
539
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların cinsiyet ve yaşa göre risk faktörleri açısından karşılaştırılması
İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Ayrıca uzun dönem sakatlığın en önemli nedenlerindendir. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin %10-20'sinin karotis arter hastalığı ve %8'inin vertebral arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada karotis veya vertebral stent uygulanan hastalarda risk faktörlerinin yaş ve cinsiyete göre ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Şubat 2015-Eylül 2018 tarihleri arasında karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşları <65, 65-74 ve ≥75 şeklinde üç grupta değerlendirmeye alındı. İstatistik değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, stentlenen arterler, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü değişkenlerinin yaş grupları ve cinsiyet ile ilişkisi incelendi. Değerlendirmeler sonucunda hastaların %68,7'sinin erkek olduğu ve %83,7'sine karotis stenleme uygulandığı saptandı. Karotis arter ile vertebral arter hastaları arasında risk faktörleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Çalışmada hipertansiyon (%65,5) en sık rastlanan risk faktörü olarak saptanmıştır. Diyabet, sigara kullanımı ve geçirilmiş inme faktörleri 75 yaş altı bireylerde istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek oranlarda gözlenmiştir (p<0,05). Diyabet ve hipertansiyon kadınlarda; sigara ve alkol kullanımı ise erkeklerde anlamı daha yüksek oranlarda saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak risk faktörlerinin görülme oranları yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermektedir. Risk faktörlerinin alt grup analizleri ile daha ayrıntılı şekilde belirlenmesi; bu sayede daha spesifik koruyucu hekimlik uygulamaları yürütülmesi ile iskemik inme riski, mortalite ve morbiditesi önemli ölçüde azaltılabilecektir. Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Karotis arter stenozu, Vertebral arter stenozu, Stent, Risk Faktörleri
Kronik bel ağrısı olan hastalarda pulse magnetik alan tedavisinin etkinlik ve güvenirliği
Bu çalışma kronik bel ağrılarında pulse magnetik alan tedavisi ve konvansiyonel fizik tedavinin etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya kronik mekanik bel ağrısı olan, 18–65 yaş arası 62 hasta alındı. 31 kişilik iki gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün tedaviye alındı. Birinci gruba 30 dk 38.0 mT yoğunluğunda pulse manyetik alan (0-166 Hz frekansında), ikinci gruba 20 dk hotpack, 20 dk TENS (50-100 frekansında ve sabit akımda, akım şiddeti hastanın tolere edebileceği dozda),5 dk Ultrason, 1 Mhz frekansında, 1.5 w/cm2 yoğunluğunda uygulandı. Tüm hastalara lomber stabilizasyon, fleksiyon, ekstansiyon, mobilizasyon ve germeden oluşan egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ay vizuel analog skala(VAS), Roland Morris Engellilik Anketi(RMEA), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası(ROBAS), lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı, lomber schober ölçümleri ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Her iki grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı skorlarında (p< 0.05), Roland Morris Engellilik Anketi skorlarında (p< 0.05), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası skorlarında (p< 0.05) anlamlı bir azalma tespit edilirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı ve lomber schober ölçümlerinde (p< 0.05) anlamlı bir artış gözlenirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak kronik bel ağrısında, pulse manyetik alan tedavisinin klinik ve fonksiyonel iyileşme sağladığı ve konvansiyonel tedavi kadar etkili olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Kronik Mekanik Bel Ağrısı, Pulse Elektromanyetik Alan, Konvansiyonel Tedavi
Alzeimer tanılı hastalarda kritik titreşim frekansı (CFF) testi değerinin normal populasyonla karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Alzheimer hastalığı (AH) demansın yaşlılarda görülen en sık nedenidir. Yeni bilgileri hatırlamada güçlük erken evrelerde en sık görülen semptom olmasına karşın hastalık ilerledikçe, kognitif bozukluk derinleşir ve günlük temel yaşam aktiviteleri bozulur. Tüm son gelişmelere rağmen AH tedavisi hala yetersiz olsa da, erken evrede hastalığı saptamanın ve tedavi vermenin daha fazla klinik yarar sağladığı görülmüştür. Biz de bu çalışmada, Kritik Titreme Füzyon Eşiği (CFF) testinin Alzheimer hastalığını erken evrede teşhis etmede kullanılabilirliğini amaçladık. CFF, santral sinir sisteminin doğrudan kortikal aktivite ile ilişkili olarak titreşen ışığı algılama yeteneğini ölçen, iyi anlaşılmış bir nörofizyolojik testtir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Geriatri Bilim Dalı polikliniğine başvuran 65 yaş üzeri, erken ve orta evre Alzheimer hastalığı tanısı alan, 120 hasta ve 50 kontrol grubu alındı. Görme ve işitme bozukluğu öyküsü, ileri evre kardiovasküler sistem ve solunum sistemi hastalıkları, kronik karaciğer hastalığı, ağır metabolik bozukluklarla giden hastalıklar, ileri evre demans hastalığı bulunan hastalar ve santral sinir sistemini etkileyen ilaç kullanımı olan bireyler çalışmadan çıkarıldıktan sonra 58 hastaya ve 25 sağlıklı gönüllüye kapsamlı geriatrik değerlendirme ve CFF testi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 58 hasta ve 25 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalarda ortalama yaş 70.1 ± 7.6, erkek kadın oranı 26/32 idi. Kontrol grubunda ortalama yaş 68.5 ± 6.4, erkek kadın oranı 13/12 idi. Alzheimer grubunun ortalama CFF değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. (sırasıyla, 36.44±7.00, 44.24±3.82, p<0.001). Her iki grupta standartize minimental test skorunda anlamlı fark vardı (sırasıyla, 18.05±5.25, 25.96±2.85, p<0.001). Aynı zamanda CFF değeri ve standartize minimental test skoru arasında pozitif korelasyon vardı (p<0.001, r=0.459). AH grubunun 34'ü erken, 24'ü orta evre hasta idi. Hastaları erken ve orta evre AH ve kontrol grubu olarak karşılaştırdığımızda her üç grup arasında CFF değerlerinde anlamlı fark vardı (p<0.001). Erken evre Alzheimer hastalarında ortalama CFF değeri 37.93±7.33, orta evre hastalarda 34.97±7.43 idi. Hastalık olan ve olmayan grupta yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve kullanılan ilaç sayısına göre CFF ortalaması istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). CFF kesim noktası belirlenmesi için uygulanan ROC analizinde CFF değişkeni için kesim noktası 39 Hz olarak belirlendi (p<0,001; AUC=0,852; Duyarlılık=70,69% (95% CI 57,3-81,9); Özgüllük=92,00% (95% CI 74,00-99,00) ). Sonuç: AH ve sağlıklı grubun CFF değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmaktadır. Alzheimer hastalığının erken dönemde teşhis edilmesinde CFF testi önemli rol oynayabilir. Çalışmamız, literatürde Alzheimer hastalığında CFF için kesim noktası değeri veren ilk ve tek çalışmadır. Testin önemli özellikleri uygulanabilirliğinin basit ve pratik olması, invaziv olmaması, maliyetinin düşük olması, yaş, cinsiyyet ve eğitim düzeyine göre farklılık göstermemesidir. Öykü ve klinik bulguları göz önüne alınarak Alzheimer hastalığı düşünülen hastalarda CFF testi önemli bir tanı aracı olarak kullanılabilir.
Çocukluk çağı kronik böbrek yetmezlikli hastalarda kardiyovasküler rik faktörlerinin tespiti ve renalaz ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda kardiyovasküler komplikasyonlar mortalite ve morbiditenin en önemli nedenleri arasındadır. Renalaz, böbrekten salınan ve katekolaminleri metabolize eden bir monoaminoksidaz olup, renalaz seviyesi; böbrek fonksiyonları, katekolamin miktarı ve renal perfüzyon tarafından belirlenir. Bu çalışmada evre 3-5 KBH olan çocuklarda KVS komplikasyon için risk faktörlerini belirlenmesi ve bu risk faktörlerinin renalaz ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nefroloji polikliniğine başvuran GFR 60 ml/dk/1,73 m2'nin altında olan kronik böbrek hastalığı (KBH) olan (n:108) çocuklar ile sağlıklı gönüllü (n:50) çocuklar çalışmaya alındı. KBH çocuklar evre 3-4 KBH (n:50), hemodiyaliz (HD) yapan (n:14) ve periton diyalizi (PD) yapan (n:44) grubu olarak ayrıldı. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda ELISA Biotek ELx800 (ABD) yöntemi ile kanda Renalaz ölçümü yapıldı. Kardiyovasküler risklerin tespiti ve renalaz ile ilişkisinin araştırılması için hasta gruplarının eş zamanlı biyokimyasal ve hematolojik tetkikleri yapıldı. Bulgular: Renalaz ortanca değeri sağlıklı gönüllülerde; 30,28 ng/ml (17,73-39,6 ), evre 3-4 KBH' larında 27,4 ng/ml (15,65 -37,94), hemodiyaliz hastalarında; 23,45 ng/ml (15,85 -34,71 ) ve periton diyalizi hastalarında; 21,17 ng/ml (17,11 -33,24) olarak bulundu. KBH' larında renalaz düzeyinin daha düşük olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlılık olmadığı saptandı (p=0.185). Hastalar kardiovasküler risk faktörleri açısından değerlendirildiğinde hastaların 6 tanesinde (%5.5) Evre 1 hipertansiyon (HT), 11 tanesinde (%10.2) evre 2 HT,42 tanesinde (% 38.9) hipoalbuminemi, 73 tanesinde (%67.6) anemi, 53 tanesinde total kolesterol ve LDL yüksekliği (%49.1), 41 tanesinde (%38) hipertrigliseridemi 15 tanesinde (%13.9) CRP yüksekliği ve 2 tanesinde de (%1.9) obezite saptandı. Kardiovasküler risk faktörleri gruplara göre değerlendirildiğinde, hipoalbuminemi (%70.5), anemi (%88.6), total kolesterol (%70.5) ve LDL yüksekliği (%68.2) en sık PD grubunda, hiperparatiroidi evre 3-4 KBH grubunda (% 74), hipertrigliseridemi de (%57.1) en sık HD grubunda saptandı (p<0.05). Hiperkalsemi, hiperfosfatemi, CaxP çarpan yüksekliği, CRP yüksekliği, obezite açısından gruplar arasında fark saptanmadı. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile renalaz değeri arasında ilişki saptanmadı. Sadece fosfor düzeyi ile renalaz arasında pozitif korelasyon HD grubunda, ferritin ile renalaz arasında pozitif korelasyon PD grubunda ve absolü nötrofil sayısı ile pozitif korelasyon evre 3-4 KBH grubunda saptandı. Sonuç: KBH olan çocuklarda kardiyovasküer risk faktörleri açısından anemi, hipoalbuminemi ve hiperlipideminin hastalarımız arasında arttığı belirlenmiş olup, ancak kan renalaz değeri ile kardiovasküler risk faktörleri açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Hastalığı, Kardiyovasküler Sistem Risk Faktörleri, Renalaz
Kolesteatomanın destrüktif etkisi ve hiperproliferatif kapasitesinin değerlendirilmesinde Kİ-67, CK-6 ve CK-16 ekspresyonunun önemi
Amaç: Kolesteatoma, hiperproliferatif özelliği ve destrüktif patogenezi ile orta kulak yapılarının ve çevresinin kemik yıkımına yol açar. Ki-67, sitokeratin-6(CK-6) ve sitokeratin-16(CK-16) ekspresyonunu edinilmiş ve tekrarlayan kolesteatomada araştırmayı ve bunları kemik destrüktif kapasitesi ile ilişkilendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Şubat 2015 - Eylül 2018 tarihleri arasında timpanoplasti operasyonu sırasında toplanan 45 kolesteatoma dokusu ve 10 dış kulak yolu derisi olmak üzere toplam 55 hasta üzerinde prospektif bir çalışma olarak yapıldı. Kolestesteatomanın rekürren olup olmaması, operasyon sırasında kolesteatomanın yaygınlık derecesi, kemikçik hasarı ve komplikasyon varlığı dikkate alınarak bulgular kayıt altına alındı. Hastalar 4 gruba ayrıldı: Komplikasyonlu kolesteatoma, rekürren kolesteatoma, komplikasyonsuz kolesteatoma ve kontrol grubu olarak dış kulak yolu derisi. Gruplar Ki-67 ekspresyon düzeyi, CK-6 ve CK-16 boyama paternleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Kolesteatomalı grupların hepsinde Ki-67 indeksi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ek olarak, komplikasyonlu ve rekürren kolesteatoma gruplarında Ki-67 indeksi komplikasyonsuz gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırayla p=0,015 ve p=0,001). CK-6 dış kulak yolu derisinde sadece suprabazal boyama gösterirken, kolesteatomada ise tam kat boyama paterni göstermiştir. CK-16 dış kulak yolu derisinde bazal-suprabazal boyama gösterip suprabazal tabakayı soluk olarak boyamıştır. Ayrıca, CK-16 kolesteatomalı gruplarda bazal-suprabazal (n=14) ve tam kat boyama (n=31) paterni göstermiştir. Kolesteatomalı gruplar CK-16 boyama paterni açısından karşılaştırıldığında tek anlamlı sonuç rekürren kolesteatomalı grupta komplikasyonsuz kolesteatoma grubuna göre daha yüksek tam kat boyama oranları izlenmiştir (p=0,022). Sonuç: Kolesteatomanın agresif davranışının değerlendirilmesinde Ki-67 indeksinin önemli bir patolojik parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca çalışmamız, Ki-67 ve CK-16'nın rekürren kolesteatomalarla anlamlı ilişkisini gösteren ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Rekürren kolesteatoma, Komplikasyonlu kolesteatoma, Sitokeratin-6, Sitokeratin-16, Ki-67
Opere Fallot tetralojili hastalarda dört boyutlu ekokardiyografi, solunum fonksiyon testi ve kan BNP düzeyi ile sağ ventrikül fonksiyonu değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda opere Fallot tetralojili hastalarda solunum fonksiyon testi, kan beyin natriüretik peptid düzeyi ve 4D ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2018 Şubat ve 2019 Ocak tarihleri arasında toplam 18 opere Fallot tetralojisi tanılı hastayı değerlendirdik. Hastalarda 4D ekokardiyografi, solunum fonksiyon testi ve kan beyin natriüretik peptid düzeyi bakıldı. 4D ekokardiyografi bulgularını 11 kişilik kontrol grubu ile karşılaştırdık. Hasta grubunun yaş ortalaması 11,36 ± 3,41 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 11,39 ± 2,90 yıl'dı. Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik ölçümlerinde sağ ve sol ventrikül diyastolik ve sistolik fonksiyonlar ve sağ ventrikül hacmi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların değerleri Birinci saniye zorlu ekspirasyon volümü/ Zorlu vital kapasite ortalaması % 85,06 ± 0,80 olup, restriktif pulmoner kapasite olarak değerlendirildi. Hastaların kan beyin natriüretik peptid düzeyi ortalaması 37,53 ± 25,91 ng/L olup, normal laboratuvar referans değerlerindedir. Sağ ventrikül diyastol sonu volüm değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olarak hesaplandı. Ayrıca hasta grubunun yaşa bağlı sağ ventrikül diyastol sonu volüm artış hızı da daha yüksek idi. Sonuç: Opere Fallot tetralojili hastalarda tam düzeltme ameliyatı sonrası pulmoner kapak yetmezliği ve sağ ventrikül dilatasyonu gibi komplikasyonlar gelişebilir. Sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmek için 4D ekokardiyografi kardiyak manyetik rezonans görüntülemeye kıyasla benzer sonuçlar veren ve kullanımı pratik bir yöntemdir. Hastaların pulmoner kapak replasmanı kriterlerinin olup olmamasını değerlendirmek için de kullanılmaktadır. Opere Fallot tetralojili hastalarda sağ ventrikül dilatasyonu beklenen bir bulgudur. Dilatasyon gelişme derecesi ve sonuçları özellikle yaşa bağlı olmak ile birlikte birçok faktörden etkilenebilmektedir.
2012 -2018 yılları arasında gıda allerjisi nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Çocuk Allerji ve İmmunoloji Bilim Dalında değerlendirilen hastaların klinik laboratuar ve prognostik özellikleri ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Dünya genelinde çocukluk çağı alerjik hastalıklarının prevalansında artış görülmektedir. Gıda alerjisi bu alerjik hastalıklar arasında belirgin yer tutmaktadır. Gıda alerjisi astım ve egzamadan büyüme geriliğine, hatta ölüme kadar varan kliniklerle sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada hastanemize başvuran gıda alerjisi hastalarının epidemiyolojik özellikleri, laboratuar ve klinik seyirlerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012 -2018 yılları arasında gıda alerjisi nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalında değerlendirilen gıda alerjisi tanılı 834 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyetleri, ilk semptom yaşı, anne sütü alma süresi, ailede atopi öyküsü, çoklu besin alerjisi, ek alerjik hastalık varlığı ve klinik bulguları değerlendirildi. Hastaların prik test sonuçları, total IgE, spesifik IgE, düzeyleri ve tolerans geliştirme durumları değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 22 istatistik paket programı kullanılarak çözümlendi. Nominal değişkenleri tanımlarken sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenleri tanımlarken ortalama, standart deviasyon, en düşük ve en yüksek değerler kullanıldı. Anlamlılık düzeyi 0,05 kabul edildi. Bulgular: Gıda alerjisi nedeniyle polikliniğe başvuran bireylerin %63,2'si erkekti. Reaksiyonlarda en sık cilt bulguları (%67,2) gözlendi. Reaksiyonlara yol açan besin maddeleri olarak en sık inek sütü (%78), ikinci sırada yumurta (%67) saptandı. Olguların %50,4'ünde ilgili besine tolerans geliştiği, %21'inde ilgili besinin sonrasında hiç yenmediği ve %3,8'inde halen reaksiyon gözlendiği bildirildi. Ankete katılan olguların %71,4'ünde ailesel atopi öyküsü olduğu saptandı. Olgularda diğer alerjik hastalık, astım, alerjik rinit gibi, bulgularının birlikteliği de mevcuttu. Tartışma ve Sonuç: Gıda alerjilerinde anamnez ve klinik değerlendirme laboratuar kadar değerlidir. Hastalarda ailesel atopi varlığı, gıda alerjilerinde önemli bir faktördür. Atopik yürüyüş olarak adlandırılan fenomende belirtilen alerjik hastalık birlikteliğini çalışmamıza dahil ettiğimiz hastalarda da tespit ettik. Besin alerjisi olan hastaların yakın beslenme ve büyüme takibi yapılması, uzun dönemde besin eliminasyonu ilişkili eksikliklerin önüne geçmek için diyet ve tedaviler düzenlenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, gıda alerjisi, süt alerjisi, yumurta alerjisi, prognoz, tolerans
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Polikliniğine başvuran hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Polikliniğine başvuran hastalarda anksiyete, depresyon, benlik saygısı ve yaşam kalitesi ölçek puanlarının değerlendirilmesi ve bu sonuçların hastalık grupları, yaş ve cinsiyet bakımından kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 538 hasta ile 180 kontrol grubu olmak üzere toplam 718 kişi dâhil edilmiştir. Tüm katılanların 326'u (%45,4) kız, 392'si (%54,6) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 11,62±2,59 yıl iken kontrol grubunun yaş ortalaması 11,63±2,41 yıl bulunmuştur. Hastalar karşılaştırma yapılabilmesi amacıyla üç tanı başlığı altında toplanmıştır. Bunlar; hematolojik maligniteler, anemiler ve kanama ve pıhtılaşma bozukluklarıdır. Hastaların doldurdukları ölçeklerin sonuçları hem hasta gruplarının kendi arasında hem de kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Yaşam kalitesi ölçek toplam puanı(ÖTP), fiziksel sağlık toplam puanı (FSTP), psikososyal sağlık toplam puanı (PSTP)ve Kovacs depresyon ölçeği sonuçlarında hasta grupları ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmıştır(p<0,05). Ancak Rosenberg Benlik Saygısı sonuçları ve Sürekli Anksiyete Ölçeği sonuçlarında hasta grupları ile Kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır(p>0,05).FSTP sonuçları kanama ve pıhtılaşma bozuklukları hastalarında diğer gruplara göre daha düşüktür. Kovacs depresyon ölçeği değerlerinde kontrol grubu ortalaması hasta gruplarından anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Hasta grupları arasında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tüm katılımcılar değerlendirildiğinde cinsiyete göre tüm ölçeklerde istatistiksel olarak farklılık saptanmamıştır(p>0,05). Kanama ve pıhtılaşma bozuklukları hastalık grubunda Kovacs Depresyon Ölçeğinde anlamlı fark izlenmiş olup kızlarda yüksek bulunmuştur(p=0,006). Benzer şekilde kızlarda sürekli anksiyete ölçeği sonuçları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur(p=0,001). Hasta gruplarında 8-12 ve 13-18 yaş gruplarına göre değerlendirmede Kovacs Depresyon Ölçeği sonuçları, kanama ve pıhtılaşma bozuklukları hasta grubunda ve anemiler grubunda 13-18 yaş grubu yüksek bulunmuştur. Hematolojik malignitelerde 13-18 yaş grubunda FSTP sonuçları 8-12 yaş grubuna göre düşük bulunmuştur(p=0,001).Rosenberg Benlik Saygısı sonuçları kanama ve pıhtılaşma bozuklukları ile hematolojik malignitelerde yüksek bulunmuştur.Bu ölçekte yüksek skor düşük özsaygıyı göstermektedir. ÖTP anemiler grubunda 13-18 yaş grubunda daha düşük saptanmıştır(p=0,005).Kontrol grubunda 8-12 ve 13-18 yaş gruplarına göre değerlendirmede sadece anksiyete ölçeğinde anlamlı farklılık saptanmıştır(p=0,001). Buna göre 13 -18 yaş grubu anksiyete değerleri daha yüksektir. Sonuç olarak; çocuk hematoloji polikliniğine tanıları birbirinden çok farklı hastalar başvurmaktadır. Hastaların yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve benlik saygısı ölçeklerinin arasındaki farklılık, farklı tanılardaki hastalara yaklaşımımızı etkileyerek tanı, tedavi ve takipteki başarımızı yükselteceği düşüncesindeyiz.
Epilepsi hastalığı olan çocuklarda oksidatif ve nitrosatif stres ile antioksidan kapasitenin değerlendirılmesi
Amaç: Bu çalışma monoterapi ve politerapi tedavi uygulanan epileptik hastalarda nitrosatif stres, total oksidan stres (TOS), total antioksidan kapasite (TAS), oksidatif stres indeksi (OSİ) ve 8–hidroksi 2-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması planlanmıştır. Antiepileptik tedavinin, serbest radikal oluşumu ve nöronlarda oksidatif hasar ile ilişkisinin tartışılması amaçlanmıştır. Araç ve Gereçler: Çalışmamıza Ocak 2019 - Eylül 2019 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda takip edilen 120 epilepsi tanılı hasta ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran 40 gönüllü katılımcı alınmıştır. Tüm gruplarda TOS, TAS, OSİ, peroksinitrit ve 8-OHdG parametreleri çalışılmıştır. Bulgular: Kontrol grubunu 19 kız (%47.5) ve 21 erkek (%52.5), monoterapi grubunu 30 kız (%50) ve 30 erkek (%50), politerapi grubunu ise 31 kız (%51.7) ve 29 erkek (%49.3) katılımcı oluşturdu. TOS ve OSİ gruplar arasında karşılaştırıldığında; politerapi grubundaki TOS ve OSİ değerleri, monoterapi ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,001). Peroksinitrit gruplar arasında karşılaştırıldığında politerapi grubundaki peroksinitrit değerleri ile monoterapi ve kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı. Aynı zamanda monoterapi ve kontrol grubu karşılaştırıldığında monoterapi grubunda peroksinitrit anlamlı yüksek bulundu (p=0,001). 8-OHdG parametresinde gruplar arası fark bulunmamıştır (p=0,929). Sonuçlar: Sonuç olarak politerapi grubunda monoterapi ve kontrol grubuna göre TOS ve OSİ parametrelerinde anlamlı artış görülmüştür. Bu durum antiepileptik tedavinin oksidatif stresi artırdığını düşündürmüştür. 8-OHdG parametresinde gruplar arasında fark gösterilmemesi hastaların etkin tedavi edildiğini ve DNA hasarının henüz oluşmadığını düşündürmüştür.
Altı ay altı yaş arası çocuklarda iştahsızlık sıklığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Amaç: İştah, yiyeceklere karşı duyulan bilinçli bir istek, iştahsızlık ise açlık hissini algılayamama, hiçbir besine karşı yeme isteği duymama, yeterli büyüme gelişme için alınması gereken besinlerin çeşitli nedenlerle reddi olarak tanımlanabilir. Bu çalışmanın amacı günümüzde giderek yaygınlaşmış bir sorun olan iştahsızlık probleminin sıklığını ve altta yatan nedenleri tanımlamaktır. Böylece çocuklarda iştahsızlığın neden olduğu büyüme gelişme geriliklerinin önüne geçmek mümkün olacaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD. "Çocuk Sağlığı İzlem Polikliniği", "Genel Pediatri" polikliniklerine kontrol amacıyla başvuran, daha önceden bilinen bir hastalığı olmayan altı ay altı yaş arası çocukların ebeveynlerinden, anket formunu doldurmayı kabul eden 800 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. İştahsızlık sıklığı %47 olarak kabul edilip yaklaşık %5'lik bir fark olacağı öngörülerek minimum örneklem büyüklüğü 784 olarak belirlendi. Katılımcılara demografik bilgiler ve beslenme alışkanlıklarını içeren anket soruları yöneltilmiştir. Veriler SPSS 22.00 paket programında değerlendirilmiş ve P<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma, yaş ortalaması 52,67±19,93 ay (6.00-72.00) olan 800 olgu (390 kız/410 erkek) ile yürütüldü. Vücut ağırlığı düşük olan annelerin çocuklarında iştahsızlığın daha sık olduğu görüldü (p<0.05). İştahsız olan çocukların çoğunda boy persantili üç ve altındaydı (p<0.05). Eğitim almamış anne çocuklarında iştahsızlığın daha sık görüldüğü saptandı (p<0.05). Gebeliği sırasında kendisini mutsuz ya da değersiz hisseden annelerin çocuklarında iştahsızlık probleminin daha sık olduğu gözlendi (p<0.05). Düzenli olarak üç öğün beslenmeyen çocuklarda iştahsızlığa anlamlı derecede sık rastlandı (p<0.05). Çocuklarını yemek yeme sırasında zorladığını belirten anne çocuklarında iştahsızlık daha sık gözlemlendi (p<0.05). Sonuç: İştahsızlık günümüzde annelerin en çok yakındığı sağlık problemlerinin başında yer almaktadır. Annenin vücut ağırlığı, gebelik sırasında geçirdiği hastalıklar, annenin kendini mutsuz hissetmesi, anne baba eğitim düzeyi, çocuklarda ek gıdaya geçiş zamanı, verilen ek gıdanın türü ve özellikleri, öğün zamanlarının düzenli, üç öğün şeklinde olması ve aile ile beraber yenilmesi iştahsızlığı etkileyen faktörlerden bazılarıdır. İştahsızlık nedenlerinin belirlenip çözümlenmesinin ve bakım verenlerin uygun bir eğitim almasının önemi ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: İştahsızlık, Seçici yeme, Yemede isteksizlik, Yeni besin fobisi.