30
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Yakın akrabalarda NGS teknolojisi ile STR lokuslarının ayrım gücünün belirlenmesi
PCR, kantitatif DNA analizi, (STR) profilleme ve mitokondriyal DNA (mtDNA) dizilimi gibi birçok yöntem adli DNA analizinin temelini oluşturur. Geleneksel yani "Kapiler Elektroforez" (CE) yöntemine dayalı STR analizi ile elde edilen sonuçlar yakın akrabaların kimliklendirilmesinde yetersiz kalabilmektedir. Bunun sebebi kapiler elektroforezle STR alellerinin yalnızca uzunluk ve tekrar sayısı bilgisine ulaşılabilmesidir. "Yeni Nesil Sekanslama" (NGS) teknolojisiyle birlikte bu STR alellerinin nükleotid dizileri de elde edilir. Böylece yakın akrabaların müdahil olduğu davalar yüksek ayırım gücüne sahip NGS teknolojisiyle çözümlenebilecektir. Bu çalışmada hem CE hem de NGS metotları kullanılarak yakın akrabalarda STR analizi yapılmıştır. Yapılan çalışmada hem NGS hem de PCR-CE analiz sonuçları verilen örnek aile sonucu incelendiğinde, sekiz lokusta (D12S391, D1S1656, D21S11, D2S1338, D2S441, D3S1358, D8S1179 ve vWA) CE metoduna kıyasla, NGS metodu ile toplam 31 farklı alel gözlenmiştir. Diğer lokuslarda ise her iki metod ile de aynı sayıda alel gözlenmiştir. Bunun yanı sıra çalışmamızda CE sonuçlarında D8S1179, D12S391 lokuslarında homozigot olarak görülen genotipler NGS ile incelendiğinde bu homozigot bireylerin sekans motiflerinin farklı olduğu gözlenmiştir. Alellerin uzunlukları eşit olduğu halde sekans motiflerindeki farklılık sayesinde hangi alelin ebeveynden veya akrabadan tespit edilebilmektedir. Sonuç olarak çok az olan örnek grubunda bile NGS ile alel sayısında artış olduğu anlaşılmıştır. Alel uzunluklarının eşit olduğu bu gibi durumlarda NGS teknolojisinin kullanımının nesep tayini için ne kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir. Bu çalışmada da olduğu gibi NGS teknolojisi kullanılarak yapılan analizlerde bir lokusa ait birden fazla motif tespit edilebilir ve uzunluğa dayalı analize kıyasla daha fazla alel elde edilebilerek ayrım ve dışlama gücü arttırılabilir. Böylece yakın akrabaların dahil olduğu birçok davanın çözüme kavuşturulması, ayrım gücü yüksek NGS teknolojisi kullanılarak STR alellerinin sekanslaması ile mümkün olabilir.
Velayete ilişkin şahsi münasebet kurulması davalarında dijital iletişim yöntemlerinin kullanılması
Ülkemizde boşanma oranlarının son yıllarda artmasına bağlı olarak, boşanma ve velayet davalarında en büyük sorunlardan biri de şahsi münasebetin kurulmasıdır. Bu tez çalışmasının amacı da boşanma ve velayet davalarında çocukların örselenmeden şahsi münasebet kurmalarında çağın gereklerine uygun olarak güncel teknolojik imkânların kullanılmasıdır. ABD'de Utah eyaletinde 2004 yılında ebeveynlerin çocukları ile iletişim ve ilişkilerini düzenleyen uygulama yargıçlar tarafından başlamıştır. Aynı şekilde Kanada'da ebeveynlerin çocukları ile iletişim kurabilmesi için hâkimlerce dijital iletişim yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmada şahsi münasebetin sadece yüz yüze olarak değil, dijital iletişim yöntemleri kullanarak sağlanmasının olası olumlu ve olumsuz yönleri de ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada İstanbul Büyükçekmece Adliyesi 1. Aile Mahkemesi, 3. Aile Mahkemesi, 4. Aile Mahkemesi ve 5. Aile Mahkemesi'nin 2016-2019 yılları arasında boşanma hususunda karar bağlanmış 300 adet dosya incelemesi yapılmıştır. Ayrıca boşanmak üzere mahkemeye başvuran 15 ebeveyn ve 21 çocuk ile de gönüllü olarak anket çalışması yapılmıştır. Katılımcılara onam formu imzalattırıldıktan sonra bireysel bilgi formunu da içeren dijital iletişim yöntemlerinin velayet ve şahsi münasebet davalarında kullanılmasına ilişkin soruları içeren anket uygulaması basit istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Ankette katılımcıların internet kullanım ve internete erişim durumları, dijital platformda kullandıkları uygulamalar ve dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi avantajlı olarak görüp görmedikleri gibi hususlar ele alınmıştır. Geçmişte verilen kararlara yönelik yapılan dosya incelemesi sonuçları ise SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) ile analiz edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin frekans ve yüzdelik dağılımlarının değerlendirilmesi için parametrik olmayan testlerden Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis ve Ki-Kare Bağımsızlık testleri kullanılmıştır. Çalışmada, şahsi ilişki türünün %82.7'sinin Cumartesi gününden Pazar gününe kadar yatılı olacak şekilde ve %90.7 oranla bu ilişkinin 15 günde bir kurulduğu görülmüştür. Yapılan anket çalışmasında da kurulan şahsi ilişki ve süresinin benzer olduğu anlaşılmıştır. Velayetin annede olduğu durumlarda babaların %80'inin, babada olduğu durumlarda ise annelerin %100'ünün kurulan şahsi ilişkiden memnun olmadıkları görülmüştür. Ankette ebeveynlerin %100'ünün, çocukların ise %95.2'sinin internet kullanımı olduğu anlaşılmıştır. Dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak görüntülü iletişimi annelerin %93'ü, babaların da %60'ı avantajlı görmektedir. Çocukların %90.5'inin velayeti elinde bulundurmayan ebeveyni ile görüştüğü, bu görüşmelerin %38.1 oranla haftada bir gün ve görüşme tipinin de %52.4 oranla yüz yüze yatılı şekilde olduğu, çocukların %52.4'ünün bu görüşme tipi ve sıklığından memnun iken %47.6'sının memnun olmadığı görülmüştür. Yapılan anket sonucunda çocukların %95'inin dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimi avantajlı olarak gördükleri anlaşılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda; teknolojinin hayatımızın her alanında her yaştan kişiyi etkisi altına aldığı ve bu kapsamda dijital iletişim yöntemleri ile sağlanacak olan görüntülü iletişimin de şahsi ilişki kurulmasında uygulanmasının şahsi ilişkinin yeni bir boyutta hayat kazanmasına yol açacağı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Velayet, Boşanma, Şahsi Münasebet, İnternet, Dijital İletişim Yöntemleri.
Cinsel istismar ve uyuşturucu madde suçundan dolayı cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan erkeklerin çocukluk çağı travmalarının,dissosiyatif yaşantılarının ve suçluluk-utanç duygularının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın temel amacı cinsel istismar ve uyuşturucu madde suçundan dolayı cezaevinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunan erkeklerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyatif yaşantıları ve suçluluk-utanç duyguları bakımından değerlendirilmesidir. Bu araştırmanın evrenini Mersin ili Tarsus ilçesinde Adalet Bakanlığı Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğüne bağlı T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarında (1, 2 ve 3 no.lu kapalı erkek cezaevi) tutuklu ve hükümlü olarak bulunan 18-80 yaş arası 492 erkek birey oluşturmaktadır. Araştırmanın çalışma örneklemi ise bu evreni temsil eden araştırmacı tarafından amaçlı örneklem metoduyla belirlenmiş olan ceza infaz kurumlarında bulunan 492 erkek tutuklu ve hükümlüden oluşmaktadır. Katılımcıların %35'i cinsel istismardan, %30,5'i ise uyuşturucu suçundan hükümlüdür. Katılımcıların %20, 30'u uyuşturucu suçundan tutuklu, %14,20'si ise cinsel istismar suçundan tutukludur. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Anket, Çocukluk Çağı Kötüye Kullanım ve İhmal Soru Listesi (ÇKİS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES), Suçluluk-Utanç Ölçeği (SUTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Söz konusu araştırmaya ilişkin ölçeklerin ilgili ceza infaz kurumlarındaki hedef popülasyon üzerinde gönüllülük esasına dayanarak uygulanması sonucu veriler elde edilmiştir. Veriler erkek tutuklu ve hükümlülerle yüz yüze görüşme yapılarak toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS for Windows 25.00 paket programına aktarılarak değerlendirilmiştir. Kullanılan ölçek puanları için ortalama değerler "aritmetik ortalama±standart sapma" olarak gösterilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Cinsel İstismar alt boyutu için parametrik olmayan yöntemlerden Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri, diğer ölçek ve alt boyutlar için ise parametrik yöntemlerden ANOVA ve t-testi kullanılmıştır. Cinsel İstismar alt boyutu için parametrik olmayan yöntemlerden Spearman korelasyon testi, diğer ölçek ve alt boyutlar için ise Pearson korelasyon testi ve çoklu regresyon analizi uygulanmıştır. Elde edilen istatistiklerin anlamlılığı 05 düzeyinde sınanmış, bulgular araştırmanın amaçlarının veriliş sırasına uygun olarak tablolar hâlinde sunulmuştur. Cinsel istismar ve uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde yer alan toplam 492 tutuklu ve hükümlünün %38,6 (190 kişi)'sının DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak bulunmuştur. Ayrıca bu çalışmada DES toplam puan ortalamaları "0-14", "15-29" ve "30 ve üzeri" olmak üzere üç kategoride de değerlendirilmiştir. "0-14" puan aralığında DES ortalaması gündelik hayatın dissosiyasyonunu, "15-29" aralığındaki DES ortalaması "subklinik" düzeydeki dissosisyasyonu ve "30 ve üzeri" DES ortalaması ise en az bir dissosiyatif bozukluk tanısı alabilecek düzeydeki dissosiyasyonu betimlemektedir. Dissosiyatif yaşantılar bu eksende değerlendirildiğinde erkek tutuklu ve hükümlülerin %26,8 (134 kişi)'si 0-14 arasında, %34,6 (168 kişi)'sı 15-29 arasında ve daha önce de ifade edildiği üzere %38,6 (190 kişi)'sı ise 30 ve üzeri DES toplam puan ortalamasına sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca cinsel istismar suçu nedeniyle cezaevinde olan 242 tutuklu ve hükümlünün %30,9 (75 kişi)'unun DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak bulunmuşken uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde olan 250 tutuklu ve hükümlünün ise %46,0 (115 kişi)'sının DES toplam puan ortalaması 30 ve üzeri olarak tespit edilmiştir. Cinsel istismar ve uyuşturucu suçu nedeniyle cezaevinde tutuklu ve hükümlü olan bireyler araştırılmış olup cinsel istismar suçundan tutukluların %97,10 (68 kişi)'unda, uyuşturucu suçundan tutukluların %99,00 (99 kişi)'unda, cinsel istismar suçundan hükümlülerin %97,70 (168 kişi)'inde ve uyuşturucu suçundan hükümlülerin %98,00 (147 kişi)'inde en az bir çocukluk çağı travması olduğu tespit edilmiştir. Çocukluk çağı travmaları CTQ'da yer alan alt boyutlar açısından değerlendirildiğinde ise duygusal istismarın; cinsel istismar suçundan tutuklularda %58,60 (41 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %61,00 (61 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %67,40 (116 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %68,70 (103 kişi) oranında olduğu belirlenmiştir. Diğer alt boyutlardan fiziksel istismarın; cinsel istismar suçundan tutuklularda %48,60 (34 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %51,00 (51 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %55,20 (95 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %62,70 (94 kişi) oranında olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı çalışmada fiziksel ihmalin; cinsel istismar suçundan tutuklularda %88,60 (62 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %80,00 (80 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %88,40 (152 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %93,30 (140 kişi) duygusal ihmalin ise cinsel istismar suçundan tutuklularda %94,30 (66 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %95,00 (95 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %94,20 (162 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %94,00 (141 kişi) oranında olduğu saptanmıştır. Son alt boyut olan cinsel istismara bakıldığında cinsel istismar suçundan tutuklularda %44,30 (31 kişi), uyuşturucu suçundan tutuklularda %29,00 (29 kişi), cinsel istismar suçundan hükümlülerde %47,10 (81 kişi) ve uyuşturucu suçundan hükümlülerde ise %32,00 (48 kişi) oranında deneyimlendiği ortaya çıkmıştır. Cezaevinde uyuşturucu madde suçundan tutuklu / hükümlü olarak bulunan erkeklerin Çocukluk Çağı Travmaları (CTQ) ile Dissosiyatif Yaşantılar (DES) (r=0,229) puanları arasında düşük düzeyde, pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu grupları ile cinsel istismar suçundan hükümlü grupları arasında Dissosiyatif Yaşantılar (DES) puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark elde edilmiştir (p=0,000<0,05). Cezaevinde bulunma durumuna göre cinsel istismar suçundan hükümlü (x̄=25,42) olan katılımcıların Dissosiyatif Yaşantılar (DES) puanları, cinsel istismar suçundan tutuklu olan katılımcılardan (x̄=21,11) daha yüksek olduğu bulunmuştur. Cezaevinde cinsel istismar suçundan hükümlü / tutuklu olarak bulunan erkeklerin CTQ puanları (x̄=49,21) uyuşturucu madde suçundan tutuklu / hükümlü olarak bulunan erkeklerden (x̄=47,32) CTQ puanı yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p 0,223>0,05). Katılımcıların suç türü grupları arasında CTQ'nun alt ölçeklerinden Cinsel İstismar puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p=0,001<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=7,25) olanların Cinsel İstismar puanları, uyuşturucu suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=6,30) olanlara oranla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Cezaevinde cinsel istismar suçundan hükümlü / tutuklu olarak bulunan erkeklerin Dissosiyatif Yaşantılar (DES) ile Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (CTQ) puanları (r=0,346) puanları sonucunda orta düzeyde, pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Katılımcıların suç türü grupları arasında Suçluluk-Utanç puanı bakımından istatistiksel anlamlı fark elde edilmiştir (p=0,000<0,05). Cinsel istismar suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=81,94) olanların Suçluluk-Utanç puanları, uyuşturucu suçundan tutuklu / hükümlü (x̄=74,27) olanlara oranla daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.
Üniversite öğrencilerinde oyun bağımlılığı ile kendini sabote etme, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi arasındaki ilişki
Bu araştırmanın temel amacı üniversite öğrencilerinin oyun bağımlılığı düzeylerinin; kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi değişkenleriyle ilişkisini değerlendirmek ve bu değişkenlerin oyun bağımlılığı üzerindeki yordama gücünü saptamaktır. 144 kadın, 78 erkek öğrenciden oluşan toplam 222 kişilik örneklemden elde edilen veriler kullanılarak bu değişkenlerin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada demografik bilgi formu, Oyun Bağımlılığı Ölçeği, Kendini Sabotaj Ölçeği, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ve Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 uygulanmıştır. Oyun bağımlılığı yaygınlığı monotetik tanı sistemine göre %13,5 olarak bulunmuştur. İstatistiksel analiz sonucu elde edilen bulgular; kendini sabotaj (düşük düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .21, p < .01), anksiyete duyarlılığı (orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .32, p < .01) ve aleksitiminin (arasında orta düzeyde ve pozitif bir korelasyon r = .34, p < .01) oyun bağımlılığı ile anlamlı ilişkili olduğunu göstermiştir. Kendini sabotaj, anksiyete duyarlılığının bilişsel, fiziksel ve toplumsal alt boyutları, aleksitiminin duyguları tanıma, duyguları ifade etme, dışadönük düşünme alt boyutlarından oluşan tüm model; oyun bağımlılığı değişkenindeki varyansın %19'unu açıklamaktadır (F(7, 186)=6.30, p<.01). Yordayıcı değişkenlerden aleksitiminin "duyguları ifade etme" alt boyutu (ß= .28, t=3.03, p<.01) modele istatistiksel olarak anlamlı katkıda bulunmaktadır. Bu araştırmanın sonuçlarına göre duygularını ifade etmekte zorluk yaşayan bireylerin oyun bağımlılığında risk grubu içerisinde olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Oyun bağımlılığı; kendini sabotaj; anksiyete duyarlılığı; aleksitimi
Kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlar: Meslek, anneliğe, kadın cinselliğine ve cinsiyet rollerine ilişkin algının etkisi
Bu çalışmanın amacı ülkemizde istismar olgularıyla karşılaşabilecek uzmanların kadın cinsel istismarcılara yönelik inanışlarının tespit edilmesidir. Kadın cinsel istismarcılara yönelik görüşlerde meslek, anneliğe, babalığa ve kadın cinselliğine yönelik görüşleri ve geleneksel cinsiyet rollerine ilişkin düşüncelerin etkisi incelenmiştir. Araştırmaya mesleği itibariyle cinsel istismar vakalarıyla karşılaşabilecek psikolojik danışman, psikolog, psikiyatrist, sosyal çalışmacı, doktor, hemşire, adli tıp uzmanı, polis ve hukukçu olmak üzere 9 meslek grubundaki çalışanlar dahil edilmiştir. Araştırmanın örneklemini 296 kadın, 206 erkek olmak üzere toplamda 502 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması 32.12 (S.S = 7.90) olup yaş aralığı 20-65'tir. Çalışma kapsamında Geleneksel Annelik ve Babalık Ölçeği, Cinsel Çifte Standartlar ile araştırmacılar tarafından hazırlanan Demografik Bilgiler Formu, Cinsel İstismar Vaka Örnekleri Formu, Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler Formu ve Türkçe'ye adaptasyonu yapılan Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25 ve SPSS AMOS 20 programları kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için Doğrulayıcı Faktör Analizi, ki-kare, Bağımsız Örneklem t-testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Pearson Korelasyon, Basit ve Çoklu Doğrusal Regresyon, Hiyerarşik Regresyon Analizi yapılmıştır. Yapılan istatistiksel analizlerde p<0.05, p<0.01, p<0.001 anlamlılık düzeyleri aranmıştır. Tek Yönlü ANOVA sonuçlarına göre ruh sağlığı uzmanları ve sosyal çalışmacıların adalet çalışanları ve sağlık çalışanlarına kıyasla kadın cinsel istismarcıları daha zararlı ve ciddi gördükleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların Kadın Cinsel İstismarcılara Yönelik Tutumlar Ölçeği'ndan aldıkları toplam puanlar ile Geleneksel Annelik Ölçeği (r = -.293) ile düşük düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunurken, Geleneksel Babalık Ölçeği (r = -.342), Kadın Cinselliğine Yönelik Mitler (r = .385), Cinsel Çifte Standartlar ile (r = -.344) ile orta düzeyde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<.01). Basit Doğrusal Regresyon analizlerinde kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların varyansının %8.7'sinin geleneksel annelik, %11.7'sinin geleneksel babalık, %14.8'inin kadın cinselliğine yönelik mitler ve %11.8'inin geleneksel cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Beş blokta gerçekleştirilen Hiyerarşik Regresyon Analizi sonucunda ise kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumların %21.7'sinin istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakasıyla karşılaşma, geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılara, kadın cinselliğine ilişkin mitlere ve toplumsal cinsiyet rollerine inanma tarafından açıklandığı bulunmuştur. Modelde geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar ve kadın cinselliğine yönelik mitlere inanmanın en güçlü değişkenler olduğu ve sırasıyla kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlardaki varyansın %3.2 ve 2.4'ünü tek başına açıkladığı bulunmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda geleneksel babalığa ilişkin kalıp yargılar, toplumsal cinsiyet rolleri, kadın cinselliğine yönelik mitlere inanma değişkenlerinin kadın cinsel istismarcılara yönelik tutumlarda en belirleyici değişkenler oldukları, meslek, cinsiyet, cinsel istismar konusunda eğitim alıp almama ve istismarcının kadın olduğu cinsel istismar vakalarıyla karşılaşma değişkenlerinin daha zayıf ve/ya dolaylı bir etkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular alanda çalışan uzmanların kadın cinsel istismarcılar konusunda duyarlı olduklarını ancak yeterince detaylı bilgiye sahip olmadıklarını ve konu hakkında daha fazla eğitim ve deneyime ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.
Sürgün sürecinde büyük grup kimliğinin travmanın onarımındaki rolünün incelenmesi: Ahıska Türkleri örneği
çalışmanın amacı, 1944 yılındaki büyük sürgünde zorla göç ettirilmiş, birinci nesil Ahıska Türklerinde travmanın sağaltım sürecinde, sahip oldukları büyük grup kimliğinin etkisi incelemektir. Yaşamış oldukları travmatik olayın etkisinin aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen devam ettiği; iç dünyalarını ve kimliklerini yaşadıkları üzerinden şekillendirildikleri düşünülmektedir. Katılımcılar, anavatanları olan Ahıska'dan, sahip oldukları Türk-Müslüman kimliği nedeniyle sürgün edilmiş, sonrasında farklı yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Yaşları 79 ile 89 arasında değişen, İstanbul ve Bursa'da yaşamakta olan birinci nesil aile üyeleri ile görüşmeler yapılmıştır. Görüşme çıktıları, Yorumlayıcı Fenomonolojik Analiz (YFA) aracılığı ile analiz edilmiştir. Altı üst tema ve yirmi iki alt temaya ulaşılmıştır. Ulaşılan üst temalar şu şekildedir; 1) kimlik yapılanması 2) sürgün ve göç yaşantısı, 3) adalet arayışı, 4) ev bulma ve vatana dönme çabaları, 5) baş etme mekanizmaları, adaptasyon ve hayatta kalma stratejileri 6) kaybedilen topraklara dair. Bu temalara ek olarak, araştırmacının görüşmeler süresince yaptığı gözlemlere yer verilmiştir. Çalışmanın, göçmenlerin yaşadıkları travmatik olaylara ve travmatik olayların sağaltımına yönelik tanımlayıcı bir niteliği olması nedeniyle devlet kuruluşlarının ve sivil toplum kuruluşlarının göçmenler için geliştirdikleri politikalar ve destek programlarına yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Zolpidem'in GC/MS ile tayini ve adli bilimler açısından önemi
1993'te İsviçre Cenevre'de yapılan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) toplantısında uykusuzluk teriminin; yeterli uyku elde edilemeyen, kronik uyku yetersizliği içeren şikayetler için toplu olarak kullanılması uygun görülmüştür. Genel olarak uykusuzluk üç grup altında toplanır: uykuya dalmada çekilen zorluklar, sık sık uykudan uyanma, sabah erken uyanıp tekrar uykuya dalamama. Zolpidem, uykusuzluk tedavisinde kullanılan bir maddedir. Zopiklon ve zaleplon ile Z-ilaçları adı altında gruplandırılmıştır. Bu maddeler benzodiazepin yapısında olmayan, imidazopiridin türevleridir. Fakat benzodiazepinlerin etki mekanizmaları ile benzerlik göstermelerine rağmen kimyasal yapıları gereği onlar gibi ertesi gün yan etkileri olmadıkları için sıkça tercih edilirler. Yukarıda belirtilen özellikleri nedeniyle uykusuzluk tedavisinde yaygın kullanımı olan zolpidemin; yarı ömrünün kısa olması nedeniyle etkisini kısa sürede göstermesi, içeceklere karıştırıldığında içeceğin tadında ve renginde bir fark yaratmaması (yüksek dozlar dışında) bu maddenin suça karışmasını kaçınılmaz kılmıştır. Cinsel saldırı, gasp, hayata kast etme gibi nedenlerle ikinci kişiler tarafından suça alet edilmesinin yanı sıra; intihar vakalarında ya da yanlış kullanım sonucu doz aşımı yüzünden ölümlerde rol aldığı da bildirilmiştir. Tüm bu nedenlerden dolayı adli bilimlerde önemli yeri olan zolpidemin birçok tayin yöntemi vardır. Bu çalışmada en hassas tayin yöntemlerinden biri olan gaz kromatografisi-kütle spektrometresi (GC-MS) ile hızlı ve ucuz bir yöntem valide edilmiş olup; yöntemin akut zehirlenme ve postmortem adli vakalarda biyolojik örnekten ve içecek-yiyeceklerden tayininde Adli Toksikoloji Laboratuarlarının rutin hizmetlerine katkı sağlaması hedeflenmiştir. Çalışmada; zolpidemin doğrusal aralığı 10-200 μg/mL, korelasyon katsayısı R2= 0.9972 bulundu. Seçicilik için yapılan çalışmalar sonucunda, herhangi bir girişim gözlenmedi. LOD ve LOQ değerleri sırasıyla 0.28 μg/mL ve 0.35 μg/mL'dir. Geri kazanım yüzdesi 15 μg/mL konsantrasyonda %93.5±9.73, 20 μg/mL konsantrasyonda %93.40±8.32, 50 μg/mL konsantrasyonda %94.41±9.84 olarak bulundu. Tekrarlanabilirlik için 3 ayrı konsantrasyonda çalışılan geri kazanım numunelerinden; 15 μg/mL konsantrasyonundaki 6 adet örneğin ortalaması 14.03±1.46 μg/mL, bağıl standart sapma değeri 10.41, 20 μg/mL konsantrasyonundaki 6 adet örneğin ortalaması 18.68±1.66 μg/mL, bağıl standart sapma değeri 8.91, 50 μg/mL konsantrasyonundaki 6 adet örneğin ortalaması 47.21±4.92 μg/mL, bağıl standart sapma değeri 10.42 olarak tespit edildi. Stabilite çalışması için 7 gün ara ile analiz edilen örneklerdeki değişim oranının %0.017 olduğu saptandı. Adli bilimler açısından birçok konuda önemi olan zolpidem etken maddesinin GC-MS sistemi ile tayini için hızlı, ucuz, geçerliliği kanıtlanmış bir analiz yöntemi geliştirildi. Yöntemin rutin adli ve klinik analizlerde ve yiyecek-içecekten zolpidem tayninde kullanılması beklenmektedir.
Üç kuşak kadın yetişkinin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyon ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, üç kuşak kadın yetişkinin, çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemi üç kuşak, her biri 36 kişilik gruplar olmak üzere 108 kadından oluşmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması birinci kuşak kadınlar (K1) için 72.86 (SS:6.85), ikinci kuşak kadınlar (K2) için 51.25 (SS:7.16), üçüncü kuşak kadınlar (K3) için 26.50 (SS:6.51)'dir. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan demografik anket, Çocuk Çağı Kötüye Kullanım ve İhmal Soru Listesi (ÇKİS), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES), Şiddete Yönelik Tutum Ölçeği (ŞYTÖ) kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada, kullanılan anket ve ölçeklerden hem nicel ve hem de nitel veriler elde edilmiştir. Nicel verilerin analizi SPSS 22 (Statistical Package for Social Sciences) istatistik programı, nitel verilerin içerik analizi MaxQDA 2018 programı ile yapılmıştır. Örneklem grubu, normallik değerlerini karşılamadığından nonparametrik testler kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkileri incelemek için nonparametrik olan Spearman sıra korelasyon katsayısı (rs), çoklu regresyon analizi ve nonparametriklik göz önüne alınarak 1000 bootstrapping tekniği uygulanmıştır. K1, K2 ve K3'lerin çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumlarının farklılaşıp farklılaşmadığını belirleyebilmek için Kruskal Wallis H analizi, kuşakları karşılaştırmak için ve değişkenlerin bazı demografik değişkenlerle ilişkisini analiz etmek için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Korelasyon analizinde, ŞYTÖ puanlarının, CTQ alt ölçeklerinden duygusal istismar (rs = .30, p < .01) ve fiziksel ihmal (rs = .35, p < .01) ile pozitif yönde, cinsel istismar (rs =-.29, p < .01) ile negatif yönde anlamlı ilişki gösterdiği bulunmuştur (n=108). DES, CTQ'nun hiçbir alt ölçeği ile anlamlı ilişki göstermemiştir. Regresyon analizi sonucunda, fiziksel ihmalin, şiddete yönelik tutumun anlamlı bir yordayıcısı olduğu ve şiddete yönelik tutumların %17.6'lık bir kısmını açıkladığı bulunmuştur (B = 2.452, %95GA = 0.627 – 4.011; β = .35, p < .001). K1, K2 ve K3'ler çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyonları ve şiddete yönelik tutumları bakımından karşılaştırılmıştır. Çocukluk çağı travma düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 67.89) K2'ler (sıra ortalaması 51.43) ve K3'lerden (sıra ortalaması 44.18) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Dissosiyasyon düzeylerinin K3'lerde (sıra ortalaması 66.71), K1'ler (sıra ortalaması 41.68) ve K2'lerden (sıra ortalaması 55.11) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Şiddete yönelik tutum düzeylerinin K1'lerde (sıra ortalaması 71.58), K2'ler (sıra ortalaması 52.24) ve K3'lerden (sıra ortalaması 39.68) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur. Açlık / yoksulluk sınırının altında kalan K2'lerin şiddete yönelik tutumlarının (sıra ortalaması = 23.30), açlık/yoksulluk sınırının üstünde olan K2'lere göre (sıra ortalaması = 16.08) anlamlı şekilde yüksek olduğu bulunmuştur (Z=1.95, p ≤ .05). K1'ler ve K3'lerde şiddete yönelik tutumlarının açlık / yoksulluk sınırına göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı görülmüştür. Nitel verinin içerik analizi araştırmacı tarafından oluşturulan 19 kod ile yapılmıştır. 108 katılımcıya ait görüşmelerden elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılmış ve tüm metinler bu kodlarla taranmıştır. Araştırmanın nitel bulgularında, kuşaklar arasında tekrar eden örüntü özellikleri (6 grup kadında 3 kuşakta, 4 grup kadında 2 kuşakta, n = 26, % 24.1), kullanılan savunmalardan agresörle identifikasyonun (9 K1, 9 K2, 8 K3, n = 26, %24.1) en fazla kullanılan savunma olduğu, olumsuz duygu olarak öfkenin (10 K1, 7 K2, 6 K3, n = 23, % 21.3) varlığı görülmüştür. 18 yaş altı evlilik oranı K1'lerde %44.4 (n = 16) iken, K2'lerde %8.3'e (n=3) düştüğü, K3'lerde hiç olmadığı görülmüştür. Katılımcılar, aile içi fiziksel şiddetin mağduru, tanığı ve uygulayıcısı olma bakımından sorgulanmıştır. Elde edilen verilere göre, orijin aile içinde fiziksel şiddet mağduru olanların (K1: %54.1, K2: %52.1), orijin aile içinde şiddet tanığı olanlara 0(K1: %53.8, K2: %50.0) göre, küçük bir fark ile, kendi kurdukları ailede daha fazla fiziksel şiddet uyguladığı bulunmuştur. K3'lerin 12'si evli olduğundan ve hepsinin çocuğu olmadığından değerlendirilmemiştir. Orijin ailede fiziksel şiddete tanıklık etmiş olup da, kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %38.5 iken K2'lerde %50 olarak bulunmuştur. Kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet uygulayanların oranı K1'lerde %50.0 iken K2'lerde %60 olarak bulunmuştur. Orijin ailede fiziksel şiddet mağduru olup da kendi kurduğu ailesinde fiziksel şiddet görenlerin oranı K1'lerde %33.3 iken K2'lerde %34.7 olarak bulunmuştur.
İstanbul'da çeşitli ilçelerden alınan toprak ve toprağa gömülü fiziksel delillerin adli mikrobiyolojik yönden araştırılması
Adli vakaların aydınlatılmasında olay yeri inceleme ve bu inceleme sonucunda elde edilen deliller büyük önem taşırlar. Toprak, pek çok kriminal olguda, bir suçluya veya kurbana taşınabildiği için, kriminal incelemelere delil taşıyıcısı olarak önemli bilgiler sağlayabilir. Zamanla süregelen doğal nedenlerle iklim (nem, sıcaklık), ana materyal (ana kaya), reliyef (topografya), canlı organizmalar ve zaman gibi faktörlerle toprak değişik bölgelerde farklı bileşimde ve karakteristik bir yapıya dönüşmektedir. Toprağın mikrobiyal dağılımının oldukça değişken olması toprak kimliklendirilmesinde mikroorganizmalardan yararlanmamızı sağlamıştır. Topraktaki bakteriyal türlerin ve onların metabolik aktivitelerinin tayini, toprak örneklerinin farklılandırılmasında kullanılabilir. Mikrobiyolojik açıdan üç grup mikroorganizma toprağın kimliğinin belirlenmesini, değişik toprak örnekleri arasındaki benzerlik ya da farklılıkları belirlemeyi mümkün kılmıştır. Mantar, bakteri, aktinomiset kolonilerinin morfolojilerinin karşılaştırılması toprak örneklerinin kimliklendirilmesini sağlar. Bu çalışma, toprakta bulunan mikroorganizmaların kimliklendirilmelerinin adli bilimler açısından önemini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Çalışmamız İstanbul il sınırlarındaki yerleşim alanı dışındaki belirlenmiş ve işaretlenmiş 20 bölgeden oluşturuldu. Mekan olarak büyük ve geniş toprak zemin ve ormanlık alanlardan, 1. ay, 2. ay ve 3. ay sonunda ve 4 model fiziksel delil numuneleriyle çalışıldı. Bu bölgelerde açılan çukurlara gömülerek toprak ile teması sağlanan 4 model fiziksel delil, 1. ay, 2. ay ve 3 ay sonunda çalışmaya alındı. Analiz için 10 gram (g) toprak numunesi ve 20-30 santimetre (cm) derinlikteki toprağa gömülü ve toprakla bulaşma gösteren 5x5 cm ölçüsündeki 4 fiziksel örnek delil (kumaş, kauçuk, metal, tahta) toplanarak dekontaminasyonu sağlandı ve mikrobiyolojik analizleri belirtilen süre sonunda ve belirlenen sırasıyla önce fenotipik (mikroskobik, makroskobik vb.) sonra kültür yöntemleriyle birlikte, ileri biyokimyasal tanı analizleri (API ve MALDI-TOF MS cihazı) kullanılarak tanımlamaları yapıldı. Sonuç olarak, kriminal olayların değerlendirme aşamasında önemli kanıtlar olan toprak ve toprakla bulaşma gösteren örnek fiziksel deliller üzerindeki mikroorganizmaların varlığı yapılan mikrobiyolojik incelemeler yönüyle adli bilimlere katkısı belirlendi. Böylece toprakta bulunan mikroorganizmaların toprağın kimliklendirilmesinde bir gösterge olarak kullanılabilirliği görüldü. Tanımlanan mikroorganizma türleri toprak numunesinde % 69 bakteri, % 31 mantar; model fiziksel delil numunelerinde % 75 bakteri, % 25 mantar olarak belirlenerek delil örnekler ve alınan toprak örneklerinden bir veri tabanı oluşturuldu. Adli bir olayın çözümlenmesine yönelik bir ön çalışma niteliğinde olan bu çalışmamızda; İstanbul'da meydana gelen bazı olayların aydınlatılmasında toprak ve üzerlerine toprak bulaşmış fiziksel delillerin kullanılabilirliği adli mikrobiyolojik olarak gösterildi. İstanbul ile ilgili elde edilen bu verilerin ileride kullanılacak coğrafik bilgi sistemleri yönünden bir model oluşturması da sağlandı.
Ensest vakası yaşanan ailelerdeki annenin değerlendirilmesi: Suç ortağı mı? ikincil mağdur mu?
Bu çalışmanın amacı ensest vakası yaşanan ailelerdeki annelerin genel popülasyon ve ensest vakası ile yakından ilişkili meslek grupları tarafından değerlendirilmesi ve katılımcıların annelere yönelik algılarının ortaya konulmasıdır. Çalışmanın örneklemi genel popülasyondan 251 katılımcı ve meslek gruplarına mensup 257 katılımcıdan oluşmaktadır. Genel popülasyon katılımcılarının 182'si (%72.5) kadın ve 69'u (%27.5) erkektir ve yaş ortalaması 31,2 yaş (SS: 9.51) olarak hesaplanmıştır. Meslek grubu katılımcılarının 179'u (%69.6) kadın ve 78'i (%30.4) erkektir ve katılımcıların yaş ortalaması 32,4 yaş (SS: 8.78) olarak hesaplanmıştır. Çalışma kapsamında veri toplamak için araştırmacı tarafından hazırlanan şu anketler kullanılmıştır: her iki grup için farklı sorulara sahip Demografik Bilgi Formu, her iki grup için de aynı içeriğe sahip Ensest Farkındalık Formu ve Ensest Vakası Yaşanan Ailelerdeki Anneyi Değerlendirmeye Yönelik Senaryo Formu. Çalışma sonucunda kadın katılımcıların erkek katılımcılara göre anneye yönelik daha suçlayıcı tutum içerisinde olduğu tespit edilmiştir (t(501)=3,742, p<0,001). Bunun yanı sıra meslek grupları ve genel popülasyon arasında ensestin demografik özelliklerine dair farkındalık puanları arasında da farklılık olduğu ve meslek grubu katılımcılarının beklenildiği gibi daha yüksek farkındalık sahibi olduğu ortaya konulmuştur. Buna ek olarak meslek grupları ve genel popülasyon arasında anneye yönelik tutum açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (t(501)=-1,108, p>0,05). Anahtar Kelimeler: ensest, anneye yönelik tutum, aile içi cinsel istismar