
36
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Gençlerin akıllı telefon bağımlılığı ve sağlıklı yaşambiçimi davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma gençlerin akıllı telefon bağımlılıkları ile sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma tanımlayıcı tipte olup Şanlıurfa Eyyübiye 01 No'lu Aile Sağlığı Merkezi Bölgesi'nde Eylül 2023 – Ağustos 2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın evrenini Eyyübiye 01 No'lu Aile Sağlığı Merkezi Bölgesi'nde yaşayan 18-24 yaş arası 3727 birey örneklemini ise 348 birey oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Tanıtıcı Bilgi Formu, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları II Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde t testi, Mann Whitney U testi, Varyans Analizi, Kruskal Wallis Analizi yapılmıştır. Çalışmada gençlerin Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği toplam puan ortalaması 32.31±9.45, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları II toplam puan ortalaması ise 114.37±21.19 olarak bulunmuştur. Ayrıca gençlerin Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları II toplam puan ortalamaları arasında düşük düzeyde, negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r = -0,118; p = 0,028). Sonuç olarak gençlerin akıllı telefon bağımlılık düzeyleri azaldıkça sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının arttığı görülmektedir. Bu nedenle gençlerin akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini düşürecek, sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını arttıracak sağlık eğitimlerinin planlanması, girişimsel hemşirelik çalışmalarının yapılması önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Hemşirelik, Gençler, Akıllı telefon bağımlılığı, Sağlıklı yaşam biçimi davranışları
Kadınların jinekolojik kanser farkındalık düzeylerinin ve meme kanseri kadercilik algılarının belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, 30-64 yaş arası kadınların jinekolojik kanser farkındalık düzeyleri ve meme kanseri kadercilik algılarının belirlenmesidir. Çalışma tanımlayıcı tipte olup Şanlıurfa Eyyübiye Harrankapı 25 Nolu Aile Sağlığı Merkezi Bölgesi'nde Ekim 2023 – Haziran 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini 333 kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ölçeği ve Meme Kanseri Kadercilik Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t Testi, Mann Whitney U Testi, Kruskal Wallis Analizi yapılmıştır. Çalışmanın yapılması için ilgili kurumlardan, Harran Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan ve katılımcılardan izin alınmıştır. Araştırmaya katılan kadınların Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ölçeği toplam puan ortalaması 146.02±21.70, Meme Kanseri Kadercilik Ölçeği toplam puan ortalaması 7.40±2.61'dir. Kadınların eğitim durumuna (KW=10.079; p=0.018), gelir durumuna (KW=6.966; p=0.031), sosyal güvencesine (t=3.417; p=0.001) göre Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark saptanmıştır. Ayrıca Jinekolojik hastalık durumuna (t=3.056, p=0.003), jinekolojik muayene olma durumuna (t=6.291, p=0.001), jinekolojik kanserleri duyma durumuna (t=5.655, p=0.000), jinekolojik kanser belirtilerini bilme (U=1683.000, p=0.000), jinekolojik kanserler ile ilgili tarama testlerini bilme (t=5.676, p=0.000), pap smear testi yaptırma (t=5.281, p=0.000) durumlarına göre JKFÖ toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Katılımcıların yaşına (t=-4.934; p=0.000), eğitim durumuna (KW=35.857; p=0.000), gelir durumuna (KW =7.653; p=0.022), sosyal güvencesine (t=2.686; p=0.007) göre meme kanseri kadercilik ölçeği toplam puan ortalaması arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak kadınların jinekolojik kanserler farkındalık düzeylerinin düşük ve meme kanseri kadercilik algılarının yüksek olduğu söylenebilir. Bu nedenle jinekolojik kanserler farkındalık düzeylerinin arttırılması ve meme kanseri kadercilik algılarının azaltılması için eğitimler verilmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Meme Ka nseri, Hemşirelik, Kadercilik, Farkındalık , Jinekolojik Kanserler
Feline interstisyel sistitisli kedilerde idrar örneklerinin kütle spektrometrisi ile değerlendirilmesi
Sunulan bu tez çalışmasında Feline interstisyel sistitisli kedilerin idrar örneklerinin likit kromatografi kütle spektrometre (LC-MS) bazlı metabolitleri değerlendirip FIC etiyopatofizyolojisini aydınlatılmasına yardımcı olmak ve olası potansiyel biyobelirteç varlığının değerlendirilmesi amaçlanıp tedavi protokollerinin güncellenmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda hayvan materyali, Haziran 2024-Mart 2025 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine non-spesifik kedi alt üriner sistem hastalık bulgularına sahip 134 kedi ile aşılama/check up için başvuran klinik olarak sağlıklı 292 kedi arasından seçilmiştir. Tüm kedilerin detaylı anamnez, klinik ve laboratuvar muayeneleri ile birlikte MS-bazlı idrar metabolit değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir. Anamnez, demografik bilgiler, MEMO değerlendirmesi, fiziksel ve hematokimyasal muayeneler ile birlikte yapılan ultrasonografik (idrar kesesi duvar kalınlıkları 0.22[0.14-0.33 cm]) ve radyografik bulgular, önceden bildirilen non-obstrüktif FLUTD bulguları ile uyumlu bulunmuştur. Fiziksel muayene ve çok yönlü çevresel düzenleme (MEMO) değerlendirmeleri neticesinde, FIC'li kedilerin solunum sayısı (p<0.001), sistolik kan basıncı (p<0.013), vücut sıcaklığı (p<0.037), idrar kesesi duvar kalınlığı (p<0.000) ve MEMO skorları (p<0.000) sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. İdrar dipstick ve sediment analizi sonucunda, idrar eritrosit (RBC) düzeyinin sağlıklı kedilerden daha yüksek olduğu (p<0.000) tespit edilmiştir. FIC'li kedilerin 9'unda strüvit, 3'ünde kalsiyum oksalat, 4'ünde ürik asit kristalleri belirlenmiştir. Tam kan sayımı (CBC) ve serum biyokimyası profilireferans aralıklarındaydı. MS-bazlı metabolit analizinde, sağlıklı grup ile karşılaştırıldığında, FIC'li kedilerde malik asit, N-İzovalerilglisin, Sebasik asit, 2-Hidroksibutirik asit, 3-Hidroksi-2-metilbütanoik asit, 3-Hidroksi-3-metilglutarik asit ve 3-Hidroksibutirik asit düzeyleri daha yüksekti (p<0.05). FIC olgularında yapılan MEMO değerlendirmeleri ve hastalığın gelişiminde stres, ağrı ile birlikte hiporeksi/anoreksi gibi faktörler dikkate alındığında, sunulan bu tez çalışmasında elde edilen MS-bazlı metabolit analizleri, iştah kaybına bağlı lipoliz ve katabolizmanın yanı sıra ketotik durum ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) FIC patofizyolojisinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu kapsamda: İdrarda ekspresyonu artmış malik asit, uzun süreli strese karşı verilen antioksidan, antienflamatuar ve antidepresan bir yanıtı, 2-hidroksibutirik asit, idrar kesesinde gözlemlenen hipoperfüzyon ve iskemiye karşı gelişen bir yanıtı, 3-hidroksibutirik asit, 3-hidroksimetilbutanoik asit,3-hidroksimetilglutarik asit, oksidatif stres yanıtlarını, Sebasik asit ve N-izovalerilglisin düzeylerindeki artış ise potansiyel bir antinosiseptif ve antienflamatuar yanıtı temsil etmektedir. Sonuç olarak, FIC olgularında yararlı klinik bilgilerin ultrasonografi ve idrar analizi/sediment muayeneleri ile elde edilebileceği ve FIC olgularında stres/ağrı nedeniyle enerji metabolizmasının aksayarak ketotik durumların gelişebileceği, ayrıca FIC patogenezinde ROS'un önemli bir rol oynayarak vücudun bu sürece bir tamir/koruma cevabı verdiği gözlemlenmiştir. Ek olarak, farklı biyobelirteç tespit yöntemleri (nükleer manyetik rezonans gibi) ile idrar biyobelirteçlerinin araştırılması, FIC olgularının etiyopatogenezini aydınlatma ve tedavi protokollerini güncelleme açısından önemli katkılar sağlayabilir. ANAHTAR KELİMELER: Biyobelirteç, Diagnoz, Kedi, Metabolit, İdrar
Lipoid proteinozis vakalarının klinik, radyolojik bulguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada lipoid proteinozis vakalarından elde edilen klinik bulguların değerlendirilerek vakalarda görülen insidanslarının ortaya çıkarılması, bulguların literatürler ile karşılaştırılması, bu vakalara diş hekimi yaklaşımının belirlenmesi, vakalar ile iş birliği yapılarak yaşam kalitelerinin arttırılmasına yönelik dental rehberliğin sağlanması ve diş hekimleri arasında farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Bu çalışma 2023-2025 yılları arasında Şanlıurfa'da yaşayan 16'sı kadın, 16'sı erkek 32 lipoid proteinozis vakasının klinik bulguları, anamnezleri ve aile geçmişleri değerlendirilerek yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmada incelediğimiz toplam 32 vakanın %100'ünde ciltte kalınlaşma/yara izleri, %93,8'inde ses kısıklığı, %3,1'inde epilepsi, %59,4'ünde göz kapaklarında boncuklu papüller, %37,5'inde tırnak distrofisi, %96,9'unda yara iyileşmesinde gecikme, %84,4'ünde yaralarda kaşıntı görüldü. Ayrıca vakaların %100'ünün anne-baba arasında akrabalık ilişkisi varlığı, %75'inin etkilenmiş kardeşi, %96,9'unun etkilenmiş 3.dereceden akrabası olduğu öğrenildi. Çalışmadaki vakaların intraoral bulgularına bakıldığında %21,9'unda hipodonti, %6,3'ünde mikrodonti, %6,3'ünde mine hipoplazisi, %53,1'inde dil kalınlaşması/sertliği, %65,6'sında lingual frenulum kalınlaşması, %40,6'sında dilde papilla kaybı, %87,5'inde oral mukoza kalınlaşması, %37,5'inde damak/küçük dil kalınlaşması, %81,3'ünde alt dudak kalınlaşması, %59,4'ünde ağız köşesinde yara ve çatlağa rastlandı. Ayrıca %18,8'inde vestibüler sulkus yetersizliği, %37,5'inde dişlerde çapraşıklık/yer darlığı, %81,3'ünde yaygın çürük görüldü. Lipoid proteinozis vakalarında tıp ve diş hekimlerinin dahil olduğu multidisipliner yaklaşımın gerekliliği düşünüldü. Dental tedavi yaklaşımları, estetik, fonksiyon ve fonasyonun yeniden kazandırılmasının yanı sıra, normal büyüme ve gelişmeyi de desteklemektedir. Diş hekimleri, lipoid proteinozis vakaları ve ebeveynleri; mevcut dişlerin en iyi şekilde korunması gerektiğinin, oral hijyenin ve dental stabilitenin sağlanmasının öneminin farkında olmalıdır. Lipoid proteinozisin diş hekimleri tarafından daha iyi anlaşılması için çalışmaların devam etmesi gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Çocuk diş hekimliği, ECM1, genodermatoz, lingual frenulum, lipoid proteinozis
Kanin distemper virus ile enfekte köpeklerde klinik skor ile elektrokardiyografi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Kanin Distemper, köpeklerde mortalite ve morbiditesi yüksek seyreden multisistemik viral bir hastalıktır. Hastalıktan en fazla etkilenen sistem ve organlar; solunum sistemi, gastrointestinal sistem, deri ve merkezi sinir sistemidir. Bunlarla birlikte kardiyomiyopati vakaları da bilimsel literatürde bildirilmiştir. Bu araştırma da kanin distemper virus ile enfekte köpeklerde klinik skor ile elektrokardiyografi bulguları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın hayvan materyalini, her iki cinsiyete ait, 3 ila 12 aylık yaş aralığındaki toplam 20 köpek oluşturdu. Kanin distemper virüs (CDV) ile enfekte grup, hayvan hastanesine CDV ile uyumlu klinik bulgularla başvuran ve dahil etme- dışlama kriterlerine göre CDV hızlı tanı testi pozitif olan 10 köpekten oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise rutin aşılama ve genel muayene amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar muayenelerini sonucunda sağlıklı olduğu belirlenen 10 köpek oluşturmuştur. Her iki gruptaki köpeklere klinik skorlama ve elektrokardiyografik değerlendirme yapıldı. Kanin distemper virüs ile enfekte grup, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında EKG bulguları açısından P (mV)( 0,019) ve Pd (0,023) değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunurken, P (atım/dk) değerinde önemli derecede azalma tespit edilmiştir (p<0.05). Klinik skorlama ile elektrokardiyografik değişimlerin arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen pearson korelasyon analizi sonucuna göre, P (mV) ile nörolojik bulgu skoru arasında orta düzeyde negatif korelasyon (R=-0,484) tespit edilmiştir. ST (ms) ile kusma skoru arasına güçlü pozitif korelasyon (R=0,626), nörolojik bulgu ile orta düzeyde pozitif korelasyon (R=0,471) tespit edilmiştir. QT (ms) ile oküler akıntı ve kusma skoru arasında güçlü pozitif korelasyon (sırasıyla R=0,583, R=0,589) tespit edilmiştir. Sonuç olarak CDV ile enfekte köpeklerde aritmi ve kalp frekansında farklılıklar ortaya çıktığı ve kardiyak impuls iletim bozukluğu ile beraber otonomik disfonksiyon geliştiği düşünülmektedir.
Biotinidaz eksikliği bulunan pediatrik gruplarda odyolojik değerlendirme
Biotinidaz, biyotin vitamininin vücutta yeniden kullanımını sağlayan hayati bir enzimdir. Bu enzimin eksikliği, özellikle bebeklik ve çocukluk dönemlerinde ciddi nörolojik ve fiziksel bozukluklara yol açabilmektedir. Biotidinaz eksikliğiyle ilişkilendirilen semptomlardan biri de işitme kaybıdır. Bu çalışmanın amacı, biotidinaz eksikliği olan bireylerde işitme kaybının görülme sıklığını analiz ederek bu iki durum arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olup olmadığını ortaya koymaktır. Bu çalışma Harran Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı Odyoloji Programı tarafından yüksek lisans tezi olarak yürütülmüştür. Çalışmaya, Harran Üniversitesi Hastanesi Çocuk Metabolizması Polikliniğine biotidinaz eksikliği tespit edilen 0-48 ay yaş arasında bulunan bireyler dâhil edilmiştir. Araştırmanın aday kitlesi; Harran Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran bireyler olup örneklemi ise Harran Üniversitesi Hastanesi çocuk metabolizma Bölümü'ne biotidinaz eksikliği şikâyeti ile başvuran bireylerden oluşmaktadır. Çocuk metabolizmasına başvuran bireylere yapılan tetkiklerde Biyotin seviyesi ''%10 ve altında'' olanlara ''belirgin'', ''%45 ve altında'' olanlara ise ''kısmi biotidinaz eksikliği'' tanısı konulmaktadır. Çocuk metabolizma ise gerekli tetkik ve tedavinin ardından çalışmaya katılmayı kabul eden aileleri Odyoloji birimine sevk ederek çalışmaya dâhil edilmiştir. Araştırmaya biotidinaz eksikliği tanısı almış 50 kişi ve herhangi bir engel ve risk gurubu oluşturmayan 40 birey olmak üzere toplamda 90 kişi dâhil edilmiştir. Araştırmaya katılan bireylere biotidinaz eksikliği tanısı konulduktan sonra kulak burun boğaz muayenesi yapılmakta. Ardından tedavi durumu gerektirenler tedavi sonrası dâhil edilirken, kulak muayenesi doğal olanlara ise ABR, OAE ve timpanometri testleri yapılmıştır. Bu Araştırma; biotidinaz eksikliğinin çocuklar üzerinde farklı etkisi olmanın yanında özellikle işitme kaybı açısından risk taşıyıp taşımadığını araştırmak, anlamlı çıkması durumunda bu tanılı bireylerinde rutin uygulanan risk faktörleri kategorisine alarak erken yaşta tanılanıp tedavi sürecinin gecikmeden yapılmasını sağlamak için yapılan prospektif klinik bir çalışmadır. Her katılımcı velisi, çalışma hakkında bilgilendirildikten sonra, katılımcı velinin onayı var ise çalışmaya dâhil edilmiştir. Bireylerin işitsel beyin sapı yanıtları (ABR) incelendiğinde, biotidinaz eksikliği olan grupta 5 bireyde (%10) işitme kaybı ile uyumlu bulgular tespit edilirken, normal bireylerin tamamının ABR sonuçlarının normal sınırlarda olduğu gözlendi. Gruplar arasındaki fark Fisher's Exact Test ile analiz edildi. Analiz sonucunda elde edilen p-değeri ≈ 0.06 olup, istatistiksel anlamlılık sınırına yakın bulunmuştur. Bu durum, biotidinaz eksikliği olan bireylerde subklinik ya da hafif derecede işitsel iletim etkilenmesi olabileceğine işaret edebilir. Biotidinaz eksikliği olan bireylerin %10'unda ABR testinde işitme kaybı bulgusuna rastlanması, sinir iletim yollarının veya koklea sonrası yapılarının etkilenebileceğini düşündürmektedir. Normal grupta bu tür bir bulgunun hiç bulunmaması ise bu farkın klinik olarak anlamlı olabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, biotidinaz eksikliği olan bireylerde işitme kaybı oranının daha yüksek olduğunu göstermektedir (%10 vs. %0). İstatistiksel anlamlılık sınırında yer alan p-değeri, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak çalışmalarda anlamlı farkların ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir. Literatürde, biotidinaz eksikliği ile sensorinöral işitme kaybı arasında ilişki kuran çalışmalar mevcuttur. Biotidinaz eksikliği, hücre düzeyinde miyelin sentezini ve enerji metabolizmasını etkileyerek kokleada kalıcı hasara neden olabilir. Bu durum da işitme kaybıyla sonuçlanabilir.
Sepsis tanısı ile izlenen çocuk yoğun bakım hastalarında NLRP-3, KASPAS-1, IL-18 düzeylerinin incelenmesi
Vücut içerisinde gelişen ağır enfeksiyonun sonucu olarak bağışıklık sisteminin verdiği tepki ile organ ve dokularda bazı hasarlar ortaya çıkabilir. Tekli veya çoklu organ yetmezliklerinden ölüme kadar gidebilen bu ciddi tablo sepsis ve septik şok olarak ifade edilir. Konjenital metabolik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar, immun yetmezlikler, maligniteler, malnütrisyon gibi kronik hastalıkların yanı sıra immunsupressif ajan kullanımı, yaş, cinsiyet, ırk veya etnik grup gibi faktörler ağır sepsis insidansında rol oynayan klinik risk faktörleri olarak sıralanabilir. Çocukluk çağında sepsis kliniği çok daha sinsi ve hızla progresif giden bir süreç olarak görülmektedir. Piroptoz, proinflamatuar programlanmış bir hücre ölümüdür. Apoptozdan farklı olarak enfeksiyon sırasında kaspas-1'in neden olduğu farklı bir hücre ölümü şeklidir. Piroptoz, membran bozulması ve belirgin bir inflamatuar yanıt ile sitoplazmik içeriğin salınması ile karakterize edilen hızlı bir şekilde meydana gelip ve sitokin fırtınasına neden olur. Enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranları tanımlayan, kaspas-1 ve kaspas-4.5.11'in aktivasyonunu indükleyen ve hücre zarı bütünlüğünü bozacak olan gasdermin D'nin aktivasyonu ile sonuçlanıp ve hücre dışına IL-1β ve IL-18 gibi çeşitli sitokinlerin salınımı gibi çok sayıda pro-inflamatuar faktör salınımı ve inflamatuar yanıtları başlatarak bir sitokin fırtınasına yol açar. Bu çalışmada, Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde sepsis tanısı ile tedavi edilen 30 sepsisli hasta çocuk ve 30 sepsis tanısı olmayan çocuktan kan örneği alındı. Alınan örneklerdeki NLRP3, kaspas-1 ve IL-18 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelendi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar, sepsisli çocukların tanı ve tedavisinde bu parametrelerin kullanım potansiyelini ortaya çıkarmıştır.
Ev kazaları nedeniyle acil servise başvuran 0-6 yaşçocukların annelerinin ev kazalarına yönelik güvenlikönlemlerinin tanımlanması ve annelerin özyeterliliğiyle ilişkisi
Tanımlayıcı olarak yapılan bu araştırmacının amacı, acile ev kazası ile başvuru yapan 0-6 yaş grubu çocukların annelerinin ev kazasına yönelik güvenlik önlemlerini tanılamak ve öz yeterlilik seviyesini belirlemek, bu iki değişken arasında ilişkiye bakmak ve bu değişkenlerini etkileyen faktörleri saptamaktır. Bu araştırmanın evreni Akçakale Devlet Hastanesi acil servisine ev kazası şikâyetiyle başvuran 0-6 yaş grubu çocukların anneleri oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise verilerin toplandığı 15.10.2024- 07.04.2025 tarihleri arasında acil servise başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden 340 anne ve çocuk oluşturmuştur. Araştırma verileri, araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu, ebeveyn öz-yeterlik ve 0-6 yaş grubu annelerin ev kazalarına yönelik güvenlik önlemlerini tanılama ölçekleri ile toplanmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics v.22.0 programında tanımlayıcı istatistik, sürekli değişkenler yönünden farkın önemliliği için bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü Anavo testleri kullanılmıştır. 2 gruptan fazla olan gruplarda farkın neden kaynaklandığını bulabilmek için post hoc testlerinden Dunkan testi yapılmıştır. İki ölçek arasındaki ilişki için pearson korelasyonu kullanılmıştır. Tüm analizler için 0.05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan annelerin yaş ortalaması 29.91±6.029 olarak hesaplanmış ve % 62.6'sının 30 yaş ve altında olduğu saptanmıştır. Annelerin %32.9'unun lise ve üzeri eğitime sahip iken, %62.6'sının gelir getiren bir işte çalışmadığı belirtilmiştir. Ev kazası geçiren çocukların %68.2'sinin erkek, %45.0'ının 3 veya 4 yaşında olduğu (X̄±Ss= 2.214±0.71) ve acile en fazla düşme (%62.9), en az zehirlenme ve boğulma (%7.9) şikâyeti ile başvuru yapıldığı görülmüştür. Annelerin ebeveyn öz yeterlilik ölçeği puan ortalaması 82.8±17.9 olarak hesaplanmış, en düşük 22, en yüksek puan ise 112 olarak hesaplanmıştır. 0-6 yaş çocuklarda annenin ev kazalarına yönelik güvenlik önlemlerini tanılama ölçeği ortalama puanında ise annelerin 89.7±22.23 puan aldığı saptanmış, ölçekten en düşük olarak 46, en yüksek ise 144 olduğu saptanmıştır. Bu iki ölçek arasındaki korelasyonda aralarında zayıf negatif bir ilişki olduğu görülmüştür (p<0.05). Annelerin eğitim, çalışma durumu, aylık geliri, evin tipi, çocuğun yaşı, acile başvurma nedeni ve çocuğun oynadığı yer faktörleri annenin öz yeterliliğini ve ev kazalarını önlemede tanımla durumunu etkilediği saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak çocuk sağlığını olumsuz etkileyen ev kazalarının önlenmesinde anne öz yeterliliğin artırılması ve bu konuda ev ve çevre yönünden anneler başta olmak üzere toplum bilinçlendirme programlarının yapılması önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Ev Kazası, 0-6 Yaş Çocuk, Anne Öz Yeterlilik, Koruma, Önleme
Alkol'ün sigara dumanı ekstresi varlığında ve yokluğunda primerbronş epitel hücrelerinde proinflamatuvar sitokin genlerinin ekspresyonuna etkisi
Alkol, dünya genelinde yaygın biçimde tüketilen, bağımlılık potansiyeline sahip psikoaktif bir maddedir ve yalnızca ekonomik ve sosyal sonuçlar doğurmakla kalmayıp insan sağlığı üzerinde de önemli olumsuz etkiler yaratmaktadır. Merkezi sinir sistemi ve gastrointestinal sistem üzerindeki etkileri görece iyi incelenmiş olsa da, hava yolları ve akciğerler üzerindeki etkileri yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışma, alkol maruziyetinin, sigara dumanı ekstresi (SDE) varlığında ve yokluğunda, insan bronşiyal epitel hücrelerinde proinflamatuvar sitokin genlerinin (IL6, IL8, TNFα) ekspresyonuna etkisini ortaya koymayı amaçlamıştır.Çalışmada insan bronşiyal epitel kökenli BEAS-2B hücre hattı ve primer bronşiyal epitel hücreleri (PBEH) kullanılmıştır. Hücreler tek başına etanol ile(1 ve 5 mM) veya tek başına SDE ile (%2,5 ve %5) ya da kombine (etanol + SDE) biçimde 12 saat ve 24 saat süreyle muamele edilmiştir. Hücresel toksisite ve canlılık, BEAS-2B hücrelerinde 0,1–100 mM aralığındaki etanol konsantrasyonlarına ek olarak %2,5 ve %5 SDE ile (ve bunların kombinasyonlarıyla) yapılan maruziyetlerden sonra MTT testi ile değerlendirilmiştir. Proinflamatuvar sitokin genlerinin (IL6, IL8, TNFα) mRNA düzeyleri, toplam RNA izolasyonunu takiben cDNA sentezi yapılarak, kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) ile analiz edilmiştir. Primer bronş epitelinde (sağlıklı, sigara içen ve KOAH) sitokin dinamikleri zamana ve eş maruziyet koşullarına bağlı olarak belirgin biçimde farklılaşmıştır. Sağlıklı hücrelerde IL-8 ekspresyonu 12. saatte geçici bir artış göstermiş, 24. saatte ise çoğunlukla bazal düzeylere dönmüştür; sigara içen ve KOAH kaynaklı hücrelerde IL-8 yanıtı 12–24 saat boyunca genel olarak düşük kalmıştır. IL-6 için üç grupta da qPCR'da özgül ve tekrarlanabilir amplifikasyon elde edilememesi, bu genin karşılaştırmalı analizini kısıtlamıştır. TNF-α açısından sağlıklı epitelde yalnızca sınırlı dalgalanma izlenmiş, 24. saate doğru belirgin bir yükseliş saptanmamıştır; sigara içen ve KOAH epitelinde ise ekspresyon çoğunlukla baskılanmıştır. Eş maruziyet koşullarında, %2,5 SDE ile 1 mM etanol kombinasyonu 24. saatte IL-8'i anlamlı biçimde yükseltirken, aynı SDE düzeyinde 5 mM etanol artışı sınırlamış; IL-6 ve TNF-α için de 1 mM etanolde geç dönemde artış eğilimi, 5 mM etanolde ise baskılanma öne çıkmıştır. Bu bulgular, alkol ve sigara dumanının birlikte etkisinin hava yolu epitelinde proinflamatuvar yanıtı doz–zaman bağımlı olarak yeniden ayarladığını; orta yükte proinflamasyonun güçlenirken, daha yüksek etanol dozlarında baskılanmanın belirginleştiğini göstermektedir. Klinik yorumun güçlendirilmesi için protein düzeyi doğrulamaları ve epitel bariyer fonksiyonuna ilişkin ölçümlerin eklenmesi gerekmektedir.
Rat dişlerinin pulpotomi tedavisinde bamya tohumu (Abelmoschus esculentus L.) özü, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioksit agregat (MTA) materyalinin histopatolojik ve immunohistokimyasal etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, rat dişlerinde gerçekleştirilen pulpotomi işlemlerinde bamya (Abelmoschus esculentus L.) tohum ekstraktı, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioxide aggregate (MTA) materyalinin histopatolojik ve immünohistokimyasal etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Amaç, biyolojik kökenli alternatif materyallerin, klinik uygulamada yaygın kullanılan MTA ile karşılaştırıldığında pulpa dokusunun rejenerasyonu üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve bu materyallerin biyouyumluluğunu bilimsel verilerle desteklemektir. Çalışmada, toplamda 36 Wistar albino rat rastgele 3 gruba ayrılarak üst çene 1.molar dişlerine standartize edilmiş pulpotomi işlemleri uygulanmıştır. Dişlere bamya tohum ekstraktı, kapsaisin ve MTA materyali uygulandıktan sonra, restoratif materyalle kapatılmıştır. Hayvanlar 28 gün boyunca rutin beslenme ve takipleri yapılmış, sonrasında sakrifiye edilerek ilgili dokular histolojik ve immünohistokimyasal incelemeler için değerlendirilmeye alınmıştır. Histopatolojik değerlendirmede inflamasyon düzeyi, dentin köprü oluşumu, ödem, vaskülarizasyon ve hemoraji varlığı incelenmiştir. İmmünohistokimyasal analizde ise Tümör nekroz faktörü (TNF-α), İnterlökin 6 (IL-6), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Proliferatif Hücre Nükleer Antijeni (PCNA)'nın immünohistokimyasal lokalizasyonları incelenmiştir. Histopatolojik değerlendirmede MTA grubu düşük inflamasyon, yeterli vaskülarizasyon ve anlamlı sert doku formasyonu ile öne çıkmıştır. Bamya tohumu ekstresi grubunda ödem ve hemoraji düzeyleri yüksek olmasına rağmen belirli düzeyde sert doku formasyonu gözlemlenmiştir. Kapsaisin grubunda ise en yüksek inflamatuar hücre infiltrasyonu izlenmiş, bununla birlikte pozitif sert doku formasyonu da saptanmıştır. İmmünohistokimyasal analizlerde TNF-α ve IL-6 ekspresyonu MTA ve kapsaisin gruplarında belirgin olarak artmış, VEGF düzeyleri kontrol gruplarında daha yüksek bulunmuştur. PCNA ekspresyonu bamya ekstresi grubunda yüksek saptanmış olup bu artış inflamasyonla birlikte değerlendirildiğinde patolojik proliferatif yanıtları işaret edebileceği düşünülmüştür. PCNA ekspresyonu kapsaisin grubunda ise MTA'ya göre daha yüksek olsa da bamya tohumuna göre daha düşük yoğunlukta sonuç vermiştir. Sonuç olarak, MTA pulpotomi sonrası pulpa dokusu üzerinde en dengeli ve iyileştirici etkiyi sağlayan materyal olarak belirlenmiştir. Bamya tohumu ekstraktı ve kapsaisinin rejeneratif etkileri sınırlı kalmakla birlikte, belirli düzeyde sert doku formasyonu oluşturabilmeleri, bu ajanların daha düşük dozlarda veya kombine kullanımlarla yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. MTA'nın altın standart konumunu sürdürmekle birlikte, doğal ajanlara yönelik bu tür çalışmalar biyomateryal geliştirme alanında yenilikçi yaklaşımların önünü açabilir.