5
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Lateral epikondiliti olan hastalarda lazer, PRP, splintleme ve ESWT tedavilerinin etkinliğinin kortikosteroid enjeksiyonu ile karşılaştırılması
Dirsek ağrısının en önemli sebeplerinden olan lateral epikondilitin tedavisinde birçok yöntem olmasına rağmen en etkin tedavi konusunda hala görüş birliği yoktur. Biz bu çalışmamızda Lazer, trombositten zengin plazma (PRP), Splintleme ve "Extracorporeal Şok Dalga Tedavisi" (ESWT) uygulamalarının kortikosteroid (KS) enjeksiyonu ile karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya 70 kadın (%71,4) 28 erkek (%28,6) olmak üzere toplam 98 lateral epikondiliti olan hasta kabul edildi. Hastalar gruplara bilgisayar programı aracılığıyla rastgele alındı. Lazer 20 hastaya 850 nm dalga boyunda 40 saniye 3,6 joule yoğunlukta ağrılı bölgeye günde bir kez 10 gün süreyle uygulandı. PRP enjeksiyonu 17 hastaya lateral epikondil üzerine 15 gün arayla 3 defa uygulandı. Splintleme için 19 hastaya lateral epikondilit bandı 3 ay süre ile gün içinde takılmak üzere her gün uygulandı. ESWT tedavisi 22 hastaya 1,9 bar, 10 Hz, 2000 atım olacak şekilde lateral epikondil üzerine 7 gün ara ile 3 kez olacak şekilde uygulandı. KS enjeksiyonu 20 hastaya steril şartlarda 22 G enjektör ile 1 ml betametazon lateral epikondil üzerinde ağrılı bölgeye tek sefer uygulandı. Katılımcıların el kavrama gücü (ELKG) değerleri, Vizüel Analog Skala (VAS), Lateral Epikondilit Değerlendirme Skalası (PRTEE) ve Kol, Omuz ve El sorunları anketi (DASH) ölçekleri tedavi başlangıcından hemen önce, tedavi sonrası birinci ay ve üçüncü ayda olmak üzere toplamda 3 kez değerlendirildi. Çalışmamızda gruplar arasında demografik özellikler açısından fark yoktu. Tüm gruplarda tedavinin 1. ve 3. ayında VAS, PRTEE ve DASH skorunda anlamlı iyileşme mevcuttu ancak gruplar arasında anlamlı fark yoktu. ELKG değerlendirildiğinde ise PRP grubunda 1. ay ve 3. ay anlamlı iyileşme görülmezken, Lazer, Splint, ESWT ve KS grubunda anlamlı iyileşme mevcuttu. Ancak ELKG' deki iyileşme gruplar arası karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak bu tedavilerin hepsi lateral epikondilit tedavisinde uygulanabilecek etkili yöntemlerdir. Bununla birlikte, bizim önerimiz splintleme, lazer ve ESWT gibi invaziv olmayan yöntemlerin, PRP ve KS enjeksiyonu gibi invaziv yöntemlerden daha öncelikli olarak tercih edilmesi gerektiğidir.
Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde kullanılan soğuk sprey ve germe, kuru iğneleme ve eswt tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Miyofasiyal Ağrı Sendromu (MAS), kronik ağrıya neden olan en yaygın durumlardan biridir. Etkili tedavi yöntemi hakkında kesin bir uzlaşmaya varılamamıştır. Çalışmamızda, MAS tedavisinde soğuk sprey+germe (SG), extracorporeal şok dalga tedavisi (ESWT) ve kuru iğneleme (Kİ) uygulamalarını birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık. Çalışmaya 76 kadın (%84,4) 14 erkek (%15,6) olmak üzere toplam 90 MAS tanılı hasta kabul edildi. Hastalar gruplara bilgisayar programı aracılığıyla rastgele alındı. SG tedavisi 28 hastaya; ESWT tedavisi (1,5 bar-10 Hz-1000 atım) 33 hastaya;Kİ tedavisi (22 gauge, 30 mm enjektör ucu ile) 29 hastaya; haftada bir defa olmak üzere toplamda 3 kez uygulandı. Katılımcılar, Vizüel Analog Skala (VAS), KısaForm 36 (SF-36) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE), ölçekleri ile tedavi başlangıcından hemen önce, tedavi sonrası birinci haftada ve tedavi sonrası üçüncü ayda olmak üzere toplamda 3 kez değerlendirildi. Tüm gruplarda, VAS, SF-36 skorlarında her iki kontrolde anlamlı iyileşmeler mevcuttu. BDE'de ise tedavi sonrası 3. ayda yalnızca Kİ'de iyileşme saptandı. VAS aktivite skorunu azaltmada Kİ, ESWT'ye göre her iki kontrolde de istatistiksel olarak anlamlı derecede üstün bulunurken, SG ile aralarında fark saptanmadı. SF-36 fiziksel fonksiyon alt grubunda, tedavi sonrası birinci haftada, Kİ, SG'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede etkili bulunurken, ESWT ile aralarında anlamlı fark saptanmadı. SF-36 ağrı alt grubunda ise tedavi sonrası birinci haftada Kİ, ESWT'den daha etkili bulunurken, SG ile aralarında fark saptanmadı. Sonuç olarak bu tedavilerin hepsi MAS tedavisinde uygulanabilecek etkili yöntemlerdir. Özellikle aktivasyon ağrı skorları yüksek olan hastalarda, Kİ'yi, ESWT'ye kıyasla öncelikli olarak önermekle birlikte, Kİ için kontraendikasyon bulunması durumunda ESWT ve SG yöntemleri tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Ekstrakorporeal şok dalga tedavisi; Kuru iğneleme;Miyofasiyal ağrı sendromu; Soğuk sprey ve germe
Üreter taşlarında spontan pasajı etkileyen faktörler
Amaç: Üreter taşlarında spontan pasajı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Kasım 2018 ile Mart 2020 tarihleri arasında üreter taşı saptanan 113 hasta (n:60 spontan düşüren/Grup A, n:53 düşüremeyen/Grup B) prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, taş sayısı, kimyasal yapısı, kıvamı, Hounsfield ünitesi (HU), lokalizasyonu, tarafı, boyutu, yüzey alanı, hidronefroz varlığı ve derecesi, spontan taş düşürme öyküsü, geçirilmiş cerrahi (üreterorenoskopi) ve ESWL öyküsü, hematüri, lökositüri olması, serum biyokimya, beyaz küre ve CRP düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı Grup A ve Grup B'de sırasıyla 42,6 ± 1,9 yıl ve 47,1 ± 2,1 yıl olarak bulundu (p=0,122). Cinsiyet dağılımına baktığımızda kadın/erkek oranı her iki grupta sırasıyla 0,33 ve 0,47 saptandı (p=0,266). Ortanca taş boyutu (5,5 mm vs. 7 mm) ve alanı (20,5 mm² vs. 36 mm² ) Grup A'da daha düşük saptandı (sırasıyla p=0,001 ve p:0,01). Taşların Hounsfield unit (HU) değerleri incelendiğinde, Grup'A da 738 ± 38 HU, Grup'B de ise 884 ± 37 HU idi (p=0,007). Taşların kıvamı incelendiğinde Grup A'da 56 (%93,3) hastada taşlar yumuşak/orta sertlikte açık renkli, diğer grupta ise 36 (%67,9) hastada yumuşak/orta sertlikte açık renkli, olduğu saptandı (p=0,001). CRP yüksekliği A Grubu'nda daha az görülürken (sırasıyla %26,7 vs. %50,9; p=0,007) hematüri ise daha yüksek oranda saptandı (sırasıyla %80 vs. %62,3; p=0,041). Taş kompozisyonu ve diğer parametrelerin spontan pasaj üzerine etkisi saptanmadı. Sonuç: Sonuç olarak veriler ışığında taş boyutu ve alanı üreter taşlarında spontan pasajı etkileyen önemli parametrelerden biri olarak saptandı. Taşın HU değeri ile birlikte hematüri ve serum CRP değeri spontan pasaj ile ilişkili bulundu. Üreter taşlarında spontan pasaj için izlem kararı verilmeden önce bu parametrelerin göz önünde bulundurulması tedavi başarısının artmasına katkı sağlayacaktır.
Prostat lezyonlarında PI-RADS v2.1 sınıflaması açısından multiparametrik prostat manyetik rezonans (MR) tetkiki ile transrektal prostat biyopsi sonuçlarının karşılaştırılıp, multiparametrik prostat MR tetkikinin etkinliğinin saptanması
Prostat kanseri (PCa) erkeklerde en fazla görülen kanserlerden biridir. Genellikle ileri yaş erkeklerde görülür. Altın standart tanı yöntemi transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde alınan biyopsinin histopatolojik değerlendirilmesidir. Biyopsi ile prostattan 12 kadrandan örnek alınmaktadır. Küçük tümöral yapılardan ya da apeks gibi doku parçası almanın daha zor olduğu alanlardan örnek alınamayabilmektedir. Bu da tanının konulamamasına ya da gecikmesine sebep olmaktadır. Bu sebeple tanıya yardımcı ek tanı testleri geliştirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde multiparametrik prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme (mpMRG) tetkiki PCa tanısında kullanılmaktadır. mpMRG ile prostattaki milimetrik lezyonların karakterizasyonu yapılabilmektedir. Ayrıca biyopsi öncesi yapıldığında, biyopsi yapılırken prostatın hangi bölgelerine daha fazla dikkat edilmesi gerektiği gösterilmiş olur. Çalışmamızda mpMRG'nin PCa tanısında ve yayılımını ortaya koymada ne oranda etkili olduğunun gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 319 hastanın mpMRG tetkiki retrospektif olarak değerlendirilmiş ve PI-RADS v2.1 skorlama sistemine göre kategorize edilmiştir. Daha sonra TRUS eşliğinde yapılan biyopsi sonucu ile PI-RADS skorları karşılaştırılmıştır. Prostatın patoloji sonucuna göre tespit edilen premalign lezyonları da mevcuttur. Bazı kaynaklarda bu lezyonların malign olarak kabul edilmesi gerektiği söylenirken çoğu kaynakta benign olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Bu lezyonları değerlendirirken iki farklı istatistiksel analiz yapılmıştır. Öncelikle premalign lezyonlar malign olmayan oluşumlar kategorisine dahil edilip analiz malign lezyonlar ile malign olmayan lezyonlar şeklinde yapılmıştır. Sonra premalign lezyonlar benign olmayan oluşumlar kategorisine dahil edilip analiz benign lezyonlar ile benign olmayan lezyonlar şeklinde yapılmıştır. Her iki analizde de PI-RADS'a göre kestirim değerini 3.5 olarak saptanmıştır. Buna göre birinci analizde mpMRG tetkiki ile prostat lezyonlarının PI-RADS v2.1'e göre yüksek sensitivite (%91.8), spesifite (%76.2) ve doğruluk (%83.3) oranları ile karakterize edildiği gösterilmiştir. İkinci analizde de prostat lezyonlarınn yüksek sensitivite (%81.5), spesifite (%87.5) ve doğruluk (%84.7) oranları ile karakterize edildiği gösterilmiştir. PI-RADS skoru ile Gleason skoru arasında doğru orantılı (r=0.414) ve anlamlı (p<0.001) bir ilişki saptanmıştır. Patolojik olarak tespit edilen perinöral invazyon ile karşılaştırıldığında mpMRG'nin PNİ saptamadaki sensitivitesi % 92.6 spesifitesi % 98.5 ölçülmüştür.
Ankilozan spondilit hastalarında solunum fonksiyon testleri, hastalık aktivite indeksleri, göğüs ekspansiyon çapı ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Ankilozan spondilit (AS) etiyolojisi kesin olarak bilinmeyen, özellikle sakroiliak eklemler, aksiyel iskelet ve periferik eklemlerde tutulumla seyreden, kronik, inflamatuvar, romatizmal bir hastalıktır. AS'de intervertebral, kostovertebral, kostosternal, sternoklavikular, kostotransversal ve manubriosternal eklemlerin tutulumu, bu eklemlere yakın entezis noktalarında oluşan entezit ve bu eklemlerin ileri dönemlerde ankilozu nedeniyle göğüs kafesi rijit hale gelmektedir. Bu nedenlerden dolayı göğüs ekspansiyonunun azalması sonucu solunum fonksiyon testleri (SFT) incelemelerinde restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu meydana gelmektedir. Bu çalışmada ankilozan spondilit hastalarında solunum fonksiyonlarının, hastalık aktivite indeksleri, göğüs ekspansiyon çapı ve yaşam kalitesi ile arasındaki ilişkiyi değerlendirilmeyi amaçladık. Çalışmaya Modifiye New York tanı kriterlerine göre Ankilozan Spondilit tanısını alan hastalardan ASAS kriterlerine göre Spondiloartropati kriterlerini karşılayan 19 kadın (%31.1) ve 42 erkek (%68.9) olmak üzere toplam 61 hasta kabul edildi. Çalışmaya kabul edilen 61 hastanın 40'ına (%65.6) SFT yapıldı. Hastaların demografik özellikleri (vücut kütle indeksi, cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek), sigara ve alkol kullanım öyküleri, hastalık süreleri, sistemik hastalık varlığı, ilaç kullanım öyküleri (NSAİİ, DMARD ve anti-TNF-α kullanımı), CRP ve ESH düzeyi, HLA-B27 sonuçları kaydedildi. Hastaların hastalık aktivitesinin belirlenmesi için Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) ve Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (ASDAS), fiziksel fonksiyonlarının değerlendirilmesi için Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI), aksiyal mobilitenin değerlendirilmesi için Bath Ankilozan Spondilit Mobilite İndeksi (BASMI) ve göğüs ekspansiyonu değerleri, yaşam kalitesini değerlendirmek için Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Anketi (ASQoL), solunum fonksiyonlarını değerlendirmek için ndd Medical Tecnologies marka Easy on-PC Spirometer (Zurich,Switzerland) cihazı kullanılarak ölçülen dinamik solunum fonksiyon testi (SFT) değerleri kullanıldı. Çalışmada hastaların %32.8'inde göğüs ekpansiyonu kısıtlanmış olarak saptandı ve göğüs ekspansiyonu kısıtlanmış olarak saptananların %10.0'u kadın, %90'ı erkek hastalardan oluşmaktaydı. SFT incelemelerinde hastaların %27.5'inde restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu saptandı ve restriktif tipte bozukluk saptananların %45.4'ü kadın, %54.6'ı erkek hastalardan oluşmaktaydı. Göğüs ekspansiyonu kısıtlanmış hastalarda %50 oranında restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu saptanır iken, göğüs ekspansiyonu normal olan hastalarda %17.9 oranında restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu saptandı. Restriktif tip solunum fonksiyon bozukluğu olanlarda %54.5 oranında göğüs ekspansiyonu kısıtlanır iken, normal solunum fonksiyonu olanlarda %20.7 oranında göğüs ekspansiyonu kısıtlılığı saptandı. Hem restriktif tip solunum fonksiyon bozukluğu olanlarda olmayanlara göre hem de göğüs ekspansiyonu kısıtlanmış olanlarda normal olanlara göre BASDAİ skorunun anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Ayrıca hem restriktif tip solunum fonksiyon bozukluğu olanlarda hem de göğüs ekspansiyonu kısıtlanmış olanlarda yaşam kalitesinde daha çok bozulma olduğu görüldü. Sonuç olarak; ankilozan spondilit hastalığında göğüs ekspansiyonunun azalması sonucu solunum fonksiyon testlerinde restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu meydana gelebilmektedir. Hastalarda solunum fonksiyonları değerlendirilirken fizik muayene, hastalık aktivite indeksleri ve solunum fonksiyon test ölçümleri birlikte değerlendirilmeli ve hastanın yaşam kalitesi de göz önünde bulundurularak tedavi stratejileri belirlenip, takipleri yapılmalı.