerinin elde edilmesi ve değerlendirilmesi ile hem günlük uygulamalarda standart temporal kemik BT tetkikinde kullanılan koronal kesitlerin çekimine gerek kalmadı hem de yeni düzlemlerin varlığı ile anatomik detay çeşitlenerek temporal kemik BT değerlendirmesi daha uygun koşullarda yapıldı. Ayrıca koronal düzlem çekimlerinin yapılmayarak retro-rekonstrüksiyon ile yeni görüntülerin elde edilmesi ile hastanın aldığı radyasyon dozu azaltılması ve tetkik süresinin kısaltılması sağlandı.Anahtar kelimeler: temporal kemik, BT, multiplanar reformat
Boyun kitlelerinde bilgisayarlı tomografi perfüzyon
AmaçBilgisayarlı tomografi(BT) ve manyetik rezonans görüntüleme(MRG), anatomi ve baş- boyun patolojilerini belirlemede oldukça duyarlı bir yöntemdir. Ancak anormal dokunun patofizyolojisini belirlemede sınırlıdır. Son yıllarda yeni uygulanmaya başlanan dinamik kontrastlı perfüzyon tomografi tekniği ile bu sınırlamalar giderilmeye çalışılmaktadır. Dinamik görüntüleme bolus kontrast madde enjeksiyonu sırasında kesit alınmasıyla sınırlıdır ve kantititatif bilgi sağlamaktadır. Major avantajı, daha kolay ulaşılabilir, daha kolay kullanılabilir ve daha ucuz oluşudur.Çalışmamızda anabilim dalımızda boyun kitlesi nedeniyle dinamik kontrastlı BT tetkiki yapılan hastaların verilerini retrospektif olarak cihazda bulunan bir software yardımı ile tekrar değerlendirilip kitlelerin BT perfüzyon görüntüleri ve verileri elde edilerek benign-malign kitle ayrımında perfüzyon BT'nin yararlılığının araştırılması amaçlanmaktadırGereç ve YöntemBT ünitemize boyun kitlesi nedeniyle dinamik boyun BT istemi ile refere edilen hastaların, Siemens marka Somatom-Emotion model Spiral BT cihazımızda Medrad Vistron CT injection system marka otomatik enjektör ile İV kontrast madde verilerek yapılan dinamik BT verileri üzerinden bir software yardımı ile BT perfüzyon görüntüleri ve verileri elde edilmiştir.Bulgular11 malign ve 24 benign hasta grubunda perfüzyon görüntüler elde edildi. Perfüzyon parametreleri incelendiğinde kan hacmi ve permeabilite değerleri ortalaması tüm kitlelerde(benign ve malign) (BV= 91,0886 mL/100g ve CP=95,5800 mL/100g/dk) kas dokularından(BV=22,9171 mL/100g ve CP=22,2657 mL/100g/dk) belirgin farklılık gösterdiği ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(p<0,05). Aynı şekilde benign ve malign kitleler ayrı ayrı düşünüldüğünde kan hacmi ve permeabilite değerleri kas dokusundan belirgin farklılık göstermekte olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05).Benign ve malign olguların perfüzyon parametre değerlerinin karşılaştırılmasında kan hacmi değerleri malign kitlelerde daha yüksek olup (Malign kitlelerde, BV= 142,9455 mL/100g benign lezyonlarda BV=67,3208 mL/100g/dk) aradaki fark anlamlı bulundu(p= ,030). Permeabilite değerleri malign kitlelerde daha düşük olup (Malign kitlelerde CP=60,1273 mL/100g/dk; benign lezyonlarda CP=111,8292 mL/100g/dk) aradaki fark anlamsız bulundu(p= ,206).SonuçÇalışmamızda perfüzyon BT'nin malign kitlelerin benign lezyonlardan ayrımında, perfüzyon parametrelerinden BV değerinin faydalı olabileceği gösterilmiştir. Ancak malign ve bening kitllerin CP değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. BTP'de, uygulanan tekniğe, lezyonun heterojenitesine, artefaktlara, hasta hareketine bağlı olarak farklı sonuçlar elde edilebileceği göz önüne alındığında boyun kitlelerinin benign-malign ayırımında BTP yönteminin yararlılığının tam ortaya konabilmesi için daha homojen oluşturulmuş hasta sayısı yüksek serileri içeren çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.
Meme lezyonlarında ileri manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin tanıya katkısı
AmaçMeme lezyonlarının karakterize edilmesinde konvansiyonel MM ve Usg korelasyonu ilk tercih edilecek yaygın ve kolay uygulanabilir radyolojik inceleme yöntemleridir. Ancak seçilmiş olgularda meme lezyonlarının tanımlanmasında konvansiyonel kontrastlı MRG problem çözücü yöntem olarak kullanılmaktadır. Konvansiyonel MRG'nin yüksek duyarlılık göstermesine rağmen düşük seçicilik oranları nedeniyle difüzyon MRG ve MR spektroskopi gibi ileri MR uygulamaları da önemli bir yere sahiptir.Kliniğimize meme lezyonuyla ve rutin meme incelemesi için başvuran, MM ve Usg ile şüpheli sonuçlara ulaşıp rutin MRG uygulamasına alınan olgularda kontrastlı MRG yanı sıra tetkike eklenecek difüzyon MRG ve MR spektroskopi gibi ileri MRG yöntemlerinin tanıya katkısını değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve YöntemKasım 2009 ? Nisan 2010 tarihleri arasında, 50 kadın olguya farklı endikasyonlarla 1.5 Tesla MR cihazında (Signa HDx; General Electric, Milwaukee, WI, USA) aksiyel Short TI Inversion Recovery (STIR), sagittal Fast spin Echo (FSE) Yağ baskılamalı T2A, sagittal 3D VIBRANT (Postkontrast Yağ baskılamalı T1A) rutin sekansları ile konvansiyonel meme MRG uygulaması gerçekleştirildi. Çalışmamız kapsamında bu olgulara b= 0 ve b= 600 değerleri ile DAG ve BREASE (Tek Voksel MR Spektroskopi) sekansları eklendi. Çekim sonrasında tüm sekanslar üzerinden postprocessing işlemler uygulandı.10 olguda fokal lezyon saptanmaması ve 3 olguda hareket artefaktlarından dolayı toplam 13 olgunun verileri çalışma kapsamından çıkarıldı. Çalışma kapsamına dahil edilen 37 olguda toplam 52 lezyon değerlendirilmeye alındı.BulgularKonvansiyonel meme MRG'de lezyonların morfolojik özellikleri BI-RADS sınıflamasına göre sınıflandı, kontrastlanma özelliklerine bağlı olarak lezyonlardan dinamik eğriler çizdirildi.DAG `de yaptığımız ölçümlerle ADC için saptanan sınır değer 1.44 x10-3mm2/sn olarak alındığında memenin malign-benign lezyonlarının ayırımında DAG'nin duyarlılığı %91.3, seçiciliği %62.1 olarak hesaplandı.Spektroskopik incelemede de 3.2 ppm'de kolin piki olan lezyonlar malign, kolin piki olmayan lezyonlar benign olarak kabul edildiğinde spektroskopinin seçiciliği %80, duyarlılığı %31,8, ? ppv %44,4, + ppv %70 olarak saptandı.SonuçKonvansiyonel meme MRG incelemede elde edilen sonuçlarımızın hem BI-RADS sınıflamasına göre hem de dinamik kontrastlanma paternlerine göre literatürle uyumlu olduğu izlendi.1.5 T MR cihazı ile yapılan, memenin proton MR spektroskopisinde duyarlılık (%70-%100) ve seçicilik (%67-%100), pozitif prediktif değer (%82-%100) arasında değişmektedir (95, 99, 102, 103, 165, 166, 196). Bizim bulgularımıza göre seçicilik literatürle uyumlu iken duyarlılık ve pozitif prediktif değer literatürden daha düşük bulunmuştur.DAG'de sınır ADC değerleri sonuçlarına göre değerlendirildiğinde bulgularımız literatürle uyumlu olarak bulundu.Anahtar Sözcükler: Kontrastlı meme MRG, Difüzyon Ağırlık Görüntüleme, proton (1H) MR spektroskopisi.
Parotis kitlelerinde ileri görüntüleme
Amaç:Parotis kitlelerinde görüntüleme yöntemleri uygun tedaviyi seçmek ve benign- malign ayırımında oldukça önemli yere sahiptir. Ancak konvansiyonel incelemeler lezyonların radyolojik özelliklerinin zaman zaman birbiri ile aynı olması nedeniyle sınırlı kalmaktadır.Kliniğimizde rutin olarak boyun MRG yapılmış olgularda görüntüleme- histopatoloji karşılaştırmasını yapmayı ve DAG'nin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem:Ocak 2009-Nisan 2010 tarihleri arasında, parotis kitlesi ön tanısı ile gönderilmiş 27 olgunun GE Signa HDX 1.5 T cihazı ile rutin boyun MRG tetkikleri yapıldı. Boyun MRG için kullanılan rutin protokolde prekontrast sagittal T2, aksiyel T1- T2, aksiyel STIR, aksiyel T1 fat sat, koronal T1, difüzyon b=800, postkontrast aksiyel- koronal fat sat T1, sagittal T1 ağırlıklı sekanslar yeraldı. İncelemeler sonrası ADC haritalarında yer kaplayan lezyonların ADC değerleri hesaplandı.Bulgular:27 parotis kitlesinden 18'i benign, 9'u malign idi. b 800 değerli difüzyonMRG sonrasında ADC haritası üzerinde kitle merkezinden ölçüm yapıldı.Benign lezyonların ortalama ADC değeri 1,69x10?³±0,56 mm²/sn iken malign lezyonların ortalama ADC değeri 0,77x10?³±0,15 mm²/sn hesaplandı.Malign ve benign lezyonların ayrımında cut-off ADC değeri 1,03x10?³mm²/sn alındığında, bu iki patolojiyi ayırdetme sensitivitesi %100, spesifisitesi %84 bulundu.Sonuç:Parotis kitlelerinde DAG, kısa sürede elde edilebilen, kontrast madde kullanımı gerektirmeyen, parotis kitlelerinin benign-malign ayırımında konvansiyonel sekanslara ve tanıya katkısı olan etkin bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Parotis bezi, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, ADC.
Endometrium kanserinde myometrial invazyonun radyolojik patolojik korelasyonunun araştırılması
Amaç: Endometrium kanseri, gelişmiş ülkelerde kadınlar arasında en sık görülen jinekolojik malignite olup, myometrial invazyonun derinliği, hastalığın prognozunda kritik bir faktör olarak kabul edilir. Bu çalışmanın amacı, endometrium kanserli hastalarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve patolojik inceleme yöntemleri arasındaki uyumu değerlendirmek, myometrial invazyonun derinliğinin belirlenmesinde MRG'nin doğruluk oranını analiz etmek ve tanısal performansını belirlemektir. Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Endometrium kanseri tanısıyla MRG ve cerrahi işlem yapılmış toplam 165 hasta değerlendirilmiştir. Olguların radyolojik ve patolojik sonuçları hastane otomasyon sistemlerinden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Toplanan verilerle SPSS 25.0 programı ile istatiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, MRG bulguları ile patolojik inceleme bulguları arasında orta düzeyde uyum olduğu tespit edilmiştir (κ: 0,526; p<0,001). MRG'nin tanısal performansı değerlendirilmiş ve %78,2 AUC, %67,5 sensitivite, %88,9 spesifite, %94,2 pozitif prediktif değer ve %50,6 negatif prediktif değer elde edilmiştir. Hastaların %47,9'unda MRG'de herhangi bir patolojik bulgu saptanmazken, %28,5'inde %50'den az, %23,6'sında ise %50'den fazla myometrial invazyon gözlenmiştir. Sonuçlar: Çalışma sonuçları, MRG'nin endometrium kanserinde myometrial invazyonun derinliğinin değerlendirilmesinde önemli bir yardımcı yöntem olduğunu, ancak patolojik inceleme sonuçlarının altın standart olarak kabul edilmesi gerektiğini göstermiştir. Elde edilen veriler, MRG'nin tanısal doğruluk oranının yüksek olduğunu ve klinik karar verme sürecinde önemli bir role sahip olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Endometrium kanseri, myometrial invazyon, manyetik rezonans görüntüleme
Pediatrik akut batın olgularında radyolojik değerlendirme
AmaçÇalışmamızda; akut batın ön tanısı ile opere olan pediatrik olgularda elde olunmuş olan radyolojik tetkiklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemŞubat 2003-Aralık 2009 tarihleri arasında akut batın ön tanısı alan ve opere olan 252 olgunun dosyalarından radyolojik tetkiklerindeki kayıtlı bulgular retrospektif olarak elde olunmuştur. Olguların tamamına ADBG ve USG, 10 olguya ise BT tetkikinin uygulandığı saptanmıştır. Her bir olgu için ADBG, USG bulguları ile var olan olgulardaki BT bulguları, klinik sonuçlara göre ayrıntılı olarak epikriz ve arşiv kayıtlarından belirlenmiştir.BulgularÇalışmaya alınan 252 olgunun 218'inin akut apandisit tanısı aldığı ve sıklık sırasına göre invajinasyon, over torsiyonu, Meckel divertikülüne bağlı patolojiler, intestinal obstrüksiyon ve tuboovaryan abse olgularından oluştuğu izlenmiştir.Çalışmamızda ADBG tetkikinde %48 oranında radyolojik bulgu saptandığı, bunların sırasıyla hava-sıvı seviyeleri, gaz distansiyonu, dilate bağırsak ansları ve sağ alt kadranda dansite artışı (apendikolit) olduğu ve ileus olgularında değerli olduğu görülmüştür.USG incelemede ise %75 oranında bulgu saptandığı belirlenmiştir. USG tetkikinde tüm olgular için izlenen bulgular sırasıyla patolojik apendiks, batın içi serbest sıvı, batın içi lenf nodu, periapendiküler yağlı dokuda heterojenite, apendikolit varlığı, invajine bağırsak ansı, over boyutunda artış, over dokusunda kanlanmanın azalması veya olmaması, dilate bağırsak ansı ve batın içi kitle şeklindedir. USG'nin apandisit ve invajinasyon tanısında en yararlı olduğu görülmüştür.BT tetkikinin ise sadece %4 olguda ileri görüntüleme yöntemi olarak kullanıldığı ve daha çok apandisit ve Meckel divertiküllü olgularda uygulandığı anlaşılmıştır.SonuçSonuç olarak çalışmamız, pediatrik akut batın olgularında, halen ADBG ve USG' nin rutin ve sık, BT' nin ise daha az kullanılan ileri görüntüleme yöntemi konumunda olduğunu ve olguların sıklıkla acil radyolojik şartlarda ve değişik deneyim sahibi araştırma görevlileri tarafından tetkik edilip raporlandırıldığını ortaya koymaktadır.Anahtar Sözcükler: Ayakta direkt batın grafisi, Ultrasonografi, Bilgisayarlı tomografi, pediatrik akut batın
Akut pankreatitte difüzyon ağırlıklı görüntüleme; BT ile korelasyon
Akut pankreatit, ödematöz yada nekrotizan pankreatit şeklinde geniş bir klinik spektrumda ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Tanıda BT hala altın standard olarak kabul görmektedir ve hastalık seyri ile ilgili BTŞİ yaygın olrak kullnılmaktadır. Bu nedenle hasta yatışı sırasında ve sonrasında, yani tanıda ve takipte çok sayıda BT çekimine ihtiyaç duyulmaktadır. Akut pankreatit tanısında çoğu merkezde olduğu gibi bizim merkezimizde de pankreasa yönelik ince kesit, i.v kontrastlı BT protokolu uygulanmaktadır. Ancak BT çekimlerinin radyasyon içermesi ve radyasyonun biyolojik dokulardaki olumsuz etkileri herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca gerek gebelerde, gerekse kontrast madde alerjisi olan ya da kontrast madde kullanımının kontrendike olduğu olgularda BT tanıda kullanılamamaktadır. Bilinen bu klasik bilgilerin yanı sıra literatürde, i.v iyotlu kontrast maddelerin pankreas dokusunun perfüzyonunu bozarak akut pankreatitli parankimde nekroza gidişi kolaylaştırdığı yönünde çalışma ve veriler bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında akut pankreatit tanısında alternatif bir tanı aracı gerekliliği var gibi gözükmektedir. Son zamanlarda bir çok konuda yetkinliği ve yeterliliği çalışmalara konu olmuş ve olan DAG ile akut pankreatit tanısının koyulabilirliğini araştırma konusu olara seçtik.Hasta grubu olarak akut ödematöz pankreatitli 20 hasta seçildi. Nekrotizan pankreatitli hastaları çalışma dışı bırakıldı. Klinik ve laboratuar tetkikleri ile akut pankreatitten şüphelenilerek BT çekilmiş olgulardan oluşan bu hasta grubunda, BT büyük oranda akut pankreatit tanısı koydururken, çok az bir grupta (3 kişide) BT negatif olarak saptanmıştır. Tüm hastalarda konvansiyonel MR sekanslarına ilave olarak b=800 lü DAG ile görüntüler elde ettik ve ADC haritaları ile pankreas baş-gövde-kuyruk bölümlerinden ayrı ayrı ölçümler yaptık. Pankreas patolojisi olmayan 20 olguyu da kontrol grubu seçerek, bu gruba da DAG yapıldı. Elde ettiğimiz hasta ve kontrol grubu ADC verileri istatistiki olarak karşılaştırıldı ancak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı, dolayısıyla bu konuda herhangi bir eşik ADC değeri verememekteyiz. Bunun dışında, hasta grubunun ranson skorları, amilaz ve lipaz değerleri, konvansiyonel MR sekansları ile saptanabilirliği ve Balthazarın belirlemiş olduğu BTŞI verileri, teker teker ADC değerleri ile karşılaştırıldı ve istatistiki olarak anlamlı sonuçlara ulaşılamadı. Verilerin dağlım homojenitesinin sağlaması açısından BTŞI grade E olan 6 hastanın verileri çıkarılarak yapılan istatistiki değerlendirmede anlamlı ilişki tesbit edildi. Literatürde grade E olarak belirtilen grupta nekroz gelişiminin netlikle belirlenemediği yönünde olan bilgilerin varlığı, bu durumu açıklayıcı bir bilgi olarak düşünüldü.Literatürde akut ödematöz pankreatitli hastalarda DAG nin tanısal değerine değinen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda, genelde görsel değerlendirme ile difüzyon kısıtlılığından bahsedilmektedir, herhangi bir eşik ADC değeri verilmemektedir. Geniş bir spektrum içerisinde, abdominal patolojilerde, ADC ölçümlerine yer veren bir çalışmada, akut pankreatitli 3 olguda ADC verileri belirtilmiştir. Ancak bu çalışmada da diğer literatür örneklerinde olduğu gibi, daha çok pankreas kitlelerinde difüzyon kısıtlığı ve ADC ölçümleri değerlendirilmiştir.Sonuç olark DAG dan elde edilen ADC verileri ile akut pankraetit için tanısal olabililecek herhangibir eşik değer bulunmadı. Ancak E grubu dışlanarak yapılan BTŞİ- ADC kıyaslaması anlamlı bulundu. DAG ın AP kliniğinde ilk tercih edilecek görüntüleme yöntemi olmamakla birlikte seçilmiş olgularda tanıyı ve prognozu öngörebilecek alternatif bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu konuda daha geniş olgu grupları ile yapılacak çalışmalar DAG ın enfektif pankreas patalojilerinde kullanımı ile ilgili yeni bilgiler sunacaktır.
Tiroid nodüllerin tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Amaç:Tiroid nodüllerinde tedavi planını belirlemek için benign malign ayrımının yapılması gerekmektedir. Bu amaçla non invaziv bir tetkik olan MRG'de rutin sekanslar ile bu ayrım yapılamamaktadır.Retrospektif olarak yaptığımız çalışmada rutin boyun MRG yapılmış olan hastalarda DAG ile histopatolojik sonuçları karşılaştırmayı hedefledik.Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza 06.01.2010-05.06.2011 tarihleri arasında GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin boyun MRG tetkiki yapılan hastalardan toplam 46 adet nodül değerlendirilmiştir. Boyun MRG'de sagital T2, aksiyel T2, aksiyel T1, difüzyon b 500 ve b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup nodüllerin kistik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür.Bulgular:46 nodülden 37'si benign 9'u malign olarak değerlendirildi. Benign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.9x10-3, b 800 değerli ortalama değeri 1.3x10-3; malign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.6x10-3, b 800 değerli ortalama ADC değeri 1.0x10-3 olarak hesaplanmıştır.Malign ve benign nodüllerin ayrımında cut-off değeri 1,1x10-3 kabul edildiğinde patolojiyi ayırt edebilme sensivitesi b 500 değerli ADC için duyarlılığı %83,3; özgüllüğü %90,0; b 800 değerli ADC için duyarlılığı %71,4; özgüllüğü %89,7 bulunmuştur.Sonuç:Tiroid nodüllerinde benign-malign nodül ayrımının yapılmasında kontrast madde kullanımına gerek olmayan, kısa sürede çekim yapılabilme olanağı sunan konvansiyonel sekanslara ek olarak tanıda faydalı bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler:ADC, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme, Tiroid nodül,
Plevral efüzyonların karakterizasyonunda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Amaç:Manyetik rezonans ile difüzyon ağırlıklı görüntülemenin (DWI) plevral efüzyonların ayırıcı tanısındaki değerinin araştırılması.Gereç ve Yöntem:Çalışmamız Temmuz 2010-Ağustos 2011 tarihleri arasında farklı klinik endikasyonlar ile toraks, dorsal lomber veya meme MR çekimi yapılmış 30 (otuz) hastada tespit edilmiş plevral efüzyonlarının difüzyon MR ile ADC değerleri hesaplanmıştır. Retrospektif olarak MR difüzyon sonuçları, klinik testler veya torasentez ile plevral analizleri ile karşılaştırılmıştır.Bulgular:30 hastanın plevral sıvılarının 13'ü transuda 17'si eksuda olarak belirlenmiştir. Eksuda vasfındaki sıvıların b: 500 mm²/sn değerli ortalama ADC değeri 3.89 x 10?³ mm²/sn, b: 1000 mm²/sn değerli ortalama ADC değeri 3.56 x 10?³ mm²/sn, transuda vasfındaki sıvıların b: 500 mm²/sn değerli ortalama ADC değeri 4.09 x 10?³ mm²/sn, b: 1000 mm²/sn değerli ortalama ADC değeri 3.93 x 10?³ mm²/sn olarak hesaplanmıştır.Transuda-eksuda ayırımında cut-off (sınır) değer b: 500 mm²/sn için 4.08x10?³mm²/sn kabul edildiğinde %85 duyarlılık ve %88 özgüllük; b: 1000 mm²/sn için 3.71x10?³mm²/sn kabul edildiğinde %100 duyarlılık ve %71 özgüllük göstermiştir.Sonuç:DWI plevral efüzyonların ayırıcı tanısında yararlı olabilir.Anahtar Sözcükler:ADC, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme, plevral efüzyon
Orta kulak kolesteatomunun doğru teşhisi için ADC değer aralığı: Nüks öngörüsü, patolojik korelasyon ve patolojik subgrup-ADC değer kıyaslaması
Amaç: ADC haritalarından elde edilen nicel verilerle kolesteatomu diğer inflamatuar lezyonlardan ayırmak ve kesme değeri belirleyerek tanı doğruluğunu artırmak; ayrıca ADC değerleriyle lezyonun patolojik yapısını ve nüks riskini öngörmektir. Materyal ve Method: Bu retrospektif çalışma, 2018–2025 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ve Kulak Burun Boğaz kliniklerinde yürütülmüştür. Preoperatif DWI görüntülemeleri mevcut, patolojik tanısı doğrulanmış hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. ADC ölçümleri, non-EPI DWI sekansları kullanılarak elde edilen görüntüler üzerinden, hiperintens lezyonlara yerleştirilen ROI'lerle kör şekilde yapılmıştır. Her hasta için kolesteatom ve karşılık gelen beyaz cevher bölgelerinden m(ADC) değerleri ölçülmüş, ardından normalize ADC (nADC) hesaplanmıştır. Patoloji bulgularına göre olgular kolesteatom, non-kolesteatomatöz inflamatuar lezyonlar ve karma lezyonlar olmak üzere üç grupta sınıflandırılmıştır. Ayrıca, postoperatif takiplerinde nüks saptanan hastalar belirlenmiştir. Kolesteatom ve diğer lezyonları ayırt etmek için ADC'nin duyarlılık, özgüllük ve ROC eğrisi ile kesme değeri hesaplanmıştır. Bulgular: Toplam 134 hastanın %57,5'i erkek, %42,5'i kadındı ve yaş ortalaması 33,3±9,2 yıldı. Patolojik olarak kolesteatom saptanma oranı %83,6 olup, olguların %50,7'sinde kolesteatom+inflamasyon, %35,1'inde pür kolesteatom, %14,2'sinde ise yalnızca inflamasyon tespit edildi. Ortalama mADC ve nADC değerleri kolesteatom grubunda sırasıyla 869,2±322,5 ve 1,07±0,39; non-kolesteatom grubunda ise 1338,1±366,1 ve 1,66±0,43 olarak bulundu (p<0,001). ROC analizine göre kolesteatomu öngörmede <1,208 nADC cut-off değeri %85,11 duyarlılık ve %100 özgüllük ile en yüksek tanısal doğruluğa sahipti (AUC: %93,4). <887×10−6 mm²/s mADC cut-off değeri ise %80,8 duyarlılık ve %100 özgüllük göstermiştir. Takipte nüks gelişen hastalarda mADC ve nADC değerlerinin, nüks gelişmeyenlere göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0,032; p=0,017). Ayrıca pür kolesteatom grubunun inflamatuar gruplardan anlamlı şekilde ayrılabildiği gösterildi (p<0,001). Sonuç: Kolesteatomun ayırıcı tanısında ve rekürrens öngörüsünde DWI-MRG'den elde edilen mADC ve nADC değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu değerler lezyonun inflamatuar yapısı ve prognoz öngörüsünde de başarılı bulunmuş ve bu ölçümlerle yüksek tanısal doğruluk elde edilmiş, özellikle nADC değerinin özgüllüğü dikkat çekmiştir. Anahtar Kelimeler: Kolesteatom, Difüzyon Ağırlıklı MRG, ADC, Normalize ADC, Nüks, Tanı, Prognoz
Trus eşliğinde MRG füzyon prostat biyopsi: Klinik deneyimimiz
Amaç: Bu tez çalışmasında merkezimizde uygulanan MRG-TRUS füzyon prostat biyopsi, kognitif füzyon prostat biyopsi ve sistematik prostat biyopsi yöntemlerinin klinik anlamlı prostat kanseri (csPCA) tespit oranlarını ve tanısal doğruluğunu karşılaştırmak ve klinik etkinliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına Şubat 2022-Aralık 2024 tarihleri arasında MRG-TRUS füzyon prostat biyopsisi yapılması için başvuran 210 hasta retrospektif olarak çalışmaya alınmıştır. Tüm hastalara biyopsi öncesinde biparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme (bpMRG) yapılmış olup PI-RADS v2.1 (Prostat Görüntüleme, Raporlama ve Veri Sistemi) kriterlerine göre değerlendirilmiştir. PI-RADS skoru 2 olan 94 hastaya sistematik biyopsi, PI-RADS skoru ≥3 olan hedef lezyonu bulunan 116 hastaya kognitif ve yazılım destekli MRG-TRUS füzyon biyopsi teknikleri kullanılmıştır. Tüm hastaların demografik verileri, PSA düzeyleri, PSA dansiteleri, prostat volümleri, sPSA/tPSA oranları, hedef lezyonların yerleşim yerleri, lezyon boyutları, patoloji sonuçları ve PI-RADS skorları karşılaştırılmıştır. Histopatolojik sonuçlar Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecelendirme sistemine göre sınıflandırılmıştır. Ek olarak, kognitif füzyon ve yazılım destekli füzyon biyopsi yapılan hasta grupları arasında csPCA yakalama oranları kendi içlerinde karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplam 210 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızın genelinde malignite saptama oranı %36 olarak bulunmuştur. Hastaların yaş ortalaması 64,35±8.2'dir. %33,3 hastada Tip 2 DM mevcut iken %66,6 hastada tip 2 DM mevcut değildir. Biyopsi sonrası %3,3 hastada alt üriner sistem semptomları (AÜSS) gelişmiştir. Hedef lezyon saptanan hastalarda lezyonların %87,6'sı periferal zon yerleşimli, %12,4 hastada transizyonel zon yerleşimlidir. Yine hedef lezyonu olan hastalarda lezyonların %86,7'sı posterior yerleşimli, %13,3'ü anterior yerleşimlidir. Çalışma genelinde patoloji sonuçları ile PI-RADS skorları değerlendirildiğinde; PI-RADS 2-3-4-5 olan hastalarda sırasıyla %1-%4-%42-%81 oranında csPCa saptanmış olup bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). MRG-TRUS füzyon biyopsi yapılan hasta grubunda csPCa saptama oranı %30,4 iken kognitif biyopsi yapılan hasta grubunda csPCa saptama oranı %44,68'dir. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda MRG-TRUS füzyon biyopsi ve kognitif füzyon biyopsinin klinik anlamlı kanser yakalamada birbirine istatistiksel olarak üstünlüğü bulunmamıştır. Ancak kognitif yöntem ile nispeten daha yüksek oranda klinik anlamlı kanser saptanmıştır. Bu bulgu, deneyimli operatörler ve yüksek kaliteli cihazlar kullanıldığında kognitif füzyon biyopsi yaklaşımının da en az yazılım destekli sistemler kadar etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, MRG-TRUS Füzyon Biyopsi, Kognitif Füzyon Biyopsi, Hedefli Biyopsi, PI-RADS v2.1, Klinik Anlamlı Prostat Kanseri.
3.0t MRG ile kemik yaşı tayininde distal femoral ve proksimal tibial epifiz plağının değerlendirilmesi: Güncel metotların karşılaştırılması
Yaş tespiti, tıp ve hukuk alanındaki yaşa bağımlı uygulamalar nedeniyle önemli bir konudur. Radyolojik olarak kemik yaşı tespiti bu amaçla sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Çalışmamızın amacı, distal femur ve proksimal tibia epifizlerinin matürasyon aşamalarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildiği üç farklı güncel yöntemi çalışma popülasyonumuzda incelemek, bu yöntemleri karşılaştırmak ve bu yöntemlerin adli yaş tespitinde uygulanabilirliğini tartışmaktır. Çalışmada, 3.0 T (Tesla) MR (manyetik rezonans) tarayıcı ile elde edilmiş diz görüntüleri bulunan, 10-30 yaş arası 351'i erkek, 246'sı kadın, toplam 597 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, T1 ağırlıklı turbo spin eko ve proton dansite ağırlıklı yağ baskılı turbo spin eko sekanslar, iki gözlemci tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmiştir. Her üç evreleme metodunda da distal femur ve proksimal tibianın epifiz plaklarında, olguların yaşlarına göre evrelerde anlamlı değişiklikler saptanmıştır. Her evreleme metodunda gözlemci içi ve gözlemciler arası uyumluluk iyi-çok iyi olarak bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre, 14 ve 15 yaş sınırları için femur ve tibiada Kramer ve ark.'nın kombine metodunun son evresinin; 18 yaş sınırı için femurda Dedouit ve ark. ile Vieth ve ark.'nın metotlarının son evrelerinin; 21 yaş sınırı için de femurda Dedouit ve ark.'nın metodunun son evresinin her iki cinsiyet için yaş tespitinde ek bir kriter olarak kullanılabileceği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak kemik yaşı tespitinde diz MRG (manyetik rezonans görüntüleme), radyasyon içermeyen alternatif bir modalite olarak öne çıkmaktadır. MRG ile yaş tespitinde bireye özgü yaklaşım ile araştırılan yaş aralığına yönelik yöntemin tercih edilmesi ve gelecekte daha geniş popülasyonlarda bu farklı yöntemlerin karşılaştırıldığı çalışmalar yapılması gerekmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Adli yaş tayini, Distal femoral epifiz, Kemik yaşı değerlendirmesi, Manyetik rezonans görüntüleme, Proksimal tibial epifiz
BOS akım MRG incelemesinde T2A 3D-space sekansının tanıya katkısı
Amaç: BOS akım inceleme yöntemi, santral sinir sistemini etkileyen birçok hastalığın değerelendirilmesinde tanıya yardımcı olan bir yöntemdir. Sıklıkla faz kontrast sine MRG tekniği kullanılan bu yöntem teknik yetersizlik veya tecrübe eksikliği nedeniyle eksik veya hatalı sonuçlar verebilmektedir. Biz bu çalışmada T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikül seviyesinde oluşan sinyal kaybını sınıflayarak, faz kontrast sine MRG görüntüleri ile olan uyumunu değerlendirdik. Faz kontrast sine MRG'de kantitatif olarak hesaplanan BOS akım hızı ve BOS akım volümünün T2A 3D-SPACE sekansında kalitatif bir karşılığı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2018-2020 yılları arasında Düzce Üniversitesi Hastanesi'nde klinik branşların isteği üzerine, bölümümüzde var olan 3 Tesla MRG cihazı ile yapılan tüm BOS akım MRG incelemeleri değerlendirildi. Tüm incelemelere T2A 3D-SPACE sekansı dahil edildi. Sagital plan T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikülde BOS akımına sekonder oluşan sinyal kaybı miktarı 4 grade olarak sınıflandırıldı. Grade 0; aquaduktus serebri distalinde ve 4. ventrikülde hiç sinyal kaybı olmayan. Grade 1; aquaduktus serebri distali ve 4. ventrikül proksimalinde ince sinyal kaybı. Grade 2; 4. ventrikül anteriorunda ventrikül distaline kadar uzanan ancak median dorsal resesi doldurmayan lineer sinyal kaybı. Grade 3; 4. ventrikül median dorsal reses dahil tamamını dolduran sinyal kaybı. Bulgular: Ölçüm yapılan seviyede ileri akım hızı ortalamaları incelendiğinde; farklı gradelerde, ileri akım hızı ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Ölçüm yapılan seviyede akım volümü ortalamaları incelendiğinde; farklı gradelerde, akım volümü ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Akuaduktus serebri seviyesinde yapılan alan boyutu ortalamaları incelendiğinde; Grade 0 olarak tanımlanan hasta grubunda akuaduktus serebri alanı ortalamasının diğer gradelere göre anlamlı düzeyde farklı olduğu görüldü (p<0.001). Farklı gradelere sahip hastaların yaş ortalamalarının benzer olduğu görüldü (p=0,144). Yapılan korelasyon analizinde; akuaduktus serebri alanı ile akım volümü arasında pozitif yönde orta şiddette bir anlamlı korelasyon, grade ile akım volümü aralarında pozitif yönde orta şiddette bir anlamlı korelasyon, grade ile ileri akım hızı arasında pozitif yönde şiddetli ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon, akım volümü ile ileri akım hızı arasında pozitif yönde şiddetli ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı. Sonuç: T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikülde ortaya çıkan sinyal kaybı miktarının, BOS akım MRG incelemesinde kantitatif ölçülen pik sistolik hız ve flow volüm ile kolere olduğu bulunmuş olup tanısal değerlendirmede yardımcı olduğu kanısına varılmıştır. Buna bağlı olarak T2A 3D-SPACE sekansının BOS akım MRG incelemelerinde eklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Omuz MR artrografide glenoid labrum patolojilerine eşlik eden kartilaj defektlerini saptamada VIBE sekansının tanıya katkısının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, konvansiyonel ve volümetrik manyetik rezonans artrografi (MRA) yöntemlerini bilgisayarlı tomografi artrografi (BTA) ile karşılaştırarak labrum patolojilerine eşlik eden glenoid kartilaj defektlerinin tanı ve evrelemesine olan katkılarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Kasım 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında anamnez, fizik muayene ve omuz konvansiyonel MRG bulguları ile labrum patolojisi düşünülen 79 hastaya MRA ve BTA yapıldı. BTA görüntüleri kas-iskelet radyolojisi alanında deneyimli radyolog tarafından, konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA, iki ayrı radyolog tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirilerek glenoid kartilaj defekti olup olmadığı ve var ise defektin evresi ile lokalizasyonu belirlendi. Dokuz ayrı bölgeye ayrılan glenoid kartilajda defektler evresine göre 3 gruba ayrıldı. Kartilaj defekti %50'den az (evre 1), %50'den fazla ancak kemik etkilenimi yok (evre 2) ve tam kat kartilaj defekti ile birlikte kemik etkilenimi var (evre 3) olarak kategorize edildi. Konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA için ayrı ayrı sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı. Gözlemciler arası uyum istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 58'i erkek, 21'i kadın toplam 79 olgudan elde edilen konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA incelemeleri dahil edildi. MRA yapılan tüm hastalar aynı zamanda BTA görüntülerine de sahipti. BTA artrografi referans standart olarak kullanıldı. Glenoid labrum patolojisi bulunan 79 olguya ait BTA'nın, 48'inde (%60,75) kartilaj defekti saptandı. Konvansiyonel MRA'nın iki gözlemci için sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranları sırasıyla, %17-%19, %100-%100, %49-%51, T1 volümetrik MRA'nın sırasıyla sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranı %58-%65, %90-%97, %71-%77 olarak bulundu. Gözlemciler arası uyum hem konvansiyonel MRA hem de volümetrik MRA'da tanı ve lokalizasyon için mükemmel düzeydeydi. Sonuç: T1 Volümetrik MRA'nın glenoid labrum patolojisine eşlik eden kartilaj defektlerinde yüksek hassasiyet, özgüllük ve mükemmel gözlemciler arası uyum ile doğru bir şekilde tanı koyduğunu gösterdik. Anahtar Kelimeler: Artrografi, Bilgisayarlı Tomografi, Glenoid Labrum, Kartilaj Defekti, Manyetik Rezonans Artrografi, Omuz, VIBE
Adeziv kapsülit olgularında inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun shear wave elastografi ile değerlendirilmesi: Mrg korelasyonlu çalışma
Amaç: Adeziv kapsülit klinik ön tanısı bulunan ve MR (manyetik rezonans) görüntülemede inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks (IGHKK) etkilenimi ortaya konulan olgularda sonoelastografinin tanıya katkısının değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2022-Ekim 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde; başta fiziksel tıp ve rehabilitasyon ile ortopedi ve travmatoloji olmak üzere klinik branş hekimleri tarafından yapılan değerlendirmede adeziv kapsülit tanısı konulan ve kas-iskelet konusunda deneyimli iki uzman radyolog tarafından yapılan değerlendirme sonucu MR görüntülemede inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun radyolojik kanıtı bulunan 13'ü erkek 17'si kadın toplam 30 hasta ile, klinik değerlendirme ve MR görüntüleme sonucunda adeziv kapsülit düşünülmeyen 16'sı erkek 18'i kadın 34 kişilik kontrol grubu dahil edildi. MR görüntülemeler 3 Tesla MR cihazı ile yapıldı. Sonoelastografik işlem Siemens Acuson-S2000 ultrason cihazına ait 9L4 (4-9 MHz) frekanslı lineer prob ile Virtual Touch Quantification (VTQ/ARFI) yöntemi kullanılarak yapıldı. İnferior glenohumeral kapsüloligamentöz komplekse shear wave elastografi yöntemi uygulanarak ortalama SWV (shear wave elastografi) değerleri elde edildi. İstatistiksel olarak kategorik veriler arasında karşılaştırmalar ve tamamlayıcı istatistik analizleri yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun inferior kapsüloligamentöz kompleksinin özellikle ön bandı olmak üzere sonoelastorafi ile sertlik derecesi m/sn cinsinden elde edildi. Yaşa ve cinsiyete göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.279). Hasta olgularda SWV değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Hasta ve kontrol gruplarındaki cinsiyete göre hız değerlerinin değişiminin farklı şekillerde ortaya çıktığı gözlendi. Hasta grubunda erkeklerdeki hız değeri daha yüksekken, kontrol grubunda ise kadınlardaki hız değerinin daha yüksek olduğu görüldü (p=0.007). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda adeziv kapsülit olgularının inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleksinde sonoelastografi ile kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede sertleşme olduğu tespit edilmiştir. Böylece çalışmamız, sonoelastografinin adeziv kapsülit olguların inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun değerlendirilmesinde MR görüntülemeye yardımcı, pratik ve güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adeziv kapsülit, elastografi, inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks, omuz, shear wave
İnfertil hastalarda testis arfi elastografi değerlerinin sperm sayıları ile ilişkisi
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı infertil erkek hastalarda shear wave elastografinin (SWE) sperm sayısı ile ilişkisini saptamak ve tanısal performansının değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda infertilite tanısı almış ve semen analizi yapılmış 113 hasta ile yapılmıştır. Tüm hastalara US incelemesi ve virtual touch tissue imaging quantification (VTIQ) kullanılarak SWE incelemesi yapıldı. Her testiste toplam 6 ölçüm yapıldı.US inceleme ile testislerin hacim ölçümleri yapıldı. Renkli Doppler Ultrasonografi kullanılarak varikosel yönünden hastalar değerlendirildi Bulgular: Azospermi hastalarında sağ ve sol testis volüm değerleri diğer gruplardan istatistiksel olarak farklı ve düşük değerde bulunmuştur(p=0,001). Azospermi hastalarında tüm zonlarda ve ortalama SWE değerleri diğer gruplara göre anlamlı yüksek bulunmuştur(p=0,001). Sperm sayısı ile ortalama volüm arasında pozitif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=0,545, p=0,001). Sperm sayısı ile ortalama SWE arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=-0,429, p=0,001). Ortalama volüm ile ortalama SWE arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=- 0,590, p=0,001). Sperm sayısı normal hasta grubu ile azospermi hastaları arasında yapılan ROC analizinde kesim değeri 2,06 m/sn olup sensivite (duyarlılık) %72 spesivite(özgüllük) %87,88 ölçülmüştür. (p<0,001; EAA=0,837; Sensitivite= 72,00% (95% GA 46,5-85,1); Spesivite=87,88% (95% GA 81,5-95,2). Azospermi hasta grubu ile oligospermi hasta grubu arasında yapılan ROC analizinde kesim noktası 2,04 m/sn olarak belirlenmiştir. Buna göre yapılan değerlendirmede sensivite %72 spesivite %83,33 ölçülmüştür. (p<0,001; EAA=0,789; Sensitivite= 72,00% (95% GA 46,5-85,1); Spesivite=83,33% (95% GA 81,5-95). Sonuç: İnfertilite şikayetiyle başvuran erkek hastalarda testis parankiminin değerlendirilmesinde, SWE invaziv olmayan bir yöntem olup gri skala ve RDUS tetkiklerine ek yararlı bilgiler sağlayabilir.
Beta talasemi majör tanılı çocuklarda karaciğer dokusunda demir birikiminin T2* MR, serum ferritin ve ARFI (Acoustic radiation force impulse) elastografi parametreleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızdaki amaç beta talasemi majör tanılı çocuklarda karaciğerde demir birikimini ve birikimin şiddetini değerlendirmede ARFI elastografiyi T2* MR ve serum ferritini ile karşılaştırmak ve aralarındaki ilişkiyi incelemek. Materyal Metod: Çalışmamızda retrospektif olarak Kasım 2018-Kasım 2019 tarihleri arasında hastanemiz pediatrik hematoloji bölümü tarafından beta talasemi majör tanısı ile takipli 18 yaş altı 40 hasta yer aldı. Hastaların hepsi transfüzyon ve şelasyon tedavisi alıyordu, ayrıca klinik ve laboratuvar olarak sistemik veya karaciğere lokalize ek hastalık bulgusu yoktu. Hastane veri sistemi üzerinden karaciğere yönelik MRG ve ARFI elastografi incelemelerine ulaşıldı. ARFI elastografi incelemesi Virtual touch tissue quantification (VTQ) yazılımı kullanılarak karaciğer segment 5-8'den seçilen 10 ayrı inceleme alanından shear wave hız ölçümü şeklinde yapıldı ve ortalama ARFI hız değeri alındı. MRG incelemesi 3Tesla MR cihazı (Philips Ingenia 3T) ile yapıldı. Demir birikimine yönelik multi TE gradient eko (T2*) sekansı kullanıldı. Demir yükünü belirlemek için karaciğer segment 5-8'den seçilen 10 ayrı inceleme alanından ROI yardımı ile ölçüm yapıldı ve ortalama değer alındı. Demir birikim şiddeti T2* MR değerlerine göre normal-hafif-orta-ağır olarak sınıflandırıldı. Hastane veri tabanı kullanılarak her hastanın serum ferritin değerlerine ulaşıldı. Serum ferritin değerleri için 10-58 ug/l aralığı normal sınırlarda kabul edildi. Karaciğerde demir birikimini değerlendirmeye yönelik T2* MR, ARFI elastogtafi ve serum ferritin değerleri arasındaki ilişkiler istatistiksel açıdan incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 14'ü kız, 26'sı erkekti. Ortalama yaş ay cinsinden 136,25(±38,97) olarak bulundu. Karaciğerde demir birikimi ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0,638, p=0,878). T2* MR değerleri ile ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptandı (p=0,001, p=0,003). ARFI elastografi ile serum ferritin değerleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette bir ilişki saptandı (p=0,001). Hastalar karaciğerde demir birikim şiddetine göre gruplara ayrıldığında 4 hastada (%10) normal, 11 hastada (%27,5) hafif, 25 hastada (%62,5) orta şiddette demir birikimi tespit edildi. Ağır demir birikimi olan hastamız yoktu. Bu hasta grupları arasında ortalama ARFI elastografi ve ortalama serum ferritin değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,001, p=0,007). Normal demir birikimli hasta sayısı az olduğundan dolayı normal ve hafif grup birleştirilerek orta grupla karşılaştırılmış ve bu iki grup arasında ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001, p=0,03). ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri için ROC eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan (AUC) değerleri elde edildi (Güven aralığı: %95). Buna göre, ARFI elastografinin karaciğerde orta derecede demir birikimine bağlı parankimal hasarı belirlemek için bu iki grubu ayırmadaki optimal kesme değeri %88 sensitivite, %80 spesifite ile 1.29 m/sn olarak belirlendi. Serum ferritin değerinin bu iki grubu ayırmada optimal kesme değeri ise %80 sensitivite, %73 spesifite ile 1456 ug/l olarak belirlendi. Sonuç: İlerleyici karaciğer hasarı gelişmesi riski orta ve ciddi karaciğer demir birikimi olan hasta gruplarında yüksek olduğu için bu hasta gruplarını belirlemek oldukça önemlidir. Karaciğerde demir birikimini ve şiddetini belirlemede günümüzde T2* MR yöntemi kullanılmaktadır. Ancak T2* MR yönteminin maliyeti, ulaşım zorluğu ve bekleme süreleri göz önüne alındığında, beta talasemi majör tanılı hastalarda ya da kronik kan transfüzyonuna sebep olan diğer durumlarda ek hastalık yokluğunda karaciğerde orta derecede demir birikiminin parankimal etkilerini ön görmede ARFI elastografi yöntemi kullanılabilir ve şelasyon tedavisinin düzenlenmesinde yol gösterici olabilir.Anahtar Kelimeler: T2* MR, ARFI, Beta Talasemi Major
Arkus aorta dallanma paterni varyasyonlarının ve vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Aortik arkın anatomik varyantları ve dallanma paternleri genellikle rutin bilgisayarlı tomografi (BT) taraması sırasında rastlantısal bir bulgu olarak görülür. Bu varyasyonlar endovasküler girişimler yaparken veya baş boyun cerrahisi söz konusu olduğunda önem arzedebilir veya disfaji gibi semptomlara neden olabilir. Bu çalışma çok kesitli bilgisayarlı tomografi görüntüleme tekniği ile hastalarda aortik arktan köken alan arterlerde bulunan yaygın anatomik varyasyonları analiz etmek, aortik ark dallanmalarındaki varyasyonların Türk popülasyonundaki yaygınlığını belirlemek ve cinsiyet, dallanma varyantları ve asimetrik vertebral arterler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ek olarak Türk toplumundaki relatif vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının belirlenmesini amaçladık Materyal ve Metod: Ağustos 2009 ile 2019 tarihleri arasında çeşitli endikasyonlarla toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile değerlendirilen 1003 erkek, 1034 kadın, toplamda 2037 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesit BT cihazıyla 0,625-2 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. Aortik ark dallanma varyasyonlarına Wang ve ark.'nın sınıflamasına göre A'dan E ye kadar harfler ve rakamlar atandı. Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı, cinsiyet ile ilişkisi, vertebral arterlerin V1 segmentleri üzerinden hipoplazi ve dominansi prevalansı ve bunların birbiriyle ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Bulgular: Çalışmamız 2037 olgu ile bugüne kadar ülkemizde oluşturulmuş en geniş seriyi oluşturması bakımından önemlidir. Çalışmamızda normal olarak bilinen ve tip A olarak sınıflandırdığımız klasik dallanma paterni 1562 olguda (%76,7) izlenmiştir. Geriye kalan 475 hastada (%24,3) aortik ark dallanmasında çeşitli varyasyonlar gözlenmiştir. En sık görülen varyasyon 315 olguda (%15,5) görülen sol ana karotis arter'in truncus brachiocephalicus' dan orijin aldığı bovine aortik ark olarak isimlendirilen tip B1 olarak sınıflandırdığımız varyasyondu. İkinci sırada 97 olguda (%4,7) tespit ettiğimiz sol vertebral arterin sol ana karotis arter ve sol subklavyen arterin arasından direkt aortik arktan köken aldığı ve tip C1 olarak sınıflandırdığımız varyasyon yer almaktadır. 29 olguda (%1,4) aberran sağ subklavyen arter, 7 olguda (%0,35) sağ aortik ark, 4 olguda (%0,2) çift aortik ark, 1 olguda situs inversus totalis tespit edilmiştir. Ayrıca 5 olguda aort koarktasyonu izlenmiştir. Çalışmamızda vertebral arter dominansi (VAD) 512 vakada (% 25,3) saptanmış olup bu vakaların 204 tanesinde (% 10,1) sağ VAD, 308 tanesinde (% 15,2) sol VAD izlenmiştir. Vertebral arter hipoplazisi (VAH) çalışmamızda 405 olguda (%19,9) izlenmiş olup bu olguların 246 tanesinde (%12) sağ VAH, 159 tanesinde (%7,9) sol VAH saptanmıştır. Sonuç: Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı coğrafik olarak değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak yüksektir. Çoğunluğu klinik olarak önemsiz olan bu varyasyonlar özellikle baş ve boyun cerrahisi veya girişimsel radyolojik işlem planlanan hastalarda önem arz ettiği için vasküler cerrahlar, girişimsel radyologlar ve baş-boyun cerrahlarının bu anomalilerden planlanan cerrahi veya girişimsel radyolojik işlem öncesinde haberdar olması bir gerekliliktir. Rutin BT taramaları sırasında tesadüfen saptanan vasküler varyasyonlar daima rapor edilmelidir. Bulgularımız aortik ark varyantlarının ve dallarının değerlendirilmesinde hızlı ve güvenli bir tanı yöntemi olan ÇKBT'nin, multiplanar reformat rekonstrüksiyon görüntülerinin katkısı nedeniyle güvenilir sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Bulgularımıza göre kadınlarda aortik ark dallanma varyasyonları insidansı erkeklere oranla anlamlı şekilde artmış görünmektedir. Sol vertebral arterin aortik arktan direkt olarak çıktığı varyatif durumlar sağ VAD ve sol VAH ile kuvvetli bir şekilde ilişkili bulunmuştur. Çalışmamız vertebral arterlerin dominansi ve hipoplazisinin relatif sıklığı hakkında da basit bilgi sunmuştur.
Ekstrakranial karotis arter hastalıklarında radyolojik modelitelerin tanı değeri
Prostat kanserı̇ teşhı̇sı̇nde monoparametrı̇k prostat MRG etkinliğin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada monoparametrik manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) prostat kanseri tanısında etkinliğini araştırmak ve operasyon sonrasında Gleason skoru yükselen radikal prostatektomi hastalarında bu yüksekliğin hasta yaş, prostat hacmi, PSA değeri, PSA dansitesi ve ADC değeri ile ilişkisini, klinik olarak anlamlı kanser (KOAK) ile PSA ve PSA dansitesi, prostat hacmi, hasta yaşı ve ADC değeri arasındaki ilişkiyi ve PSA dansitesi ile PIRADS skoru arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Materyal ve metod: 01.01.2020 ve 01.10.2023 tarihleri arasında prostat kanseri tanısı almış 135 olgunun MRG'leri retrospektif olarak değerlendirildi. İki gözlemci tarafından difüzyon ağırlıklı görüntülemelerin (DAG) kullanıldığı monoparametrik MRG ile multiparametrik MRG (mpMRG) imajları kullanılarak skorlama yapıldı. Opere olan olgulardan operasyon sonrasında patolojik değerlendirmede Gleason skorunun yükselip yükselmediği incelendi. Gözlemciler arasındaki uyum, monoparametrik MRG değerlendirmenin etkinliği incelenip, KOAK olgularında ve operasyon sonrası Gleason skoru yükselen olgularda yükselme ile ADC değeri, PSA değeri, PSA dansitesi, prostat hacmi ile yaş arasındaki ilişki değerlendirildi. Olgulardan PIRADS skoru 3 ve üzeri olanlar malignite olasılığı bulunan olgularda PSA dansitesi ile PIRADS ilişkisi istatistiksel olarak hesaplandı. Bulgular: Prostat kanseri tanısı olan 135 olgu retrospektif olarak değerlendirilip bu olguların MRG'leri çalışmaya dahil edildi. Değerlendirmede monoparametrik MRG ile mpMRG değerlendirme sonucu elde edilen skorlarının %93,33 oranında benzer olduğu ve gözlemciler arasında mükemmel benzerlik olduğu bulundu. KOAK olan olgularda, olmayanlarda göre PSA değeri ve PSA dansitesi anlamlı derece yüksek, ADC değeri ise anlamlı derece düşük bulundu. PIRADS sonucu 3 ve üzeri olan olgularda PSA dansitesinin PIRADS skoru yükseldikçe arttığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda monoparametrik MRG'nin mpMRG'ye benzer oranlarda malignite tespit edebildiği sonucuna varılmıştır. KOAK tanısı olan olgularda PSA dansitesi ve PSA değerinin anlamlı derece yüksek, ADC değerinin anlamlı derece düşük olduğunu, PIRADS skoru 3 ve üzeri olduğunda PSA dansitesinin arttığını göstermiştir.
Koroner arter patolojilerinin değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile invaziv koroner anjiografinin karşılaştırılması
Epidemiyolojik önemi nedeniyle koroner arter hastalığının tanısı büyük önem taşımakta olup altın standart yöntem invaziv koroner anjiografidir. Tarayıcılarla ilgili teknolojik gelişmeler sayesinde, kalp atım hızı düşük olan ve uygun prosedürle çekilen hastalarda çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) koroner anjiografi, koroner arter patolojilerini yüksek duyarlılıkla tespit edebilmektedir.Çalışmamızın amacı koroner arterlerdeki stenotik lezyonların değerlendirilmesinde, ÇKBT anjiografinin invaziv koroner anjiografi ile karşılaştırıldığında doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.G.Ü.T.F hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına yönlendirilen invaziv koroner anjiografi yapılmış 50 hasta çalışmaya alındı. Hastaların %84'ü erkek (n=42) ve %16'sı (n=8) kadındı. Ortalama yaşları 56±4 ve çekim esnasında kalp hızları ise 59±5 idi. Tüm hastaların koroner arterleri Amerikan Kalp Cemiyetinin sınıflaması kullanılarak proksimal, orta ve distal segment olarak gruplandırıldı. Sonuçlarımız invaziv koroner anjiografi sonuçları ile karşılaştırıldı.Orta ve distal gruba dahil segment stenozlarını tespit etmedeki sonuçlarımız sırasıyla %95-%92 sensitivite, %96-%96 spesifite, %94-%80 pozitif prediktif değer ve %97-%98 negatif prediktif değerleridir. Ayrıca proksimal ve orta gruba dahil %50 ve daha fazla orandaki stenoz tesbit ettiğimiz 135 segmentde; sensitivite %97, spesifite %99, pozitif prediktif değer %97 ve negatif prediktif değer %99 idi. Proksimal ve orta segment stenozlarını tespit etmedeki başarımız, distal segmentlerdekine göre yüksek bulundu. Stenozun derecesi fazla olan, proksimal-orta segmentlerde ÇKBT anjiografinin lezyonu tespit etme oranı minimal darlık olan segmentlere oranla daha yüksektir. Ostial lezyonlarda ÇKBT anjiografinin güvenilirliği yüksek olarak tespit edildi.ÇKBT koroner anjiografi tek nefes tutma sürecinde yapılabilen, hasta rahatı ve potansiyel komplikasyonlar açısından avantajları nedeniyle koroner arter hastalığında düşük- orta riskli semptomatik veya asemptomatik hastalarda tarama ve tanı amacıyla non-invaziv olarak kullanılabilecek bir görüntüleme yöntemidir.
Obstrüktif-nonobstrüktif üropatinin değerlendirilmesinde intrarenal rezistif indeksin rolü
Obstrüksiyona bağlı hidronefroz gelişmiş böbreklerde Doppler ultrasonografi kullanılarak yapılan klinik çalışmalar renal arter kan akımında oluşan değişimleri belirlemiştir. Bu bilgi obstrüktif renal patolojileri nonobstrüktif patolojilerden ayırt etmekte kullanılabilir.2009-2010 tarihleri arasında akut renal kolik bulguları ile başvuran olgularda retrospektif olarak rezistivite indeksi (Rİ) ölçüldü. Kontrol grubu olarak olgunun sağlam olan diğer böbreğinin Rİ değeri kullanıldı.0,70'in üzerindeki Rİ değerleri ve/veya her iki böbrek arasındaki Rİ değerleri (?Rİ) 0,08'den daha fazla olan Rİ ölçümleri obstrüksiyon lehine anlamlı kabul edildi.Bu çalışmaya 61 olgu dâhil edildi. Olguların (n:48) %78,6'sında Rİ 0,70'in üstündeydi ve her iki böbrek arasındaki Rİ farkı (?Rİ) 0,08'den büyüktü.6 olguda Rİ 0,61-0,70 arasında ölçüldü ve ?Rİ 0,08'den azdı.7 olguda ise Rİ değeri 0,70'den küçük olduğu halde ?Rİ ? 0,08 idi.Ultrasonografi ve/veya İVP ile kontrol edilen olguların (n=55) %90'ında obstrüktif renal patoloji saptandı. Rİ ölçümü ile kıyaslandığında doğruluk oranı %100 bulundu.Bu çalışma akut obstrükte böbreklerde mevcut olan kanıtları artırmaktadır. Renal Doppler kayıtları pelvikalisiyel sistem dilatasyonundan önce renal perfüzyon değişikliklerini gösterebilir ve renal kolik şüphesi ile değerlendirilen obstrükte-nonobstrükte böbreklerin ayrımını yapabilir.Anahtar kelimeler: Renal obstrüksiyon, Doppler ultrasonografi, Rezistif index
Klinikte sakroileit düşünülen hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulguları
Sakroileit ankilozan spondilit, psöriatik artrit, reaktif artrit ve enteropatik artrit gibi bir grup hastalığı kapsayan spondiloartropatilerin en önemli bulgularındandır. Sakroileitin tanısı büyük oranda görüntüleme metodlarına dayanmaktadır ve radyolojik bulguların yokluğunda tanı genellikle zordur. Bu çalışmada amacımız aktif ve kronik sakroileitin tanısında manyetik rezonans görüntülemenin özelliklerinin değerlendirilmesidir.Çalışmamız, sakroileit ön tanısıyla kliniğimizde manyetik rezonans görüntüleme incelemesi yapılan 90 olgunun radyolojik görüntülerinin değerlendirilmesi sonucu elde edilen bilgiler ile yapıldı. Sakroiliak ekleme yönelik manyetik rezonans görüntüleme incelemeleri 1.5 Tesla magnet gücüne sahip manyetik rezonans görüntüleme cihazında (Gyroscan Intera-Philips, Hollanda) standart vücut sarmalı kullanılarak yapıldı. Çalışmada öncelikle survey görüntüler elde edildi. Daha sonra T1 A aksiyel ve koronal, T2 A aksiyel ve koronal, STIR A koronal, T1 A yağ baskılı koronal, IV kontrast madde enjeksiyonu sonrası T1 A aksiyel ve koronal kesitler alındı.Manyetik rezonans görüntülemede; kronik ve aktif sakroileit bulguları değerlendirildi. Kronik sakroileit bulguları; subkondral skleroz, erozyon, periartiküler yağ birikimi ve eklem aralığında daralma/ankilozdur. Aktif sakroileit bulguları ise; kemik iliği ödemi/osteit, sinovit, entezit ve kapsülittir. Bu bulgular her hasta için ayrı ayrı incelenerek aktif ya da kronik sakroileit açısından değerlendirildi.Çalışmaya dahil edilen 90 olgunun 70'inde (%77.78) sakroileit tespit edildi. İncelenen 180 sakroiliak eklemden 50 tanesinde (%27.7) aktif sakroileit, 88 tanesinde (%48.8) ise kronik sakroileit ile uyumlu bulgular saptandı.Sonuç olarak, manyetik rezonans görüntüleme sakroileiti aktif veya kronik dönemde olduğunda tespit edebilmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme spondiloartritlerin teşhisinde önemli bir tanı yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Sakroileit, Manyetik rezonans görüntüleme, Spondiloartropatiler
Akut iskemik inme tanısında perfüzyon BT incelemenin etkinliği
İnme dünyada kardiyovasküler hastalıklar ve kanserden sonra en sık görülen ölüm nedenidir. İnme olgularının %95'inden serebrovaskuler patolojiler sorumludur. Serebrovasküler patolojilere bağlı inme vakalarının %80 sebebi iskemik nedenlerdir. Serebral iskemi, serebral perfüzyonun azalmasına bağlı gelişen bir patolojidir.Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişmelere paralel olarak akut iskemik inmenin, semptomların ortaya çıkışından sonraki 4 ? 6 saat içinde trombolitik tedavi ile tedavi edilebileceği gösterilmiştir. Erken görüntüleme ve doğru tanı koymanın tedavinin başarısını arttırması, nöroradyoloğun akut iskemi tanı ve tedavisindeki rolünü daha önemli bir duruma getirmiştir.Çalışmamızda, serebral iskemi sonrası erken tanı ve tedavide kullanılabilirliğini ortaya koyabilmek için; acil servisi ve nöroloji polikliniğine akut serebral olay tablosu ile Aralık 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında ilk 48 saat içinde başvuran 42 hastaya; konvansiyonel BT sonrası 64 - dedektörlü (VCT XTe Light Speed; General Electric, Milwaukee, USA). BT ile BT perfüzyon incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. Sonuç parametreleri olarak serebral perfüzyon göstergesi olan CBF, CBV ve MTT haritaları elde edildi. Perfüzyon BT bulguları ile birkaç gün sonra alınan kontrol BT ve/veya difüzyon MR'lar ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizleri yapıldı. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0.05). Çalışmamızda perfüzyon BT tekniğinin %96 duyarlılık ve %100 özgüllüğe sahip olduğu bulundu.Perfüzyon BT konvansiyonel BT'ye ek olarak çok kısa bir sürede düşük komplikasyon riski ile ve gelişmiş yazılımlar kullanılarak uygulanabilecek bir yöntem olup perfüzyonu bozulan alanları erken dönemde gösterebilmesi ve penumbra alanı hakkında değerli bilgiler vermesi tanı ve tedavi açısından çok değer arz etmektedir.
Kolorektal poliplerin ve kitlelerin saptanmasında çok kesitli bilgisayarlı tomografik kolonografi ile konvansiyonel kolonoskopinin karşılaştırılması
Kolorektal kanserler Amerika Birleşik Devletlerinde 3. ensık kanser nedeni ve kanserden en sık 2. ölüm nedenidir. Kolorektal kanserlerin, tarama yöntemleri ile erken evrede saptanması, kolorektal kanserlere bağlı ölüm oranını düşürmektedir. Kolorektal kanser taramasında gaitada gizli kan testi, çift kontrastlı kolon grafisi, sigmoidoskopi, kolonoskopi gibi pek çok yöntem kullanılmakla birlikte hiçbiri ideal değildir. Bilgisayarlı tomografik kolonografi ve sanal kolonoskopi kolorektal kanser taramasında primer, noninvaziv inceleme tekniği olma konusunda umut vaat etmektedir.Çalışmamızın amacı kolorektal lezyonların saptanmasında sanal kolonoskopinin doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.ÇKBT kolonografinin doğruluğu barsak temizliği ve distansiyonunun iyi olması, kolonun normal anatomik yapısı ve varyasyonlarının iyi bilinmesi, pron ve supin pozisyonlarda ince kesit ÇKBT görüntülemesi ile 2B ve 3B imajların kombine değerlendirilmesine bağlıdır.Çalışmamızda; Kasım 2010 ile Eylül 2011 tarihleri arasında ÇKBT kolonografi ve video kolonoskopileri yapılan 64 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların 8'i barsak temizliği ve distansiyonunun yetersizliğinden çalışma dışı bırakıldı.Video kolonoskopi uygulanan 56 olgunun 24'ü (%42.8) normal olarak değerlendirilirken, 32'sinde (%57.2) 59 patoloji saptandı. Bunların dağılımı; 36 polip, 14 tümöral lezyon, 4 olguda nodüler tarzda mukozada düzensizlik, haustral paternlerde azalma, mukozada psödopolipoid oluşumlar, 3 divertikülozis koli ve 2 fistül olmak üzere toplam 59 patoloji tespit edildi. Video kolonoskopide izlenen 36 polipin 25'i ÇKBT kolonografide doğru olarak saptandı (%69.4). On mm ve daha büyük boyuttaki 6 polipin tamamı (%100), 6-9 mm arasındaki 5 polipten 4'ü (%80), 1-5 mm boyutları arasındaki 25 polipten 15'i (%60) ÇKBT kolonografide doğru olarak saptandı. BT kolonografinin poliplerdeki özgüllüğü (spesifitesi) 10 mm ve üzerindeki poliplerde %100, 6-9 mm arasındaki poliplerde %100, 5 mm ve altındaki poliplerde %89 olarak bulundu. Pozitif prediktif değeri; 5 mm ve altındaki poliplerde %83, diğer poliplerde %100 olarak bulundu. Negatif prediktif değeri; 5 mm ve altındaki poliplerde %70.5, 6-9 mm arasındaki poliplerde %96, 10 mm ve üzerindeki poliplerde %100 olarak saptandı.Sonuçlar çok kesitli BT kolonografi tetkikinin 10 mm'nin üzerindeki poliplerde duyarlılığının yüksek olması, rölatif olarak güvenilir ve minimal invazif olması nedeni ile varolan diğer kolorektal kanser tarama testlerine iyi bir alternatif olabileceğini göstermektedir.
Epilepsi hastalarında temporomandibular eklemin yüksek çözünürlüklü volümetrik t2 ağırlıklı görüntü ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada, rutin olarak kullandığımız konvansiyonel beyin MRG'de yüksek çözünürlüklü volümetrik T2 ağırlıklı görüntüleme ile epilepsi hastalarında temporomandibular eklem (TME) dejenerasyonunu ek inceleme ve morfolojik çalışmalara gerek kalmadan anatomik olarak değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca, TME'deki dejenerasyonun hastalığın süresi, etyolojisi ve nöbet türleriyle olan ilişkisini ortaya koymayı hedefledik. 2021-2024 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde epilepsi tanısıyla beyin MRG'si çekilen 125 hasta ile 133 sağlıklı bireyin görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Görüntüler, santral sinir sistemi radyolojisi konusunda deneyimli ve deneyimsiz iki radyolog tarafından 7 ay aylık süre boyunca değerlendirilmiştir. TME bulguları beş kategoriye ayrılmıştır. Bazı olgular birden fazla kategori içine dahil edilmiştir. Kategori 0: normal, Kategori 1: efüzyon/sinovyal kist, Kategori 2: disk dejenerasyonu, Kategori 3: disk displasmanı, Kategori 4: kemik bulguları. Sayısal veriler için normal dağılım varsayımı Kolmogorov-Smirnov testiyle ve varyans homojenliği Levene testiyle incelenmiştir. Grup karşılaştırmaları Independent samples t veya Welch test ile yapılmıştır. Kategorik verilerin analizinde ise Pearson ki-kare, Fisher's exact veya Fisher-Freeman-Halton testi kullanılmıştır. Epilepsi hasta grubunda TME'nin normal yapıda olma oranı %37,6 olarak saptanmış olup bu oran kontrol grubunda %54,9'dur ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bilateral TME patolojileri, unilateral patolojilere kıyasla daha sık görülmüş olup hasta grubunda bilateral patoloji oranı %40 iken kontrol grubunda %24,8'de kalmıştır. Bilateral ve çoklu TME patolojileri epilepsi hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek gözlenmiştir. Sol TME tekli ve çoklu patolojileri yaş gruplarına göre anlamlı farklılık gösterirken sağ taraf patolojilerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Epilepsi ve kontrol hasta grubunda kadın katılımcılarda "bilateral" veya "tekli/çoklu" TME patolojilerinin erkeklere kıyasla istatistiksel olarak daha yüksek oranlarda olduğu gözlenmiştir. Eklem patolojileri ayrı ayrı ele alındığında sağda efüzyon oranı hasta grubunda %63,5 iken kontrol grubunda %84,0 olarak bulunmuş olup kontrol grubunda efüzyon oranı hasta grubundan istatistiksel olarak daha yüksekti. Disk dejenerasyonu ise hasta grubunda %42,9 oranında saptanırken kontrol grubunda %16,0 olup istatistiksel olarak anlamlıdır. Motor semptomları olan epilepsi hastalarında çok daha sık bilateral veya tek taraflı patoloji saptanmıştır. Sonuç olarak, morfolojik çalışmalara ve ek incelemeye gerek duymadan 3D T2-SPACE sekansı ile epilepsi hastalarında TME patolojilerinin yüksek özgüllükle saptanabileceği, ancak efüzyon ve sinovyal kist gibi bulguların epilepsiyle doğrudan ilişkilendirilemeyeceği belirlenmiştir.
Ayak bileği anterolateral kapsüloligamentöz kompleks ve resesin sonoartrografik incelenmesi ve MR artrografik korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda, ultrasonografi (USG) ve sonoartrografi yöntemlerini manyetik rezonans artrografi (MRA) ile karşılaştırarak ayak bileği eklemi anterolateral reses ve kapsüloligamentöz kompleksin patolojilerini saptama ve tanımlamadaki katkılarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metot: Kasım 2023 ile Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizin Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı veya Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran kronik ayak bileği ağrısı şikayeti bulunan, fizik muayenede ayak bileği anterolateral yapılarında patolojiden şüphelenilen ve artrografi endikasyonu bulunan 40 hastaya USG, Sonoartrografi ve MRA yapıldı. USG ve sonoartrografik incelemede, anterior talofibular ligaman (ATFL) bütünlüğü, hasar var ise parsiyel veya komplet şeklinde tiplendirilmesi, anterolateral eklem kapsülünde kalınlaşma varlığı, var ise nodüler veya diffüz olarak sınıflandırılması, anterolateral eklem resesinde obliterasyon varlığı iki ayrı radyolog tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirildi. MRA görünütülerinde anterolateral reses patolojilerinin tanısı radyologların konsensusu ile konuldu. USG ve sonoartrografi inceleme için altın standart MRA kabul edilerek sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı. Gözlemciler arası uyum istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 23'ü erkek, 17'si kadın toplam 40 olgudan elde edilen USG, sonoartrografi ve MRA incelemeleri dahil edildi. Herbir hasta her üç tetkike de sahipti. Sonoartrografinin iki gözlemci için sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranları, eklem kapsülünde %58-47, %90-86, %75-68, anterolateral reseste %45-46, %93-93, %80-80 ve ATFL'de %67-67, %94-94, %90-90 olarak bulundu. USG verilerinde eklem kapsülü, anterolateral reses ve ATFL için gözlemciler arasında önemli derecede uyum saptandı. Sonoartrografik incelemede ise eklem kapsülü ve anterolateral reses için gözlemciler arası neredeyse mükemmel uyum ve ATFL için mükemmel uyum vardı. Sonuç: Bizim çalışmamız sonoartrografinin anterolateral eklem resesi ve kapsüloligamentöz komplekste patolojiyi tanımlamada yüksek hassasiyet, özgüllük ve gözlemciler arası uyum ile tanı için ucuz, ulaşılabilir bir alternatif olabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: Sonoartrografi, Manyetik Rezonans Artrografi, Anterior Talofibular Ligament, Ayak Bileği İnstabilitesi, Anterolateral İmpingement
Transarteryel kemoembolizasyon tedavisinin rezeksiyon yapılamayan karaciğer tümörlerinde sağkalıma ve semptomları azaltmadaki etkisi
Ocak 2002-Aralık 2008 tarihleri arasında karaciğer tümörü tanısı alan ve transarteryel kemoembolizasyon (TAKE) tedavisi uygulanan hastalarda tümör yanıtı, tedavinin semptomları azalmadaki katkısı, sağkalıma etkisi araştırılmıştırBu amaçla 58 olguya TAKE tedavisi uygulanmış ancak hastaların 10'u yeterli takip yapılamadığından için değerlendirme dışı bırakılmıştır. Araştırmaya dahil edilen 48 olgudan 33 hasta HCC, 9 hasta hemanjiom, 5 hasta metastaz, 1 hasta ise safra kesesi karsinomu tanısı almıştı. HCC ve metastaz hastalarına 1-4 defa (ort.1.44) lipiodol+ epirubicin hidroklorür emülsiyonu ile hemanjiom hastalarına 1-2 defa lipiodol hepatik arter yoluyla selektif olarak verildi. Hastalar 1-2 ve 4. ayda abdomen BT ve serum albumin, bilirubin, PT,AFP değerleri ile takip edildi. BT' de kontrastlanan solid tümör varlığı, kitle çapı artışında işlem tekrar edildiÇalşmamızda HCC hastalarının tedavi öncesi tümör çapının 5cm'den büyük olması, diffüz tutulum olması, asit olması, serum albumin değerinin 2.8 mg/dl altında olması, bilirubin değeri 3 mg/dl nin üstünde olması, Child-C olması, Okuda III evresi ve serum AFP değerinin 400 IU/dl üstünde olması ve lipiodolün az tutulumu kötü pognoz göstergesi olduğu görüldü. Tümör boyutu 5 cm'nin altında olması, noduler olması, asitin olmaması, hastanın serum albuminin >3.5 mg/dl ve bilirubinin< 1 mg/dl olması, Child-A olması, Okuda I evresinde olması ve lezyonun lipiodolü yoğun tutması iyi prognostik faktörlerdiÇalışmamızda cerrahi tedavi yapılamayan seçilmiş HCC olgularında TAKE işleminin tekrarlarında sağkalımın arttığı görülmüştür. Metastaz ve hemanjiom saptanan olgularda işlemin sağkalıma katkısı ve semptomları azaltmadaki etkinliğini değerlendirmek için daha çok sayıda fazla olgularla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Transarteryel kemoembolizasyon, Karaciğer tümörleri, Lipiodol
Biliyer sistem anatomisi ve varyasyonlarının manyetik rezonans kolanjiopankreatografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızda amacımız biliyer sistemin anatomik varyasyonlarının görülme sıklığını Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi (MRKP), ile araştırmak ve MRKP'nin tanı değerini incelemektirÇalışmamız, herhangi bir nedenle kliniğimizde MRKP incelemesi yapılan 165 olgunun radyolojik görüntülerinin değerlendirilmesi sonucu elde edilen bilgiler ile yapıldı. Ancak solunum artefaktları ve batın içi sıvı nedeniyle optimal değerlendirme imkanı bulunmayan 21 olgu çalışma kapsamı dışında bırakıldı. İncelemeler 1.5 Tesla magnet gücüne sahip MR cihazında (Gyroscan Intera, Philips, Hollanda) yapıldı. Çalışmada öncelikle Survey görüntüler elde edildi. Koronal pilot üzerinde portahepatisin birkaç cm yukarısından ampulla vateriye kadar olan bölge BFFE sekansında tarandı. Daha sonra koledok merkez kabul edilerek SSh MRCP sekansında her biri bu merkezden geçen koronal ve koronal oblik kesitler alındıÇalışmaya dahil edilen 144 olgunun 35'inde (%24.3) anatomik varyasyon tespit edildi. Varyasyon tesbit edilen 35 olgunun 32'sinde (%91) sadece bir adet varyasyon saptanırken 3 olguda (%9) ise iki ayrı varyasyon tespit edildi. Çalışmamızda sol hepatik kanala açılan sağ posterior hepatik kanal varyasyonu 9 olguda (%6.2) kaydedildi. 4 olguda (%2.8) ortak hepatik kanala açılan aberran sağ hepatik kanal izlendi. 11 olguda ise (%7.6) trifukasyon varyasyonu saptandı. 4 olguda (%2.8) uzun sistik kanal (distal birleşim), 1 olguda (%0.7) sistik kanalın medial birleşimi saptanırken 3 olguda (%2.1) distal ve medial birleşim saptandı. 2 olguda (%1.4) transvers yerleşimli safra kesesi ve son olarak da 1 olguda (%0.7) pankreas divisum varyasyonu tespit edildiSonuç olarak, biliyer sistemde %25'e varan sıklıkta anatomik varyasyon görülmektedir. Bu varyasyonların bir kısmı patolojik durumlara yol açabilmekte olup endoskopik ve perkutan girişimsel işlemleri komplike hale getirebilmektedir. Ayrıca transplant adaylarının preoperatif değerlendirmelerinde safra yolu varyasyonlarının tanısı gerekmektedir. Varyasyonların MRKP ile noninvaziv olarak, kontrast madde kullanılmadan, iyonizan radyasyon maruziyeti olmadan, kısa inceleme süresinde kolaylıkla görüntülenmesini önermekteyiz.