
17
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Beslenme tiplerinin metabolik belirteçler, karaciğer ve böbrek yağlanması üzerine etkileri
Bitki temelli beslenme tiplerinin, alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, tip 2 diabetes mellitus ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların kontrolünde olumlu etkileri olduğuna yönelik bilgiler mevcuttur. Bu prospektif pilot çalışmada, bitki temelli diyetlerin, karaciğer, böbrek yağlanması ve metabolik belirteçler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Başlangıçta hepçil olan 61 katılımcı, hepçil, vejetaryen ve vegan beslenme olmak üzere üç farklı gruba ayrılarak altı ay takip edilmiştir. Bu süreçte, katılımcıların günlük kalori, protein alımları, adım sayıları takip edilmiş ve diyet uyumları beslenme uzmanı eşliğinde kontrol edilmiştir. Başlangıçta ve altıncı ayda, kilo, kas ve yağ değişimleri için vücut kompozisyon analizleri, metabolik belirteçler için insülin direnci, serum lipid profili, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri ve kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. Bu süreçte, karaciğer ve böbrek yağlanmasındaki değişimi incelemek için manyetik rezonans görüntüleme yönteminde proton dansite yağ fraksiyonu programı kullanılmıştır. Altı aylık takip sonrası, sekiz katılımcı çalışmayı tamamlayamayarak çalışmadan ayrılmıştır, geriye kalan 53 kişinin verileri analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda; vücut kütle indeksi, yağ ve kas oranı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Altıncı ay ölçümlerinde başlangıç değerlerine kıyasla, vegan beslenen grupta HDL ve LDL değerlerinde anlamlı düzeyde azalma gözlenirken, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplarda anlamlı değişim gözlenmedi. Proton dansite yağ fraksiyonu değerlerinde vegan beslenen grupta, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplara kıyasla total karaciğer ve karaciğer segment 6'da anlamlı düzeyde azalma gözlenirken diğer karaciğer segmentleri ve total böbrek değerlerinde anlamlı fark saptanmadı. Sistolik ve diyastolik kan basınçları vegan grupta anlamlı düzeyde azalma gösterirken vejetaryen ve hepçil grupta anlamlı değişim saptanmadı. Bu çalışma, 6 ay boyunca vegan beslenen genç erişkinlerde karaciğer yağ içeriğinin azaldığına dair ön kanıtlar sunmaktadır. Vegan beslenmenin daha sağlıklı bir yaşam için potansiyel bazı etkileri olduğu görülse de bu etkilerin daha net anlaşılabilmesi için daha uzun takip süresine ve daha fazla katılımcı sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.
İntrakraniyal menenjiomlarda radyocerrahi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtın değerlendirilmesine dinamik kontrastlı T1 perfüzyon MRG bulgularının katkısı
Menenjiomlarda stereotaktik radyocerrahi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtın ön görülebilmesi; prognozu tayin etme ve hasta yönetimini planlanma açısından önem taşımaktadır. Radyocerrahi sonrası tümördeki hacim değişiklikleri kısa sürede ortaya çıkmayabilir. Bu nedenle morfolojik bulgular erken dönemde tedaviye yanıtı değerlendirmede yetersiz kalabilir. Çalışmamızın amacı radyocerrahi uygulanan menenjiomlarda; tedavi öncesi ve sonrası erken dönemde elde edilen DCE-MRG parametrelerinin görüntüleme zamanlarına göre değişimlerini ortaya koymak, bu değişim oranlarını hacimsel veriler ile karşılaştırmak ve tedavi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtı öngörmede DCE-MRG parametrelerinin morfolojik verilere katkısını değerlendirmektir. Çalışmaya gamma knife uygulanmış 15 hastaya ait 17 menenjiom dahil edilmiş olup, tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ay ve 6. ayda elde edilen DCE-MRG bulguları ile tümör hacimleri değerlendirilmiştir. Perfüzyün parametreleri iş istasyonundaki yazılım programları kullanılarak analiz edilmiştir. Tümör hacmi ise morfolojik sekanslar kullanılarak hesaplanmıştır. Tedavi sonrası erken dönemde elde edilen DCE-MRG parametrelerinin görüntüleme zamanlarına göre değişimleri analiz edilmiş ve hacimsel veriler ile karşılaştırılmıştır. Ortalama tümör hacminde tedavi sonrası 1. ayda, tedavi öncesine göre fark görülmemiştir. Tedavi öncesine göre, 6. ayda ortalama tümör hacminde düşüş izlenmekle birlikte RANO kritelerine göre olguların stabil hastalık kategorisinde oldukları görülmüştür. Ktrans değeri 1. ayda azalmış olup, 6. ayda da azalmaya devam etmiştir. Kep değerinde 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşüş görülmüştür. Ktrans değerlerinde, tümör hacmine göre tedavi sonrası 1. ay ve 6. ayda daha fazla oransal değişim meydana gelmiştir. DCE-MRG tümör dokusunda meydana gelen perfüzyon değişikliklerine bağlı erken dönemde sağladığı fonsiyonel veriler ile radyocerrahi sonrası tedaviye yanıtı değerlendirmede morfolojik bulgulara katkı sunabilir.
Erken ergenlik ve normal ergenlik varyantlarında erişkin boy tahmini: 'Otomatik kemik yaşı tayini' sınırlılıkları ortadan kaldırabilir mi?
Erken ergenlik vakalarında kemik yaşı tayini, çoğunlukla Greulich Pyle atlası ile yapılmakta ve değerlendirenler arasında önemli farklılıklar olabilmektedir. Bu araştırmada otomatik kemik yaşı tayini yöntemi olan BoneXpert ile saptanan tahmini erişkin boyu hesaplarının, klinisyen tarafından Greulich Pyle atlasına göre belirlenen kemik yaşına dayalı tahmini erişkin boyları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Haziran 2016-Kasım 2018 arasında erken ergenlik şüphesi ile başvuran, BoneXpert programı kullanılarak kemik yaşı tayini yapılan 44 kız olgu çalışmaya dahil edildi. Başvuruda klinisyen tarafından Greulich Pyle atlası ve BoneXpert yöntemi kullanılarak toplam 3 farklı kemik yaşı tayini yapıldı. Bu değerler temel alınarak, 3 ayrı yöntem kullanılarak 7 farklı tahmini erişkin boy (TEB) hesabı yapıldı. Olguların tahmini erişkin boyu ve finale yakın boyları (FYB) karşılaştırıldı. Olguların takvim yaşı 9.29 yıl iken, klinisyen Greulich Pyle atlasına göre 11, BoneXpert-Greulich Pyle'ye göre 10.7, BoneXpert Tanner-Whitehouse yöntemine göre 10.3 yıl idi. Tedavi başlanmayan ve tedavi başlanan olguların finale yakın boyları sırasıyla 158.4 cm, 160.8 cm olup aralarında anlamlı fark yoktu. TEB - FYB farkı değerlendirildiğinde Greulich-Pyle atlası, Bayley Pineau formülüyle hem klinisyen hem BoneXpert ile yapılan TEB'lerin diğer yöntemlere göre FYB'u tahmin etmede daha başarılı olduğu (p<0.001) saptandı. Kemik yaşının boy yaşına oranının <%110 ve ≥%110 olmasına göre yapılan analizde ise FYB'ler, <%110 olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Kemik yaşı tayini ve tahmini erişkin boy hesabı için BoneXpert programı daha objektif bir yöntem olabilir ancak bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca kemik yaşının, boy yaşının %110'undan daha küçük olması durumunda büyüme potansiyelinin olumsuz etkilenmediği göz önünde bulundurulmalıdır.
İntraoperatif indosiyanin yeşil anjiografisi ile remnant pankreas perfüzyonunun objektif değerlendirilmesi ve postoperatif pankreatik fistül ilişkisi
Arka Plan: Pankreatikoduodenektomi sonrası morbiditenin, uzamış hastane yatış sürelerinin ve dolayısıyla artmış sağlık harcamalarının ana belirleyicisi postoperatif pankreatik fistüldür (POPF). Çeşitli risk faktörleri arasında, remnant pankreas hipoperfüzyonun POPF ile ilişkisi net olarak ortaya konmamıştır. İndosiyanin yeşil (İSY) ve yakın kızıl ötesi (YKÖ) görüntüleme ile floresan anjiografi için ideal yöntemlerden biri olmuştur. Mevcut çalışmada hipoperfüzyonun İSY-YKÖ floresan anjiografi ile kantitatif değerlendirilmesi ve bunun POPF ile ilişkisinin ortaya konması ve amaçlanmıştır. Yöntem: Periampuller patolojiler nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı geçiren ardışık hastalar prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Standartlaştırılmış teknik ile yapılan anastomozdan hemen önce İSY-YKÖ floresan anjiografi video kayıtları, kantitatif değerlendirme için Python programlama dili aracılığıyla, hastaların klinik bilgilerine kör iki bağımsız araştırmacı tarafından floresan-zaman grafiğine dönüştürülerek dinamik olarak analiz edildi. ISGPS 2016 tanımlamasına göre POPF gelişen ve gelişmeyen hastaların perfüzyon verileri karşılaştırıldı. Bulgular: 30 hastadan 9'unda klinik olarak anlamlı POPF, 3'ünde biyokimyasal kaçak meydana geldi. 18 hastada POPF meydana gelmedi. Perfüzyon parametrelerinden STD Fmax ve eğim parametresi klinik olarak anlamlı POPF gelişen hastalarda istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.032 ve 0.008), Fmax ve T1/2max istatistiksel olarak anlamlı olmaya yakındı (sırasıyla p=0.087 ve p=0.054). Tüm POPF için ele alındığında ise Fmax, STD Fmax, T1/2max ve eğim iki grup arasında istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.049, p=0.034, p=0.026, p=0.015). Sonuç: İSY-YKÖ floresan anjiyografi yöntemi ile yapılan intraoperatif değerlendirme, POPF riskinin değerlendirilmesi için potansiyel bir araç olmaya adaydır.
Sistematik prostat biyopsisi bir zorunluluk mu? Lezyon temelli biyopsi optimizasyonu nasıl olmalıdır?
Prostat kanseri (PKA) tanısında, prostat biyopsisi altın standart yöntemdir. Güncel çalışmalar, prostat biyopsisinde sistematik biyopsinin (SB) gerekliliğinin ve katkısının azaldığını göstermektedir. Avrupa Üroloji Derneği, eski kılavuzundaki HYB + SB önerisini, güncel kılavuzunda HYB + Bölgesel Biyopsi (BB) olarak değiştirmiştir. Bu çalışmada, sadece HYB, HYB+BB ve HYB+SB kombinasyonlarının PKA saptama oranları karşılaştırılması amaçlanmıştır. PIRADS 3 ve 5 lezyonlara sahip hastalarda sadece HYB, HYB + SB kombinasyonu ile ISUP GG≥2 PKA saptama açısından istatistiksel olarak benzer tanısal performans gösterdi (p=0.063 ve p= 0.5). PIRADS 4 grubunda ise HYB duyarlılığı, HYB + SB ile karşılaştırıldığında 95/118 (%80.5) bulundu (p<0.001). PIRADS 4 grubunda sistematik biyopsinin saptayıp HYB'nin saptayamadığı 23/340 (%6.76) ISUP GG≥2 PKA olduğu görüldü. Sistematik biyopsinin katkısının olduğu hasta grubunda (n=23), diğer gruba (n=317) kıyasla lezyon boyutu daha küçüktü (7.15 mm vs. 9.88 mm, p<0.001). Yapılan ROC analizinde 9.25 mm kesme değer olarak bulundu. <9.25 mm lezyonlarda 59 hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB bu hastaların 39'unda (%66.1) ISUP GG≥2 PKA saptayabildi (p<0.001). <9.25 mm lezyonlarda HYB + BB, 56/59 (%94.9) ISUP GG≥2 PKA saptadı (p=0.125). ≥9.25 mm PIRADS 4 lezyonlarda, 59/168 (%35.1) hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB'nin 56(%94.9) hastada bu kanserleri saptadığı görüldü (p=0.25). Bizim çalışmamızın sonuçları, güncel öneri olan HYB + BB kombinasyonunun her hasta için bir zorunluluk olmayabileceğine işaret etmektedir. Hastaların PIRADS skoruna, lezyonun yerine ve lezyonun boyutuna göre biyopsi stratejisi optimize edilebilir.
Sisplatin tedavisi alan hastalarda kontrast nefropati gelişme riskini retrospektif olarak tanımlamak
Amaç: Kontrast madde kaynaklı nefropati (KMN) intravasküler iyotlu kontrast madde uygulamasını takiben 48 ile 72 saat içerisinde. diğer tüm potansiyel akut böbrek yetmezliği nedenlerinin ekarte edildiği böbrek fonksiyonlarında bozulma ile tanımlanan bir komplikasyondur. KMN yaygın olarak kontrast madde maruziyeti sonrası bazal serum kreatinin düzeyinde 1.5 kat artış. ya da 0.3 mg/dL veya daha fazla artışın olması şeklinde tanımlanmıştır. Sisplatin birçok malignite tedavisinde birinci basamak olarak uygulanan platin-bazlı kemoterapi ilacıdır. Ancak başta nefrotoksisite olmak üzere kümülatif ve doza bağlı yan etkileri nedeniyle klinik kullanımı sınırlıdır. Böbrek fonksiyon bozukluğu öyküsü KMN ve sisplatinin indüklediği nefrotoksisite için en yaygın risk faktörüdür. Günümüzde hem KMN hem de sisplatinin indüklediği nefrotoksisite gelişiminden korunmanın en başta gelen önlemi. kullanımı mümkün olduğunca minimal seviyede tutmak ve yeterli hidrasyondur. Bizde çalışmamızda sisplatin tedavisinin kontrast nefropati üzerine etkilerini. kontrast nefropatisi gelişen hastalarda potansiyel risk faktörlerini ve uzun vadede akut böbrek hasarının geri dönüşümlü olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma 01.01.2020 – 01.01.2023 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi. Medikal Onkoloji Bilim Dalında. kurumumuz Etik Kurulu 2023.110.IRB1.034 sayılı ve 23/05/2023 tarihli onayı alınarak prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya kontrast madde maruziyeti olan 18-65 yaş arası toplam 200 olgu dahil edilmiştir. Çalışma grubu çeşitli malignite tanısı almış ve sisplatin tedavisi uygulanan 100 hastadan oluşurken. kontrol grubuna sadece kontrast madde maruziyeti olan 100 olgu dahil edilmiştir. Olgularda akut böbrek hasarı KDIGO rehberi diagnostik kriterlerine göre. bazal serum kreatinin değerinde maruziyet sonrası üçüncü gün 0.3 mg/dL'lik artış olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda katılımcıların demografik verileri (yaş. cinsiyet). ayrıntılı anamnez. kullanılan ilaçlar. fizik muayenede bulguları. kontrast madde maruziyetinden sonrası baseline. 3. gün ve 1. ay laboratuar bulguları kaydedilerek gruplar arasında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda total ABH prevalansı %7.4 (n=15). sisplatin grubunda %8.8 ve kontrol grubunda ise %6.6 olarak saptanmıştır. Platin grubunda 75 yaş üstü olgularda (%7 vs. %25) ve kontrol grubunda ise 65 yaş üstü olgularda (<65 yaş %2 vs. ≥65 yaş %11) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek oranda ABH gözlenmiştir. Üstelik sisplatin grubunda yapılan logistik-regresyon analizine göre; 75 yaş ve üstü bireylerde. ABH gelişme riskinin univariate analizde yaklaşık 4.6 kat daha fazla (p=0.05) ve multivariate analizde ise 6.3 kat daha fazla anlamlı şekilde artmış (p=0.039) olduğu saptanmıştır. Bununla beraber başlangıç BMI. magnezyum ve potasyum medyan değerlerinin platin grubunda. kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda düşük VKİ değeri (<18.5) univariate analizde akut böbrek hasarı riskinde 0.21 kat artış ile ilişkilendirilmiştir (p=0.05). Yine magnezyumun 1.6 mmol/L altındaki düşük seviyelerin hem univariate (0.16 OR - 95 %CI) hem de multivariate (0.13 OR - 95 %CI) analizlerde akut böbrek hasarı riskini anlamlı (sırasıyla p=0.01 ve p=0.013) derecede arttırdığı gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda sisplatin tedavisi alan ileri yaştaki olgularda kontrast madde maruziyetinin. akut böbrek hasarı açısından bağımsız bir risk faktörü olduğu açıkca gösterilmiştir. Bunlara ek olarak platin grubunda baseline hiperkalsemi. hipomagnezemii hipokalemi şeklinde represente olan elektrolit dengesizliklerinin ve düşük BMI değerlerinin akut böbrek hasarına zemin hazırladığı ortaya konmuştur. Dolayısıyla olgularda dikkatli anamnez. risk analizi yanında mümkün oldukça düşük miktarda ve sayıda kontrast madde kullanımı dahil yeterli koruma stratejilerinin uygulanmasının. hali hazırda kanser yükü altındaki hastalarda kemoterapinin yan etkilerini anlamlı şekilde azaltacağı aşikardır. Bu durumda ileride daha geniş örneklem grupları ile yapılacak olan daha kapsamlı araştırmalar ile çalışmamızın bulgularının karşılaştırılması sonucu. sisplatin ve kontrast maddenin indüklediği akut böbrek hasarı tanısı. korunma ve tedavisi adına verilerimizin katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Kontrast madde kaynaklı nefropati (KMN); Sisplatin; Sisplatinin İndüklediği Nefrotoksisite; Akut Böbrek Hasarı (ABH); Risk Faktörleri.
Oral solüsyonların makro besin ve kalori içeriğinin mide boşalma süresi üzerindeki etkileri
Giriş / Amaç: ERAS elektif cerrahide 2 saat öncesine kadar berrak sıvıların içilmesini önermektedir. Buna rağmen, ameliyatlardan önce hastaların daha uzun süre aç kaldıkları ve bu durumun ameliyatlardan sonra dehidratasyon, katabolik süreç ve hemodinamik değişiklikler gibi sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Farklı besin türlerinin midenin boşalma süresi üzerindeki etkileri hem günlük yaşamda hem de klinik uygulamalarda önemli bir yere sahiptir. Literatürde, farklı makro besinlerin mide boşalması üzerindeki etkileriyle ilgili veriler sınırlıdır. Çalışmamızdaki amacımız oral makro besin solüsyonlarının ve bu sıvıların kalori içeriğinin mide boşalma süresi üzerindeki etkilerini incelemek ve uzamış preoperatif açlık süresini engellemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 15-30 Temmuz 2024 tarihleri arasında 20 sağlıklı gönüllü katılımcı üzerinde prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, 3 farklı makro besini (Karbonhidrat, Protein, Yağ) 2 farklı kalori grubu (150 kcal ve 300 kcal) olacak şekilde 6 farklı günde tüketmiştir. Tüm ölçümler aynı saatte yapılmıştır. Solüsyonların tüketiminden önce ve sonra mide antrumunun kesit alanı (CSA) konveks prob ile ölçülmüştür. İçecek tüketiminden sonra ölçüm tekrarlanmış ve antrum CSA başlangıçtaki değerine ulaşıncaya kadar 15 dakikalık aralıklarla ölçülmüştür. Mide antrum CSA'nın başlangıç değerine ulaştığı süre kaydedilmiştir. Bulgular: Friedman testi sonuçlarına göre, 150 kcal karbonhidrat içeren solüsyonun mide boşalma süresi en kısayken (30-75 dakika), 300 kcal yağ içeren solüsyonun mideden boşalma süresi en uzun (90-120 dakika) bulunmuştur. Aynı hacimdeki ve aynı makro besin grubundaki solüsyonların 300 kcal içerenlerinin, 150 kcal içerenlere göre anlamlı bir şekilde daha uzun mide boşalma sürelerine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tartışma / Sonuç: Ameliyat öncesinde açlık süresinin uzaması intraoperatif ve postoperatif hemodinamik, psikolojik ve metabolik birçok sonuca neden olmaktadır. Bunu önleyebilmek için hastaların preoperatif 90 dakikaya kadar 150 kcal içeren 350 ml karbonhidrat içeren solüsyonu güvenli şekilde içebileceğini öngörmekteyiz. Sadece makro besin türüne göre değil ayrıca aynı makro besin grubunda bulunan fakat daha yüksek kalori içeren solüsyonların mideden daha yavaş boşalacağını da gördük. Preoperatif açlık süresi belirlenirken sadece makro besin türüne göre değil kalori miktarına göre de önerilerde bulunulması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ERAS, gastrik ultrason, kalori, makro besin, preoperatif açlık
Total diz artroplastisinde spinopelvik dengenin kinematik analizi
Amaç: Bu çalışma, ileri evre diz osteoartriti nedeniyle robotik total diz artroplastisi (rTDA) uygulanan hastalarda rTDA 'sinin spinopelvik hareket parametreleri üzerindeki etkilerini dinamik ve statik olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu çalışmaya Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Temmuz 2022 ile Kasım 2023 yılları arasında primer diz osteoartriti nedeniyle aynı cerrahi ekip tarafından, tek taraflı robotik total diz artroplastisi yapılan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ve en az bir yıl takibi sonrasında yapılan yürüme analizi ile hem yürüme sırasında hem de oturma-kalkma sırasındaki pelvik ve lomber omurga hareketleri dinamik olarak incelenmiştir. Ayrıca lumbosakral yan grafiler kullanılarak spinopelvik parametrelerden sakral slope, pelvik tilt ve pelvik insidans statik ölçümlerle değerlendirilmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçları WOMAC ve OKS anketleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya 28 hasta (23 kadın, 5 erkek) dahil edilmiş olup hastaların yaş ortalaması 69.9 ± 6.86, vücut kitle indeksi (VKI) ortalaması 29.5 kg/m2 ± 5.18, takip süresi ortalaması 13.8 ay olarak hesaplanmıştır. Kellgren-Lawrence sınıflandırmasına göre hastaların 13'ü (%46.42) evre 3, 15'i (%53.58) evre 4 olarak tespit edilmiştir. Ameliyat sonrası yapılan dinamik ölçümlerde hem yürüme hem de oturma-kalkma sırasında pelvik tilt değerlerinde anlamlı değişiklik tespit edilmiştir. Pelvik tiltteki değişiklikler oturma-kalkma sırasında hem hareket boyunca hem de anlık açısal ölçümlerde tespit edilmiştir. Dinamik ölçümlerde ayrıca her iki diz hareketlerinde de ameliyat sonrasına kıyasla belirgin iyileşmeler gözlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde ise yalnızca ayakta çekilmiş olan grafilerde sakral slope değerlerinde ameliyat sonrasına göre anlamlı fark tespit edilmiştir. WOMAC ve OKS fonksiyonel skorları her ikisinde belirgin iyileşme sağlanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, robotik total diz artroplastisinin (rTDA) spinopelvik parametreler üzerindeki etkilerini dinamik bir perspektifle inceleyen bir çalışmadır. Bu çalışma rTDA'nın yalnızca diz eklem fonksiyonlarını düzeltmekle kalmayıp, spinopelvik hare-ketlerin kompanzasyonunu da düzelterek postür dinamiklerini de iyileştirme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca rTDA'nin cerrahi etkinliğini artırmak ve fonksiyonel iyileşmeyi desteklemek için ameliyat öncesinde pelvis ve omurganın dinamik olarak değerlendirilmesinin önemini de vurgulamaktadır.
Kemik iliği nakli yapılan ve hematolojik malignitesi olan hastalardainfeksiyon hastalıklarının sağkalım üzerine etkisi
Giriş: Hematopoietik kök hücre naklinde (HKHN) infeksiyöz komplikasyonlar, mortalitenin önemli nedenidir. Antimikrobiyal direncin yüksek saptandığı bir merkezde, HKHN sonrası infeksiyonları ve sağkalıma etkisini tanımlamayı amaçladık. Yöntem: Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 2016-2024 yılları arasında hematolojik malignite nedeniyle HKHN yapılan 18 yaşından büyük 522 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler kaydedildi. İlk 100 günde bakteriyemi etkenleri ve direnç oranları saptandı. İnvaziv aspergilloz (İA) gelişimini artıran faktörler için tek değişkenli ve çok değişkenli analiz yapıldı. Allojeneik nakil yapılan hasta grubunda Sitomegalovirus (CMV) reaktivasyonu için risk faktörleri analiz edildi. Mortaliteyi belirleyen faktörlerden, cinsiyet, yaş, hematolojik tanı, relaps/refrakter (R/R) hastalık, nakil türü ve sayısı, kan dolaşımı infeksiyonları (KDI), İA ve CMV bağımsız değişkenler olarak belirlendi. Çok değişkenli analizde 30 ve 100 günde mortalite sonlanım kabul edildi, lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Hematolojik tanılar non-Hodgkin lenfoma (%36), multipl miyelom (%33), Hodgkin lenfoma (%11), akut miyeloid lösemi (%9.5), akut lenfoblastik lösemi (%5) ve miyelodisplastik sendrom (%2) olarak gruplandırıldı. Allojeneik nakil ve R/R hastalık olması, mortalitenin infeksiyon dışı nedenleriydi. Gram negatif (GN) bakteriyemiler (%73), Gram pozitif bakteriyemilere (%24) göre daha yüksek oranda saptandı. GN bakteriyemiler içinde ise en sık Escherichia coli (%32) ve Klebsiella pneumoniae (%30) izole edildi. Fenotipik karbapenem direnci en fazla Klebsiella pneumoniae'de %71 görüldü, bu izolatlar içinde en sık OXA-48 karbapenemaz pozitifliği (%43) saptandı. Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae ve Pseudomonas aeruginosa bakteriyemilerinin 30 günlük mortaliteyi 3.6-7.6 kat oranında artırdığı saptandı. Bakteriyel etkenler içinde sadece Klebsiella pneumoniae bakteriyemisi hem 30 hem 100 günde mortalite için anlamıydı. IA tanısı allojeneik nakil yapılanların %19'unda, otolog nakil yapılanların %10'unda konuldu. Tek başına IA mortaliteyi artıran diğer bir önemli faktördü. Uzamış nötrofil engrafmanı ve sistemik steroid tedavisi almak, IA için risk faktörleriydi. CMV dahil diğer infeksiyonların mortalite üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. Genel mortalite oranları 30 günde %5, 100 günde %10 olarak saptandı. Sonuç: Hematopoietik kök hücre naklinden sonra gelişen infeksiyonlar sağkalımı olumsuz etkilemektedir. İnfeksiyon nedenli mortalitenin başlıca iki nedeni karbapenem direncinin yüksek saptandığı Klebsiella pneumoniae bakteriyemileri ve İA olarak saptanmıştır. İlk 30 günde GN bakteriyemiler mortaliteyi anlamlı derecede artırmıştır. Bakteriyemi etkenleri içinde Escherichia coli istatiksel olarak daha fazla saptanmasına rağmen, karbapenem direncinin düşük olması nedeniyle engrafman sonrası dönemde sağkalım üzerine olumsuz etki izlenmemiştir. Karbapenem dirençli Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde ise etkin tedavi seçeneklerinin kısıtlı olmasından dolayı hem 30 hem 100 günde mortalite anlamlı olarak artmıştır. Diğer bakteriyel, fungal ve viral etkenlerin sağkalım üzerine doğrudan bir etkisi gösterilememiştir. Antimikrobiyal yönetim ve infeksiyon kontrol önlemleri HKHN hastalarının sağ kalımı için kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Mortalite, kemik iliği nakli, kan dolaşımı infeksiyonları
Romatoloji Polikliniğinde uzaktan semptom sorgulamasının (tele-anamnez) triyaj değeri
Amaç: Romatolojik hastalıklar, inflamatuar özelliktedir ve en belirgin ortak özellikleri kas iskelet sisteminde ağrıya yol açmalarıdır. Genel toplumda ise kas ve iskelet sistemi ağrıların çoğu travma, dejeneratif sorunlar ya da fazla kullanım gibi mekanik sebeplerden kaynaklanır. Dolayısıyla kas iskelet sisteminde ağrı yakınması ile başvuran hastalarda geniş bir ayırıcı tanı yelpazesi söz konusudur ve triyaj önemlidir. Özellikle etkili triyaj beklenen birinci basamak sağlık hizmetlerinde, hem dünyada hem de ülkemizde hasta sayısı giderek artmaktadır. Teknolojinin desteği ile uzaktan semptom sorgulaması etkin triyaj hizmetine olumlu katkı sağlayabilir. Literatürde elektronik araçlarla triyaj konusunda çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada amaç, uzaktan elektronik semptom sorgulaması kullanılarak elde edilen "tele anamnez" in, kas iskelet sistemi ağrı yakınması ile başvuran hastalarda inflamatuar grubu tahmin etme gücünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Koç Üniversitesi Hastanesi Romatoloji Polikliniği'nden Ocak-Haziran 2024 tarihleri arasında ilk defa randevu alan hastalara, bilgilendirilmiş yazılı ve sözlü onamlar alındıktan sonra, mobil telefon kısa mesaj (SMS) ile 'Uzaktan Semptom Sorgulama' anketi iletildi. Tele-anamnez olarak isimlendirdiğimiz bu sistem için anket yazılım alt yapısı Pisano firması tarafından sağlandı. Yüz yüze muayene ve tetkik sürecinden sonra hastane bilgi yönetim sistemine kaydedilmiş son tanılar inflamatuar/noninflamatuar tanılar olmak üzere ikiye ayrıldı. Yüz yüze muayeneden ve tele-anamnezden toplanan veriler bilgisayar ortamında kaydedilerek iki grup arasındaki yanıt farklıkları analiz edildi. Çalışmamıza 2023.178.IRB1.059 numaralı ve 04.09.2023 tarihli etik kurul onayı alındı. Bulgular: Çalışmamızda 107 hastaya SMS aracılığı ile ulaşıldı ve toplam 52 hastanın verisi analiz edilebildi. Kadınlarda fibromiyalji sendromu erkeklerde ise spondiloartritler en sık koyulan tanılardı (%41, p=0.005; %52, p=0.004 ). Ağrının hareketle artması ve karıncalanma varlığı noninflamatuar grupta inflamatuar gruba kıyasla anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla %75, %35; p=0.014 , %75, %37.5; p=0.021). Aksiyel eklem yakınması ile gelen hastalardan ankilozan spondilit (AS) tanısı koyulanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ağrı süresi 6 hafta-3 ay arasında, ağrıda artış süresi ise 6 haftadan fazlaydı (sırasıyla %30, %3; p=0.045, %70, %28; p=0.027). Hareketle ağrının azalması ve sabaha karşı uyandırma AS grubunda daha yüksekti (sırasıyla %90, %38; p=0.008, %90, %55, p=0.064). İnflamatuar, non-inflamatuar hastalık ayırımı için "univariate lojistik regresyon" analizi yapıldığında, günlük işlerle şikayetlerde artış (p=0.014, OR: 5.57, %95 CI: 1.29-23.97) ve hareketle şikayetlerde azalma olmaması (p=0.044, OR: 0.24, %95 CI: 0.05-1.05) non-inflamatuar grupta istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Bu çalışma romatoloji alanında tele-anamneze dair yapılmış ilk çalışmadır. Tele-anamneze hastalarımız önemli oranda uyum göstermiştir. İnflamatuar hastalıkları tahmin etme gücü yeterince iyi görünmemekle birlikte özellikle bel ağrısı olan hastalarda AS'yi tahmin edebilmek mümkün görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, romatoloji, inflamatuar hastalıklar, triyaj, ankilozan spondilit