Gaziantep University
Faculty

Faculty of Medicine

Gaziantep University

1,156

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tuffier hattının yerinin yaş ve cinsiyet gruplarına göre ultrasonla değerlendirilmesi

Amaç: Yaş ve cinsiyetteki değişimlerin Tuffier hattının geçtiği vertebral seviyeye etkisi ve doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile Ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 180 hasta dahil edildi. Hastalar kadın (n=90) ve erkek (n=90) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup da kendi içinde genç (18-40 yaş), orta (40 -65 yaş) ve yaşlı (65-80 yaş) olmak üzere sınıflandırıldı. Tüm hastalara palpasyonla tespit edilen Tuffier hattı seviyesini doğrulamak amacıyla oturur pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, palpasyon ve Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı vertebra seviyeleri kaydedildi. Bulgular: Palpasyon yöntemi ile tespit edilen Tuffier hattının, Ultrasonla hastaların %56.6'sında aynı seviyede olduğu doğrulandı. Hiçbir hastada Ultrason ile tespit edilen seviye palpasyonla belirlenen Tuffier hattından daha alt seviyeyi tanımlamadı. Cinsiyete göre Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Tuffier hattı vertebral seviyesi yaş, VKİ ve kilo ile istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyona sahipti (p=0.001). Tuffier hattını ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerde belirledik. Ultrasonla belirlediğimiz Tuffier hattı yaşlılarda, orta yaş grubuna ve orta yaş grubunda da, genç yaş grubuna göre daha yukarıdan geçmekteydi. L3 ve üzerinde tespit edilen 33 (%18.3) hastanın nöraksiyel blok uygulama sırasında spinal kord hasarı açısından riskli olabileceği tespit edildi. Kadınlar ve erkeklerde spinal kord hasarlanma riski benzer bulundu. Spinal kord hasarı gelişme riskinin orta yaş grubunda genç yaş grubuna göre 6 kat (OR [95% GA]= 5,8 [1,21-27,73]) (p=0,028), yaşlı grupta ise genç yaş grubuna göre 15 kat daha fazla olduğu (OR [95% GA]= 15,62 [3,46-70,41]) (p=0,000); ilerleyen yaş ve artan VKİ ile spinal kord hasarı gelişme riskinin daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Oturur pozisyonda Ultrasonla Tuffier hattının vertebral seviyesinin ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerden geçtiği, bu durumun VKİ ve kilo ile ilişkili olduğu, cinsiyet ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Özellikle yaşlı hastalarda ponksiyon seviyesinin beklenenden daha yüksek bir seviyede olabileceği göz önünde bulundurmalıdır. Mümkünse bu blokajların USG ile yapılması önerilebilir.

CinsiyetLomber vertebraTuffier çizgisi+2
Erman Kırmızı
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SARS-COV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi, uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Dünya Sağlık Örgütü 31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakaları bildirmiş olup etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs olarak tanımlanmıştır. Etken SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiş, hastalığın adı da COVID-19 olarak kabul edilmiştir. Başta kardiyovasküler hastalıklar, diyabet olmak üzere çeşitli kronik hastalıklar SARS-CoV-2 enfeksiyonu için risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada da SARS-CoV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi (OUA), uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği ile ilişkilerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 1 Kasım 2020-31 Ocak 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi COVID-19 servisine yatan 103 hasta dâhil edilmiştir. Hastalara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Berlin ve STOP-BANG anketleri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Sonrasında anket alt grupları COVID-19 ile ilişkili hastalık ağırlığı, radyolojik tutulum yüzdesi, hastaların saturasyon değerleri, hastanede yatış süresi, yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanımı, yoğun bakım ihtiyacı, laboratuvar parametreleri gibi verilerle istatistiksel analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. 103 hastanın 40'ı (%38,8) kadın, 63'ü (%61,2) erkektir. Çalışma sonucunda depresyon ile COVID-19 ilişkili hiçbir parametre ile anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Uyku kalitesi kötü olan hastaların hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğu saptanmıştır (p <0,05). OUA açısından yüksek riskli hastaların saturasyonlarının daha düşük olduğu, hastanede daha uzun süre yattıkları, daha fazla yoğun bakım ihtiyaçlarının olduğu, bu hastalarda daha fazla yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanıldığı saptanmıştır (p <0,05). Çalışma sonucunda OUA'nın ağır-kritik COVID-19 hastalığı için bir risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Pandemi başlangıcından beri bir yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala etkili bir tedavi ve korunma yönteminin bulunamamış olması nedeniyle COVID-19 özellikle risk faktörü olan bireyler için günümüzde önemli bir mortalite nedenidir. Ağır hastalık için risk faktörlerinin bilinmesinin hastalık yönetimini kolaylaştırabileceği göz önünde bulundurulduğunda pandemi döneminde OUA tanı ve tedavisinin de önemsenmesi gerektiği ve ek risk faktörlerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Risk faktörü, Obstrüktif uyku apnesi

COVID 19DepresyonKorona virüs enfeksiyonları+4
Begüm Şahin
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakeal entübasyon gerektiren erişkin hastalarda videolaringoskopa karşı macintosh laringoskopun karşılaştırılması

Amaç: Elektif cerrahi olması planlanan erişkin hastalarda genel anestezide videolaringoskopinin Macintosh laringoskopiye göre entübasyonu kolaylaştırıp kolaylaştırmadığının, komplikasyonları azaltıp azaltmadığının prospektif olarak gözlemlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Genel anestezi uygulanacak erişkin 200 hastanın; 100'ü videolaringoskop, 100'ü Macintosh laringoskopla entübe edildi. Hastaların hangi laringoskopla entübe edilmiş olduğu, yaşı, cinsiyeti, ASA skoru, boyu, kilosu, vücut kitle indeksi, sigara ve alkol kullanım durumu, ek hastalık, boyun çevresi, takma, protez veya kayıp diş durumu kaydedildi. Hastaların ayrıca ağız açıklığı, tiromental mesafe, Mallampati skoru, boyun hareket durumu, prognat yeteneği, vücut ağırlığı, zor entübasyon öyküsü parametrelerinden oluşan El Ganzouri Risk İndeks skoru hesaplanarak kaydedildi. Entübasyon süreleri kaydedildi. Entübasyon sonrasında girişim sayısına, zor entübasyon olup olmadığına, Cormack-Lehane skoruna, travma ve komplikasyon durumuna bakıldı. Bulgular: Entübasyon süresinde, videolaringoskop kullanılan grupta ortalama süresi Macintosh laringoskop kullanılan gruba göre anlamlı olarak daha düşük ölçüldü. Glottisin görüntüsünü değerlendirmek için baktığımız Cormack-Lehane skoru zor entübasyon hasta sayısı fazla olmasına rağmen videolaringoskop kullanılan grupta Macintosh laringoskop kullanılan grubuna göre daha düşük cıktı. Entübasyona bağlı komplikasyonda videolaringoskop kullanılan grupta Macintosh laringoskop kullanılan grubuna göre daha az görüldü. Sonuç: Genel anestezi için endotrakeal entübasyon uygulanacak hastalarda videolaringoskopun glottik görünümü arttırması, entübasyon sürelerini kısaltması ve entübasyonu daha kolay hale getirmesi nedeniyle daha az travmaya neden olması Macintosh laringoskopa üstün olduğu sonucuna varıldı.

EntübasyonEntübasyon-intratrakealLaringoskopi+1
Haydar Bektaş
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unipolar ve bipolar depresyon hastalarında irisin düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Dünya genelinde 300 milyondan fazla insanı etkileyen depresyon yeti yitimine neden olan hastalıklar içerisinde ilk sıralarda yer almaktadır. Biz de çalışmamızda unipolar ve bipolar depresyon hastalarında; hastalığa ait bazı değişkenlerle, literatürde nöroplastisite üzerinde olumlu yönde etkileri olduğu gösterilen irisin hormonu arasındaki ilişkiyi inceledik. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 40 unipolar depresyon tanılı hasta, 40 bipolar depresyon tanılı hasta, 40 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Katılımcıların tamamından sosyodemografik ve klinik veriler toplanmıştır. Hasta gruplarına Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uygulanmıştır. Tüm grupların serum irisin değerleri ELİSA yöntemiyle ölçülmüştür. Bulgular: Çalışma gruplarında tedavi altındaki unipolar depresyon, bipolar depresyon ve kontrol grubunun irisin düzeyleri arasında istatistiki açıdan anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). Çalışma gruplarından bipolar depresyon ve unipolar depresyon gruplarının irisin düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). Hem unipolar depresyon grubunda hem bipolar depresyon grubunda ve tüm depresyon hastalarında aynı sürede geçirilen depresif atak sayıları ile serum irisin düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur(r=-,630, p<0.05). Sonuç: Bipolar depresyon hastalarında unipolar depresyon hastalarına göre daha düşük serum irisin düzeyleri bulunmuştur. Bipolar depresyon hastalarında geçirilmiş depresif atak sayısı unipolar depresyon grubundakilerden daha fazladır. Ayrıca her iki grupta da kendi içlerinde irisin düzeyi yüksek olanların daha düşük atak sayısına sahip oldukları görülmüştür. Bu verilerden yola çıkılarak irisin hormonu, nöroplastisite üzerindeki olumlu etkisiyle unipolar depresyonda, bipolar depresyona kıyasla ve hastalık gruplarında da kendi içlerinde; daha az atak geçirmeyi ve dolayısıyla da selim gidişatı etkiliyor olabilir sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İrisin, Unipolar depresyon, Bipolar depresyon, Geçirilmiş depresif atak sayısı, Nöroplastisite

Bipolar bozuklukDepresyonNöronal plastisite+1
Ünzile Meryem Atalay Tataroğlu
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar bozukluk hastalarının beyin metabolizmalarının 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırılması

Amaç: Bipolar bozukluk ataklarla seyreden, psikotik semptomların sıklıkla eşlik ettiği bir duygudurum bozukluğudur. Hastalığa psikotik semptomların eşlik etmesi işlevselliği, prognozu, klinik profili kötüleştirmekte, hastane yatışı ve antipsikotik kullanımını arttırmaktadır. Bipolar bozuklukta yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında çeşitli beyin bölgelerinde yapısal ve metabolik farklılıklar olduğu görülmüştür. Biz de çalışmamızda psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar hastaların beyin metabolizmalarını 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırdık. Yöntem: Araştırmaya bipolar bozukluk tanısı konulan, geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunan 26 hasta ve geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunmayan 26 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara 18F-FDG PET/BT çekilmiştir. Geriye yönelik taranan ve dışlama, dahil olma kriterlerini karşılayan 26 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Uptake ratio ve z skoru olarak kaydedilen bölgesel beyin glukoz metabolizmaları karşılaştırıldı. Bulgular: Psikotik semptom öyküsü bulunan grupta, diğer gruplara göre fusiform girus ve insulada glukoz metabolizmasının istatistiksel olarak düşük olduğunu bulduk (p<0,05). Bipolar hastalarda sağ lateral prefrontal korteks, sağ medial prefrontal korteks, sağ ve sol sensorimotor korteks, sağ anterior singulat korteks, sağ ve sol posterior singulat korteks, sağ ve sol precuneus, sol inferior parietal korteks, sağ ve sol lateral occipital korteks, sağ ve sol lateral temporal korteks, sağ ve sol mesial temporal korteks alanlarının uptake ratio ve z skoru değerinin sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak düşük olduğunu belirledik (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla psikotik semptomatolojinin etyopatogenezini FDG PET/BT ile inceleyen nadir çalışmalardan biridir. Araştırmamızın verileri, fusiform girus ve insulanın psikotik semptomlar için biyobelirteç olabileceğini ve yukarıda belirtilen beyin bölgelerinin bipolar bozukluk etyopatogenezinden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Affektif bozukluklar-psikotikBelirti ve semptomlarBeyin+5
Perihan Gizem Aksoy Ülger
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep ilindeki hastanelerin acil servislerine en sık başvuran ilk 20 ICD kodu ve başvuru sayılarının 3 aylık periyotlar halinde incelenmesi

AMAÇ: Covid-19 ile mücadele sırasında alınan bazı izolasyon tedbirleriyle beraber acil servis başvurularında gözle görülür bir düşüş yaşanmıştır. Bu düşüş Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Acil Uzmanları Birliği (ACEP) sınıflandırmasına göre kırmızı alan hastası olarak kabul edilen hasta gruplarında da yaşanmıştır. Her şart altında acil servislere gitmesi gereken kırmızı alan hastalarının COVID-19 pandemi süresinde nasıl bir değişiklik gösterdiğini saptamak amacı ile bu çalışma düzenlenmiştir. MATERYAL VE METOD: WHO ve ACEP sınıflandırmasına göre 20 ICD tanı kodlu kırmızı alan hastaları belirlendi. 15.12.2019-14.03.2020 (Dönem I: Covid-19 başlangıcı öncesi), 15.03.2020-14.06.2020 (Dönem II: Covid-19 nedeni ile tam izolasyon tedbirleri dönemi) ve 15.06.2020-14.09.2020 (Dönem III: tam normalleşme dönemi) tarihleri arasında Gaziantep ilindeki beş kamu hastanesinin acil servislerine başvuran hastalar çalışmaya dâhil edildi. Retrospektif olarak elde edilen verilerin değerlendirilmesinde Medcalc istatistik programı kullanıldı. BULGULAR: Her üç dönem boyunca ilgili beş hastane acil servislerine toplam 881.711 hasta başvurusu oldu. Dönem I, II ve III' te sırasıyla 389.768, 169.194 ve 322.749 hasta başvurusunun olduğu saptandı. Kısıtlama döneminde en fazla azalma yeşil alan hastaların başvurularında görülse de kırmızı alan hasta başvurularında anlamlı bir azalma olduğu tespit edildi. Kırmızı alan hasta başvuru sayısı dönem I, II ve III' te sırasıyla 11026, 7787 ve 12785 oldu. Dönem II' de en fazla azalma (-%60,83) 16-25 yaş aralığında olanlarda saptandı. SONUÇ: Covid-19nedeni ile yeşil ve sarı alan hastalarının acil servislere daha az sayıda başvurmaları beklenen ve anlaşılır bir durumdur. Kırmızı alan hastası olarak bilinen hastaların da Covid-19 ile enfekte olma korkusu nedeniyle hastane başvurularını erteledikleri ve gerekli acil tedaviyi alamadıkları saptanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, ICD, Covid-19, Triyaj, Pandemi

Acil servis-hastaneAcil tıpCOVID 19+4
Ali Güzel
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Humerus cismi kaynamama tedavisinde çözüm çift plak ile yapılan tespit midir? Karşılaştırmalı sonuçlar

Bu çalışmada amacımız humerus kaynamamaları tedavisinde uygulanan tek plak osteosentezi ile çift plak osteosentezi yapılan hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak. 2009-2020 yılları arasında kliniğimizde humerus cismi kaynamama tanısı alan; tek plak ve çift plak osteosentezyapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.Çalışmaya 18 yaşından küçük olanlar,intramedüller çivileme yapılanlar, eksternal fiksatör ile tedavi edilenler, akut veya geçirilmiş enfeksiyonu olanlar, radial sinir hasarı olan hastalar ve verilerine ulaşılamayan hastalar dahil edilmedi. Ortalama takip süreleri 23,6 aydı.Cerrahi tedavi anterolateral veya posterior yaklaşımlar kullanılarak yapılmıştı.Cerrahi yaklaşımda radial sinir bulunup korundu, segment uçları debride ve dekortike edilmişti. Tek plak veya çift plak ile fiksasyon sağlandı. Her hastaya iliak kanattan otojen kemik grefti uygulanmıştı. Tek plak ile osteosentez ile çift plak ile osteosentez yöntemleri kaynama oranları, kaynama süreleri, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından mukayese edildi. Fonksiyonel sonuçlar Quick Disability of shoulder arm and hand scale(QuickDASH), Vizuel Analog Scala(VAS) ve Steawert and Hundley classification ile değerlendirildi. Çalışmaya45 hasta dahil edildi ve 28'ine tek plak uygulaması 17 hastaya ise çift plak ileosteosentezuygulaması yapılmıştı. Kaynama oranlarıtek plak uygulananlarda %89,3, çift plak uygulananlarda %100'dü. Kaynama süreleri ortalamaları tek plak uygulananlarda5,4±1,04 ay, çift plak uygulananlarda ise3,79±1,08 aydı. Her iki gruptada 1'er hastada radial sinir arazı ve 1'er hastada da yüzeyel enfeksiyon görüldü. İki yöntem için kaynama oranları arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Çift plak ile osteosentez uygulanan grupta kaynama süresi anlamlı daha kısaydı. Fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyonlar açısından anlamlı fark yoktu.

Humeral kırıklarHumerusKemik plakları+3
İrfan Açıkgöz
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisinin üçüncü basamak sağlık kuruluşu üzerine olan etkileri

AMAÇ: Pandemiler, vakaların sayısını ve ciddiyetini tahmin etmedeki zorluk, acil aşıların bulunmaması ve talebi karşılamak için yetersiz ilaç ve medikal cihazlar nedeniyle sağlık sistemlerini ciddi şekilde tehdit edebilmektedir. Pandemilerde bazı bölümlere hasta başvurularında azalma görülür iken bazı bölümlere başvurular anormal artış gösterebilmektedir. Araştırmamızda; çeşitli bölümlere başvuru ve yatışlar incelenmiş, ayrıca bu durumun hastanenin mali durumuna etkileri incelenmiştir. MATERYAL VE METOD: Araştırma; retrospektif olarak yürütülmüştür. Pandemi öncesi ve pandemi dönemi kıyaslanarak (1 Mart 2019 – 1 Ocak 2020 ile 1 Mart 2020 – 1 Ocak 2021), Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran hastaların bölümler arası dağılımları ve hastanenin mali tablosu incelenmiştir. Araştırmaya 35 bölüm dahil edilmiş olup, bunların 10 aylık periyodlar halindeki dağılımları değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde MedCalc version 18.11.3 programı kullanılmıştır BULGULAR: Çalışmamız 35 bölüm ve 5 kategori üzerine olmuştur. Poliklinik başvurularında; 2019 yılına göre 2020 yılında %31,76 oranında azalma olmuştur. Servis yatışlarında ise %21,6 oranında azalma tespit edilmiştir. Yoğun bakımlarda önceki yıla göre toplamda %5,74 oranında azalma görülmüştür. Ameliyat sayılarının %22,86 oranında azaldığı tespit edilmiştir. Bölüm bazlı değerlendirmede polikliniklerin tamamında düşüş gözlenirken, servis yatışlarında Enfeksiyon hastalıklarında belirgin bir şekilde artış gözlenmiştir. Hastanenin mali tablosu değerlendirildiğinde, hastane gelirleri arttığı halde hastane giderleri daha fazla olduğundan mali yönden kayıp yaşandığı gözlenmiştir. SONUÇ: COVID-19 pandemisi, hasta başvurularının bölümler arası farklılaşmasına yol açarak hastanelerin normal işleyişini değiştirir iken, COVID-19 hastaları ile birebir ilgilenen bölümlerde yoğunlaşmaya yol açmıştır. ANAHTAR KELİMELER: COVID-19 pandemisi, Poliklinik, Servis, Yoğun bakım, Ameliyat, Mali tablo

Artırılmış gerçeklikBirinci basamak sağlık hizmetleriCOVID 19+4
Eyyüp Güneş
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında takrolimus'un histopatolojik etkinliğinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda, bir immunsupresif ajan olan Takrolimus'un (FK506) oluşacak sekonder beyin hasarına karşı koruyucu etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Sekonder beyin hasarı, beyin dokusunda oluşacak gliosizin GFAP boyanması sonrası Immun Reaktivite Skoru (IRS) ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Bu deneyde 40 adet Sprague-Dawley tipi 250-350 gr ağırlığında 10-12 haftalık sıçanlar cinsiyet seçimi yapılmaksızın kullanılmıştır. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrılan denekler, uygun şartlarda kafa travması oluşturulduktan 1 ay sonra sakrifiye edilerek beyinleri en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm grupların histopatolojik IRS değerleri Kruskal Wallis varyans analizi ile değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında istatistiki farkların olduğu gözlendi. Daha sonra ikili gruplar şeklinde Mann Withney – U ile yapılan karşılaştırmada IRS değerinin en fazla Tedavi grubunda arttığı (p<0,05) fakat Negatif Kontrol, Pozitif Kontrol ve Taşıyıcı gruplarında artmasına rağmen istatistiki anlam ifade etmediği gözlendi. Sham grubunda ileri derece bir histopatolojik reaksiyon skorunun en az oranda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: İyileşme beklentimiz olan grupta yani FK506 verilen grupta travmatik alandaki gliozisin diğer kontrol gruplarına göre istatistiki olarak belirgin olarak artış gösterdiği görüldü. Bu durum FK506'nın henüz açıklanamayan bir mekanizma ile gliozisi engelleyemediği hatta arttırdığını göstermektedir. Sonuç olarak, FK506 immunosupresif ajanının beklenin aksine beyindeki travma sonrası hasarı azaltmadığı, aksine gliozisi arttırdığı ortadadır. Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Takrolimus, FK506, Gliozis, Sekonder Beyin Hasarı

BeyinBeyin yaralanmalarıHistopatoloji+3
Ali Atadağ
Gaziantep University
2021
00