
782
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
XVI. yüzyıl Osmanlı Dönemi yapıştırma kündekâri kalem işi bezemeli mahfil tavanları
XVI. yüzyıl Osmanlı Mimarisinde kündekâri (yapıştırma tekniği) mahfil tavanlarını konu edinen çalışmada, bu teknikle yapılmış nadir tavanlar olmaları hasebiyle ele alındı ve gün yüzüne çıkarılması amaçlandı. İncelenen mahfil tavanları kündekâri tekniğinin "Taklit Kündekâri" başlığı altındaki "Yapıştırma Kündekâri" özelliğini taşımaları nedeniyle kündekâri tekniğine geniş yer verildi ve bu sanat tanıtıldı. Danışman hocam Prof. Dr. Candan Nemlioğlu'nun çalışma ve bulgularından yararlanılarak konu ele alındı. Tez içinde mevcut bilgilerin kapsamı genişletilerek araştırma derinleştirildi. Yapıştırma kündekâri tekniği ile yapılmış mahfil tavanları bu çalışmada tespit edilebildiği kadarıyla; İstanbul Eminönü Rüstem Paşa Câmi, İstanbul Kadırga Sokullu Mehmed Paşa Câmi, İstanbul Üsküdar Atik Valide Sultan Câmi ve Manisa Muradiye Câmiinde yer almaktadır. Rüstem Paşa ve Atik Valide Sultan Câmiinde ikişer olmak üzere toplam altı mahfil tavanı bulunmaktadır. Bu çalışmada sözü edilen mahfil tavanlarının Türk-İslam sanatı içerisindeki ahşap sanatı bağlamında karşılaştırmalı değerlendirilmesi yapıldı. Araştırma sonucunda çıkan bulgular ve öneriler ele alındı. Bu çalışma ileride yapılacak çalışmalar için de bir kaynak veri olma özelliği taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: XVI. Yüzyıl, Mahfil Tavanları, Kündekâri,
Ammâr B. Yâsir'in hayatı ve siyasi hadiselerdeki rolü
"Ammâr b. Yâsir'in Hayatı ve Siyasi Hadiselerdeki Rolü" konulu tez çalışmasında Ammâr b. Yâsir'in hayatı ve mücadelesi ilk kaynaklar ışığında ele alınmıştır. Kronolojik sıralama dikkate alınarak hazırlanan bu çalışmada, Ammâr b. Yâsir'in özellikle Fitne Dönemi'ndeki tavırlarının sebepleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Tezimiz dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm olan Risalet Dönemi'nde; Ammâr b. Yâsir'in soyu, Müslüman olduktan sonraki hayatının Mekke- Medine'deki yılları ve Hz. Peygamber ile olan yakın ilişkisi incelenmiştir. İkinci bölümde; Ammâr b. Yâsir'in ilk üç halife dönemindeki hayatı ele alınmış, Hz. Ali taraftarlığının belirginleşmesinin seyri aktarılmıştır. Üçüncü bölümde; Hz. Ali'nin halifeliğinde Ammâr'ın aktif görev alışı ve Hz. Ali'ye olan desteği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise; Ammâr b. Yâsir'in kişiliği, hakkında söylenenler ve siyasi fikirleri tahlil edilmeye çalışılmıştır. Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra Müslümanlar siyasi anlaşmazlığa düşerek birbirleri ile mücadele etmek durumunda kalmışlardı. Bu siyasi anlaşmazlık sonraki yıllarda siyasi ayrılıklara ve itikadi kamplaşmalara dönüşerek günümüze kadar Müslümanları etkilemeye devam etmiştir. Bu çalışmada, siyasi mücadelenin aktörlerinden biri olan Ammâr b. Yâsir'in hayatı incelenerek bu ayrışmanın nedenleri bulunmak hedeflenmiştir. Anahtar Kavramlar: Ammâr b. Yâsir, sahabi, Hz. Ali, siyaset, hilafet
Derviş Ahmed Gurbî"nin Risâle-i Münâcâtı (inceleme-metin)
Üzerinde çalışılan bu eser, Derviş Ahmed Gurbî'ye ait şiirlerin olduğu müstakil bir münâcât örneğidir. Çalışmada, bu eserinde hayatıyla ilgili pek fazla bilgi bulunmayan müellif hakkında kaynaklarda bulunan bilgiler ortaya konmuş, eserdeki bilgilerden de hareketle şairin kimliğiyle ilgili kanaat oluşturulmaya çalışılmıştır. Müellifin, kaynaklarda adı geçen, 1698-99 yılında Bosna'nın Yenipazar şehrinde doğmuş olan Ahmed Gurbî olduğu düşünülmektedir. Risâle-i Münâcât dördü mesnevi, altısı kaside ve biri murabba nazım biçimiyle yazılmış toplam on bir şiirden oluşan bir eserdir. Bu şiirlerden dokuzu münâcât olup diğer ikisinden biri Kur'an diğeri Hz. Peygamber ve Hz. Ali övgüsündedir. İlk dokuz şiir başlıklar altında son iki şiir başlıksız yazılmıştır. Manzum bir eser olmasına rağmen eserdeki birçok şiirde mısralar birbirinin devamına yazılmıştır. Bu karışıklıklar çalışmalar sırasında giderilmeye çalışılarak beyitler veya dörtlükler haline getirilmiştir. Eser üzerinde yapılan incelemeler neticesinde, şairin Allah'ın isim ve sıfatlarını anlamlarına uygun olarak zikrettiği, peygamberlerin mucizelerine telmihlerde bulunduğu, ayet ve hadislerden iktibaslar yaptığı, Kur'an-ı Kerim'in mucizelerinden bahsettiği, birçok tasavvufî terimi kullandığı görülmüştür. Bu durum şairin din ve tasavvuf bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Hz. Ali'yi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i zikrederken, Hz. Ali dışındaki üç büyük halifeyi hiç anmaması ise onun Alevî-Bektaşîliğe intisap etmiş bir kişi olduğuna işaret etmektedir. Bahsedilen dinî bilgileri, Arapça ve Farsça kelimeleri, kafiye ve rediflerle gayet akıcı bir üslupla şiirlerine aktarabilmiş olması da vezin hataları olsa bile onun iyi bir şair olduğunu göstermektedir. Anahtar Kavramlar: Derviş Ahmed Gurbî, Münâcât, Türk İslam Edebiyatı
TSMK murakkalarındaki "Kalem-i Siyahî" desenlerinde yaprak ve çiçek tasnifleri -H. 2152, H. 2153, H. 2154, H. 2160-
Bu tezin konusunu oluşturan Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine 2152, H. 2153, H. 2154 ve H. 2160 numaralarda kayıtlı murakkalar farklı sanat dallarında hazırlanmış, farklı dönem ve üslup özellikleri gösteren pek çok eser ihtiva eder. Eserlerin Osmanlı Sarayına ne zaman ve nasıl ulaştığı, murakkaların ne zaman düzenlendiği hala belirsizliğini korusa da bu dört murakkaın birlikte değerlendirilmesini gerekli kılan ortak özellikler mevcuttur. Bunlardan biri, üslup birliği gösteren kalem-i siyahî teknikte çizilmiş desenlerdir. Gerek kitap sanatları gerekse kumaş, ahşap, maden gibi yüzeylere uygulanabilirliğe sahip bu desenler üzerine pek çok araştırma yapılmıştır. Tarihî arkaplan, teknik özellikler ve bir grup eserde imzası bulunan Muhammed Siyah Kalem üzerinde araştırmalar yoğunlaştırılmış, ancak nebatî motifler incelemeye tabi tutulmamıştır. Bu çalışmada, bazı desenlerde önemli bir yer tutan parçalı geniş yaprak çeşitleri ile birlikte kullanıldığı hatayi, penç, goncagül gibi motifler incelenerek tasnifi yapılmış, buradan hareketle üslup özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır. Hayvan üslubunun desende meydana getirdiği hareketliliğin özellikle yapraklar üzerinde gösterdiği etkiye dikkat çekilmiştir. Orta Asya inanç dünyasının sanata yansıması ve sembolik manalar yüklenen motif ve figürler ayrıca incelenmiştir. Berlin Devlet Kütüphanesi'nde muhafaza edilen Diez murakkaları ile TSMK murakkaları arasındaki benzerliklerden hareketle ortak kullanılan motif ve desenler tablo halinde verilmiştir. Yapılan çalışma ile XIV.-XV. yy. Orta Asya Türk sanatının özgün, eşine az rastlanır örnekleri üzerinden bu kıymetli mirası tanıtmak ve üslup özellikleri hakkında araştırmacılara ışık tutmak amaçlanmıştır. İncelenen 50 adet eserdeki motifler itina ile çizilmiş, tezyinî sanatlar alanında uygulama yapan sanatkârlar için de kaynak sağlanmıştır. Anahtar Kavramlar: Kalem-i Siyahî, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Murakkaları, Diez Murakkaları (Albümleri), Tasvir Sanatı, Tezyinât
Merzifon'un ahşap tavanlı camilerindeki kalem işi tezyinat
Tezyinat tarih öncesi çağlardan (Taş Devri, Bakır Devri) itibaren insanların temel eğilimlerinden birisi olmuştur. Tezyinatta kullanılan malzemelerde ise yaşanılan bölgenin şartları önemlidir. Türklerin ahşap malzemeyi tezyinatta kullanmaya başlamaları Orta Asya'da Taştık kültüründe (M.Ö.300-400) yaşadıkları tarihlere kadar uzanmaktadır. Boyalı ve nakışlı ahşap tavanların temeli Türk kağanlarının boyalı, altın işlemeli ve ahşap direkli çadırlarından gelmektedir. Ahşap direkli ve ahşap tavanlı cami geleneği Selçuklular tarafından Orta Asya'dan Anadolu'ya taşınmıştır. Anadolu'nun ağaç bakımından zengin bir bölge olduğu bilinir. Türklerin ahşap malzemeyi Anadolu'da daha yaygın olarak kullanmaya başladıkları bilinir. Türk sanatında dini ve sivil mimaride geniş bir kullanım alanı olan boyalı nakışlı (kalem işi) tezyinatın ahşap malzeme üzerine uygulandığı eşsiz eserler çeşitli bölgelerimizde bulunmaktadır. Ahşap direkli ve ahşap tavanlı camilerin boyalı nakış (kalem işi) ile tezyin edilmiş nadide örneklerinin kimi kentlerde, kimi kasabalarda ve köylerde (Erbaa Akça Köy, Merzifon Kara Mustafa Paşa Köyü vd.) yer alır. Anadolu'da boyalı nakış ile tezyin edilmiş, görebildiğimiz en eski ahşap cami örneği (1206) Çarşamba Göçeli Camii'dir. Osmanlı döneminde artış gösteren kalem işi (boyalı nakış) ile tezyin edilmiş ahşap camilerin ilk dönem eserlerinde Selçuklu dönemi üslup özellikleri görülür. Klasik dönem kalem işlerinde daha zarif ve ahenkli bir üslup kullanılmıştır. Ahşap direkli ve ahşap tavanlı camiler 20.yüzyılın başlarına kadar inşa edilmiştir. Türk-İslam sanatının diğer sanat dallarında kullanılan örge ve desenlerin birçoğu ahşap üzeri kalem işi tezyinatta başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Sonsuzluğun simgesi olarak değerlendirilen geometrik şekiller, yazı, hayvani örgelerin üsluplaştırılmasıyla oluşan rûmi şekli ve bitkisel örgelerin üsluplaştırılmasıyla oluşan örgelerle (hatayi, karanfil, lale, nar çiçeği, haşhaş, vd.) ahşap tavanlar, tezyin edilmiştir. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yer alan ahşap tavanlı camilerin Merzifon'da da örneklerinin bulunduğu incelemeler sonucunda tespit edilmiştir. Bu çalışmada Merzifon'da bulunan kalem işi ile tezyin edilmiş ahşap tavanlar incelenmiştir. Amasya'nın Merzifon İlçesinde tespit edilen ahşap tavanlı camilerden Âbide Hâtun Camii (1091/1680), Eyüp Çelebi Camii(17.yy.) , Büyük Hacı Hasan Camii (1126/1714), Aşçı Hüseyin Ağa Camii (1182/1768) ve Hanife Hatun Camii (1242/1826) kalem işi tezyinatlı eserlerdir. Anahtar Kavramlar: Merzifon, Camii, Ahşap Tavan, Kalem İşi, Tezyinat
Tarihi süreç içinde Çorum Çarşısı'nın gelişimi
Yüksek lisans tezi kapsamında "Tarihi Süreç İçinde Çorum Çarşısı'nın Gelişimi'' incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı geçmişten günümüze Çorum Çarşısı'nın gelişimini ortaya çıkartmak ve belgeleme yaparak gelecek kuşaklara çarşının aktarımını sağlamaktır. Kentin ana odak noktasını oluşturan çarşı üç ayrı bölümden oluşmaktadır. Bu üç grubu oluşturan dükkânlar plan, mimari ve tarihlendirme özelikleri bakımından ele alınmıştır. Ayrıca dükkânların fotoğrafları çekilerek ve katalog yapılarak sistematik bir şekilde değerlendirmeleri yapılmıştır. Ortaya çıkan bu bilgiler ışığı altında karşılaştırma ve benzer örneklerin yardımıyla Çorum Çarşısı'nın İslam Sanat Tarihi içindeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Çorum Çarşısı ızgara plana sahip Çöplük Çarşısı, arasta planı şeklinde düzenlenmiş olan Dikiciler Arastası ve Ulu Cami'ye akarat olarak yapılan dükkânlar olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir. Çöplük Çarşısı ızgara planı bakımından İslam ve Osmanlı Dönemi çarşı planında yaygın değildir. Türkiye'de tek ve en yakın örnek benzeri Muğla Arastası'nda görülmektedir. Çöplük Çarşısı dükkânlarında barok üslubu ile yapılan saçak altı korniş düzenlemesiyle 18. yüzyılın mimarisini yansıtmakla beraber 1913 yılında geçirmiş olduğu büyük yangın sonrasında büyük bir bölümü yanmış ve 1925-1926 yıllarında tekrar inşa edilmiştir. 1950 yılı sonrasında ise C ve S şeklindeki kıvrımlı olan saçak altı düzenlemelerinin çoğu yok edilmiştir. Özgün halini koruyabilen bu mimari öğeler tez içerisine incelenmiştir. Ulu cami dükkânları ile Dikiciler Arasta'sı ise diğer İslam Sanatı'ndaki arasta planları ile benzerdir. Ulu cami dükkânları diğer İslam şehirlerinde görülen planlara uygun olmakla beraber en son 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde yeniden yapılmıştır. Dikiciler Arasta'sı ise 1960 yılında inşa edilmiş olup Türkiye'de ki en son inşa edilen arastadır. Arnavut kaldırımı şeklinde döşeli çok dar olan sokağı ile şehrin ve Türkiye genelinde bir ilgi odağı haline dönüşmüştür. Ancak tescil kaydının olmasına rağmen tapu kaydının bulunmaması büyük bir sorundur. Günümüzde Arasta'nın bulunduğu sokak tapu plan paftasında yol olarak görülmektedir. Ortaya çıkan tüm verilerin ışığı altında Çorum Çarşısı bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilerek bir sonuca ulaşılmış ve Çorum Çarşının varlığına katkı sağlayacak önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Çorum, Dükkân, Çarşı, Arasta, Barok
Analysis of Kitap-al Mawalid miniatures
The aim of this dissertation study was to introduce Abu Ma'sher, one of the most important astrologist of the Islamic world, and to reveal one of his important works. Ebû Ma'ser is a scientist who had a great influence on the astrologists of the Renaissance. One of the objectives of the study is to preserve this legacy that Ebû Ma'ser left to the world of science, which was also addressed by Prof. Dr. Fuat Sezgin. Manuscripts are among the most significant resources that shed light on history. The Islamic world has a rather rich literary heritage in terms of manuscripts. Miniatures in manuscripts consist of illustrations explaining and supporting the text. The manuscript called "Kitap-al Mawalid" (Kitap al-Mawalid), the subject of this thesis, is also a miniature manuscript and its subject is astrology. The miniatures of work written by the famous Islamic astrologist Abu Ma'sher, who lived in the 8th and 9th century were analyzed in this study. "Kitap-al Mawalid" comprises two parts. There are thirty-six miniatures in total. The artist of the miniatures is Kanber Ali Shirazî. This copy, whose miniatures we analyzed in the present study, is located at BNF (French National Library). According to the library catalog record, this work was copied in Cairo in 1300. However, considering the clothing on the figures in miniatures, it is obvious that there is a problem with dating. The dissertation consists of an introduction and six chapters. The introductory part covers resource search and the purpose, scope, method and justifications of the dissertation. In the first chapter miniature art was addressed within the scope of a general evaluation. In the second chapter, manuscripts with miniatures from the beginning to the 15th century were analyzed to determine the artistic surrounding of the artist's period. In the third chapter, information was given in the field of astrology, being the subject of the manuscript. In the fourth chapter, after the introduction of the work "Kitap-al Mawalid", the life of Ebû Mâ'sher was addressed and miniaturist was examined. The fifth chapter is for the catalog study and the thirty-six miniatures were examined from the perspective of history of art. The sixth section is for the discussion of the study.
Nureddin Mahmud Zengi ve İslam tarihindeki yeri
Nureddin Mahmud Zengi, XII. yüzyılda Zengi Devleti'nin hükümdarı, siyasi, askeri ve sosyal anlamda başarılı bir şahsiyettir. Nureddin Mahmud Zengi'nin Haçlılar ile olan mücadelesindeki başarısı onun şöhretinin esas sebebidir. Nureddin Mahmud Zengi, babası İmâdüddin Zengi'nin (1146) vefatının ardından Halep Hakimi olarak göreve başlamıştır. 28 yıllık iktidarlık döneminde devletinin; sınırlarını genişletmiş, refah seviyesini yükseltmiştir. Müslümanların, Haçlılara karşı gösterdiği direncin sembol isimlerinden olmuştur. XI. yüzyıl Selçukluların, Abbasilerin, Fatımilerin askeri ve siyasi anlamda kan kaybettiği bir yüzyıl olarak değerlendirilebilir. Devletlerin iç ve dış siyasetlerindeki sorunlar, bölgesel barışın ve huzurun bozulmasını da beraberinde getirmiştir. XI. yüzyılda Haçlıların Anadolu'ya gerçekleştirdikleri seferler bölgedeki dengeleri tamamen değiştirmiş ve tarihi akışa doğrudan etki etmiştir. Nureddin Mahmud Zengi döneminde de devam Haçlı etkisi onun siyasetine yön veren en önemli etken olmuştur. Urfa Haçlı Kontluğu, Antakya Prinkepsliği, Trablus Haçlı Kontluğu ile hem askeri hem de siyasi anlamda mücadele etmiş ve ciddi başarılar elde etmiştir. Nureddin Mahmud Zengi, Dımaşk ve Musul'u hakimiyeti altına almasının ardından Fâtımî Devleti'nin varlığına son vermiş, Müslümanların tek bir halifeye bağlılığını sağlamıştır. Nureddin Mahmud Zengi, sosyal anlamda da devletine önemli artılar kazandırmış bir şahsiyettir. İnşa ettirdiği medreseler, mescitler, hastaneler, adalet kurumları ile halkının ilgisini ve sevgisini kazanmıştır. Nureddin Mahmud Zengi'nin özellikle eğitim, adalet ve sağlık alanlarında gerçekleştirdiği yenilikler bu alanlar için yeni bir döneminde başlamasına katkı sağlamıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde; Zengiler Öncesi Siyasi Durum ve Zengi Ailesi ile ilgili bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde, Nureddin Mahmud Zengi; şahsiyeti, seferleri, askeri ve siyasi mücadeleleri incelenmiştir. Son bölümde ise Nureddin Mahmud Zengi'nin; idari iktisadi, dini, sosyal ve kültürel kurumları hakkında çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Nureddin Mahmud Zengi, Zengiler, Haçlılar, II. Haçlı Seferi
III. Haçlı Seferi
Haçlı Seferleri, XI. yüzyılın sonlarında Batı Avrupa dünyasının "Kutsal toprakları kurtarmak" sloganı ile Türkleri Anadolu'dan çıkarmak ve bütün Yakındoğu'ya hâkim olmak amacıyla başlattığı dinî motifli siyasî-askerî bir harekâttır. Yaklaşık iki asır boyu (1096-1293) devam eden bu büyük kolonizasyon hareketi, ilk olarak Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) ile kendini göstermiş, sonuç olarak Urfa, Antakya, Kudüs ve Trablus'ta Haçlı devletleri oluşmuştur. Bu dört devletin yanısıra, Filistin'in sahil boyunun bir kısmı ile Suriye topraklarından bazı yerler Haçlılar tarafından ele geçirilmiştir. Bu seferden çok sonraları Urfa'nın kaybına (1144) bir tepki olarak ortaya çıkan ve sonuçsuz kalan İkinci Haçlı Seferi (1147-1148) neticesinde Müslümanların önce Sûriye'de, ardından Mısır'da birliği sağlamasıyla beraber savunma durumundan atağa geçme dönemi başlamış, Selâhaddîn-i Eyyûbî liderliğindeki Müslümanlar, Haçlı ordusunu Hittin'de büyük bir bozguna uğratmıştı (1187). Bu başarıdan sonra gelen fetih hareketleri Kudüs'ün ele geçirilmesiyle sonuçlanmış ve yaklaşık bir asır süren Haçlı hâkimiyetinin son bulmasını sağlamıştır. Bu yenilgiye Batı'nın cevabı gecikmemiş ve Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) ile cevap vermişlerdir. İlk iki haçlı seferinde olduğu gibi Papa, dini kimliğini kullanarak ve bu savaşa kutsallak atfederek Batı'da yeni bir ateşin fitilini yakmış ve bütün Avrupa'yı harekete geçirmiştir. Almanya, İngiltere, Fransa, Sicilya, Avusturya Kudüs'ü tekrar ele geçirmek için bu mücadeleye katılmıştır. Asiller, baronlar ve ülke genelindeki şövalyeler Papa'nın davetine olumlu karşılık vermişlerdir. Bu sefer sırasında Alman İmparatoru ölmüş, krallar ülkelerine dönmüş, kahramanlık göstermek için ihtiraslı olan bir kısım şövalyeler Filistin topraklarında can vermiştir. Buna rağmen Üçüncü Haçlı Seferi ile Frankların Suriye ve Filistin'deki varlıkları bir asır daha devam etmiştir. Özellikle Kıbrıs'ın Bizans'tan alınması, Haçlıların bundan sonraki mücadelelerinde onlara önemli bir üs olmasına sebeb olmuştur. 3 Eylül 1192'de Remle'de yapılan bir antlaşma ile Üçüncü Haçlı Seferi son bulmuştur. Bu anlaşma üç yıl sekiz ay sürecek şekilde imzalanmıştır. Anlaşmaya göre, Batı dünyası kutsal bölgeleri sivil ve silahsız olmak kaydıyla özgürce ziyaret edebilecek, Müslümanlar ve Hrıstiyanlar karşılıklı olarak birbirlerinin ülkelerinde seyahat ve ticaret yapabilecekler, Askalan şehri ise yıkılacaktır.
Selçuklu-Haçlı münasebetleri 1097-1192
1095'te Fransa'nın Clermont şehrinde Papa II. Urbanus tarafından başlatılan Haçlı Seferleri'nde 1190 yılına kadar Anadolu Selçukluları'nın hüküm sürdüğü Türkiye toprakları Kudüs'e uzanan yolda önemli bir geçiş noktası idi. 1096'da Anadolu'ya geçen Halkın Haçlıları olarak bilinen grup, kolayca Selçuklular tarafından imhâ edildiler. Ancak daha sonra gelen profesyonel ordu, Anadolu Selçuklu başkenti İznik'i Doğu Roma'nın da yardımı ile ele geçirdiği gibi, Eskişehir'de de Selçuklu ve Danişmend'li ordusunu mağlup etti. Bu olaylardan yaklaşık 4 yıl sonra Kudüs'teki kardeşlerine yardıma giden Haçlıların, 1101 Haçlı Seferleri olarak bilinen seferinde ise Anadolu Selçukluları büyük bir galibiyet elde ettiler. 1144 yılında İmâdüddin Zengî'nin Urfa Haçlı Kontluğu'nu sona erdirmesinden sonra yeni bir Haçlı seferi düzenlendi. Bu kez sefere Alman İmparatoru ve Fransa Kralı büyük orduları ile katıldılar ve Doğu Roma tarafından Anadolu'ya geçirildiler. Daha önceki olaylardan deneyim kazanan Anadolu Selçukluları, önce Eskişehir'de Alman Haçlıları'nı mağlup ederek büyük bir zafer kazandılar. Ardından da Fransızlarla birleşen Almanlar, Antalya limanına giden yollarda yeniden mağlup edildiler. Bundan sonra ise geri kalan Haçlılar'a deniz yolu ile Anatakya'nın Süveydiye Limanı'na gitmekten başka çare kalmadı. Gemilerle gidemeyenler ise Doğu Romalılar tarafından soyuldular. Bu seferin belki de en akılda kalan tarafı ise bu Haçlıların Anadolu Selçukluları tarafından karınlarının doyurularak, giydirilmeleri oldu. 3.000'e yakın Haçlı'nın bu şekilde Müslüman olması ise Haçlı seferlerine farklı bir anlam yükledi. Selahaddin Eyyubi'nin 1187 yılında Kudüs'ü fethetmesi ile gerçekleşen Üçüncü Haçlı Seferi esnasında Fransız ve İngilizler deniz yolunu seçerken Almanlar yine Anadolu üzerinden Kudüs'e ulaşmaya çalıştılar. Bu sırada Selçuklular'ın kudretli sultanı II. Kılıcarslan, yaşlandığı için oğulları arasında başlayan taht kavgaları ile uğraşmış, Haçlılarla mücadeleye gereken önemi verememişti. Ancak buna rağmen Alman Haçlıları ile gerilla savaşı yaparak onları yıpratmaktan da geri kalmadı. Konya'yı işgal etmelerine rağmen, burada fazla oyalanmayan Alman Haçlılar da zorlu bir yolculuktan sonra Silifke Çayı'na ulaşdılar. Burada İmparator I. Frederich'in boğularak ölmesi, Üçüncü Haçlı Seferi'nin Anadolu'daki bölümünü de sonlandırdı. Bundan sonra ise Haçlılar bir daha Anadolu topraklarından geçmeye çalışmadılar, deniz yolu ile Suriye ve Mısır üzerine yapacakları Haçlı seferlerinin planladılar.
Çorum Hasanpaşa Kütüphanesi 19 hk 25231 numarada kayıtlı mecmû'a-i eş'âr adlı eserin transkripsiyonu, incelenmesi ve MESTAP'a göre tasnifi (1b-34b)
Arapça cem' (toplama) kökünden gelen mecmûa kelimesi "düzenlenmiş, biriktirilmiş unsurların tamamı" anlamında kullanılmaktadır. Mecmûalar; yazıldıkları döneme ait edebî zevki yansıtma, divan ve cönklerde yer almayan bazı şiirleri içerme, bilinmeyen şâirleri ortaya çıkarma gibi özelliklere sahiptir. Bu çalışmada, Mecmû'a-i Eş'âr'ın (1b-34b) varakları arasındaki şiirlerinin transkripsiyonu ve incelemesi yapılmıştır. Eserin tamamı 106 varaktan oluşup müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir. Mecmû'a-i Eş'âr'ın incelenen kısmında 82 şâire ait 193 adet şiir tespit edilmiştir. İki şiirin şâiri tespit edilememiştir. Şiirler genel olarak 15-20. yy. arasında yaşayan divan ve halk şâirlerine aittir. Ancak ağırlık olarak 19. yy.'da yaşayan şâirlerin şiirlerinden oluşmaktadır. Çalışmamıza esas olan bölümde (1b-34b) 119 gazel, 5 müseddes, 4 müstezad, 2 muhammes, 2 murabba, 1 terkîb-i bend, 3 kıt'a; 56 koşma ve 1 semai yer almaktadır. Ayrıca şiirlerin arasına yazılmış, bazıları anonim bazılarının şâiri belli 15 beyit bulunmaktadır. Mecmû'a-i Eş'âr'daki şiirlerin şekil ve içerik özellikleri incelendi. Daha sonra ise metnin transkripsiyonuna yer verildi. Yapılan inceleme neticesinde Mecmûa'da; Fuzûli gibi zirve şâirlerin şiirlerinin yanı sıra Nâzî, Haşmet, ǾAynî gibi daha az bilinen şâirlerin şiirlerine de yer verildiği görülmüştür. Ayrıca ismine kaynaklarda rastlayamadığımız şâirler de (Farık, Muhlis vb.) tespit edilmiştir. Bu çalışmalar neticesinde, gün yüzüne çıkarılan bu Mecmûa'nın dönemin şiir zevki ve şâirlerin sanat anlayışları hakkında fikir vereceği ve Türk edebiyatı tarihi bakımından aydınlatıcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kavramlar: Mecmû'a-i Eş'âr, mecmûa, klasik Türk şiiri, Türk halk şiiri
Antakya Haçlı Prinkepsliği (1098-1149)
Dünya tarihini dini, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan etkileyen en önemli hadiselerden biri Haçlı seferleridir. Özellikle Haçlı seferleri vasıtasıyla kurulan devletler, bölgelerinin tarihinde oldukça önemli roller oynamışlardır.Antakya Haçlı Prinkepsliği, yaklaşık 7 ay devam eden zorlu bir kuşatmanın ardından, 1098 yılında Norman lider Bohemond tarafından kurulmuş ve 18 Mayıs 1268 tarihine kadar bölgede etkili olmuştur. Antakya, bizim çalışmamızda incelediğimiz 1149 yılına kadar sırasıyla I. Bohemond, Tancred, Roger de Salerne, Kudüs Kralı II. Baudouin'in Naipliği, II. Bohemond, Alice'nin Naipliği ve Raymond de Poitiers tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde Antakya Haçlıları için en büyük tehlike Selçuklu Halep Emirliği ve Bizans olmuştur. Ayrıca, bölgedeki güç mücadelelerinde Artukoğlu İlgazi, İmâdeddîn Zengî ve Nureddin Zengî gibi Müslüman liderler, Antakya Haçlılarının büyük kayıplar vermelerine sebep olmuştur. Bizans İmparatorluğunun Haçlı devletleri içinde en fazla münasebet yaşadığı devlet, Antakya Prinkepsliği'dir. Kurucu Prinkeps Bohemond'un vasssallık yemini ile başlayan bütün süreç boyunca, Antakya'nın yönetiminin meşruiyeti her zaman tartışılmış olması da vurgulanması gereken bir husustur. İmparator Aleksios ve sonrasında II. Ioannes Komnenos Antakya'yı kendi ülkesinin sınırlarına katmak için hep büyük çaba içerisinde olmuşlardır. Antakya Haçlılarının en büyük sorunlarından birisi de naiplerle yönetilmek zorunda kalışı olmuştur. Roger de Salerne'den sonra devlet, kurucu liderin Avrupa'da dünyaya gelen oğlu II. Bohemond'un yönetimi ele alabilecek yaşa gelmesine kadar, II. Baudouin'in naipliği ile yönetilmiştir. Burada Alice'nin yönetimi tam olarak ele geçirme mücadelesinin Antakya Haçlılarının genişlemesinin önündeki en büyük engel olduğunu da vurgulamamız gerekir. Diğer yandan Antakya Haçlılarının 1149 yılında İnab Savaşı'nda Nureddin Zengî tarafından neredeyse tamamen imha edilmesi, prinkepsliğin farklı bir konuma düşmesine sebep olmuştur. Bundan sonra da Antakya Haçlıları Halep ve çevresi için daha az tehdit unsuru olmuştur
Çift başlı kartal tasvirlerinin Türk İslam sanatındaki uygulamaları
"Çift Başlı Kartal Tasvirlerinin Türk İslam Sanatındaki Uygulamaları" başlıklı bu tezin amacı; Çift başlı kartal tasvirinin, eserler üzerinde ki uygulamalarını Türk İslam sanatı içerisinde değerlendirerek bilim dünyasına kazandırmaktır. İncelemeler Orta Asya ve Mezopotamya merkezli çift başlı kartal tasvirli eserlerden başlayarak değerlendirmeye tabi tutuldu. Bu kapsamda Eski çağdan itibaren günümüze kadar farklı coğrafya ve kültürlerde yer edinen çift başlı kartalın, erken dönem tasvirlerinin de Türk İslam sanatında ki örnekleri ile karşılaştırılması sağlandı. Ayrıca bilinen çift başlı kartal tasvirli eserler dışında, yeni eserler de eklenerek yorumlandı. Kartaldan gelişen çift başlı kartal tasvirlerinin sanatsal olarak uygulamalarının daha belirleyici olması açısından kartal tasvirli eserlerin örneklerine de kendi dönemleri içerisinde değinilerek çalışmaya dahil edildi. Çift başlı kartal dünyada en çok kullanılan ve bilinen tasvirlerden biri olmasına rağmen, içerdiği anlam ve mahiyeti bakımından da en az bilgi sahibi olunan tasvirlerdendir. Çift başlı kartal Eski çağ, Türk ve Türk İslam sanatları başlıkları altında nispeten incelenirken, konu ile ilgili kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Yapılan çalışmalarda çift başlı kartal, belirtilen dönemlerde yer alan medeniyetlerin eserleri arasında kısaca değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler çift başlı kartal tasvirinin tanımlanması bakımından yeterli olmayıp, birbirinin tekrarından ibarettir. Hazırlanan bu çalışma ile çift başlı kartal tasvirlerinin Türk İslam sanatındaki uygulamalarının belirlenmesinin yanı sıra, öncesi ve sonrası da yeniden değerlendirilerek bir bütün halinde sunulmuştur. Yerli ve yabancı kaynaklar ile arkeolojik veriler taranarak sağlanan bilgiler sonucunda, çalışma sınırları kapsamında ki bütün çift başlı kartal tasvirli eserler tespit edildi. Tespiti yapılan eserlerin adı, dönemi, bulunduğu yer, ölçüleri, malzemesi, korunduğu yer, çizimleri, resimleri ve tanımları yapıldı. Bu tanımlar üzerinden çift başlı kartal tasvirlerinin kullanıldığı eserlerdeki benzer ve farklı uygulamalar karşılaştırmalı olarak ele alındı. Yapılan çalışma ile çift başlı kartalın farklı kültür, sanat, inanç, mitoloji, gelenek ve göreneklerinde ifade ettiği anlam ile uygulamanın yayılımı arasındaki bağa da değinilerek bu alanda çalışma yapacak olan araştırmacılara ışık tutacak yeni kaynaklar sağlandı. "Çift başlı kartal tasvirlerinin Türk İslam sanatındaki uygulamaları" başlıklı çalışmada 2000'den fazla kartal, çift başlı kartal ve tanımı tam yapılmayan tasvirler incelenerek çalışmaya uygun olanları değerlendirmeye alındı. Çift başlı kartal tasvirine Eski çağ sanatında 41, Türk sanatında 14 ve İslam sanatında incelenen 5 eser örnek olarak verilmiş olup, Türk İslam sanatları kapsamında 148 eserin katalog çalışması yapılmıştır.
Abhazlar ve İslam tarihindeki yeri
Bir toplumun İslamlaşma sürecini incelediğimiz bu çalışmamızda, Abhazların İslamiyet ile olan ilişkileri ve bu dine bakış açıları aşama aşama tarihi veriler eşliğinde ele alınmıştır. Ayrıca Abhazya'nın yerli halkı ve kavmi yapısı da, etkileşim içerisinde bulundukları diğer milletlerle mukayese edilerek değerlendirilmiştir. Tezimizde başta Abhazlar olmak üzere Arap, Ermeni, Gürcü, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok kaynaktan istifade edilerek, farklı tespitlerde bulunulmuştur. İlk bölümümüzde Abhazların İslamiyet'ten önceki eski inançları ve o dönemki politik durumları ele alınmıştır. İkinci bölümümüzde Abhazların Müslümanlar ile karşılaşmaları ve onlarla olan mücadeleleri hakkında konular işlenmiştir. Üçüncü bölümümüzde Abhazya'da Osmanlı hakimiyetinden bahsedilmiştir. Bizans, Sasani, Moğol, Selçuklu ve Osmanlılar gibi dönemin egemen güçlerinin Abhazlar ile olan temasları kronolojiye hassasiyet gösterilerek ayrıntılarıyla birlikte analiz edilmiştir. Abhazya'ya yolculuk eden seyyahların, notları eşliğinde de o döneme ayrıca değinilmiştir. Kültür ve medeniyet başlığı altındaki son bölümümüzde ise Abhazlar arasında uygulanan hukuk, ceza sistemi, cenaze ve defin gibi birçok konuya temas edilmiştir. Sürgün döneminde Türkiye'ye göç eden bir kasaba da diaspora bağlamında örnek gösterilerek tezimizde teferruatlarıyla birlikte tetkik edilmiştir. Abhazların toplum içindeki hiyerarşik yapılarına, dil, kültür, anane ve adetlerine de konumuz sınırları dışına çıkmadan yer verilmiştir. Abhazların, Araplar ve İslam dininin sancaktarlığını yapan diğer devletler ile mücadeleleri dini bağlamda tahlil edilmiş; siyasi ve ulusal menfaatleri hakkında çeşitli sonuçlara ulaşılmıştır. Çalışmamızda Osmanlı arşivlerine ve birçok görsele ayrıca yer vererek içerik bakımından tezimizi zenginleştirme hususunda çaba sarf ettik. Abhazların genel olarak ne zaman İslamiyet'i kabul ettikleri konusunu ise bir sonuca ulaştırmak için gayretlerde bulunduk. Anahtar Kavramlar: Kafkasya, Abhazya, Çerkesler, Abhazlar, İslamlaşma
Divanlarda çocuk tasavvuru (14.-20. yüzyıllar)
Toplumun en küçük bireyi olan çocuk, insan hayatının vazgeçilmez bir unsuru olup evliliğin en önemli amacıdır. Fıtraten her insan, bir aile kurup neslinin sürmesi için çocuk sahibi olmak ister. Çocuk dünyaya göz açtıktan büyüyünceye kadar toplum hayatıyla ciddi bir bağ kurar. Kendi ailesi başta olmak üzere çevresindeki herkesin odak noktası haline gelir. Gerek aile hayatında gerekse toplumsal yaşantıda oldukça önemsenen bir varlık olan çocuk, edebî metinlerde de kullanılan bir unsur olmuştur. Nitekim çocuk teması, Türk edebiyatının yaklaşık altı asırlık uzun bir evresini oluşturan klasik Türk edebiyatı ürünlerinde de işlenmiştir. Bu çalışmanın başlıca amacı, divanlarda çocuk temasının tespiti, tasnifi ve tahlilidir. Çalışmada ilk olarak çocuk kavramını karşılayan sözcükler incelenmiş, bu sözcüklerin şiirlerdeki kullanım sıklığı tespit edilmiştir. Daha sonra çocukla ilgili edebî yaklaşımlara yer verilmiş olup; çocuğu niteleyen özelliklerin, toplumsal hayattaki unsurların, çocuğa ilişkin atasözü ve deyimlerin, teşbih ve telmih unsuru olarak çocuğun beyitlere ne şekilde yansıdığı gösterilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise çocukların doğumu, ölümü ve sünneti gibi önemli olayları anlatan müstakil manzûmeler ortaya konmuştur. İncelenen divanlarda çocuk kavramını karşılamak üzere birçok sözcüğün kullanıldığı görülmektedir. Çocuk teması şairler tarafından somut ve soyut bir biçimde ele alınmıştır. Beyitlerde, çocuğa özgü mizaç ve davranışların, bebeklikteki özelliklerin, sosyal hayattaki unsurların, çocuk temalı atasözleri ve deyimlerin işlendiği; nebâti unsurlar, hayvanlar, kozmik unsurlar, çalgı aletleri, çeşitli araç, gereç ve eşyalar, soyut imgeler gibi birçok kavramın da çocuğa teşbih edildiği görülmektedir. Ayrıca divanlarda çocukların doğumu, ölümü ve sünneti gibi önemli olaylar üzerine yazılan müstakil manzûmeler de bulunmaktadır.
Alevi Bektaşi kültüründe tevhit temalı nefeslerin incelenmesi "Hüseyin Emektar örneği"
Alevi Bektaşi geleneğinin en büyük kaynağını dini ayinlerinde ve ritüellerinde kullandıkları sözlü musiki oluşturur. Alevi Bektaşi toplumu bilgilerini, dini ritüel ve inanış biçimlerini tarihsel süreç içinde yaşanan zorluklardan dolayı yazılı bir metin ve kaynak şeklinde bir sonraki nesile aktarmaktan ziyade "şifahi kültür" olarak adlandırılan babadan oğula, ustadan çırağa ve de nesilden nesile ulaşmasını sağlayan bir kültür aktarımı metodunu geliştirerek varlığını günümüze kadar aktarmayı başarabilmiştir. Alevi Bektaşi musikisinin temelini İslam inancı ve Türk tasavvufunu merkezine alan "nefesler" oluşturmaktadır. Nefesler sadece Alevi Bektaşi musikisinin belirli bir türü olmakla kalmayıp, bu musikinin türlerinin tamamını kapsayan bir üst başlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Tezimizde Allah, Muhammed, Ali ve bu üçlemenin yanına dördüncü olarak Pir Hacı Bektaş-ı Veli'yi de eklemek sureti ile bu konuları "Hak" yolunda birleştirerek yekvücut haline getirmek sureti ile "tevhid" eden ve tevhidi işleyen kaybolmaya yüz tutmuş 4 adet nefesi derleyip hem musiki açısından hem de felsefi batıni yönü ile inceledik. Tezimizde Alevi Bektaşi musikisini ve bu musikinin temeli olan nefesleri incelerken öz Türk olan Alevi Bektaşi toplumunun müziğini; bilinen Türk tarihinde Orta Asya'ya İslamiyet öncesine kadar takip ettik. İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası şekillenen Türk müziğini ve buna bağlı olan Alevi Bektaşi müziğinin izlerini sürdük. Alevi Bektaşi musikisi mirasını tarihsel süreç içinde Atayurt Türkistan'dan başlayıp birbirinin devamı olarak sayılan Türk devletleri üzerinden sırası ile Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, v Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerini de kapsayacak şekilde inceleyerek tezimizde yer vermek sureti ile Türk din musikisine bir nebze de olsa katkı sunmaya çalıştık.
İki Paşa Camiinin süsleme özelliklerinde üslup birliği (Amasya Merzifon Abide Hatun Camii ve Tokat Erbaa Silahtar Ömer Paşa Camii)
Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu zengin bir kültür mirasına sahiptir. Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altında bu topraklarda çok sayıda dini, sivil, askeri vb. amaçlarla mimari eserler inşa edilmiştir. Bu eserlerden çoğu devletin önemli görevlerinde yer alan paşaların inşa ettirdikleri yapılardır. Bunların arasında en yaygın olanı cami mimarisidir. Osmanlı Devleti zamanında önemli güzergahlardan olan ve Orta Karadeniz bölgesinde yer alan Amasya ve Tokat illeri, Anadolu kültür ve sanatının gelişim gösterdiği önemli merkezlerdendir. Birbirine 106 km uzaklıkta olan Erbaa/Silahtar Ömer Paşa Camii ve Merzifon/Abide hatun Camii Anadolu'daki 17.yy'a ait ahşap tavanlı ve ahşap destekli, ahşap üzeri kalem işi sanatının uygulandığı örneklerindendir. Meyilli arazi üzerinde inşa edilen dikdörtgen planlı camilerin beden duvarları dış taraftan almaşık duvar tekniğiyle yapılmış olup, iç taraftan sıvalıdır. Camileri örten tavan üst örtüsü dış taraftan kırma çatı, iç taraftan ahşaptır. Her iki yapıda da tavan kirişlerinin olduğu kısım yükseltilmiş, harime ferah bir görünüm kazandırmıştır. Kalem işleri yapılarda, tavan kirişlerinin yüzeylerinde, destek aralarında, ahşap direkler üzerinde ve kemer yüzeylerinde yer alır. Süslemelerde kırmızı, turuncu, mavi, yeşil, sarı, beyaz renkler kullanılmıştır. Camilerin kendi düzenlerinde görülen benzerlik ilgi çekici olup Anadolu'da ki yapıların desen özellikleri, inşa edildikleri dönem hakkında önemli birer görsel kaynaktır. 17.yy'ın ikinci yarısından itibaren inşa edilen örneklerdeki kalem işi süslemelerde erken ve klasik dönemde görülen hatayi, rumi düzenlemelerin yanısıra doğadan ilham alınarak yapılan lale, gül, karanfil ve sümbül gibi çiçeklerinde kullanılmaya başlandığı görülür. Bu çalışmada Merzifon ve Erbaa ilçelerinde bulunan Abide Hatun Camii (1680) ve Silahtar Ömer Paşa Camii (17.yy) kalem işi süslemelerindeki üslup birliği incelenmiştir. İncelemeler sonucunda tarih, bölge yakınlığı ve süsleme düzenlerindeki benzerlikler, Silahtar Ömer Paşa Camii ve Abide Hatun Camii'nin aynı üslup birliğine sahip olduğunu göstermiştir.
Recâyî'nin Menâkıb-ı Çehâr-yâr'ı (İnceleme-metin 1b-53b)
Menkabe, Hz. Peygamber'in (s.a.v.), din büyüklerinin, kahramanların, tarihî şahsiyetlerin üstün vasıflarını, ahlakî meziyetlerini ve olağanüstü hallerini anlatan edebi bir türdür. Türk İslam edebiyatındaHz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hakkında yazılmış olan menkabelere menâkıb-ı çehâr-yâr denir. Türk İslam edebiyatı alanında muhtevası dört halife olan birçok eser te'lif edilmiştir. 15. yüzyılda Recâyî tarafından yazılmış olan Menâkıb-ı Çehâr-yâr da bu türde te'lif edilmiş eserlerden biridir. Kaynaklarda Menâkıb-ı Çehâr-yâr'ın yazarı Recâyî'nin hayatına ve eserlerine dair kesin bilgi bulunmamaktadır. Dört halifenin hayatında yaşanan olaylardan ve faziletlerinden bahseden bu eser, 2372 beyitten oluşan bir mesnevidir. Bu çalışmada, mesnevinin 1-1125 beyiti incelenmiştir. Tek nüshası tespit edilebilen eser, Hacı Selim Ağa Yazma Eserler Kütüphanesinin Kemankeş Koleksiyonunun 411 numarasında bulunmaktadır. Eser 15. yüzyılda yazılmış olmasından dolayı Eski Anadolu Türkçesi özelliklerini yansıtmaktadır. Eserde menkabeler arasında geçiş yapılırken herhangi bir başlık kullanılmamıştır. Bölümler arasında birer satırlık boşluk bırakılmıştır. Müellif dört halifenin menkabelerini oldukça sade ve anlaşılır bir üslup ile kaleme almıştır. Eserde, halifelerin üstün özellikleri anlatılmıştır. Hz. Ebubekir'in dürüstlüğü, Hz. Ömer'in adaleti, Hz. Osman'ın hayâsı ve Hz. Ali'nin cesareti ve yiğitliği konu edilmiştir. Menâkıb-ı Çehâr-yâr adlı bu çalışma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde menkabe kavramı açıklanmış ve dört halifenin hayatları hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Birinci bölümde, Recâyî, hayatı ve eserleri genel başlığı altında eserin adı, yazılış tarihi, türü, yazılış sebebi, beyit sayısı ve incelenen beyitler ile eser oluşturulurken kullanılan edebi sanatlar, arkaik kelimeler ve imla özellikleri hakkında bilgi verilmiştir. Aynı bölümde eserdeki menkabelerde anlatılan olaylara değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci ve son bölümünde eserin transkripsiyonlu metnine yer verilmiştir.
Büyük Selçuklu Devleti bürokrasisinde Nizâmülmülk etkisi
Selçuklular, hânedan adını ordu komutanı olan Oğuzlar'ın kınık boyuna mensup Selçuk Bey'den almıştır. Selçuk Bey yaklaşık 350/961 yıllarında Yenikent'ten yanındakilerle birlikte Cend şehrine göç etmiştir. İleri görüşlü olan Selçuk Bey, bu diyarda azınlık bir şekilde yok olmamak için Müslüman olmaları gerektiğini tefekkür etmiştir. Bunun sonucunda Selçuk Bey ve maiyetindekiler Müslüman olmuşlar ve Cend bölgesini yurt edinmişlerdir. Selçuklular zaman zaman Karahanlılara karşı, Sâmânîlerle iş birliği yapmışlardır. Gazneli Devletine karşı verdikleri mücadelede Dandanakan Savaşının ardından bağımsız bir devlet kurmayı başarmışlardır. Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillâh'a küffar için cihat sözü vermişlerdir. Tuğrul Bey devlet bürokrasisinde çalışması için kalem ehlinden (İranlı) adamları Selçuklu Devleti'nde işe almaya başlamıştır. Nizâmülmülk, çok küçük yaştan itibaren babası sayesinde iyi bir eğitim almıştır. Babası ile birlikte Büyük Selçuklu Devleti'nin bürokraside kalem ehli aradıklarını öğrenince Çağrı Bey'in Belh valisi İbn Şâdân'ın yanında kâtiplik göreviyle işe başlamışlardır. Ancak İbn Şâdân'ın Nizâmülmülk'e baskı yapması ve iftira etmesi dolayısıyla, Nizâmülmülk onun yanından gizlice kaçıp Merv'e Çağrı Bey'in yanına gitmiştir. Çağrı Bey de Nizâmülmülk'ü oğlu Alparslan'a vezir tayin etmiştir. Böylelikle Nizâmülmülk'ün yaklaşık otuz yıl süren vezirlik hayatı başlamıştır. Nizâmülmülk, İdarî ve siyasi becerileriyle Alparslan'ın beğenisini kazanmıştır. Alparslan'ın Rumlarla yaptığı Malazgirt Savaşı haricinde bütün savaşlarda ve devlete karşı çıkan isyanlarda yanında yer almıştır. Melikşah'ın rakiplerini bertaraf ederek tahta oturmasında çok büyük yardımı olmuştur. Melikşah, bu sebeple Nizâmülmülk'ü Selçuklularda ilk defa "atabeg" tayin etmiştir. Devlet bekası adına risk teşkil eden Hasan Sabbah'la mücadele etmiştir. Uzun süren vezirlik görevinde devlet kademelerine yakınlarını getirmesi tepki çekmiştir. Melikşah ile arasını açmak adına entrikalar yapılmıştır. Sonunda Hasan Sabbâh tarafından düzenlenen bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Nizâmülmülk, orduya oldukça çok önem vermiştir. Devlet bürokrasisinin düzenini kurmuştur. Devlet kurumlarına getirdiği nizam ve askeri dehası onun şöhretini gün be gün artırmıştır. Üstün kişiliği sayesinde halk tarafından da sevilen bir insan olmuştur. Şii- Fâtımî tehdidine karşı Ehli-Sünnet akîdesini korumak için Nizamiye Medreselerini inşa ettirmiştir. İslâm eğitimi ve ilim adamlarına değer vermiştir. Devlet teşkilat ve idaresi ile ilgili konulara yer veren Siyâsetnâme adlı bir eser yazmıştır. Bu eser İslâm kültür ve medeniyetine katkı sağlamıştır. Nizâmülmülk çağında devlet nizamına kavuşmuştur. Kılıçla fethedilen devleti kalemle inşa etmiştir. Anahtar Kavramlar: Nizâmülmülk, Selçuklular, Devlet Bürokrasisi, Nizamiye Medreseleri, Siyâsetnâme.
Abbâsî Halifesi Kâdir-Billâh ve dönemi (381-422 / 991-1031)
Emevilerden yönetimi bir ihtilal ile ele geçiren Abbâsîler, 750-1258 yılları arasında yaklaşık beş asır Arap Yarımadası'nda hüküm sürmüş hanedan bir devlettir. Devletin ilk yüzyılı hızlı bir yükselişle muktedir halifelerin yönetimi altında geçmiş, ikinci yüzyıldan sonra halifelerin otoritelerinde yaşanan güç kaybı ile iktidar; 324/936 yılından itibaren emîrü'l-ümerâlarla yetkilerini paylaşmak zorunda kalarak pasif bir konuma gelmişti. Şiî Büveyhîlerin 334/945 yılında Bağdat'ı ve hilafeti ele geçirmesiyle yaklaşık yüz yıl İslâm tarihinde önemli siyasi, dini ve sosyal değişikliklerin yaşandığı bir sürece girilmişti. Artık Büveyhî emirleri, emîrü'l-ümerâ tayin edilerek yönetimin tek söz sahibi olmuş, halifeler ise; dini bir misyonu olan sözde liderler olarak varlıklarını sürdürmüştü. Böyle kaotik bir dönemde ve tüm yetkilerden soyutlanmış bir şekilde Büveyhî emiri Bahâüddevle tarafından 381/991 yılında hilafete getirilen Abbâsîlerin 25. halifesi Kâdir-Billâh, yaklaşık kırk yıl halifelik yapmış; uyguladığı akılcı yaklaşım ve stratejik politikalarla, iç ve dış dengeleri iyi tahlil ederek etkili bir yönetim modeli sergilemesi neticesinde hilafete aşama aşama güç katmış, Şiîliğin filizlenip yeşerdiği bir dönemde Sünnîliğin yükselişe geçerek yeniden hâkimiyet kazanmasına imkan sağlamıştır. Kâdir-Billâh, halifeliğinin ilk on yılında Bahâüddevle ile olan akrabalık ilişkisinin etkisi ve birbirlerine karşı sadakatli ilişkiler kuracağı hususundaki ahitleşmeleri nedeniyle gerçek emellerini açık etmemiş, sert bir yaklaşım içerisinde olmamıştır. Sünnîliğin aksiyoner grubu Hanbelîlerin Şiî politikalarına muhalif tavırları, Sünnî inancına koşulsuz bağlı olan dönemin güçlü devletlerinden Gaznelilerin ve Karahanlıların artan desteği, zamanla Kâdir-Billâh'ın da açıktan tavır alabilmesine, Sünnî akidenin amentüsü olarak nitelendirilebilen ve kendi adı ile anılan İtikâdü'l-Kâdirî (Kâdirî Akidesi) adlı bir bildiri yayınlayarak Sünnî siyasetin gereklerini, kararlılığını ve hedeflerini ortaya koyabilmesine imkan sağlamıştır. Çalışmamızı beş bölümde değerlendirdik. Birinci bölümde; Kâdir-Billâh öncesi Abbâsîlerin siyasi tarihine yer vererek hangi koşullarda hilafeti devraldığını ortaya koymaya çalıştık. İkinci bölümde; hilafet öncesi hayatı hakkında bilgiler verdik. Üçüncü bölümde iç siyaset başlığı altında; Kâdir-Billâh'ın Büveyhî emirlerinden Bahâüddevle, Sultânüddevle, Müşerrifüddevle ve Celâlüddevle ile olan siyasi ilişkilerini inceledik. Dış siyaset başlığı altında ise; hilafeti döneminde veya hemen öncesinde bölgede siyasi varlıklarını sürdüren devlet ve emirliklerin durumunu, varsa birbirleri ile ilişkilerini ortaya koymaya çalıştık. Fâtımîler, Gazneliler ve Karahanlılarla daha yoğun ilişkiler içerisinde bulunulmasından dolayı bunları ayrı başlık altında değerlendirdik. Dördüncü bölümde; idari, askeri, adli ve mali teşkilat hakkında bilgiler vererek bayındırlık başlığı altında saraylar, hastaneler konusunu incelemeye çalıştık. Çalışmamızın ana eksenini oluşturan beşinci bölümde ise; Abbâsî siyasi tarihine damga vuran ve önemli değişimlere neden olan Şiî Büveyhîlerin mezhepsel algıları ve Kâdir-Billâh'ın yeniden Sünnîliği hâkim kılmak için ortaya koyduğu strateji ve politikaları değerlendirmeye çalıştık. Yine bu bölümde sosyal yapı başlığı altında dönemin sosyal hayatına değindikten sonra şehir ve köy olgusu, köle ve cariyeler ile gayrimüslim teba hakkında bilgiler verdik. Eğitim-öğretim başlığı altında ise; eğitimin tarihsel gelişimine değindikten sonra dönemin eğitim kurumlarını tanıtmaya çalıştık. Anahtar Kavramlar: Abbâsîler, Kâdir-Billâh, Büveyhîler, Şiî, Sünnî
Hz. Muhammed dönemi Medine Yahudileri ile ilişkiler (Rudolf Leszynsky'nin "Die Juden in Arabien zur Zeit Mohammeds" adlı eseri bağlamında)
Bu çalışmada; 1910 yılında Berlin'de neşredilen Rudolf Leszynsky'nin "Die Juden in Arabien zur Zeit Mohammeds (Muhammed Döneminde Arabistan'daki Yahudiler)" isimli eseri ele alınmıştır. Leszynsky kitabında, Hz. Peygamber döneminde Medine ve çevresinde ikâmet eden Yahudileri, onların sosyal-siyasî hayatlarını ve Müslümanlarla olan etkileşimlerini ele almıştır. Dolayısıyla bu dönem incelenerek Leszynsky'nin temas ettiği konular araştırılmıştır. Onun öncesinde ise Oryantalizm ve Alman oryantalizmine dair açıklamalarda bulunulmuştur. Konuları daha iyi anlamak adına Oryantalizme katkı sağlayan Leszynsky'nin çağdaşı bazı oryantalistlere de değinilerek eserleri hakkında kısaca bilgi verilmiştir. İşlediği konu itibariyle önemli bir döneme ilişkin eser veren Rudolf Leszynsky'nin hayatı hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Leszynsky, Abraham Geiger'in büyük yankı uyandıran "Was hat Mohammed Aus Dem Judenthume aufgenommen? (Muhammed Yahudilikten Ne Aldı?)" adlı eserine atıfta bulunarak, Hz. Peyagmber'in birçok öğretiyi Yahudilerden aldığını iddia etmiştir. İslâm tarihi kaynaklarında yer verilen konulara da değinen Leszynsky, bunları kendi bakış açısıyla değerlendirmiş ve çoğunlukla taraflı ifadelerle yorumlamıştır. Çalışmada İslâm tarihi ve oryantalist kaynaklar karşılaştırarak konulara açıklık getirilmeye, Medine Yahudilerine geçmeden önce Yahudiliğin başlangıcından itibaren Medine dönemine kadar geçen evreleri, yaşadıkları sürgünleri ve Tanrı ile yaptıkları ahitleri anlatılarak konu izah edilmeye, onların inanç esaslarına da değinilerek İslâmiyet ile benzerlik ve farklılıkları Leszynsky üzerinden kısmen ortaya konmaya çalışılmıştır. Yahudilerle ilişkilerin başlangıcı olan Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra, Müslümanlarla birlikte Medine'de bulunan gayri müslim kabileler arasında imzalanan antlaşmanın, Yahudilerle ilgili olan maddelerine ve sonucuna da kısaca değinerek Rudolf Leszynsky bağlamında, oryantalistlerin ve İslâm tarihçilerinin görüşlerini kaynakları ile karşılaştırarak tarafsız bir şekilde değerlendirme yapmaya özen gösterilmiştir.
VI. ve VII. yüzyıllarda Arabistan'da putperestlik
Biz bu tezimizde VI. ve VII. Yüzyıllarda Arabistan'da putperestlik ve putların varlığını irdeledik. İslâmiyet gelmeden önce ve gelişi sırasında Arabistan'daki putlar ile putperestliğin kökenlerini, durumlarını gösterip İslâmiyet'le birlikte putların kaldırılması olayını inceledik. Bu kapsamda bu konuda yazılan siyer ve tarih kitapları ve konu ile ilgili makale ve ansiklopedi maddelerine başvurduk. Temel olarak ilk elden kaynaklarını sonra da günümüzde yazılan eser ve makaleleri esas alacağız. Buna konuyu işleyip bir sonuca vardık. Tarih boyunca insanlar görünmeyen ilaha karşı görünen ve el sürülen bir maddeye yani tasvirlere tapmayı ve inanmayı yeğlemişlerdi. Bu genelde soyutun somutlaştırılmış halidir denilebilir. Görünmeyen ilahın yanında görünen, el değinilen cansız ilahların heykellerine/timsallerine inanmak, onlardan medet ummak insanların en büyük sapma noktaları olmuştu. Arap anlayış ve inancının getirdiği somut tanrılara tapınma arzusu, kadim islam tarihçilerine göre Kâbe sevgisi kaynaklı olarak, ondan uzaklaşınca Kâbe'yi timsalen etrafında dönmeleri ile somut tanrı anlayışı ve dış etkenlerle birlikte yaygınlık kazandı. Arapların daha çok şekilsiz veya insan şekli olmayan put/heykellere taptıklarını, söyleyebiliriz. Bunlar Kur'ân'da geçtiği gibi sanem, ensâb ve vesen olarak nitelenip isimlendirilmişti. İnsan suretindeki putlar ise Suriye, Roma, İran ve Mısır bölgelerindeki putperestlik inancından etkilendiğini gözlemleyebiliriz. Yine Hz. Nuh döneminden kalma Vedd, Süvâ', Yegūs, Yeûk ve Nesr gibi putlar Arabistan'ın çeşitli yerlerinde tapınılan putlardı. İslâm tarihçileri ve Kur'ân-ı Kerîm'e göre Hz. İdris ve Hz. Nuh peygamberler zamanından beri insanlar putlara tapar hale gelmişlerdi. O dönemlerde sadece Araplar değil başka medeniyetlerde de putlar ve putperestlik yaygındı. Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin ve diğer medeniyetlerde de durum böyleydi. İslâm'ın doğduğu ve yayıldığı yer olan Arabistan'da da put edinme ve tapma yaygındı. Nuh tufanı, Arim seli veya çeşitli sebeplerle Arabistan'ın ortalarına ve kuzey, güney yönlerine Arap kabile göçleri olmuştu. Gerek bu göçler gerekse ticaret ve çeşitli nedenlerle diğer kavim ve dinlerden etkilenen Arap kabileleri kendilerine birtakım putlar edinmişlerdi. Dolayısyla tüm Arabistan'da putperestlik çok yaygınlaşmıştı. İslâm tarihçilerinin çoğunun görüşüne göre, Amr b. Lühay'ın başlattığı Mekke'deki putperestlik ise Kâbe içi ve dışında Hübel, Lât, Menât ve Uzzâ gibi büyük putlar ile birlikte 360 putun yer almasına kadar devam etmişti. İlk devirlerdeki Arapların animist, doğa ve ruh tapıcılığı inançları zamanla Arabistan çevresindeki din ve inanışlardan etkilenerek putperestliğin yaygınlaşması şeklinde devam etmiştir. Putperestlik, İslâm'ın gelişi ile ilk ciddi eleştirisini almıştı. Mekke'nin Fethi (630) ile birlikte putların yıkılmıştı. Ancak Hz. Ebû Bekir döneminde putperestlikten kalma yaşamı devam ettirmek isteyenler olmuştu. İlk halifenin isyanları kararlılıkla bastırılmasıyla putperestler bu ümitlerini yitirmişlerdi. Hz. Ömer döneminin fetihleri ile de putperestlik böylece tamamen Arabistan'da ortadan kaldırılmış oldu. Anahtar Kavramlar: Put, Putperestlik, Sanem, Vesen, Ensâb. Bilim Kodu: 60303
Kadrî'nin Menâzilü't-Tarîk ilâ Beyti'llâhi'l-Atîk adlı eseri (İnceleme ve edisyon kritikli metin)
Hac ibadeti, hac edebiyatının oluşmasına kaynaklık etmiş ve bu konuda birçok edebî tür kaleme alınmıştır. Hac ibadetini konu alan türlerden biri de menâzil-i hac muhtevalı eserlerdir. Bu tür eserlerde hac yolları, hac kervanlarının konakladığı menziller, ziyaret edilecek dinî, tarihî ve ticari mekânlar, menzillerin coğrafi ve ticari özellikleri ile şehir halkı hakkında bilgiler verilmiştir. Türk edebiyatında birçok manzum, mensur ve manzum-mensur menâzil-i hac kaleme alınmıştır. Bu mahiyette yazılan eserlerden biri de Menâzilü't-Tarîk ilâ Beytillâhi'lAtîk'tir. Eserin müellifinin adının Abdülkadir Çelebi, mahlasının Kadrî olduğu ve XVII. yüzyılda yaşadığı anlaşılmıştır. Eserin üç nüshası tespit edilmiştir: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Ayasofya 01469, Millet Yazma Eser Kütüphanesi 34 Ae Tarih 892 ve Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi Y/0377. Çalışmada Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi nüshası esas alınmıştır. Mensur olarak yazılan eserde yer yer nazım parçaları serpiştirilmiştir. Eser içerisindeki manzum kısımlar toplam 32 beyitten ibarettir. Manzum kısımlarda yer alan şiirlerin sadece üçünde mahlas zikredilmiştir. Bab ve fasıllar hâlinde tertip edilen eserde hac yolculuğu güzergâhındaki 97 menzil yer almaktadır. Menziller suyunun olup olmaması, havası, coğrafi ve ticari yönüyle ele alınmış, menzillerdeki dinî ve tarihî mekânlar ile şahıslar zikredilmiş, menziller arası mesafeler saat cinsinden ifade edilmiştir. Eserde menzil isimleriyle ilgili hikâyeler anlatılmış, ayet ve hadislerden iktibas yapılmış, menzillerdeki gelenek ve göreneklere değinilmiştir. Ayrıca menziller hakkında bilgiler verilirken kalıplaşmış ifadeler ve cümle yapısı tercih edilmiştir. Eser, hacı adaylarına faydalı bilgiler vermek amacıyla yazılmıştır. Bu sebeple eserde sade ve anlaşılır bir üslup hâkimdir. Bu çalışmada hac içerikli eserler ve özellikle menâzil-i hac sahasına dair literatür bilgisi verildikten sonra Menâzilü'tTarîk ilâ Beyti'llâhi'l-Atîk adlı menâzil-i hac eserinin incelenmesi ve edisyon kritiği yapılmıştır. Anahtar Kavramlar: Abdulkadir Çelebi, Kadrî, Menâzilü't-Tarîk, Menâzil-i Hac, Hac Seyahatnameleri
Memlük-Haçlı ilişkileri (1250-1291)
Asker olarak yetiştirilmek üzere Mısır topraklarına getirilen Memlükler, kabiliyet, liyakat, disiplin, cesaret ve savaşçılık gibi üstün vasıflarıyla ön plana çıkmıştır. Tıbak denilen özel okullarda eğitim gören Memlükler, ilk önce hakim askeri sınıf, daha sonra ise yönetici elit kesimi oluşturmuştur. Memlükler, Haçlı şövalyelerini Mansûra'da bozguna uğratarak Eyyûbî Devleti'nin de otorite boşluğunu değerlendirip kendi isimleriyle adlandırılan Memlük Devleti'ni Mısır'da 648/1250 yılında kurmuşlardır. Müslümanların sıkıntılı bir dönem geçirdiği bir zaman diliminde kurulan Memlük Devleti, Moğol ve Haçlılarla yapmış olduğu mücadeleyle Müslümanların hamiliğini üstlenmiş ve İslam tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Şecerüddür ve Aybek dönemi devletin kuruluş yılları olduğu için Haçlılarla mücadele edilmemiştir. Sultan Kutuz, 657/1258 yılında Bağdat'ı yerle bir eden, Abbasi halifeliğini ortadan kaldıran, Müslümanlar için büyük bir felaketin habercisi olan Moğolları, 1260 yılında tarihte ilk kez Aynicâlût savaşında yenerek Müslümanları büyük bir felaketten kurtarmıştır. Sultan Baybars, yeni kurulan Memlük Devleti'ni kısa zamanda teşkilatlandırarak, disiplinli bir ordu kurup Moğolların Müslümanlar üzerindeki baskısını kaldırmıştır. Haçlılarla mücadeleye Kaysâriyye'yi alarak başlayan Baybars, Haçlıların en önemli şehri olan Antakya'yı ele geçirmiştir. Daha sonra sahildeki ve diğer kalelerini almıştır. Antakya alındıktan sonra Suriye topraklarındaki Haçlılar giderek zayıflamıştır. Baybars, yaptıkları suikast ve cinayetlerle devlet adamlarına ve toplumun her kesimine korku salan İsmailiyye'leri (Haşhaşi) de ortadan kaldırarak topluma rahat bir nefes aldırmıştır. Ayrıca Moğol ve Haçlılara her türlü desteği sağlayan, Anadolu-Mısır ticaretine engel olan Ermenilere de büyük bir darbe vurarak Memlük Devleti'ni ekonomik yönden rahatlatmıştır. Sultan Kalavun, Memlük tahtına geçtikten sonra siyasi iç karışıklıklarla mücadele etmiştir. Kalavun, siyasi birliği sağladıktan sonra Müslümanlar için bir tehdit olan Moğolları, Humus savaşında yenmiştir. Daha sonra ise Suriye sahil bölgesindeki Haçlılarla mücadele ederek onlara ait stratejik öneme sahip Markab, Merrakiye, Lazkiye ve Trablus gibi önemli şehirleri ele geçirmiştir. Ermenistan üzerine yaptığı seferle de Müslüman tüccarların güvenliğini sağlamıştır. Sultan Kalavun, Akkâ kuşatması için hazırlık yaparken vefat etmiştir. Eşref Halil, Memlük tahtına geçince babası Kalavun'a söz verdiği Akkâ kuşatması için gerekli olan hazırlıkları yapmıştır. Daha sonra bütün Müslümanların desteğiyle Akkâ kuşatılmış ve diğer Haçlı kalelerini alarak Haçlıları Suriye topraklarından tamamen çıkarmıştır. Yine Memlük Devleti için tehlike arz eden, Moğol ve Haçlılarla iş birliği yapıp Müslüman tüccarlara saldıran Ermeniler üzerine de sefer düzenleyerek Ermeni tehlikesini ortadan kaldırmıştır. Anahtar Kavramlar: Memlük, Haçlı, Baybars, Kalavun, Eşref Halil.
Hulafâ-yi Râşidîn dönemi komutanları
Hulefâ'yi Râşidîn döneminde görev alan komutanların hayatını ve İslâm Tarihi'ndeki yerini konu alan bu çalışma giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Hz. Ebû Bekir döneminde Ridde hadiselerinde görevlendirilen komutanlar, Sâsânîler'in elinde bulunan Fırat'ın aşağı taraflarındaki bölgelere gönderilen komutanlar ve Suriye'nin güney ve güneydoğu sınırlarına gönderilen komutanların biyografileri ele alınmış ve savaşlardaki mücadelelerine yer verilmiştir. Bu dönemin ön plana çıkan komutanları şunlardır: Hâlid b. Velîd, Yezîd b. Ebî Süfyân, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Amr b. el-Âs, Şürahbil b. Hasene, Müsennâ b. Hârise'dir. İkinci bölümde Hz. Ömer döneminde Irak-İran, Suriye, Mısır, Filistin, Azerbaycan ve Cezîre fetihlerinde aktif rol alan komutanların biyografileri ele alınmış ve savaşlardaki mücadelelerine detaylı bir şekilde yer verilmiştir. Bu dönemin ön plana çıkan komutanları Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Mûsâ el-Eş'arî, İyâz b. Ganm, Nu'mân b. Mukarrin'dir. Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Amr b. el-Âs gibi komutanlar bu dönemde de önemini korumuştur. Üçüncü bölümde Hz. Osman'ın halifeliği döneminde (644-656) İslâm toprakları Ermenistan ve Horasan'dan Sind -Hint sınırlarına, diğer yandan da Kızıldeniz ve Akdeniz sahillerinden Sudan, Libya ve Tunus'u içine alacak şekilde genişlemiştir. Bu fetihlerde görev alan komutanların hayatları hakkında bilgi verilmiştir. Bu dönemin ön plana çıkan komutanları ise Muâviye b. Ebî Süfyân, Abdullah b. Âmir'dir. Dördüncü bölümde Hz. Ali'nin Cemel, Sıffîn, Nehrevan ve Muâviye'nin kuvvetlerine karşı görevlendirdiği komutanlar incelenmiştir. Bu dönemin öne çıkan komutanları Mâlik b. Eşter en-Nehaî ve Eş'as b. Kays'tır.
İtalya'da Müslüman fetihleri
Bu tezin amacı, Müslümanların İtalya üzerine yapmış olduğu fetihler hakkında bilgi vermektir. Bu sebeple önce İtalya'nın coğrafyası ve Müslümanların fethine kadar bölgede hakim olan topluluklarından kronolojik sıraya göre bahsedilmiştir. Ardından Sicilya Adası'nın fethi sonrası İtalya topraklarına yapılan fetihlere değinilmiştir. Müslümanların İtalya'da Ağlebîler ile başlayan fetihlerden, onların kurmuş olduğu emirliklerden, Ağlebîler'in bölgedeki hakimiyetine son vererek yerlerine geçen Fatımîlerden ve Norman hakimiyetinde varlıklarını devam ettiren Müslümanlardan bahsedilmiştir. Müslümanların bu süreçte Sicilya ve İtalya'da medeniyete yapmış olduğu katkılar ile Rönesansa etkileri de ele alınmıştır.
Endülüs-Fransa bölgesi ilişkileri
Emeviler'in kuzey Afrika fetihlerinin sonucunda İspanya'da kurmuş olduğu medeniyet uzun yıllar yaşamıştır. Ancak tarih tekrar tekerrür etmiş ve kurulan bu medeniyet zirveye ulaştığı bir dönemde yıkılmaktan kurtulamamıştır. Müslümanların Fransa'da bulunan Narbonne bölgesini üst edinmesiyle beraber, Kuzey Endülüs'te ve çoğunlukla bugün ki Fransa topraklarında varlıklarını arttırmışlardır. Marsilya, Lyon, Toulouse gibi şehirlerde uzun yıllar kalan Endülüslü Müslümanlar buralarda önemli zaferler kazanmışlardır. Şam merkezli Emevi devletinin yıkılmaya yüz tutmasıyla beraber ortaya çıkan Endülüs Emevi devleti de Fransa topraklarında kalabilmiştir. Ancak Endülüs Emevi devletinin de gerilemeye başladığı bu dönemde, bir grup Müslüman denizci Fraxinetum'da küçük bir emirlik kurmuş ve Güney Fransa'da hatırı sayılır işler yapmışlardır. Son olarak hem güney Fransa'da hem de İspanya'da ki güçlerini kaybeden Müslümanlar, sürgün edilmeye başlamıştır. İspanya'dan kara yoluyla Fransa'ya göç eden Moriskolar, Fransa'da da umduğunu bulamayınca Osmanlı devletinden yardım talebinde bulunmuştur. Osmanlı devletini girişimiyle de Fransa'da yaşayan Moriskolar güvenli bir şekilde farklı yerlere göç edebilmiştir. Fakat ne acıdır ki büyük başarılar kazandıkları Endülüs'te, Müslümanlar artık mülteci konumuna düşmüş ve nice eziyete maruz kalmışlardır.
Sûrnâme-i Hümâyûn'da el sanatlarını konu alan tasvirlerin incelenmesi
Sûrnâme-i Hümâyûn (İntizâmî Sûrnâmesi 1582, TSMK H.1344); Osmanlı kültür hayatı, sanat tarihi ve edebiyat tarihi açısından çok zengin bir kaynaktır. Sultan III. Murad Han'ın şehzadesi Mehmed'in sünnet düğününü konu alan el yazmasıdır. El yazması eserde zanaat içeren meslek erbablarının tasvirleri; biçim, içerik ve renk çözümlemesi bu tez kapsamında araştırılmıştır. Tez çalışmasında Sûrnâme-i Hümâyûn'daki (1582) tasvirlerin; şeker işleri (24b-25a), camcılar (32b-33a), Hz. Eyyubi Ensari dervişleri (53b-54a), eski bezistan ehli (79b-80a), peştamal dokuyanlar (81b-82a), mühreciler (99b-100a), aynacılar (105b-106a), Süleymaniye Camii maketi (190b-191a), hattatlar (213b-214a), kutucular (217b-218a), bakırcılar (254b-255a), hakkâklar (268b-269a), Simurg kuşu (280b-281a), divitçiler (326b-327a), kemhacılar (330b-331a), kuyumcular (356b-357a), sandıkçılar (369b-370a) ve çömlekçiler (405b-406a) el sanatlarına ait meslek grupları ve özellikleri incelenmiştir. Sûrnâme-i Hümâyûn ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Sûrnâme-i Hümâyûn'daki özellikler, mekânın, kullanılan renklerin ve sahnelerin özellikleri üzerinde durulmuştur. Mekânsal derinliği kuran ögeler incelenmiştir. XVI. yüzyıldan günümüze ulaşmış olan Sûrnâme-i Hümâyûn tasvirleri; dönemin özelliklerini, meslek erbablarının kıyafetlerini, kıyafetlerinde kullanılan renkleri ve mekânın kuruluşu ile sünnet düğününün yapıldığı At Meydanında düğünde olup biten her şeyi sunmuştur. Tasvirlerde verilmek istenen duygu, düşünce ve imgelerin tümü biçim, içerik ve renk açısından incelenmiştir. Tezin araştırma sürecine kaynaklar taranarak başlanmıştır. Konunun bulunduğu kaynağa ulaşmak için Topkapı Sarayı ile görüşülmüştür. Pandemi nedeniyle el yazması eser, yerinde görülüp incelenememiştir. Pandemi sonrasında eser yerinde incelenmek istendiğinde koleksiyon sayım sürecinde olduğundan buna izin verilmemiştir. E-posta yolu ile eserin envanter bilgileri, ilk 100 varakı ile literatürde bulunmayan yedi adet tasvirli sayfası Topkapı Sarayından temin edilmiştir. Tasvirlerin çoğuna Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı Arşivi (Topkapı Sarayı Yazma ve Matbu Eserler Koleksiyonu) H.1344 numara ile kayıtlı "Sûrnâme-i Hümâyûn" kitabından ve N. Atasoy'un "1582 Sûrnâme-i Hümâyûn Düğün Kitabı" adlı eserinden ulaşılmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde; tasvir sanatının tanımı, tarihçesi, temel özellikleri ve tasvirin yapımı anlatılmıştır. Türk tasvir sanatının başlangıcından, Osmanlı Dönemi tasvir sanatına kadar olan süreçteki eserlere değinilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Sûrnâmenin tanımı, tarihçesi ile ilgili araştırma yapılmıştır. Günümüze kadar ulaşan tasvirli ve tasvirsiz sûrnâmeler hakkında bilgi verilmekle birlikte, Sûrnâme-i Hümâyûn'un diğer sûrnâmelerden farkı ve özelliği üzerinde durulmuştur. Nakkaş'ın Sûrnâme-i Hümâyûn analizinden sonra tasvir tekniği tespit edilerek kullanılan teknik malzeme, renk değişimleri vb. dönemin kültürel özelliklerine göre tasvirlerin özellikleri belirlenmiştir. Tezin temel bölümünü oluşturan, üçüncü bölüm katalog kısmında ise; At Meydanı'ndaki geçişlerde sunulan el sanatları tasvirleri tanıtılmıştır. Çalışmanın dördüncü bölümünde değerlendirme, karşılaştırma ve sonuç başlığı altında Sûrnâme-i Hümâyûn'da el sanatlarını konu alan tasvirler kendi sayfaları bağlamında karşılaştırılmış ve değerlendirilmiştir. Sûrnâme-i Hümâyûn'un, Vehbî Sûrnâmesi'ne nasıl etkisi olduğuna, iki eser arasındaki benzerlikler ve farklılıklara değinilmiştir. Sûrnâme-i Hümâyûn ve Sûrnâme-i Vehbî, düzen (kopmozisyon), derinlik (perspektif), çizgi, renk ve ışık özellikleri bakımından karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, aralarında yüzyıl farkı olmasına rağmen Sûrnâme-i Hümâyûn ve Sûrnâme-i Vehbî Osmanlı dönemine kaynaklık eden, günümüze kadar gelmiş, belge niteliğinde eserler olduğu görülmüştür. Nakkaş Osman ve Levnî, Osmanlı tasvir sanatına düzen şeması ve renk açısından çok şey kazandırmıştır. Anahtar Kavramlar: At Meydanı, İntizâmî Sûrnâmesi, Nakkaş, Sûrnâme, Tasvir Sanatı, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi.
Abdî'nin Hikâyet-i Ashâb-ı Fîl mesnevisi (İnceleme-metin)
Abdî, eserlerinden elde edilen bilgiler ışığında 15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın başında yaşamış olduğu düşünülen bir şairdir. Kaynaklarda hayatı hakkında yeterli bilgiye ulaşılamayan Abdî'nin bir dönem Manisa'da bulunduğu ve II. Bayezid döneminde yaşadığı bilgisine eserleri vasıtasıyla ulaşılabilmektedir. Çalışma giriş kısmı ve onu takip eden üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde nazım biçimi ve tarihi ile çalışma konusuyla doğrudan ilgili olması sebebiyle Fîl Vak'ası hakkında genel bilgiler ele alınmaktadır. Birinci bölümde şairin hayatı ve eserlerine, ikinci bölümde eserin tanıtımı ile birlikte şekil ve muhtevâ açısından incelenmesine yer verilmiştir. Son bölüm olan üçüncü bölümdeyse nüsha tavsifi, metnin kurulmasında takip edilen yol ve çeviri yazı metin yer almaktadır. 799 beyitten müteşekkil eser Eski Anadolu Türkçesi imla özelliklerini yansıtan bir mesnevidir. Abdî, Ashâb-ı Fîl adlı bu mesnevisini bazı siyerleri özellikle Darîr'in Sîretü'n-nebî adlı eserinde yer verdiği rivayetleri esas alarak nazma çekmiştir. Eserde Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan Fîl sûresinde bahsi geçen Fîl Vak'ası ve evveline dair anlatımlar yer almaktadır. Ordusu ve Mahmûd adlı filiyle Kâbe'yi yıkmaya yeltenen Ebrehe'nin askerlerinin üzerine gökten kuşların sicciller (ateşte pişirilip taşlaşmış çamur) bırakması suretiyle helak olmaları ayrıntılarıyla anlatılmıştır.
Arapgirli Ali Baba Rûmî'nin Dürrü'l-Fu'âd ve Şeyhü'l-İrşâd'ı (İnceleme, edisyon kritikli metin, indeks)
XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın başında yaşadığı düşünülen Ali Baba Rûmî, Kâdirîliğe mensup bir şeyhtir. Müellifin 1321/1903-1904'te tamamladığı Dürrü'l-fu'âd ve şeyhü'l-irşâd; tasavvufi muhtevası ağır basmakla beraber dili ve üslubu itibariyla nasihat-nâme geleneğine eklemlenebilen, biri 601 diğeri 674 sayfa olmak üzere iki nüshadan müteşekkil hacimli bir eserdir. Müellif, eserini Abdülkâdir-i Geylânî, Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Eşrefoğlu Rûmî'den manevi feyz alarak yazdığını ifade etmektedir. Eserin yaklaşık 9500 beyitten oluşan ana bölümleri mesnevi nazım biçimiyle kaleme alınmıştır. Bunun yanı sıra eserde, ana bölümlerde işlenen konuları desteklemek üzere kaleme alınmış, farklı nazım biçimlerinde ve türlerinde çok sayıda manzumeye yer verilmiştir. Rûmî, eserinde bölüm başlıklarına yer vermemiş; zaman zaman konuyu desteklemek ve muhatabını ikna etmek için Arapça kaynaklardan uzun alıntılar yapmıştır. Müellif, eserinde tarikat silsileleri, Hurûfîlerin ve Bâbîlerin bozuk itikadları, bazı kimselerin Mehdî hakkındaki yanlış görüşleri, cehrî zikrin mübah oluşu, hak yoldan sapan çeşitli toplulukların ahvâli, Abdülkâdir-i Geylânî hakkında hatalı bilgiler içeren bazı kitapların eleştirisi, Abdülkâdir-i Geylânî'nin ve Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin eserlerinin değiştirilip başkalarına mal edilmesi gibi hususları nasihat-âmiz bir üslupla ele almıştır. Muhataplarına muhtevayı en kestirme yoldan ulaştırmayı amaçlayan şair, onların anlayabileceği sade bir dili tercih etmiş; sanatlı anlatımdan uzak durmuştur. Bu çalışmada, biyografik kaynaklarda hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmayan Arapgirli Ali Baba Rûmî'nin hayatını ve edebî kişiliğini ortaya koymanın yanı sıra Dürrü'l-fu'âd ve şeyhü'l-irşâd adlı eserinin çeviri yazılı metnini ve tahlilini araştırmacıların istifadesine sunmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, öncelikle nasihat-name türüyle ilgili genel bilgiler verilmiş; ardından şairin hayatı ve edebî kişiliği, eserinden hareketle ortaya konulmuştur. Eser, biçim ve muhteva yönünden tahlil edilmiş; mevcut iki nüshadan hareketle oluşturulan transkripsiyonlu metin sunulmuştur. Ekler kısmında indekse, yazma nüshalardan örneklere ve eserde geçen bazı mekânlara ait fotoğraflara yer verilmiştir.
İskilipli Abdülkâdir bin İsmail'in Kasîde-i Bürde şerhi (İnceleme-metin-dizin)
Türk edebiyatında şerh geleneği XV. yüzyılda başlamış, özellikle Arapça ve Farsça eserler üzerine yapılan şerhlerle, XVI. yüzyıla gelindiğinde klasikleşmiştir. XVII-XIX. yüzyıllarda dilbilim, hadis, fıkıh, tıp, astroloji, edebiyat, hukuk gibi alanlarda çok sayıda şerh birikimi oluşmuştur. Arapçadan en fazla şerh edilen eserlerin başında döneminin önemli şairi Kâ'b b. Züheyr (24/645?) ile ondan yaklaşık yedi asır sonra yaşamış olan Bûsîrî'nin (695/1296?) kasideleri gelmektedir. Kâ'b'ın Hz. Peygamber'den canının bağışlanmasını; Bûsîrî'nin ise yakalandığı felçten kurtulmayı umarak yazdıkları bu kasideler, yazılış hikayelerindeki birtakım benzerlikler vesilesiyle Kasîde-i Bürde ortak ismiyle şöhret bulmuştur. Türk edebiyatında oldukça ilgi gören bu iki kaside için yüzyıllar boyunca şerhler, tercümeler, tahmisler… kaleme alınmıştır. İskilipli Abdülkâdir b. İsmail de Bûsîrî'nin kasidesine mensur bir şerh yazmıştır. XIX. yüzyılda kaleme alınmış olan bu şerh, Berlin Devlet Kütüphanesi Hs. Or. 4572'de olup 117 varaktan ibarettir. Bu çalışmanın birinci bölümünde Kâ'b b. Züheyr'in hayatı ve kasidesi ile ilgili muhtasar, Bûsîrî'nin hayatı ve kasidesi hakkında detaylı bilgi verilmiş ayrıca Türk edebiyatında Bûsîrî'nin kasidesine yönelik literatür tespit edilmiştir. İkinci bölümde Abdülkâdir b. İsmail'in hayatı ve ilmî kişiliği üzerinde durulmuş ve şerhin incelemesi yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise eserin transkripsiyonlu metni verilmiştir. Yapılan bu çalışmayla Kasîde-i Bürde şerh literatürüne hacimli bir eser kazandırılmış, ayrıca bu şerh sayesinde bir şarihin varlığından haberdar olunmuş ve eseri gün yüzüne çıkarılmıştır.
Fethinden Osmanlı'ya Çorum
Coğrafî konum itibariyle Anadolu'nun ortasında yer alan Çorum; yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip, göç yollarına yakın, tarihî bir şehirdir. Bahsedilen bu stratejik özellikler, Çorum'un tarih öncesi dönemlerden başlayarak daima bir mücadele alanı olmasına ve birçok devletin egemenliğine girmesine neden olmuştur. Bu durum şehrin gelişimini olumsuz yönde etkilediği gibi şehirdeki tarihî ve kültürel dokunun korunmasını da zorlaştırmıştır. Danişmend Gazi'nin fethinden itibaren Türk egemenliğinin başladığı Çorum, Anadolu Selçukluları döneminde gelişme göstererek askerî bir kent -garnizon- konumuna ulaşmıştır. Ancak şehir, gerek tarikat hareketleri ve gerekse Moğol işgali nedeniyle bu özelliğini zamanla kaybetmiştir. Savaşların, göç ve isyan hareketlerinin sık yaşandığı bir bölgede olmasının getirdiği siyasî ve sosyal istikrarsızlığın yanı sıra ticaret yollarının ana güzergâhında yer almaması, Çorum'un gerilemesindeki en önemli etkenler olmuştur. XVI. yüzyıldan sonra sınırlı bir ekonomik düzelmenin görüldüğü şehir, Osmanlı idarî sisteminde kimi zaman sancak merkezi kimi zaman kaza olarak çeşitli statü değişimlerine uğramıştır. Yaşanan bütün bu olumsuzluklar nedeniyle Çorum, gerek Anadolu Selçukluları gerekse Osmanlılar döneminde olması gereken gelişmişlik seviyesine ulaşamamıştır. Anahtar Kavramlar: Türk, Fetih, Danişmend Gazi, Selçuklu, Çorum
Abbâsîler dönemi doğal afetler ve siyasete etkileri
Doğal afetler, öngörülemeyen ve insan müdahalesi olmadan meydana gelen hadiselerdir. Öngörülemedikleri için çoğu zaman etki alanları ve etki düzeyleri hakkında kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Tarih boyunca da insanoğlunun maruz kaldığı çok sayıda doğal afet meydana gelmiştir. Bu afetlerin başında depremler, sel baskınları, kuraklık, yangınlar ve salgın hastalıkları gelmektedir. Meydana gelen felaketler toplumları ekonomik, siyasi, sosyal ve dini olmak üzere birçok yönden olumsuz etkilemiştir. Bazen bu felaketler tarihin seyrini değiştirmiş ve yönetimlerin ve rejimlerin değişimine yol açmıştır. Bu afetler çoğu zaman aynı coğrafi bölgede birbirinin takipçisi olmuş ve bir afet bir diğer afetin meydana gelmesine yol açmıştır. Yaşamı olumsuz yönde etkileyen doğal afetlere karşı insanlar içinde bulundukları döneme göre tedbir almış ve yaşanan hadiselerin etkisini hafifletilmeye çalışılmıştır. Afetler neticesinde çok sayıda yerleşim yeri hasar almış ve sayılamayacak kadar çok canlı hayatını kaybetmiştir. Yaşanan bu afetler telafisi uzun süren toparlanmalar meydana getirmiştir. Evler, mimari yapılar ve tarım arazilerinin onarımı güç olmuştur. Sadece maddi kayıplarla öne çıkmayan doğal afetler, ölümlerin çok fazla olduğu bölgelerin nüfusunda da azalmalar meydana gelmiştir. İnsanlar git gide artan ölümlerin çokluğu nedeniyle çoğu zaman ölülerini defnetmekte aciz kalmış ve toplu halde definler yaygınlaşmıştır. Afetler, normal yaşamın seyrini değiştirmiş camilerde ibadet edilememiş, pazar yerlerine ulaşılamamış ve çoğu iş yeri kapatılmak zorunda kalmıştır. Sosyal hayatı alt üst olan insanların can ve mal kayıplarında dolayı psikolojileri olumsuz yönde etkilenmiştir.Çalışmamız, topluma büyük zarar veren, coğrafi bölgelerin sosyal, siyasi değerlerini ve ekonomik güçlerini etkileyen doğal afetlerin Abbâsîler dönemine nasıl yandığını d araştırmıştır. İster Abbâsîler öncesi dönem de olsun isterse Abbâsîler döneminde meydana gelen doğal felaketler olsun göç hareketleri, kıtlık ve siyasi etmenler üzerinde tesirinin büyük olduğu görülmüştür. Anahtar Kavramlar: İslam Tarihi, Abbâsîler, Çekirge İstilaları, Deprem, Sel
İlahiyat fakültelerindeki öğrencilerin dinî mûsikî yeterlilikleri (Orta Karadeniz Bölgesi örneği)
İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin kuruluş amaçları içerisinde din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, mesleki bilgisi kuvvetli, düşünüşünde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi yer almaktadır. Bu çerçevede İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü'nün alt bir anabilim dalı olarak verilen Türk Din Mûsikî derslerinin bu fakültelerde öğrenim gören öğrenciler üzerinde taşıdıkları misyona katkı sağlaması sebebiyle değer taşımaktadır. Ayrıca bu fakültelerde öğrenim gören öğrencilerin Dinî mûsikî sahasında temel seviyede bir yeterliliğinin bulunması edinecekleri meslekler ve toplumda taşıdığı dinî kimlik sebebiyle önem arz etmektedir. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın amacı, yöntemi, kapsam ve sınırlılıkları ile geniş çerçeveli bir literatür taramasına yer verilmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde geçmişten günümüze İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinde Dinî Mûsikî eğitimi hakkında bilgi verilerek, bu çalışma kapsamında Orta Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, HİTÜ İlahiyat Fakültesi, OMÜ İlahiyat Fakültesi Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, ve GOP İslami İlimler Fakültesi Dinî Mûsikî ders müfredatları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise nitel araştırma tekniği ile toplanan veriler üzerinden gerçekleştirilen sonuçların bulgularına ve analizlerine yer verilmiştir. Bu araştırmada nitel araştırma tekniği kullanılmıştır. Hem sağladığı kolaylık hem de derin bilgiye ulaşmaya katkı sağlamasından dolayı yarı yapılandırılmış görüşme tekniğinden yararlanılmıştır. İlgili fakültelerin 1-2-3-4. sınıflarında öğrenim gören, Dinî Mûsikî dersini zorunlu veya seçmeli olarak alan öğrenciler dâhil edilmiştir. Araştırmada yer alan fakültelerden beş kadın beş erkek olmak üzere toplamda 50 katılımcı ile çevrimiçi olarak WhatsApp ve Zoom programları üzerinden görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde katılımcılara Dinî Mûsikî yeterliliklerinin ortaya konmasını amaçlayan görüşme formunda kişisel alanı, Dinî Mûsikî ders müfredatını ve bu alana karşı ilgi ve kabiliyeti kapsayan sorular yöneltilmiştir. Katılımcılardan alınan cevaplar bilgisayar ortamına aktarılıp metin haline getirildikten sonra deşifre, kodlama, araştırmacı günlüğü yazımı ve kategori şeklinde dört aşamada analiz edilmiştir. Tüm bu aşamaların bütüncül açıdan değerlendirilmesi için veriler tablo halinde istatistiksel açıdan ortaya konmuştur. Araştırmamız ile İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri öğrencilerinin hem toplum içerisinde kazandıkları dinî kimlik hem de mezun olduklarında ifâ edecekleri meslekler açısından Dinî Mûsikî dersinin gerekliliğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Elde edilen bulgulardan hareketle ortaya çıkan sonuçlardan bir dizi öneriler getirilmiştir. Burada amaç, Dinî Mûsikî dersine ilgi ve kabiliyeti olan öğrencilerin bu yönünün desteklenmesidir. Aynı zamanda Dinî Mûsikî dersinde eksik bilgisi olan veya desteklenmesi gereken öğrencilerin bu yönlerinin geliştirilmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda bu çalışmanın yukarıda zikredilen her iki yönüyle de bu sahada yapılacak olan akademik çalışmalara fayda sağlayacağı kanaatindeyiz.
Gazneli Mahmut'un askeri seferleri
Gazneli Mahmut, Gazneli Devleti'nin hükümdarıdır. Ebu'l Kasım Mahmut b. Nasırü'd-devle Ebi Mansur isimli hükümdar tarihte Gazneli Mahmut adıyla bilinmektedir. Babası Gaznelilerin kurucusu Sebük Tegin'dir. Devlet, tam bağımsızlığa Gazneli Mahmut zamanında kavuşmuştur. Onun hükümdarlığı savaş ve seferlerle geçmiştir. Girdiği savaşlarda başarılı olan bu devlet adamı, Hindistan, Taberistan, Sistan, Guristan, Kusdar ve Mekran gibi farklı coğrafyalara düzenlediği seferler sonucu topraklarını genişletmiştir. "Gazneli Mahmut'un Askeri Seferleri" isimli tezimiz toplamda dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızda ilk olarak Gazne şehri ve Gazneli Devleti hakkında ön bilgi verilmiştir. Şehrin tarihçesi anlatıldıktan sonra Gaznelilerin başa geçen hükümdarları Alp Tegin, Ebu İshak, Bilge Tegin, Böri Tegin ve Sebük Tegin hakkında kısa bilgi verilmiş ve tezimizin başkahramanı Gazneli Mahmut'un hayatına değinilmiştir. Gazneli Mahmut'tan bahsedilirken sadece hayatı anlatılmamış bilakis çok yönlü olarak araştırılmıştır. Onun yönetim anlayışı, ilmi faaliyetleri ve döneminin sanat-mimari anlayışı bunlardan bazılarıdır. İkinci bölümde tezimizin asıl konusunu oluşturan Gazneli Mahmut'un savaşları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiş ve Gazneliler'in Abbasiler, Samaniler, Karahanlılar, Fatımiler, Büveyhiler ve Selçuklular gibi Müslüman devletlerle ilişkisi anlatılmıştır. Üçüncü bölüm Hindistan'da Gaznelilerden önce hüküm süren devletlerden bahsedilerek başlanmıştır. Daha sonra Gazneliler döneminde Hindistan'dan bahsedilerek Sebük Tegin'in Hindistan'a yaptığı seferler ele alınmıştır. Sonrasında Gazneli Mahmut'un hayatının çoğunu adadığı Hindistan seferleri kronolojik sıraya uygun bir şekilde anlatılmıştır. O, toplamda Hindistan'a on yedi sefer düzenlemiş ve birçok şehri ele geçirip Gazne'ye geri dönmüştür. Son bölümde ise Gazneli Mahmut'un yaptığı Sistan, Gur, Mekran, Harezm, Tarum, Taberistan, Kusdar seferlerden bahsedilerek teze son verilmiştir. Çalışma boyunca kronolojik sıraya dikkat edilmiş ve bununla konunun daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Tezin hazırlık aşamasında temel islam tarihi kaynaklarımızın yanında sonraki v dönemlerde telif edilen eserlere de başvurularak tezi kaynak noktasında zenginleştirmek hedeflenmiştir.
Cahiliye ve İslam dönemi (833 yılına kadar) Araplarda yazı ve kâğıt
Günümüzde de çok kullanılan galatı meşhur bir ifade ile acaba Arapların tümü bedevi ve medeniyetten gerçekten bihaber mi yaşıyorlardı. Dünyadaki gelişmelerden hiç haberleri yok muydu? İslam öncesi ve sonrası insanlığa herhangi bir katkısı olmayan bir Cahiliye Dönemi olarak adlandırabileceğimiz çok uzun bir karanlık dönem mi yaşadılar? Tüccar olan Arap halkı dünyayı takip edemiyor muydu? Araplar tarafından kurulan büyük medeniyetler neden bilim insanlarının ve araştırmacıların gözünde bir değeri yoktu? İşte bu soruların cevabını bu çalışmamızda cevaplandırmaya çalışacağız. Tarihte yazı ilk kez Güney Irak'ta kurulmuş olan Sümerler tarafında bulunup insanlığın hizmetine sunulmuştur. Öte yandan çivi yazısından sonra ikinci yazı olarak kullanılan yazı sistemi Mısır'da bulunan Hiyeroglif yazısıdır. Yine Batı dünyasının günümüzde kullandığı Latin harfleri bir Ortadoğu toplumu olan Lübnan'da kurulmuş Fenikeliler icat etmiştir. Fenikeliler gibi deniz ticaretinde çok mahir olan Yunanlılar bu ticari ilişki sırasında yazıyı öğrenip daha da geliştirmiştir. Yunanlılardan kültürel olarak oldukça etkilenen Romalılar bu alfabeyi öğrenip günümüzde kullanılan Latin Alfabesi oluşturmuştur. Bugün yine kullandığımız sayı sisteminin ilk halinin Hintliler tarafından bulunup Müslümanlar tarafından da geliştirilmesi sonucunda Avrupa'ya taşınıp hala kullanabilmekteyiz. Hakeza kâğıt konusunda bir uzak doğu medeniyeti olan Çinlilerin insanlığa armağanıdır. Uygur Türklerinin ve Müslüman Arapların çalışmaları sayesinde kâğıt, matbaa, pusula ve barut gibi birçok yenilik Avrupa'ya taşınmıştır. Batıya gelen bu yenilikler daha sonra da oradan bu teknoloji tüm dünyaya yayılmıştır. Bu gelişmeleri sadece bir topluma mal etmek diğer dünya medeniyetlerine bir anlamda büyük haksızlıktır. Dünya'ya Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır ve Amerika gibi antik medeniyetlerin katkıları yadsınamayacak kadar büyüktür. İşte bu çalışmamızda günümüzde de sadece Batı merkezli olarak devam eden bu sorunlu düşünce üzerinde yine durmaya çalıştık.
Yeni cami çeşme yazılarının anatomik açıdan değerlendirilmesi ve mustafa râkım üslubuyla mukayesesi
ÖZET "Yeni Cami Çeşme Yazılarının Anatomik Açıdan Değerlendirilmesi ve Mustafa Râkım Üslubuyla Mukayesesi" başlıklı bu tezin amacı; celî sülüs hattı ile ilgili yazı dünyasında klasik anlamda ölçülendirilerek yapılmış olan bir çalışmanın olmaması ve Yeni Cami sebil yazılarının hendesi açıdan bir analizinin sanat dünyasına kazandırılmasıdır. Çalışmalar on iki satırlık sebil yazıları, harekeler, tezyinî unsurlar, Lafz-ı Celâl, İsmi Nebî ve imza ile sınırlı olmakla birlikte günümüz hattatlarının görüşleri alınmış ve hat sanatı tarihinde Sâmi Efendi'nin takip ettiği üslubun yazı üstadı Hattat Mustafa Râkım Efendi yazıları ile mukayesesi yapılmıştır. Daha önce sebil ile ilgili yapılan çalışmalarda mimariye ve kitâbenin tercümesine yer verilmiş olmasına rağmen, Hattat Sami Efendi'nin celî sülüs yazı türünde yazmış olduğu kitâbenin sanatsal özelliklerinden ayrıntılı olarak bahsedilmemiş ve hendesi değerlendirmesi yapılmamıştır. Bu bağlamda yapılan bu çalışma ile öncelikli olarak kaynak taraması yapılmış, sebil yerinde incelenmiş ve fotoğrafları çekilmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi güzel yazı koliksiyonunda bulunan orijinal yazılara ulaşılarak çizimler aslına uygun olarak yapılmıştır. On iki parçadan oluşan kitâbede her satır kendi içerisinde değerlendirilmiş ve bu satırları oluşturan her harfin teknik çizimleri günümüz hattatlarının da görüşü alınarak yapılmıştır. Yapılan çizimlede hata payını en aza indirmek amacı ile Autocad programından faydalanılmıştır. Farklı satırlarda mükerrer olarak geçen harflerin çizimleri tek sefer yapılmıştır. Ölçülendirmelerin anlaşılır olması ve karışmaması amacıyla her harf için iki ya da üç çizim yapılmış, birinci çizimde harfin genişlik ve yükseklik gibi en görünür özelliklerine, ikinci çizimde kalem hareketlerinin oluşturmuş olduğu derinliklere ve altın oran uyumuna yer verilmiştir. Harfin durumuna göre açı değerlerine ikinci ya da üçüncü çizimde yer verilmiştir. Ölçülendirme kriteri olarak nokta kullanılmıştır. Harfin yatayda ve dikeyde yapmış olduğu açı değerleri, altın oran uyumları belirlenmeye çalışılmıştır. Bunlara ilave olarak harflerde uygulanan bütün ölçülendirme çalışmaları harekelerde ve tezyini unsurlarda da yapılmıştır. Değerlendirme bölümünde ise Sâmi Efendi'nin mütemmimi olduğu Mustafa Râkım Efendi ile mukayesesi yapılarak üslup farklılıkları belirlenmeye çalışılmıştır. Mukayeseyi anlaşılır kılma amacı ile çizimler aynı kalem kalınlığı ile yan yana verilmiş ve tablo ile desteklenmiştir. Hareke ve tezyini unsurların satırlardaki adetlerini istatiksel olarak verme amacı ile tablolar hazırlanmıştır. Muhteva ve istif değerlendirmesi yapılmış, kitâbenin harflerden ve tezyini unsurlardan oluşan müstakil çizimleri yapılmıştır. Râkım Efendi'nin stilize haline getirdiği ve Sâmi Efendi'nin de aynı üslupla kitâbede kullandığı imza karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, Hz. Peygamber döneminden itibaren hat sanatı tarihi, Osmanlı dönemindeki ekol olmuş hattalar, yazı türleri Hattat Sami Efendi'nin hayatı, sebilin mimari özellikleri incelenmiş, bütün harf, hareke ve tezyini unsurların teknik çizimleri yapılmış, tablolarla desteklenmiş, Mustafa Râkım Efendi ile üslup farklılıkları belirlenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Sebil, Hüsn-i Hat, Celî Sülüs, Mimari, Anatomi
Mimar Sinan'ın şehircilik anlayışıyla Süleymaniye Külliyesi
Bu tez, Mimar Sinan'ın şehircilik anlayışını ve bu anlayışın Süleymaniye Külliyesi üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Osmanlı mimarisinin doruk noktası olan Mimar Sinan, Süleymaniye Külliyesi'ni tasarlarken, dönemin şehircilik prensipleri ve sosyo-kültürel ihtiyaçlarını nasıl bir araya getirdiğini inceler. Çalışma, Sinan'ın mimarlık kariyerinin zirvesi olan bu külliyenin, İstanbul'un kentsel dokusuna ve sosyal yaşamına olan katkılarını detaylı bir şekilde analiz etmektedir. Tez kapsamında, külliyenin mimari özellikleri, mekansal düzenlemeleri ve bu büyük yapı topluluğunun şehircilik anlayışına katkıları irdelenmiştir. Araştırma, tarihsel belgelere, mimari analizlere ve Sinan'ın diğer eserleriyle karşılaştırmalı değerlendirmelere dayanmaktadır. Sonuç olarak, tez Süleymaniye Külliyesi'nin, Mimar Sinan'ın şehircilik vizyonunun somut bir yansıması olarak Osmanlı şehircilik tarihindeki yerini ve önemini vurgulamaktadır. Sinan'ın şehircilik anlayışının, modern mimarlık ve şehircilik üzerindeki etkilerine dair önemli bulgular sunulmuştur.
Nil Nehri ve Mısır'a etkisi "Burci Memlûkler (784-923/1382-1517)"
Bu tez çalışmasının amacı, Mısır'ın hayat kaynağı olan Nil Nehri'nin Memlûk-Türk Devleti'nin ikinci devresini oluşturan Burcî/Çerkes Memlûkler (784-923/1382-1517) dönemindeki siyasî, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerini ortaya koymaktır. Nitekim Nil Nehri, bu coğrafya da varlık gösteren medeniyetlerin oluşumları ve şekillenmeleri üzerinde önemli roller üstlenmiştir. Bu doğrultuda öncelikle birinci bölümde okuyucuya ön rehber niteliğinde Nil'e dair genel bilgilere yer verilmiştir. Ardından konunun kronolojik takibinin yürütebilmesi adına tez üç temel başlığa ayrılarak konu başlıkları detaylandırılmıştır. İkinci bölüm, İslam Öncesi'nden Bahri Memlûkler'e, üçüncü bölüm Burcî Memlûkler'de Nil Nehri'nin siyasî hadiselerde üstlendiği rollere ve son bölüm de ise nehrin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel etkileri üzerinde durulmuştur.
Çorum Müze Müdürlüğü koleksiyonunda yer alan Selçuklu dönemi madeni eserleri
Selçuklu medeniyetinin siyasi, dini, idari yapısı ve kültürünün bazı ögeleri ulusal ve uluslararası boyutta bilim dünyası tarafından bilinmektedir. Ancak sosyal yaşamın bir parçası olan günlük yaşayışa ait verilere çok az rastlanmaktadır. Selçuklu medeniyeti ve özellikle Anadolu Selçuklu Devleti sanatı ile ilgili bilimsel literatüre bakıldığında mimari yapıların, bu yapıları süsleyen mimari plastiğin, özellikle mimaride süsleme ögesi olarak kullanılan çininin bilimsel anlamda daha çok çalışıldığı görülmektedir. Maden sanatı ile ilgili çalışmalarsa başta Türk ve İslam Eserleri Müzesi olmak üzere bilinen birkaç müzenin koleksiyonundan oluşmaktadır. Ülkemizde yer alan beş yüzü aşkın müzede hangi madeni eserlerin yer aldığı bilinmediğinden, dönemler, medeniyetler, kültürlerarası etkileşim tam olarak çözümlenememiştir. "Çorum Müze Müdürlüğü Koleksiyonunda Yer Alan Selçuklu Dönemi Madeni Eserleri" ile ilgili bu çalışmada öncelikle Çorum Müze Müdürlüğü ve bağlı birimlerinde kayıtlı kaç eser olduğu öğrenilmiştir. Müze çalışmaları sırasında Çorum Merkez, Alacahöyük ve Boğazkale Müzelerine gidilerek koleksiyonlarında yer alan ve çalışma konusu olarak bildirilen eserler yerinde incelenip doğru tasnif edilip edilmediği yani bu döneme ait olup olmadığı değerlendirilerek, inceleme konusu olup başka bir döneme kayıt edilen eser var ise çalışma listesine eklenmiştir. Belirlenen 20 adet eser grup, teknik, üslup ve ikonografik bakımdan değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Konu ile ilgili literatür çalışması yapılırken, benzer örnekler incelenmek üzere Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi, Afyon Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi, Anadolu Medeniyetler Müzesi, Amasya Müzesi, Konya Etnografya Müzesi ziyaret edilmiştir. Tüm veriler ışığında değerlendirilen 20 adet madeni eser tasnif edilerek, hangi teknikle üretildiği, müzeye nasıl kazandırıldığı, bezemesi ve bu bezemenin yapım yöntemi, formu göz önünde bulundurularak katalog oluşturulmuştur. Eserlerin hangi yüzyıla ait olduğu belirlenirken literatürde yer alan bilgiler ve örnekler doğrultusunda karşılaştırma yapılmış, Selçuklu ve Anadolu Selçuklu maden sanatının genel özellikleri ve ziyaret edilen müzelerde yer alan benzer örneklerin nasıl tasnif edildiği göz önünde bulundurulmuştur. Yapılan bu çalışma, Çorum ilinin arkeolojisine yeni veriler sunarken Selçuklu maden sanatının yeniden yorumlanmasına katkı sağlayacaktır.
Anadolu Türk halı sanatında Mucur halıları: Motif ve kompozisyon özellikleri
Türk topluluklarında halı, işlevsel özelliğinin yanı sıra ihtiva ettiği motifler ile dokuyucunun mesaj verip duygularını ifade etiği bir sanat halini almıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya Türklerle gelen halı sanatı, Anadolu'da istikrarlı bir gelişim göstermiştir. Erken örnekleri 13. yüzyıla ait olan Anadolu halısı, dinamik bir yapı sergileyerek bu dönemden itibaren motif ve kompozisyon özellikleri açısından sürekli gelişim ve değişim göstermiştir. Bugün ulusal ve uluslararası müzeler ve özel koleksiyonların en kıymetli eserleri arasında yerini alan Türk halısına ait örneklerin bir kısmını seccade türündeki halılar oluşturmaktadır. Bu çalışma, Ankara Vakıf Eserleri Müzesi koleksiyonundaki Mucur yöresi seccade halıları ile ilgilidir. Çalışma kapsamında, Vakıflar Genel Müdürlüğünden gerekli izinlerin alınmasının ardından, Ankara Vakıf Eserleri Müzesi'nde araştırma yapılmıştır. Bu bağlamda envanter defterleri incelenmiş ve 28 Mucur halısı tespit edilmiştir. 28 eser için katalog oluşturulmuş, halıların motif ve kompozisyon özelliklerinin detaylı tanımları yapılmıştır. Halıların tamamı seccade türündedir. Eserler, tek yönlü mihraplı, iç içe mihraplı ve saf seccade olarak dokunmuştur. Zeminde tasvir edilen mihrap üç farklı form sunmakla birlikte eserlerin mihrap kemerinde üslup birliği söz konusudur. Birkaç sıra kontur ile çevrelenen mihrap kemeri basamak şeklinde daralarak yükselmekte ve birleşmektedir. Mihrap nişi, mihrap köşelikleri, mihrabın üzerinde ve altında bulunan dikdörtgen çerçeveler ve bordürler motif ve kompozisyon özellikleri açısından yöreye has karakteristik özellikler sunmaktadır. Bunun yanı sıra özellikle Kırşehir ve kısmen Lâdik halılarının, Mucur halılarının motif ve kompozisyon özelliklerine etkisi hissedilmektedir. Ancak bugün müzelerin ve özel koleksiyonların kıymetli etnografik eserleri arasında yer alan Mucur halılarının karakteristik unsurları bağlamında öne çıkan özellikleri vardır ve bu özellikleri sayesinde Anadolu'nun diğer dokuma merkezlerinde dokunan halılardan kolayca ayırt edilebilmektedir. Ankara Vakıf Eserleri Müzesi koleksiyonunda bulunan Mucur yöresi seccade halılarına yönelik bu çalışma, yöre halılarının bilinirliğini arttırmak açısından önemlidir. Anadolu Türk halı sanatında tanıtılan her yeni eser, motif ve kompozisyon özellikleri açısından Anadolu Türk halı sanatının zenginliğini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda "Anadolu Türk Halı Sanatında Mucur Halıları: Motif ve Kompozisyon Özellikleri" başlıklı bu çalışma, Mucur halı sanatında bilinen örneklerin yanı sıra tespit edilen yeni eserlerin tanıtılması açısından önem arz etmektedir.
Çorum merkez ve Mecitözü ilçelerine bağlı köylerde kalem işi süslemeli camiler
Bu çalışma, Çorum Merkez ve Mecitözü İlçesi ile ilçeye bağlı köylerde bulunan camilerin kalem işi süslemelerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Bu bağlamda öncelikle Çorum merkeze bağlı köyler ile Çorum'un Mecitözü ilçesi ve ilçeye bağlı köylerde saha araştırması yapılmıştır. Saha araştırmasında kalem işi süslemeli dokuz cami tespit edilmiştir. Bu camiler: Elvan Çelebi Köyü Camii, Doğla Köyü Camii, Mecidiyekavak Köyü Camii, Üçköy Köyü Camii, Alören Köyü Camii, Palabıyık Köyü Camii, Mislerovacığı Köyü Camii, Doğu Mahallesi Camii ve Güvenli Köyü Camii'dir. Tespit edilen camilerden Mecidiyekavak Köyü Camii, Palabıyık Köyü Camii, Mislerovacığı Köyü Camii, Doğu Mahallesi Camii ve Güvenli Köyü Camii ilk defa bu çalışmada ele alınmıştır. Elvan Çelebi Köyü Camii, Doğla Köyü Camii, Alören Köyü Camii ve Üçköy Köyü Camii ise daha öncesinde farklı yayınlarda tanıtılmış olmasına rağmen bölgede kalem işi süslemenin önemine vurgu yapmak, kalem işi süslemenin yaygınlığını ortaya koymak ile motif ve kompozisyon açısından örnek sayısını çoğaltmak amacıyla bu çalışmaya dâhil edilmiştir. Saha araştırmasında tespit edilen kalem işi süslemeli camiler ile ilgili katalog bölümü oluşturulmuştur. Çalışmanın ana temasını kalem işi süslemeler oluşturduğu için katalog bölümünde camilerin mimari özellikleri hakkında kısa bilgi verilmiş, kalem işi süslemelerde motif ve kompozisyon özellikleri ise detaylı olarak tanımlanmıştır. Camilerin çizim ve fotoğrafları ilgili bölümde yer almaktadır. Yapılarda kalem işi süslemeler harim duvarlarında, tavanda ve kadınlar mahfilini taşıyan desteklerin yastık yüzeyinde sıva ve ahşap üzerinde görülmektedir. Kalem işi süslemelerde beş farklı tür tespit edilmiştir. Bunlar, bitkisel ve geometrik motifler, sembolik tasvirler, mimari tasvirler ve yazıdır. Kompozisyonda tasvir edilen motifler Türk süsleme sanatlarında sıklıkla tasvir edilen motiflerdendir.
İslam öncesi Hicaz ve çevresinde panayırlar
Arap Yarımadası, beş bölgeye ayrılmıştır. Bunların içerisinde önemli olanı Hicaz'dır. Hicaz bölgesinin en önemli şehirleri Mekke, Medine ve Tâif'tir. Mekke, coğrafi yapısı itibariyle tarıma elverişli bir yapıya sahip olmadığından buradaki insanların geçim kaynakları ticarettir. Şehrin ticaret hayatı, Hâşim b. Abdümenâf zamanına kadar içine kapalı bir şekilde devam etmiştir. Hâşim ve kardeşleri tarafından başlatılan girişimle beraber başta Mekke olmak üzere Hicaz bölgesindeki ticaret hayatı dışarıya bir açılım gerçekleştirmiştir. Çevre memleketlerle ve kabilelerle yapılan îlâf antlaşmaları, bu açılımın gerçekleşmesindeki en büyük etken olmuştur. Hicaz bölgesinde kurulan panayırlar, ticaretin yanı sıra edebi ve dini hayatın canlanıp gelişmesine katkı sunmuştur. Arap Yarımadası'nda; Yemen, Şam, Irak, Bahreyn ve Hicaz bölgelerinde 29 panayır kurulmuştur. Bunlardan; Ukâz, Mecenne, Zülmecâz, Hubâşe, Hazvere, Kesîb, Sefâsif, Müzâhim, Benî Kaynukâ, Nebat, Zübale Bedir ve Netât ismindeki 13 tanesi, çalışmamız olan Hicaz bölgesi ve çevresinde kurulmuştur. Panayırlar, kuruluş zamanlarına göre; geçici ve mevsimsel olanlar şeklinde ayrılmıştır. Bunlardan; Ukâz, Mecenne, Zülmecâz ve Hubâşe panayırları, sadece haram aylarda kurulmuştur. Bunların dışında kalanlarsa genel itibariyle yıl boyunca açık kalmıştır. Panayırlarda ziraat, sanayi ve hayvan ürünleri ile köleler satışa sunulmuştur. Zirai ürünlerden arpa, buğday, un ile genel anlamda Şam bölgesinden getirilen zeytinyağı satılmıştır. Sanayi ürünlerinden de en fazla satışı yapılansa işlenmiş deri olmuştur. Kozmetik türü olan misk, anber ve tütsünün de ticareti yapılmıştır. Yemen, Bizans ve Habeşistan gibi memleketlerden bölgeye getirilen köle ve cariyeler de panayırlarda satışa sunulmuşlardır. Panayırların dini ve edebi hayata da etki etkisi olmuştur. Araplar, panayırların işleyişlerinde herhangi bir güvenlik sorununun yaşanmaması için çaba harcamış ve bunu dinle halletmişlerdir. Onlar, içinde savaşın yasak olduğu haram aylar uygulamasını ortaya çıkarmış ve bunu bir din olarak uygulamaya sokmuşlardır. Ancak güvenlik sorununun yanı sıra başka bir sorun ile daha karşılaşmışlardır ki o da hac mevsiminin sürekli olarak farklı zamanlara denk gelmesiydi. Bu zaman diliminde bölgenin en önemli panayırları kurulmaktaydı ve bu da Arapların ticaretini olumsuz bir şekilde etkilemekteydi. Bunun önüne geçmek isteyen Araplar, bazı ayları erteleyerek hac mevsimini sürekli olarak belli bir zamana sabitlemek adına nesî uygulamasını kullanmışlardır. Panayırların, dini hayatın yanı sıra edebi hayata da olumlu etkileri olmuştur. Şiir konusunda kendini duyurmak isteyen şairler, panayırlara gelerek şiirlerini okumuş ve gerekirse bazı şairlerle de atışmalara girmişlerdir. Nâbiga gibi şiir konusunda belli bir otoriteye sahip olan şairlerin özellikle Ukâz panayırı'nda bulunması ve şairlerin de onlara şiirlerini sunması, şairlerin panayırlara gelmesini sağlamıştır. Nitekim şairlerin panayırlarda söyledikleri en güzel şiirlerden olan muallakâtlar, bayağı bir şöhrete kavuşmuştur. Şiirin yanı sıra Hicaz bölgesine özellikle de Mekke'ye yazının gelmesinde panayırların etkisi olmuştur.
Bahrî Memlüklerinde sosyal hizmetler (1250-1382)
Memlükler, XIII. yüzyıldan XVI. yüzyılın başlarına kadar Orta doğuda hüküm sürmüş önemli bir Müslüman Türk devletidir. Memlüklerde diğer Türk devletlerinden farklı olarak yönetici kesim köle asıllı kişilerden oluşmuştur. Bu köleler askeri eğitim aldıktan sonra emir komuta zinciri içerisinde bir hiyerarşiye sahip olarak devleti yönetmişlerdir. Venedik ve Cenevizli denizciler tarafından Kafkasya, Deşti Kıpçak ve Harizm bölgelerinden gemilerle Mısır'a getirilen bu köleler, önce dini eğitimden sonra tıbâk adlı kurumlarda askeri eğitimden geçirilerek hürriyetlerine kavuşturulurdu. Askeri eğitimden geçirilen bu memlükler; görünüm, kabiliyet ve liyakat gibi özelliklerine göre askeri sınıf içerisinde görevlendirilirdi. Bu memlükler içerisinde kabiliyet ve liyakatlarına göre sultanlığa kadar yükselenler olmuştur. Memlükler Mısır, Suriye, Kudüs, Anadolu'nun bir kısmı ile Hicaz bölgesinde iki buçuk asrı aşkın bir sürede hüküm sürmüşlerdir. Memlükler 1250-1517 yılları arasında hüküm sürmüştür. Bu devlet, yöneticilerinin geldiği köken, askeri ve dini eğitim aldıkları mekânlar gibi farklı sebeplerle iki ayrı devreye ayrılmış olup birinci döneme Bahrî/Türk Memlükleri (648-784/1250-1382), ikinci döneme ise Burcî/Çerkez Memlükleri (784-923/1382-1517) denilmiştir. Konumuzu teşkil eden Bahri Memlüklerde sosyal hizmetler, devletin önemle üzerinde durduğu bir husustur. Sultan, ümerâ ve zenginler, toplumun belli bir kesimini oluşturan fakir ve muhtaç gibi dezavantajlı grupların sıkıntı çekmeden hayatlarını devam ettirebilmeleri için bireysel olarak vakıflar kurarak veya devlet desteğiyle bu hizmetleri yürütmüşlerdir. Toplumda yardıma muhtaç olan bu dezavantajlı gruplar arasında; çocuk, yetim, öğrenci, hasta, yaşlı, kadın, esir, mülteci ve mahkûm gibi kişiler yer almaktaydı. Bu faaliyetlerle yardıma muhtaç grupların toplumdaki diğer bireylerin hayat standartlarına yakın bir seviyede yaşam sürmelerine imkân sağlanmıştır. Bu kişilerin devlet tarafından kamu kaynaklarından yeterli düzeyde yararlanabilmeleri, bireylerin kendilerini geliştirmeleri ve kendi ayakları üzerinde durabilmeleri hedeflenmiştir. Bunlara ilaveten sosyal hizmetlerle; toplumsal hayatta yardımlaşma ve dayanışma esas alınarak bireysel özgürlüğü sağlama, sosyal işlevselliği devam ettirme ve iyilik halini koruma amaç edinilmiştir. Memlüklerde sultan, ümerâ ve yönetici elit kesimi başta olmak üzere ulemâ, zengin tâcirler ile bunların aileleri ve diğer hayırseverler, bireysel olarak veya vakıflar kurarak sosyal hizmet faaliyetlerine destek olmuşlardır. Bu destekler sayesinde; yardıma muhtaç grupların yeme-içme, barınma ve kıyafet gibi maddi ihtiyaçları karşılanmış ve mektep-medrese gibi kurumlarda eğitim almaları sağlanmıştır. Bu grupların maddi ihtiyaçlarının karşılanmasının yanında manevi ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak da hasta ziyaretlerine önem verilerek âdeta onlara moral verilmiştir. Ayrıca mahkûmlara aileleriyle görüşme imkânı sağlanmış ve onların ibadet etmelerine de engel olunmamıştır. Bunlara ilaveten engelli insanların iş hayatında kendi durumlarına göre çalışmalarına yardımcı olunmuş ve böylece onlara manevi destek sağlanmıştır. Sosyal hizmetler; XIX. Yüzyılda sanayi inkılabından sonra daha çok Batı Medeniyetinde ortaya çıkan bir kavramdır. Memlükler dönemi kaynakları incelendiğinde sosyal hizmet faaliyetlerinin, aslında Hz. Muhammed'den itibaren başladığı ve sonraki süreçlerde de kurumsallaşarak Müslüman Devletlerde de devam ettiği görülmektedir. Araştırmamızın konusu olan Bahri Memlüklerde sosyal hizmet faaliyetleri bireysel ve kurumsal hizmet faaliyetleri olarak alınmıştır. Toplumdaki muhtaç gruplar maddi ve manevi olarak desteklenmiştir. Bu destekler sayesinde; ekonomik, sosyal ve kültürel olarak bu grupların refah düzeyi belli bir seviyeye getirilmiştir. Bunların yanında Türk-İslâm medeniyetinin önemli temsilcilerinden olan Memlüklerin, sosyal hizmet faaliyetleri adına yaptıkları başarılı hizmetlerin açığa çıkarılması önem arz etmektedir. Memlüklerin Orta Çağ'da yapmış oldukları bu sosyal hizmet faaliyetleri daha sonra Batı dünyasını da olumlu yönde etkilemiştir.
Uluğ Bey ve bilimsel faaliyetleri
Timur'un 14. asrın sonlarında güçlü siyaseti ve üstün zekâsı sayesinde başkenti Semerkant olmak üzere kurduğu Türk Devleti'nin üçüncü hakimi Uluğ Bey olmuştur. Uluğ Bey, Semerkant'ı yeniden başkent yaparak dönemin ilim ve medeniyet merkezi haline getirmiştir. Uluğ Bey'in aynı zamanda bilgin bir hükümdar olmasıyla bıraktığı ilmî miras yüzyıllar boyunca dünyaya ışık tutmuştur. Bu tezin amacı, Uluğ Bey'in değerini ve bilim dünyasındaki önemini bir kez daha gün yüzüne çıkarmaktır. Bu çalışmada Timurlu Devleti'nin tarih sahnesine çıkışını ve Uluğ Bey dönemine kadar olan tarihine yer verdikten sonra Uluğ Bey'in hayatı ve emirlik dönemi incelenmiştir. Semerkant'a altın çağını yaşatan bu hükümdarın bilime verdiği önem ve dünyaya miras bıraktığı bilimsel faaliyetleri ele alınmıştır. Son olarak ise o dönemde yaşamış âlimlerin ve Uluğ Bey'in bilimsel mirasını devralarak adını tüm dünyaya duyuran bilginlerin tarihe olan katkıları işlenmiştir. Timurluların tarihini konu edinen ana kaynakların çoğu o dönemde yaşamış ve bizzat hükümdarların desteklediği müellifler tarafından kaleme alınmıştır. Çalışmamızda öncelikle ilk kaynaklardan faydalanılmıştır. Uluğ Bey'in hayatı ve bilimsel faaliyetleriyle ilgili dünyada ve ülkemizde yapılmış çeşitli araştırmalar ve makalelerden de faydalanılmıştır. Uluğ Bey'in öncülüğünde yapılan bilimsel faaliyetler, bilim tarihine büyük katkı sağlamış, dönemin toplumsal ve kültürel hayatını derinlemesine etkilemiştir. Uluğ Bey sadece bir hükümdar olarak değil, aynı zamanda bizzat gerçekleştirdiği gözlemler neticesinde bir bilim insanı olmasıyla tarihte önemli bir yere sahip olmuştur. Uluğ Bey'in bilim ve kültür alanındaki mirası, günümüzde dahi araştırılmaya devam etmektedir. Anahtar Kavramlar: Bilim Tarihi, Timurlular, Uluğ Bey, Medreseler ve Rasathâne Bilim Kodu: 60303
Müellifi bilinmeyen mensur bir fütüvvet-nâme (Çorum Hasanpaşa kütüphanesi 19 hk 885, inceleme metin tıpkıbasım)
Türk edebiyatının önemli yazılı kaynakları arasında yer alan fütüvvet-nâmeler, 13 ve 14. yüzyıl Anadolu coğrafyasında görülen fütüvvet anlayışı ile Ahîlik kurumunun temel ilkelerini ortaya koyan ve yazıldıkları dönemin sosyo-kültürel yapısı ve ekonomik hayatı hakkında bilgiler veren eserlerdir. Bu yönüyle Anadolu'nun dinî tarihine dair doğrudan bilgi elde edebileceğimiz önemli kaynaklardan olan Fütüvvet-nâmeler, esas itibariyle Ahîliğin anayasası ve Ahîlerin el kitabı mahiyetindeki eserlerdir. Ahîlik kurumunun yaşadığı gelişim ve değişimlere paralel olarak muhtevaları değişiklik göstermiş, buna bağlı olarak Mevlevîlik, Bektaşîlik, Kâdirîlik, Rufâilik gibi bazı tarikat çevrelerince çeşitli Fütüvvet-nâmeler kaleme alınmıştır. Üzerinde çalışma yaptığımız fütüvvet-nâme türündeki bu eserin, içeriğinde yer alan konulardan ötürü sûfî/tasavvufî çevrede kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Eserin müellifi hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş, yazılış tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Nüshada yer verilen bazı kavramlardan hareketle 18 ya da 19. yüzyılda yazılmış olabileceği düşünülmektedir. Mensur bir fütüvvet-nâme örneği olan eser, Çorum Hasanpaşa Yazma Eserler Kütüphanesi, 19 Hk 885 numarada Fütüvvet-nâme başlığıyla kayıtlıdır. 67 varaktan müteşekkil eserin geneline bakıldığında sade bir dil ve akıcı üslupla yazıldığı görülmektedir. Eser, konu değişikliğini gösteren "Fasl" başlıklarından meydana getirilmiş, tasavvufî adab ve erkânların yanı sıra yeme-içme ve misafir ağırlama adabı gibi sosyal hayatı ilgilendiren bazı hususlar soru-cevap şeklinde izah edilmiştir. Eserde peygamberler, dört halife (çâr-yar), sahabeler, on iki imam (düvaz-deh), on dört masum (çâr-deh), bazı dinî ve tarihî şahsiyetler hakkında bilgilere yer verilmiştir. Bunların yanı sıra tasavvufun dört kapısı başta olmak üzere şed, post, fakr, ricâlü'l-gayb, Kâbe kavseyn gibi tasavvufi literatüre ait kavramlardan bahsedilmiştir. Şed kuşandırma, posta geçme, icazet verme, üstadın huzuruna girme ve ayrılmanın usulü gibi bazı ritüeller üzerinde durulmuştur.
21. yy. Almanca siyer literatüründe Hz. Muhammed tasavvuru (Tilman Nagel örneği)
Tarih boyunca oryantalistler, farklı perspektifler ve metodolojiler kullanarak Batı dünyasında Hz. Peygamber ile ilgili kapsamlı çalışmalar ortaya koymuş ve zamanla zengin bir literatür oluşturmuşlardır. Bu literatürün ilk müellifleri, İslâm dünyasında ve Bizans'ta kaleme alınan eserlerden faydalanmak suretiyle doğrudan veya dolaylı olarak Hz. Peygamber'in hayatına temas eden çalışmalar üreten din adamları olmuştur. Ancak bu yazarlar eserlerini genellikle reddiye niteliğinde hazırlamış ve Hz. Peygamber'e değinmelerine rağmen onu anlama gayreti içinde olmamışlardır. Aydınlanma ile kilise otoritesine ait etkinin azalması, bazı yazarların Hz. Peygamber hakkındaki çalışmalarında üslup ve söylem açısından farklı bir yönelime kapı aralamıştır. Bu değişimin temel nedenlerinden biri, Arapça siyer kaynaklarının Batılı akademisyenler tarafından keşfedilmesi ve süreç içerisinde Batı dillerine çevrilmesi olmuştur. 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarını kapsayan ve daha çok bilimsel oryantalizm olarak tanımlanan dönemde, özellikle Almanya'da yürütülen İslâm araştırmaları büyük önem kazanmıştır. Siyer alanında kayda değer gelişmeler yaşanmış ve birçok Alman oryantalist yetişmiştir. Bu süreçte hem Batı'da hem de İslâm dünyasında etkili olan kurucu metinler kaleme alınmış, bu eserler temel alınarak 20. yüzyılda siyer malzemelerinin otantikliği ve güvenilir bir Hz. Peygamber biyografisinin yazılabilirliği konusunda metodolojik tartışmalar yürütülmüştür. Bahsi geçen geniş literatür ve süregelen metodolojik tartışmaların üzerine Almanca kaleme alınan modern çalışmalar ve müellifler dikkat çekmektedir. Bu çalışmaların arasında, Emekli İslâm Bilimci ve Şarkiyatçı Prof. Dr. Tilman Nagel'in eserleri öne çıkmaktadır. Bu nedenle araştırmamız da Tilman Nagel'in Hz. Peygamber'e ilişkin sunduğu bilgilerin analiz edilerek onun peygamber algısının ortaya konmasını amaçlamaktadır. Nagel'in kaynak tenkidine dayalı yaklaşımı ve tarihsel bağlam analizleri dikkat çekicidir. Ayrıca metodolojisi, oryantalist geleneğin klasik yaklaşımlarını sürdürmekle birlikte modern tarih anlayışının yöntemlerini içermesi bakımından özgün bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızın hedefleri doğrultusunda Nagel'in aktardığı veriler, temel siyer ve İslâm tarihi kaynaklarındaki rivayetlerle titizlikle karşılaştırılmıştır. Bir yandan rivayetler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar değerlendirilirken, diğer yandan Nagel'in ileri sürdüğü iddiaların kökenleri incelenerek kapsamlı bir çerçeve oluşturulmuştur. Araştırma, oryantalist düşüncenin Hz. Peygamber algısına genel bir perspektiften yaklaşırken, Tilman Nagel'in Hz. Muhammed'e dair görüşlerini özel düzeyde ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Çalışmamızda nitel araştırma yöntemlerinden metin merkezli inceleme teknikleri kullanılmıştır. Nagel'in akademik siyer metinleri, söylem analizine dayalı eleştirel içerik çözümlemesi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışmanın giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı, önemi, yöntemi, kapsamı ve sınırlılıkları ortaya koyulmuştur. Birinci bölümde Tilman Nagel'in hayatı ve eserleri ele alınarak Siyer metodolojisi ve kaynaklara yönelik yaklaşımına değinilmiştir. İkinci bölümde Hz. Peygamber'in Mekke'deki hayatı çerçevesinde vahiy öncesi hayatı ile bi'set'ten hicrete kadar yaşanan olaylar analiz edilmiştir. Üçüncü bölümde Hz. Muhammed'in askerî faaliyetleri ele alınırken, dördüncü bölümde ise şahsiyeti, özel hayatı ve getirdiği mesaj incelenmiştir. İddialar çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz araştırmada şarkiyatçı ve aynı zamanda Emekli İslâm Bilimci Prof. Tilman Nagel'in siyer ilmine ve Hz. Peygamberin hayatına yaklaşımı İslâm Tarihi kaynakları temelinde tespit edilmeye çalışılmıştır.
Yekgûş Dîvânı (İnceleme, edisyon kritikli metin, indeks)
Klasik Türk edebiyatı çalışmalarının merkezini temsil eden metin esaslı çalışmalar içerisinde nadide bir konuma sahip dîvânlar, hangi asırda kaleme alınırsa alınsın mühim bir kıymeti haizdir. İster mürettep olsun ister olmasın yüzyıllardır belli bir usule tabi olarak devam ettirilen dîvân yazma geleneği, geçmişle gelecek arasındaki güçlü irtibatın devam etmesini sağlamaktadır. Hem ortak bir dilin hem de toplumsal değişim ve dönüşümlerin izlerinin görüldüğü bu türden eserler, sağlam bir medeniyetin edebî sahadaki mihenk taşıdır. Bu bakımdan dîvânlar, her dönemde araştırmacıların ilgisine mazhar olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreği ile yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış Abdülkâdir Bilgiç (M 1880-1957), Nakşî-Hâlidî ekolünün önemli temsil mekânlarından biri olan Nehrî Medresesinde yetişmiş, ilmî ve tasavvufî yönüyle tebarüz etmiş bir aileye mensup âlim ve şairdir. İçinde bulunduğu çevrenin ve edindiği kültürel mirasın bir yansıması olarak kaleme aldığı ve 1955 yılında tamamlandığı düşünülen Yekgûş Dîvânı, dinî ve tasavvufî hususiyetleri barındırmakla birlikte müellifin ilmî yönünü ortaya koyan, büyük bir kısmını methiye ve mersiyelerin oluşturduğu biri 107 diğeri 147 varak olmak üzere iki nüshadan müteşekkil bir eserdir. Bilgiç, eserini geçmiş büyüklerin adını ve şanını yaşatmak, gelecek nesilleri bu yüce değere yönlendirmek, böylece kültürel mirasın devamlılığını sağlamak için kaleme aldığını ifade etmektedir. Dîvân'da farklı nazım biçimlerinde ve türlerinde yazılmış çok sayıda Türkçe, Farsça ve Kürtçe şiir bulunmaktadır. Bu çalışma, biyografik kaynaklarda hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmayan Abdülkâdir Bilgiç'in hayatının ve edebî şahsiyetinin ortaya konulmasının yanı sıra Yekgûş Dîvânı adlı eserinin çeviri yazılı metninin ve tahlilinin araştırmacıların istifadesine sunulması gayesini taşımaktadır. Bu bağlamda, evvela yazılı üç kaynaktan ve Dîvân'ından elde edilen bilgiler v doğrultusunda müellifin hayatı ve edebî kişiliğine dair bir çerçeve çizilmiş; ardından eser şekil ve muhteva yönünden tahlil edilmiş, söz konusu iki nüshadan hareketle oluşturulan transkripsiyonlu metne yer verilmiştir. Hazırlanan indeks, Abdülkâdir Bilgiç'in resmî hizmet döküm belgesi ve yazma nüshalardan örnekler ise ekler bölümünde sunulmuştur.
13. yüzyıl Anadolu siyasi-kültürel ortamının anadolu selçuklu sanatına yansımaları
1071 Malazgirt Zaferi sonrası, Anadolu'nun kısa süre içerisinde bir Türk yurdu haline geldiğini görmekteyiz. Büyük Selçuklu Devleti'ne tabi olarak Anadolu'ya gönderilen Türk beyleri, burada çeşitli iskân ve imar faaliyetlerinde bulunmuştur. Gerek Orta Asya ve İran'da sahip oldukları birikim gerekse Anadolu'da karşılaşılan gelenek ve kültürler, Türklerin Anadolu'da yeni bir sentez ortaya koymasına zemin hazırlamıştır. Bu tarihi gerçeklikten hareketle; Anadolu'da birçok farklı unsur bulunmasına rağmen Türklerin kısa süre içerisinde orijinal ve etkilerini bugün dahi görebildiğimiz bir medeniyet atılımı gerçekleştirmesi, üzerinde dikkatle durulması ve titizlikle incelenmesi gereken bir konudur. Hititlerden Sümerlere, Hıristiyanlıktan pagan dinlere, Helenist gelenekten Greko-Romen kültürüne uzanan bir coğrafyada millî kimliklerini kaybetmeyerek bütün bu zenginliğin üzerine inşa edilen Anadolu Selçuklularının, nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği her yönden değerlendirilmelidir. Sanat faaliyetlerinin bir milletin yaşadıklarından, içerisinde bulunduğu ortamdan, sahip olduğu karakterden bağımsız olamayacağı gerçeği ve o döneme dair birincil kaynakların yetersizliği, Anadolu Selçuklu sanatının önemini artırmaktadır. Bu çalışmamızda, Anadolu Selçuklu dönemindeki siyasi-kültürel ortamın sanat üzerinden yorumlanması hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Anadolu, Kültür, Medeniyet, Sanat, Selçuklu.
Bursa şehr-engîzlerinde mekân tasvirleri
Çalışmamız, 16. ve 18. yüzyıllar arasında Klasik Edebiyatımız içerisinde yer alan Bursa Şehr-engîzlerinin mekân tasvirlerini konu edinmektedir. Giriş kısmında; çalışmanın amacı, niteliği, Klasik Türk Edebiyatımızda yer alan şehr-engîzler ve Bursa'nın kültür tarihimizdeki yeri ile araştırmanın metodu, konuyla ilgili yayın ve kaynaklar üzerinde durulmuştur. Tez üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Bursa Şehr-engîz yazarlarımızın bibliyografik bilgilerinin yanısıra şehr-engîzlerinin muhtevalarına ve nüsha bilgilerine yer verilmiştir. İkinci bölümde, Şehr-engîzlerdeki Bursa'ya dair mekânlarla ilgili beyitler belirlenip, bu yerler hakkında tanıtıcı resim, konum karekod bilgisi ve ansiklopedik bilgiler paylaşılmıştır. Üçüncü bölümde Şehr-engîzlerdeki mekâna ait mefkumlar belirlenerek dini mekân, sosyal mekân ve tabiatla ilişkin olmasına göre beyitler 3 ana kategoride sınıflandırılmıştır. Akabinde bu mefhumların ıslahat anlamlarıyla birlikte örnekleri verilmiştir. Son olarak, Bursa Şehr-engîzlerinin; kültürümüze ve edebiyatımıza kattığı öneme değinilmiş ve özellikle yaşadığı şehre göre şekil alan insanın mekânla kurduğu ilişki tasvirlerle incelenmiştir.