
404
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tıp fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ile dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve uyku kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Akıllı cep telefonlarının işlevleri her geçen gün gelişmektedir. Akıllı cep telefonlarının kullanım sıklığı da ülkemizde ve dünyada giderek artmaktadır. Bunun sonucunda da bazı kişilerde bağımlılık belirtilerinin görülmesi ile birlikte davranışsal bir bağımlılık türü olarak akıllı cep telefonu bağımlılığı kavramı gündeme gelmiştir. Bu çalışmada amacımız, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerindeki akıllı telefon bağımlılığı ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon ve uyku kalitesi arasında olabilecek ilişkiyi belirlemektir. Yöntem: Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okuyan ve akıllı cep telefonu bulunan 200 öğrenci çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm bireylere sosyodemografik veri formu, akıllı telefon bağımlılığı ölçeği, erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite ölçeği, beck depresyon ölçeği ve Pitssburgh uyku kalitesi indeksi uygulandı. Veriler yüzdelik ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınanların yaş ortalaması 23,26±2,22, Katılımcıların %57,5'i 15-20 yaş aralığında ilk telefonlarını edinmişlerdi. % 67,5'i telefonu internet erişimi amacı ile kullanıyordu. Bunların %73,0'ı da sosyal ağ içindi. Kadınlarda erkeklere göre BDÖ skorlarında anlamı fark bulundu (p= 0,047). ATBÖ'ye göre katılımcıların % 32'si bağımlıydı. PSQI'ya göre de % 51,5'da uyku kalitesi kötüydü. ATBÖ'ye göre bağımlı olan grupla olmayanlar arasında BDÖ, ASRS ve PSQI skorlarında anlamlı fark bulunmadı. ASRS'ye bakıldığında DEHB olanlarda, olmayanlara göre BDÖ ve PSQI skorları anlamlı derecede fazla bulundu (cf 0,036, p= 0,05). BDÖ'ye baktığımızda Depresyon olanlarda, olmayanlara göre ASRS ve PSQI anlamlı derecede yüksek bulundu (p= 0,001, p< 0,001). PSQI'ya bakıldığında uyku kalitesi kötü olanlarda, olmayanlara göre ASRS ve BDÖ skorları anlamlı derecede yüksek bulundu (p= 0,001, p< 0,001). ATBÖ ile ASRS arasında hafif düzeyde pozitif korelasyon, ASRS ile BDÖ ve PSQI arasında orta düzeyde pozitif korelasyon, BDÖ ile PSQI arasında orta düzeyde pozitif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda tıp fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı olanlar ile olmayanlar arasında Depresyon, DEHB ve Uyku kalitesi arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptayamadık. Anahtar kelimeler: Akıllı cep telefonu bağımlılığı, depresyon, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, uyku
Bipolar bozukluk hastalarına verilen psikoeğitim sonrası yaşam kalitelerinin ve işlevselliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı hastalara verilen psikoeğitimin; hastaların işlevselliklerine, yaşam kalitelerine, sosyal destek algılarına, yaşam olayları ile başa çıkma becerilerine ve tedavi uyumlarına etkisini araştırmaktır. Yöntem: Kesitsel nitelikteki bu çalışma 2019-2020 yılında Hatay'da yaşayan 18 yaş üzeri bipolar bozukluk hastalarına yapıldı. Çalışmaya 01 Aralık 2019-01 Şubat 2020 tarihleri arasında Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi (HMKÜSUAH) psikiyatri polikliniğine ve servisine başvuran ve dahil edilme kriterlerini sağlayan,-DSM-5'e göre bipolar bozukluk tanısı almış hastalar çalışmaya alınmış olup 42 kişiye ulaşıldı. 42 hastanın tümümün sosyodemografik verileri alındı; plazma ilaç düzeyleri kaydedildi ve ölçekler verildi. Hastalara Bipolar İşlevsellik Ölçeği, WHOQOL-BREF Yaşam Kalitesi Ölçeği, Morisky İlaç Uyum Ölçeği verildi. Hastalar psikoeğitime davet edildi; 42 hastadan 31 hasta psikoeğitime katılmayı kabul etti. Psikoeğitimden 3 ay sonra hastalara (n=31) aynı ölçekler tekrar verildi, en son bakılan plazma ilaç düzeyleri ve bu zaman zarfında olan yeni ataklar, ilaç değişimleri vb. klinik gelişmeler kaydedildi. Bulgular: Araştırmamızdaki 31 hastanın %45,2'si kadın, %54,8'i erkekti. Hastaların yaş ortalaması 34,06±10,2 idi. Hastaların ortalama hastalık süresi 10,26±9,44, ortalama hastalık başlangıç yaşı 23,81±7,71 ve aldıkları ortalama psikiyatrik tedavi süresi 8,10±6,47 yıldı. Hastaların ortalama YMRS puanı 2,61±1,25, ortalama HAM-D puanı 4,19±2,18 ve ortalama CGI-S puanı 4,26±0,51 idi. Hastaların %67,7'si lityum, %16,1'i valproik asit ve %16,1'i hem lityum hem valproik asit kullanmaktaydı. Psikoeğitim öncesi tedaviye uyumlu olmayan 20 hastadan 19'unun (%95,0) psikoeğitim sonrası tedaviye uyumlu hale geldikleri tespit edildi (p<0,001). Psikoeğitim öncesi hastaların Yaşam Kalitesi Anketi'nden aldıkları puan ortalaması 38,61±9,22 iken psikoeğitim sonrası ise 46,81±6,65 olduğu görüldü (p<0,001). Bipolar Bozukluk İşlevsellik Ölçeği'ne göre hastaların psikoeğitim sonrası işlevsellik düzeylerinin psikoeğitim öncesine göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. (p<0,001). Sonuçlar: Hastaların yaşam kalitelerinde; psikolojik sağlıkta ve sosyal ilişkilerde anlamlı derecede yükselme saptandı. Hastaların (damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler, sosyal ilişkiler) işlevselliklerinde artış, intihar düşüncelerinde, hastaneye yatış süresi ve sayısında azalma saptandı. Hastaların tedavi uyumlarında ve etkin dozda ilaç kullanım oranlarında artış görüldü. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, psikoeğitim, yaşam kalitesi, işlevsellik, ilaç uyumu.
Şizofreni hastalarına bakım veren yakınlarının depresyon, tükenmişlik ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin saptanması
Amaç: Şizofreni hastalarına bakım verenlerde en sık görülen psikiyatrik bozukluklar arasında Tükenmişlik Sendromu ve Majör Depresif Bozukluk sayılabilir. Bu çalışma ile Hatay'da bir üniversite hastanesine başvuran şizofreni hasta bakım verenlerinin depresyon, psikolojik dayanıklılık ve tükenmişlik düzeylerini saptamak ve çeşitli sosyodemografik değişkenler ile ilişkisini araştırmak ve bu değişkenleri kontrol grubu ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel nitelikteki bu çalışma 2019 yılında Hatay'da yaşayan 18 yaş üzeri şizofreni hastalarının bakım verenlerinde ve kontrol grubunda yapıldı. Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi (HMKU) Psikiyatri polikliniğine başvuran ve dahil edilme kriterlerini sağlayan DSM-5'e göre şizofreni tanısı almış tüm hastaların bakım veren 80 kişi ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 80 kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara uygulanacak anket araştırmacılar tarafından yapılandırılmış olup, Sosyodemografik veriler (bakım veren, hasta ve kontrol grubu olmak üzere), Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği bölümlerinden oluşan anket uygulanarak, depresyon düzeyi, psikolojik dayanıklılık ve tükenmişlik düzeyi değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney-U, Kruskal Wallis ve Spearman Korelasyon testleri kullanıldı ve p<0,05 önemli kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların Pozitif ve Negatif Semptom Skala (PANNS) skoru ortalaması 100,45±31,43, Klinik Global İzlem (CGI) skor ortalaması 5,74±0,61) idi. Çalışmamızda bakım verenlerde Maslach Tükenmişlik Ölçeği skoru ortalaması 60,56±9,67, Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği skoru ortalaması 45,83±10,85, Beck Depresyon Envanteri skoru ortalaması ise 14,60±7,54 olarak bulundu. Kontrol grubunda ise, Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği skoru ortalaması 48,09±11,23, Beck Depresyon Envanteri skoru ortalaması ise 11,19±7,10 olarak bulundu Bakım verenin ek fiziksel rahatsızlığı olması, hasta ile aynı evde yaşama, hastaya sözel şiddet uygulama, bakım veren yaşı, bakım ve hastalık süresi, hastanede yatış sayısı, PANSS ve CGI ile ölçek skorları arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuçlar: Şizofreni hastalarına bakım verenlerde kontrol grubuna göre depresyon ve tükenmişlik düzeyi daha fazla, psikolojik dayanıklılık düzeyleri daha az olarak bulunmuştur. Bu durum bazı sosyodemografik ve klinik bulgularla ilişkilidir ve yaygınlığının saptanıp gerekli müdahalelerin yapılmaması hem hastalar açısından hem de bakım verenler açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik Dayanıklılık, Şizofreni, Tükenmişlik, Depresyon
Septorinoplasti talebiyle başvuran hastaların vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından değerlendirilmesi
Amaç: Estetik operasyonlar, özellikle fasyal estetik cerrahiler, son yıllarda popüler hale gelen uygulamalardır. Bu cerrahinin uygulanabilirliğine karar verilirken anatomik uygunlukla birlikte dikkat edilmesi gereken bir diğer parametre de psikiyatrik uygunluktur. Psikiyatrik uygunluğu tespit etmek adına daha geniş bir değerlendirme yapmak üzere biz bu çalışmada, septorinoplasti operasyonu başvurusunda bulunan kişilerde vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi durumunun değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine 2019-2020 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Septorinoplasti operasyonu uygulanan 50 hasta vaka grubuna dahil edildi. Burunda şekil bozukluğu şikayeti dışında herhangi bir şikayeti olan ve estetik operasyon planlanmayan 50 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Vücut Algısı Ölçeği, Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği 'nden oluşan çalışma formu tüm gönüllüler tarafından dolduruldu. Bulgular: Uygulanan ölçekler değerlendirildiğinde vaka ve kontrol grubu arasında vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Ölçek sonuçlarının yapılan korelasyon analizinde Beck Depresyon Ölçeği ile Vücut Algısı Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon, Beck Depresyon Ölçeği ile Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında pozitif orta düzey korelasyon, Vücut Algısı Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Septorinoplasti talebiyle KBB polikliniğine başvuran hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadığı görüldü. Anahtar sözcükler: Septorinoplasti, Vücut dismorfik bozukluğu, Depresyon, Vücut algısı
Psödonöbetin eşlik ettiği ve etmediği epilepsi hastalarının psikolojik dayanıklılık, travma ve aleksitimik özellikler açısından karşılaştırılması
Epilepsi hastalığında psikiyatrik komorbidite sık karşılaşılan bir durumdur. Epileptik nöbetleri taklit eden psikojenik nonepileptik nöbetler (psödonöbet) psikiyatride konversiyon bozukluğu başlığı altında ele alınmaktadır. Psödonöbetlerin epilepsi hastalarında görülme sıklığı sanılanın aksine fazladır. Çalışmamızda psödonöbetin eşlik ettiği ve etmediği epilepsi hastalarını kendi arasında ve sağlıklı kontrol grubuyla psikolojik dayanıklılık, travma ve aleksitimik özellikler açısından karşılaştırdık. Çalışmaya nörolojik değerlendirmeler sonrasında 50 pür epilepsi, 20 psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi hastası ve 70 sağlıklı katılımcı alındı. Bilgilendirme ve ardından yazılı onam alındıktan sonra katılımcıların sosyodemografik verilerine yönelik bilgiler alındı. Katılımcılardan, hepsi öz bildirime dayalı olan Travmatik Yaşantılar Ölçeği, Çocukluk Çağı Travma Ölçeğ, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği'ni doldurmaları istendi. Psikolojik dayanıklılık en düşük psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi grubunda saptandı. Çocukluk çağı travması ve aleksitimik özellikler en yüksek psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi grubunda saptandı. Travmatik Yaşantılar Ölçeği toplam puanı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar kelimeler: epilepsi, psikojen nöbet, aleksitimi, travma, psikolojik dayanıklılık
Bilişsel davranışçı terapi temelli kilo kontrolü mobil "Bİ'KİLO" uygulamasının geliştirilmesi ve etkililiğinin sınanması
mSağlık uygulamaları mesafe, damgalanma, uzmana erişim zorlukları gibi tedaviye erişimdeki engellerin aşılmasını kolaylaştırabilir ve maliyet etkinliği sağlayabilir. Artan morbidite ve mortalite oranları ile ilişkili olan fazla kilo ve obezitenin birçok ruhsal yönünün ve ilişkili alanların değerlendirilmesi tedavide önemlidir. Bu çalışmanın amacı mobil kilo kontrolü uygulaması Bi'Kilo'nun etkinliğinin obeziteyle ilişkili 4 temel alanda sınanmasıdır. Bu çalışma, TÜBİTAK 1001- Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Projelerini Destekleme Programı tarafından 122S049 proje numarası ile desteklenmiştir. Fazla kilolu ve obezitesi olan 77 yetişkin Bi'Kilo mobil uygulamasının tüm içeriklerine erişim sağlayabilen çalışma grubu ve yalnızca psikoeğitim içeriklerine erişim sağlayan kontrol gruplarına randomize edilmiş, antropometrik ölçümleri yapılmış, leptin, ghrelin ve HOMA-IR değerleri ölçülmüş, katılımcılara yeme tutum ve davranışlarını ölçen ölçekler ve beş nörobilişsel test uygulanmıştır. Çalışmayı 33 katılımcı tamamlamıştır. Çalışmamızda Bi'Kilo mobil uygulamasının kullanımıyla çalışma grubununda vücut kitle indeksi, kilo, duygusal yeme davranışında azalma, farkındalık ve odaklanma davranışında artma olduğu bulunmuştur. Çalışma sonunda geliştirilen Bi'Kilo mobil uygulaması Türkçe, BDT temelli olarak geliştirilmiş ve etkinliği randomize kontrollü bir çalışma ile değerlendirilen ilk mobil uygulamadır. Gelecekteki araştırmalarda mSağlık uygulamalarının tasarımında rehberli uygulama tasarımı kullanılması, kişiselleştirme ve motivasyon unsurlarının arttırılması, yeme bağımlılığının ayrıca değerlendirilmesi, fiziksel aktivite içeriklerinin arttırılması, kullanıcı profillerinin tanımlanarak bu profillere özgün içeriklerin oluşturulması etkinlikte artış sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: kilo kontrolü, mobil sağlık, bilişsel davranışçı terapi, obezite
Obsesif Kompulsif Bozukluk tanılı hastalarda belirti boyutlarının bağlanma biçimleri ve tiksinme duyarlılığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hastalarda belirti boyutlarının bağlanma biçimleri ve tiksinme duyarlılığı arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamıza DSM-V tanı kriterlerine göre obsesif kompulsif bozukluğu olan 80 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 80 sağlıklı kontrol alındı. Tüm olgulara, sosyodemografik veri formu, Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (BOKÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Tiksinme Ölçeği- Revize Edilmiş Formu (TÖ-R) uygulandı. OKB grubunda kontrol grubuna göre kaygılı bağlanma, kaçınmacı bağlanma ve tiksinme duyarlılığı puanları daha yüksekti (p<0,01). OKB grubunda tüm belirti boyutları kaygılı bağlanma (p<0,01) ile ilişkiliydi. Ayrıca bulaş (p<0,01) ve kabul edilemez düşünceler (p<0,05) belirti boyutu puanları, kaçınmacı bağlanma puanlarıyla ilişkiliydi. Sorumluluk, kabul edilemez düşünceler ve simetri belirti boyutlarıyla TÖ-R toplam puanı arasında ilişki saptandı (p<0,01). Bulaş belirti boyutuyla TÖ-R toplam arasında anlamlı ilişki bulunmadı. OKB grubunda hem kaygılı bağlanma hem de kaçınmacı bağlanma puanları ile TÖ-R toplam, temel tiksinme ve bulaş ve kirlenmeye yönelik tiksinme alt ölçek puanları arasında pozitif yönde ilişki saptandı. Kontrol grubunda ise kaygılı ve kaçınmacı bağlanma puanları ile TÖ-R puanları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çalışmamızın sonuçları; OKB hastalarının değerlendirilmesi ve tedavisinde bağlanma biçimleri ve tiksinme duyarlılığının önemini vurgulamaktadır.
Alkol madde kullanım bozukluğu olan bireylere bakım verenlerin eş bağımlılık ve bağlanma tarzları açısından kronik ruhsal hastalığı olan bireylere bakım verenler ile karşılaştırılması
Yıllar içinde aile bireylerinin bakım verici rolü giderek önem kazanmıştır. Ailede alkol ve madde kullanım bozukluğu (AMKB), şizofreni ve bipolar affektif bozukluk (BAB) tanılarına sahip bireyin olması tüm aile bireylerini etkilerken; bakım verenler de hasta bireyin tedavi sürecini etkiler. AMKB yakınlarına yönelik eş bağımlılık ile ilişkili çalışmalar olmasına rağmen diğer ruhsal bozukluklara yönelik bakım veren çalışmaları yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, AMKB bakım verenlerin eş bağımlılık, bağlanma tarzları, özgecilik düzeyleri ve kişilik özelliklerinin KRH bakım verenler ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla, ESOGÜ Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, AMKB bakım verenleri ile şizofreni, BAB kronik ruhsal hastalığı olanların bakım verenleri ve bunlarla yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş kontrol grubu değerlendirilmiştir. Çalışmaya her gruptan 70'er kişi dahil edilmiştir. Hasta gruplarına herhangi bir dönemde en az 6 ay bakım verme şartı aranmıştır. Tüm gruplara Eş Bağımlılık Belirleme Ölçeği (EşBBÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Özgecilik Ölçeği, Beş Faktör Kişilik Ölçeği (BFKÖ) uygulanmıştır. AMKB bakım veren grubunda KRH bakım veren grubuna göre EŞBBÖ toplam puanı, BFKÖ duygusal dengesizlik alt ölçeği puanları yüksek bulunmuştur. KRH bakım veren grubunda AMKB bakım veren grubuna göre BFKÖ yumuşak başlılık kişilik alt ölçeği puanları daha yüksek saptanmıştır. Gruplar arasında özgecilik ölçeği ve YİYE-II ölçeği puanlarında farklılık saptanmamıştır. Sonuçlarımız AMKB bakım veren grupta yazın ile uyumlu olarak eş bağımlılığın, KRH bakım veren grupta ise yumuşak başlılık/uyumluluk kişilik özelliklerinin bakım verme ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Farklı tanı gruplarında bakım verenlerin özelliklerine yönelik çalışmaların yapılması, hasta ve bakım verenin hastalıkla ilgili zorluklarla başa çıkabilmesine katkıda bulunması açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: eş bağımlılık, bağlanma tarzı, ruhsal hastalık
Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı olan hastalarda belirsizliğe tahammülsüzlüğün bağlanma biçimleriyle ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) tanılı hastalarda belirsizliğe tahammülsüzlüğün bağlanma biçimleriyle ilişkisinin araştırılması ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza DSM-V tanı kriterlerine göre yaygın anksiyete bozukluğu olan 82 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikte olan 82 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak alındı. Tüm olgulara Sosyodemografik Veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği ( HAM-A), Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği -12 (BTÖ-12) , Yakın ilişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II) uygulandı. YAB grubunda belirsizliğe tahammülsüzlük toplam puanı (p<0,01) , ileriye yönelik kaygı ve engelleyici kaygı alt ölçek puanı (p<0.05) ve kaygılı bağlanma alt ölçek puanı (p<0,01) kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. YAB ve kontrol grubu arasında kaçınmacı bağlanma alt ölçek puanları arasında anlamlı fark bulunmadı(p>0.05). YAB grubunda belirsizliğe tahammülsüzlük engelleyici kaygı alt ölçek puanı ile kaygılı bağlanma alt ölçek puanı arasında pozitif yönde bir ilişki vardır(p<0.05). Yaygın anksiyete bozukluğu grubunda belirsizliğe tahammülsüzlüğün kaygılı ve kaçınmacı bağlanmanın anksiyete ile ilişkisinde aracı etkisi bulunmamıştır Çalışmamızın sonuçları; yaygın anksiyete bozukluğu hastalarının değerlendirilmesinde bağlanma biçimleri ve belirsizliğe tahammülsüzlüğün önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Yaygın anksiyete bozukluğu, bağlanma biçimleri, belirsizliğe tahammülsüzlük
Ankilozan spondilit tanılı hastalarda hastalık aktivitesi, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ile internetten hastalıkları araştırma motivasyonlarının değerlendirilmesi
Ankilozan spondilit (AS); genç yetişkinlerde görülen özellikle sakroiliak eklemlerle birlikte aksiyal omurgayı etkileyen, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, periferik eklem tutulum ve eklem dışı klinik bulguların da eşlik edebildiği, kronik, inflamatuar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı AS' li hastalarda hastalık aktivitesi, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi ile internetten hastalıkları araştırma motivasyonları arasındaki ilişkinin araştırılıp değerlendirilmesidir. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Romatoloji Polikliniği'nde AS tanısıyla takip edilen 120 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar bir kez kesitesel olarak görüldü; Sosyodemografik Veri Formu, Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel Ölçeği (BASFI), Ankilozan Spondilit Tanılı Hastalarda Hastalıklarını İnternetten Araştırma Motivasyonu Değerlendirme Formu (ASHİAM) ile değerlendirildi. Çalışmada internet üzerinde hastalıkla ilgili araştırma yapan AS hastalarının yapmayanlara göre yaşlarının daha düşük olduğu, HAM-D skorlarının daha yüksek olduğu, ailelerinde psikiyatrik tanı alan bireylerin daha fazla bulunduğu görüldü. Hastalık süresi, yaş, CRP, ESH düzeyleri ile BASFI düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki olduğu görüldü. ASHİAM alt boyutları ile hastalık başlangıç yaşı, ASQOL, BASDAI değerleriyle pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki içinde olduğu görüldü. İnternetten haftada toplam araştırma süresi ile HAM-A, HAM-D, ASQOL, BASDAI, BASFI düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki olduğu görüldü. AS hastalarının internetten araştırma yapmalarının hastalık aktiviteleri, yaşam kaliteleri, psikolojik durumları üzerine olumlu ve olumsuz etkileri olduğu görülmüştür. Hastaların yönetimi açısından bu konunun önemini açığa çıkaracak bir çalışma olup, hastaların yönetiminde internetten araştırma faktörünün önemini ortaya çıkaracak daha fazla çalışmaya öncülük etmesi beklenmektedir.
Tip 2 diyabet hastalarında tıkınırcasına yeme bozukluğu ve gece yeme sendromu sıklığı; depresyon ve glisemik kontrol ile ilişkisi
Tip 2 Diyabet insülin salgılamasındaki bozukluk-eksiklik ile karakterize hiperglisemi ile seyreden kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada, Tip 2 Diyabet hastalarında depresyon düzeyinin ve yeme bozukluklarının incelenmesi; bu tanıların glisemik kontrol ve uzun dönem komplikasyonlar üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniği'nden takip edilen 120 Tip 2 Diyabet hastası dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; Sosoyodemografik Veri Formu, Montgomery ve Asberg Depresyon Derecelendirme Ölçeği (MADRS), Gece Yeme Anketi, Yeme Tutum Testi ile değerlendirildi. Çalışmamızda TYB ve/veya GYS tanısı alan Tip 2 DM hastalarında kilolu veya obez alt grubunda olanların yeme bozuklukları açısından artmış riske sahip oldukları görülmüştür. BKİ değerleriyle yeme bozukluğu tanıları arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. HbA1c düzeylerinin ve açlık kan glukoz değerlerinin tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Hipertansiyon, dislipidemi ve nefropati varlığının tanı alma oranlarına göre farklılık göstermediği; retinopatisi ve nöropatisi olan hastaların tanı alma oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmada MADRS puanlarının tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu, hafif ve orta derecede depresyonu olan hastalarda tanı alma oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmamızda tanı alan grupta hastaların MADRS puanları ile Gece Yeme Anketi skoru ve Yeme Tutum Testi sonuçları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir. Bunun yanında Gece Yeme Anketi skorlarının tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu, tanı alan ve almayan grupta Yeme Tutum Testi skorlarının ise farklı düzeylerde olmadığı görülmüştür. Tip 2 Diyabet hastalarının ruhsal bozukluklar ve yeme bozuklukları açısından riskli bir grup olduğu göz önüne alınarak, hastaların rutin takiplerinde psikopatoloji ve yeme davranışlarının sorgulanması önerilmektedir.
Şizofreni tanılı hastalarda klozapin kullanımı öncesinde ve sonrasında monosit lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı, trombosit lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon indeksi ve sistemik immün yanıt indeksi karşılaştırılması
Şizofreni, patogenezi halen aydınlatılamamış olan kompleks bir hastalıktır. Önemli ölçüde yeti yitimine sebep olabilen bir hastalık olması nedeniyle erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Henüz tanı koydurucu bir biyobelirteç bulunmamaktadır. Hastalık tanısı koyma ve seyrini ön gördürme için en önemli araştırmalar immün parametreler üzerinde yoğunlaşmıştır. Şizofreni ve immün sistem ilişkisi ile ilgili giderek artan sayıda veri elde edilmesi ruh sağlığı çalışanlarının dikkatini çekmiştir. Biyobelirteç bulma, potansiyel tedavi seçeneği elde etme ve kullanılan tedavi seçeneklerinin immünite üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Ruh Sağlığı Hastalıkları Kliniği'nde 2012-2022 yılları arasında yatarak ve ayaktan tedavi gören ve klozapin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Bu hastalardan klozapin başlanmadan önce ve başlandıktan 1 hafta, 1-3-6 ay sonra elde edilen hemogram sonuçlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLO), trombosit/lenfosit oranı (TLO), monosit/lenfosit oranı (MLO), sistemik immün inflamasyon indeksi (PlateletxNötrofil/Lenfosit) (SII) ve sistemik immun yanıt indeksi (Nötrofil x Monosit/Lenfosit) (SIYI) inflamasyon göstergeleri olarak hesaplanmıştır. Bu değerlerin klozapin başlandıktan sonraki süreçte farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Çalışma sonucunda hastalarda 1.hafta, 1-3-6. ay TLO, MLO ve SIYI ölçümlerinin anlamlı farklılık göstermediği saptandı. SII ve NLO değerlerinin ise 1. Haftada istatistiki olarak anlamlı düzeyde düştüğü, diğer ölçüm zamanları arasında anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Klozapin gibi henüz güçlü etkinliğinin mekanizmaları aydınlatılamamış psikotropların immün sistem ile ilişkisini inceleyecek çok sayıda çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: şizofreni, nöroinflamasyon, klozapin, sistemik immün inflamasyon indeksi, sistemik immün yanıt indeksi
Şizofreni hastaları, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerde serum beclin-1 ile ATG5 düzeylerinin incelenmesi
Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalar ve hastaların sağlıklı kardeşleri ile kontrol grubu arasında otofaji adı verilen bir hücresel süreçte önemli rol oynayan Beclin-1ve Otofaji ile ilişkili 5 (Atg5) proteinlerinin düzeylerinin ölçülmesi, gruplar arasında fark olup olmadığının araştırılması ve otofajinin şizofreni etiyopatogenezindeki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı konulan 26 hasta, bu hastaların 26 sağlıklı kardeşi ve 26 kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar için, sosyodemografik ve klinik bilgi formu doldurulmuştur. Şizofreni tanısı konulan hastalara Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SANS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS) Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Kısa Form-36 (SF-36) ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların serum Beclin-1 ve Atg5 seviyeleri, ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu Beclin-1 ve Atg5 değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu saptandı (her biri için p<0.05). Hasta ve sağlıklı kardeş grubu Beclin-1 ve Atg5 düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sağlıklı kardeş ve kontrol grubunun Beclin-1 ve Atg5 değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardı (p<0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların Beclin-1 ile Atg5 düzeyleri arasında ilişki saptanmazken, sağlıklı kardeş grubunda pozitif yönde orta şiddette bir ilişki bulundu(r=0,488; p=0,011). Bu çalışma, bildiğimiz kadarıyla şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşleri arasında Beclin-1 ve Atg5 düzeyinin değerlendirildiği ilk araştırmadır. Çalışmamız şizofreni etiyolojisinde otofajinin rol oynayabileceğini ve otofajinin şizofreni hastalarının ve sağlıklı kardeşlerinde de benzer düzeyde bozuk olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu durumun bir endofenotipik özellik olarak yorumlanabilmesi ve Beclin1, Atg5 düzeylerinin marker olarak kullanılabilmesi için daha büyük örneklemlerde ve farklı ırkların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Sıçanlarda perinatal dönemde maruz kalınan müzik türlerinin davranış üzerine etkisi
Bu çalışmada, perinatal dönemde maruz kalınan müziğin, hayvanlarda anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme, bellek ve depresyon parametreleri üzerindeki etkisi incelendi. 73 adet Wistar albino sıçanla klasik, tasavvuf, metal ve herhangi bir müdahale uygulanmayan kontrol grubu oluşturuldu. Prenatal dönemde her gün anne sıçanlara bir saat süreyle gruplarına ait müzik dinletildi. Annelere doğum yaptıktan sonra üç hafta daha yavrularıyla birlikte aynı müzikler dinletilmeye devam edildi. Yavruların sütten kesilme dönemi geldiğinde anneler çalışmadan çıkartıldı ve yavru sıçanlara sırasıyla anksiyete, motor koordinasyon, öğrenme ve bellek, depresyon testleri uygulandı. Davranış testleri bittikten sonra istatistiksel analizleri yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edilerek prefrontal korteks, hipokampus ve serebellum bölgeleri moleküler çalışmalar için çıkartıldı. Çalışma sonunda metal müzik grubunun anksiyete ve umutsuzluk düzeylerinin düşük ancak öğrenme ve bellek becerilerinin zayıf olduğu gözlendi. Ayrıca metal müzik dinleyen yavrularda oksidatif stres düzeyinin de yüksek olduğu bulundu. Buna karşın, klasik müzik grubundaki sıçanların depresyon ve anksiyete seviyeleri yüksek iken öğrenme ve uzun süreli bellek becerileri kontrol grubuna oranla daha iyiydi. Tasavvuf müzik grubu ise depresyon ve anksiyete testlerinden yüksek skorlar alırken, kısa süreli öğrenmede başarılıydı. Bu çalışma sonunda ayrıca farklı müzik türlerinin motor koordinasyon becerisiyle ilişkisi olmadığı bulundu. Sonuç olarak, beyin gelişimi sırasında dinlenilen farklı müzik türlerinin davranış üzerinde farklı etkilerinin olduğu gözlemlendi.
Ülseratif kolit hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit; kolonu tutan, kronik enflamatuar bir hastalıktır. Araştırmanın amacı; ülseratif kolit hastalarında oksidatif stresi ve enflamatuar yanıtı ölçmek, eşlik edebilecek olan depresyon ile anksiyeteyi ve bilişsel bozulmaları saptamak ve bu hastalıktaki oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın, psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, ülseratif kolit tanılı; 18-65 yaş aralığında olan toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise toplam 38 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri ölçekleri ile nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Katılımcılardan biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak IL-6, TNF-α, Total Oksidatif Stres (TOS) ve Total Antioksidan Kapasite (TAK) değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık; IL-6, TNF-α, TAK ve TOS değerleri ile Wisconsin Kart Eşleştirme testi skorları arasında ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları ile Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın bulguları; ülseratif kolit hastalarında bilişsel işlevlerin sağlıklı popülasyona göre anlamlı olarak bozulmuş olduğunu ve yürütücü işlevlerdeki bu bozulmaların, enflamatuar yanıt ve oksidatif stres düzeyleri ile korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ileri çalışmalarla tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, IL-6, TNF-α, TAK, TOS, OSİ, depresyon, anksiyete, bilişsel işlevler.
Nukleus akumbense odaklanmış ultrason uyarımının opioid bağımlılığı oluşturulmuş ratlarda opioid koşullu yer tercihi üzerindeki etkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Bilindiği gibi derin beyin yapılarının spesifik bir şekilde uyarılması konusunda etkili tek yöntem derin beyin stimülasyonu (DBS)'dur. Madde bağımlılığı patogenezinde merkezi öneme sahip nukleus akumbens (NA)'in DBS ile uyarılmasının morfin bağımlılığı üzerinde olumlu etkileri çok sayıda çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada da invaziv olmayan bir yöntem olan odaklanmış ultrason aracılığı ile yine aynı bölgenin uyarılmasının koşullu yer tercihi modelinde morfinle koşullandırılmış ve sonrasında morfinle koşullandırmaya devam edilen sıçanlarda, morfine bağlı yer tercihine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 300-490 gr arasında değişen 26 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Çalışma iki aşamalı olarak tasarlanmıştır. Birinci aşamada sıçanlar serum fizyolojik (SF) ve morfin grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 14 günlük koşullanmış yer tercihi (KYT) / conditioned place preference (CPP) protokolü kullanılarak morfinin pekiştirici ve ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. 3 gün ön test aşaması, 10 gün koşullandırma aşaması sürmüştür. Son gün de tercih testinde morfin arama davranışı ile ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. Tüm sıçanların kalvariyumlarına cerrahi işlemle mıknastıs yerleştirilmiştir. Sonrasında ikinci aşamada, morfine koşullandırılmış morfin grubu randomize olarak sahte uyarı alan SHAM grubu ve düşük yoğunluklu odaklanmış ultrason (DYOU) / low intensity focused ultrasound (LIFU) uygulanan ultrason (US) grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 10 günlük stimülasyon prosedürü esnasında SF grubu uyarı almamış ve serum fizyolojik enjeksiyonları uygulanarak KYT aparatında koşullandırma protokolüne devam edilmiştir. Bu süre zarfında SHAM grubu sahte ultrason uyarımı almış, US grubu ise DYOU almıştır ve iki gruba morfin ve serum fizyolojik enjeksiyonları ile koşullandırma işlemine tabi tutulmuştur. Ultrason parametrelerimiz; temel frekans: 2,8 MHz, darbe tekrarlama frekansı (DTF) / pulse repetition frequency (PRF): 250 Hz, kullanım oranı (KO) / duty cycle (DC): %50, sonifikasyon süresi (SS) / sonification duration (SD): 300 msn, gecikme (delay): 1700 msn, Isppa (spatial-peak pulse-average intensity / boyutsal tepe dalga ortalama yoğunluğu): 4.06 W/cm2, Ispta (spatial-peak temporal-average intensity / boyutsal tepe zamansal ortalama yoğunluğu): 305 mW/cm2 olarak belirlenmiştir. Stimülasyon bittikten bir gün sonra morfine koşullandırılmış ve morfin koşullandırmasına devam edilen sıçanlarda, morfin arama davranışı ile ödüllendirici etkisi değerlendirilmiştir. İstatiski değerlendirmelerde; ikiden fazla grup kıyaslamalarında non parametrik test Kruskal Wallis, alt grup analizlerinde Dunn testleri kullanılmıştır. İkili kıyaslamalarda farklı gruplar non parametrik test Man Whitney U ile, grup içi değişimler non parametrik test Wilcoxon ile yapılmıştır. Tüm testlerde 0,05 istatistiksel anlamlılık seviyesi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmanın birinci aşamasında bütün sıçanlar ön testte yüksek anlamlılıkla siyah alanı tercih ettiler (p<0,001). Morfinin anlamlı düzeyde yer tercihi oluşturduğu görülmüştür (p<0,05). Çalışmanın ikinci aşamasında NA'e uygulanan DYOU uyarımı; morfine bağlı yer tercihi geliştirilmiş ve morfinle koşullandırmaya devam edilen US grubundaki sıçanlarda, morfine bağlı yer tercihini azaltmadı bununla beraber tercihte anlamlı artış da görülmedi. Ultrason stimülasyonu sonrası yer tercihinde US grubu ile SHAM grubu arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Stimülasyon sonrası ölçümde SHAM grubunda ise morfine bağlı yer tercihinde ciddi düzeyde artış oldu (p<0,05). Ultrason uyarımından önce US grubunun SF grubuna göre morfine bağlı yer tercihi anlamlı olarak yüksek iken (p<0,05), ultrason uyarımı sonrası iki grup arası anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma DYOU uyarımının bağımlılık davranışı üzerine etkilerini inceleyen ilk çalışmadır. Bu çalışma ile ilk defa hayvanlar anestezi altında olmadan, uyanık vaziyette DYOU uyarımı aldılar. Bunun için stimülasyon esnasında hayvanları uyanıkken sabitlemek üzere tarafımızdan tasarlanmış sabitleyici aparat kullanıldı. Hayvanlarda odaklanmış ultrason çalışmalarının tamamına yakını bir gün süre ile gerçekleştirilirken, bu çalışmada ilk defa 10 gün boyunca hayvanlar ultrason uyarımı aldılar. Çalışmada DYOU uyarımı ile KYT'de morfin arama davranışı oluşturulan ve morfin ile koşullandırmaya devam edilen sıçanlarda morfin arama davranışında anlamlı artış gözlenmedi. Ancak morfin arama davranışında azalma olmadı. Ciddi sosyal bir sorun olan morfin ve diğer opioid bağımlılıklarının tedavisinde alternatif bir yöntem olarak DYOU uyarımı üzerine yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Düşük Yoğunluklu Odaklanmış Ultrason, Koşullanmış Yer Tercihi, Morfin Bağımlılığı, Nöromadülasyon
Clonınger'in mizaç ve karakter envanteri ile akıskal'ın temps-a ölçeğine göre mizaç özellikleri ile ağrı eşiği ve toleransı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Kalıtımla geçen ve yaşam boyu çok az oranda değişen yapısal özellikleri gösteren mizaç, başta Cloninger'in biyopsikososyal kuramı ve Akıskal'ın afektif mizaç kuramı olmak üzere birçok kuramcı tarafından açıklanmaya çalışılmıştır. Ağrının yaygın bir biyopsikososyal süreç olması itibarı ile ağrı algısının kişilikten etkileniyor olması çok muhtemeldir. Biz çalışmamızda, bireyler arasındaki ağrı algısının değişkenliğinde kişilik özelliklerinin olası rolünü açıklamayı ve kişilik özellikleri ile ağrı eşiği, toleransı ve büyüklük tahmini arasındaki ilişkileri Cloninger ve Akıskal'ın affektif mizacına göre belirlemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ne başvuran, herhangi bir psikiyatrik hastalığı ve kronik hastalığı olmayan sağlıklı hasta yakınları ve sağlıklı hastane personeli alındı. Çalışmaya alınacak gönüllü sayısı 100 olarak belirlendi. Katılımcılara, Beck Depresyon, Beck Anksiyete, Cloninger'in mizaç ve karakter envanteri, Akıskal'ın TEMPS-A mizaç ölçeği uygulandı. Sonrasında basınçlı algometri cihazı ile ağrı eşiği ve toleransı belirlenerek, VAS uygulandı. Bulgular: Çalışmanın sonucunda ağrı toleransını erkeklerde kadınlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulduk (p<.05). Yaş ile ağrı eşiği arasında anlamlı düzeyde aynı yönlü ve zayıf bir ilişki olduğunu gösterdik (p<.05). Ağrı eşiği ve mizaç arasındaki ilişkiye bakıldığında ağrı eşiği ile yenilik arayışı arasında anlamlı düzeyde zayıf, ters yönlü ve doğrusal bir ilişki , VAS eşik değeri ile işbirliği yapma arasındaki zayıf anlamlı ters yönlü bağlantı olduğunu tespit ettik (p<.05). Akıskal'an affektif mizaçları ile ağrı eşiğini değerlendirdiğimizde bireylerin ağrı eşikleri ile hipertimik mizaç ve ağrı toleransı ile irritabl mizaç arasında doğrusal, zayıf ve aynı yönlü ilişki olduğunu gösterdik (p<.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucu ağrı eşiği ile mizaç ilişkisini açıklarken, daha önceki çalışmalardan farklı olarak, yenilik arayışı ve dopamin nörotransmiterinin önemine vurgu yapmaktadır. Ayrıca Akıskal'in afektif mizaçları ile ağrı ilişkisini araştıran ilk çalışma olarak literatüre katkı sağlamaktadır.
Psoriasis hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevlerle ilişkisi
Psoriasis toplumda yaygınlığı %1-2 olan değişik klinik görünümleriyle yaygın, kronik, enflamatuar bir deri hastalığıdır. Psoriasis yaşam kalitesini diğer sistemik hastalıklar kadar etkilemesi ve eşlik eden kardiyovasküler, metabolik ve psikiyatrik komorbiditeleri ile cilde sınırlı bir hastalıktan ziyade sistemik bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Psoriasisin kronik inflamasyonla giden multisistemik bir hastalık olmasından dolayı, artan proenflamatuar sitokinlerin mikrovasküler hasar, aterogenez ve nöronal strese neden olarak hem psikiyatrik komorbiditelerle hem de kognitif bozulma ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Tüm bu varsayımlar eşliğinde, bu çalışmanın amacı psoriasis hastalarında psikiyatrik komorbidite ve nörobilişsel fonksiyonları, oksidatif stres belirteçleri olan TOS, TAS ve OSI'ini ve proenflamatuar sitokinler olan TNF-alfa ve IL- 6 düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak, oksidatif stres ve enflamasyonun psoriasis hastalarındaki psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisini incelemektir. Çalışmaya dermatoloji polkliniğinde psoriasis tanısı ile takip edilen toplam 37 hasta ve sosyodemografik olarak eşleştirilmiş 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Psoriasis grubunda serum TNF-alfa, IL-6 , TOS ve OSI düzeylerininin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte psoriasis hastalarında nöropsikolojik testler aracılığı ile bellek, sözel akıcılık, frontal ve dikkatle ilgili bilişsel fonksiyonları değerlendirerek kontrol grubu ile karşılaştırdığımız bu çalışmada psoriasis hastalarında öğrenme, hatırlama ve sözel akıcılık skorları ile Wisconsin kart eşleştirme testinde tamamlanan kategori sayısının kontrol grubuna kıyasla belirgin olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Ancak bölünmüş dikkat, işlem belleği, yürütücü işlevleri değerlendiren nörobilişsel test skorlarında psoriasis hastaları ile sağlıklı kontroller arasında belirgin bir farklılık saptanmamıştır. Aynı zamanda psoriasis hastalarındaki öğrenme, hatırlama, sözel akıcılık bilişsel alanlarındaki bozulmanın oksidatif stres, inflamasyon ve depresyon, anksiyete düzeyleri ile ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Psoriasis hastalarındaki nörobilişsel bozulmanın altta yatan mekanizmalarını aydınlatmaya yönelik daha geniş örneklem büyüklüğünden oluşan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tedavi almamış ilk atak majör depresif bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı bireylerde zaman algısı, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Giriş: Tanı rehberlerinde zamanın akışı hızıyla ilgili tanısal bir kriter olmasa da, majör depresif bozukluk (MDB) hastaları zamanın akışının yavaşladığından sıklıkla yakınırlar. Öznel zaman algısındaki yavaşlamanın yanı sıra, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri açısından da MDB'ta bazı farklılıklar olduğu raporlanmıştır. Bu değişikliklerin, hastaların içsel saat fonksiyonlarının etkilenmesiyle bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı yazarlar MDB'ta öznel zaman algısı ile zamanlama yetenekleri değişikliklerindeki değişiklikler arasında bir ilişki olabileceği öne sürmüştür. Ancak bu konuyla ilgili çelişkili veriler mevcuttur. MDB hastalarında yapılan zaman algısı ve zaman aralığı değerlendirme yeteneklerini inceleyen çalışmalarda metodolojik heterojeniteden kaynaklandığı öne sürülen tartışmalı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca çalışmalarda psikiyatrik bozukluk sürecinin neden olabileceği bilişsel işlevlerdeki gerilemenin ve tedavinin içsel saate olan etkisi göz ardı edilmiştir. Biz çalışmamızda ilaç kullanmayan ve ilk depresif atağını geçiren hastaları tercih ederek bu karıştırıcı etkenleri en aza indirmeye çalıştık. Ayrıca anksiyete ve dürtüsellik seviyeleri ile yürütücü işlevlerin zaman algısı üzerindeki etkisini de araştırdık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama Ve Araştırma Merkezi psikiyatri polikliniğine başvuran, ek psikiyatrik ve tıbbi tanısı olmayan, tedavi almayan ilk atak 50 MDB tanılı hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi olarak eşleştirilmiş 50 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Her katılımcı Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formunu (BDÖ11 KF) doldurduktan sonra Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve 1 s, 3 s, 6 s, 12 s ve 15 s için zaman üretimi görevini tamamladı. Hasta grubuna, ek olarak, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ) uygulandı. Katılımcıların zamanı algılama hızlarını tespit etmek için Görsel Analog Skala (GAS)'dan yararlanıldı. Bulgular: Çalışmamızda GAS skorlarında MDB grubunun kontrollere göre zamanın akış hızını daha yavaş tecrübe ettiği bulunmuştur (p<0.001). Zaman üretimi görevinde, MDB grubunun kontrol grubuna göre 3, 6, 12, 15 s'lik süre aralıklarında daha isabetsiz olduğu (sırasıyla p=0.013, p=0.004, p=0.004, p=0.004), 1 s'lik görevde ise düşük üretim yaptığı saptanmıştır (p=0.001). Sağlıklı bireyler öznel zaman algısı hızlandıkça daha kısa süreler üretmişlerdir (3, 6, 12, 15 s için sırasıyla p=0.036, p=0.12, p=0.026, p=0.050). Buna benzer bir ilişki MDB grubunda görülmemiştir. MDB grubunda yüksek HDÖ, HAÖ somatik ve HAÖ toplam skorlarının öznel zaman algısındaki yavaşlamayla ilişkili olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.011, p=0.013). WKET skor ortalamaları karşılaştırıldığında ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısında hasta grubunun daha başarısız olduğu görülmüştür (p=0.035). BDÖ-11 KF ortalamaları karşılaştırıldığında MDB grubunun motor ve toplam dürtüsellik skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.025). Sonuç: Bulgularımız MDB hastalarında görülen zaman akışının yavaşlaması fenomenini desteklemektedir. Öznel zaman algısı ile zaman aralığı değerlendirme yetenekleri arasında ilişki bulunmaması, bu iki kavramın farklı beyin bölgelerinde temsil edildiği anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra zaman algısından sorumlu düzeneklerin netleşmesi ve zaman algısı bozukluklarına yönelik çalışmalar, MDB ve ilişkili belirtilerin açıklanmasına katkıda bulunabilir. Zaman algısının klinik ölçeklerde sorgulanması depresyonun şiddetinin saptanması için yararlı olabilir.
Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.
Bipolar bozuklukta optik koherens tomografi ve difüzyon tensor görüntüleme bulgularının ilişkisinin araştırılması
Giriş: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında beyin görüntüleme çalışmalarında bulunan gri ve beyaz cevherde bulunan bulgular hastalığın patofizyolojinde rol oynayan nörodejeneratif süreçleri desteklemektedir. Beyin görüntüleme tekniklerinde düşük görüntü çözünürlüğü, maliyet, hasta yükü gibi sınırlamalar araştırmacıları beyin patolojisinin belirteçlerini tanımlamak için yüksek çözünürlüklü, kolay uygulanabilen ve invazif olmayan bir retina görüntüleme aracı olan optik koherens tomografiyi (OKT) kullanmaya yönlendirmiştir. OKT ile sınırlı sayıda çalışmada bipolar bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla retinal katmanlarda incelme olduğu saptanmış ve bu bulguların santral sinir sistemindeki yıkımı temsil edebileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada Bipolar hastalarda OKT bulgularının ayrıntılı bir analizini ve difüzyon tensor görüntüleme (DTG) parametreleriyle ilişkilerini inceleyerek potansiyel biyobelirteçleri saptamayı hedefledik. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 50 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulanmıştır. OKT aracılığıyla katılımcıların tam kat retina analizi gerçekleştirilerek makula, koroid (CH) ve total retina kalınlığı (RET) ölçümleri yanı sıra tüm retina katmanları Retina sinir lifi tabakası (RNFL), Ganglion hücre tabakası (GCL), İç pleksiform tabaka (IPL), iç nükleer tabaka (INL) , dış plexiform tabaka (OPL), dış nükleer tabaka (ONL), Retina pigment epiteli (RPE), iç retina katmanı (IRL), dış retina katmanı (ORL), fotoreseptör tabaka (PHRS) ölçülerek her bir katman için santral (S), nazal (N), temporal (T), üst (U), alt (D) kadranlar ayrı ayrı değerlendirildi. DTG ile Elde edilen görüntülerden VentroLateral Preoptik Nukleus (VLPN), Olivary Pretektal nukleus (OPN), suprakiazmatik nukleus (SCN), Retinal hipotalamik trakt (RHT), Hipotalamus, Superior longutidunal fasikül (SLF), ınferior Longutidunal fasikül (ILF), Korpus Kallosum (corpus / splenium / Genu), Cingulum, Unsinat fasikül (UF) ve optik radyasyodan (OR) için FA/ADC/MD/RD değerlerinde ölçümler alındı. Bulgular: Çalışmamızda hasta grup ile kontrol grubu arasında GCL, INL ve OPL kalınlıklarında fark saptanmadı. Sağ makula, CH, CH (N/T/ortalama), RET (S/U), RNFL-S, IPL (S/D), ONL (T/S), RPE (U/D), IRL-S, ORL (T/S/N/U/D), PHRS (T/S/U) ölçümlerinde hasta grupta anlamlı olarak ince olduğu saptanmıştır (p0,05). DTG parametrelerinde ise hasta grupta hipotalamus, SLF, KK corpus ve splenium, ILF FA ölçümlerinde daha düşük olduğu saptanırken RHT ve KK spleniumda ADC/mD/RD ölçümleri anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p0,05). Retinal parametreler ile DTG parametrelerinin korelasyonunda IPL-D ile ORL-N kadranları KK splenium ve corpus FA ile korelasyon gösterirken, ORL-U kadran ile KK Genu FA arasında anlamlı korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda Bipolar bozukluk hastalarında literatürün aksine retinal katmanlarda yaygın bir incelme saptanmıştır. Özellikle ORL ve PHRS tabakalarında incelme ilk kez gösterilmiştir. DTG bulgularımızda literatürle uyumlu olarak çeşitli beyaz cevher yolaklarında meydana gelen nörodejenerasyonu desteklemeksine ek olarak RHT'da ADC/mD/RD artışı göstermiştir. Çalışmamız Bipolar bozukluk hastalarında retinal katman kalınlıklarının DTG parmetreleriyle korelasyonunu inceleyen ilk çalışmadır. Bulgularımız OKT parametrelerinin santral nörodejenerasyonu yansıttığı varsayımını desteklemektedir. Nöropsikiyatride retina değişiklikleri üzerine yapılacak boylamsal ve farklı hasta grupları ile karşılaştırmalı araştırmalar ile bu verilere yeni analiz yöntemlerinin uygulanması, retina değişkenlerinin biyobelirteç geliştirme yönünde öngörücü analitik değerlerini artırarak klinik ve bilimsel keşfi hızlandırmak için fayda sağlayacaktır.
Bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde serum nörofilament hafif zincir, serum oligoklonal band ve inflamatuar belirteç düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi
Giriş: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanısı almış hastalarda nöroinflamatuar ve nörodejeneratif parametrelerin (nörofilament hafif zincir (NfL), serum oligoklonal band (OKB), hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) hastalığın farklı dönemlerindeki düzeylerinin ve bu nörobiyolojik parametreler ile yürütücü işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ekim 2019- Ocak 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-5 kriterlerine göre Bipolar Bozukluk tanısı konulmuş 46 hasta (16 depresyon, 15 hipomani, 15 remisyon) ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 76 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçekleri (HDDÖ) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel testler uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili parametreleri (NfL, OKB, hücre içi sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-6)) ölçmek için kan alınmıştır. Yürütücü işlevler Wisconsin kart eşleme testi (WKET) ve Stroop testleri ile incelenmiş, nörobiyolojik parametrelerin hastalık dönemleri ve yürütücü işlevler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin ve NfL, OKB düzeylerinin bipolar bozukluk hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<.001). IL-1β, IL-6, TNF-α, NfL ve OKB düzeylerinde bipolar bozukluğun farklı dönemlerindeki alt gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). BB grupları kontrollerle karşılaştırıldığında, stroop testi tüm alt kategorilerinde toplam tamamlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde uzama mevcuttu. Yaş artışı ile stroop 2, stroop 3 ve stroop 4 tamamlama sürelerinin uzamasının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olması (sırasıyla; p=.029, p=.045, p=.011) ve hastalığın başlangıç yaşı arttıkça stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinin uzaması dışında (p=.039, p=.042) hastalık süresi, hastalık süresince geçirilen atak sayısı ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. WKET toplam doğru sayısı değerlendirildiğinde hem depresyondaki hem remisyondaki hastaların, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri belirlendi (p=.012, p=.015). WKET tamamlanan kategori sayısında depresyondaki hastaların kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri saptandı (p=.001). Geçirilen depresif atak sayısı arttıkça hastaların yineleyici tepki düzeyinde artış olduğu tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=.061). IL-6 düzeyi azaldıkça stroop 1, stroop 2 ve stroop 5 tamamlanma sürelerinde bozulma olduğu belirlendi (p<0.05). IL-1β, TNF-α, NfL ve OKB düzeyleri ile stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. IL-1β düzeyi ile WKET 1. kategoriyi tamamlama arasında negatif korelasyon mevcuttu. Diğer biyokimyasal parametreler ve WKET alt kategorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Yalnızca lityum, yalnızca valproik asit veya yalnızca antipsikotik kullanan hastalar arasında stroop testinde ve WKET toplam yanlış sayısı dışında tüm alt kategorilerde istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde farklılık saptandı (p<0.05). İkili karşılaştırmalarda, yalnızca antipsikotik kullanan hastalarda stroop 1 toplam süresi ve stroop 3 toplam süresinin uzadığı; antipsikotik ve valproik asit kullanan hastalarda WKET tamamlanan kategori sayısında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlılık gösterecek düzeyde daha az olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular, bipolar bozukluk tanılı hastalarda hücre içi sitokin, NfL ve OKB düzeylerinin sağlıklı kontrollerden daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca bipolar bozukluk tanılı hastaların yürütücü işlevlerinde kontrol grubuna göre bozulma olduğu, IL6 ve IL-1β düzeylerinin bilişsel işlevlerde bozulma ile ilişkili olduğu belirlendi. Buradan yola çıkarak, ölçülen bu biyokimyasal parametrelerin düzeyi bipolar bozukluk tanısı alan hastaların bilişsel işlevlerini değerlendirmemiz konusunda yardımcı olabilir. Bu konuda daha geniş örneklemlerde, ileri çalışmaların yapılması gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, nöroinflamasyon, nörodejenerasyon, yürütücü işlevler
Bipolar bozuklukta bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri ile bilişsel işlevlerin ilişkisi
Bipolar Bozuklukta Bağırsak Geçirgenliği Biyobelirteçleri İle Bilişsel İşlevlerin İlişkisi Giriş: Çalışmalar, bipolar bozukluğu olan hastaların hem hastalığın akut döneminde hem de remisyon döneminde bilişsel eksiklikleri yaşadıklarını göstermektedir. Gastrointestinal patolojiler, psikiyatrik bozuklukların uzun süreli komorbiditeleridir ve bağırsak ve beyin fizyolojilerinin birbirine bağlı olduğunu çalışmalar desteklemektedir. Erişkin dönemde değişen bağırsak mikrobiyotası intestinal geçirgenlikte artışa neden olarak intestinal bariyerin fonksiyonunu bozabilir.Bağırsak florasındaki bozukluğun (disbiyozis) beyin bariyerinin geçirgenliğini de bozabileceği gösterilmiştir. Probiyotiklerin bağırsak mikrobiyatasını düzenleyerek kognitif işlevlerde olumlu gelişmeler sağladığına, demans hastalarında mikrobiyal disbiyozisizin kognitif yıkım sürecinde bir etken olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bağırsak geçirgenliği, kan plazmasında, zonulin ve bağırsak yağ asidi bağlayıcı proteini (I-FABP) ölçülerek belirlenebilir. Zonulinin duodenum ve ince bağırsak hücreleri arasında sıkı kavşak sökülmesini indüklediği gösterilmiştir bu durum artan geçirgenlik ile sonuçlanır. Zonulin, hem bağırsak hem de kan-beyin bariyerinde geçirgenliği düzenleyen hücre içi sıkı bağlantıların önemli modülatörlerindendir. Bağırsak bütünlüğünün bir başka potansiyel belirteci de FABP2 olarak da bilinen I-FABP'dir. Bu sitoplazmik protein ince bağırsağın enterositlerinde bulunur ve yüksek seviyeler enterosit hasarını gösterir. Çalışmamızda, bipolar bozukluk hastalarının bağırsak geçirgenliği biyobelirteçleri olarak çalışmayı planladığımız zonulin ve I-FABP düzeylerinin, bilişsel işlevlerle olan ilişkisini, sağlıklı kontrollerle karşılaştırarak araştırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 40 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyo-Demografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi(SBST), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Sayı Menzili Testleri uygulanmıştır. Katılımcılardan Zonulin ve Bağırsak Yağ Asidi Bağlayıcı Proteini (I-FABP) yanında, hastaların genel metabolik durumlarını belirleyebilmek için ve olası bir sistemikenfeksiyonu gösterebilmek için glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol, CRP düzeyleri bakılmıştır. Bu amaçla katılımcılardan psikiyatri kliniğinde görevli bir hemşire tarafından 08.00-10.00 saatleri arasında açlık kan örneği alınmıştır. Bu kan örnekleri Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi biyokimya laboratuvarında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Zonulin ve I-FABP düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur( p< .001).Hasta grubunda Stroop 1. ,2. ,3. ,4. ve 5. Kartı tamamlama sürelerinin ve Stroop İnterferans Süresinin kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır ( p< .001). Hasta grubu kontrol grubuna göre hem İz sürme A formunu hem de İz Sürme B formunu anlamlı derece de daha uzun sürede tamamlamışlardır ( p< .001).Hasta grubunda ve kontrol grubunda İz sürme A formu ve İz sürme B formunda hata sayıları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p= .98, p= .06).Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testinde hastaların anlık bellek, öğrenme puanı, en yüksek öğrenme, kendiliğinden hatırlama ve toplam hatırlama puanları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken, tanıma ve yanlış tanıma puanları daha yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre toplam yanlış, perseveratif tepki, perseveratif hata ve perseveratif hata yüzdesi anlamlı ölçüde daha yüksek saptanırken, toplam doğru sayısı, tamamlanan kategori sayısı ise anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda kontrol grubuna göre ileri sayı menzili ve geri sayı menzili testi puanları istatistiki olarak anlamlı ölçüde daha düşük saptanmıştır. Hastalık süresi ile Zonulin düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Manik atak sayısı ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında da pozitif bir korelasyon olduğu dikkat çekmektedir. Hastaların Zonulin düzeyleri ile Stroop Testi 3.Kart Süre, 4.Kart Süre, 5.Kart Süre ve Stroop İnterferans Etkisi süreleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır(sırasıyla r= .59 p= .01, r= .49 p= .01, r= .58 p< .001, r= .46 p< .001).Hastaların Zonulin düzeyleri ile İz Sürme Testi B formunu tamamlama süreleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(r= .78 p= .01). Hastaların Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanı, En Yüksek Öğrenme, Kendiliğinden Hatırlama, Toplam Hatırlama puanları arasında ters bir ilişki saptanırken, Tanıma puanı ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir(sırasıyla r= -.305 p= .05, r= -.381 p= .01, r=-.416 p< .001, r=-.354 p=.02, r=.423 p< .001). Hastaların Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile Wisconsin Kart Eşleme Testi parametreleri ve sayı menzili testi parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun stroop Testi Puanları ile Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile İz Sürme testi A formunu tamamlama süreleri arasında pozitif bir korelasyon dikkat çekmektedir( r= .360 p= .02).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile SBST Öğrenme Puanları arasında pozitif bir korelasyon gözlenmekteyken, IFABP düzeyleri ile Anlık Bellek puanları arasında ters bir korelasyon göze çarpmaktadır(sırasıyla r= .314 p= .05, r=-.321 p=04).Kontrol grubunun Zonulin düzeyleri ile WKET Perseveratif Hata Sayıları ile arasında pozitif bir korelesyon olduğu dikkat çekmektedir( r=.347 p=.03).Kontrol Grubunun Zonulin ve I-FABP düzeyleri ile İleri Sayı Menzili ve Geri Sayı Menzili Test Puanları arasında İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Zonulinin ince bağırsak ve duodenumda sıkı bağlantıların gevşemesine neden olarak bağırsak geçirgenliğini artırdığı bilinmektedir. I-FABP ise ince bağırsakların enterositlerinde bulunmaktadır. Bağırsak duvar bütünlüğünün değişmesi ile enterosit yıkımı artacak plazma da I-FABP seviyesi yükselecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre bipolar bozuklukta sağlıklı kontrollere göre bağırsak geçirgenliği parametrelerinde, Zonulin ve I-FABP düzeylerinde artış olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda hasta grubunun sağlıklı kontrollere göre kognitif testlerde daha düşük performans gösterdikleri saptanmıştır. Bağırsaktaki mikrobiyal disbiyozisin kan beyin bariyerine etki ettiği ve kognitif yıkım sürecine katkıda bulunabileceği hipotezini test etmek amacıyla kognitif testler ve Zonulin ve I-FABP düzeyleri arasındaki korelasyonlar incelenmiş, Zonulin seviyeleri ile dikkat, bellek gibi bilişsel işlevleri değerlendiren testler arasında pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Artan Zonulin düzeyinin bağırsak geçirgenliğinde artışa neden olmasının yanı sıra bilişsel yıkımda da etkili olduğu sonucu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bağırsak geçirgenliği, bilişsel işlevler
Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri
Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Melatoninin major depresif bozukluk tedavisinde prognostik değeri
Giriş: Çalışmamızda majör depresif bozukluk (MDB) tanısı almış hastalarda antidepresan tedavisi başlandıktan 48 saat sonraki plazma melatonin (MLT) düzeyi ile antidepresan tedavinin 8. haftasındaki yanıtı ve bilişsel işlevlerdeki değişiklik ile korelasyonu tespit etmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız kesitsel prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Ocak 2021 – Ocak 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM-V kriterlerine göre Majör Depresif Bozukluk tanısı konulmuş 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 100 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışmadaki tüm katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerelendirme Ölçeği (HADÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve Wisconsin Kart Eşleşme Testi (WKET) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, ölçekler ve nörobilişsel test uygulanmış ve melatonin (MLT) düzeyini ölçmek için kan örnekleri alınmıştır. Antidepresan tedaviden 48 saat sonra plazma melatonin düzeyi ölçülmüş ve antidepresan tedavinin 8.haftasında yanıtın ve yürütücü işlevlerdeki değişiklik ile ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda antidepresan tedavinin 8.haftasında hem 20mg grupta hem de 40mg grupta HDDÖ skorlarında anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,001; p=0,002). Ancak sadece 20mg grupta olan hastaların antidepresan tedavinin 8.haftasında PUKİ skorları anlamlı düzeyde azalma görüldü (p=0,006), benzer şekilde de 20mg grup hastaların daha fazla WKET parametrelerinde anlamlı düzeyde azalma/artma saptandı (p<0.05). Çoğu çalışmaların sonuçlarından farklı olarak tedavi almamış hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre sabah MLT düzeyinin anlamlı yüksek olduğu görüldü (p=0.001). Tedavi öncesi MLT düzeyi 40mg grupta olan hastalarda 20mg grupta olan hastalara kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Benzer düzeyde fark 48 saatte de saptandı yani 20mg grup ve 40mg grup hastaların MLT düzeyi 48 saatte anlamlı düzeyde arttı, ancak bu artış 20mg gruptaki hastalarda (p=0,004) daha fazla oldu. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bu bulgular kanda MLT düzeyinin artması antidepresan tedaviye yanıtı öngörebileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular MLT'nin MDB tanısı alan hastaların takip ve tedavilerinde kullanılabilirliği açısından önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, melatonin, yürütücü işlevler, fluoksetin
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Bipolar bozukluk hastaları ve etkilenmemiş birinci derece yakınlarında optik koherens tomografi bulgularının oksidatif stres parametreleri ile ilişkisi
Giriş: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında beyin görüntüleme çalışmalarında bulunan gri madde hacminde azalma, lateral ventrikül genişlemesi gibi bulgular hastalığın patofizyolojinde rol oynayan nörodejeneratif süreçleri destekler niteliktedir. Optik koherens tomografi (OKT), psikiyatrik hasta grubunda kullanılmakta olan noninvaziv bir görüntüleme yöntemidir. Yapılan sınırlı sayıdaki çalışmada, bipolar bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla retinal katmanlarda incelme olduğu saptanmış ve bu bulguların santral sinir sistemindeki yıkımın bir göstergesi olabileceği öne sürülmüştür. Bipolar bozukluğun patofizyolojisinde reaktif oksijen türlerinin artması anlamına gelen oksidatif stres de rol oynamaktadır. Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve etkilenmemiş birinci derece yakınlarında OKT bulgularının, hastalığın patofizyolojinde rol oynadığı düşünülen oksidatif stres parametreleri ile ilişkisi ve potansiyel endofenotip adayları olarak OKT bulguları ile oksidatif stres parametrelerinin araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış 50 hasta, yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalarla eşleşmiş 40 etkilenmemiş bipolar bozukluk birinci derece yakını ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulanmıştır. OKT aracılığıyla katılımcıların retinal sinir lifi tabakası (RSLT), makula, koroid kalınlıkları, ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (IPT) hacimleri değerlendirilmiştir. Ayrıca serum örneklerinden 4 hidroksi 2 nonenal (HNE), total tiyol, natif tiyol, disülfid, total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) düzeyleri ölçülmüştür. Total oksidan seviyenin total antioksidan seviyeye bölünmesiyle oksidatif stres indeksi (OSI) hesaplanmıştır. Tüm katılımcıların açlık glukoz, trigliserid, HDL-kolesterol ve CRP düzeyleri de değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda total oksidan seviyesi hasta grubunda hasta yakını ve kontrol gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulunurken (p< .001), hasta yakını grubunda da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p= .012). Oksidatif stres indeksi, disülfid değeri, 4 hidroksi 2 nonenal düzeyleri hasta grubunda hasta yakını ve kontrol gruplarından, hasta yakını grubunda ise kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (tüm ikili karşılaştırmalar için p< .001). Total antioksidan seviye, total tiyol, natif tiyol düzeyleri ise kontrol grubunda hasta yakını ve hasta gruplarından, hasta yakını grubunda ise hasta grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (tüm ikili karşılaştırmalar için p< .001). Global RSLT ölçümünde gruplar arası anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Nazal superior RSLT kadranında; hasta grubunda hasta yakınına göre anlamlı düzeyde incelme saptandığı gözlenmiştir (p= .03). Minimum foveal kalınlık (MFK); hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha ince olduğu (p. 001), diğer gruplar arasında MFK bakımından anlamlı bir farklılık olmadığı saptanmıştır (hasta-hasta yakını p=.26, hasta yakını-kontrol p=.27). Santral makula kalınlığı (SMK); hasta grubunda kontrol grubuna göre daha ince saptanırken (p= .006), hasta yakını grubunda da SMK değerlerinin kontrol grubundan daha ince olduğu ancak bu farklılığın istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşamadığı görülmüştür (p= .07). Koroid kalınlığının da hasta yakını grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha ince olduğu saptanmıştır (p= .008). Yüksek total antioksidan seviye düzeyleri IPT hacminde artış ile ilişkili bulundu (p=.02), bu ilişki dışında OKT bulguları ile oksidatif stres parametreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar bipolar bozukluk patofizyolojisinde oksidatif süreçlere dikkat çekmektedir. Ayrıca oksidatif stres parametrelerinden TOS, OSI, disülfid, 4 hidroksi 2 nonenal ve antioksidan parametrelerden total tiyol, natif tiyol, TAS'ın bipolar bozuklukta güçlü birer endofenotip adayı olabileceği ortaya çıkmıştır. OKT bulgularından minimum foveal kalınlık hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha ince saptanmıştır. Santral makula kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha ince saptanmıştır, hasta yakını grubunda da SMK'nın kontrol grubundan daha ince olduğu saptanmış ancak bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine ulaşamadığı gözlenmiştir. Bu veriler OKT bulgularının santral nörodejenerasyonu yansıttığı çıkarımını desteklemektedir. Çalışmamızda OKT bulgularından santral makula kalınlığı endofenotipik aday olmaya en yakın parametre olarak saptanmıştır. Bu bulgularla biyokimyasal parametrelerin endofenotipik araştırmalarda OKT bulgularına göre daha değerli ve etkili olduğu sonucu ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: optik koherens tomografi, oksidatif stres, endofenotip
Yaşlı bireylerde ölüm kaygısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesinde çeşitli polikliniklerden konsültasyonla psikiyatri polikliniğine yönlendirilen yaşlı bireylerde ölüm kaygısı düzeyinin belirlenerek bazı sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine çeşitli kliniklerden konsültasyon ile başvuran 60 yaş üstü 200 hasta (117 erkek, 83 kadın) alındı. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyodemografik verileri kaydedildi. Yaşlılık Depresyon Ölçeği (YDÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I,STAI-II), Ölüme ilişkin Depresyon Ölçeği (ÖDÖ), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (ÖKÖ), Kısa Form-36 (SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,5'u erkekti, ortalama yaşları 67,16(5,0) idi. Hastalara ortalama ÖKÖ puanı 7,7 bulundur. SF-36 ölçeği ile ÖKÖ ve ÖDÖ arasında hafif pozitif korelasyon saptandı. Sosyodemografik değişkenlerle ölçekler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde ÖKÖ ve ÖDÖ ile eğitim süresi arasında negatif, çocuk sayısı açısından pozitif korelasyon saptandı. Fiziksel hastalık türü ile ÖKÖ ve ÖDÖ puanları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Son 1 yılda yaşanmış yas reaksiyonu ile ÖKÖ arasında anlamlı bir fark saptanmazken, son 1 aydır ölüm düşüncesinin sıklığının artması ile ÖKÖ puanlarının arttığı saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada yaşlı bireylerde ölüm kaygısının eğitim süresi, çocuk sayısı ve ölüm düşüncesi sıklığı ile ilişkili olduğu; ancak fiziksel hastalık varlığının ölüm kaygısını etkilemediği saptandı. Yaşlı bireylerde farklı değişkenlere gözertek yapılacak uzunlamasına çalışmalar ölüm anksiyetesinin önemini ve fiziksel ve ruhsal hastalıkların süreci üzerindeki etkisini saptayıp daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.Anahtar sözcükler: Ölüm kaygısı, yaşlılar, kaygı bozukluğu
Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre semptom farklılıkları
Amaç: Bu çalışmada anksiyete bozukluğu tanısı almış hastalarda cinsiyete göre semptomların dağılımı ve farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Polikliniğimize altı aylık süre boyunca ayaktan başvuran toplam 201 (141 kadın, 60 erkek) anksiyete bozukluğu hastası çalışmaya alınmıştır. Bu çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırması El Kitabı-4'e göre Eksen 1 bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan anksiyete bozukluğu hastalarının kadın/erkek oranı 2,35'di. Çalışmamızda Beck Depresyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk Kaygı Ölçeği ve Sürekli Kaygı Ölçeği puanlarının şiddeti kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeğinde somatik belirtiler ve depresif mizaç alt ölçek puanları, kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0,05). Panik bozukluk hastalarında, kalp sistemi belirtileri erkeklerde kadınlardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında en sık gözlenen obsesyonlar kirlenme obsesyonları; en sık gözlenen kompulsiyonlar ise temizleme-yıkama kompulsiyonlarıydı. Her iki cinsiyette de en sık eştanı ortalaması obsesif kompulsif bozukluk hastalarında görülmüştür.Sonuç: Bu çalışmadaki bulgular, genel olarak anksiyete bozukluklarının kadınlarda daha ciddi belirtilerle seyrettiğini düşündürmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyet farklılıklarını araştıran kapsamlı çalışmaların gerekliliği halen devam etmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre farklılıkların iyi tanınması, klinisyeni eştanı, belirtilerin ciddiyeti ve bozukluğun değişik görünümleri konusunda uyanık tutacaktır. Ayrıca tedaviye yönelik girişimlerde daha uygun kararlar alınabilecektir.Anahtar Sözcükler: anksiyete bozuklukları, cinsiyet, semptomlar, dağılım, farklılıklar.
Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri
Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.
Meme kanserli hastalarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrası anksiyete ve depresyon düzeyi
Amaç: Meme kanserli hastaların cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken ve geç dönem anksiyete, depresyon düzeyini değerlendirmektir.Yöntem: Yeni tanı almış meme kanserli 34 kadında gerçekleştirilen ileriye dönük bir çalışmadır. Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken (1-3 ay) ve geç dönem (9-12 ay) olmak üzere üç kez değerlendirildi. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik veri formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El kitabı-IV'e göre eksen I bozuklukları için yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Durumluk/Sürekli Kaygı Envanteri, Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,76±11,72 yıldır. Hastaların %82,4'ü kemoterapi, %41,2' si radyoterapi aldı. Cerrahi tedavi olarak hastaların %91,2'sine mastektomi, %8,8' ine lumpektomi yapıldı. Cerrahi tedavi öncesi anksiyete ve depresyon düzeylerinin, tedavi sonrası erken ve geç dönemden daha yüksek, tedavi sonrası erken dönemdeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin de, tedavi sonrası geç dönemden daha yüksek olduğu saptandı. Kemoterapi alan grupta, almayan gruba göre; Hamilton depresyon (2. ve 3. vizitte), Hamilton anksiyete (3. vizit), durumluk kaygı (3. vizit), süreklilik kaygı (2. vizitte)ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik vardı(p<0,05). Mensturasyonu olanlarla olmayan grup karşılaştırıldığında; menstruasyonu olanlarda, 1. vizitte durumluk kaygı ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı (p<0,05). Hastaların%17,6'sında ailede ruhsal hastalık ve meme kanseri öyküsü vardı. Ailesinde meme kanseri öyküsü olan grupta (%17,6) durumluk ve süreklilik kaygı ölçeklerinde 1. ve 2. vizitte istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı. Radyoterapi alan grupla almayan, 40yaş? ve 40yaş> grup, lumpektomi ve mastektomi yapılan gruplar karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu.Sonuç: Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri zaman içerisinde azalsa da tanıdan itibaren ve tedavi sürecinde saptanan oranlar, hastaların psikiyatrik yardıma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.
Bipolar bozuklukta özkıyım davranışının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Bozukluk Biriminde düzenli olarak Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen hastalarda özkıyım davranışının, hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, dürtüsellikleri ve çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2011 yılında Bipolar Bozukluk Biriminde Bipolar Bozukluk tanısıyla izlenen rastgele yöntemle seçilmiş 91 hasta alınmıştır. Çalışma verileri tarafımızca geliştirilen ?Duygudurum Bozuklukları Hasta Kayıt Formu?, SCID- I-II, Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Özkıyım davranışı ölçeği, Çocukluk çağı travmaları ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Formlar hasta ve hasta yakınları ile görüşülerek ve poliklinik kayıtları incelenerek doldurulmuştur.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 52'si kadın, 39'u erkek'ti. Çalışmamızda 91 bipolar bozukluk hastasının 40'ında özkıyım girişimi öyküsü vardı. Özkıyım girişiminde bulunan grupta hastalık sürecinin daha çok depresif ve karma ataklarla seyrettiği, ataklar arası dönemde işlevselliğin kısmi etkilenmiş olduğunu ve psikotik özellikli daha ağır atak sıklığının daha fazla olduğunu bulduk. Bunun yanında iki grup arasında çocukluk çağı travmaları ve dürtüsellik için istatiksel olarak anlamlı ilişki bulamadık.Sonuç: Bipolar Bozukluk yaşam boyu süren ve işlevselliği büyük oranda bozan bir hastalıktır. Bipolar bozukluk yüksek oranlarda özkıyım girişimi ve tamamlanmış özkıyım ile ilişkilidir. Bu açıdan özkıyım davranışında bulunan hastalarla bulunmayan hastalar arasındaki sosyodemografik, klinik ve diğer değişkenlerin araştırılması ve olası risk faktörlerinin tespiti hastalarda gelişebilecek olası özkıyım davranışını önleme de etkili olacaktır.Anahtar Sözcükler: Bipolar bozukluk, özkıyım davranışı, çocukluk çağı travmaları, dürtüsellik.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında ürotensin ıı düzeylerinin, oksidatif metabolizmanın ve oksidatif dna hasarının değerlendirilmesi
Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda (E-DEHB) oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında E-DEHB hastalarında Ürotensin-II (U-II) ve 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyi ile oksidatif metabolizma arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştıran çalışmaya rastlamadık ve bunların arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 36 hasta ile 32 sağlıklı kontrolün serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), U-II ve 8-OHdG ölçümü ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında TAS ve U-II değerleri açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.88 ve p=0.23). Hasta grubunda TOS ve OSİ değerleri yüksek bulunsa da anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.09 ve p=0.09). 8-OHdG değerleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.042). Korelasyon analizinde hastaların 8-OHdG düzeyleri ile TAS düzeyleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette doğrusal bir ilişki gözlendi (r=0.599, p=0.001). Sonuç: Diğer psikiyatrik bozukluklardaki oksidatif stres çalışmaların aksine özellikle E-DEHB alanındaki çalışmalar görece daha azdır. E-DEHB hastalarında artmış ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan TOS ve OSİ seviyeleri ve kontrol grubuyla benzer TAS seviyeleri daha önce yapılmış çalışma sonuçlarının çoğunu ve yapılan tek meta-analizi destekler niteliktedir. E-DEHB hastalarında 8-OHdG seviyelerinin yüksek bulunması hastalığın özgül bir belirtisi olmaktan ziyade hastalığın kronik doğasına ve E-DEHB hastalarının çevresel etkenlerin oksidan etkilerine yaşıtlarına göre daha fazla maruz kalmasına bağlanabilir. E-DEHB patogenezinde U-II yer almayabilir ancak bu sonucu söyleyebilmek için daha fazla sayıda hasta ile bu çalışma tekrarlanmalıdır. Çalışmamız E-DEHB hastalarında U-II ve 8-OHdG seviyelerini değerlendiren ilk çalışma olması dolayısıyla literatüre ciddi katkılar sağlayabilir.
Şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi (Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi örneği)
Şizofreni, dünya genelinde nüfusun yaklaşık % 1'ini etkileyen ağır bir ruhsal bozukluktur. Şizofreninin negatif semptomlarını önlemede sosyal destek etkin bir role sahiptir. Bu çalışmada şizofren hastaların algıladıkları sosyal desteğin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu durumu inceleyebilmek için katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne 16.02.2016-12.04.2016 tarihleri arasında başvuran, şizofreni tanısı almış, araştırmaya dahil edilme ve araştırmadan dışlanma kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 60 hasta ile tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek; cinsiyete, intihar girişiminde bulunup bulunmama durumuna, eğitim durumuna ve medeni duruma göre tüm alt boyutlarda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermemiştir. Gelir düzeyi ve çalışma durumuna göre ise şizofren hastaların algıladıkları sosyal destek, arkadaş desteği alt boyutunda ve ölçeğin tamamında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermiştir. Çalışmanın önemli bir kısmında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmaması, değişkenler ve algılanan sosyal destek arasında ilişki bulunmadığı anlamına gelmemelidir. İstatistiksel açıdan anlamlı farklılık göstermeyen bulgularda, puanlar bazında değişkenlerin az da olsa algılanan sosyal desteği etkilediği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Algılanan sosyal destek, Anlamlı farklılık, İntihar, Sosyal destek, Şizofreni
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine etkisi
İçselleştirilmiş damgalanma, toplumdaki kişilerin hasta hakkındaki olumsuz kalıp yargılarının hasta tarafından benimsenmesi ve bunun neticesinde değersizlik, yetersizlik gibi olumsuz duygu ve düşüncelerle kendisini toplumdan geri çekmesidir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), bireyin mesleki ve sosyal işlevselliği üzerinde olumsuz etkileri olan, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla karakterize, kronik seyirli ruhsal bir hastalıktır. Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın, yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın örneklemi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi veya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvurmuş 55 OKB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Skalası (Y-BOCS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form (WHOQL-BREF) ve Morisky Uyum Ölçeği (MUÖ) uygulanmıştır. Adli öyküsü olanların RHİDÖ puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,002). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile obsesyon düzeyi ve içselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile kompulsiyon düzeyi arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulunmuştur (p=0,000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile yaşam kalitesi arasında yüksek düzeyde ters yönlü bir ilişki bulunmuştur (p=0.000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile tedavi uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.061). Sonuç olarak, OKB hastalarının yaşam kalitesi çalışmalarında içselleştirilmiş damgalanma etkisi dikkate alınmalıdır.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri
Amaç: Psikiyatrik hastalıklar ve enflamasyon arasındaki ilişki şimdiye dek yapılan birçok çalışmada ortaya konmuştur. Şizofreni, Duygudurum Bozuklukları, Anksiyete Bozuklukları gibi birçok rahatsızlık yanında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nda da (DEHB) bu ilişkiye daha önce işaret edilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun erişkin formu ile enflamasyon arasındaki ilişki üzerine yapılmış çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (E-DEHB) hastalarında proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri ve bir akut faz proteini ölçülmüş bu olası ilişkiye dair kanıt bulmaya çalışılmıştır. Yöntem: Çalışmada DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 39 erişkin DEHB hastası ve 33 sağlıklı kontrolün serum IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α ve hsCRP düzeyleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labratuvarında ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda IL1-β değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük (p=0,006) saptanmıştır. Hiçbir sitokin düzeyi ve hsCRP düzeyi ile E-DEHB alt tipleri ve klinik değerlendirme ölçek skorları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tüm sitokin düzeylerinde tedavinin normalize edici etkisi izlendi. Sonuç: Literatürde DEHB ve enflamasyon ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamız Erişkin DEHB ile enflamasyon ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmada E-DEHB hastalarında IL-1β kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük tespit edilirken diğer incelenen sitokinler ve hsCRP için anlamlı fark tespit edilmemiştir. E-DEHB ve enflamasyon ilişkisini destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α, hsCRP
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda yetişkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluğu olan hastalardaki eriĢkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin tespiti ile iĢlevsellik ve hastalığa etkisini değerlendirmektir. Yöntem: GörüĢmeler iki aĢamada gerçekleĢtirildi; yaklaĢık 45-60 dk süren ilk aĢamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen I bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeği (SCID-I), bipolar bozukluk veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme yapıldı. Ġkinci aĢamada hastalardan DSM-IV EksenII bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeğini (SCID-II), Bipolar Bozukluk iĢlevsellik ölçeğini, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, YetiĢkin Ayrılık Anksiyetesi Anketini doldurmaları istendi. Bulgular: 70 BPB hastasının 38'i (%54) YAAB tanısı almıĢtır. YAAB tanısı alanların, 14' ü (%36) yetiĢkin baĢlangıçlı, 24' ü (%64) çocukluk çağından eriĢkinliğe uzanan ayrılık anksiyetesi bozukluğu olduğu bulunmuĢtur. YAAB olan ve olmayan bipolar hastalarda sosyodemografik değiĢkenler, özgeçmiĢ ve soygeçmiĢ özellikleri arasında anlamlı fark bulunmamıĢtır. KiĢilik bozukluğu ek tanısına bakıldığında çocukluk baĢlangıçlı ayrılık anksiyetesinde yüksek oran saptanmıĢtır. YAAB olan BPB hastalarda yaĢam boyu ÖF ek tanısı, YAAB tanısı olmayanlara göre daha yüksek oranda saptanmıĢtır. YAAB olan bipolar hastalarda olmayanlara göre özkıyım oranı yüksek bulunmuĢtur. Ortalama atak sayısı, baĢlangıç yaĢı, hastalık süresi, hastane yatıĢ sayısı, EKT tedavisi, mevsimsellik özelliği ve ilaç tedavisi açısından YAAB olan ve olmayan bipolar bozukluklu hastalar arasında fark olmadığı gözlenmiĢtir. HAÖ puanları YAAB eĢlik eden BPB grubunda daha yüksek saptanmıĢtır. Damgalanma hissi ve toplam iĢlevsellik puanları karĢılaĢtırıldığında YAAB olan BPB hastalarında istatiksel olarak anlamlı denebilecek düzeyde düĢük saptanmıĢtır. Sonuç: Bu çalıĢma bipolar bozukluk hastalarında %54 gibi yüksek oranlarda YAAB ek tanısı aldığı ve tanı alan YAAB' lerin 1/3 eriĢkin baĢlangıçlı olduğunu göstermektedir. YAAB'nin özkıyım giriĢimi oranı, iĢlevsellik düzeyi üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüĢtür. Psikiyatrik görüĢmelerde BPB hastalarında ayrılık anksiyetesi bozukluğu mutlaka sorgulanması gerektiği düĢünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Ayrılık anksiyetesi, bipolar bozukluk, komorbidite
Psikiyatri hastalarının tedavi ve poliklinik kontrollerine uyumu
Amaç:Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde 2011 yılında yatarak sağaltım gören hastaların taburculuk sonrası poliklinik kontrollerine ve önerilen ilaçların kullanımına uyum sağlayıp sağlamadığını saptamaktır. Yöntem:Çalışmaya alınan hastaların öncelikle klinik dosyaları incelendi. Tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formunda öncelikle hastaların DSM-IV TR'ye göre 1. Eksen tanıları ve ilgili diğer bölümler dolduruldu. Klinik dosyaların incelenmesi tamamlandıktan sonra hastaların poliklinik dosyaları incelendi. Morisky Uyum Ölçeği esas alınarak tarafımızca oluşturulan uyum ölçeği gereğince hastaların taburculuk sonrası 1. ve 3. aylarda poliklinik kontrollerine gelip gelmediği ve hekim tarafından önerilen ilaçları kullanıp kullanmadığı retrospektif olarak taranarak uyum ölçeğinde ilgili bölümler dolduruldu. Bulgular:Çalışmaya katılan 230 hastanın klinik ve poliklinik dosyalarının incelenmesi sonucunda uyuma etki eden faktörlerin; hastanın DSM- IV'e göre 1. Eksen ve 2. Eksen tanısının varlığı, günlük kullanılan ilaç sayısı, eşlik eden tıbbi hastalıklar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, içgörü varlığı gibi çeşitli nedenler olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmaya göre hastalık tanısına göre değişen oranlarda (% 16.7- % 68.8) uyumsuzluk saptanmıştır. Tıpta ve ilaç sanayisindeki gelişmelere rağmen geçmiş yıllara göre tedavi uyumunda bir artış sağlanamamıştır. Olası çözümlerin bulunabilmesi için; uyumsuzluğa neden olan etkenlerin klinik pratikte sorgulanması ve eğer uyumsuzluk varsa bu konu üzerinde önemle durulması gerekmektedir.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda çift uyumu ve cinsel işlevlerin değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluk tanılı hastalardaki cinsel işlevler ve çift uyumunu ve etkili olan faktörleri değerlendirmektir. Yöntem: Bipolar bozukluk (BPB) tanılı ötimik dönemde olan 50 hasta (32 kadın, 18 erkek) ve psikiyatrik hastalığı bulunmayan 50 kişiden oluşan kontrol grubu (27 kadın, 23 erkek) çalışmaya dahil edildi. Görüşmeler iki aşamada gerçekleştirildi. İlk aşamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, bipolar bozukluk veri formu ve cinsel işlevler veri formu dolduruldu. DSM-IV Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I) ve ilaç yan etkilerinin değerlendirilmesi için UKU Yan Etki Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ), DSM-IV Eksen II bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-II) hastalar tarafından dolduruldu. İkinci aşamada ölçekler toplandı ve değerlendirildi. Bulgular: BPB tanılı 50 hastanın % 50'sinde cinsel işlev bozukluğu (CİB) saptanmıştır. BPB ve kontrol grubunun CİB varlığı açısından karşılaştırılması sonucunda en sık erkek BPB tanılı hastalarda bozukluk belirlenmiştir. Kadın BPB tanılı hastalarda en sık saptanan bozukluk iletişim sorunu, erkeklerde ise cinsel sıklık azlığıdır. GRCDÖ toplam puanları her iki cinsiyette de BPB tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksek belirlenmiştir. ÇUÖ toplam puanları hasta ve kontrol grubunda benzer bulunmuştur. İlaç tedavilerinin değerlendirilmesi sonucunda cinsel işlevler açısından valproik asit güvenilir bulunmuştur. BPB hastalık özelliklerinin cinsel işlevlere olan etkisinin değerlendirilmesinde ataklarda psikotik belirtilerin bulunmasının CİB oranını artırdığı saptanmıştır. BPB tanılı hastalarda CİB varlığının çift uyumunu olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmada CİB oranının BPB tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görülmüştür. Özellikle erkek cinsiyette, kontrol ve hasta grubunda CİB çift uyumunu daha olumsuz etkilemektedir. Ancak CİB ve çift uyumunun etkilenmesi arasındaki en güçlü ilişki BPB tanılı erkek hastalardadır.
Bipolar bozukluk tanılı hastaların kontrol ve tedavi uyumunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatırılarak izlenen hastaların taburculuk sonrası önerilen ilaç tedavisine uyumunu etkileyen değişkenlerin ortaya konulmasını hedeflemektedir. Yöntem ve Gereç: 2006-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Servisinde bipolar bozukluk tanısıyla yatan 107 hastanın geriye dönük olarak klinik kayıtları incelendi. Bu hastaların 85'i ötimik hale gelince morisky uyum ölçeği doldurulmak üzere tekrar çağrıldı. Bulgular: 2. Eksen tanısı varlığı istatiksel olarak anlamlı olmasa da tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilemektedir. Alkol ve madde kullanımının eşlik ettiği az sayıda hastada ise % 62.5 oranında düşük uyum düzeyi tespit edilmiş olup tedaviye uyumu olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Sosyal desteği olanların ve medeni durumu evli olan hastaların tedaviye uyumunun istatistiksel olarak daha anlamlı olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmaya göre hastaların sosyal destek azlığı ve medeni durumunun bekar olması uyumu en çok etkileyen faktörler olmakla birlikte, hastanın eğitim durumu, önerilen ilaç rejiminin karmaşıklığı, hastalık tanısı aldığı günden bu yana geçen süre gibi çeşitli kişisel faktörler uyum üzerinde belirleyici olabilmektedir.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda uyku kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bipolar bozuklukta (BPB) uyku kalitesi ötimik dönemler dahil hastalığın her döneminde etkilenmiştir. Bu çalışmada bipolar ötimik hastaların uyku kalitesinin değerlendirilmesi, uyku kalitesi ile ilişkili klinik özelliklerin saptanması, uyku kalitesinin hastalık gidişi ve işlevsellik üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Bozukluk Birimi'ne ayaktan başvuran 18-65 yaş arası 122 hasta alındı. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği ile hastaların ötimik dönemde oldukları doğrulandı. Sosyodemografik Veri Formu ve Bipolar Bozukluk Veri Formu dolduruldu. BPB'a eşlik eden ek tanılar DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği ve DSM-IV Eksen II Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği ile belirlendi. Genel Uyku Anketi ile uykunun genel özellikleri sorgulandı. Çalışmaya katılan her hasta Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Bipolar Bozukluk İşlevsellik Ölçeği'ni doldurdu. Bulgular: Çalışmaya alınan 122 hastanın (ortalama yaş; 38,7±10,8 yıl) % 56,5'inin uyku kalitesinin kötü olduğu saptanmıştır. Örneklem grubunun çoğunluğunun kadın (% 63,9), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (% 75,4), orta-üst sosyoekonomik düzeye sahip olduğu (% 75,4) belirlenmiştir. Uyku kalitesi kötü olan grubun, uykuya dalma süresinin daha uzun, gece uyanma sayısının daha sık olduğu saptanmıştır. Uyku kalitesi kötü olan grupta, sigara ve kafein kullanımı, özkıyım girişimi öyküsü, mevsimsellik, antidepresan ilaç kullanımı ve elektrokonvüzif tedavi uygulanması ile yaşamboyu anksiyete, somatoform, dürtü denetim ve kişilik bozuklukları ektanısı yaygınlık oranı, uyku kalitesi iyi olan gruba göre daha yüksek, duygusal ve zihinsel işlevsellik, ev içi ilişkiler, inisiyatif alma ve potansiyelini kullanabilme ile toplam işlevsellik puanları ise daha düşük saptanmış ve bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: BPB'un ötimik dönemlerinde uyku kalitesi bozulmuştur ve kötü uyku kalitesi işlevsellik kaybına yol açmaktadır. Bipolar hastalarda, uyku sorunlarının psikiyatrik görüşmelerde rutin olarak sorgulanması, duygudurum dönemlerinden bağımsız olarak ele alınması ve psikososyal müdahaleler ya da farmakoterapilerle tedavi edilmesinin, uyku kalitesini dolayısıyla işlevsellik ve yaşam kalitesini arttıracağı düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, uyku kalitesi, işlevsellik
Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören şizofreni hastalarının sosyodemografik ve klinik özellikleri
PSİKİYATRİ KLİNİĞİNDE YATARAK TEDAVİ GÖREN ŞİZOFRENİ HASTALARININ SOSYODEMOGRAFİK VE KLİNİK ÖZELLİKLERİ Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Psikiyatri Kliniği'nde 2010-2014 yılları arasında şizofreni tanısı ile yatarak tedavi gören hastaların yatış dosyaları incelenerek klinik ve sosyodemografik özelliklerinin belirlenmesi; ayrıca cinsiyet, az-çok yatış, erken-geç başlangıçlı şizofreni ve ailesinde şizofreni hastalığı olanlar-olmayanlar şeklinde bir takım tanımlayıcı özellikler belirlenerek gruplandırılması, grupların da kendi aralarında karşılaştırılması ile hastalık özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya 01 Ocak 2010–31 Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri servisinde yatırılarak tedavi gören, DSM IV-TR'ye göre şizofreni tanısı alan 208 hasta dahil edilmiştir. Çalışma geçmişe dönük dosya taraması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini incelemek için veri toplama formu, Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS), Hamilton Depresyon Ölçeği, Açık Saldırganlık Ölçeği ve İçgörü Değerlendirme Ölçeği hasta dosyaları taranarak, hasta dosyalarından alınmıştır. Bulgular: Kadın ve erkek hastalarının yaş ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ailesinde (birinci veya ikinci derecede akrabalarında) şizofreni hastalığı olanların oranı % 22,6 (n:47) olarak saptanmıştır. Bir veya daha fazla sanrısı olan hastaların oranı % 98,6 (n:205), bir veya daha fazla halüsinasyonları olan hastaların oranı % 59,6 (n:124) olarak bulunmuştur. Sanrı tipleri incelendiğinde hastaların büyük çoğunluğunda perseküsyon ve referans sanrıları olduğu; halüsinasyon tipleri incelendiğinde ise büyük çoğunluğunun işitsel ve görsel halüsinasyonları olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik verilerden yaşam boyu sigara, alkol, madde kullanımı cinsiyete göre incelendiğinde, erkek hastalar yönünde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Hastanede yatış süresi, organik hastalık varlığı ve yaşam boyu özkıyım girişimi kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İlaç içerek özkıyım girişiminde bulunmanın, kadın hastalarda erkek hastalara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hastalarında medeni durum (bekar), meslek (ev kadını/işsiz), ailede ruhsal bozukluk varlığı durumlarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Erken başlangıçlı şizofreni hasta grubu, hastalığın alevlenme sayısı ve hastaneye yatış şekli (kendi isteği) açısından geç başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur. Geç başlangıçlı şizofreni grubu ise hastalığın başlangıç seyri (hızlı) ve hastaneye yatış şekli (zorla) açısından, erken başlayan şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Referans sanrısı olan hasta sayısının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Açık Saldırganlık Ölçeği toplam puan ortalaması ve Açık Saldırganlık Ölçeği'nin alt ölçeği olan nesnelere agresyon ortalama puanlarının çok yatış grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu bulguların ışığında, şizofrenide sosyodemografik, klinik özellikler ve hastalığın temel belirtileri açısından hasta grupları açısından bazı önemli farklılar olduğu ortaya konulmuştur. Bu konuda daha geniş ve homojen dağılım gösteren bir örneklem grubunun belirlenmesi ve aynı zamanda hasta ve ailesi ile bire bir görüşme ile yapılacak olan çalışmanın, hastalığın klinik özelliklerinin daha ayrıntılı belirlenmesi açısından katkı sağlayabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: şizofreni, yatan hastalar
Psikiyatrik hastalarda aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı ve klinik özellikleri
Psikiyatrik Hastalarda Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Sıklığı ve Klinik Özellikleri Amaç: Aralıklı patlayıcı bozukluk sözel ve/veya fiziksel agresyon ile sonuçlanan, yineleyici biçimde saldırganlık dürtülerine karşı koyamama atakları ile tanımlanan bir bozukluktur. Klinik psikiyatri pratiğinde sıkça rastlanabilecek önemli bir psikiyatrik bozukluk olmasına rağmen bu konuda literatürde az sayıda veri bulunmaktadır. Bu çalışmada aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığının ve bu bozuklukla ilişkili sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2015 yılında ilk altı aylık periodda ilk kez başvuran 406 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Eksen I ve Eksen II bozukluklarının tanısı DSM-IV ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı için DSM-IV ve ayrıca DSM-5 tanı ölçütleri kullanılmıştır. Tanı koyma sürecinde; Eksen I bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID I), Eksen II bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID II), Belirti Tarama Listesi (SCL-90), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri, araştırmacının yaptığı klinik görüşme ve sosyodemografik veri formundan edinilen bilgiler kullanılmıştır. Bunlara ek olarak dürtüsellik ve agresyonun değerlendirilmesi amacıyla katılımcılara Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı patlayıcı bozukluğun DSM-5'e göre yaşam boyu ve 12 aylık sıklığı sırasıyla % 16,7 ve % 11,3 olarak saptanmıştır. Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16,4 yıl olarak hesaplanmıştır. Aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı erkeklerde kadınlara göre 3,8 kat (%95 GA= 1,9-7,5), kırsal kesimde yaşayanlarda şehir merkezinde yaşayanlara göre 2 kat (%95 GA=1,1-3,7), yaşam boyu özkıyım girişimi olanlarda olmayanlara göre 2,7 kat (%95 GA=1,3-5,6), yaşam boyu self mutilatif davranışı olanlarda olmayanlara göre 4,5 kat (%95 GA=2,3-8,7) ve ailede öfke sorunu bildirenlerde bildirmeyenlere göre 3 kat (%95 GA=1,5-5,9) fazladır. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı alan grupta çocukluk çağı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma katılımcıların yaklaşık altıda birinin DSM-5 tanı ölçütlerine göre yaşam boyu Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısını karşıladığını ortaya koymaktadır. Aralıklı patlayıcı bozuklukla istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi gösterilen sosyodemografik özellikler arasında cinsiyet, yaşanılan yer, yaşam boyu özkıyım girişimi, self mutilatif davranış öyküsü ve ailede öfke sorunu öyküsü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk, Agresyon, Dürtüsellik, Öfke.
Şizofreni hastalarında tıbbi hastalık eş tanılarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada şizofreni hastalarının tıbbi hastalık eş tanı profillerinin çıkarılması amaçlanmıştır. Tıbbi hastalıkların yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik verilere; hastane yatış sayısı, hastalık süresi gibi klinik özelliklere ve psikiyatrik takiplerinin yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılıklar gösterip göstermediğinin tanımlanması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11.02.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalına ayaktan başvuran ve burada yatırılarak takip edilen şizofreni hastaları ile 5.06.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi yataklı servislerinde tedavi görmekte olan şizofreni hastaları alındı. Görüşmeler tek bir görüşmeci tarafından 30-45 dakikada gerçekleştirildi. Görüşme sırasında araştırma için tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, fiziksel hastalıklar listesi ve mevcut fiziksel hastalık listesi hastadan alınan bilgiler doğrultusunda görüşmeci tarafından dolduruldu. Bulgular: Çalışmamıza 537 hasta katılmıştır. Bu hastaların 219'u (%40,8) kadın, 318'si (%59,2) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 38,50 ±12,21'dir. Hastaların 495'inde (%92,2) herhangi bir tıbbi hastalık olduğu bulunmuştur. Bu hastalıklardan en sık görüleni 458 (%85,3) hastayla ağız-diş sağlığı problemleridir. Daha sonra ise obezite gelmektedir (170 hasta, %31,7). 3. sıklıkta gözlenen hastalık diyabet olup 50 (%9,3) hastada bulunmuştur. Ardından ise hipertansiyon ve hiperlipidemi gelmektedir (her ikisi de 39 hastada saptanmıştır, %7,3). Hipertansiyon, epilepsi, tiroid patolojileri, prolaktin yüksekliği, obezite, anemi kadınlarda daha sık görülen hastalıklardır. Erkeklerin ağız hijyenine kadınlardan daha az dikkat ettiği gözlenmiştir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, diyabet, ülser evlilerde daha sık karşılaşılmıştır. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi, KOAH, diyabet, tiroid patolojileri, benign prostat hiperplazisi yaşla sıklığı artan hastalıklardır. Obez hastalarda hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet daha sık gözlenmiştir. Epilepsisi, kardiyak aritmisi ve obezitesi olan hastalarda sigara içme oranlarına daha az rastlanmıştır. Polifarmasi alan hastalarda kardiyak aritmi daha sık bulunmuştur. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular şizofreni hastalarının büyük çoğunluğunun tıbbi bir tıbbi hastalık eş tanısı olduğunu göstermiştir. Şizofreni hastalarının genel tıbbi durumu ilgilendiren hastalıklarına karşı özenli olmamaları nedeniyle bir kısım hastalıklarının tanısının atlandığı da düşünülünce bu oranların çok daha yüksek olduğu sonucuna varılabilir. Bazı hastalıkların sıklıklarının şizofreni hastalarında arttığına da dikkat edilirse şizofreni hastalarının en önemli ölüm sebeplerinden olan tıbbi hastalık eş tanılarının etkin şekilde tanılanması ve tedavi edilmesi gerekliliği kanaatine varılmaktadır.
Bipolar bozukluk tanılı kadın hastalarda gebelik ve lohusalıktaki duygudurum epizodlarının hastalığın seyrine etkisi
AMAÇ: Bipolar bozukluğun seyrinin cinsiyetler arasında farklılık gösterdiğini bildiren yayınlar vardır. Kadınlarda hormonal dalgalanma dönemlerinde semptomlar çoğunlukla kötüleşmektedir. Bu çalışma ile bizim amacımız, gebelik dönemlerinin bipolar bozukluk seyrine ne gibi bir etki gösterdiğini araştırmaktır. METOD: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde bipolar bozukluk tanısı ile serviste veya ayaktan takip ile tedavi görmekte olan ,çalışmaya katılmayı kabul eden 93 kadın hasta alınmıştır. Katılımcıların sosyodemografik verileri ayrıntılı olarak alınmış ve SCID-I, YMRS ve HDRS uygulanmıştır. BULGULAR: Gebelik öyküsü olan kadınlarda hastalık başlangıç yaşı ve tanı yaşı daha geçtir. Gebelikte daha çok depresif ataklar görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda postpartum depresyon daha fazla görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda yaşam boyu atak sayısı daha fazladır ve YMRS puanları daha kötüdür. SONUÇ: Gebelik ve lohusalık dönemindeki duygudurum ataklarının kadın bipolar hastalarda hastalığın seyrine etkisini araştırdığımız çalışmamız bilgilerimize göre daha önce yapılmamıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, gebelik öyküsü olanlarda hastalık daha geç başlamasına rağmen, daha fazla ataklarla seyrettiği görülmektedir. Buna göre gebelik, hastalığın prognozunu olumsuz etkiliyor gibi görünmektedir. Gebeliğin, bipolarite üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla hasta ile çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk, Gebelik, Lohusalık
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde yatan psikotik ve psikotik olmayan hastalarda tekrarlayan yatışların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde yatarak sağaltım gören psikotik olan ve olmayan olguların tekrarlayan yatış oranlarının belirlenmesi, tekrarlayan yatışlar açısından sosyodemografik ve klinik değişkenlerin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.07.2013-30-06.2017 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde yatarak sağaltım gören tüm hastalar retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar psikotik olan ve olmayan olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu hastalardan oluşturulan gruplar sosyodemografik ve klinik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dahil edildiği yatışla beraber 18 ay içinde birden fazla yatışı olan hastalar tekrarlayan yatış; 3 ve üzeri yatışı olan hastalar döner kapı fenomeni olarak kabul edilmiştir. Tekrarlayan yatışı ve döner kapı fenomeni olan olgular diğerleri ile sosyodemografik ve klinik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 903 hastanın yaş ortalaması 40,02 ± 14,31 idi. Hastaların çoğunluğu kadın (% 64,5), evli (% 57,3), çocuklu (59,8), ilköğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (% 91), çalışmadığı (% 76,3), kentte yaşam sürdüğü (% 93), aile ile yaşadığı (%95,7) bulunmuştur. Hastalık ana tanıları en sık 'Depresyon Bozuklukları' (%35,3), 2. Sıklıkta 'Şizofreni ve psikoz ile giden diğer bozukluklar'(%18,2), 3. Sıklıkta 'Bipolar ve ilişkili bozukluklar' (%17,8) bulunmuştur. Tüm hastaların %38,7'i psikotik, %61,4 psikotik olmayan grupta olduğu görülmüştür. Tüm hastaların %24'ünü tekrarlayan yatışları olan hastalar, % 6,9'unu döner kapı fenomeni hastaları oluşturmuştur. Tekrarlayan yatışı olan hastaların %36,4'ü psikotik olan grupta, % 63,6'sı psikotik olmayan grupta olduğu görülmüştür. Psikotik hastaların %22,7'sinin, psikotik olmayan hastaların %24,8'inin tekrarlayan yatışı olduğu görülmüştür. Psikotik olan ve olmayan hastalar arasında yatış sayıları açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç: Tekrarlayan yatışta etkili olan çok sayıda faktör vardır. Psikotik bulgu varlığı bu faktörlerden sadece biridir. Bu faktörlerin tümünün değerlendirildiği ileriye dönük, psikoz varlığının ölçeklerle değerlendirildiği, geniş hasta sayısına sahip izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Döner Kapı Fenomeni, Psikotik, Tekrarlayan Yatış
Transseksüel bireylerde agresyon ve sosyal anksiyetenin travmatik yaşantılarla ilişkisi
Amaç: Cinsel kimlik disfori sendromu (CKDS), kişinin bedensel cinsiyeti ile cinsel kimliği arasında uyumsuzluğun olduğu klinik bir durumdur. Transseksüalite, kişinin cinsiyetinden rahatsız olmasına ek olarak karşı cinse ait hissetme duygusunu da içerir. Cinsiyet disforisi yaşayan kişiler çeşitli düzeylerde ayrımcılık ve şiddetle karşı karşıya kalabilmektedirler. Transseksüel bireylerde sıklıkla yaşadıkları sosyal izolasyon nedeniyle, depresyon, anksiyete, madde kullanımı ve intihar gibi ruhsal bozukluklar sık görülür. Yaşamın erken dönemlerinden itibaren maruz kalınan bu tür travmatik yaşam deneyimleri nedeniyle, transseksüel bireylerde agresif tutum ve davranışların toplumun diğer bireylerine göre yüksek olabileceği ön görülebilir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği‟ne başvuran 18-65 yaş arası transseksüel bireylerde sosyal kaygı ve agresyon düzeyleri ile travmatik yaşantıları arasındaki ilişki ve transseksüel olmayan bireylerle olan farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Psikiyatri Polikliniğinde yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. Çalışmanın katılımcıları transseksüalite tanılı 100 olgu ve transeksüel olmayan sağlıklı 86 kadın ve erkekten oluşan kontrol grubundan oluşmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Sosyal anksiyete, agresyon ve travmatik yaşantı varlığını belirlemek için sırasıyla Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Buss-Perry Agresyon Ölçeği ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grupları arasında sosyal kaygı ve sosyal kaçınma puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmemiştir. Transseksüel grupta toplam saldırganlık, fiziksel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları; ergenlikte yaşanan travma puanları; kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Transseksüel grupta özkıyım girişimi öyküsü ile sosyal anksiyete, sosyal kaçınma, toplam saldırganlık, sözel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gelirlenmiştir. Transseksüel grupta sosyal kaygı ile sosyal kaçınma (r = 0,732, p<0,001), toplam travma (r = 0,474, p<0,001), toplam saldırganlık (r = 0,344, p<0,001) ve düşmanlık (r = 0,344, p<0,001) puanları; sosyal kaçınma ve toplam travma(r = 0,406, p<0,001) puanı; toplam saldırganlık puanı puanı ile fiziksel saldırganlık (r = 0,711, p<0,001), sözel saldırganlık (r= 0,645, p<0,001), öfke (r= 0,818, p<0,001) ve düşmanlık (r= 0,800, p<0,001) arasında pozitif yönde güçlü ilişkiler vardır. Sonuç: Araştırmaların da gösterdiği gibi bilhassa yaşamın erken dönemlerinde yaşanan kötü olaylar hayat boyunca bireylerde iz bırakabilmekte ve travmalara sebep olabilmektedir. Bu durum transseksüel bireylerde özkıyıma kadar varabilen psikiyatrik komorbiditelere ve agresyona neden olabilmektedir. Transseksüel bireylerle çalışırken bu gruba özgü sosyal izolasyon kaynaklı problemlerin bilincinde olunması, ruh sağlığı ve sosyal sorunlarının iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Transseksüalizm, Agresyon, Sosyal Anksiyete, Travma
Obsesif kompulsif bozukluk tanısı ile izlenen hastalarda ortoreksiya nervoza
Amaç: Ortoreksiya nervoza terimi, sağlıklı yiyeceğin tüketilmesi ile ilgili patolojik fiksasyonu tanımlamak için kullanılmaktadır. Ortoreksiya nervozanın anoreksiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bedensel belirti bozukluğu, hastalık anksiyetesi bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi diğer ruhsal bozukluklarla bazı fenomenolojik özellikleri paylaştığı varsayılır. Bu çalışmada, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtiler, yeme tutumu ve bazı sosyodemografik özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Obsesif Kompulsif Bozukluk Birimi'nde yürütülmüştür. Çalışma 3 örneklem grubundan oluşmaktadır: 63 OKB tanılı hasta, Çukurova Üniversitesi Sağlıklı Yaşam Merkezi'nde haftanın en az 3 günü, günde en az 30 dakika spor yapan 63 sağlıklı kontrol ve düzenli spor yapmayan 63 sağlıklı kontrol. Her 3 gruba Sosyodemografik Veri Formu, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği, ORTO-11 ölçeği, Yeme Tutum Testi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği, DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu uygulandı. OKB tanılı hastalara ek olarak Obsesif Kompulsif Bozukluk Veri Formu uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda şimdiki düzen-simetri obsesyonu ile ortorektik eğilimler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Ancak diğer obsesif kompulsif belirtiler ile ortoreksiya nervoza arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Düzenli spor yapan bireylerde ve obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin arttığı saptanmıştır (sırasıyla: p<0,05, p<0,01). Düzenli spor yapan bireylerin ortorektik eğilimleri obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalar ve düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek saptanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden ortorektik eğilimler açısından anlamlı düzeyde farklılaşmadığı saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda OKB tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. OKB tanılı hastalar ve düzenli spor yapan bireylerde yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin de arttığı görülmüştür. Bulgular, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif bozukluktan ziyade yeme bozuklukları grubuna daha yakın olabileceğini göstermektedir. Sınıflandırma sistemlerinde ortoreksiya nervozanın yerinin belirlenebilmesi için geniş örneklemli ve farklı tanılarda hasta gruplarında daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Ortoreksiya Nervoza, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yeme Tutumu
Cloninger mizaç ve karakter özelliklerinin remisyonda depresif hastalarda sıcak ve soğuk bilişlerle ilişkisi
Amaç: Depresyonun bilişsel bir hastalık olduğu Beck'ten beri güncelliğini korumaktadır. Son yıllarda bilişsel işlevlerle ilgili çalışmalar emosyon ve motivasyondan bağımlı sıcak biliş ile emosyon ve motivasyondan bağımsız soğuk bilişsel işlevler açısından depresyonu incelemektedir. Mizaç, karakter özellikleri ve depresyon birçok ortak noktada kesişmekte, benzer şekilde soğuk ve sıcak bilişleri etkilemektedir. Remisyonda depresyon hastalarında ise sonuçlar çelişkilidir. Çalışmamızda, remisyonda depresyon hastalarında mizaç ve karakter özelliklerin, soğuk ve sıcak bilişleri etkileyip etkilemediğinin ve çelişkili sonuçlara bir açıklama getirip getiremeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma, Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran 47'si hasta grubu, 31'i kontrol grubu olmak üzere toplam 78 gönüllü ile yürütülmüştür. Çalışmaya alınan gönüllülere DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), (WAIS-R)-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulanması sonrasında dahil edilme kriterlerine uygun gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Mizaç ve Karakter Envanteri (TCI), Stroop testi, Wisconsin Kart Eşleme testi, İz sürme testi, Rey Sözel Bellek testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Tanınması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi testi, İma testi, Iowa kumar testi uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak, T testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Pearson Korelasyon testi ile yapılmıştır. Anlamlılık ölçütü olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Remisyonda depresyon hastalarında zarardan kaçınmanın yüksek, kendini yönetmenin düşük düzeyde olduğu saptandı. Bu dönemde yenilik arayışının yüksek saptandığı, ödül bağımlılığı ve sebat etmenin de birlikte yüksek saptandığı gösterildi. Bir diğer bulgu ise mizaçların daha çok sıcak bilişleri, karakterin daha çok soğuk bilişleri etkilemesi ve aynı zamanda etkiledikleri biliş alanında birbirlerinin etkilerini modüle etmeleriydi. Yüksek ödül bağımlılığı ve zarardan kaçınma açısından sıcak bilişsel testlerden afektif karar verme, soğuk bilişsel testlerden tepki süresi ile pozitif yönde bağıntı saptandı. Yüksek yenilik arayışı ile afektif karar verme açısından bağıntı negatifti. Düşük kendini yönetme, tepki süresi, çalışma belleği ve bellek gibi soğuk bilişsel fasetlerin hepsini olumsuz etkiledi. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda remisyonda depresyonda soğuk ve sıcak bilişlere mizaç ve karakter özelliklerinin etkilediği gösterilmiştir. Remisyon döneminde mizaç ve karakter özelliklerinin, soğuk ve sıcak bilişsel işlevleri kendi karakteristiği yönünde etkilemeye devam ettiği, her ikisinin de 'trait' (sürekli) belirteç olarak değerlendirilebileceği saptanmıştır. Bulguların daha büyük örneklemde yinelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Cloninger Mizaç ve Karakter, Remisyonda Depresyon, Soğuk ve Sıcak Biliş