İstanbul University
Institute

Institute of Forensic Medicine

İstanbul University

17

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Master'sOpen AccessTR

Yakın akrabalarda NGS teknolojisi ile STR lokuslarının ayrım gücünün belirlenmesi

PCR, kantitatif DNA analizi, (STR) profilleme ve mitokondriyal DNA (mtDNA) dizilimi gibi birçok yöntem adli DNA analizinin temelini oluşturur. Geleneksel yani "Kapiler Elektroforez" (CE) yöntemine dayalı STR analizi ile elde edilen sonuçlar yakın akrabaların kimliklendirilmesinde yetersiz kalabilmektedir. Bunun sebebi kapiler elektroforezle STR alellerinin yalnızca uzunluk ve tekrar sayısı bilgisine ulaşılabilmesidir. "Yeni Nesil Sekanslama" (NGS) teknolojisiyle birlikte bu STR alellerinin nükleotid dizileri de elde edilir. Böylece yakın akrabaların müdahil olduğu davalar yüksek ayırım gücüne sahip NGS teknolojisiyle çözümlenebilecektir. Bu çalışmada hem CE hem de NGS metotları kullanılarak yakın akrabalarda STR analizi yapılmıştır. Yapılan çalışmada hem NGS hem de PCR-CE analiz sonuçları verilen örnek aile sonucu incelendiğinde, sekiz lokusta (D12S391, D1S1656, D21S11, D2S1338, D2S441, D3S1358, D8S1179 ve vWA) CE metoduna kıyasla, NGS metodu ile toplam 31 farklı alel gözlenmiştir. Diğer lokuslarda ise her iki metod ile de aynı sayıda alel gözlenmiştir. Bunun yanı sıra çalışmamızda CE sonuçlarında D8S1179, D12S391 lokuslarında homozigot olarak görülen genotipler NGS ile incelendiğinde bu homozigot bireylerin sekans motiflerinin farklı olduğu gözlenmiştir. Alellerin uzunlukları eşit olduğu halde sekans motiflerindeki farklılık sayesinde hangi alelin ebeveynden veya akrabadan tespit edilebilmektedir. Sonuç olarak çok az olan örnek grubunda bile NGS ile alel sayısında artış olduğu anlaşılmıştır. Alel uzunluklarının eşit olduğu bu gibi durumlarda NGS teknolojisinin kullanımının nesep tayini için ne kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir. Bu çalışmada da olduğu gibi NGS teknolojisi kullanılarak yapılan analizlerde bir lokusa ait birden fazla motif tespit edilebilir ve uzunluğa dayalı analize kıyasla daha fazla alel elde edilebilerek ayrım ve dışlama gücü arttırılabilir. Böylece yakın akrabaların dahil olduğu birçok davanın çözüme kavuşturulması, ayrım gücü yüksek NGS teknolojisi kullanılarak STR alellerinin sekanslaması ile mümkün olabilir.

Naciye Durmuş İşleyen
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Velayete ilişkin şahsi münasebet kurulması davalarında dijital iletişim yöntemlerinin kullanılması

Ülkemizde boşanma oranlarının son yıllarda artmasına bağlı olarak, boşanma ve velayet davalarında en büyük sorunlardan biri de şahsi münasebetin kurulmasıdır. Bu tez çalışmasının amacı da boşanma ve velayet davalarında çocukların örselenmeden şahsi münasebet kurmalarında çağın gereklerine uygun olarak güncel teknolojik imkânların kullanılmasıdır. ABD'de Utah eyaletinde 2004 yılında ebeveynlerin çocukları ile iletişim ve ilişkilerini düzenleyen uygulama yargıçlar tarafından başlamıştır. Aynı şekilde Kanada'da ebeveynlerin çocukları ile iletişim kurabilmesi için hâkimlerce dijital iletişim yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmada şahsi münasebetin sadece yüz yüze olarak değil, dijital iletişim yöntemleri kullanarak sağlanmasının olası olumlu ve olumsuz yönleri de ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada İstanbul Büyükçekmece Adliyesi 1. Aile Mahkemesi, 3. Aile Mahkemesi, 4. Aile Mahkemesi ve 5. Aile Mahkemesi'nin 2016-2019 yılları arasında boşanma hususunda karar bağlanmış 300 adet dosya incelemesi yapılmıştır. Ayrıca boşanmak üzere mahkemeye başvuran 15 ebeveyn ve 21 çocuk ile de gönüllü olarak anket çalışması yapılmıştır. Katılımcılara onam formu imzalattırıldıktan sonra bireysel bilgi formunu da içeren dijital iletişim yöntemlerinin velayet ve şahsi münasebet davalarında kullanılmasına ilişkin soruları içeren anket uygulaması basit istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Ankette katılımcıların internet kullanım ve internete erişim durumları, dijital platformda kullandıkları uygulamalar ve dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi avantajlı olarak görüp görmedikleri gibi hususlar ele alınmıştır. Geçmişte verilen kararlara yönelik yapılan dosya incelemesi sonuçları ise SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) ile analiz edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin frekans ve yüzdelik dağılımlarının değerlendirilmesi için parametrik olmayan testlerden Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis ve Ki-Kare Bağımsızlık testleri kullanılmıştır. Çalışmada, şahsi ilişki türünün %82.7'sinin Cumartesi gününden Pazar gününe kadar yatılı olacak şekilde ve %90.7 oranla bu ilişkinin 15 günde bir kurulduğu görülmüştür. Yapılan anket çalışmasında da kurulan şahsi ilişki ve süresinin benzer olduğu anlaşılmıştır. Velayetin annede olduğu durumlarda babaların %80'inin, babada olduğu durumlarda ise annelerin %100'ünün kurulan şahsi ilişkiden memnun olmadıkları görülmüştür. Ankette ebeveynlerin %100'ünün, çocukların ise %95.2'sinin internet kullanımı olduğu anlaşılmıştır. Dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi annelerin %93'ü, babaların da %60'ı avantajlı görmektedir. Çocukların %90.5'inin velayeti elinde bulundurmayan ebeveyni ile görüştüğü, bu görüşmelerin %38.1 oranla haftada bir gün ve görüşme tipinin de %52.4 oranla yüz yüze yatılı şekilde olduğu, çocukların %52.4'ünün bu görüşme tipi ve sıklığından memnun iken %47.6'sının memnun olmadığı görülmüştür. Yapılan anket sonucunda çocukların %95'inin dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimi avantajlı olarak gördükleri anlaşılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda; teknolojinin hayatımızın her alanında her yaştan kişiyi etkisi altına aldığı ve bu kapsamda dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimin de şahsi ilişki kurulmasında uygulanmasının şahsi ilişkinin yeni bir boyutta hayat kazanmasına yol açacağı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Velayet, Boşanma, Şahsi Münasebet, İnternet, Dijital İletişim Yöntemleri.

Aile içi ilişkilerBoşanmaSayısal iletişim+4
Fatma Durmuş
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde oyun bağımlılığı ile kendini sabote etme, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi arasındaki ilişki

Bu araştırmanın temel amacı üniversite öğrencilerinin oyun bağımlılığı düzeylerinin; kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi değişkenleriyle ilişkisini değerlendirmek ve bu değişkenlerin oyun bağımlılığı üzerindeki yordama gücünü saptamaktır. 144 kadın, 78 erkek öğrenciden oluşan toplam 222 kişilik örneklemden elde edilen veriler kullanılarak bu değişkenlerin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada demografik bilgi formu, Oyun Bağımlılığı Ölçeği, Kendini Sabotaj Ölçeği, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ve Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 uygulanmıştır. Oyun bağımlılığı yaygınlığı monotetik tanı sistemine göre %13,5 olarak bulunmuştur. İstatistiksel analiz sonucu elde edilen bulgular; kendini sabotaj (düşük düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .21, p < .01), anksiyete duyarlılığı (orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .32, p < .01) ve aleksitiminin (arasında orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .34, p < .01) oyun bağımlılığı ile anlamlı ilişkili olduğunu göstermiştir. Kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığının bilişsel, fiziksel ve toplumsal alt boyutları, aleksitiminin duyguları tanıma, duyguları ifade etme, dışadönük düşünme alt boyutlarından oluşan tüm model; oyun bağımlılığı değişkenindeki varyansın %19'unu açıklamaktadır (F(7, 186)=6.30, p<.01). Yordayıcı değişkenlerden aleksitiminin "duyguları ifade etme" alt boyutu (ß= .28, t=3.03, p<.01) modele istatistiksel olarak anlamlı katkıda bulunmaktadır. Bu araştırmanın sonuçlarına göre duygularını ifade etmekte zorluk yaşayan bireylerin oyun bağımlılığında risk grubu içerisinde olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Oyun bağımlılığı; kendini sabotaj; anksiyete duyarlılığı; aleksitimi

AleksitimiAnksiyeteAnksiyete duyarlılığı+4
Osman Sezer Erim
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlar: Meslek, anneliğe, kadın cinselliğine ve cinsiyet rollerine ilişkin algının etkisi

Bu çalışmanın amacı ülkemizde istismar olgularıyla karşılaşabilecek uzmanların kadın cinsel istismarcılara yönelik inanışlarının tespit edilmesidir. Kadın cinsel istismarcılara yönelik görüşlerde meslek, anneliğe, babalığa ve kadın cinselliğine yönelik görüşleri ve geleneksel cinsiyet rollerine ilişkin düşüncelerin etkisi incelenmiştir. Araştırmaya mesleği itibariyle cinsel istismar vakalarıyla karşılaşabilecek psikolojik danışman, psikolog, psikiyatrist, sosyal çalışmacı, doktor, hemşire, adli tıp uzmanı, polis ve hukukçu olmak üzere 9 meslek grubundaki çalışanlar dahil edilmiştir. Araştırmanın örneklemini 296 kadın, 206 erkek olmak üzere toplamda 502 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması 32.12 (S.S = 7.90) olup yaş aralığı 20-65'tir. Çalışma kapsamında Geleneksel Annelik ve Babalık Ölçeği, Cinsel Çifte Standartlar ile araştırmacılar tarafından hazırlanan Demografik Bilgiler Formu, Cinsel İstismar Vaka Örnekleri Formu, Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler Formu ve Türkçe'ye adaptasyonu yapılan Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25 ve SPSS AMOS 20 programları kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için Doğrulayıcı Faktör Analizi, ki-kare, Bağımsız Örneklem t-testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Pearson Korelasyon, Basit ve Çoklu Doğrusal Regresyon, Hiyerarşik Regresyon Analizi yapılmıştır. Yapılan istatistiksel analizlerde p<0.05, p<0.01, p<0.001 anlamlılık düzeyleri aranmıştır. Tek Yönlü ANOVA sonuçlarına göre ruh sağlığı uzmanları ve sosyal çalışmacıların adalet çalışanları ve sağlık çalışanlarına kıyasla kadın cinsel istismarcıları daha zararlı ve ciddi gördükleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği'ndan aldıkları toplam puanlar ile Geleneksel Annelik Ölçeği (r = -.293) ile düşük düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunurken, Geleneksel Babalık Ölçeği (r = -.342), Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler (r = .385), Cinsel Çifte Standartlar ile (r = -.344) ile orta düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<.01). Basit Doğrusal Regresyon analizlerinde kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların varyansının %8.7'sinin geleneksel annelik, %11.7'sinin geleneksel babalık, %14.8'inin kadın cinselliğine yönelik mitler ve %11.8'inin geleneksel cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Beş blokta gerçekleştirilen Hiyerarşik Regresyon Analizi sonucunda ise kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların %21.7'sinin istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakasıyla karşılaşma, geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılara, kadın cinselliğine ilişkin mitlere ve toplumsal cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Modelde geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar ve kadın cinselliğine yönelik mitlere inanmanın en güçlü değişkenler olduğu ve sırasıyla kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlardaki varyansın %3.2 ve 2.4'ünü tek başına açıkladığı bulunmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar, toplumsal cinsiyet rolleri, kadın cinselliğine yönelik mitlere inanma değişkenlerinin kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlarda en belirleyici değişkenler oldukları, meslek, cinsiyet, cinsel istismar konusunda eğitim alıp almama ve istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakalarıyla karşılaşma değişkenlerinin daha zayıf ve/ya dolaylı bir etkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular alanda çalışan uzmanların kadın cinsel istismarcılar konusunda duyarlı olduklarını ancak yeterince detaylı bilgiye sahip olmadıklarını ve konu hakkında daha fazla eğitim ve deneyime ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.

AnnelikBabalıkCinsel istismar+7
Seda Akdemir
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2020
50
Master'sOpen AccessTR

Sürgün sürecinde büyük grup kimliğinin travmanın onarımındaki rolünün incelenmesi: Ahıska Türkleri örneği

çalışmanın amacı, 1944 yılındaki büyük sürgünde zorla göç ettirilmiş, birinci nesil Ahıska Türklerinde travmanın sağaltım sürecinde, sahip oldukları büyük grup kimliğinin etkisi incelemektir. Yaşamış oldukları travmatik olayın etkisinin aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen devam ettiği; iç dünyalarını ve kimliklerini yaşadıkları üzerinden şekillendirildikleri düşünülmektedir. Katılımcılar, anavatanları olan Ahıska'dan, sahip oldukları Türk-Müslüman kimliği nedeniyle sürgün edilmiş, sonrasında farklı yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Yaşları 79 ile 89 arasında değişen, İstanbul ve Bursa'da yaşamakta olan birinci nesil aile üyeleri ile görüşmeler yapılmıştır. Görüşme çıktıları, Yorumlayıcı Fenomonolojik Analiz (YFA) aracılığı ile analiz edilmiştir. Altı üst tema ve yirmi iki alt temaya ulaşılmıştır. Ulaşılan üst temalar şu şekildedir; 1) kimlik yapılanması 2) sürgün ve göç yaşantısı, 3) adalet arayışı, 4) ev bulma ve vatana dönme çabaları, 5) baş etme mekanizmaları, adaptasyon ve hayatta kalma stratejileri 6) kaybedilen topraklara dair. Bu temalara ek olarak, araştırmacının görüşmeler süresince yaptığı gözlemlere yer verilmiştir. Çalışmanın, göçmenlerin yaşadıkları travmatik olaylara ve travmatik olayların sağaltımına yönelik tanımlayıcı bir niteliği olması nedeniyle devlet kuruluşlarının ve sivil toplum kuruluşlarının göçmenler için geliştirdikleri politikalar ve destek programlarına yardımcı olacağı düşünülmektedir.

Psikolojik travmaZorunlu göç
Betül Çelebi
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Üç kuşak kadın yetişkinin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyon ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, üç kuşak kadın yetişkinin, çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemi üç kuşak, her biri 36 kişilik gruplar olmak üzere 108 kadından oluşmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması birinci kuşak kadınlar (K1) için 72.86 (SS:6.85), ikinci kuşak kadınlar (K2) için 51.25 (SS:7.16), üçüncü kuşak kadınlar (K3) için 26.50 (SS:6.51)'dir. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan demografik anket, Çocuk Çağı Kötüye Kullanım ve İhmal Soru Listesi (ÇKİS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES), Şiddete Yönelik Tutum Ölçeği (ŞYTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada, kullanılan anket ve ölçeklerden hem nicel ve hem de nitel veriler elde edilmiştir. Nicel verilerin analizi SPSS 22 (Statistical Package for Social Sciences) istatistik programı, nitel verilerin içerik analizi MaxQDA 2018 programı ile yapılmıştır. Örneklem grubu, normallik değerlerini karşılamadığından nonparametrik testler kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkileri incelemek için nonparametrik olan Spearman sıra korelasyon katsayısı (rs), çoklu regresyon analizi ve nonparametriklik göz önüne alınarak 1000 bootstrapping tekniği uygulanmıştır. K1, K2 ve K3'lerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumlarının farklılaşıp farklılaşmadığını belirleyebilmek için Kruskal Wallis H analizi, kuşakları karşılaştırmak için ve değişkenlerin bazı demografik değişkenlerle ilişkisini analiz etmek için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Korelasyon analizinde, ŞYTÖ puanlarının, CTQ alt ölçeklerinden duygusal istismar (rs = .30, p < .01) ve fiziksel ihmal (rs = .35, p < .01) ile pozitif yönde, cinsel istismar (rs =-.29, p < .01) ile negatif yönde anlamlı ilişki gösterdiği bulunmuştur (n=108). DES, CTQ'nun hiçbir alt ölçeği ile anlamlı ilişki göstermemiştir. Regresyon analizi sonucunda, fiziksel ihmalin, şiddete yönelik tutumun anlamlı bir yordayıcısı olduğu ve şiddete yönelik tutumların %17.6'lık bir kısmını açıkladığı bulunmuştur (B = 2.452, %95GA = 0.627 – 4.011; β = .35, p < .001). K1, K2 ve K3'ler çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından karşılaştırılmıştır. Çocukluk çağı travma düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 67.89) K2'ler (sıra ortalaması 51.43) ve K3'lerden (sıra ortalaması 44.18) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Dissosiyasyon düzeylerinin K3'lerde (sıra ortalaması 66.71), K1'ler (sıra ortalaması 41.68) ve K2'lerden (sıra ortalaması 55.11) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Şiddete yönelik tutum düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 71.58), K2'ler (sıra ortalaması 52.24) ve K3'lerden (sıra ortalaması 39.68) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Açlık / yoksulluk sınırının altında kalan K2'lerin şiddete yönelik tutumlarının (sıra ortalaması = 23.30), açlık/yoksulluk sınırının üstünde olan K2'lere göre (sıra ortalaması = 16.08) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (Z=1.95, p ≤ .05). K1'ler ve K3'lerde şiddete yönelik tutumlarının açlık / yoksulluk sınırına göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı görülmüştür. Nitel verinin içerik analizi araştırmacı tarafından oluşturulan 19 kod ile yapılmıştır. 108 katılımcıya ait görüşmelerden elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılmış ve tüm metinler bu kodlarla taranmıştır. Araştırmanın nitel bulgularında, kuşaklar arasında tekrar eden örüntü özellikleri (6 grup kadında 3 kuşakta, 4 grup kadında 2 kuşakta, n = 26, % 24.1), kullanılan savunmalardan agresörle identifikasyonun (9 K1, 9 K2, 8 K3, n = 26, %24.1) en fazla kullanılan savunma olduğu, olumsuz duygu olarak öfkenin (10 K1, 7 K2, 6 K3, n = 23, % 21.3) varlığı görülmüştür. 18 yaş altı evlilik oranı K1'lerde %44.4 (n = 16) iken, K2'lerde %8.3'e (n=3) düştüğü, K3'lerde hiç olmadığı görülmüştür. Katılımcılar, aile içi fiziksel şiddetin mağduru, tanığı ve uygulayıcısı olma bakımından sorgulanmıştır. Elde edilen verilere göre, orijin aile içinde fiziksel şiddet mağduru olanların (K1: %54.1, K2: %52.1), orijin aile içinde şiddet tanığı olanlara 0(K1: %53.8, K2: %50.0) göre, küçük bir fark ile, kendi kurdukları ailede daha fazla fiziksel şiddet uyguladığı bulunmuştur. K3'lerin 12'si evli olduğundan ve hepsinin çocuğu olmadığından değerlendirilmemiştir. Orijin ailede fiziksel şiddete tanıklık etmiş olup da, kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %38.5 iken K2'lerde %50 olarak bulunmuştur. Kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet uygulayanların oranı K1'lerde %50.0 iken K2'lerde %60 olarak bulunmuştur. Orijin ailede fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %33.3 iken K2'lerde %34.7 olarak bulunmuştur.

Adli psikolojiDissosiyatif bozukluklarKadınlar+5
Zeynep Pınar Cohen
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İstanbul'da çeşitli ilçelerden alınan toprak ve toprağa gömülü fiziksel delillerin adli mikrobiyolojik yönden araştırılması

Adli vakaların aydınlatılmasında olay yeri inceleme ve bu inceleme sonucunda elde edilen deliller büyük önem taşırlar. Toprak, pek çok kriminal olguda, bir suçluya veya kurbana taşınabildiği için, kriminal incelemelere delil taşıyıcısı olarak önemli bilgiler sağlayabilir. Zamanla süregelen doğal nedenlerle iklim (nem, sıcaklık), ana materyal (ana kaya), reliyef (topografya), canlı organizmalar ve zaman gibi faktörlerle toprak değişik bölgelerde farklı bileşimde ve karakteristik bir yapıya dönüşmektedir. Toprağın mikrobiyal dağılımının oldukça değişken olması toprak kimliklendirilmesinde mikroorganizmalardan yararlanmamızı sağlamıştır. Topraktaki bakteriyal türlerin ve onların metabolik aktivitelerinin tayini, toprak örneklerinin farklılandırılmasında kullanılabilir. Mikrobiyolojik açıdan üç grup mikroorganizma toprağın kimliğinin belirlenmesini, değişik toprak örnekleri arasındaki benzerlik ya da farklılıkları belirlemeyi mümkün kılmıştır. Mantar, bakteri, aktinomiset kolonilerinin morfolojilerinin karşılaştırılması toprak örneklerinin kimliklendirilmesini sağlar. Bu çalışma, toprakta bulunan mikroorganizmaların kimliklendirilmelerinin adli bilimler açısından önemini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Çalışmamız İstanbul il sınırlarındaki yerleşim alanı dışındaki belirlenmiş ve işaretlenmiş 20 bölgeden oluşturuldu. Mekan olarak büyük ve geniş toprak zemin ve ormanlık alanlardan, 1. ay, 2. ay ve 3. ay sonunda ve 4 model fiziksel delil numuneleriyle çalışıldı. Bu bölgelerde açılan çukurlara gömülerek toprak ile teması sağlanan 4 model fiziksel delil, 1. ay, 2. ay ve 3 ay sonunda çalışmaya alındı. Analiz için 10 gram (g) toprak numunesi ve 20-30 santimetre (cm) derinlikteki toprağa gömülü ve toprakla bulaşma gösteren 5x5 cm ölçüsündeki 4 fiziksel örnek delil (kumaş, kauçuk, metal, tahta) toplanarak dekontaminasyonu sağlandı ve mikrobiyolojik analizleri belirtilen süre sonunda ve belirlenen sırasıyla önce fenotipik (mikroskobik, makroskobik vb.) sonra kültür yöntemleriyle birlikte, ileri biyokimyasal tanı analizleri (API ve MALDI-TOF MS cihazı) kullanılarak tanımlamaları yapıldı. Sonuç olarak, kriminal olayların değerlendirme aşamasında önemli kanıtlar olan toprak ve toprakla bulaşma gösteren örnek fiziksel deliller üzerindeki mikroorganizmaların varlığı yapılan mikrobiyolojik incelemeler yönüyle adli bilimlere katkısı belirlendi. Böylece toprakta bulunan mikroorganizmaların toprağın kimliklendirilmesinde bir gösterge olarak kullanılabilirliği görüldü. Tanımlanan mikroorganizma türleri toprak numunesinde % 69 bakteri, % 31 mantar; model fiziksel delil numunelerinde % 75 bakteri, % 25 mantar olarak belirlenerek delil örnekler ve alınan toprak örneklerinden bir veri tabanı oluşturuldu. Adli bir olayın çözümlenmesine yönelik bir ön çalışma niteliğinde olan bu çalışmamızda; İstanbul'da meydana gelen bazı olayların aydınlatılmasında toprak ve üzerlerine toprak bulaşmış fiziksel delillerin kullanılabilirliği adli mikrobiyolojik olarak gösterildi. İstanbul ile ilgili elde edilen bu verilerin ileride kullanılacak coğrafik bilgi sistemleri yönünden bir model oluşturması da sağlandı.

Fatma Gül Efeoğlu
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

El mikrobiyotasının kişilerin tanımlanmasında kullanılmasını sağlayacak yeni bir metodun geliştirilmesi

Adli bilimlerde soruşturmanın en önemli bölümü olay yeri incelemesidir. Olay yerinde elde edilen bulguların delil niteliği taşımasıyla soruşturma netleştirilir. Delilin bozulması halinde ya da delil yetersizliğinde soruşturma sonuçlandırılamaz. Ancak adli bilimlerin multidisipliner bir alan olması delili suç ile ilişkilendirmede çoğu zaman olanak sağlar. Adli mikrobiyolojik çalışmalar, olay yerinin en önemli delillerinden DNA ve parmak izinin yeterli olmadığı durumlarda görünmeyen delil özelliğindeki mikroorganizmaların karakterizasyonu aracılığıyla suçlunun belirlenmesine olanak sağlayabilmektedir. Son zamanlarda mikrobiyota üzerine yapılan araştırmalar vücutta tüm bölgelerin kendine ait bir mikrobiyotaya sahip olduğunu göstermekte ve kişinin el mikrobiyotasının da karakteristik özellikler taşıdığını belirtmektedir. El mikrobiyotası kişinin yaşam şekli, bulunduğu coğrafya, mesleği ya da antiseptik kullanımı gibi etkileyebilecek faktörlere rağmen, kişiye özgü bir profil oluşturmaktadır. Bu sebeple bireylerin çevresel yüzeylere bulaşan örneklerinin kime ait olduğunun ayrımında el mikrobiyotası kritik rol oynamaktadır. Projemizde erişkin 10 farklı bireyden 10 gün boyunca toplanan örneklerden elde edilen mikrobiyotalarında 16S, 23S gen bölgelerinin ribotiplendirmesi ve S.epidermis'e ait VNTR analizi değerlendirilmiştir. Ayrımda benzerlik oranları, ortak çalışma alanlarında kümelenme, cansız yüzeylerle temas eden kişileri tanımlayabilme yeteneği değerlendirilmiştir. Ayrım gücünü arttırma amacıyla birlikte değerlendirilen verilerde 12 küme ayrımı sağlanmıştır. Bununla birlikte kişiler arası benzerlik oranı en fazla %77.14 tespit edilirken, en az benzerlik oranı %31.74 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca iki farklı grup olan kişilerin el mikrobiyota örnekleri kendilerine ait çalışma ortamları ile uyumluluk göstererek iki farklı grup ayrımı sağlanabilmiştir. Çalışmamız, el mikrobiyota örneklerinin kişilerin yaşam şekli, mesleği, el yıkama özelliği gibi etkenlere rağmen çekirdek mikrobiyota özelliğini koruduğu, bulunduğu ortamda ve temas ettiği yüzeylerde bu izleri taşıdığını göstermiştir. Kişiye özgü olan ve değişmeyen el mikrobiyotasını adli bilimlerde suçla ilişkili kişilerin tanımlanmasında ve kapsama/dışlamada katkı sağlayarak olayların aydınlatılmasında değerli olduğu gösterilmiştir.

Seda Salman Yılmaz
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Etil asetat metodu ile mevye ve sebzelerde pestisit analizi ve metot validasyonu

Bilinçsiz pestisit kullanımı dünya üzerinde halk sağlığını tehdit eden en önemli etmenlerden biridir. Pestisit kalıntılarının çevreyi, doğayı ve insan sağlığını olumsuz yönde etkilediği yapılan çalışmalar sonucunda belirlenmiştir. Kronik pestisit maruziyetinin önlenebilmesi için çiftçinin bilinçlendirilmesinin yanı sıra hızlı, güvenilir ve seçici analiz metotlarının kullanılması da oldukça önemlidir. Bu çalışmada, daha önce hiç uygulanmamış olan Etil Asetat yöntemi kullanılarak GC-MS-MS'te sebze ve meyvelerde pestisit analizi yapılmış ve metot geçerli kılınarak seçilen pestisit etken maddeleri için ölçüm belirsizlikleri hesaplanmıştır. Çalışma için en çok tüketilen sebze ve meyvelerden limon ve domates temsili olarak seçilmiş ve çalışmalar bu matriksler ile yapılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda hesaplanan ölçüm belirsizliklerinin %15'in altında olması analiz metodunun hassasiyetinin ve seçiciliğinin yüksek olduğunu göstermektedir. Analiz metodunun seçiciliğinin ve hassasiyetinin yüksek olması düşük seviyelerdeki pestisit kalıntılarının da güvenilir bir biçimde tespit edilmesine olanak sağlamaktadır. Bu analiz metodunun hızlı, güvenilir ve hassas olması sebebiyle dar bir ölçüm aralığında sonuç verilmesine olanak sağlamaktadır. Dar bir ölçüm aralığında sonuç verilmesi kronik maruziyetin azaltılması konusunda olumlu yönde etkili olacaktır.

Tolga Şahin
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Iso/ıec 17025:2017 standardına göre kalibrasyon laboratuvarı modellenmesi ve adli bilimler laboratuvarlarında kullanılan sıcaklık cihazlarının uygunluğu

Adli bir olayın çözümü için delillerin adli bilimler laboratuvarında hassas bir şekilde incelenmesi gerekir. Bunun için adli bilimler laboratuvarı çeşitli cihazlara ihtiyaç duyar. Bu tez çalışmasında adli bilimler laboratuvarında kullanılan sıcaklık cihazlarının bazıları incelenmiştir. Sıcaklık cihazları ile yapılan ölçümlerin güvenilir olup olmadığının tespit edilmesi gerekir. Bu açıdan cihazların belirli aralıklarla akreditasyona sahip kalibrasyon laboratuvarları tarafından kalibrasyon işlemlerinin yaptırılması gerekir. Aksi takdirde adli raporların güvenilirliği tehlikeye girebilir. Bu tez çalışmasında ISO/IEC 17025:2017 standardına göre bir kalibrasyon laboratuvarı modellemesi yapılarak, laboratuvarın hangi şartları esas alarak nasıl yönetilmesi gerektiği incelenmiştir. Adli bilimler laboratuvarında kullanılan bazı sıcaklık cihazları seçilerek referans ile karşılaştırmalı kalibrasyon yöntemiyle kalibrasyon işlemleri gerçekleştirilmiştir. Ölçüm belirsizlik parametreleri tek tek hesaplanarak belirsizlik bütçeleri hazırlanmıştır. Ölçüm sonuçlarına göre uygunluk değerlendirmesi yapılarak cihazların kullanım için uygun olup olmadığı değerlendirilmiştir.

Adli bilimlerKalibrasyonKalite yönetimi+3
Hakan Arpacık
İstanbul University · Institute of Forensic Medicine
2019
00