Harran University
Discipline

Family Medicine

Harran University

887

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesi

Bu çalışma, streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda Teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda deney gruplarında canlı ağırlık, yem ve su tüketimi, kan şekeri düzeyleri, biyokimyasal belirteçler, oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) ve inflamatuar belirteç (IL-1β) incelenmiştir. Çalışmada Wistar albino cinsi (8 haftalık, 180-300 gram) 40 adet hem erkek hem dişi ratlar kullanılmıştır. Ratlar, 22 ± 2 °C'de ve %50 nisbi nem oranında şeffaf içi görülebilen, standart rat yemi ve su ataçmanlarının eklenebileceği şekilde tasarlanmış kaplarda 12/12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsüne sahip bir ortamda barındırılmıştır. Çalışmamızda ratlar sağlıklı (S), diyabet (DM), diyabet + 200mg/kg metformin (DM+M200), diyabet + Teucrium pruinosum 100mg/kg (DM+T100) ve diyabet + Teucrium pruinosum 200mg/kg (DM+T200) olarak beş grup şeklinde ayrılmıştır. Deneysel koşullara uyum sürecini tamamlamaları amacıyla, ratlar deney başlangıcından 14 gün önce deney ortamına alınmıştır. STZ enjeksiyonundan önce 16 saat aç bırakılan ratlara 40mg/kg dozunda STZ intraperitoneal enjekte edilmiştir. Enjeksiyondan 48 saat sonra ölçülen kan şekerlerinde 250mg/dl üzerinde olanlar diyabet kabul edilmiştir. Ratlar üzerinde 28 gün boyunca 100mg/kg ve 200mg/kg dozlarında Teucrium pruinosum ekstaratı oral gavaj yoluyla uygulanmış ve sonuçlar 200mg/kg metformin oral gavaj uygulanan ratlar ile kıyaslanmıştır. Çalışmamız sonucunda; ağırlık değişimi açısından, sağlıklı ve DM+T100 gruplarında canlı ağırlık artışı gözlenirken; diyabet, DM+M200 ve DM+T200 gruplarında canlı ağırlık kaybı meydana gelmiştir. Gruplar arasındaki ağırlık değişimi farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Yem tüketimi açısından; sağlıklı grupta yem tüketiminde hafif bir azalma olurken, diğer tüm diyabetik gruplarda yem tüketiminde artış saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Su tüketimi açısından; tüm gruplarda su tüketiminde artış gözlenmiş, en yüksek artış DM+M200 grubunda (%55,65) ve en düşük artış sağlıklı grupta (%15,98) kaydedilmiştir. Su tüketimindeki farklar da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kan şekeri düzeyleri açısından; 3. ve 30. gün ölçümleri karşılaştırıldığında, DM+T200 grubunda %13,91 oranında kan şekeri düşüşü kaydedilmiş, bunu %7,89 düşüş ile DM+M200 grubu takip etmiştir. Diyabet grubunda ise kan şekeri düzeylerinde %11,08 oranında artış gözlenmiştir. Kan şekeri değişiminde gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Biyokimyasal belirteçler açısından: Kreatinin, sodyum, iii potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, amilaz ve lipaz değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05); glukoz, üre, Ast, Alt ve GLP-1 düzeylerinde gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ölçülen glukoz değerlerinde, diyabet grubuna oranla en anlamlı düşüş DM+T100 grubunda gözlemlenmiştir. Oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) açısından; DM+T200 grubunda TAS değerleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diyabet grubunda TOS ve OSİ değerleri diğer gruplara göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). İnflamatuar belirteç (IL-1β) yönünden ise: diyabet grubunda IL-1β düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). En düşük IL-1β düzeyleri ise sağlıklı grupta saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda; kullanılan tedavi protokolünün hiperglisemi kontrolünde, oksidatif stresin azaltılmasında ve inflamasyonun baskılanmasında etkili olabileceğini düşündürmektedir. T100 ve T200 dozunda uygulanan tedavi protokolleri, diyabet tedavisine destekleyici bir ajan olarak değerlendirilebilir. Ancak, etkinliğinin ve güvenliğinin daha net ortaya konulabilmesi için uzun dönemli çalışmalar ve farklı dozajlarla yapılan araştırmalar gereklidir. Diyabet yönetiminde yalnızca glisemik kontrol değil, aynı zamanda oksidatif stres ve inflamasyonun da izlenmesi gerektiği, çalışmanın sonuçları ile bir kez daha vurgulanmıştır. Çalışmanın bulgularını desteklemek ve mekanizmaları daha ayrıntılı açıklayabilmek amacıyla, moleküler düzeyde antioksidan ve antiinflamatuar etkilerin araştırılacağı ileri deneysel ve klinik çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Rat, Streptozotosin, Teucrium Pruinosum, Oksidatif Belirteçler ve İnflamatuar Belirteçler

Recep As
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Teucrium pruinosum ekstratının diyabetik ratlarda diyabetik nefropatiye koruyucu etkilerinin incelenmesi

Giriş: Diyabetes mellitus, kronik hipergliseminin yol açtığı komplikasyonlarla küresel morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerindendir. Bu komplikasyonların başında gelen diyabetik nefropatinin patogenezinde oksidatif stres ve inflamatuar süreçler kritik rol oynamaktadır. Bitkisel kökenli ajanların bu mekanizmaları hedef alarak destekleyici tedavi potansiyeli taşıdığı düşünülmektedir. Geleneksel tıpta antidiyabetik özellikleriyle bilinen Teucrium pruinosum'un (TP) diyabetik böbrek hasarı üzerindeki koruyucu etkileri ise sınırlı olarak araştırılmıştır. Amaç: Bu çalışmada Teucrium pruinosum ekstratının, streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan Wistar Albino ratlarda hiperglisemi, böbrek fonksiyonları, oksidatif stres göstergeleri ve su tüketimi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metot: Sekiz-on haftalık, 180-250 g ağırlığındaki 45 rat beş gruba ayrıldı: sağlıklı, Diyabet (DM), Diyabet + metformin 200 mg/kg (DM + M200), Diyabet + Teucrium pruinosum 100 mg/kg (DM + TP100) ve Diyabet + Teucrium pruinosum 200 mg/kg (DM + TP200). Diyabet, tek doz 40 mg/kg STZ intraperitoneal enjeksiyonuyla indüklendi; 48 saat sonra kuyruktan ölçülen kuyruk kan glukozu ≥ 250 mg/dL olan hayvanlar diyabetik kabul edildi. Tedaviler 30 gün boyunca oral gavaj yoluyla uygulandı. Deney süresince 0., 3., 7., 14., 18., 21., 24. ve 30. günlerde kuyruk kan glukozu ile günlük su tüketimi kaydedildi. Otuzuncu günde serum glukozu, üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve oksidatif stres belirteçleri (toplam antioksidan kapasite [TAS], toplam oksidan seviye [TOS], oksidatif stres indeksi [OSI], malondialdehit [MDA], NRF2, KIM-1) analiz edildi. Bulgular: Teucrium pruinosum uygulaması, özellikle 200 mg/kg dozunda, başlangıca göre kuyruk kan glukozunda %15,7'lik anlamlı düşüş sağladı; diyabet kontrol grubunda glukoz yaklaşık %10 arttı (p <0,05). Aynı doz üre ve kreatinin düzeylerini azaltarak GFR'yi grup 1 sağlıklı düzeylerine yaklaştırdı (p <0,05). Diyabetik gruplarda su tüketimi anlamlı biçimde yükseldi; en belirgin artış DM + M200 grubunda, en düşük artış sağlıklı grubunda kaydedildi (p <0,05). Teucrium pruinosum uygulaması, su tüketimindeki artışı metformin grubuna kıyasla daha düşük düzeyde sınırladı. Ayrıca TAS değerleri yükselirken TOS, OSI ve MDA düzeyleri anlamlı olarak geriledi; ancak NRF2 ve KIM-1 düzeylerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Teucrium pruinosum ekstratı, STZ ile indüklenmiş diyabetik ratlarda hiperglisemiyi kontrol altına almış, böbrek fonksiyonlarını korumuş, oksidatif stresi azaltmış ve su tüketimindeki artışı sınırlamıştır. Bulgular, bu ekstratın diyabetik nefropatinin önlenmesi veya tedavisinde destekleyici fitoterapötik ajan olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Etkinlik mekanizmalarının ve uzun dönem güvenliğinin aydınlatılması amacıyla ileri in vivo ve in vitro çalışmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Teucrium pruinosum, Rat, Diyabet, Nefropati, streptozotosin, oksidatif stres

Muhammet Yıldız
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez bireylerde insülin direnci ve ilişkili faktörler

Giriş: Obezite, kardiyovasküler hastalıklar, diyabetes mellitus ve kanserler gibi birçok kronik hastalığın gelişmesinde bir risk faktörüdür ve kronik hastalıkların ortaya çıkmasında obezite kaynaklı inflamasyon varlığının rol oynadığı düşünülmektedir. İnsülin direnci vücutta insülin seviyesinin direnç nedeniyle artması ile ya da doku reseptörlerinde insüline karşı bir duyarsızlık gelişmesi ile sonuçlanan bir durumdur. Bu durum fark edilmez ise sürecin diyabet ve obeziteye ilerlemesi kaçınılmazdır. Bunun yanında obezitenin neden olduğu inflamasyon, insülin duyarlılığında değişmeye sebep olarak diyabet gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Obezite derecelerine göre insülin direnci ile kan parametreleri ve inflamatuar yük farklılık arz edebilir. Bu çalışmada obez bireylerde insülin direnci ile kan parametreleri ve inflamatuar yük arasında nasıl bir bağlantı olduğu araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı tipte planlanmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Obezite Polikliniği'ne başvuran ve obezite tanısı almış olan 250 (VKİ≥30 kg/m2) birey alınmıştır. Kayıtlı arşiv verilerinden hastaların antropometrik ölçümleri, beden kitle indeksi, CRP, Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO), insülin, HbA1c değerleri kaydedilmiştir. Bunun yanında inflamasyon varlığında ortaya çıkabilecek olası metabolik anormalliklerin ilişkisini incelemek için rutin hemogram ve biyokimya kan parametre sonuçları da kaydedilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler VKİ derecelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastalara ait insülin direnci Glukoz X insülin/405 (HOMA-IR) formülü ile hesaplanarak kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde sosyal bilimler yazılımının istatistik paketi (Windows, Chicago, IL, ABD için SPSS 20.0) kullanıldı. P değerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Obezite grupları arasında CRP (p<0,025), glikoz(p<0,028), HbA1c(p<0,001), insülin (p<0,030), HOMA-IR (p<0,005) ve ALT(p<0,006) değerler bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiş olup, morbid obez (grup 3) bireylerde değerlerin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Gruplar arasında insülin direncine göre anlamlı farklılık olup, insülin direnci olan grupta glukoz, insülin, HDL, kreatinin ve ALT değerlerin anlamlı şekilde yüksekti. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen bulgular, obezite sınıfları ile CRP arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki ortaya koymuştur. Bu durumda obezite düzeyi arttıkça enflamasyon yükünün arttığı söylenebilir. Birinci basamak koşullarında rutin bakılan ve mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğu bilinen kreatinin ve ALT değerleri ve insülin direnci arasında anlamlı ilişki kurulmuştur. Obezite derecesi ile pozitif yönlü anlamlı ilişkisi olan Glukoz, HbA1c, BUN, ALT, insülin düzeyi ve HOMA-IR değerleri, bireylerde erken tanı ve bireysel yaklaşım ile klinik kötüleşmeden yaşam tarzı değişiklikleri ve psikolojik destek ile kilo alımının durdurulması ve ideal seviyelere getirilmesinin morbidite ve mortalite bakımından olumlu etkileri olacağını düşündürmektedir.

Berat Sertakan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şanlıurfa yöresinde son on yılda kolon kanserinin demografik değişimi

Amaç: Kolorektal kanserler, dünya genelinde kansere bağlı ölümler arasında ön sıralarda yer almakta ve önemli bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır. Kolon polipleri ise kolorektal kanserin gelişiminde öncül lezyonlar olarak kabul edilmekte olup, bu lezyonların erken dönemde tanınması büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda yapılan epidemiyolojik çalışmalar, kolon kanserlerinin lokalizasyonunda sağ kolon ve sigmoid kolonda belirgin bir artış eğilimi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular hem tarama programlarının planlanmasında hem de endoskopik takip algoritmalarının düzenlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada amaç; son 10 yılda gerçekleştirilen kolonoskopi verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle, kolon polipleri ve kolorektal kanserlerin lokalizasyon, boyut ve histopatolojik tiplerine göre dağılımını ortaya koymak; bu özelliklerin zamanla değişim gösterip göstermediğini değerlendirmek ve etkileyen faktörleri belirleyerek elde edilen bulguları güncel literatürle karşılaştırmaktır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2015-31 Aralık 2024 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniğinde kolonoskopi yapılan 5361 hasta dahil edilmiş, hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalık, aile öyküsü, sigara içme durumları, kolonoskopi raporları ve alınan biyopsi sonuçları incelenmiştir. Hastalar yıllık ve beşer yıllık gruplar halinde incelenmiştir. Veriler SPSS ile analiz edilerek; kategorik değişkenler için ki-kare testi, sürekli değişkenler için uygun parametrik ya da non-parametrik testler kullanılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %20,7'sinde polip, %3,7 sinde kitle saptanmıştır. Poliplerin en sık transvers kolon ve rektumda, kitlelerin ise rektum ve çıkan kolonda lokalize olduğu görülmüştür. En sık saptanan patolojik tanı adenokarsinom olup, bu bulgu mevcut literatürle uyumludur. Yaş ve cinsiyete göre değerlendirildiğinde hem kitle hem de polipler erkeklerde ve 41-65 yaş aralığında daha sık görülmektedir. Özellikle 2022 ve 2024 yıllarında erkek hastalarda polip saptanma oranı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,008). Yıl aralıklarına göre değerlendirildiğinde, polip boyutu, lokalizasyonu ve patoloji alt tiplerinde bazı değişiklikler gözlenmiş; 2020–2024 yılları arasında tübüler adenom, hiperplastik polip oranlarında artış saptanmıştır. Ancak kitlelerin boyutu ve patolojik özellikleri açısından yıl aralıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma, kolorektal polip ve kitlelerin demografik ve patolojik özelliklerini uzun yıllara yayılan verilerle değerlendirmektedir. En sık görülen malign patoloji adenokarsinom olup, bu bulgu literatürle uyumludur. Kitlelerin boyut ve patolojilerinde yıllar içinde anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Buna karşın, poliplerin yaş ve cinsiyete göre dağılımındaki farklılıklar, risk temelli tarama stratejilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürmektedir.

Kübra Küçük
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adölesanlarda ekran bağımlılığı ve metabolik sendrom ilişkisi

Amaç: Günümüzde hızla artış gösteren metabolik sendromun ileriki yaşamda kronik hastalıklarla, morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hareketsiz ve sağlıksız bir yaşam biçimini beraberinde getiren ekran bağımlılığı adölesanlarda yaygındır ve metabolik sendrom ile yakın ilişkili olabilir. Bu çalışmada, adölesanlarda ekran bağımlılığı ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmaktadır Gereç ve yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte planlanmıştır. Araştırma, Şubat 2025- Nisan 2025 tarihleri arasında Şanlıurfa ili merkez ilçesi olan Karaköprü'de 5 Nolu Narlıdere Aile Sağlığı Merkezi (ASM)'nde hizmet veren 7 farklı birimde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, bu birimlere başvuran 10–19 yaş arası adölesan bireyler oluşturmaktadır. Araştırma verileri, sosyodemografik özellikleri sorgulayan 17 soruluk anket formu ve ekran bağımlılığı düzeyini değerlendiren 15 sorudan oluşan Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği kullanılarak onay veren katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yolu ile elde edilmiştir. Katılımcıların boy, kilo ve kan basıncı ölçümleri ise standart yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sağlık Bakanlığı'nın Ergen İzlem Protokolü kapsamında hiperlipidemi taraması ile Hastalık Yönetim Platformu (HYP) çerçevesinde diyabet taramasına yönelik açlık kan şekeri ölçümünün zorunlu olması nedeniyle, çalışmada kullanılan açlık kan şekeri ve lipid profili verileri bu rutin tarama programları kapsamında alınan kan örneklerinden elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 248 bireyin %48,4'ü kadın (n=120), %51,6'sı erkek (n=128) tir. Yaş ortalamaları 14,6±2,4 yıl olup, yaş aralığı 10 ile 19 yıl arasında değişmekte olup çoğunluğunun öğrenim seviyesi ortaokul (%62,5; n=155) düzeyinde idi. Katılımcıların %10,9'u (n=27) ailesinde obezite öyküsü vardı. Katılımcıların boy uzunluğu ortalaması 164,1±10,8 cm, vücut ağırlığı ortalaması 62,5±19,4 kg olup beden kitle indeksi (BKİ) ortalaması 22,9±5,5 kg/m², ortanca değeri ise 21,58 kg/m²'dir. BKİ değer aralığı 13,6 ile 41,3 kg/m² arasında değişmektedir. Bel çevreleri ortalama değeri 75,6 ± 12,7 şeklinde olup en düşük bel çevresi 53 cm, en yüksek ise 110 cm olarak ölçülmüştür. Ölçülen sistolik kan basıncı ortalaması 103,9 ± 15,1 mmHg, diastolik kan basıncı ortalaması ise 65,1 ± 10,6 mmHg idi. "Sıklıkla" abur cubur tüketenlerin oranı %32,3 (n=80) iken, "her zaman" 7 tükettiğini belirtenlerin oranı %9,3 (n=23) idi. Katılımcıların günlük ekran süresi ortalaması 4,2 ± 2,5 saat/gün, ortanca değeri ise 4 saat/gün olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların % 61,3'ü normal kilolu olarak değerlendirilmiş (n=152), yüzde 18,5'i hafif obez (n=46) ve yüzde 20,2'si obez (n=50) grubunda yer almıştır. Katılımcıların %9,7'sinde (n=24) metabolik sendrom saptanmış olup obez sınıfında yer alan adölesanların %48'inde metabolik sendrom tespit edilmiştir. Katılımcıların Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği sonuçlarına göre, %34,3'ü (n=85) ekran bağımlılığı açısından riskli grup olarak değerlendirilmiştir. Çoklu Ekran bağımlılığı Ölçek puanları yüksek olan bireylerde metabolik sendrom görülme olasılığı ölçek puanı düşük olanlara göre daha yüksektir. Maruz kalınan ekran süresi ile obezite göstergeleri arasında pozitif yönde düşük düzeyli, ağırlık, bel çevresi, BKİ arasında ise pozitif yönde yüksek düzeyli korelasyonlar bulunmuştur. Yaş arttıkça metabolik sendrom görülme riski artmakta; yaşta bir birimlik artış, metabolik sendrom riskini yaklaşık 2,162 kat artırmaktadır. Ailede obezite öyküsü güçlü bir risk faktörü olarak belirlenmiş olup metabolik sendrom görülme riskini yaklaşık 4,725 kat arttırmaktadır. Günlük ekran başında geçirilen her bir saat artışının metabolik sendrom riskini 2,165 kat arttırdığı bulunmuştur. Sonuç: Çalışmanın sonuçları, adölesanlık döneminde ekran bağımlılığı ile metabolik sendrom arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Artan ekran süresi, fiziksel aktivitenin azalması ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları, adölesanlarda obezite ve metabolik sendrom gelişimi bakımından risk faktörleridir. Aile sağlığı merkezleri gibi birinci basamak sağlık kuruluşlarında konuya dair farkındalık arttırıcı mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle yaşam tarzı değişikliklerine teşvik eden sağlık danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Ekran süresinin sınırlanması ve düzenli sağlık taramaları ile metabolik hastalıkların adölesan dönemde önlenmesi mümkün olabilir.

Mehmet Ali Çevik
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şanlıurfa ilinde ebeveynlerin aşı kararsızlığı, çocukluk çağı rutin aşı programına uyumu ve etkileyen faktörler

Giriş ve Amaç: Aşılar, 20. yüzyılın halk sağlığı açısından en önemli buluşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bulaşıcı hastalıklara karşı geliştirilen aşılar, salgınların önlenmesine, birçok hastalığın ortadan kalkmasına ve bulaşıcı hastalıkların sonucunda meydana gelen ciddi komplikasyonlar ile ölümlerin azalmasına büyük katkı sağlamıştır. Günümüzde, pek çok ülke aşılarla önlenen bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığında artış olduğunu bildirmiştir. Bu durumun en sık karşılaşılan nedeni, ebeveynler tarafından bağışıklamanın reddedilmesi veya aşı kararsızlığı yaşamasıdır. Bu çalışmanın amacı Şanlıurfa ilinde ebeveynlerin aşı kararsızlığı, çocukluk çağı rutin aşı programına uyumu ve etkileyen faktörleri belirlemektir. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte planlanan bu çalışma 2025 yılı ocak ayı ile 2025 yılı mart ayı arasında Şanlıurfa ilindeki Aile Sağlığı Merkezlerinde kayıtlı bulunan 0-4 yaş arası çocuğu olan katılımcılar ile yapılmıştır. Veriler; sosyodemografik veri formu, aşı ile ilgili bilgi, tutum ve davranışı belirlemek için sorulan aşılama durumu değerlendirme formu ve aşı kararsızlığı ölçeği ile toplanacaktır. Normal dağılıma uyan verilerin analizlerinde parametrik testler (t testi), normal dağılıma uymayan verilerin analizinde non-parametrik testler (Mann-Whitney U testi), kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi, ileri analizlerden binary lojistik regresyon yapılmıştır. p <0.05 istatistiksel olarak önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 344 kişinin 68,9'u kadın, %31,1'i erkektir. Aşı kararsızlığı ölçeği puan ortalaması 14,58 olarak bulunmuştur Çalışmaya katılanların %64,8'i çocuklarının aşılarını zamanında yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Aşıyı zamanında yaptıran ve yaptırmayan kişiler incelendiğinde; medeni durumu boşanmış olmanın, mevsimlik tarım işçisi olmanın ve çocuklarda alerji olmasının istatistiksel olarak önemli olduğu bulunmuştur. Mevsimlik tarım işçisi olanlarda olmayanlara göre 3,15 kat, çocuğunda alerji olanlarda olmayanlara göre 4,62 kat ve boşanmış kişilerde evli olanlara göre 5,83 kat aşıyı zamanında yaptırmama riski artmış olarak bulunmuştur Sonuç: Aşı kararsızlığını sosyokültürel düzey ve toplumsal gelenek/inanç gibi faktörler etkiliyor. Medeni durum olarak boşanmış olanlarda, mevsimlik tarım işçilerinde ve çocuklarında alerji hikayesi olanlarda, aşıyı zamanında yaptırmama olasılığı daha yüksek bulunmuştur.

Muhammed Seyyid Bozan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamağa başvuran hastalarda B12 vitamin düzeyi ve depresyon arasındaki ilişki

B12 vitamin eksikliği toplumuzda sık görülen sağlık sorunlarından biridir. B12 vitamini eksikliğinin ağır depresyon ile ilişkisini gösteren birçok yayın mevcuttur. Bu çalışma, B12 vitamini düzeyi eksik olan ve normal olan bireylerin sosyodemografik özellikleri, sağlık algıları ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma herhangi bir şikayetle Şanlıurfa ilindeki birinci basamağa başvuran, kan tetkikleri bakılan, bakılan tetkikler içerisinde B12 vitamin düzeyi olan 300 hasta ile yapıldı. Araştırmaya, 200'ü (%66,7) kadın ve 100'ü (%33,3) erkek olmak üzere toplam 300 katılımcı dâhil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 29,13±13,43 yıl, boy ortalaması 165,86±10,26 cm ve ağırlık ortalaması 70,35±14,73 kg olarak belirlenmiştir. Katılımcılar, B12 vitamini düzeyi eksik olanlar (150 kişi, %50) ve B12 vitamini düzeyi normal olanlar (150 kişi, %50) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır Çalışma bulguları, B12 vitamini eksik olan ve B12 vitamini normal olan gruplar arasında boy, yaş ve kilo açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Eğitim düzeyi açısından, B12 vitamini eksik olan grupta ilköğretim düzeyinde eğitim oranı (%56,8) daha yüksekken, B12 vitamini normal olan grupta üniversite eğitimi oranı (%61,6) anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Meslek dağılımında ise B12 vitamini eksik olan grupta çiftçi olanlar (%90), B12 vitamini normal olan grupta ise memur olanlar (%68,5) daha fazladır. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) sonuçları incelendiğinde, B12 vitamini eksik olan gruptaki katılımcıların ortalama depresyon puanı (14,25±11,49), B12 vitamini normal olan grubun puanından (8,45±6,66) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Ayrıca fiziksel aktivite düzeyi düşük olan katılımcıların depresyon puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kronik hastalıklar açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen, B12 vitamini eksik olan grupta kronik hastalık oranı daha yüksektir. Bulgular, B12 vitamini düzeyi düşük olan bireylerin depresyon puanlarının daha yüksek ve sağlık algısı kontrol merkezi puanlarının daha düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca, sosyoekonomik değişkenlerin B12 vitamini düzeyi ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, B12 vitamini eksikliği, bireylerin depresyon düzeyi ve sağlık algısı üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Bu nedenle, B12 vitamini düzeylerinin düzenli olarak izlenmesi ve eksiklik durumunda gerekli müdahalelerin yapılması önerilmektedir. Ancak bunu sadece B12 vitamin düzeyine bağlamak doğru olmayabilir. Bu yüzden B12 vitamininin depresyon tedavisinde faydasını belirleme için daha geniş, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Rümeysa Uçan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile sağlığı çalışanlarının spinal musküler atrofi (SMA) hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Şanlıurfa ilindeki Aile sağlığı çalışanlarının spinal müsküler atrofi hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem:Araştırma kesitsel tiptedir.Araştırmanın evrenini Şanlıurfa ilindeki merkez ve dış ilçelere bağlı tüm aile sağlığı merkezlerinde, aile sağlığı çalışanı statüsünde çalışan tüm sağlık personelleri oluşturmaktadır. Aile hekimleri, temizlik personelleri ve otomasyon teknikerleri hariç tutulmuştur.Çalışma evreni toplam 440 kişiden oluştuğundan dolayı örneklem seçilmedi ve tüm gruba ulaşmak hedeflendi. 440 kişinin 229'una (%52) ulaşılabildi. Veri toplama aracı olarak 'Aile sağlığı çalışanlarının spinal müsküler atrofi (SMA) hastalığı ve SMA/taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyi soru formu' kullanıldı. Soru formu sosyodemografik özellikleri ve SMA hastalığı ve taraması hakkında bilgi, tutum ve farkındalık düzeyini sorgulayan iki bölümden oluşmaktadır.Sorular; doğru, yanlış ve bilmiyorum şeklinde 3 seçeneklidir. Her bir soru 5 puan değerindedir ve yalnızca soruya doğru cevap verilmesi halinde 5 puan verilmiş olup, yanlış cevap verilmesi veya bilmiyorum seçeneği işaretlenmesi halinde 0 puan verilmiştir. Bu soru formundan en düşük 0, en yüksek 100 puan alınabilmektedir. Bulgular: Katılımcıların, soru formundan aldıkları toplam puan ortancası 45 (15-85) olarak bulundu.SMA hakkındaki bilgim yetersiz diyenlerin toplam puan ortancası, yeterli ve orta diyenlere göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Sonuçlar:Şanlıurfa ilindeki aile sağlığı çalışanlarının toplam puan ortancası beklenin oldukça altında çıkmıştır. Bu sonucun en önemli sebebinin, eğitim yetersizliği olduğu görülmektedir.

Mehmet Akif Akkan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak hekimlerinin defansif tıp uygulamaları konusundaki tutumlarının ve tükenmişlik düzeylerinin klinik pratiklerine etkisi

Giriş ve Amaç: Dünyada doktorlar hakkında açılan davalar sebebiyle, doktorların kendilerini güvenceye almak için pratikler geliştirdiği, bu yeni davranışların ABD'de "Defansif Tıp" adıyla ön plana çıktığı görülmektedir. Sağlık profesyonelleri için kullanılan tükenmişlik, yeterli sürede gelişen iş koşulları ile ilintili stresin doğurduğu mental ve fiziksel enerji yoksunluğu ile karakterizedir. Çalışmanın amacı aile hekimlerinin defansif tıp uygulama özellikleri ve tükenmişlik düzeylerinin mesleki pratiklerine etkisinin araştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Türkiye'de aile hekimlerinde yapılan kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Evren büyüklüğü 30-40 bin aralığında, %40 prevelansta, %90 güven aralığı, %5 hata payı ve desen etkisi 2.0 alınarak örneklem büyüklüğü hesaplandı ve minimum 516 aile hekimine ulaşılması hedeflendi. Sosyodemografik veri formu, defansif tıp klinik uygulamaları formu, DTTÖ ve Maslach Tükenmişlik ölçeğinden oluşan anket formu ile yapılacaktır. Bulgular: Çalışmamızda 542 kişinin %65,12'si erkek, %34,87'si kadındır. DTTÖ puan ortalaması 47,94'tür. Katılımcıların Maslach Tükenmişlik Envanteri puan ortalaması 79,29'dur. Cinsiyet yönünden, defansif tıp kavramını daha önce duymanın ve defansif tıp uygulamaları kavramının içeriği konusunda yeterli bilgiye sahip olmanın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Çok yüksek DTU'ya başvuran katılımcılarda Maslach ölçek puanı ile duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyut puanları, Maslach tükemişlik ölçeğinin bir diğer alt boyutu olan kişisel başarı için ise orta düzeyde DTU'ya başvuran katılımcıların puanları istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: DTU ile tükenmişlik arasında ilişki bulunmuştur. Bu iki durum hem birbirlerini etkilemekte hem de hekimlerin mesleki pratiklerini etkilemektedir. DTU'nun önüne geçilmesi; hastalar için zaman kaybının önlenmesi, diğer basamakların iş yükü olarak rahatlatılması ve finansal açıdan topluma fayda sağlanması açısından önemlidir.

Mehmet Ali Güzel
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamağa başvuran hastalarda B12 vitamin düzeyinin trigliserid glukoz indeksi ile ilişkisi

Amaç: İnsülin direnci, kardiyovasküler hastalıklar ve Tip 2 Diyabetes Mellitus gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. Pek çok sistemin işleyişinde kilit rol oynayan B12 vitamini seviyelerindeki yetersizliğin insülin direnci ile ilişkili olduğu bilinmektedir. İnsülin direnci ve B12 eksikliğinin birinci basamakta erkenden tanınması ve ideal şekilde tedavisi, morbidite ve mortalite oranlarının düşürülmesi bakımından önemlidir. Son yıllarda insülin direnci tespitinde, Trigliserid Glukoz (TyG) indeksi ucuz ve pratik bir yöntem olarak kabul görmüştür. Bu çalışmanın amacı, TyG indeksi ile serum vitamin B12 düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmak ve elde edilecek bulgularla aile hekimliği klinik pratiğine katkı sağlayacak öneriler geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel, analitik, vaka-kontrol tipte planlanan bu araştırma, 01.01.2023-31.12.2024 tarihleri arasında Şanlıurfa merkez ilçelerine bağlı 24 No'lu Derviş Hoca, 14 No'lu Nihat Demirelli ve 7 No'lu Yenişehir Aile Sağlığı Merkezleri'ne kayıtlı olup sağlık hizmeti alan 18-65 yaş aralığındaki bireylerin katılımı ile gerçekleştirildi. B12 vitamini düzeyi 189 pg/ml'nin altında olan, diyabeti ve diğer ek hastalıkları olmayan bireyler vaka grubu; yaş ve cinsiyet açısından benzer, B12 düzeyi normal olan, diyabet ve diğer ek hastalıkları bulunmayan bireyler kontrol grubu olarak belirlendi. İnsülin direnci tespitinde TyG indeksi (TyG = ln(Açlık TG (mg/dl) × Açlık Glukoz (mg/dl) / 2)) kullanıldı. Bireylerin rutin kontrollerde yapılmış olan kan tetkiklerinden elde edilen B12 vitamini değerleri, hesaplanan vücut kitle indeksi (VKİ) ve TyG indeksleri istatistik analize tabi tutulmuş ve sonuçlar vaka ve kontrol grupları arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: TyG indeks değer ortalamasının vaka grubunda kontrol grubuna göre (p<0,001) erkeklerde kadınlara göre anlamlı olarak yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunda hesaplanan trigliserit değeri ortancası da kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). TyG indeksi ile yaş ve VKI arasında pozitif yönlü (r:0,40) B12 ile negatif yönlü orta düzeyde (r:-0,25) bir ilişki tespit edilmiştir Sonuçlar: Bu çalışmanın bulguları, B12 vitamini eksikliğinin insülin direnci gelişimi için bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Birinci basamakta B12 eksikliği olan bireylerde insülin direnci varlığı da akılda tutularak, erken tanıda pratik ve ucuz bir yöntem olan TyG indeksi insülin direnci taramasında kullanılabilir

Mustafa Saatçı
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerınde kumar oynama, internet bağımlılığı ve aile aidiyeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir kamu üniversitesinde okuyan öğrencilerin kumar oynama sıklığını belirleyerek kumar oynamanın internet bağımlılığı ve aile aidiyeti ile ilişkisini incelemektir. Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin aile aidiyeti, kumar oynama davranışı, internet bağımlılığı düzeyi arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla gerçekleştirilen ilişkisel tarama modeli türünde nicel bir çalışmadır. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini, 2024–2025 eğitim-öğretim yılında Harran Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 324 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Veri toplama sürecinde; demografik özellikler için kişisel bilgi formu, aile aidiyeti için Aile Aidiyeti Ölçeği, kumar davranışları için South Oaks Kumar Tarama Testi ve internet bağımlılığı için Young İnternet Bağımlılığı Testi-Kısa Form kullanılmıştır. Veriler, gönüllülük esasına dayalı olarak çevrim içi yapılandırılmış anket yoluyla toplanmıştır. Tanımlayıcı istatistikler kapsamında frekans, yüzde, aritmetik ortalama ve standart sapma hesaplanmıştır. İki grup arasındaki farklar bağımsız örneklem t-testi ile, üç ve daha fazla grup arasındaki farklar ise tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile analiz edilmiştir. Anlamlı fark tespit edilen ANOVA sonuçları için Tukey post-hoc testi uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %66,4'ü (n=215) kadın, %33,6'si (n=109) erkektir ve yaş ortalaması 22,9 ± 6,05 yıldır. Katılımcıların %9,3'ü (n=30) yaşamında en az bir kez kumar oynadığını bildirmiştir. İlk kumar oynama yaşı ortalama 17,17 ± 2,76 yıl (min = 10, maks = 21) olarak bulunmuştur. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular, üniversite öğrencilerinin aile aidiyeti düzeylerinin yüksek, kumar oynama davranışlarının düşük, internet bağımlılığı düzeylerinin ise genel olarak düşük-orta aralıkta seyrettiğini göstermektedir. Sonuçlar, üniversite öğrencilerinde kumar oynama davranışının özellikle erkek cinsiyet, bireysel gelir kazanımı, sigara ve alkol kullanımı ve düşük aile aidiyeti ile ilişkili olduğunu göstermiştir (p<0,05). Korelasyon analizine göre, aile aidiyeti ile kumar oynama davranışı (r = −.144) ve internet bağımlılığı (r = −.220) arasında anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler; kumar oynama davranışı ile internet bağımlılığı arasında ise anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki (r = .232) saptanmıştır. Sonuç: Genel olarak değerlendirildiğinde, elde edilen bulgular, bireylerin aile ile kurdukları bağların, dijital ve riskli davranışları sınırlandırıcı işlevi olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, üniversite öğrencilerine yönelik planlanacak önleyici müdahalelerin, yalnızca dijital okuryazarlıkla sınırlı kalmaması; aynı zamanda aile bağlarını güçlendirici psiko-eğitsel programları da içermesi önem arz etmektedir. Araştırma kapsamında, öneri olarak aidiyet duygusunun erken dönemde geliştiği dikkate alınarak, lise ve üniversite düzeyinde aile katılımlı sosyal duygusal öğrenme etkinliklerine yer verilmelidir.

Abdurrahman Öz
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile Sağlığı Merkezine evlilik raporu için başvuruda bulunan bireylerde eğitim müdahalesinin cinsel sağlık okuryazarlığına ve kontraseptif yöntem tercihlerine etkisi

Amaç: Kontraseptif yöntemlerin bilinmesi ve etkin şekilde uygulanması, istenmeyen gebelikleri önleyerek, anne ve bebek sağlığı üzerine olumlu katkılar sağlar. Aile hekimleri pek çok alanda olduğu gibi cinsel sağlık konusunda da bireylere yeterli bilgi ve doğru tutumları kazandırmak için eğitim fırsatlarını değerlendirmelidir. Bu araştırmanın amacı, aile sağlığı merkezine evlilik raporu için başvuran bireylerin kontraseptif yöntemler hakkında bilgi ve tutumlarının, cinsel sağlık okuryazarlığı durumlarının ve eğitim müdahalesinin bu konuda bilgi ve tutumları üzerine etkisinin belirlenmesidir. Yöntem: Kesitsel ve prospektif tipte planlanan bu çalışma düşük sosyoekonomik düzeye sahip bir bölgede yer alan Şanlıurfa İli Eyyübiye ilçesi Ertuğrulgazi Aile Sağlığı Merkezi'ne (ASM) 16.12.2024–15.06.2025 tarihleri arasında evlilik öncesi sağlık raporu almak için başvuran bireylerin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma verileri araştırmacılar tarafından hazırlanan, katılımcıların sosyodemografik özelliklerini ve kontraseptif yöntem konusunda bilgi ve tercihlerini belirlemeye yönelik anket formunun ve Cinsel Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği'nin (CİSÖY) uygulanması ile elde edilmiştir. Anket bireylere öncelikle çalışma hakkında bilgi verilmesi ve gönüllü katılım onayı alınmasının ardından yüz yüze anket tekniği ile uygulanarak verilen yanıtlar kaydedilmiştir. Uygulanan ilk anketin ardından her bireye araştırmacı tarafından konu hakkında yazılı ve görsel materyal içerikleri kullanılarak yaklaşık 30 dakika süren yüz yüze eğitim müdahalesi gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara eğitimden iki ay sonrası için randevu verilmiş ve dönüş sağlayan bireylere aynı anket ve ölçek soruları tekrar yöneltilmiştir. Elde edilen verilerden sürekli değişkenlerin iki grup arasında karşılaştırılmasında Mann–Whitney U testi kullanılmıştır. İki düzeyli kategorik değişkenlerin eğitim öncesi ve eğitim sonrası karşılaştırılmasında ise McNemar test kullanılmıştır. Bütün analizlerde IBM SPSS.25 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 203 birey dahil edildi. Katılımcıların çoğunluğu 18–25 yaş aralığında (%89,2) olup, %68,5'i kadın ve %40,9'u ortaokul mezunu idi. Katılımcıların Kontraseptif yöntemleri hakkında hiç bilgi almadığını ifade edenlerin oranı %62,6 iken cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkında hiç bilgi almadığını ifade edenlerin oranı b%77,8 idi. Konu hakkında bilgi kaynaklarının en sık arkadaş çevresi ((%27,1 ve %14,3)) ve internet (%24,6 ve %17,7)) olduğu bildirildi. Cinsel bilgi ve tutum puanları eğitim müdahalesi öncesi cinsiyetlere göre farklılık gösterdi. Eğitim öncesi kadında cinsel bilgi puanı kadınlarda erkeklere göre anlamlı şekilde daha düşük (p<.001) cinsel tutum puanları daha yüksek ((p<.001) iken; Eğitim sonrası değerlere bakıldığında ise, kadın ve erkekler arasında hem cinsel bilgi (p=0.774) hem de cinsel tutum puanları (p=0.151) açısından anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir." Eğitim sonrası tüm kontraseptif yöntemlere ilişkin genel bilgi düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,001). Kondomun cinsel yolla bulaşan hastalıklardan (CYBH) koruyucu etkisini bilenlerin oranı eğitim müdahalesinden sonra %13,3'ten %64,0'a yükseldi (p<0,001). Eğitim sonrası kontraseptif yöntem kullanmayı düşünme oranında artış gözlenmesine rağmen eğitim öncesine görearalarında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Katılımcılar eğitim sonrası cinsel sağlık eğitimi almak için kaynak olarak en çok aile hekimlerini (%69,5) ve hemşireleri (%54,7) tercih edeceklerini belirttiler. Sonuç: Bu çalışma bulguları, evlenme aşamasında olan bireylerin kontraseptif yöntemler ve cinsel sağlık konularında farkındalık, bilgi ve tutumlarında eksiklikler olduğunu ortaya koymuştur. Bu konuda tek seferlik eğitim müdahalesi bireylerin bilgi düzeyini anlamlı biçimde artırmış ancak olumlu tutumlar kazandırma üzerinde anlamlı etki göstermemiştir. Bu noktada kültürel, dini ve toplumsal faktörlerin etkisinin sürdüğü izlenmektedir. Eğitim sonrası özellikle kondomun CYBH'dan koruyuculuğu hakkında farkındalığın anlamlı şekilde artması, eğitim müdahalesinin önemini ortaya koymaktadır. Bulgularımızdan yola çıkılarak cinsel sağlık eğitimlerinin daha erken yaşta, sürekli ve uygun periyodlarla planlanması; kültürel hassasiyetlere uygun yöntem ve içeriklerle, aile/partner katılımını içeren bir yapı ile uygulanması önerilir

Remziye Atalar
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 sonrasi bireylerin beslenme durumlari ve yaşam kalitesi

Amaç: 2019 yılı sonunda ortaya çıkan COVID-19 enfeksiyonu, kısa sürede küresel ölçekte yayılım göstererek pandemi halini almıştır. Hastalığın akut fazda neden olduğu yüksek morbidite ve mortalite oranlarının yanı sıra, enfeksiyonu geçirdikten sonra bireylerde uzun süreli semptomların gelişebileceği ve bu durumun beslenmeyi ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebileceği anlaşılmıştır. Bu çalışmanın amacı, COVID-19 enfeksiyonunu takiben akut iyileşme döneminden sonra bireylerin beslenme durumu ve yaşam kalitesini değerlendirmektir. Bu kapsamda, hastaların beslenme düzeyleri, solunum fonksiyon testleri, yaşam kalitesi skoru ve hastalık sürecine ilişkin klinik verileri birlikte analiz edilmiştir. Yöntem: Bu kesitsel ve retrospektif çalışmaya, T.C. Sağlık Bakanlığı Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 01-06-2020 / 01-12-2022 tarihleri arasında yatışı yapılarak izlenen ve sonrasında polikliniğe başvuran hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışmaya toplam 200 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastanede yatış sürecine ilişkin veriler ile taburculuk sonrasında poliklinik kontrolüne ait veriler, Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hasta Veri Sistemi ve Halk Sağlığı Yönetim Sistemi(HSYS) üzerinden alınmıştır. Verilerin analiz aşamasında SPSS 27,0 istatistik paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın 130'u (%65,0) erkek, 70'i (%35,0) kadındır. Hastaların yaş ortalaması 51,5±12,1. Vücut Kitle İndeksi'ne(VKİ) göre katılımcıların çoğunluğu (%67,5) obezdir. Kronik hastalık katılımcıların 115'inde (%57,5)mevcuttur. Hastalarda kronik hastalık olarak en yüksek oranda hipertansiyon ve diyabet(%35,0) görülmüştür. Hastaların hastane yatış süresi ortalaması 12,2±7,2 gün, yoğun bakım yatış süresi ortalama 6,0±5,0 gündür. Herhangi bir semptomu olanların oranı %81,0'dır. Semptom çeşidi olarak sırasıyla solunum sıkıntısı, yorgunluk-halsizlik, unutkanlık ve öksürük görülmektedir. Kadınlarda, kronik hastalığı olanlarda, diyabet ve hipertansiyonu bulunanlarda semptom varlığı istatistiksel olarak önemli düzeyde daha yüksektir. SFT(Solunum Fonksiyon Testi) analizine göre 131 hasta (%72,0) normal,13 hasta (%7,1) obstrüktif ve 38 hasta (%20,9) restriktif kategorisindedir. EQ-5D Genel Yaşam Kalitesi toplam puan ortalaması 88,9±10,3; VAS(Vizüel Analog Skala) puan ortalaması 83,2±10,8'dir. 60 yaş üstü bireylerde hareket, günlük aktiveteler, ağrı alt boyutunda problem varlığı önemli düzeyde yüksek saptanmıştır. Kronik hastalığı olanlarda günlük aktiviteler ve ağrı alt boyutunda problem varlığı önemli düzeyde yüksek bulunmuştur. Erkeklerde, kronik hastalığı olmayanlarda, astım ve KOAH(Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) hastalığı olmayanlarda Yaşam Kalitesi Ölçeği EQ-5D toplam puan ve VAS puanı istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek saptanmıştır. Hastaların %89,0'ı(n=178) normal nütrisyonel duruma sahipken, %10,0'ı (n=20) malnütrisyon riski altında ve%1,0'ı (n=2) malnütrisyonludur. Normal nütrisyonel durumdaki hastaların VAS puanı ortalaması malnütrisyon riski altında – malnütrisyonlu hastaların VAS puanı ortalamasına göre önemli düzeyde yüksektir. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen veriler doğrultusunda, COVID-19 geçirmiş bireylerde hem beslenme durumunda bozulma hem de yaşam kalitesinde düşüş gözlemlenmiş, bu durum COVID-19'un uzun dönem etkilerinin bireylerin genel sağlık durumu üzerinde önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuç nedeniyle risk grubundaki hastaların Covid sonrası uzun dönemde izlenmesi ve yeniden değerlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Aşkın Oruç Uzdilli
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenen diyabet oluşturulmuş ratlarda beyin açil karnitin profilinin incelenmesi

Amaç: Diyabet, yalnızca periferik dokuları değil, aynı zamanda merkezi sinir sistemi metabolizmasını da etkileyen sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada, Streptozotosin ile indüklenen deneysel diyabetik rat modelinde beyin açil karnitin profilinin cinsiyet temelli değerlendirilmesi amaçlanmış ve kontrol grubu ve diyabetik ratlarda beyin dokusundaki açil karnitin düzeylerindeki değişikliklerin ortaya konmasıyla, diyabetin beyin metabolizması üzerindeki etkilerinin anlaşılması ve diyabet fizyopatolojisinin aydınlatılmasında potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Toplam 20 Wistar albino rat (10 dişi, 10 erkek) dört gruba ayrılmış; STZ (40 mg/kg, i.p.) uygulaması sonrası bir dişi rat kaybedilmiş ve analizler 19 rat üzerinde yürütülmüştür. Deney süresi 29 gün olup, dönem boyunca su-yem tüketimi, vücut ağırlığı ve kan glukozu düzeyleri izlenmiştir. Sakrifikasyon sonrası hipokampus dokuları alınmış ve örnekler LC-MS/MS cihazı ile analiz edilmiştir. Metabolomik veri analizi için klasik istatistiksel yöntemler ve MetaboAnalyst platformu kullanılmıştır. Bulgular: Diyabetik gruplarda glukoz düzeyleri belirgin olarak yüksek, kilo alımı ise baskılanmış olduğu bulunmuştur. Metabolomik analizlerde C0 ile C3, C5:1 gibi kısa zincirli karnitinlerin diyabetik ratlarda anlamlı şekilde azaldığı; buna karşılık C8, C14:2 ve C18:2 gibi orta ve uzun zincirli karnitinlerin ise arttığı gözlenmiştir. PCA analizi, varyansın %82'sini açıklayan ilk 5 bileşenle gruplar arasında kısmi ayrım sağlamış; VIP skor analizinde C3 ve C5:1'in ayırt edici gücü öne çıkmıştır. Volcano plot analizine göre, C8 ve C4 metabolitlerinde diyabetik erkek grubunda, erkek kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde artış saptanırken; C10 düzeylerinde ise belirgin bir azalma gözlenmiştir. Diyabetik dişi ratlarda, dişi kontrol grubuna kıyasla gerçekleştirilen Fold Change analizinde C8 ve C12 düzeylerinde anlamlı artış saptanırken; C4 düzeylerinde belirgin bir düşüş gözlenmiştir. Cinsiyet temelli analizlerde, özellikle diyabetik erkek ratlarda bazı metabolit düzeylerinin dişilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiş ve bu farkın hormonal/metabolik nedenlerle ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Sonuç: Streptozotosin ile oluşturulan diyabetik rat modelinde, hipokampus bölgesine ait açil karnitin profili hem cinsiyet hem de grup temelli belirgin değişiklikler göstermiştir. Kısa, orta ve uzun zincirli açil karnitin düzeylerindeki bu farklılıklar; mitokondriyal disfonksiyonun yanı sıra, lipit ve amino asit metabolizması ve glukoz kullanımında görülen bozulmaların yansıması olarak yorumlanmıştır. Çalışma sonuçları, özellikle C0, C3, C5:1 gibi bileşiklerin diyabet fizyopatolojisinin anlaşılmasında potansiyel biyobelirteç olabileceğini göstermekte ve nörometabolik düzeyde yeni araştırmalara temel oluşturmaktadır.

Hüseyin Fadullah Ateşçelik
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş üstü bireylerin kırılganlık düzeyleri ve obezite ile ilişkisinin değerlendirilmesi: Şanlıurfa örneği

Amaç: Bu çalışma, 65 yaş ve üzeri bireylerde kırılganlık durumunu ve ve obezite ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Prospektif, kesitsel tipte planlanan bu çalışmaya 18.09.2025-03.10.2025 tarihleri arasında Şanlıurfa'da Aile Sağlığı Merkezinden hizmet alan 65 yaş üstü bireyler dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir durumu, yaşam koşulları, kronik hastalık öyküleri ve yaşam alışkanlıkları arştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Boy kilo ölçümleri yapılarak vücut kitle indexleri hesaplanmıştır. Kırılganlık risk ölçümünde FRAİL (Fatigue, Resistance, Ambulation, Illnesses, and Loss of weight) ölçeği kullanılmıştır. Bulgular, tanımlayıcı istatistikler, t-testi, ANOVA ve korelasyon analizleri ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 400 bireyin %42,5'i kadın (n=170), %57,5'i (n=230) erkekti ve ortalama yaşları 71,13±5,49 yıl olup, yaşları 65–95 yıl arasında dağılım göstermiştir. Çalışmamızda %83,5'inde en az bir kronik hastalık bulunduğu saptanmıştır. Bulgulara göre eşi vefat etmiş, düşük eğitim seviyesine sahip, gelir düzeyi yetersiz ve obez bireylerde kırılganlık ölçeğinde anlamlı şekilde yüksek puanlar kaydedilmiştir. (p<0,05). Kronik hastalıklar açısından yapılan fark analizlerinde, hipertansiyon (p=0,000), koroner arter hastalığı (p=0,000), kalp yetmezliği (p=0,000), diyabet (p=0,001), serebrovasküler hastalık (p=0,001), KOAH (p=0,000) ve astım (p=0,001) bulunan bireylerin kırılganlık puanlarının, ilgili hastalığı olmayan bireylere göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar, söz konusu hastalıkların varlığıyla kırılganlık puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunduğunu göstermektedir. Kronik böbrek yetmezliği olan bireylerde kırılganlık puanları anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p=0,049). Buna karşın kanser varlığına göre gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,432). Ayrıca düşme öyküsü bulunan bireylerde kırılganlık puanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu (p=0,001) ve idrar kaçırma yaşayan bireylerde kırılganlığın anlamlı düzeyde arttığı (p=0,000) görülmüştür. Bu durum, fonksiyonel sınırlılıkların kırılganlık puanları üzerinde gruplar arası anlamlı fark oluşturduğunu göstermektedir. Korelasyon analizi sonucuna göre kırılganlık riski ile yaş arasında pozitif ilişki bulunmuştur (r = 0,212; p: 0,00). Boy ile kırılganlık (r= -0,207; p: 0,00) arasında negatif yönde anlamlı ilişki olmakla beraber kilo ile kırılganlık riski arasında ilişki anlamlı bulunmamıştır (r= 0,008; p=0,870). Aynı şekilde VKİ ile kırılganlık arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (r= 0,086; p=0,085). Sonuç: Çalışma sonuçlarımız, yaşlı bireylerde kırılganlığın hem biyolojik hem de sosyal faktörlerden etkilenen çok boyutlu bir durum olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle kronik hastalık yükü, obezite ve düşük sosyoekonomik durumun yanı sıra fonksiyonel kayıpların kırılganlığı anlamlı düzeyde artırdığı belirlenmiştir. Obezite sınıfı arttıkça kırılganlık düzeylerinin yükselmesi, obezitenin yaşlı bireylerde kırılganlık için önemli ve değiştirilebilir bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Düzenli kırılganlık taramaları, obezite yönetimi, multidisipliner yaklaşımlar ve destekleyici müdahaleler ile yaşlı bireylerin yaşam kalitesinin korunabileceği değerlendirilmektedir.

Abdullah Gür
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren ve gerilim tipi baş ağrısı olan bireylerle olmayan bireyler arasında vitamin d, vitamin B12 ve TSH düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), sık görülen kronik klinik tablolardır. Bu çalışmanın amacı migren ve GTBA ile D vitamini, vitamin B12 ve TSH düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvurmuş 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Migren ve GTBA tanısı için Uluslararası Baş ağrısı Derneği (IHS) 2013 kriterleri ve klinik değerlendirme kullanıldı. Grupların her üçü de (migren, GTBA ve kontrol) 70 katılımcıdan oluşmaktaydı. 210 katılımcının D vitamini, B12 vitamini ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu 30 erkek, 40 kadından oluşmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 32,21±10,14 idi. Migren grubu 54 kadın ve 16 erkekten oluşmaktaydı ve grubun yaş ortalaması 31,36±9,48 idi. GTBA grubu ise 53 kadın ve 17 erkekten oluşmaktaydı, grubun yaş ortalaması 34,03±12,28 idi. Hem migren hem GTBA gruplarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. Migren ve GTBA gruplarında ise vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri birbirine benzerdi. Her 3 grup arasında TSH düzeyleri açısından bir fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışma migren ve GTBA'da vitamin D ve vitamin B12 düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar hem GTBA ve migrenin patofizyolojik mekanizmalarını anlamamıza hem de tedavide yeni bakış açıları kazanmamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Baş ağrısı, migren, GTBA, vitamin D, vitamin B12, TSH

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıMigren hastalıkları+4
Dılvin Taner Yıldırımçakar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van ilinde çalışan sağlık çalışanlarının çocuk istismarına yönelik bilgi, tutum ve davranışları

Bu araştırmanın amacı sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesidir. Çalışma grubunu Van İli Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi ve Van il merkezindeki ASM'lerde çalışan doktor, hemşire, ebe ve ATT'lerden oluşan 251 gönüllü katılımcı oluşturmuştur. Araştırma kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının sosyodemografik özelliklerine ve çocuk istismarı ve ihmaline ait bilgi, tutum ve davranışlarına ilişkin verileri elde etmek amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu ile Çocuk İstismarı ve İhmalinin Belirti ve Risklerinin Tanılanmasına Yönelik Ölçek (ÇİİBRTYÖ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi ve Duncan testinden faydalanılmıştır. Katılımcıların %52.5'i (n=132) doktor, %35.8'i (n= 90) hemşire, %7.9'u (n=20) ebe ve %3.1'i (n=8) ATT'dir. Araştırmaya dahil edilenlerin %52.9'u (n=133) kadın, %47.1'i (n=118) erkektir. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %41 (n=103) ile en çok 26-30 yaş aralığındadır. En az bir çocuğu olanlar toplam katılımcı sayısının %43.8'ini (n=110) oluşturmaktadır. Çocuk istismarıyla karşılaşan katılımcı oranı %53'tür (n=133) ve %57 (n=76) ile en çok fiziksel istismarla ardından %47 (n=63) ile cinsel istismarla, %45 (n=60) ile ihmalle, %27 (n=36) ile duygusal istismarla ve %14 (n=19) ile ekonomik istismarla karşılaşmışlardır. Araştırmamıza dahil edilen sağlık çalışanları istismar vakalarında kendilerini en çok zorlayan durum olarak %48.6 ile (n=90) ebeveynlerin tepkisini göstermişlerdir. Diğer zorlayan durumlar %32 ile (n=60) anamnez alma, %23 ile (n=43) fizik muayene, %20 ile (n=37) adli mercilere bildirme şeklinde sıralanmıştır. Katılımcılar çocuk istismarı vakalarında bildirim yapılacak yerler olarak en çok polis ve Çocuk İzlem Merkezi'ni seçmişlerdir. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanları bildirim yapmadıkları takdirde bildirim yapmama sebebi olarak istismara uğrayan çocuğun bu süreçten zarar görebileceği endişesini %42 ile (n=63) ilk sıraya koymuşlardır. Diğer bildirim yapmama sebepleri %23 ile (n=34) tanı koymada kendine güvenmemesi, %23 ile (n=34) bildirim yapma prosedürünü tam bilmemesi, %12 ile (n=19) sosyal olarak başına gelebileceklerden kendini korumak istemesi olarak bulunmuştur. Çocuğun herhangi bir konudaki davranışını düzeltmek, yanlışını göstermek için çocuğa yüksek sesle konuşma, bağırma, hafif tokat atma vb. uygulamaların istismara gireceğini düşünenlerin ÇİİBRTYÖ'den aldıkları puanlar daha yüksek çıkmıştır ve istismar olmadığını düşünenlere göre istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Cinsel istismara uğradığını bildiği bir hastası sonraki süreçte herhangi bir nedenle muayeneye geldiğinde ona karşı daha özenli, kibar olurum diyenlerin İÇÜFB, İİÇDB ve İÇÜB alt ölçeklerinde ortalama puanları daha düşüktür ve diğer hastalarıma nasıl muamele ediyorsam onlara da öyle ederim diyenlerle aralarındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali konusunda bilgilerinin yetersiz ve bildirim oranlarının bir takım nedenlerden dolayı tam olmadığı belirlenmiştir. Özellikle fiziksel ve cinsel istismar gibi bariz bulguları olmayan duygusal ve ekonomik istismar ile ihmalin de belirlenerek gerekli koruyucu tedbirlerin alınması gerektiği üzerinde de durulmalıdır. Birinci basamakta hizmet veren aile hekimliği uzmanları, aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları topluma en kolay ve direkt ulaşabilen sağlık çalışanları olduğu için istismardan korunma, tanı, tedavi ve bildirim konularında daha yetkin olmaları, daha dikkatli bir şekilde bu konunun üzerinde durmaları gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle birinci basamak sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmaline yönelik farkındalık ve bilgi düzeylerinin arttırılması, bildirimde bulunmama sebeplerinin çözümüne yönelik adımların atılması ayrıca toplumun bu konuda duyarlılığını arttırmak için öncelikle birinci basamakta halka yönelik eğitimlerin yapılması gerekmektedir.

Bilgi düzeyiDavranışSağlık personeli+6
Alaaddin Sarıyar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki aile hekimliği poliklinikleri'ne ayaktan başvuran çoklu ilaç kullanımı olan erişkin hastalardaki ilaç uyumu ve yalnızlık düzeyi

Giriş ve Amaç: Polifarmasi, eş zamanlı olarak çoklu ilaç kullanımını ifade eder. Tüm dünyada giderek artmakta olan polifarmasi; ilaç uyumunda azalma, ilaç-ilaç etkileşimleri, ilaç yan etkilerinin ortaya çıkması ve sağlık maliyetlerinde artış gibi olumsuz durumlarla ilişkilidir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre uyum, kişilerin davranışlarının (ilaç alımı dahil) sağlık hizmeti sağlayıcısının tavsiyelerine karşılık gelme derecesi olarak tanımlanmaktadır. İlaç uyumsuzluğu, mortalite ve morbidite artışı gibi durumların yanı sıra sağlık maliyetlerinde artışla da ilişkili olabilen bir durumdur. Yalnızlık ise, bir bireyin tercih ettiği ile gerçek sosyal ilişkileri arasındaki uyuşmazlığa karşılık gelir. Yalnızlık; mortalite riskinde artış, sağlık açısından olumsuz olan bazı davranışlar ve bazı istenmeyen laboratuvar değerleriyle ilişkilidir. Bu çalışmada çoklu ilaç kullanan erişkin hastaların ilaç uyumları, bu hastaların sosyodemografik özellikleri, bu hastalardaki yalnızlık düzeyi ve bu değişkenlerin birbiriyle ilişkisi araştırılmıştır. İlaç uyumunu olumsuz etkileyen özelliklerin belirlenmesi ve bunlara karşı çözüm önerileri sunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van ilinde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Aile Hekimliği Poliklinikleri'ne başvuran yetişkin bireylerin dahil edildiği, Mayıs 2019 ile Ağustos 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilen kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Bu çalışmaya 18 yaş üstü ve en az 240 gün süreyle en az iki farklı ilaç kullanımı olan 220 adet hasta dahil edildi. Hastalara öncelikle, polifarmasi ve ilaç uyumuyla ilgili bazı soruları da içeren sosyodemografik bilgi formundaki sorular yöneltildi. Daha sonra hastalara, ilaç uyumuyla ilgili sorular içeren Modifiye Morisky Ölçeği ve UCLA (University of California Los Angeles) Yalnızlık Ölçeği uygulandı. Anket hastaların onamı alındıktan sonra yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından uygulandı. Verilerin analizinde; üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken; kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Sürekli değişkenler bakımından grup ortalamalarını karşılaştırmada tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Varyans analizini takiben farklı grupları belirlemede Duncan Çoklu Karşılaştırma Testi kullanılmıştır. Bu değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemede gruplarda ayrı ayrı olmak üzere Pearson Korelasyon Katsayıları hesaplanmıştır. Gruplar ile kategorik değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemede ise ki-kare testi yapılmıştır. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alınmış ve hesaplamalar için Statistical Package For Social Sciences (SPSS) istatistik paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 220 hastanın %55'i kadın, %45'i erkekti. Yaş ortalaması 58.57±12.04'tü. Çalışmaya katılan hastaların %63'ünde hipertansiyon (HT), %48.3'ünde diyabetes mellitus (DM) ve %34'ünde aterosklerotik kalp hastalığı mevcuttu. Katılımcıların %68.6'sı kronik hastalığı/hastalıkları için aile hekimlerine düzenli olarak başvurmuyordu ve %56.4'ü minör, %43.6'sı majör polifarmasi kullanıyordu. Minör polifarmasi kullanan kadınların oranı minör polifarmasi kullanan erkeklere göre anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların bilgi, motivasyon ve yalnızlık düzeyi minör ya da majör polifarmasi kullanımına göre farklılık göstermemekteydi. Hastaların %70'i antihipertansif, %47.2'si antidiyabetik ve %35'i antükoagülan / antiagregan türü ilaç kullanmaktaydı. İlaç yan etkileri hakkında hiçbir bilgisi olmayan hastaların oranı %58.6 idi. Hastaların ilaç uyumu açısından %70'inin motivasyon, %75.9'unun ise bilgi düzeyi yüksekti. Bilgi düzeyi erkek cinsiyette anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların %63.7'si çeşitli düzeylerde yalnızlık hissetmekteydi. Yalnızlık düzeyi kadın cinsiyette anlamlı olarak yüksekti. Motivasyon, bilgi ve yalnızlık düzeyleri yaşa göre farklılık göstermemekteydi. Yalnızlık düzeyi çalışmayanlarda çalışanlar ve emeklilere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Motivasyon düzeyi, hekim tarafından her zaman bilgilendirilen grupta hiçbir zaman bilgilendirilmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksekti. İlaçlarını düzenli kullandığını beyan eden katılımcıların hem motivasyon hem de bilgi düzeyleri ilaçlarını bazen aksattığını beyan edenlere göre anlamlı olarak daha yüksekti. Yalnızlık düzeyi ile motivasyon ve bilgi düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmamaktaydı. Sonuç: Kronik hastalığı bulunan hastaların -özellikle polifarmasi kullanan ve yaşlı gruptaki- aile hekimlerince düzenli kontrollere çağırılarak kullandıkları ilaçların gözden geçirilmesi ve kullandıkları ilaçlar hakkında bilgi verilmesi; uygunsuz polifarmasi kullanımını engellemek ve ilaç uyumunu artırmak adına yararlı olabilir. Polifarmasi kullanımı olan, kadın ve/veya çalışmayan hastaların yalnızlık düzeyleri daha yüksek olabileceğinden, bu hastaların ruhsal durum muayenelerini yapmak ve hastaları gerektiğinde çeşitli sosyokültürel etkinliklere yönlendirmek, yalnızlık düzeylerini düşürmeye yardımcı olabilir.

Aile hekimliğiAyaktan tedaviPolifarmasi+5
Mehmet Nedim Ünsal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde doğum beklentisi ve doğum yöntemi tercih nedenlerinin depresyon ve anksiyete ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, gebelerin, doğum yöntemlerinden olan normal doğum veya sezeryan ile doğum tercih nedenlerinin depresyon ve anksiyete ile ilşkisini tespit etmek ve varsa bu konuda gebelerin sorunlarının giderilerek, sağlık çalışanları ve toplumda bilinç ve farkındalık yaratarak bunun sonucunda anne ve bebeğinin daha sağlıklı olmasını sağlamak, aynı zamanda gereksiz sezeryan yapılmasını önleyerek ülke ekonomisine katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Van YYÜ Tıp Fakültesi Kadın Doğum Polikliniğine 1 Ekim 2018- 1 Ocak 2019 tarihleri arasında başvuran gebelerin, doğum beklentisi ve doğum yöntemi tercihlerinin depresyon ve anksiyete ile ilişkisini belirlemeye yönelik kesitsel tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırmamızın evreni, Van YYÜ Tıp Fakültesi gebe polikliniğine başvuran 18-49 yaş aralığında olan daha önce sezeryan ile doğum yapmayan gebelerden oluşmaktadır. Görüşmeye katılmak istemeyen gebeler değerlendirilmeye alınmamıştır. Veriler, değerlendirilmeye alınan gebelerle anket formu doldurularak yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Bu anketler Sosyodemografik ölçek, Wijma Doğum Beklentisi/Deneyim Ölçeği, Beck Depresyon ve Beck Anksiyete ölçeği olmak üzere toplam 4 anketten oluşmaktadır. Veriler IBM SPSS İstatistik 18 programı kullanılarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, en küçük, en büyük şeklinde değerlendirilmiş, istatistiksel analiz yapılırken ki-kare testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan gebelerin ortalama yaşı 26.9±5.9 olup gebelerin %50.3'ü(n=100) 18-25 yaş, %42.7'si(n=85) 26-35 yaş, %7'si(n=14) 36-49 yaş aralığındadır. 18-25 yaş aralığındaki gebelerin ortalama Wijma Doğum Beklentisi ve Deneyim Ölçeği(WDBDÖ) puanı 60.4, 26-35 yaş aralığındaki gebelerin ortalama WDBDÖ puanı 57.9, 36-49 yaş aralığındaki gebelerin ortalama WDBDÖ puanı 61.7 olup tüm yaş gruplarının doğum korkuları orta düzeyde bulunmuştur. Gebelerin yaş aralığına göre ortalama Beck Depresyon Puanı: 18-25 yaş 16.8 puan ile orta düzeye III yakın depresyon, 26-35 yaş 12.7 puan ile hafif düzeyde depresyon, 36-49 yaş için ise 22.6 puan ile orta düzeyde depresyon olduğu görülmüştür. Gebelerin yaş aralığına göre ortalama Beck Anksiyete Puanı: 18-25 yaş 19.1 puan ile orta düzeyde anksiyete, 26-35 yaş 15.6 puan ile hafif düzeyde anksiyete, 36-49 yaş 20.6 puan ile orta düzeyde anksiyete bulgularına sahiptir. Araştırmaya katılan gebelerin doğum tercih yöntemlerine göre, sezeryan ile doğumu tercih edenlerin doğum korkularının(WDBDÖ puanı:77.45), depresyon durumlarının(Beck depresyon puanı:22.01) ve anksiyete durumlarının(Beck anksiyete puanı:22.5), normal doğum yapmak isteyen gebelere göre daha yüksek bulunmuştur(WDBDÖ puanı:54.9, Beck depresyon puanı:12.1, Beck anksiyete puanı:16.5). Araştırmamıza katılan gebelerin WDBDÖ düzeyi düşük olan gebelerin(n=34), %61.8(n=21)'i minimal depresyon, %20.6(n=7)'sı hafif depresyon, %17.6(n=6)'sı orta düzey depresyon bulgularına sahipken bu grupta şiddetli depresyon bulgusuna sahip gebe görülmemiştir. Araştırmamızda WDBDÖ düzeyi orta olan gebelerin(n=84), %33.3(n=28)'ü minimal depresyon, %34.5(n=29)'i hafif depresyon, %21.4(n=18)'ü orta depresyon, %10.7(n=9)'si şiddetli depresyon, WDBDÖ düzeyi ağır olan gebelerin(n=57), %24.6(n=14)'sı minimal depresyon, %33.3(n=19)'ü hafif depresyon, %26.3(n=15)'ü orta depresyon, %15.8(n=9)'i şiddetli düzey depresyon bulgularına sahip olduğu görülmüştür. Aynı zamanda araştırmaya katılan gebelerin anksiyete durumlarının WDBDÖ düzeyine göre kıyaslaması şu şekildedir: WDBDÖ düzeyi düşük olan gebelerin(n=34), %32.4(n=11)'ü minimal, %47.1(n=16)'i hafif, %17.6(n=6)'sı orta, %2.9(n=1)'u şiddetli anksiyete bulgularına sahiptir. WDBDÖ düzeyi orta olan gebelerin(n=84), %14.3(n=12)'ü minimal, %33.3(n=28)'ü hafif, %34.5(n=29)'i orta, %17.9(n=15)'u şiddetli anksiyete bulgularına sahiptir. WDBDÖ düzeyi ağır olan gebelerin(n=57), %5.3(n=3)'ü minimal, %33.3(n=19)'ü hafif, %38.6(n=22)'sı orta, %22.8(n=13)'i şiddetli anksiyete bulgusuna sahiptir. WDBDÖ düzeyi klinik derecede ağır olan gebelerin(n=24), %4.2(n=1)'si minimal, %16.7(n=4)'si hafif, %25.0(n=6)'i orta, %54.2(n=13)'si şiddetli düzeyde anksiyete bulgularına sahiptir. Bu durum, gebelerde genel olarak depresyon ve anksiyete düzeyi arttıkça, doğum korkusunun da arttığını göstermektedir. Sonuçlar: Dünyada ve ülkemizde sezeryan oranlarının olması gerekenden daha fazla olması önemli bir sorun haline gelmiştir. Kadınların sezeryan ile doğuma yönelme nedenlerini ortaya çıkarıp bunun için gerekli önlemleri almak bu problemi büyük ölçüde IV azaltacaktır. Araştırmamızda kadınların doğum tercihinde depresyon ve anksiyetenin etkili olup olmadığını inceledik ve çalışmamız gösterdi ki, gebelerde depresyon ve anksiyetenin yüksek olması, doğum korkusunu artırmaktadır. Doğum korkusu yüksek olan gebeler, sezeryan ile doğumu normal doğuma göre daha fazla tercih etmektedir. Bu nedenle her gebeye depresyon, anksiyete ve doğum korkusuna yönelik inceleme yapılmalı, buna yönelik gerekli tıbbi destek sağlanmalıdır. Bunun sonucunda doğum korkusu, depresyon ve anksiyetesi azalan gebelerin endikasyon dışı sezeryan eğilimleri azalacaktır. Ayrıca sezeryanı tercih ettiğini belirten gebelerde altta yatan bir depresyon mutlaka incelenmeli ve gerekli tıbbi bakım ve destek sağlanmalıdır.

AnksiyeteBeklentilerDepresyon+4
Muhammed Kızılkaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane çalışanlarında işe bağlı gerginlik ve sağlık okuryazarlığı ile bulaşıcı hastalıklara yaklaşım arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çalışmamızda hastane çalışanlarının yaptıkları göreve bağlı yaşadıkları stres oranları, genel sağlık ve bulaşıcı hastalıklar hakkında bilgi düzeyleri incelenmiş olup varsa eksikliklerin görülüp bu konuda yapılacak çalışmalara katkı sağlaması ve bunun sonucunda hastane kaynaklı bulaşıcı hastalıkların görülme oranlarının azaltılması hedeflenmektedir. Bu çalışma Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hastanesinde çalışmakta olan 18 yaş üstü bayan ve erkek 300 sağlık çalışanı (doktor, hemşire/sağlık memuru, acil tıp teknisyeni, paramedik, laborant, sağlık teknikeri, hasta bakıcı ve temizlik görevlisi vb.) ile yüz yüze anket yöntemiyle yapılmıştır. Anket, literatür taranarak hazırlanan demografik bilgi formu ile bulaşıcı hastalıklar ve bu hastalıklardan korunma ile ilgili bilgi düzeyini ölçen 44 sorudan oluşan anket formu, 18 sorudan oluşan işe bağlı gerginlik ölçeği (İBGÖ) ve 23 sorudan oluşan yetişkin sağlık okuryazarlığı ölçeğinden (YSOÖ) oluşmakta olup, çoktan seçmeli ve boşluk doldurma şeklindedir. Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi, Ki-kare testi ve Pearson Korelasyon Analizi testleri kullanılmıştır. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya dahil olan sağlık çalışanlarının %43,7'si (n=131) kadın, %56,3'ü (n=169) erkektir. Katılımcıların %33,7'si (n=101) doktor, %33'ü (n=99) hemşire/sağlık memuru ve %33,3'ü (n=100) temizlik görevlisi/hasta bakıcısı idi. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %35,3 (n=106) ile en çok 30-35 yaş aralığındadır. Katılımcıların %72'si (n=216) 1-10 yıl arası mesleki tecrübeye sahipti. Çalışanların %86'sı (n=258) haftalık 40 saat ve üzeri mesai yapmaktadır. Katılımcıların %40,7'si (n=130) dahili birimlerde çalışmaktadır. Katılımcıların %64'ü (n=192) lisans ve üzeri mezuniyet derecesine sahipti. Çalışmamıza katılanlardan genel olarak sadece %34'ü (n=102) hastane bünyesinde bulaşıcı hastalıklara yönelik herhangi bir eğitim aldığını belirtmiştir, bu konuda doktorların ise sadece %27,7'sinin (n=28) herhangi bir hizmet içi eğitim aldığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %33,3'ünün (n=100) daha önceden herhangi bir bulaşıcı hastalığa sahip hastayla temasının olduğu tespit edilmiştir. Temizlik görevlisi/hasta bakıcısı olanların %36'sı şarbon hakkında, %31'i de KKKA hastalık etkeninin bulaş yolu hakkında bilgi sahibi olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki bireylerden kendisini bulaşıcı hastalıklar konusunda yeterli görenlerin %76,5'i riskli temas sonrası hiçbir koruyucu yönteme başvurmadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %11,3'ünün (n=34) ulusal aşı programında olan hiçbir aşıyı yaptırmadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların %3,3'ünün (n=10) daha önceden bir hastadan diğerine yaptıkları tıbbı uygulama sonrası istemeyerek bulaşıcı bir hastalık bulaştırmış olduğunu söylemiştir. Çalışmamızdaki katılımcıların YSOÖ'den aldıkları toplam puan ortalamaları 15,58±3,75 olarak tespit edilmiştir. Araştırmamızda katılımcıların sağlık okuryazarlık düzeyleri arasında; göreve yeni başlayanların, eğitim seviyesi yüksek olanların, haftalık olarak daha çok mesai yapanların, kendini bulaşıcı hastalıklardan korunmada yeterli bulanların, ulusal aşı takvimindeki tüm aşıları eksiksiz yaptıranların, birinden diğerine hastalık bulaştırma ihtimaline hayır diyenlerin, doktor olan çalışanların ve işinden memnun olanların YSOÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Çalışmamızdaki bireylerin İBGÖ'den aldıkları toplam puan ortalamaları 41,4±7,49 olarak tespit edilmiştir. Araştırmamızda bireylerin işe bağlı gerginlik düzeyleri arasında; çocuk kliniklerinde çalışanların, kendilerine veya ailelerine işleri kaynaklı bulaşıcı hastalık bulaştırma kaygısı yaşayanların, bu kaygı nedeniyle işinden soğuduğunu veya iş değişikliği düşündüğünü belirtenlerin ve birinden diğerine hastalık bulaştırma ihtimaline olabilir veya evet diyenlerin İBGÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarından bulaşıcı hastalıklar konusunda kendisini yeterli görenlerin bile riskli temas sonrası tıbbı destek alma ihtiyacı hissetmediği fark edilmiştir, bu konuda daha kapsayıcı eğitim materyalleri ve broşürlerle aktif çalışanlara yönelik yeniden hizmet içi eğitim programı düzenlenmesi ihtiyacı vardır ayrıca mevcut sağlık fakültelerinde eğitim müfredatlarının gözden geçirilmesi ve daha çok temas öncesi korunma yöntemleri ve riskli temas sonrası yapılacakları açıklayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Tüm sağlık çalışanlarının özellikle ülkemizde daha sık görülen BZBH'lar konusunda yeniden bir eğitim programına dahil edilmesi ve halen eğitimleri devam eden sağlık öğrencilerinin okul müfredatları bu doğrultuda düzenlenmelidir. Temizlik görevlisi/hasta bakıcısı olanların ülkemizde özellikle daha çok endemik olarak görülen şarbon, KKKA vb. hastalıklardan korunma yöntemleri bakımından yeniden bir eğitim programına alınması gerektiği tespit edilmiştir. Katılımcılardan azımsanamayacak derecede hiç aşı yapmayanların olduğu fark edilmiş olup, bu konuda aşılar ve aşıların önemi hakkında eğitim programları düzenlenmeli ve hiç aşı yapmayan veya aşıları eksik olan sağlık çalışanlarının enfeksiyon birimi tarafından ya da kendi aile hekimlerine yönlendirilmeleri vasıtasıyla aşılanmaları sağlanmalıdır. Temizlik görevlisi/hasta bakıcılarla eğitim seviyesi daha az olan çalışanların düzenli aralıklarla hizmet içi eğitimlere alınması veya üniversite müfredatlarında düzeltmelerle hem sağlık çalışanlarının hem de toplumun genel olarak sağlık okuryazarlık düzeyi arttırılmış olunacaktır. Ülkemizde son yıllarda artış gösterse bile henüz yeterli seyiyeye ulaşılamadığından SOY konusunda güncel çalışmaların yapılması önerilebilir. Sağlık çalışanlarının kendilerine veya ailelerine hastalık bulaştırma düşünceleri tespit edilmiş olup bu düşünceler nedeniyle işe bağlı stres yaşadıkları tespit edilmiştir, bu nedenle hastaneler bünyesinde sağlık çalışanlarının kendilerine hastalık bulaşma ihtimalini azaltacak materyaller ve yeni tıbbı teknolojilerin rutin kullanıma sunulması gerekmektedir ayrıca sağlık çalışanlarının iş çıkışı giydikleri kıyafetlerin dezenfekte edilmesi veya iş sırasında hastane yönetimi tarafından verilecek iş formalarıyla çalıştırılmaları zorunlu hale getirilmelidir. Hastanede çalışanların işe bağlı stres ve gerginliklerinde azalmaya vesile olması nedeniyle çalışanların ücretlerinde artış ve zamanında ödeme yapılması pozitif yönde etki yaratacaktır ayrıca özellikle riskli bölümler olan YBÜ gibi yerlerde çalışan sayısının arttırılması ve çalışma saatlerinin haftalık olarak dünya standartlarına entegrasyonunun yapılması da işe bağlı gerginliği azaltacak olup ayrıca iş motivasyonunu pozitif yönde arttıracaktır. Motivasyonu tam olan sağlık çalışanları görevlerini daha çok severek isteyerek yapacakları için, sağlık alıcıları olan hastalarımızın da memnuniyeti arttırılmış olacaktır. Ayrıca bu araştırmada elde edilen sonuçların bundan sonra yapılacak benzer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AşılamaAşılarBulaşıcı hastalıklar+4
Levent Çevik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn veasistan hekimlerin deri kanserleri hakkındaki bilgidüzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki asistan ve intörn hekimlerin deri kanserleri hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve tanımlayıcı tiptedir. Yüz yüze anket çalışmasıdır. Çalışma Ağustos- Eylül 2023 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya araştırmaya katılmayı kabul eden ve onam veren asistan ve intörn hekimler dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 36 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Sosyodemografik verileri ve deri kanserleri hakkındaki farkındalığı değerlendirmek amacıyla oluşturulan 16 soru, Literatür taranarak ve konusunda uzman hekimlere danışılarak oluşturulan deri kanseri bilgisini ölçen 20 soruluk bilgi düzeyi anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 93'ü (%38,7) kadın ve 147'si (%61,3) erkek olmak üzere toplam 240 hekim dahil edilmiştir. Hekimlerin %8,8'i dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi bölümünde, %48,3'ü dahili bölümlerde ve %15'i cerrahi bölümlerde asistan iken %27,9'u intörn hekimdir. Bölümler arasında toplam puan açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Bu farklılık dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanı olanlar ile diğer bölümler arasındaki farktan kaynaklanmış olup dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanı olanların puanı daha yüksektir. Dermatoloji + plastik ve rekonstrüktif cerrahi asistanlarının aldıkları ortalama puan 18,8±1,0 iken(max. puan 20) , dahili bölüm asistanları 13,7±2,6 puan, cerrahi bölüm asistanları 13,9±1,8 puan ve intörn hekimler 13,4±2,4 puan almıştır. Katılımcıların %29,6'sı deri kanserleri ve prekanseröz lezyonlar hakkında yeterli bilgi sahibi olduğunu, %57,9'u güneşten korunma yöntemleri hakkında yeterli bilgi sahibi olduğunu, %27,9'u deri kanserleri hakkında yeterli eğitim aldığını düşünüyor. Katılımcıların %7,1'i Mezuniyet öncesi ve sonrası deri kanseriyle ilgili herhangi bir kurs veya kongreye katıldığını bildirmiştir. Hekimlerin %46,7'si düzenli güneş kremi kullanıyor iken %52,9'u daha önce kendi kendine deri muayenesi yaptığını belirtmiştir. Sonuç: Bu çalışma ile dermatoloji ve plastik cerrahi asistanları dışındaki asistanların ve intörnlerin deri kanseri bilgisi ve güneşten korunma davranışlarının yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hekimlere mezuniyet sonrasında da bu konu hakkında eğitim verilmeli ve verilen eğitim ara ara tekrarlanmalıdır. Ayrıca hekimlerin deri kanserleri ve güneşten korunma yöntemleri hakkında bilgi düzeylerini arttırmaları gerekmektedir. Böylelikle hem kendilerini hem de hizmet verdikleri bireyleri deri kanserinden daha iyi koruyabilirler.

Deri neoplazmları
Zülküf Akbalık
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hastalığı olan yaşlılarda Yesavage Geriatrik Depresyon Ölçeği ile depresyon sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yaşlı nüfusun artışından dolayı bu demografik gruba özgü hastalıkların önemi de artmaktadır. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklar arasında, yaşlılık döneminde depresyon ön plandadır. Bu çalışmada, 65 yaş ve üstü kronik hastalığı olan bireylerde depresyon yaygınlığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 65 yaş ve üzeri herhangi bir kronik hastalığa sahip bireylerden oluşan 195 yaşlı ile birebir görüşmeler gerçekleştirilerek ve anketler doldurularak kesitsel bir tanımlayıcı çalışma yapıldı. Bilinç durumundaki değişiklik, konuşma veya duyma güçlükleri nedeniyle iletişime geçilemeyen ve çalışmayı reddeden hastalar çalışma dışında tutuldu. Çalışamamız,Yesavage Geriatrik Depresyon Ölçeği Formu'nu içeren bir anket aracılığıyla yapıldı. İstatistiksel analizlerde, tanımlayıcı istatistiklerde sayı ve yüzde kullanılarak, ki-kare ve t-testi gibi yöntemler SPSS 26 programıyla uygulandı ve p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Araştırmamızda, 65 yaş ve üstü kronik hastalığı olan 195 yaşlı bireyde depresyon sıklığını inceledik. Bu çalışma sonucunda yapılan değerlendirmelerde, depresyon yaygınlığının %35,4 olarak belirlendiği bulunmuştur. Depresyon belirtilerinin sıklığı, ileri yaşta, dul veya boşanmış olma durumunda, düşük eğitim düzeyinde, düşük sosyoekonomik düzey algısına sahip olma durumunda, işsizlik durumunda, yaşlılık maaşı alanlarda, sosyal güvenceden yoksun olanlarda, tek başına kalanlarda, çocuklarının kendisine destek olmadığını söyleyenlerde, yakınlarıyla ilişki yönünden kötü olan bireylerde ve çocuk sayısının fazla olduğu durumlarda daha yüksektir (p<0,05).Cinsiyet, kronik bir hastalığı olup olmama durumu, ilaç kullanıp kullanmama, sigara kullanıp kullanmama depresyon belirtilerinin sıklığını etkilemediği sonucuna varılmıştır. (P>0.05) Sonuç: Çalışmamızın bulgularına göre, Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran yaşlıların karşılaştığı önemli bir sağlık sorunu depresyon olarak ifade edilebilir. Yaşlılarda depresyonla ilişkili risk faktörlerini de değerlendirerek multidisipliner bir yaklaşımla, bu yaş grubuna özgü koruyucu, tedavi edici ve rehabilitatif yardımlar oluştulmalıdır. Biz aile hekimleri olarak, yaşlı hastaların Aile Sağlığı Merkezleri'ne yaptıkları başvurularda depresyon teşhisine özel bir dikkat göstermeliyiz. ANAHTAR KELİMELER: Depresyon, Yaşlı, Aile Hekimi, Aile Sağlığı Merkezi, Kronik Hastalık

Kadir Kılıç
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi sağlık çalışanlarında ve polikliniklerine başvuran hastalarda siberkondri düzeyi ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş: Siberkondri, internette sağlıkla ilgili bilgilere aşırı derecede maruz kalmak ve bu bilgilerden kaynaklanan aşırı endişe veya kaygı yaşama durumudur. Siberkondri, bireylerin yaşam kalitesini ve sağlığını olumsuz etkileyebilecek bir durumdur. Ayrıca, kişilerin sağlık başvurularında ve sağlık harcamalarında artışa yol açabileceği düşünülmektedir Amaç: Çalışmamızda; siberkondri düzeylerini belirleyip etkileyen faktörleri inceleyerek sağlıkla ilgili güvenli internet platformları oluşturmak, kaygıyı artırıcı bilgiler sağlayan siteleri kontrol etmek ve sağlık bilgilerinin tüm bileşenleriyle gözden geçirilmesi için uygun müdahale stratejileri geliştirmeyi hedefliyoruz. Yöntem: 18-99 yaş aralığındaki Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Çalışanlarının ve Polikliniklerine Başvuran Hastalarının, Siberkondri Düzeyi ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesini 17/06/2023-20/11/2023 tarihleri arasında anket formu (CSS-12 ve demografik bilgiler) şeklinde inceledik. Bulgular: Çalışmaya 324 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen katılımcıların; 148'i (%45,7) erkek, 176'sı (%54,3) kadındı. Yaşları, 18 yaş ile 73 yaş arasında değişmekteydi ve yaş ortalaması 32,79±11,33 idi. CSS-12; en yüksek: 54 puan, en düşük: 12 puan, ortalama: 29,7±9,5 ve medyan 30'du. Kişi sayısının tepe yaptığı iki puan sırasıyla 30 ve 36'dı (iki tane mod mevcut). Cinsiyete göre siberkondri şiddeti anlamlı değildi. Evli bireyler bekar bireylere göre daha fazla endişeli bulundu. Genç yetişkinler, siberkondri geliştirmeye daha yatkın görünmektedir (yaş ortalaması: 32,79±11,33). Yaş ilerledikçe internete geçirilen sürenin azaldığı ve 30-40 yaş aralığında internette geçirilen süre(saat/gün) en yüksekti. Eğitim düzeyi ile siberkondri şiddeti (CSS-12) ve internette geçirilen süre(saat/gün) arasında ilişki yoktu. Fakat, eğitim düzeyinin yüksek olması ile güvenli sağlık yayını takibi ve sağlık toplantısına katılma oranı yüksekti. Ailede kronik hastalığa sahip birey olması siberkondri şiddetini arttırmıyordu. Ama hekim önerisi olmadan tetkik yaptırma ve hekim önerisi olmadan ilaç kullanımı yüksekti. 18 yaşından küçük çocuğa sahip bireylerde; son bir yılda hekim önerisi olmadan tetkik yaptırması, TV'de sağlık takibi ve 11. madde (CSS-12) yüksek bulundu. Van YYÜ sağlık çalışanlarının, hekim önerisi olmadan daha çok ilaç kullandığı ve daha çok geleneksel tıp tedavisi aldığı görüldü. Literatürün aksine, siberkondri şiddeti normal toplum düzeyiyle aynıydı. Güvenilir sağlık yayını takibi ve TV'de sağlık yayını takip eden bireylerin, takip etmeyen bireylere göre daha yüksek CSS-12 puanlarına sahiptirler. Ayrıca; eczane dışındaki yerlerden ilaç/tedavi için ürün alanlarda da CSS-12 puanı yüksekti. Evde bakıma muhtaç/engelli kişi olması, sigara içiciliği ve ailede sağlıkçı birey olmasının siberkondri şiddeti ile bir bağlantısı bulunulmadı. Sonuç: Siberkondri düzeyinin orta düzeyde olduğu görüldü. Katılımcıların; yüksek siberkondri düzeyi ile ilişkili faktörler arasında evli olmak, genç yetişkin birey olmak, sağlık yayını takip etmek ve eczane dışındaki yerlerden ilaç/ürün almak sayılabilir. Siberkondri konusunda farkındalık oluşturulmalıdır. Siberkondri riski taşıyan kişilere yönelik destek programları geliştirilmelidir. i-BDT'nin siberkondri tedavisinde kullanılması yaygınlaştırılıp sağlık okuryazarlığı artırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Siberkondri, İnternette sağlık bilgisi arama, İnternet, CSS-12, i-BDT, SCÖ.

Tuncay Ulu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Y.Y.Ü. Tıp Fakültesi asistan ve intern hekimleri ile Van ilinde çalışan aile hekimlerinin temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularındaki bilgi düzeyinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Toplum sağlığının en önemli aşamasında yer alan hekimlerin, hangi branştan olursa olsun, insanlık için hayati önem taşıyan, temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularındaki bilgi ve becerileri eksiksiz olmalı, hekimler hastalara etkin bir temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği verebilmelidirler.Yaptığımız bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde görev yapan, intern ve asistan hekimler ile Van ilinde birinci basamakta görev yapan aile hekimlerinin, Amerikan Kalp Cemiyeti (AHA ) ve Avrupa Resüsitasyon Konseyi(ERC) tarafından yayımlanan, en güncel kılavuzlar esas alınarak hazırlanan, çoktan seçmeli anket soruları ile temel yaşam desteği ve ileri kardiyak yaşam desteği konularında, bilgi düzeyi, bilgilerinin yeterliliği ve güncelliği, ve güncel kılavuzları takip etme oranı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırma Van YYÜ Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde çalışan intern ve asistan hekimler ile Van ilinde birinci basamakta çalışan (ASM) aile hekimlerine 01.09.2023 ile 01.12.2023 tarihleri arasında yapılmıştır.139 asistan hekim, 60 intern hekim, 67 aile hekimi olmak üzere toplam 266 hekime uygulanmıştır. Veriler hekimlerin onamı alınarak, sosyo-demografik veriler ile, katılımcıların CPR konusunda aldıkları eğitimi ve bu konuda kendilerini yeterli görüp görmediklerini sorgulayan 15 soru ile, 10 temel yaşam desteği bilgi sorusu ,10' da ileri kardiyak yaşam desteği bilgi sorusu olmak üzere toplam 35 sorudan oluşan anket formuyla elde edilmiştir. Bilgi soruları beş şıktan oluşmuştur ve her sorunun doğru cevabı 1 puan olarak hesaplanmıştır.Temel yaşam desteği soruları 10 puan, ileri kardiyak yaşam desteği soruları10 puan üzerinden hesaplanmıştır. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc., Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 92'si kadın (%34,6) ve 174'ü (%65,4) erkek olmak üzere toplam 266 hekim dahil edilmiştir.266 hekimin, 40'ı (%15) acil, anestezi, kardiyoloji bölümünde, 61'i (%22,9) dahili bilimlerde, 38'i (%14,3) cerrahi bilimlerdeki gören yapan toplam 139 asistan hekim iken, 60'ı (%22,6) intern ve 67'si (%25,2) ise aile hekimidir. Hekimlerin TYD ve İKYD sorularından aldıkları toplam puanlar incelendiğinde TYD toplam puan ortalama 5,1±1,8 iken, İKYD toplam puan ortalama 5,6±2,1 olarak saptanmıştır.Bölüm açısından, TYD ve İKYD puanları değerlendirildiğinde acil tıp, anestezi ve reaminasyon ve kardiyoloji asistanları, diğer hekimlerden daha çok puan almıştır.(p=0,008,p<0,001).Kardiyopulmoner arrest hastayla karşılaşma ihtimali yüksek olan, eğitimlerinde aktif TYD ve İKYD eğitimleri olan hekimlerin bilgi düzeyinin daha yüksek olduğunu(p<0,001), CPR kılavuzunu takip edenlerin(p<0,001), daha önce CPR ihtiyacı olan hastaya müdahale edenlerin(p=0,028), kendini TYD ve İKYD konularında yeterli bulanların(p=0,009), en son 3 yıl ve öncesinde TYD ve İKYD eğitimini alanların(p=0,018) ve CPR yaparken hastaya zarar vermekten korkmayanların(p=0,001) İKYD bilgi düzeyini, anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik. Ayrıca hekimlerin %57.5'i CPR kılavuzu takip etmediğini, %51.5'i CPR yaparken hastaya zarar vermekten korktuğunu (intern hekimlerde bu oran %63.3 olarak saptandı) %22,2'si TYD ve İKYD ile ilgili bir kurs veya kongreye katıldığını, %94,4'ü ise mezuniyetten sonra TYD ve İKYD hakkında tekrar eğitim verilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar, hekimlerin bilgi düzeyini ve güncelliğini arttırmak için branş farketmeksizin, bütün hekimlere mezuniyetten sonrada TYD ve İKYD eğitiminin teorik ve pratik olarak, ilgili birimler tarafından verilmesinin ve kısa aralıklarla tekrar edilmesinin gerektiğini göstermiştir.Ayrıca intern hekimlerin kardiyopulmoner arrest hasta tedavisinde, aktif olarak yer almaları, CPR yaparken hastaya zarar verme korkularını azaltacaktır.

Bilgi düzeyiKardiyopulmoner reanimasyonTemel yaşam desteği
İlhami Demir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencileri ile ilahiyat fakültesi öğrencilerinintoplumsal cinsiyet rollerine yönelik tutumlarınınkarşılaştırılması

Amaç:Bu çalışmada tıp fakültesi öğrencileriyle ilahiyat fakültesi öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine yönelik tutumlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve tanımlayıcı tiptedir. Yüz yüze ve online anket çalışmasıdır. Çalışma Şubat-Mart 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ile İlahiyat Fakültesinde yürütülmüştür. Çalışmaya araştırmaya katılmayı kabul eden ve onam veren tıp ve ilahiyat öğrencileri dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 5'li likert şeklindeki 15 sorudan oluşan Toplumsal Cinsiyet Rolleri Ölçeği kullanılmış ve demografik veriler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 244'ü (%59,5) kadın ve 166'sı (%40,5) erkek olmak üzere toplam 410 öğrenci dahil edilmiştir. Kadın öğrencilerin erkek öğrencilere göre toplumsal cinsiyet rolleri ölçek puanları daha yüksek saptanmıştır. Öğrencilerin %54,2'si tıp, %45,8'i ilahiyat fakültesinde okumaktadır. Okuduğu fakülte tıp olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, ilahiyat fakültesi olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların sınıflarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Sınıfı 2, 5 ve 6 olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, sınıfı 3 olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların anne eğitim durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Anne eğitim durumu lise olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, anne eğitim durumu olmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Anne eğitim durumu yüksekokul/üniversite olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, anne eğitim durumu olmayan, anne eğitim durumu ilkokul ve ortaokul olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların anne çalışma durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Annesi halen çalışan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, annesi hiç çalışmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların baba eğitim durumlarına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Baba eğitim durumu yüksekokul / üniversite olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, baba eğitim durumu olmayan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Katılımcıların kardeş varlığına göre toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Fark yaratan grubu bulmak için Bonferroni uygulamıştır. Kardeşi olmayan ve yalnız erkek kardeşi olan katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri tutum ölçeği puanlarının, hem erkek hem kız kardeşi olan katılımcılara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sonuç: Bu çalışma ile, tıp fakültesi öğrencileri görece daha eşitlikçi tutumlara sahip olsalar da tıp ve ilahiyat fakültesi öğrencilerinin çeşitli demografik özellikleri açısından toplumsal cinsiyet rolleri tutumlarının, toplumun geleneksel bakış açıları gölgesinde geliştiği sonucuna varılabilir. Öğrencilere dini, ekonomik, sosyopolitik, ailesel ve arkadaş grupları ya da kitlesel iletişim araçları gibi pek çok faktör etkisiyle oluşup gelişmekte olan toplumsal cinsiyet rolleri hakkında, daha adil ve özgürlükçü bir toplum inşa edebilmek için multidisipliner yaklaşımlarla eğitimlerin verilmesi gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerine yönelik yaklaşımlar, hastaların sağlık hizmeti alımları noktasında dahi ayrımcılıklara sebebiyet verebileceğinden, tıp fakültesi öğrencilerine gerek teorik gerekse de eğitim aldıkları kliniklerde pratik olarak toplumsal cinsiyet rollerinin etkileri anlatılarak, farkındalıkları arttırılabilir. Anahtar Kelimeler: toplumsal cinsiyet, tıp öğrencileri, ilahiyat öğrencileri, farkındalık

Ahmet Salık
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi aile hekimliği ve çocuk hastalıkları polikliniklerine başvuran annelerin, çocuklarında ateş yönetimi; bilgi,tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmamız annelerin ateş bilgi düzeyleri, ateşe karşı kaygı düzeyleri ve çocukları ateşlendiğinde yaptıkları uygulamayı tespit edip ona göre doktorların ve hemşirelerin annelere bilgi verirken bu eksik olan tarafları dikkate alarak bilgi vermeleri amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, Ekim 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmamız YYÜ Tıp Fakültesi özelinde yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yer ve kime yapıldığı: Ekim 2023-Ocak 2024 tarihlerinde hastanenin Aile Hekimliği ve Çocuk Hastalıkları Polikliniklerine herhangi bir sebeple başvuran 200 anneye yapılmıştır. Bulgular: Araştırmamızda annelerin % 70'inin evde ateş ölçtüğünü, %91,5'inin çocuğunun ateşlendiğini fark ettiğini, %75'i ateş nedeniyle daha önce çocuğunu hastaneye götürdüğünü belirtmiştir. %77,5'i ateş konusunda daha önce bilgi almış ve bunların sadece %68'i ateş konusunda doktor tarafından bilgilendirilmiş. %11.5'i daha önce çocuğunun havale geçirdiğini belirtmiş. %49.5'i çocuğunun ateşinin yükseldiğini; çocuğunun vücudunun normale göre daha sıcak gelince anladığını , %50'si ateşi koltuk altından ölçtüğünü belirtmiştir. %63'ü yüksek ateşin kaç derece olduğunu bildiği, %30'u ateşin tekrar ölçüm aralığının 30 dk. olduğunu bildiği anlaşılmıştır. Ateş yükseldiğinde sadece %27'si çocuğunun üzerindeki elbiseleri çıkarttığını belirtmiştir. Ilık uygulamanın nerden yapıldığını sadece %42'sinin bildiği anlaşılmıştır. Ilık uygulamayı %67,5'i ılık suyla yaptığını belirtmiştir. Sadece %15'inin ateş düşürücü verilmesi gereken vücut sıcaklığını bildiği anlaşılmıştır. Katılımcıların %57'si çocuğa ilacını reçeteye göre verdiğini bildirtmiştir. %90'dan fazlası ateş düşürücü ilacın kaç saat arayla verildiğini bildiği anlaşılmıştır. %94'ü yapılan müdahale ile ateş düşmezse doktora başvurduğunu , %85,5'i çocuklarda ateş düşürmek niyetiyle parasetamol ve ibuprofen kullandığını , %48'i ateş düşürücü ilacın verilme sebebinin ateş ve semptomları gidermek olduğunu , %76,5'i ateş düşürücü ilacı doktor reçetesiyle aldığını belirtmiştir. Sonuç: Araştırmada, annelerinin sosyoekonomik, ateşe karşı kaygı ve ateş bilinç puanı orta seviyede bulundu. Okuma yazması olmayan, köyde yaşayan, gelir durumu düşük olan ve ev hanımı olan annelerin ateş bilinç puan ortalaması düşük, ateşe karşı kaygı düzeyleri ise yüksek bulunmuştur. Üniversite mezunu olan annelerin ateş bilinç puan ortalaması yüksek, ateşe karşı kaygı düzeyleri ise düşük bulunmuştur. Anne yaşı ile ateş bilinci ve annenin kaygısı arasında ilişki bulunamamıştır. Sosyoekonomik düzeyi düşük olanların ateş bilinç düzeyi daha düşük, ateşe karşı kaygı düzeyi ise daha yüksek tespit edildi. Annelerin ateşe karşı kaygı düzeyleri ile ateş bilinci arasında negatif korelasyon tespit edildi. Anahtar sözcükler: Ateş, Ateş yönetimi, Annelerde ateşe yaklaşım

Yasin Ashi
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir sağlık kuruluşunda intern ve asistan hekimlerin spinal musküler atrofi (SMA) hastalığı hakkında bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Spinal Musküler Atrofi (SMA), spinal kord ön boynuz motor nöronları ve beyin sapı motor nükleuslarının dejenerasyonu sonucu progresif geri dönüşümsüz kas atrofisi ve güçsüzlüğü ile karakterize kalıtsal bir nöromüsküler hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde yenidoğan ölümleri arasında üst sıralarda olması, bebek ölümlerinde kistik fibrozisten sonra en sık görülen ikinci genetik hastalık olması, mortalite ve morbiditenin yüksek olması bu hastalıktan korunma ve önleyici sağlık politikalarının önemini gözler önüne sermiştir. Bu çalışmada, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki intern ve asistan hekimlerin SMA hastalığı hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil etme kriterlerini karşılayan intern ve asistan hekimden oluşan toplam 272 kişiye yönelik literatür ve kaynak kitapların taranması sonucunda elde edilen güncel bilgiler doğrultusunda 10 sorudan oluşan sosyodemografik veriler ve SMA hastalığı hakkında 40 bilgi sorusu olmak üzere toplam 50 sorudan oluşan anket formu yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Bulgular: Çalışmaya 92'si (%33,8) kadın ve 180'i (%66,2) erkek olmak üzere toplam 272 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların 140'ı (%51,5) intern hekim ve 132'si (%48,5) asistan hekimdir. Çalışmamızdaki katılımcılara yöneltilen sorular alt başlıklara ayrıldığında SMA hastalığı ile ilgili klinik ve taşıyıcı tarama programı konularının bilgi düzeyi diğer bütün alt başlık konularının bilgi düzeylerinden daha yüksek bulunmuştur. Evli olanların bilgi düzeyi, bekar olanların bilgi düzeyinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,001). ASM deneyimine sahip olanların bilgi düzeyi, ASM deneyimi olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,003). Çalışmamızda, katılımcıların yaşı ile meslek süresi ve toplam puan arasında pozitif yönde bir korelasyon tespit edilmiştir. SMA hastalığı hakkında bilgi sahibi olduğunu düşünenlerin bilgi düzeyi, bilgi sahibi olduğunu düşünmeyenlerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Asistan hekimlerin bilgi düzeyi, intern hekimlerin bilgi düzeyinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,002). Sonuç: Bu çalışma, intern hekimlerin SMA hastalığı hakkında bilgi düzeylerinin yetersiz olduğunu göstermektedir. Ankete katılan hekimlerin çoğu, SMA hastalığı hakkında eğitim almak istediklerini belirtmişlerdir. Bu nedenle, tıp fakültesi derslerinde SMA hastalığına yönelik eğitim içeriğinin artırılması, eğitim materyallerinin sağlanması, mezuniyet sonrasında hekimlere çalıştıkları yerlerde düzenli aralıklarla eğitimlerin devam ettirilmesi, klinik uygulama ve hasta rehberleri oluşturularak bu içeriklere erişimin sağlanması hekimlerin bilgi düzeylerini ve farkındalıklarını artırmak için faydalı olacaktır.

Muhammed Oğuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şarbon hastalarında kan grubu rh ve cinsiyet insidansı araştırılması

Şarbon hastalarında Kan Grubu Rh ve Cinsiyet İnsidansı araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2025. Şarbon, Bacillus anthracis'in neden olduğu zoonotik bir enfeksiyon olup, özellikle hayvancılıkla uğraşan bireylerde yaygın olarak görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, şarbon hastalarında kan grubu Rh faktör ve cinsiyet insidansını inceleyerek, bu biyobelirteçlerin hastalığın tanı, prognoz ve enfeksiyona yatkınlık üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirmektir. Kan gruplarının ve Rh faktörünün enfeksiyonlara yatkınlık üzerindeki etkisi literatürde uzun süredir tartışılmakta olup, bu çalışmada şarbon hastalığı özelinde bir değerlendirme yapılmıştır. Bu retrospektif çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde şarbon tanısı almış 100 hasta ve herhangi bir bulaşıcı hastalık tanısı almamış 25 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların kan grubu ve Rh faktör bilgileri, hastane veri tabanından elde edilmiştir. Kontrol grubundaki bireylerin kan grubu ve demografik bilgileri de aynı yöntemle toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.25) istatistik programı kullanılarak yapılmış ve anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmada, şarbon tanısı almış 100 hastanın ve 25 sağlıklı bireyin kan grubu ve Rh faktör dağılımları incelenmiştir. Bulgulara göre, A Rh (+) pozitif kan grubu hem hasta grubunda (%40) hem de kontrol grubunda (%52) en yaygın kan grubu olarak tespit edilmiştir. Şarbon hastalarında A Rh (+) pozitif kan grubunu sırasıyla O Rh (+) pozitif (%20) ve B Rh (+) pozitif (%12) kan grupları takip etmiştir. Kontrol grubunda ise A Rh (+) pozitif kan grubunu O Rh (+) pozitif (%20) ve O Rh (-) negatif (%12) kan grupları izlemiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında kan grubu dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0.05). Ayrıca, kan gruplarının cinsiyet ve yaş değişkenlerine göre dağılımında da anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Bu çalışma, şarbon hastalarında kan grubu ve Rh faktör insidansının, hastalığın tanı ve prognozunda doğrudan bir etkisi olmadığını göstermiştir. Ancak, kan gruplarının enfeksiyonlara yatkınlık üzerindeki etkisi literatürde uzun süredir tartışılmakta olup, bu biyobelirteçlerin şarbon gibi bakteriyel enfeksiyonlarla ilişkisi daha fazla araştırılmalıdır. Kan grubu ve Rh faktörünün enfeksiyon patogenezindeki rolünü anlamak, gelecekte enfeksiyonların önlenmesi ve tedavisi için önemli bir katkı sağlayabilir. Bu nedenle, daha geniş örneklem grupları ve prospektif tasarımlar ile yapılacak çalışmalar, bu alandaki bilgi birikimini artıracaktır.

Şarbon
Nizamettin Erdem
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Brusella hastalarında kan grubu ve Rh faktör insidansı

Brusella Hastalarında Kan Grubu ve Rh Faktör İnsidansı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı. Uzmanlık Tezi. Van 2025.Amaç: Araştırmanın temel amacı, Brucella enfeksiyonu ile kan grubu dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniğine Ocak 2000-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran bruselloz tanılı ve yaşları 0-99 yaş arasında değişen toplam 223 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Bu çalışma, 2000-2020 yılları arasında Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Brucella pozitif tanısı almış 223 hastanın kan grubu dağılımını analiz edilerek gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Brucella pozitif hastaların kan grubu oranları, Van İli Kan Bankası'ndan elde edilen kan grubu ve Rh faktörü oranları ile karşılaştırılmıştır. Brucella Pozitif Hasta Kan Grubu Dağılımı (%): A Rh(+) Pozitif: %45.29, A Rh(-) Negatif: %5.38, B Rh(+) Pozitif: %13.00, B Rh(-) Negatif: %1.80, AB Rh(+) Pozitif: %7.36, AB Rh(-) Negatif: %2.24, O Rh(+) Pozitif: %24.66, O Rh(-) Negatif: %0.90 Van İli Kan Grubu Dağılımı (%): A Rh(+) Pozitif: %41.15, A Rh(-) Negatif: %3.90, B Rh(+) Pozitif: %14.34, B Rh(-) Negatif: %1.80, AB Rh(+) Pozitif: %7.36, AB Rh(-) Negatif: %0.80, O Rh(+) Pozitif: %27.50, O Rh(-) Negatif: %3.15 Sonuç: Bu çalışma, Brucella enfeksiyonu ile belirli kan grupları veya Rh faktörleri arasında güçlü bir ilişki bulunmadığını göstermiştir. Ki-Kare testi sonuçlarına göre (p-değeri: 0.835), Van ili kan grubu dağılımı ile Brucella pozitif hastaların dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ayrıca, yaş ve cinsiyet gibi değişkenlere göre yapılan analizlerde de anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Bu durum, Brucella enfeksiyonunun kan grubu veya demografik faktörlere göre rastlantısal bir dağılıma sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Brusella
Çağrı Veysel Yeşilyurt
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van ilindeki birinci basamak hekimleri ve tıp fakültesi asistan hekimlerinin kanser taramaları hakkında bilgi tutum ve davranışlarının incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada Van ilinde görev yapan birinci basamak hekimleri ve uzmanlık eğitimi alan asistanların kanser taramalarına dair bilgi düzeyleri, bu bilgilerin uygulamaya aktarımı ve tarama programlarına karşı tutumları araştırılmıştır. Hekimlerin kendi sağlık davranışları ve hasta yönlendirme alışkanlıkları da değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntemler: Araştırma, 01 Ekim 2024–01 Ocak 2025 tarihleri arasında Van ilinde yürütülmüştür. Çalışma grubunu ASM ve TSM'de görevli hekimler ile Van YYÜ Tıp Fakültesi asistanları oluşturmaktadır. Toplam 180 katılımcıya, literatüre dayalı olarak hazırlanan anket formu yüz yüze ve çevrim içi yöntemlerle uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS v27 yazılımı ile analiz edilmiştir. Gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde Ki-kare testi kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların meslekteki deneyim süreleri ile bilgi düzeyleri arasındaki ilişkilere dair bulgulara göre, genellikle bilgi düzeyi sorularında deneyim grupları arasında anlamlı farklar görülmemiştir (p>0.05). Bulgulara göre, hekimlerin çoğu ülkemizde uygulanan kanser tarama programları hakkında temel bilgilere sahip olsa da özellikle bazı testlerin sıklığı, uygulama yaş aralıkları ve tarama yöntemleri konusunda önemli bilgi eksiklikleri mevcuttur. Meme, serviks ve kolorektal kanser taramalarıyla ilgili bilgilerde mesleki unvana, kanser tarama eğitimi alıp almama durumuna ve birinci basamakta görev yapma geçmişine göre anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir(p<0.05). Özellikle daha önce kanser taramalarıyla ilgili eğitim alan hekimlerin bilgi düzeyleri anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Mesleki unvan ile bilgi düzeyi arasında yapılan karşılaştırmada, asistan hekimlerin meme kanseri tarama yaşı, GGK test sıklığı ve serviks kanseri tarama sıklığı gibi sorularda düşük doğru yanıt oranlarına sahip olduğu görülmüştür (p<0.05). Sonuç: Bilgi düzeyindeki farklılıkların, mesleki deneyim ve eğitimle yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Özellikle genç ve uzmanlık eğitimi sürecinde olan hekimler için kısa süreli, uygulamaya dönük eğitim programlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Sağlık profesyonellerine yönelik güncel tarama rehberlerinin erişilebilirliği artırılmalı; dijital platformlar üzerinden yaygın, etkileşimli eğitim olanakları sunulmalıdır. Anahtar Sözcük: Ulusal Kanser Tarama Standartları, Erken Tanı, Aile Hekimi

Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim MerkeziKanser aşılarıKanser hastaları
Sezgin Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerin yapay zekaya yönelik genel tutumları

Giriş ve Amaç: Teknolojik gelişmeler doğrultusunda Yapay Zekâ (YZ) teknolojisinin sağlıktaki yeri giderek artmakta ve kullanımı yaygınlaşmaktadır. Ancak hekimlerin, YZ hakkında yetersiz bilgiye sahip olması ve ön yargıları bu ilerlemenin önünde engel oluşturmaktadır. Başta hekimler olmak üzere, tüm sağlık çalışanlarının YZ konusundaki bilgi ve düşünceleri; sağlık alanında YZ kullanımının geleceği için önem teşkil etmektedir. Bu çalışma ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerinin; YZ'ye yönelik genel tutumlarını belirlemek, YZ hakkında düşüncelerini ortaya koymak ve YZ algısı hakkında fikir edinmek amaçlanmaktadır. Elde edilecek sonuçlar ışığında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenci ve asistan hekimlerinin yapay zekaya yönelik tutumunun sorgulanması ve bu tutumun iyileştirilebilmesi için atılabilecek adımların ele alınması hedeflenmektedir. Sonuçlar doğrultusunda öğrenci ve asistan hekimlerin yapay zekayı bilimsel çalışmalarda aktif bir şekilde kullanabileceğinin gösterilmesi de çalışmanın amacı ve literatüre katkıları arasında yer almaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir anket çalışmasıdır. Literatür taraması sonucunda, Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Formu oluşturulmuş; bu form, sanal ortamda, Van YYÜ öğrenci/asistan hekimlerinden oluşan 157 gönüllüye, 15.09.2024-15.10.2024 tarihleri arasında uygulanmıştır. Cronbach's Alpha değerinin (0.894) 0.8'den büyük olması ölçeğin güvenilir olduğu göstermektedir. İstatistiksel analizler MS Excel ve SPSS (ver. 27) paket programları aracılığıyla yapılmıştır. Kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistikler verilmiştir. Yapay zekaya karşı tutumun sosyodemografik bilgilerle olan ilişkisini incelemek için, bağımsız örneklem t testi ve Oneway ANOVA testi kullanılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlılık sınırı %5 (p<0.05) kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 157 katılımcıdan elde edilen sonuçlar irdelenmiş, bulgular ve tartışma bölümlerinde detaylı ve kıyaslamalı şekilde sunulmuştur. Katılımcıların Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Formu'ndan aldıkları skor puanları hesaplanmış ve ortalama puan 3.389, minimum puan 1.250 ve maksimum puan 4.550 olarak elde edilmiştir. Cronbach's Alpha değeri 0.894 olarak elde edilmiş ve ölçeğin güvenilir olduğu görülmüştür. Analizler sonucunda, yapay zekaya karşı; erkeklerin kadınlara (𝑋=3.441> 𝑋=3.334); 26-30 yaş grubunun (𝑋=3.620) diğer yaş gruplarına; 5-9 yıl deneyime sahip katılımcıların (𝑋=3.548) da diğer deneyim gruplarına göre daha olumlu tutum sergilediği görülmüştür. Yapılan testler sonucunda, cinsiyet ve mesleki deneyim alt gruplarında yapay zekaya karşı tutum açısından anlamlı farklar olmadığı görülmüş; 17-25 yaş grubunun yapay zekaya karşı tutumu ile 26-30 yaş grubunun tutumu arasında anlamlı bir farkın olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Katılımcıların cinsiyeti ve mesleki deneyimlerine göre; yapay zekaya karşı tutumda anlamlı farklar görülmemiş (p>0.05) ancak yaş gruplarında anlamlı bir fark (p<0.05) tespit edilmiş ve bu farkın sebebinin 17-25 yaş grubu ile 26-30 yaş grubu arasındaki fark olduğu görülmüştür. Katılımcıların ortalama puanı 3.389 olarak saptanmıştır. Bu durum, katılımcıların daha çok olumlu tutum sergilediğinin göstergesidir. Çalışma sonucunda; yapay zekâ ile ilgili eğitimlerin tıp fakültesi müfredatlarında yer alması, "yapay zekâ ve tıp" konulu eğitici içeriklere daha fazla yer verilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, asistan hekim, intörn.

Öğrenciler-tıp öncesiİnsan-yapay zeka etkileşimiİntörnlük ve asistanlık
Ensar Bilici
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlık eğitimi alan öğrencilerin HPV (Human papiloma Virüs) ve HPV ilişkili kanserler hakkındaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi

Bu tez çalışması, Human Papilloma Virüs (HPV) ve HPV ile ilişkili kanserler hakkında sağlık eğitimi alan öğrencilerin bilgi düzeylerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda çalışmanın temel amacı, sağlık eğitimi alan öğrencilerin bu önemli halk sağlığı problemi hakkındaki bilgi düzeylerini ölçerek farkındalığı artırmak ve bu bilgilerin halk sağlığına yansımalarını değerlendirmektir. Çalışmada, HPV enfeksiyonu ile ilişkili düşük riskli ve yüksek riskli türler, aşıların etkinliği ve erken tanı yöntemleri gibi kritik konular üzerinde durulmuştur. Çalışma, anket yöntemiyle gerçekleştirilmiş olup, sağlık eğitimi alan tıp, diş hekimliği, hemşirelik ve ebelik gibi farklı meslek gruplarından öğrencilere uygulanmıştır. Katılımcılara, HPV'nin tanımı, bulaşma yolları, korunma yöntemleri, aşıların etkileri ve HPV ilişkili kanserlerin farkındalığına yönelik sorular yöneltilmiştir. Bulgular, istatistiksel yöntemlerle analiz edilerek bilgi düzeyindeki farklılıklar değerlendirilmiştir. Sonuçlar, HPV farkındalığının katılımcılar arasında belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Tıp öğrencilerinin bilgi düzeyleri genel olarak daha yüksekken, diğer meslek gruplarında HPV ve HPV ile ilişkili kanserler hakkında bilgi eksikliği olduğu gözlemlenmiştir. Ankete katılan öğrencilerin büyük bir kısmı, HPV aşılarının koruyucu etkisi hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen, aşılama oranlarının düşük olduğu belirlenmiştir. HPV'nin cinsel yolla bulaştığı ve yüksek riskli türlerinin kansere yol açtığı konusunda farkındalık yaygın olmakla birlikte, bu bilginin yeterince pratikte uygulamaya dönüşmediği görülmüştür. Bu çalışma, HPV ve ilişkili kanserler hakkında sağlık profesyonelleri adaylarının eğitimine yönelik eksikliklerin giderilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. HPV aşılarının koruyuculuğu ve erken tanının önemi daha geniş kitlelere ulaştırılmalı, toplum sağlığını geliştirmek için eğitim programları düzenlenmelidir. Ayrıca, bireylerin cinsel sağlık eğitimi almasının HPV farkındalığı ve korunma davranışlarına olumlu katkı sağladığı göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, bu tez, HPV ile mücadelede farkındalığın artırılması ve sağlık profesyonellerinin bilgi seviyelerinin yükseltilmesinin, HPV ilişkili kanserlerin önlenmesinde önemli bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir.

Fatih Elitaş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van'da görev yapan aile hekimleri ve intörn hekimlerin tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmayla aile hekimleri ve intörn hekimlerin tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi düzeylerinin ve bu konularda verilen eğitimin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte, yüz yüze yapılan bir anket çalışmasıdır. Anket çalışmamız Eylül-Aralık 2024 dönemlerinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Van il genelindeki birinci basamak sağlık hizmeti veren sağlık kurumlarında yapılmıştır. Çalışmamıza, araştırmaya katılmayı kabul eden ve diğer uygun kriterleri karşılayan toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Literatür ve kaynak kitaplar araştırılıp alanında uzman kişilere danışılarak güncel bilgiler ışığında hazırlanan 24 tanesi tüberküloz hastalığı ve BCG aşı uygulaması hakkındaki bilgi sorusu ve 13 tanesi sosyodemografik bilgileri öğrenmek amacıyla hazırlanan sorular olmak üzere toplam 37 soruluk anket formu katılımcılara yüz yüze görüşme şeklinde uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 146'sı (%65,2) erkek 78'i (%34,8) kadın olmak üzere toplam 224 kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hekimlerin %43,8'i pratisyen aile hekimi, %29,5'i intörn hekim, %15,2'si sözleşmeli aile hekimliği uzmanlığı asistanı, %6,7'si aile hekimliği uzmanı, %4,9'u aile hekimliği asistanıdır. Hekimlerin çalıştıkları birimde tüberküloz tedavisi alan hasta sayısı yılda 1,08±1,50 olarak tespit edilmiştir. Hekimlerin %55,4'ü tıp fakültesi eğitimi sürecince tüberkülozla alakalı aldıkları eğitimi yeterli görürken %44,6'sı ise tüberküloz ile ilgili aldıkları eğitimin yetersiz olduğunu belirtmiştir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra tüberkülozla alakalı eğitim aldığını belirten hekimlerin oranı %9,8 iken eğitim almadığını belirten hekimlerin oranı ise %90,2 olarak saptanmıştır. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyduğu hasta durumu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,033). Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması (15,1±2,1) tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre (16,1±1,9) nispeten daha düşük tespit edilmiştir. Hekimlere uygulanan bilgi testi ile hekimlerin çalıştığı yer arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,030). Sonuç: Birinci Basamak sağlık hizmeti sunan kurumlarda görevli aile hekimlerinin tüberküloz hastalığı ve BCG aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri tıp fakültesi hastanesinde çalışan hekimlere göre daha düşük bulunmuştur. Mesleki hayatlarında tüberküloz tanısı koyan hekimlerin bilgi testi ortalaması tüberküloz tanısı koymamış hekimlerin bilgi testi ortalamasına göre daha düşük saptanmıştır. Verilere istinaden tıp fakültesi eğitim müfredatına tüberküloza ilişkin daha efektif ve yoğun ders materyalleri eklenebilir, mezuniyet sonrası dönemde düzenlenecek düzenli seminer ve eğitim programlarıyla hekimlerin tüberküloz konusundaki bilgileri canlı tutulabilir ve farkındalıkları artırılabilir

Emrah Yüksek
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üçüncü basamak üniversite hastanesi tıpta uzmanlık öğrencilerinin malpraktis korku ve tutumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görev yapan asistan hekimlerin malpraktis korkularını, tıbbi hatalara yönelik tutumlarını ve bu durumlarla ilişkili faktörleri değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu araştırmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde görev yapan 219 asistan hekim dahil edilmiştir. Veriler, sosyodemografik veri formu, Malpraktis Korku Ölçeği ve Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği (THTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde Ki-kare, Student t testi, One Way ANOVA ve Pearson korelasyon testleri kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %75,8'inin yüksek düzeyde malpraktis korkusu yaşadığı saptanmıştır. Malpraktis korku puanı ortalaması 22,30±5,09 olarak bulunmuştur. 30 yaş altında olan (p=0,003), meslek süresi 5 yıl ve altında olan (p=0,045) ve dahili tıp bilimlerinde çalışan hekimlerin (p=0,006) malpraktis korku puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların %85,4'ü malpraktis kaygısının klinik yaklaşımlarını değiştirdiğini belirtmiş ve bu grubun malpraktis korku puanı anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (p=0,001). Dahili tıp bilimlerinde görev yapan asistan hekimlerin %70,9'u, temel tıp bilimlerinde çalışanların %43,8'i, cerrahi tıp bilimlerinde çalışanların ise %41,8'i branş tercihlerinde malpraktis kaygısının etkili olduğunu belirtmiş ve gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Asistan hekimlerin %94,1'inin tıbbi hatalara karşı tutumu olumlu bulunmuş olup Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği puan ortalaması 3,45±0,34'tür. Malpraktis Korku Ölçeği puanı ile Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon belirlenmiştir (p<0,001). Sonuç: Araştırmaya katılan asistan hekimlerin büyük çoğunluğu yüksek düzeyde malpraktis korkusu yaşamaktadır. Bu korku, özellikle kariyerinin başındaki genç hekimleri daha fazla etkilemekte ve klinik yaklaşımlarını değiştirmelerine neden olmaktadır. Hekimlerin tıbbi hatalara karşı genel tutumları olumlu olmakla birlikte, yüksek malpraktis korkusu savunmacı tıp uygulamalarına yol açmaktadır. Bu durumun yönetilmesi için tıp eğitimi müfredatlarına malpraktis konulu eğitimlerin eklenmesi, sistemsel sorunların iyileştirilmesi ve hekimlere yönelik destek mekanizmalarının oluşturulması önerilmektedir.

Şeyma Sonkaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir hastanede çalışan asistan hekimlerinolağan dışı durumlarda sağlık hizmeti ile ilgili bilgi düzeyi veyönetim becerisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Olağan dışı durumlar (ODD), mevcut kaynak ve insan gücüyle müdahalenin yetersiz kaldığı, toplumda geniş çaplı maddi ve manevi kayıplara neden olan afetler veya krizlerdir. Deprem, sel, salgın, göç, savaş gibi doğal veya insan kaynaklı durumlar, sağlık çalışanlarından olağan çalışma koşullarında gerekmeyen ek bilgi, beceri ve tutumlar talep eder. Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde görev yapan asistan hekimlerin ODD'lerde sağlık hizmeti sunumuna ilişkin bilgi düzeyi ve yönetim becerilerini değerlendirmek, mevcut durumlarını ortaya koymak ve farkındalıklarını artırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, asistanlık eğitimi sürecinde ODD'lere yönelik ek eğitim ihtiyacının olup olmadığını belirlemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, 16 Mayıs–15 Temmuz 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Katılımcılara, AFAD Türkiye Afet Müdahale Planı ve T.C. Sağlık Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Rehberleri temel alınarak oluşturulan anket formu etik kurul onamı alındıktan sonra çevrim içi olarak uygulanmıştır. Veriler, tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare ve Fisher's Exact testleri kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlılık sınırı %5 (p<0.05) kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 161 asistan hekim katılmıştır. Katılımcıların %57,1'i mesleki yaşamında en az bir ODD'de görev almış, %43,5'i ODD yönetimi konusunda eğitim almıştır. En çok bilgi sahibi olunan konu pandemi ve bulaşıcı hastalıklar iken, katılımcıların %45,3'ü kişisel hazırlık düzeyini yetersiz olarak değerlendirmiştir. ODD'lerde en çok zorlanılacağı düşünülen alanlar temel bilgi eksikliği ve kaynak yönetimi olmuştur. Eğitim almış olmak; hastane içi organizasyon bilgisi (p=0.004), afet durumlarında sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliği (p<0.001), hasta tahliye prosedürleri bilgisi (p=0.024), kişisel hazırlık seviyesi (p=0.009), iletişim yetkinliği (p<0.001), pandemi gibi uzun süreli krizlerde alınacak önlemler bilgisi (p<0.001) ve kriz sürecinde karar alma deneyimi (p=0.001) gibi alanlarda anlamlı düzeyde sonuçlar yaratmıştır. Ayrıca, mesleki yaşamında ODD'de görev alan katılımcılar; eğitim alma oranı (p=0.004), kişisel hazırlık (p=0.008), psikososyal destek yeterliliği (p=0.003), iletişim yetkinliği (p<0.001) ve uzun süreli kriz yönetimi bilgisi (p=0.004) açısından daha olumlu sonuçlar göstermiştir. Sonuç: Asistan hekimlerin ODD'lerde bilgi ve yönetim becerilerinde önemli eksiklikler mevcuttur. Bu eksikliklerin giderilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programlarının içerik ve kapsamının genişletilmesi, düzenli tatbikatlar yapılması, hastane afet planlarının tüm personele etkin şekilde aktarılması ve disiplinler arası koordinasyonun güçlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Olağan dışı durum, afet yönetimi, asistan hekim, sağlık hizmetleri, bilgi düzeyi.

Saadet Eren Varli
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van ili 1. Basamak Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran 4-12 ay yaş aralığında bebekleri olan ebeveynlerin bebeklerine demir profilaksisi kullanımındaki uyumsuzluğun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Demir eksikliği ve anemisi (DEA), dünya genelinde en yaygın mikro besin eksikliğidir ve özellikle 6–24 ay arası çocuklarda nörogelişimsel bozukluklara yol açabilmektedir. Türkiye'de Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen program kapsamında bebeklere ücretsiz demir profilaksisi sağlanmaktadır ancak ebeveynlerin bilgi, tutum ve uyum sorunları profilaksinin etkinliğini azaltmaktadır. Bu çalışma(çalışmamız), Van ili 1. Basamak Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran ebeveynlerin demir profilaksisi hakkındaki bilgi, farkındalık, tutum ve uyum durumlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki araştırma, 05.02.2025–05.04.2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmaya 4–12 ay arası bebeği olan 195 ebeveyn katılmıştır. Literatürden yararlanılarak hazırlanan 16 soruluk anket formu yüz yüze uygulanmış, veriler SPSS 27 programında tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare ve Fisher's Exact testleri ile analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi %5 (p<0.05) olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %82.56'sı doktor önerisi almış, %74.87'u bebeklerine demir ilacı kullanmıştır. Demir profilaksisini bırakma veya hiç başlamama nedenleri arasında en sık olarak ilaçlara bağlı yan etkiler (%31.9) ve "ilaç kullanmak istememe" (%24.6) öne çıkmıştır. Katılımcıların %53.42'si yan etki deneyimlediğini belirtmiştir; en sık görülenler dışkı renginde değişiklik (%33.3) ve kabızlık (%28.3) olmuştur. Gelir seviyesini düşük olarak algılayan ebeveynlerin demir profilaksisi kullanım oranı anlamlı derecede düşüktür (p<0.05). Ayrıca, ilacın ASM'lerden ücretsiz temin edilebildiğini bilen ebeveynlerin kullanım oranı daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Benzer şekilde doktor tarafından demir profilaksisi önerilen annelerin bebeğe demir ilacı kullanımı anlamlı derecede yüksektir (p<0.001). Sonuç: Ebeveynlerin büyük bölümü çocuklarına demir profilaksisi uygulasa da önemli bir kısmı demir profilaksisine uyum göstermemektedir. Yan etkiler, çocuğuna herhangi bir ilaç vermek istememek, ekonomik durum ve bilgi eksikliği uyumsuzluğun başlıca nedenleridir. Bu nedenle, ebeveynlere yönelik bilgilendirme çalışmalarının artırılması, yan etki yönetimi konusunda destek sağlanması ve profilaksi sürecinin düzenli izlenmesi gereklidir. Bu yaklaşımlar, bebeklerde DEA'nın önlenmesinde önemli katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Demir eksikliği anemisi, bebek, ebeveyn, demir profilaksisi, uyum.

Oğuzhan Şeleoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda yetişkin aşılarında aşılanma sıklığı, bilgi düzeyi ve farkındalığı

Amaç: Aşılama çocukluk çağında olduğu kadar yetişkinlikte de oldukça önemlidir fakat yetişkinlerin aşılanması toplumda yeterli düzeyde değildir. Bu araştırmanın amacı erişkinlere yapılması önerilen aşılarda aşılanma sıklığı ve bilgi düzeyini ölçmek ve yetişkin aşıları farkındalığını artırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 18-65 yaş arasındaki kişilerin erişkin aşıları hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışmadır. Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş hastalar arasında 01.06.2023-01.09.2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda katılımcıların %73,1(n=285)'i çocukluk çağında gerekli aşıları olduğunu belirtmiştir. Yaş arttıkça çocukluk çağı aşılarını alma oranında anlamlı olarak bir azalma görülmektedir. Toplum genel olarak çocukluk çağı aşılarının önemini kabul etmektedir. Tetanoz ve grip aşıları hakkında en çok bilgi sahibi olunan aşılar olarak öne çıkmaktadır. Kronik hastalığı olan bireylerin grip aşısı konusunda daha bilinçli olduğunu anlamlı olarak göstermektedir. Katılımcıların çoğu, grip, hepatit B, hepatit A, pnömokok (zatürre), meningokok (menenjit), HPV ve tetanoz difteri aşılarının yetişkinlere yapılması gerektiği konusunda hemfikirdir. Sonuç: Toplumun genel olarak çocukluk çağı aşılarının önemini kabul ettiğini fakat erişkinlerin aşılanması konusunda kişilerin bilgilerinin daha çok tetanoz ve grip aşısıyla sınırlı kaldığını gördük. Aşı ile önlenebilecek hastalıkların önüne geçilebilmesi için yetişkin aşıları hakkında daha fazla bilgilendirme yapılmalıdır.

Aile hekimliğiAşılamaAşılar+3
Murat Öz
Uşak University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uşak ilinde görev yapan Aile Hekimleri ve Aile Sağlığı çalışanlarının otizm spektrum bozukluğu hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Aile hekimlerinin ve aile sağlığı çalışanlarının Otizm Spektrum Bozukluğuna (OSB) yönelik farkındalıklarının ve bilgi düzeylerinin yüksek olması riskli çocukların erken tanı ve tedavi alabilmesi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu araştırmadaki amacımız Uşak ilinde Aile Sağlığı Merkezlerinde (ASM) çalışmakta olan aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanlarının çocukluk çağı otizmi konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 01.10.2023-01.01.2024 tarihleri arasında Uşak ilindeki ASM'lerde görev yapan aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları ile yapılan tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir araştırmadır. Katılımcılara sorulan anket iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda sosyodemografik veri formu, ikinci kısımda ise Sağlık Çalışanlarının Çocukluk Çağı Otizmi Hakkında Bilgi Anketini (SÇOBA) içermektedir. Bulgular: Çalışmamıza toplam 168 kişi katıldı. 84'ü aile hekimi ve 84'ü aile sağlığı çalışanı idi. Katılımcıların %73,2'si (n=123) kadın, %26,8'i (n=45) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 39,3±7,4 yıl olarak bulundu. Katılımcıların toplam meslekte çalışma süresi ortalama 15,6±8,0 yıl, ASM'lerdeki ortalama çalışma süresi ise 7,7±4,6 yıl olduğu saptandı. Katılımcıların SÇOBA toplam puan ortalaması 14,10±2,15 idi. Alt alanlarda puan ortalaması ise birinci alanda 7,13±1,07, alan ikide 0.92± 0,18, alan üçte 2,80±0,97 ve alan dörtte 3,14 ±1,36 olarak bulunmuştur. Sonuç: Katılımcıların OSB'nin davranışsal özelliklerini tanımlamada ve bozukluğa eşlik eden komorbidite bilgisinde eksik oldukları görüldü. Bilgi düzeyini artıran faktörler arasında daha önceden otizmli hastanın tanı sürecinde bulunmak, otizm ile ilgili geçmişte bir eğitime katılmak ve ASM'de çalışırken otizm ile ilgili bir eğitime katılmak olduğu bulundu. Eğitimlere katılan katılımcıların, kendi otizm bilgi algısının yüksek olduğu görüldü.

Aile hekimliğiBilgiOtizm
Harun Köseoğlu
Uşak University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliğine akne şikâyeti ile başvuran 18-65 yaş arası hastalarda aknenin yaşam kalitesi etki düzeyinin araştırılması

Amaç: Akne, ciltte oluşan sivilce, siyah nokta, papül, nodül gibi lezyonlarla karakterize kronik bir inflamatuar cilt hastalığıdır. Akne, genellikle ergenlik döneminde başlar ve 20'li yaşların sonlarına kadar devam edebilir. Bununla birlikte, bazı hastalarda akne hayatlarının ilerleyen dönemlerinde de devam edebilir. Ciltte sıkça görülen hastalıklardan biri olan akne vulgaris kişinin fiziksel görünümünü etkilemektedir. Bu nedenle akne, özellikle ergenlik döneminde gençlerin özgüvenini ve yaşam kalitesini etkileyebilmektedir. Bu çalışma ile aile hekimliğine akne şikâyeti ile başvuran hastalarda aknenin yaşam kalitesi üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmektedir. Çalışmada kişilerin yaşam kalitesinin belirlenmesi, bunun sosyodemografik özellikler ve akne vulgaris ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Bu çalışma, 18-65 yaş arasındaki kişilerde aknenin yaşam kalitesi üzerine etki düzeyinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışmadır. Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş hastalar arasında 15.07.2023-15.02.2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Öncelikle çalışmaya katılan hastalar gönüllük esasına göre çalışmaya dâhil edilmiş olup, çalışma hakkında hastaya gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra yazılı onamları alınmıştır. Anket çalışması iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ankete katılanların sosyodemografik özellikleriyle ilgili sorular, ikinci bölümde de Akne Yaşam Kalite Ölçeği içeren sorular sorulmuştur. Verilerin analizinde IBM SPSS.27 programı ile uygun testlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza yaş ortalaması 25,61±5,76 (yıl) olan %69,1'i (n=288) kadın, %30,9'u (n=129) erkek olmak üzere toplam 417 hasta katıldı. Yaş ile AYKÖ toplam puanı arasında düşük seviyede korelasyon saptandı.(p=<0,001) Kadınların AYKÖ toplam puanı erkeklere göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu.(p=0,03) Ancak kadınlar ve erkeklerin klinik akne dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı.(p=0,53) Hastaların klinik akne dereceleri %47,7'si (n=199) yüzde noninflamatuar ve 10'dan az sayıdaki inflamatuar lezyonlar (1.derece), %22,8'i(n=95) yüzde 10-20 arası inflamatuar lezyonlar (2.derece), %9,8'i(n=41) inflamatuar gövde lezyonları (3.derece), %19,7'si(n=82) yüz ve/veya gövdede nodül ve skar (4.derece) idi. Akne Yaşam Kalite Ölçeğine (AYKÖ) hastaların verdiği cevapların toplam puan ortalaması ve standart sapması 23,21±9,93'dür. Toplam puanlar 2-44 aralığındaydı. Hastaların klinik akne dereceleri ile AYKÖ toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlam saptanmıştır. (p=<0,001) Hastaların akne süresi ile AYKÖ toplam puanı arasında düşük seviyede, pozitif korelasyon saptandı.(p=0,04) Sonuç: Akne vulgaris, sadece adölesanlarda değil, diğer yaş gruplarında da yaşam kalitesini etkilemektedir. Sosyodemografik özelliklerle ilişkisine baktığımızda çeşitli faktörlerin yaşam kalitesi üzerine etkisi vardır. Akne derecesi ve süresi arttıkça yaşam kalitesi düşmektedir. Bu nedenle akne şikâyeti olan hastalarda erken tedavi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Akne vulgaris, Fiziksel Görünüm, Özgüven, Yaşam Kalitesi

Aile hekimliğiAkne vulgarisYaşam kalitesi
Neslihan Karabayır
Uşak University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortoreksiya nervoza eğilimi olan kişilerde vitamin düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Dengeli ve yeterli beslenme büyüme, gelişme ve genel iyilik hali için gereklidir. Ancak, son dönemde popüler hale gelen "temiz beslenme" yaklaşımı, sağlıklı yaşam tarzını desteklerken bazı durumlarda katı diyet sınırlamalarına ve olumsuz yeme alışkanlıklarına yol açabilmektedir. Ortoreksiya Nervoza (ON), sağlıklı beslenmeye aşırı odaklanmanın bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkilediği bir yeme bozukluğu olarak tanımlanmakta, ancak DSM-V'de henüz resmi olarak yer almamaktadır. ON' un tanımlanması ve kriterlerinin netleştirilmesi üzerine çalışmalar sürdürülmektedir. Bu araştırma, ON eğilimi ile vitamin düzeyleri arasındaki ilişkiyi inceleyerek, bu bozukluğun patofizyolojik süreçlerinin anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Gereç Yöntem: Bu çalışma, 18-65 yaş arasındaki kişilerde ON eğilimi ve bu kişilerde vitamin düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışmadır. Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş hastalar arasında 15.10.2024-15.01.2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Son 3 ayda polikliniğine başvuran ve tetkik istenmiş olan 803 hasta olduğu hastane bilgi yönetim sisteminden öğrenilmiştir. Evreni temsil edecek örneklem büyüklüğü %95 güven aralığında, %5 sapma, desen etkisi 1 alınıp, %50 bilinmeyen sıklık ile Open Epi versiyon 3 kullanılarak minimum 261 olarak hesaplanmıştır. Belirlenen tarihler arasında toplam 266 hastaya ulaşılmıştır. Çalışmaya katılan hastalar gönüllük esasına göre çalışmaya dâhil edilmiş olup, çalışma hakkında hastaya gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra onamları alınmıştır. Anket çalışması iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ankete katılanların sosyodemografik özellikleriyle ilgili sorular, ikinci bölümde de ORTO-11 ölçeğine ait sorular sorulmuştur. ORTO-11 ölçeği 2008 yılında x Arusoğlu ve Ark. tarafından ORTO-15 ölçeğinin Türkçeye uyarlanmasıyla oluşturulmuştur. Bu çalışmada ölçeğin Cronbach alfa değeri 0,737 olarak bulunmuştur. Arusoğlu ve ark.'nın uyguladığı şekilde ölçeğin kesim noktası %25'lik dilimde 22 olup, 22 ve altında puan alan hastaların ortoreksiya eğilimi yüksek olarak kabul edilmiştir. Veriler IBM SPSS.28 programı ile uygun testler seçilerek analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza yaş ortalaması 40,61±12,06 (yıl) olan %54,1'i (n=144) kadın, %45,9'u (n=122) erkek olmak üzere toplam 266 hasta katıldı. Hastaların ORTO-11 ölçeğine verdiği cevapların toplam puan ortalaması ve standart sapması 25,09±4,46'dır. Toplam puanlar 15-40 aralığındaydı. Cinsiyet, eğitim düzeyi, diyet yapma durumu ve sigara içme durumu ile ORTO-11 puanı açısından anlamlı farklar elde edilmiştir. Katılımcılar kesim noktasına göre ON eğilimi yüksek ve düşük olanlar olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmamızda ON prevalansı %30,8 olarak saptandı. ON eğilimi yüksek ve düşük kişilerde sosyodemografik özellikler ile Folat, B12 ve D vitamini düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. (p=0,886, p=0,546 ve p= 0,552 Sonuç: Ortoreksiya Nervoza, özellikle sosyal medyanın da etkisiyle yaygınlaşan ve ilerleyen yıllarda daha da artış göstermesi muhtemel bir sağlık sorunu olup, henüz kesin bir tanı kriterine sahip değildir. ON eğilimi ile besin öğesi eksiklikleri arasındaki ilişkinin daha detaylı araştırılması, bu alandaki bilgi eksikliklerinin giderilmesine katkı sağlayacaktır. ON konusunda daha fazla farkındalık yaratılması sağlıklı bir toplum yapısının oluşmasına katkı sağlayacaktır.

Ortoreksiya nervoza
Sabiha Dağdelen
Uşak University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uşak ili Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapan sağlık çalışanlarında yapay zekâ kaygısının incelenmesi

Amaç: Yapay zekâ teknolojilerinin sağlık hizmetlerinde giderek yaygınlaşması, bu alanda çalışan profesyonellerin adaptasyon sürecinde kaygılarını beraberinde getirmektedir. Birinci basamak sağlık hizmetleri, YZ uygulamalarının hastayla ilk temas noktasında devreye alındığı, sağlık çalışanlarının hem tanı-tedavi süreçlerinde hem de idari işlemlerde YZ ile etkileşimde bulunduğu kritik bir düzlemi temsil ettiği için bu durum, çalışanların mesleki rollerini ve hasta ilişkilerini nasıl etkileyeceğine dair belirsizlik ve kaygı yaratmaktadır. Bu bağlamda hazırlanan araştırmanın amacı, Uşak ilindeki aile sağlığı merkezlerinde görev yapan sağlık çalışanlarının YZ kaygı düzeylerini saptamak ve bu kaygının demografik, mesleki ve bilişsel tutum değişkenleri arasındaki ilişkilerini incelemektir. Gereç Yöntem: Bu tanımlayıcı-kesitsel çalışma, 01 Kasım 2024–01 Şubat 2025 tarihleri arasında Uşak ilindeki aile sağlığı merkezlerinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, gönüllü onam verip anket formunu eksiksiz dolduran 164 sağlık çalışanı oluşturmuştur. Veri toplama, yüz yüze uygulanan iki bölümlü yapılandırılmış anketle gerçekleştirilmiş; birinci bölümde katılımcıların demografik ve mesleki özellikleri ile YZ'ye ilişkin tutumlarına dair sorular, ikinci bölümde ise "Yapay Zekâ Kaygısı Ölçeği" yer almıştır. Toplanan veriler SPSS 30.0 programında analiz edilmiş; normal dağılım Kolmogorov–Smirnov testi ile doğrulanmış, ikili grup karşılaştırmalarında bağımsız örneklem t-testi, üç ve daha fazla grup için One-way ANOVA (Tukey HSD post-hoc) ve kategorik değişkenler arasında Ki-kare + Z-Test for Proportions (Bonferroni Correction) yöntemleri kullanılmıştır. Analizlerde anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edilmiştir Bulgular: Çalışmamıza ASM'lerde görev yapan 164 sağlık çalışanı katıldı. Katılımcıların büyük bir kısmının aile hekimi, kadın ve evli bireylerden oluştuğu, eğitim seviyesinin ağırlıklı olarak lisans düzeyinde olduğu belirlendi. YZ uygulamalarını kullanım oranı %24,4 (n=40) olmasına rağmen, bu alandaki gelişmelere ilgi duyanların oranı %70,7 (n=116) olarak tespit edildi. Katılımcıların %67,7'si (n=111) tıbbi YZ'nin ASM'lerde olumlu etkiler yaratacağı yönünde görüş bildirdi. Erkek sağlık çalışanları, lisansüstü mezunları ve aile hekimlerinin YZ uygulama/araçları kullanım ve YZ gelişmelerine ilgisi anlamlı olarak yüksek bulundu. Toplam YZ kaygı düzeyleri orta seviyede hesaplanırken, alt boyutlara bakıldığında en yüksek kaygının "sosyoteknik körlük" boyutunda olduğu görüldü. Ebe ve acil tıp teknisyenlerinin aile hekimlerine kıyasla "iş değiştirme" alt boyutunda anlamlı derecede daha yüksek kaygı yaşadığı belirlendi(p=0,034). YZ hakkındaki gelişmelere ilgi göstermeyenlerin toplam YZ kaygısı ve öğrenme kaygısı puanları ilgi gösterenlere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu(p=0,016 ve p<0,001). Tıbbi YZ'nin ASM'lerde kullanımı hakkında olumsuz görüş bildirenlerin hem toplam kaygı puanı hem de tüm alt faktör puanları anlamlı biçimde diğer görüşlere göre yüksek bulundu. Sonuç: Araştırma sonuçları, demografik arka plan ve deneyim farklarının ötesinde, bireylerin YZ'ye yönelik tutumlarının kaygı düzeyleri üzerinde belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, birinci basamak sağlık hizmetlerinde YZ entegrasyonunun başarısı için yalnızca teknik yeterlilik ve bilgi aktarımına odaklanan eğitim programlarının değil, aynı zamanda çalışanların YZ hakkında olumlu algı ve tutum geliştirmesini destekleyen psikolojik ve kültürel müdahalelerin de planlanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu sayede hem uygulayıcıların YZ'ye ilişkin kaygıları azaltılacak hem de teknolojinin hasta bakımı kalite ve verimliliğine katkıları maksimize edilecektir. Anahtar Sözcükler: Yapay zekâ kaygısı, birinci basamak sağlık hizmetleri, aile hekimliği.

Mehmet Akif Şahin
Uşak University · Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin HPV, HPV testi, HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: HPV, dünya genelinde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olup, kansere yol açan başlıca enfeksiyon ajanlarından biridir.. Yüksek riskli HPV enfeksiyonunun, serviks ve anal kanserlerin %90'ından, vulvar ve vajinal kanserlerin %70'inden, penil kanserlerin %60'ından ve orofaringeal kanserlerin %70'inden sorumlu olduğu tahmin edilmektedir. Amacımız Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrencilerinin HPV, HPV Testi, HPV Aşısı hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi ve farkındalığın arttırılmasıdır. Gereç Yöntem: Bu çalışma, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileriyle 01.09.2024-01.12.2024 tarihleri arasında gerçekleştirilen kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışmadır. Örneklem büyüklüğü %50 bilinmeyen sıklık alınarak, %95 güven aralığında, %5 hata payı ile 251 kişi olarak hesaplanmıştır. Çalışmada öncelikle çalışmaya katılan öğrenciler gönüllük esasına göre çalışmaya dâhil edilmiş olup, çalışma hakkında öğrencilere gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra yazılı onamları alınmıştır. Anket çalışması iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmaya katılan öğrencilere anket formu şeklinde çalışmanın hedefine yönelik sosyodemografik sorular sorulmuş, öğrencilerin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeylerini saptamak amacıyla toplamda 33 sorudan oluşan Human Papilloma Virüsü (HPV) Bilgi Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 30.00 programı ile uygun testlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 260 öğrencinin Yaş dağılımına bakıldığında, %75,0'ı 18-24 yaş aralığında, %20,4'ü 25-30 yaş aralığında ve %4,6'sı 31 yaş ve üzerindeydi. Katılımcıların %58,5'i kadın, %53,1'i Kadın hastalıkları ve doğum stajı aldığı saptanmıştır. Öğrencilerin %13,5' inin kronik rahatsızlığı olduğu, %13,1 inin düzenli ilaç kullandığı, %24.2 sigara kullandığı, %29,2' sinin alkol kullandığı saptanmıştır. Erkek öğrencilerin %39,8'i sigara kullanırken, kadın öğrencilerde bu oran %13,2 olarak tespit edildi. Erkek öğrencilerin %38'i alkol kullanırken, kadın öğrencilerde bu oran %23 olarak tespit edildi. Erkek öğrencilerde sigara ve alkol kullanımının daha yaygın olduğu görüldü. Öğrencilerin %98,5'i HPV'yi, %71,9'u HPV testini ve %97,3'ü HPV aşısını duyduğu saptanmıştır. HPV, HPV testi, HPV aşısını duyma durumlarının Kadın Hastalıkları ve Doğum stajı alanlarda daha yüksek tespit edilmiştir. İkamet yerine göre karşılaştırıldığında yurtta kalan öğrencilerin HPV, HPV testi, HPV aşısını duyma durumları daha düşük bulunmuştur. HPV Bilgi Ölçeği toplam puanı 22,22 ± 5,89 olarak bulundu. Katılımcıların puanlarının 0 ile 31 arasında değiştiği ve medyan değerin 23 olduğu tespit edilmiştir. Kadın öğrenciler erkek öğrencilere göre HPV-BÖ total puanı, HPV aşı bilgisi(AÖ3), HPV aşılama programı bilgisinin (AÖ4) yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kadın Hastalıkları ve Doğum stajı alan öğrencilerin almayanlara göre HPV-BÖ total puanı ve tüm alt boyutlarda bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Daha önceden HPV , HPV testi HPV aşısı hakkında duyumu olanların hiçbir şey duymamış olanlara kıyasla HPV-BÖ ve tüm alt boyutlarında daha yüksek bilgi düzeyine sahip olduğu saptanmıştır. Ekonomik duruma göre bakıldığında ekonomik durmu iyi olan öğrencilerin genel HPV aşı bilgisini ölçen (AÖ3) alt boyutunda yüksek bilgi düzeyine sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada tıp fakültesi öğrencilerinde erkek öğrencilerin HPV, HPV aşısı ve HPV aşılama programı hakkında bilgi düzeylerinin daha düşük olduğu görülmüştür. Mevcut HPV aşılama program bilgisini ölçen AÖ4' de puan ortalaması düşük bulunmuştur. Geleceğin sağlık sunucularının HPV bilgi düzeyinin arttırılması ve mesleğe başladıklarında hizmet içi eğitim miktarının arttırılması önemlidir. Anahtar Sözcükler: HPV Enfeksiyonu, HPV Aşıları, HPV Bilgi Ölçeği, Tıp Öğrencileri, Bilgi Düzeyi

Semih Samet Maraşlıoğlu
Uşak University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine herhangi bir sebeple başvuran 18 yaş üstü hastaların sağlıklı beslenmeye yönelik tutumları

Amaç: Bu çalışmada, belirli bir zaman diliminde polikliniğe başvuran bireylerin sağlıklı beslenmeye yönelik tutumlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç Yöntem: Bu çalışma, 18-65 yaş arasındaki kişilerin sağlıklı beslenmeye yönelik tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışmadır. Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş hastalar arasında 1.03.2025-1.06.2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Öncelikle çalışmaya katılan hastalar gönüllük esasına göre çalışmaya dâhil edilmiş olup, çalışma hakkında hastaya gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra yazılı onamları alınmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından oluşturulan sosyodemografik veri formu ile Tekkurşun Demir ve Cicioğlu tarafından geliştirilen "Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 280 hasta katıldı. Hastaların %53,9'u (n=151) kadın, %46,1'i (n=129) erkekti. Hastaların yaşları 18 ile 65 yaş arasında değişmektedir. Hastaların SBİTÖ puan ortalaması ve standart sapması 75,11±9,7'dir. Sonuç: Araştırma sonucuna baktığımızda beslenme; yaş, cinsiyet, VKİ, ikamet, çalışma durumu, çocuk sahibi olma durumu, medeni durum, öğrenim durumu, sigara ve alkol kullanma durumu, gelir düzeyi, fiziksel egzersiz gibi birçok faktörden etkilenmektedir. Beslenme ile ilgili sorunların önlenmesinde en etkili ve temel yol eğitimdir. Bu doğrultuda, aile hekimleri hasta görüşmesinde beslenme konusuna değinmesi büyük önem taşımaktadır.

Emre Alptekin
Uşak University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uşak ilinde görev yapan sağlık çalışanlarının sağlıkta yapay zekâ kullanımına hazır bulunuşluklarının değerlendirilmesi

Amaç: Yapay zekâ teknolojileri sağlık hizmetlerinde giderek daha yaygın kullanılmakta olup, bu teknolojilerin etkin ve güvenli biçimde uygulanabilmesi sağlık çalışanlarının hazır bulunuşluk düzeyleriyle yakından ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, Uşak ilinde görev yapan sağlık çalışanlarının tıbbi yapay zekâ sistemlerine yönelik hazır bulunuşluk düzeylerini bilişsel, beceri, öngörü ve etik boyutlarıyla değerlendirmek ve hazır bulunuşluğu etkileyen faktörleri ortaya koymaktır. Gereç Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırma, Uşak ilinde kamu ve özel sağlık kuruluşlarında görev yapan 375 sağlık çalışanı ile yürütülmüştür. Veriler, sosyodemografik özellikler ve yapay zekâya ilişkin bilgi, algı ve tutumları içeren anket formu ile Tıbbi Yapay Zekâ Hazır Bulunuşluk Ölçeği (MAIRS-MS) kullanılarak yüz yüze toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Student's t-testi ve One-way ANOVA testleri kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS programında analiz edilmiş, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların büyük çoğunluğunun mesleki alanda yapay zekâya yönelik formal bir eğitim almadığı belirlenmiştir. Yapay zekâya ilişkin bilgi düzeyi yüksek olan, yapay zekâ uygulamalarına güven duyan, mesleki gelişime katkı sağlayacağını düşünen ve bu alanda eğitim almaya istekli katılımcıların, ölçeğin tüm alt boyutları ve toplam puanı açısından anlamlı derecede daha yüksek hazır bulunuşluk düzeyine sahip olduğu saptanmıştır (p<0,001). Erkek katılımcıların bilişsel, beceri ve öngörü alt boyutları ile toplam puanları kadınlara göre daha yüksek bulunurken, etik boyutta cinsiyete bağlı fark saptanmamıştır. Doktorların hazır bulunuşluk düzeyleri diğer sağlık meslek gruplarına göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Yaş ve meslekte çalışma süresi arttıkça özellikle beceri ve öngörü puanlarında azalma eğilimi gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, sağlık çalışanlarının tıbbi yapay zekâya yönelik hazır bulunuşluğunun çok boyutlu bir yapıya sahip olduğunu ve bilgi, tutum, eğitim, mesleki rol ve teknolojiyle etkileşim düzeyi gibi faktörlerden etkilendiğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, sağlıkta yapay zekâ uygulamalarının etkin biçimde yaygınlaştırılabilmesi için hedefe yönelik eğitim programlarının ve kurumsal stratejilerin geliştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Yapay Zekâ, Sağlık Çalışanları, Dijital Sağlık, Sağlık Hizmetleri, Tıbbi Yapay Zekâ Hazır Bulunuşluk Ölçeği

Nimet Sena Ertuğrul
Uşak University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinin pandemi sürecinde doğum yapan kadınların bebek bakımı ile ilgili obsesif kompulsif davranışları üzerindeki etkileri

Dünya Sağlık Örgütü'nün pandemi olarak ilan ettiği Covid-19 enfeksiyonu iki yılı aşkın süredir tüm dünyada etkisini göstermektedir. Hızlı bulaşması, yüksek ölüm oranları, etkili tedavilerin olmaması ve büyük karantina önlemleri insanlarda korku, anksiyete, depresyon gibi psikolojik bozukluklara yol açmıştır. Özellikle doğum sonrası dönemdeki dinamik sürece uyum sağlamak zor iken, pandemiye bağlı yaşam koşullarının değişmesi postpartum süreçteki annelerin psikolojisini de olumsuz etkilemiştir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) da bu sorunlar arasındadır. Pandemiden bağımsız olarak da perinatal dönem, OKB'nin başlangıcı ve alevlenmesi için risk faktörü olduğundan; Covid-19 pandemisinin pandemi sürecinde doğum yapan annelerin bebek bakımı ile ilgili obsesif kompulsif davranışları üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Gülveren Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı, 11 Mart 2020 tarihinden sonra çocuk sahibi olan 103 kadın dahil edilmiştir. Veriler araştırmacının hazırladığı kişisel bilgi formu, postpartum bebek bakımına yönelik obsesif kompulsif davranış ölçeği, koronavirüs anksiyete ölçeği ve postpartum depresyon ölçeği kullanılarak yüz yüze toplanmıştır. Araştırmada annelerin çoğunluğunun el yıkama sıklığını, süresini ve dezenfektan kullanımını artırdığı saptandı. Birden çok çocuğu olan katılımcıların çoğunluğunun pandemide doğan çocuğuna daha titiz veya aynı titizlikte davrandığı saptandı. Katılımcıların sosyodemografik-klinik özelliklerinin ve Covid-19 enfeksiyonu geçirme durumlarının postpartum dönemde bebek bakımına yönelik obsesif kompulsif davranış üzerinde etkili olmadığı saptandı. Sadece çocuğunun kronik hastalığı bulunmayan annelerin obsesif kompulsif ölçek puanları istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Koronavirüs anksiyetesinin ve postpartum depresyonun bebek bakımına yönelik obsesif kompulsif davranışları etkilemediği tespit edildi. Bulgularımız literatür ile desteklenerek tartışılmış olup salgın döneminde OKB yaşama riski yüksek olan annelerin tespiti ve bu belirtilerin bebek bakımı üzerindeki etkisi konusunda klinisyenlere ışık tutmaktadır. Araştırmanın kısıtlılıkları göz önünde bulundurularak daha yüksek katılımcı sayısı ile yapılacak çalışmalara ve pandeminin etkisini kıyaslayabilmek için pandemi dışındaki çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bebek bakımıBebeklerCOVID 19+7
Zehra Nur Çağıl
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-1 yaş arası infantların ebeveynlerinin güneşten korunma hakkındaki bilgi,tutum ve davranışlarının belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı, 0-1 yaş bebeği olan ebeveynlerin güneşten korunma hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının ortaya konulması ve bunlar ile ebeveynlerin sosyal, ekonomik ve demografik özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Tanımlayıcı kesitsel tasarıma sahip bu araştırma, 08.09.2021 ve 08.09.2022 tarihleri arasında Ankara Mamak Ege 2 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı 0-1 yaş bebeklerin ebeveynleri ile yürütülmüştür. Ebeveynler ile yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak veriler toplanmıştır. Veri toplama formunda ebeveynlerin ve bebeklerin sosyodemografik özellikleri, ebeveynlerin güneşten korunma ile ilgili bilgi düzeyleri ve tutumlarını sorgulayan sorular ve ebeveynlerin, bebekleri ile ilgili olarak, güneş koruyucu ürünlerin kullanımı özyeterliliği, beklentiler ve engeller, güneşten kaçınma özyeterliliği ve beklentileri ve bronzlaşma beklentilerini sorgulayan Ebeveyn Güneşten Koruma Ölçeklerinin 6 alt ölçeği yer almıştır. Çalışmaya dahil edilen 275 ebeveynin %77,1'i kadın ve yaş ortalaması 31 yıl iken, bebeklerin yaş ortalaması 5,9 aydır. Ebeveynlerin %62,9'u üniversite ve üzeri öğrenim durumuna sahip iken, 25 ebeveynin (%9,1) kendisi ya da eşi tıp veya sağlık alanında çalışmaktadır. Ebeveynlerin güneşten korunma hakkındaki bilgi kaynağı en sık olarak sırasıyla, internet (%40), aile hekimi (%26,5), pediatrist (%18,9) ve dermatologlardır (%10,2). Ebeveynlerin %20'si güneş kremi kullanmakta iken, kullanan ebeveynlerin %56,4'ü 6 ay altında, %43,6'sı ise 6 ay üzerinde kullanmaya başlamaktadır. Kendisi ve/veya eşi tıp veya sağlık sektöründe çalışan ebeveynlerde çalışmayanlara göre güneş kremi kullanımı daha fazla sıklıkta iken, öğrenim düzeyi ve aylık hane halkı geliri arttıkça güneş kremi kullanım sıklığı da istatistiksel olarak anlamlı şekilde artmaktadır. Güneşten korunma hakkındaki bilgi kaynağı sağlık personeli olan ebeveynlerin GKÜKÖ-B puanı, kaynağı sağlık personeli olmayan ebeveynlere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir. Ebeveynler bebeklerini güneşe çıkarmanın gerektiğini bilmekte, güneşin zararlı etkilerinin yüksek olduğu durumlarda güneşten kaçınma davranışlarını uygulamakta, gerektiğinde güneşten koruyucu kremleri kullanmaktadır. Bireye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin merkezinde olan aile hekimlerinin ve aile sağlığı elemanlarının 1 yaş ve altı bebekleri olan ebeveynleri güneşten korunma davranışları ve güneşten koruyucu ürün kullanımı konusunda bilgilendirmesi önemli ve faydalı bir müdahale olabilecektir.

AileAile hekimliğiBebekler+1
Derya Demir Uyan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği tedavisinde kullanılan Fe+2 oral demir preparatlarının erişkinlerde kilo alımı ve iştah artışına olan etkisi: Prospektif çalışma

Demir eksikliği anemisi (DEA) dünyada en sık görülen anemi türüdür. Yaş ve cinsiyet fark etmeksizin toplumun her kesimini etkileyebildiği için önemli bir halk sağlığı sorunudur. Semptomların olup olmadığına bakılmaksızın demir eksikliği anemisi veya anemi olmadan demir eksikliği tedavi edilmelidir. Çünkü altta yatan sebebi bulup demir depoları doldurulmadığı müddetçe uzak organ hasarı/iskemi ve aneminin progresyon riski mevcuttur. Hasta uyumsuzluğu, beslenme şekli, birlikte kullanılan ilaçlar, ilaçların doğru zaman ve şartlarda kullanılmaması, eksik tedavi süresi gibi faktörler demir eksikliği anemisinin tedavi sürecini olumsuz etkilemektedir. Demir eksikliği anemisinin oral demir replasmanı tedavisi sırasında ve sonrasında hastaların önemli bir kısmı kilo alımından şikayetçi olmuştur. Hastaların büyük çoğunluğu iştah artışı ve kilo alımı şikayetleriyle oral demir preparatlarını kullanmaya çekinmektedir. Bu da tedavi olmalarının önüne geçmektedir. Bu nedenle bu çalışmamızda erişkin bireylerde demir eksikliği tedavisinde kullanılan oral Fe+2 demir preparatlarının kilo, vücut kitle indeksi, vücut kompozisyonu, metabolik parametreler ve iştah parametrelerine etkisinin değerlendirmeyi planladık. Araştırmaya Hacettepe Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvurmuş olan 18-45 yaş arası, son 1 ay içinde demir eksikliği nedeni ile Fe+2 demir preparatı başlandığı bilinen ve çalışmaya katılmayı kabul eden 119 kişi dahil edildi. Katılımcılara dışlama kriterleri (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi, Beck Depresyon Ölçeği) ve tanımlayıcı verileri elde etmek için hazırlanan veri formu (sosyodemografik verilere dair sorular, beslenmeye dair sorular, genel sağlık durumuyla ilgili sorular, Görsel Analog Skalası, Besin Gücü Ölçeği, Üç Faktörlü Beslenme Anketi), antropometrik ölçümler ve bazı kan tetkikleri uygulanmıştır. 3 ay süreyle takip edilen hastaların demir tedavisi sonrası yapılan ölçümlerine göre iştahlarının ve vücut ağırlığı, VKI, yağ yüzdeleri, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranlarında azalmaların olduğu tespit edilmiştir. Bulgularımız literatür ile desteklenerek tartışılmış olup oral demir preparatlarının iştaha ve kilo alımına etkisinin değerlendirilmesi açısından klinisyenlere ışık tutmaktadır. Bulgularımızın genişletilmiş örnekler kullanılarak farklı kültürler üzerinde ve çalışmamızın sınırlılıkları da dikkate alınarak benzer yöntemlerle yapılacak çalışmalarca teyit edilmesi gerekmektedir.

Cansu Alıcı Yılmaz
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-18 yaş grubu kız çocuk sahibi ebeveynlerin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi, tutum, düşüncelerinin ve aşılanma durumlarının incelenmesi

BERK O.S. 0-18 yaş grubu kız çocuk sahibi ebeveynlerin HPV ve HPV aşısı hakkkındakı bilgi, tutum, düşüncelerinin ve aşılanma durumlarının incelenmesi. Ankara, 2022. Bu çalışmadaki amaç birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran, 0-18 yaş arası kız çocuğu olan ebeveynlerin HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını incelemektir. Tanımlayıcı kesitsel tipteki araştırma 01.06.2021 ve 01.02.2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne ve Gülveren Eğitim Aile Hekimliği Birimi (AHB) Polikliniği'ne başvuran 0-18 yaş grubu kız çocuğu sahibi ebeveynler oluşturmaktadır. Evren büyüklüğü bilinmeyen toplumda prevelansı %50 kabul edilip, %95 güvenilirlik ve %5 hata payı ile yapılan hesaplamada 384 ebebeyne ulaşılması planlanmıştır. Aydınlatılmış onam formunu onaylayıp, anket sorularının tümünü yanıtlayanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmada anket formları katılımcılara elden verilmiştir. Anket formunda sosyodemografik, sağlık verilerine ait sorular, HPV ve HPV aşısına dair bilgi, tutum soruları ve "Karolina HPV aşılama tutumları ve inançları ölçeği" bulunmaktadır. İstatiksel analizler SPSS paket programı ile yapılmıştır. Araştırmada 394 ebeveyne ulaşılmıştır. Katılımcıların %77,1'i kadın iken; yaş ortalaması 38,03±8,79 idi. Çalışmaya katılan katılımcıların %97,9'u kendilerine HPV aşısı yaptırmamıştı, %1,5'inin genital bölgesinde mevcut siğil bulunmaktaydı. 9 yaş ve üzeri kız çocuğu olan ebeveynlerin %7,8'i çocuklarına HPV aşısı yaptırmışlardı. Ebeveynler HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgilerini en çok (%37,7) internet üzerinden elde etmişlerdi. Katılımcıların bilgi sorularına verdikleri ortalama puan 4,50±3,16 iken; bilgi sorularının hepsine doğru cevap veren ebeveynlerin oranı %4,4'tü. Ebeveyn cinsiyeti, eğitim durumu, evlenme yaşı, gelir getiren işte çalışma ve sağlık çalışanı olma durumu, toplam aylık gelir düzeyi, gelir durumu öz değerlendirmesi, sağlık sigortası varlığı, çocuğunda kronik hastalık varlığı, daha önceden cinsel yolla bulaşan hastalık geçirme ve vücudunda siğil öyküsü olma durumu, rutin aşı takvimindeki aşıların hepsini yaptırma, rutin aşı takvimi dışı aşıları yaptırma durumu ile bilgi soruları toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktaydı. HPV aşısı konusunda daha pozitif tutum gösteren katılımcıların diğer katılımcılara göre bilgi düzeyleri daha yüksekti. Katılımcıların; Karolina HPV Aşılama Tutumları ve İnançları (KHATİ) Ölçeği ortalama puanları 34,76±5,82 idi. Eğitim durumu, meslek, gelir getiren işte çalışma durumu, sağlık çalışanı olma durumu, toplam aylık gelir düzeyi, evlenme yaşı, rutin aşı takvimi dışı aşıları yaptırma ve çocuğuna HPV aşısı yaptırma durumu ile KHATİ Ölçeği toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktaydı. Ebeveynlerin bilgi düzeyi arttıkça KHATİ ölçeği toplam puanı artmaktaydı idi. HPV aşısı konusunda daha pozitif tutum gösteren katılımcıların diğer katılımcılara göre KHATİ ölçeği toplam puanları daha yüksekti. Çalışmamızdaki elde ettiğimiz veriler ışığında HPV ile aşılama konusundaki engellerin; yeterli ve doğru bilgilendirme, finansal destek, güven telkin eden aşılama programları ile aşılabileceği görülmektedir. Bu sayede onkojenik potansiyelli bir virüs olan HPV enfeksiyonuna hem ucuz hem de en etkili koruma yöntemlerinden biri olan aşılama ile müdahale edilerek etkin bir toplum bağışıklığı sağlanabilir.

Ana-babaAşılamaAşılar+7
Okan Sabri Berk
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenstrual sendromun çalışan kadınların işle ilgili yaşam kalitesi, işe devamlılık durumu ve iş performansı üzerindeki etkisi: Kesitsel araştırma

Premenstrual sendrom menstrual siklusun luteal fazında görülen menstruasyonun başlamasıyla son bulan bilişsel, somatik, davranışsal ve duygusal belirtilerle karakterize genellikle orta ve genç yaştaki kadınlarda görülen döngüsel bir bozukluktur. Premenstrual sendrom çoğu kadını hafif, orta ya da şiddetli biçimde etkilediği için kadınların yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Çalışan kadınlar günlük yaşamının büyük bir kısmını iş yerinde geçirdiği için premenstrual sendromun iş hayatını olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Çalışmada premenstrual sendromun çalışan kadınlarda iş yaşam kalitesi, işe devamsızlık durumu ve iş performansına etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma, araştırma türlerinden biri olan tanımlayıcı kesitsel tipte planlanmıştır. Çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Polikliniklerine başvuran 18-55 yaş arası çalışan kadınlara anket formu elden verilerek doldurtulmuştur. Elden doldurma imkanı olmayan kadınlara ise formun Google Forms üzerinden hazırlanan çevrimiçi versiyonu, çalışmaya katılma izinleri sözlü olarak alındıktan sonra, iletilerek doldurtulmuştur. Anket formu 46 sorudan ve Premenstrual Sendrom Ölçeğinden oluşmaktadır. Çalışma için toplamda 420 çalışan kadına ulaşılmıştır. 50 kadın çeşitli nedenlerle örneklemden çıkarılmış ve toplamda 370 kadına anket formu uygulanmıştır. "Premenstrual Sendrom Ölçeği" uygulanmış olan kadınlardan PMS ile uyumlu olan kadınlar araştırma grubunu, PMS ile uyumlu olmayanlar ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Çalışma sonuçları IBM SPSS.23 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan kadınlarda PMS prevalansı %65,1 olarak bulunmuştur. Çalışmada toplamda 31 kadın PMS şikayetleri nedeniyle doktora başvurmuştur.10 kadın PMS tanısı almış, 5 kadın ilaç tedavisi kullanmış, 6 kadın ise ilaç dışı tedavi almıştır. PMS'nin aile içi ilişkiyi, yaşam kalitesini, günlük yaşamı olumsuz etkilediği görülmüştür ve sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. PMS semptomları erken başlayıp geç biten bireylerde PMS daha fazla görülmüştür ve sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Üniversite mezunu olma, alkol kullanımının artması, dismenore PMS sıklığını artırmıştır ve bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. PMS semptomları nedeniyle son 1 yıl içinde işe geç gitme, işten izin alma ve istirahat raporu alma ile PMS arasındaki ilişki incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmamıştır. PMS'nin çalışma yaşam kalitesine etki puanı, işe devamsızlığa etki puanı, iş performansına etki puanı, işte dikkat ve odaklanma, işte çalışma hızına etki puanı, işte uyku durumuna etki puanı PMS pozitif bireylerde daha yüksek bulunmuştur ve sonuçların istatiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Çalışmada elde edilen veriler ışığında PMS'nin iş performansını azalttığı, işe devamsızlığı arttırdığı, iş yaşam kalitesini düşürdüğü gözlemlenmiştir. Şiddetli menstrüel semptom yaşayan çalışan kadınlar için yöneticilerin bilgilendirilmesi ve kadınların iş memnuniyetini ve verimini artıracak çalışma koşullarının sağlanması gerekmektedir. Bu durum göz ardı edildiği takdirde hem kişi hem de iş hayatı açısından verimliliğin azalacağı düşünülmektedir.

KadınlarMenstrüal siklusPremenstrüel sendrom+6
Fahri Acar
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okul öncesi çocuklar ve babalarının kitap okuma ile medya kullanımı alışkanlıkları

Okul öncesi dönem, çocuğun tüm vaktini ailesiyle birlikte geçirdiği ve etkilerinin yaşam boyu görüldüğü bir dönemdir. Çalışmanın amacı okul öncesi dönemde babaların okuma inancı ile babanın ve çocuğun medya alışkanlıkları ve kitap okuma durumu ilişkisini incelemektir. 2-5 yaş arası çocuğu olan 520 baba çalışmaya alındı. Veriler baba ve çocuk genel özellikleri, baba-çocuk çifti medya kullanım özellikleri ve 'Ebeveyn Okuma İnanç Ölçeği'nden oluşan babalara verilen anket formu ile elde edildi. Babaların %9,4'ü kitap okuma alışkanlığına sahip idi. %72,3'ü çalışmadığı bir günde çocuğuyla ortalama 3 saat ve üzeri vakit geçiriyordu. Babaların %74,4'ü ekranda gördüğü akıllı işaretleri biliyordu. Babaların %41,1'i çocuğun ekran kullanımına başlama yaşını bilmiyordu ya da çocuk 12 ay altında ekran kullanımına başlamıştı. Çocukların %47,7'si günlük 2 saat ve üzeri ekran kullanıyordu. Babaların %32,9'u ekranı ödül olarak, %35'i ceza olarak kullanıyordu. Çocuk yetiştirme ile ilgili babaların %50,8'i internetten, %32,9'u kitaplardan, %21,5'i aile hekiminden, %44,8'i kendi anne babasından bilgi almıştı. Ebeveyn Okuma İnanç Ölçeği puanlarına göre +1 z skorun üzerinde olan babalar Yüksek Ebeveyn Okuma Ölçek Skoru (YEOÖS) grubu olarak tanımlandı. YEOÖS oranı babanın yaşına, ekran süresine, aile hekiminden ve kendi anne babasından bilgi alma durumuna, aile tipine, çocuğun cinsiyetine, kreşe gitme durumuna, babayla birlikte ekran kullanım sıklığına göre farklılık göstermiyordu (p>0,05). Karıştırıcı faktörler analize eklendiğinde YEOÖS grubundaki babaların çocuğuyla 3 saat üzeri vakit geçirmesi 2,15 kat, ekranı ödül olarak kullanmaması 2,15 kat, ceza olarak kullanmaması 1,90 kat, akıllı işaretleri bilme durumu 2,59 kat, kitaplardan bilgi alma durumu 1,74 kat, çocuğun ekran süresinin 1 saat altı olma durumu 3,04 kat, tek başına ekran kullanmaması 3,24 kat, izin verilmediğinde başka bir etkinlik yapma durumu 2,19 kat fazlaydı. Çalışmamız babanın okuma inancının çocuğun medya kullanımı alışkanlıklarıyla ilişkili olduğunu gösterdi. Anahtar Kelimeler: okul öncesi çocuklar, ebeveyn okuma inancı, medya kullanımı

BabalarKitap okumaMedya+2
Emre Sarı
Hacettepe University
2022
00