
23
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Romatoid artritte otoinflamatuar bulguların sıklığı ve tedavi yanıtına etkisi
Amaç: Romatoid artrit (RA), temel olarak otoimmün bir hastalıktır ancak ateş, serözit atakları, tekrarlayan artrit gibi otoinflamatuar klinik özellikler gösterebilir. Bu çalışmanın amacı, RA hastaları arasında otoinflamatuar özelliklerin sıklığının, klinik özelliklerinin ve standart tedavilere yanıt durumunun belirlenmesidir. Yöntem: Çalışmaya Koç Üniversitesi Hastanesi Romatoloji polikliniklerinde Temmuz 2018-Temmuz 2021 arasında RA tanısı koyulan ve en az alt ay süreyle medikal tedavi almakta olan 311 hasta dahil edildi. Hastalar otoinflamatuar özellikleri olan (ateş, kırmızı artrit, ataklı artrit, serözit) ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı. Demografik, klinik ve laboratuvar bulguları, medikal tedavilere cevap durumları karşılaştırıldı. Bulgular: Medyan yaşı 60 (IQR: 49-70) ve hastalık süresi 3 (IQR: 3-12) yıl olan 246'sı (%79) kadın ve 65'i (%21) erkek hasta değerlendirildi. Yirmidört (%8) hastanın en az bir otoinflamatuar özelliği vardı. Otoinflamatuar özellikler sıklık sırasıyla ataklı artrit (%71), kırmızı artrit (%25), ateş (%13) ve serözitti (%13). Otoinflamatuar özelliği olan grupta lökositoz ve trombositoz sıklığı otoinflamatuar olmayan gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksekti (p=0.013 ve p=0.002). ANA, RF ve anti-CCP pozitifliği ve ürik asit düzeyi bakımından fark saptanmadı. Anakinra sadece otoinflamatuar özellikli grupta dört hastada kullanılmıştı ve etkiliydi. Kolşisin kullanım sıklığı otoinflamatuar özellikli grupta anlamlı olarak fazlaydı (p<0.001). Diğer antiromatizmal tedaviler bakımından bir fark saptanmadı. Metotreksat (MTX) ve TNF (tümör nekroz faktör) inhibitörüne yanıt yetersizliği iki grupta benzerdi (p=0.572 ve p=1). Sonuç: Otoimmün bir hastalık olan RA tanılı bir grup hastada otoinflamatuar klinik özellikler görülebilir. Bu durumun sebebi MEFV ya da diğer ateşli romatizmal hastalık genleri olabilir ve bu hastalarda standart tedaviler yetersiz olduğunda kolşisin ve IL-1 hedefli ilaçlar etkili tedavi seçeneklerindendir. Anahtar sözcükler: romatoid artrit, otoinflamasyon, otoimmünite, kolşisin, anakinra
Otolog kök hücre nakli olan lenfoma hastalarında nakil sonrası T hücre subgruplarının değişimi ve T hücre tükenmişliğinin araştırılması
Otolog kök hücre nakli sonrası kemik iliğinde yeniden üretilen hücrelerin kompozisyonu ve fonksiyonu, tedavinin başarısını etkileyen faktörlerdendir. Fonksiyon yetersizliği ile ilişkili tanımlanan kavramlardan biri T hücre tükenmişliğidir. Bu kavram, kronik antijen maruziyeti sonucu T hücrelerinin sitokin salgılama ve çoğalma yeteneklerini kaybetmesi; çoklu inhibitör reseptör eksprese etmesi ile karakterizedir. Bu tez çalışmasında lenfoma tanısıyla takipli OKHN yapılan 32 hastanın nakil öncesi ve nakil sonrası 1, 3 ve 6.aylarda periferik kan örneklerinden yapılan akım sitometri analizleri ile T hücre alt gruplarının değişimi ve T hücre tükenmişliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Tükenmişliği değerlendirmek amacıyla inhibitör reseptör (PD-1, LAG-3, CTLA-4) ekspresyonları analiz edildi. Yaşlanmayı göstermek için CD57 + CD28 - T hücreler incelendi. Çalışma sonucunda, nakil sonrası CD4 + T hücre sayısı anlamlı düşük saptandı ve CD4 + / CD8 + oranının istatistiksel olarak anlamlı azaldığı gözlendi. Nakil öncesi hastaların T hücreleri belirgin yaşlanma belirteçleri sergilemekteydi ve nakil sonrası bu durumun devam ettiği görüldü. Nakil öncesi LAG-3 ve PD-1'nin hem tekli ekspresyonları hem çoklu birlikteliği yüksek saptandı. Nakil sonrası bu reseptörlerin ekspresyonunun azaldığı görüldü. Fakat takibinde nakil sonrası 3.ay LAG-3 ekspresyonunun, 6.ay PD-1 ekspresyonunun arttığı saptandı. Relaps olan hastalarda bu değişimler daha belirgindi ve özellikle inhibitör reseptörlerin ekspresyonu relaps olmayan hastalarla karşılaştırıldığında nakil sonrası 1.ayda anlamlı olarak yüksekti. Sonuçlarımız göstermektedir ki, OKHN sonrası T hücrelerinin hem kompozisyonu hem de fonksiyonel özellikleri değişmektedir. Relaps olan hastalarda yüksek saptanan inhibitör reseptör ve yaşlanma belirteçleri, bu moleküllerin nakil sonrası hastalık prognozuna etkili olduğunu düşündürmektedir. Bu moleküllerin daha geniş hasta popülasyonunda çalışılması ve kemik iliği immunmodülasyonunun aydınlatılması, riskli hastalık grubunun belirlenerek tedavide uygun girişimlerin yapılmasının önünü açacaktır.
Beslenme tiplerinin metabolik belirteçler, karaciğer ve böbrek yağlanması üzerine etkileri
Bitki temelli beslenme tiplerinin, alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, tip 2 diabetes mellitus ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların kontrolünde olumlu etkileri olduğuna yönelik bilgiler mevcuttur. Bu prospektif pilot çalışmada, bitki temelli diyetlerin, karaciğer, böbrek yağlanması ve metabolik belirteçler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Başlangıçta hepçil olan 61 katılımcı, hepçil, vejetaryen ve vegan beslenme olmak üzere üç farklı gruba ayrılarak altı ay takip edilmiştir. Bu süreçte, katılımcıların günlük kalori, protein alımları, adım sayıları takip edilmiş ve diyet uyumları beslenme uzmanı eşliğinde kontrol edilmiştir. Başlangıçta ve altıncı ayda, kilo, kas ve yağ değişimleri için vücut kompozisyon analizleri, metabolik belirteçler için insülin direnci, serum lipid profili, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri ve kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. Bu süreçte, karaciğer ve böbrek yağlanmasındaki değişimi incelemek için manyetik rezonans görüntüleme yönteminde proton dansite yağ fraksiyonu programı kullanılmıştır. Altı aylık takip sonrası, sekiz katılımcı çalışmayı tamamlayamayarak çalışmadan ayrılmıştır, geriye kalan 53 kişinin verileri analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda; vücut kütle indeksi, yağ ve kas oranı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Altıncı ay ölçümlerinde başlangıç değerlerine kıyasla, vegan beslenen grupta HDL ve LDL değerlerinde anlamlı düzeyde azalma gözlenirken, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplarda anlamlı değişim gözlenmedi. Proton dansite yağ fraksiyonu değerlerinde vegan beslenen grupta, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplara kıyasla total karaciğer ve karaciğer segment 6'da anlamlı düzeyde azalma gözlenirken diğer karaciğer segmentleri ve total böbrek değerlerinde anlamlı fark saptanmadı. Sistolik ve diyastolik kan basınçları vegan grupta anlamlı düzeyde azalma gösterirken vejetaryen ve hepçil grupta anlamlı değişim saptanmadı. Bu çalışma, 6 ay boyunca vegan beslenen genç erişkinlerde karaciğer yağ içeriğinin azaldığına dair ön kanıtlar sunmaktadır. Vegan beslenmenin daha sağlıklı bir yaşam için potansiyel bazı etkileri olduğu görülse de bu etkilerin daha net anlaşılabilmesi için daha uzun takip süresine ve daha fazla katılımcı sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.
İntrakraniyal menenjiomlarda radyocerrahi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtın değerlendirilmesine dinamik kontrastlı T1 perfüzyon MRG bulgularının katkısı
Menenjiomlarda stereotaktik radyocerrahi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtın ön görülebilmesi; prognozu tayin etme ve hasta yönetimini planlanma açısından önem taşımaktadır. Radyocerrahi sonrası tümördeki hacim değişiklikleri kısa sürede ortaya çıkmayabilir. Bu nedenle morfolojik bulgular erken dönemde tedaviye yanıtı değerlendirmede yetersiz kalabilir. Çalışmamızın amacı radyocerrahi uygulanan menenjiomlarda; tedavi öncesi ve sonrası erken dönemde elde edilen DCE-MRG parametrelerinin görüntüleme zamanlarına göre değişimlerini ortaya koymak, bu değişim oranlarını hacimsel veriler ile karşılaştırmak ve tedavi sonrası erken dönemde tedaviye yanıtı öngörmede DCE-MRG parametrelerinin morfolojik verilere katkısını değerlendirmektir. Çalışmaya gamma knife uygulanmış 15 hastaya ait 17 menenjiom dahil edilmiş olup, tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ay ve 6. ayda elde edilen DCE-MRG bulguları ile tümör hacimleri değerlendirilmiştir. Perfüzyün parametreleri iş istasyonundaki yazılım programları kullanılarak analiz edilmiştir. Tümör hacmi ise morfolojik sekanslar kullanılarak hesaplanmıştır. Tedavi sonrası erken dönemde elde edilen DCE-MRG parametrelerinin görüntüleme zamanlarına göre değişimleri analiz edilmiş ve hacimsel veriler ile karşılaştırılmıştır. Ortalama tümör hacminde tedavi sonrası 1. ayda, tedavi öncesine göre fark görülmemiştir. Tedavi öncesine göre, 6. ayda ortalama tümör hacminde düşüş izlenmekle birlikte RANO kritelerine göre olguların stabil hastalık kategorisinde oldukları görülmüştür. Ktrans değeri 1. ayda azalmış olup, 6. ayda da azalmaya devam etmiştir. Kep değerinde 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşüş görülmüştür. Ktrans değerlerinde, tümör hacmine göre tedavi sonrası 1. ay ve 6. ayda daha fazla oransal değişim meydana gelmiştir. DCE-MRG tümör dokusunda meydana gelen perfüzyon değişikliklerine bağlı erken dönemde sağladığı fonsiyonel veriler ile radyocerrahi sonrası tedaviye yanıtı değerlendirmede morfolojik bulgulara katkı sunabilir.
Pankreas tümörleri ile ilişkili kistik lezyonların radyolojik ayırıcı tanıları ve radyopatolojik korelasyonları
Pankreasın kistik lezyonları son yıllardaki radyolojik görüntülemelerdeki gelişmeler ile %49.1'e varan sıklıkta tespit edilmektedir ve bu durum pankreasın kistik lezyonlarının ayırıcı tanısının radyoloji pratiğindeki yükünü arttırmaktadır. Pankreasın kistik lezyonlarının bir kısmının görüntüleme bulguları iyi bilinse de, radyolojik bulguları henüz net olarak ortaya konamamış olan lezyonlar da mevcuttur. Araştırmamızın amacı, pankreas tümörü olan olgulardaki kistik lezyonların radyolojik özelliklerini, ayırıcı tanılarında kullanılabilecek radyolojik göstergeleri radyopatolojik korelasyon ile belirlemek ve görüntülemenin pankreasın kistik lezyonlarının tanısındaki başarısını ortaya koymaktır. Araştırmamıza Ocak 2012-Aralık 2022 tarihleri arasında pankreas tümörü tanısı ile pankreas rezeksiyonu olan ve görüntülemesinde kist saptanan 101 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda 130 pankreas kistik lezyonunun radyolojisi değerlendirilmiş olup, her kist için ayrı ayrı radyopatolojik korelasyon yapılmıştır. Patoloji altın standart kabul edilerek, radyolojinin tanısal performansı hesaplanmıştır. Pankreas tümörlerine en sık eşlik eden kistik lezyon retansiyon kisti ve duktektaziler olarak saptanmıştır (%53.8). Retansiyon kisti ve duktektazilerin, diğer kistlere göre daha küçük boyutlu oldukları, pankreas tümörleri ile daha sık ilişkili oldukları (pankreas tümörleri ile aralarında normal pankreas dokusunun bulunmaması) ve sıklıkla multipl oldukları tespit edilmiştir. Basit müsinöz kistlerin ise göreceli olarak daha büyük boyutlu oldukları ve pankreas tümörleri ile daha sık ilişkili oldukları gösterilmiş olup, pankreas tümörleri ile ilişkilerinin bu lezyonların pankreatik kanalların skuamoid kistinden ayrımında önemli bir parametre olduğu belirlenmiştir. Pankreatik kanalların skuamoid kistlerinde inkomplet pankreas divisum oranı %66.7 olarak saptanmıştır. Pankreasın kistik lezyonlarında BT'nin tanısal doğruluğu %85.2, MRG'nin ise %88.3 tespit edilmiştir. Pankreasın kistik lezyonlarında radyolojinin duyarlılığı %55.6-100, özgüllüğü %91.7-100, pozitif öngörü değeri %57.1-100, negatif öngörü değeri %96.5-100 arasında bulunmuştur.
Pediatrik merkezi sinir sistemi tümörlerinde otofajininrolünün incelenmesi ve terapötik bir hedef olarakbelirlenmesi
Pediatrik Merkezi Sinir Sistemi Tümörlerinde Otofajinin Rolünün İncelenmesi ve Terapötik Bir Hedef Olarak Belirlenmesi Giriş: Çocukluk çağı beyin tümörleri, kanser ilişkili ölümlerin en sık nedenlerinden biridir ve tedavi seçenekleri sınırlıdır. Pediatrik yüksek dereceli glial tümörler, kötü prognoz ve kısa yaşam süresi ile karakterize olup etkin tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerde mevcut tedavi seçeneklerinin yetersiz kalması nedeniyle otofaji yolağının terapötik bir hedef olarak araştırılmasıdır. Erişkin yüksek dereceli glial tümörlerle karşılaştırılarak, otofaji yolağının pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerdeki rolü incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Tüm deneyler pediatrik ve erişkin yüksek dereceli glial tümör hücre hatlarında gerçekleştirilmiştir. Protein analizi Western blot, DNA düzeyinin incelenmesi qPCR, hücrelerin canlılık özelliği MTT ile değerlendirildi. İnfiltrasyon ve invazyon özellikleri kuyucuk ve çizik deneyleri ile, metabolizma analizi ise Seahorse tekniği ile incelenmiştir. Bulgular: Pediatrik yüksek dereceli glial tümör hücrelerinde otofaji aktivasyonunun erişkine kıyasla daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda otofaji inhibisyonunun tümör hücrelerinin kemoterapi hassasiyetini arttırabildiği bunun yanı sıra infilrasyon ve mitokondri bağımlı oksidatif fosforilasyon özelliğini baskıladığı ortaya konmuştur. Sonuç: Bu çalışma, pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerde otofaji yolağının terapötik bir hedef olarak araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Daha fazla araştırma, bu tümörlerin tedavisinde otofaji yolağına yönelik yeni tedavi seçenekleri geliştirilmesine yardımcı olabilir.
Erken ergenlik ve normal ergenlik varyantlarında erişkin boy tahmini: 'Otomatik kemik yaşı tayini' sınırlılıkları ortadan kaldırabilir mi?
Erken ergenlik vakalarında kemik yaşı tayini, çoğunlukla Greulich Pyle atlası ile yapılmakta ve değerlendirenler arasında önemli farklılıklar olabilmektedir. Bu araştırmada otomatik kemik yaşı tayini yöntemi olan BoneXpert ile saptanan tahmini erişkin boyu hesaplarının, klinisyen tarafından Greulich Pyle atlasına göre belirlenen kemik yaşına dayalı tahmini erişkin boyları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Haziran 2016-Kasım 2018 arasında erken ergenlik şüphesi ile başvuran, BoneXpert programı kullanılarak kemik yaşı tayini yapılan 44 kız olgu çalışmaya dahil edildi. Başvuruda klinisyen tarafından Greulich Pyle atlası ve BoneXpert yöntemi kullanılarak toplam 3 farklı kemik yaşı tayini yapıldı. Bu değerler temel alınarak, 3 ayrı yöntem kullanılarak 7 farklı tahmini erişkin boy (TEB) hesabı yapıldı. Olguların tahmini erişkin boyu ve finale yakın boyları (FYB) karşılaştırıldı. Olguların takvim yaşı 9.29 yıl iken, klinisyen Greulich Pyle atlasına göre 11, BoneXpert-Greulich Pyle'ye göre 10.7, BoneXpert Tanner-Whitehouse yöntemine göre 10.3 yıl idi. Tedavi başlanmayan ve tedavi başlanan olguların finale yakın boyları sırasıyla 158.4 cm, 160.8 cm olup aralarında anlamlı fark yoktu. TEB - FYB farkı değerlendirildiğinde Greulich-Pyle atlası, Bayley Pineau formülüyle hem klinisyen hem BoneXpert ile yapılan TEB'lerin diğer yöntemlere göre FYB'u tahmin etmede daha başarılı olduğu (p<0.001) saptandı. Kemik yaşının boy yaşına oranının <%110 ve ≥%110 olmasına göre yapılan analizde ise FYB'ler, <%110 olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Kemik yaşı tayini ve tahmini erişkin boy hesabı için BoneXpert programı daha objektif bir yöntem olabilir ancak bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca kemik yaşının, boy yaşının %110'undan daha küçük olması durumunda büyüme potansiyelinin olumsuz etkilenmediği göz önünde bulundurulmalıdır.
İntraoperatif indosiyanin yeşil anjiografisi ile remnant pankreas perfüzyonunun objektif değerlendirilmesi ve postoperatif pankreatik fistül ilişkisi
Arka Plan: Pankreatikoduodenektomi sonrası morbiditenin, uzamış hastane yatış sürelerinin ve dolayısıyla artmış sağlık harcamalarının ana belirleyicisi postoperatif pankreatik fistüldür (POPF). Çeşitli risk faktörleri arasında, remnant pankreas hipoperfüzyonun POPF ile ilişkisi net olarak ortaya konmamıştır. İndosiyanin yeşil (İSY) ve yakın kızıl ötesi (YKÖ) görüntüleme ile floresan anjiografi için ideal yöntemlerden biri olmuştur. Mevcut çalışmada hipoperfüzyonun İSY-YKÖ floresan anjiografi ile kantitatif değerlendirilmesi ve bunun POPF ile ilişkisinin ortaya konması ve amaçlanmıştır. Yöntem: Periampuller patolojiler nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı geçiren ardışık hastalar prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Standartlaştırılmış teknik ile yapılan anastomozdan hemen önce İSY-YKÖ floresan anjiografi video kayıtları, kantitatif değerlendirme için Python programlama dili aracılığıyla, hastaların klinik bilgilerine kör iki bağımsız araştırmacı tarafından floresan-zaman grafiğine dönüştürülerek dinamik olarak analiz edildi. ISGPS 2016 tanımlamasına göre POPF gelişen ve gelişmeyen hastaların perfüzyon verileri karşılaştırıldı. Bulgular: 30 hastadan 9'unda klinik olarak anlamlı POPF, 3'ünde biyokimyasal kaçak meydana geldi. 18 hastada POPF meydana gelmedi. Perfüzyon parametrelerinden STD Fmax ve eğim parametresi klinik olarak anlamlı POPF gelişen hastalarda istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.032 ve 0.008), Fmax ve T1/2max istatistiksel olarak anlamlı olmaya yakındı (sırasıyla p=0.087 ve p=0.054). Tüm POPF için ele alındığında ise Fmax, STD Fmax, T1/2max ve eğim iki grup arasında istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.049, p=0.034, p=0.026, p=0.015). Sonuç: İSY-YKÖ floresan anjiyografi yöntemi ile yapılan intraoperatif değerlendirme, POPF riskinin değerlendirilmesi için potansiyel bir araç olmaya adaydır.
İlaç ilişkili karaciğer hasarı (DILI) tanısı alan çocuk hastaların klinik özellikleri ve seyirlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
İlaç İlişkili Karaciğer Hasarı (DILI) Tanısı Alan Çocuk Hastaların Klinik Özellikleri ve Seyirlerinin Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi İlaca bağlı karaciğer hasarı (DILI), diğer etiyolojilerin dışlanmasından sonra çeşitli ilaç veya bitkisel ürünlerin neden olduğu karaciğer hasarı olarak tanımlanır. Erişkilerde DILI nedenleri, tanısı ve seyri üzerine çalışmalar gün geçtikçe artmaktadır. Çocukluk çağında ise DILI ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada DILI tanılı 1-18 yaş arası hastaların klinik, laboratuvar özellikleri ve seyirleri değerlendirilmiştir. Çalışma retrospektif olarak planlanmış olup, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalı'nda 2018 Ocak - 2023 Mart arasında DILI nedeniyle izlenen 28 hasta dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve laboratuvar verileri hastane kayıtlarından veya klinik kartlarından alınmıştır. DILI tipi ve ağırlığı RUCAM sınıflamasına göre belirlenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPPS-29 (2024) programı kulanılarak yapılmıştır. Hastaların ortalama yaşı 8,1±5,6 (1-17) yıl olup, 17'si (%60,7) erkek, 11'i (%39,3) kızdı. Hastaların %14.3'ü'nün vücut kitle indexi >85p olup kiloluydu. DILI nedeni olarak sürekli en sık kullanılan ilaç Trimetoprim-Sülfometoksazol (n= %17,9) ve şüpheli en sık kullanılan ilaç seftriakson (n= %17,9) idi. İlaç kullanımından ortalama 4 gün (2-50 gün) sonra Alanin Amino Transferaz (ALT), Aspartat Amino Transferaz (AST), Gama Glutamil Transferaz (GGT) ve Laktat Dehidrogenez (LDH) seviyeleri sırasıyla ortalama 638,9±1538,6 IU, 603,2±1846,6 IU , 192,5±279,4 IU, 412,5±475,6 IU olarak saptandı. RUCAM değerine göre hastaların %10.8 mixt , %39.2 kolestatik ve %50 'sinde hepatoselüler hasar belirlendi. Hastaların tümünde etken madde kesilerek, başvurudan itibaren n-asetil sistein normalin 2 katı yüksekliğine, E vitamini ve ursodeoksikolik asit ile tedavi enzim değerleri normale dönene dek verildi. Enzimler ortalama 17(4-22) günde, %88 hastada normalleşirken, %12 hastada kronik seyir (>6 ay) saptandı. İzlemde kaybedilen hasta olmadı. Çalışmanın ön bulguları antimikrobiyal ajanların DILI en sık nedeni olması yanısıra, R değerinin çocuklarda da hastalık şiddeti ve sağ kalımı göstermede bir araç olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha büyük gruplarda çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İlaç ilişkili karaciğer hasarı, çocuk, R değeri (RUCAM SKORU)
Sistematik prostat biyopsisi bir zorunluluk mu? Lezyon temelli biyopsi optimizasyonu nasıl olmalıdır?
Prostat kanseri (PKA) tanısında, prostat biyopsisi altın standart yöntemdir. Güncel çalışmalar, prostat biyopsisinde sistematik biyopsinin (SB) gerekliliğinin ve katkısının azaldığını göstermektedir. Avrupa Üroloji Derneği, eski kılavuzundaki HYB + SB önerisini, güncel kılavuzunda HYB + Bölgesel Biyopsi (BB) olarak değiştirmiştir. Bu çalışmada, sadece HYB, HYB+BB ve HYB+SB kombinasyonlarının PKA saptama oranları karşılaştırılması amaçlanmıştır. PIRADS 3 ve 5 lezyonlara sahip hastalarda sadece HYB, HYB + SB kombinasyonu ile ISUP GG≥2 PKA saptama açısından istatistiksel olarak benzer tanısal performans gösterdi (p=0.063 ve p= 0.5). PIRADS 4 grubunda ise HYB duyarlılığı, HYB + SB ile karşılaştırıldığında 95/118 (%80.5) bulundu (p<0.001). PIRADS 4 grubunda sistematik biyopsinin saptayıp HYB'nin saptayamadığı 23/340 (%6.76) ISUP GG≥2 PKA olduğu görüldü. Sistematik biyopsinin katkısının olduğu hasta grubunda (n=23), diğer gruba (n=317) kıyasla lezyon boyutu daha küçüktü (7.15 mm vs. 9.88 mm, p<0.001). Yapılan ROC analizinde 9.25 mm kesme değer olarak bulundu. <9.25 mm lezyonlarda 59 hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB bu hastaların 39'unda (%66.1) ISUP GG≥2 PKA saptayabildi (p<0.001). <9.25 mm lezyonlarda HYB + BB, 56/59 (%94.9) ISUP GG≥2 PKA saptadı (p=0.125). ≥9.25 mm PIRADS 4 lezyonlarda, 59/168 (%35.1) hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB'nin 56(%94.9) hastada bu kanserleri saptadığı görüldü (p=0.25). Bizim çalışmamızın sonuçları, güncel öneri olan HYB + BB kombinasyonunun her hasta için bir zorunluluk olmayabileceğine işaret etmektedir. Hastaların PIRADS skoruna, lezyonun yerine ve lezyonun boyutuna göre biyopsi stratejisi optimize edilebilir.