
417
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Participation and power an outline of contemporary participatory art
Participatory Art exists under a variety of overlapping titles –including Interactive, Relational, Cooperative, Dialogical, and Community-Based Art. The methods employed in Participatory Art have changed and evolved over the years. One of the main aims of this thesis is to clarify observed discrepancies and provide a solid theoretical base grounded in an art historical perspective. In order to do so, this thesis attempts to analyse Participatory Art practices using a specially designed theoretical framework: It is based upon the basic theories and concepts put forward by twentieth-century artists and philosophers leading into the present. The initial part of the thesis is exploring the origins and developments of Participatory Art, primarily from the early twentieth century. Following the historical background, the thesis narrows down the academic groundwork into an attempt to define Participatory Art and mould the findings into a theoretical framework. It consists of four main categories –Identities, Open Form, Power Structure and Social Impact. Because a Participatory Art project integrates multiple identities into an open form that aims to have a social impact, all while attempting to minimize any unbalanced power structures that appear a result of the collaborative process. The set of eight participatory art projects display the application of the theoretical framework to the specially selected case studies to clarify the meaning of the four categories and sharpen their edges –especially by shedding light on their upper and lower boundaries. The case studies have been chosen to demonstrate the effectiveness of the theoretical framework. Ultimately, the thesis aims to provide a tool for both researchers and artists alike who might find it useful in their own studies and work. Furthermore, the framework can serve as a tool that can be used to compare and contrast disparate artworks that are participatory in nature, as well as scrutinize them for signs that they are not as participatory as they might claim to be.
Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemlerinde estetik eğitimi (1883-1933)
Osmanlı Devleti'nde Batılılaşma ile birlikte sanat, edebiyat ve düşünce akımlarının yakından takip edilmesiyle özellikle edebiyatçıların üzerinde durduğu konuların estetik hakkındaki teorik tartışmalar için hazırlayıcı bir ortam yarattığı görülür. Bu tez çalışması Geç Osmanlı Dönemi'nin modern yükseköğretim kurumlarından Darülfünun ve Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kuruluşundan reformasyon dönemine kadar faaliyet gösterdiği 1883 – 1933 yılları arasındaki sürece odaklanmaktadır. Bu okulların programlarında yer alan estetik dersleri ve bu dersleri veren isimler tarafından yapılan estetik konulu çalışmaları inceleyerek estetiğin ders programlarındaki yerini saptamayı ve derslerinin muhtemel içeriği hakkında bir izlenim oluşturmayı amaçlamaktadır.
İstanbul Beyoğlu'nda bir Latin Katolik müessesesi: Santa Maria draperis
Fransisken rahiplerin İstanbul'daki izleri 1220 yılına dek uzanmaktadır. Fransiskenlerin ilk kiliseleri İstanbul'un surları içerisinde Sant'Antonio dei Cipressi ismini taşıyordu ve Bizans imparatorların himayesi altındaydı. 1453'te İstanbul'un fethi sırasında rahipler şehrin savunmasında yer aldıkları için fetihten öldürüldüler ya da esir edildiler ve kilise ortadan kaldırıldı. Bir asırdan fazla izbe yerlerde ayin yapmak zorunda kalan rahiplere 1585 yılında Madam Clara Bertola adında Cenevizli dul bir kadın bir kilise ve bitişiğinde bir ev bağışladı. Bu kilisenin içinde Bizans devrinden kalma bir Meryem ikonası bulunmaktaydı. Bağışı yapan Madam Clara Bertola, kilisenin ailesinin soyadı, "Draperis" adınıtaşımasını istemişti. Ancak bu kilise 1660 yangınında ortadan kalkmış daha sonra 1662 yılında tekrar inşa edilmiştir. Fakat 1662'de inşa edilen kilise izin alınmadan yapıldığı için tekrar yıkılmış ve arazisi satılmıştır.Yıkılan bu kilise Galata'da günümüzde Mumhane olarak anılan bölgede denize yakın bir noktadayer almaktaydı. Yersiz kalan rahipler hayırseverlerin yardımları sayesinde 1678 yılında Pera'da Dörtyol olarak adlandırılan yerde bir arazi satınalmışlar ve kilise şuan bulunduğu yere taşınmıştır. Kilise toplamda 5 yangın geçirmiş ve kilisenin en eski eseri olan Meryem ikonası tüm bu yangınlardan kurtarılmıştır. Şuanki mevcut Santa Maria Kilisesi 1769 yılına tarihlenmektedir; ancak en son 1874 yılında Ludovico Seefelder isiminde Avusturyalı bir mimar tarafından baştan aşağı yenilenmiştir. Uzun sene Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun himayesinde kalmış, en son 1919 yılında tüm müesseseleriyle beraber İtalya Devleti'ne devrolmuştur. Yapı hem mimarisi hem de iç mekanda barındırdığı sanat eserleriyle dönemler üstü bir karakter göstermektedir. Ancak ağırlıklı olarak 19. yüzyılın Osmanlı ortamına aktarılmış olan özellikleri ön plandadır.
Osmanlı modernleşmesinde eğitim, sanat ve kadın: İnas Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi örneği
Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat Fermanı (1839) ile başlayan ve II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918) boyunca devam eden Batılılaşma girişimlerinin Osmanlı İmparatorluğu'nu kadının özgürleşmesi bağlamında 'modernleşme' hedefine ulaştırıp ulaştırmadığını sorgulamaktadır. Çalışma, 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyıl başında uygulanan eğitim reformlarının detaylı bir dökümünü sunarken Osmanlı sanat zevki ve üretiminin de Batı etkisi altında geçirdiği evrimin eleştirel bir çözümlemesini yapmaktadır. Kadın, eğitim ve güzel sanatların kesişim noktasında bulunan İnas Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi'nin örnek kurum olarak karşılaştırmalı ve ontolojik tahlilini yapılmaktadır. Çalışmanın amacı okula güncel literatürde bahşedilen yüksek nitelikleri yapısöküme uğratarak tartışmayı Osmanlı kadın tarihinin post-sömürgeci/postmodern bir okumasına doğru ilerletmektir. Bu amaçla yazar, Rozsika Parker ve Griselda Pollock'ın 1980'lerde önerdiği feminist yöntemlerden esinlenerek geliştirdiği epistemolojik sorgulamalara başvumaktadır. Araştırma sırasında ulaşılan arşiv belgeleri ve verinin analiz edilmesiyle ulaşılan sonuçların ışığında, çalışma Türk modernleşmesi bağlamında hiyerarşik sınıf ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini tartışmaya açmayı da amaçlamaktadır.
Romantizm'in 20. yüzyil avangart sanatına etkileri
18. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle, şiir ve edebiyat başta olmak üzere, neredeyse tüm sana-tlarda görülmeye başlayan Romantizm, varlığını yaklaşık yüz yıl boyunca sürdürmüştür. Şiir ve edebiyat temelli başlayan Romantizm, plastik sanatlar alanında da son derece etkili olmuştur. Bir akımdan öte, bir düşünce ve dünya görüşü (weltanschauung) olarak kendin-den önceki ve sonraki akımlardan (izm'lerden) ayrılır. Bundan ötürü Romantizm, akım-karşı akıma (Klasisizm'e karşı Romantizm'e) indirgenemeyecek kadar yoğun düşünsel faaliyetlerin olduğu bir üretim sürecini kapsamaktadır. Romantizm'in ortaya çıkışında Almanya, özellikle de FrühRomantik'ler son derece etkili olmuştur. Bu yoğun üretim sürecinde ortaya konan 'Gesamtkunstwerk' (Topyekün Sanat), özgürlük, oyun terapisi (spieltrieb), Romantik şiir vb. kavramlar, 20. yüzyıl düşünürlerini ve sanatçılarını etkilemiştir. Özellikle Romantizm ile birlikte sanat, o zamana kadar olduğu halinden başka bir şey ha-line, düşünce haline gelebileceğinin sinyallelerini vermiştir. Hegel'in Romantizm için söylediği 'sanatın ölümü' tezi bu açıdan önemli olmuştur. Sanat, Romantizm ile birlikte sekülerleşmeye başladıkça, biçim-içerik arasındaki ilişki de kopmuştur. Caspar David Friedrich ve William Turner'ın resimlerinde bu sekülerleşmenin izlerine rastlanmaktadır. Tüm bunlar, 20. yüzyıl Avangart sanatçılarına Romantiklerden kalan mirastır. Temsiliyetin ortadan kalkmasıyla, sanat artık kendi hakikatini keşfetmiştir. Romantizm fiziksel varlığı son bulduktan sonra dahi, 20. yüzyılda ruhen yaşamaya devam etmiştir. Bu tez kapsamında Romantizm akımı ile Avangart sanat arasındaki ilişki düşünsel ve plastik sanatlar bağlamında incelenecektir.
Eski Çağ mimarlığında kadın figürlü taşıyıcılara ve Vitruvius'un karyatid tanımına yeniden bakış
Eski Çağ mimarlığında kadın figürlerinin bir mimari düzen içinde sembolik anlamlar içeren süslemeler, aynı zamanda taşıyıcı işlevi olan öğeler olarak kullanımı ilk defa MÖ ikinci binde Eski Mısır mimarisinde görülmektedir. Eski Mısır'ı, MÖ 9. yüzyılda Eski Yakın Doğu, MÖ 6. yüzyıldan sonra ise Eski Kıbrıs, Anadolu ve Kıta Yunanistan takip etmektedir. Başlarının üstünde yer alan süslü taçlar yardımıyla bir üst yapıyı destekleyen kadınlar, arkeoloji, sanat ve mimarlık tarihi literatüründe Hathorlu taşıyıcılar ve karyatidler olarak tanımlanmaktadırlar. Hathorlu taşıyıcılarda kadın figürü, Eski Mısır tanrıçası Hathor'u, karyatidlerde genç kadın heykeli olarak şekillendirilmiş Tanrıça veya Kore'yi simgelemektedir. Bu araştırmanın amacı kadın figürlü taşıyıcıların tipolojik ve ikonografik özelliklerini bulundukları mimari yapı sistemi içinde inceleyerek zaman içerisinde nasıl bir değişim gerçekleştirmiş olduklarını, ortak bir ilham fikrinden gelişip gelişmediklerini ortaya koymak ve Vitruvius'un karyatid tanımına yeni bir bakış açısı getirmektir. Eski Mısır ve Eski Kıbrıs'ta bulunan Hathorlu taşıyıcıların Eski Mısır tanrıçası Hathor'u ve onunla özdeşleştirilen tanrıçaları temsil ettikleri bilinmektedir. Eski Suriye'de tespit edilen ve tek bir karyatid örneği olan kadın figürlü taşıyıcı da tanrıça Hebat/İshtar'ı simgelemektedir. Bu öncü örneklerin tanrıçaları simgelemeleri Vitruvius'un karyatidleri "utanç yüklerini taşıyan köle kadınlar" tanımıyla çelişmektedir. Bu kadınlar ayrıca, ülkelerine ihanet eden kadınlar veya tapınak hizmetlileri olarak da yorumlanmaktadırlar (Vickers, 1985, s. 26; Neer, 2001, s. 317). Bununla birlikte "kadın figürlü taşıyıcılar" konusu üzerine bugüne kadar yapılmış çalışmalar genellikle taşıyıcı kavramı veya sadece karyatidler üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmalar arasında Hathorlu taşıyıcılarla birlikte karyatidleri inceleyen detaylı bir çalışma bulunmamaktadır. Karyatidler üzerine en kapsamlı çalışmaları yapan Evamaria Schmidt ve Andreas Schmidt-Colinet, Eski Mısır ve Kıbrıs'da tespit edilen Hathorlu taşıyıcılardan bahsetseler de karyatidlerle birlikte değerlendirmemişlerdir (Schmidt-Colinet 1977 ve Schmidt 1982). Bu probleme ilk defa "Griechische Moden an Lykischen Grȁbern" isimli makalesinde dikkat çeken Zeynep Kuban, kadın figürlü taşıyıcıların Eski Mısır ve Kıbrıs'ta bulunan örneklerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (Kuban, 2008, s. 64-66 ve sözel görüşme, 2010). Bu çalışma buradan yola çıkarak farklı bölgelerde ve farklı zamanlarda ortaya çıkmış kadın figürlü taşıyıcılar olan "Hathorlu taşıyıcılar" ve "karyatidleri" bütünsel bir yaklaşım içinde analiz etmektedir. Eski Mısır'da bulunan Hathorlu taşıyıcılar genellikle Nil nehrinin yakınında inşa edilen, tanrıça Hathor'a tapınılan anıtsal mezar-tapınak komplekslerinin ve tapınaklarının çoğunlukla girişlerinde bulunmakta veya iç mekanda kült odalarına giden hollerin iki tarafına sıralanmış şekilde yer almaktadırlar. Bunun yanında, Kıbrıs'ta tespit edilen Hathorlu sütunların hem gövdeleri bulunamamış hem de konumları in situ olarak tespit edilememiştir, ama bulundukları yerler çoğunlukla ana tanrıçaya (Astarte/Aphrodite) tapınılan kült mekanlarıdır. Az sayıda bulunmuş olan karyatidler ise genellikle heroon veya khthonik/kültsel özelliği bulunan hilani, tapınak ve hazine yapılarının girişlerinde yer almaktadırlar. MÖ 4. yüzyıl öncesine tarihlenen karyatidler, Suriye'de Tell Halaf (Guzana) şehrinde, MÖ 9. yüzyıla tarihlendirilen Arami kralı Kapara'nın mazolesi olduğu düşünülen hilani portikosunda, Meydancıkkale'de (Kirshu) MÖ 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen ve Luvi kraliyet ailesi Prindunu'ların kralı Appuashu'ya ait heroonunun girişinde, Kıta Yunanistan'da Delphi'de, MÖ. 6.yy'da yapılmış olan Knidosluların ve Siphnosluların "hazine binaları" olarak adlandırılan in antis megaron planlı yapıların pronaoslarında, Atina'da MÖ 5. yüzyılda yapılmış olan Erekhtheion tapınağının "güney-portikosu" olarak isimlendirilen Kekrops heroonu köşkünde, Anadolu'da Limyra'da bulunan MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Perikles heroonunun portikolarında ve Kıta Yunanistan'da MÖ 4. yüzyılın sonuna tarihlendirilen Amphipolis heroonunun (tümülüs) mezar odası girişinde bulunmaktadırlar. 'Karyatidler' öncülleri varsayılabilecek 'Hathorlu taşıyıcılarla' birlikte karşılaştırılarak incelendiğinde, ortak noktaları olan kadın figürlü başlıklarda, kadın başları üzerinde yer alan bitkisel formlu ve bezemeli taşıyıcı ögelerin benzer kültsel anlamlar taşıdıkları görülmektedir. Tanrıça Hathor başının üzerinde Eski Mısır'ın kutsal bitkisi papirüs umbelinden gelişmiş olan bir kalathos taç bulunmaktadır. Karyatid düzende ise Eski Mısır örneklerinde görüldüğü gibi kore başlarının üstünde stilize olmuş bitki formlarından gelişmiş kalathos (sepet/çanak) taçlar yer almaktadır. Eski Mısır'da, papirüs bitkisinin bir taç olarak tanrıça Hathor'un başında betimlenmesi, tanrıça Hathor'un papirüs bitkisiyle özdeşleştirildiğini ve papirüsün tanrıçanın kutsal bir simgesi olduğunu göstermektedir. Aynı geleneğin Kıbrıs'ta, adanın yerel tanrıçasıyla özdeşleştirilen tanrıça Hathor'la sürdürüldüğü, bulunan Hathorlu başlıklardan anlaşılmaktadır. Anadolu ve Kıta Yunanistan'da ortaya çıkan karyatidlerde ise bitki gövdesinin yerini kadın bedeninin aldığı görülmektedir. Bu tarih öncesinden itibaren çeşitli kültürlerin inançlarında yer alan "Hayat ağacı ve bereket tanrıçası" sembolizminin ilk defa Eski Mısır'da mimari bir dille anlatılmış olduğunu göstermektedir. Eski Mısır'da Hathorlu taşıyıcılarla başlayan bu mimari sembolizmin Suriye, Anadolu ve Kıta Yunanistan'da devam ettiği görülmektedir. Bununla birlikte Anadolu ve Kıta Yunanistan'da görülen karyatidlerin bulundukları yer ve yapıların kült mekanları oluşları, Eski Mısır ve Kıbrıs'ta yer alan Hathorlu taşıyıcıların bulundukları yerlerin özellikleriyle de benzerlik göstermektedir. Bu yapılar, ölümsüz tanrı ve tanrıçalara adanan yerler olabileceği gibi, ölmüş bir krala, kraliçeye, efsanevi veya yaşamış olan bir kahramana adanan mezar yapıları da olabilmektedir. Bunun yanısıra Hathorlu sütunların tapınak ve ölü kültü törenlerinde kullanılan müzik aletleri sistrumların biçiminde oluşları, karyatidlerin başlarının üzerinde yer alan kalathosların da sadece işlevsel olarak değil sembolik anlamlar içeren ritüel objeleri şeklinde yontulduklarına işaret etmektedir. Ayrıca, kalathos ve phialeler tanrıçaların en önemli atribülerindendir. Kült mekanlarından tespit edilmiş olan kalathoslar, tanrıçaların hem göksel hem de bereket ve doğurganlık vasıflarını içeren khthonik özelliklerini de nitelemektedirler. Kadın figürlü taşıyıcılar kraliyet ailelerini, efsanevi veya gerçek ata kültlerini, şehirlerin refahını ve düzenini koruyan, ölümsüzlüğün ve bereketin ilahi sembolleri olan tanrıçaların yeryüzündeki kadın görünümleridir. Bu açıklama, Vitruvius'un "utanç yüklerini taşıyan köle kadınlar" tanımına yeni bir bakış açısı getirmektedir. Anıtsal boyutta şekillendirilmiş, başlarının üzerinde süslü taçlar taşıyan bu güzel giyimli kadınların "ilahi koruyucular" oldukları söylenebilir. Ayrıca, Delphi'de, Knidosluların ve Siphnosluların "hazine binaları" olarak adlandırılan yapıların salt bir hazine deposu oluşlarının ötesinde çok fonksiyonlu yapılar olarak khthonik anlamları ve kültsel işlevlerinin de olabileceği öngörülebilinir. Sonuç olarak, kadın figürlü taşıyıcıların, ortak bir esin kaynağı fikrinden gelişerek Doğu'dan Batı'ya yapmış oldukları yolculukları sonucunda simgeledikleri anlamların değişmediği söylenebilir. Bununla birlikte, Vitruvius'un İon sütun biçimini kadın vücuduna benzetmesi ve Eski Çağ mimarlığında kadın figürlü taşıyıcıların diğer sütun düzenlerine kıyasla yok denecek kadar az sayıda kullanılmaları, sütun düzenlerinde tanrıça imgesinin yerine anikonik bir betimlemenin tercih edilmiş olabileceğini de gösterebilir.
Antik Yunan Klasik Dönemi'nde cinsiyetlendirilmiş mekan
Anne karnında başkaları tarafında belirlenen "atanmış cinsiyet" toplumsallaştıkça performanslar ve pratikler üzerinden şekillenerek toplumsal cinsiyeti oluşturur. Özne, kültürel olarak iktidar ilişkileri ile şekillendirilen toplumsal cinsiyete dayalı pratikleri icra eder. Bu pratiklerle oluşan birikime dayalı kimliklerini bilerek/farkında olmadan icra ederek, rolüne uygun davranır. Günlük yaşamda deneyimlediği tüm bu gönüllü/gönülsüz eylemler, habituslar, mekanı da şekillendirir. Habituslar ile doğallaşan eril dişil ön/arka, sert/yumuşak, kamusal/özel gibi ikilikler hegemonik tahakkümü yaratarak insanların mekanını düzenler. Antik Yunan Klasik Dönemi'nden erişilebilen edebi ve felsefi yapıtlar, tarih yazıcılığının zengin birikimi ile yine aynı dönemden kalan sanat/zanaat eserleri, antik çağlarda toplumsal cinsiyetin mekanları nasıl şekillendirdiğinin izini sürmeye yardımcı olmaktadır. Felsefe yapanların erkek olduğu, habitusların tasvirlendiği vazoları imal edenlerin ve satın alanların yine erkek olduğu, ve bu nesnelerin erkek gözüne ve beğenisine sunulduğu bilinmektedir. Nehirler, denizler, ovalar, dağlar gibi doğa mekanları Antik Yunan dünyasınca eril ve dişil karşıtlıklar kurularak hareketli olan eril, durağan olan ise dişil olarak toplumsal cinsiyetlendirilmiştir. Bir insan mekanı olan evde, oikosta, erkeklerin habituslarını icra ettikleri şölen mekanı olan andron, eril; kadınların dokuma, yün eğirme, süslenme gibi pratiklerini icra ettikleri gynaikeion, bir harem misali dişil mekan olarak tasvirlenmiştir. Kamusal alanda alışveriş, sohbet, felsefe gibi erkek sosyalleşmesinin performe edildiği stoalar ve agoralar, erişkin erkek harici kimlikleri dışlayarak ya da görünmez kılarak, erkek habituslarının icra edildiği eril mekanlar olarak betimlenmiştir. Kamusal mekanlar olan güreşlerin yapıldığı palaistra ve fiziksel eğitimlerin gerçekleştirildiği gymnasion, Antik Yunan coğrafyasında yer alan istisna bölgeler dışında sadece erkeklerin kabul edildiği, öğretmen öğrenci ilişkisine dair habitusların icra edildiği eril mekanlar olarak görülmüştür. Günlük hayatta kadın kamusallığının izini sürebildiğimiz yegane mekan ise çeşme önleri olarak tasvirlenmiştir. Zanaat işlerinde cinsiyete dayalı iş bölümü mekanların sınırlarını da belirginleştirir. Tunç ve kil atölyelerinde erkek gücünün kullanıldığı, kadınların yardımcı roller bulduğu görülmüş, hammadde çıkarılan alanlar ve pişirme, şekil verme işlerinin gerçekleştirildiği atölyeler, çeşitli vazolar ve kaplarda eril mekanlar olarak tasvirlenmiştir. Buna karşın ip eğirilen, dokuma işlerinin yapıldığı mekanlar ise tamamen kadın habitusları ile çevrelenmiş dişil mekanlar olarak betimlenmiştir. Süslenilen, tüy alınan, koku sürülen dişil mekan olarak tasvirlenen zanaat alanı hegemonik olana hizmet eden genelevler olmuştur. Festivaller ve dini ritüeller, kadınların kamusallaştığı, gün içinde evlerinden çıkma şansı bulamayan kadınların etkileşim içine girebildiği mekansallıklar yaratmıştır. Kadınlar kendi aralarında düzenledikleri ayinlerle hem kendilerini yurttaş kılmış hem kendilerini sağaltarak çukurları, çatıları dişil mekan eylemişlerdir. Hayali mekan olan gökyüzünde toplumsal cinsiyete bakıldığında, Antik Yunan mitolojisinde, theos, ruhaniliği eşit güçte görmüş ve tanrılar ile tanrıçalar arasında güçleri eşit dağıtmıştır. Buna rağmen tanrılar ve tanrıçalar arasında cinsiyete dayalı bir iş bölümü bulunmakta ve okyanusları, şimşekleri, toprakları toplumsal cinsiyetlendirmektedir. Canavarların yer aldığı hayali mekan olan yeraltında ise kadınlığa atfedilen kötücüllük ve lanetli olma söylemleri hegemonik olanın tahakümünün tesisine yaramıştır.
Balıkesir Marmara Adası ve Paşalimanı Adası Türk- İslâm dönemi mezar taşları
Batı Anadolu'da Marmara ve Ege bölgeleri arasında geçiş statüsünde olan Balıkesir, uygun iklim ve doğa koşulları nedeniyle tarihin ilk çağlarından beri yerleşim yeri olarak seçilmiştir. Bilinen en eski kültür izlerinin Eski Tunç Çağına kadar indiği Balıkesir, Osmanlı döneminde de önemli bir yerleşim yeri statüsündedir. Balıkesir iline bağlı bir ilçe olan Marmara Adası ve Erdek ilçesine bağlı olan Paşalimanı Adası' ndaki mezar taşları tarihin birer vesikası olarak karşımıza çıkmaktadır. Birer belge niteliğindeki mezar taşları, bilimsel boşluğun doldurulması amacıyla sanat tarihi açısından ele alınmıştır. Marmara ilçe merkezindeki iki mezarlık alanı, Paşalimanı adasında yer alan Paşalimanı ve poyrazlı köyleri mezarlık alanlarında toplamda 76 adet mezar incelenerek bunların ayrıntılı tanımları yapılmıştır. Her bir mezar taşının fotoğrafları ve çizimleri ile ayrıntılı ölçüleri katalog bölümüne eklenerek, Anadolu coğrafyasında Selçuklu ve Osmanlı döneminde ortaya çıkan mezar taşlarıyla bilimsel mukayese yöntemiyle değerlendirmeleri yapılmıştır. Tamamı şahideli toprak mezar tipli mezarların, yazı, dil ve kitâbe içerikleri ortaya çıkarılmış ve süsleme özellikleri açısından tahlilleri yapılmıştır. Tüm bu çalışmalar neticesinde Marmara ve Paşalimanı adalarındaki İslâmi Dönem Mezar Taşları'nın Anadolu coğrafyasında yer alan Türk-İslâm dönemine ait mezar taşlarıyla önemli oranda benzer oldukları görülmüş, ancak süsleme açısından Marmara ve Paşalimanı Adaları mezar taşlarının oldukça yüzeysel bir düzenlemeye sahip olduğu tespit edilmiştir.
Bitlis Kalesi kazısı tütün lüleleri (2011-2015)
17. yüzyılın başlarında İngiliz tacirler tarafından yurdumuza getirilen tütün, halk arasında hızla yayılmıştır. Osmanlı'da tütün, lüle, çubuk ve imameden oluşan üç parçalı bir aletle içilmiştir. Bu tez kapsamında Bitlis Kalesi'nde 2011-2015 yıllarında yapılan bilimsel kazılarda ele geçen küçük buluntular arasında seramik grubu içerisinde değerlendirilen 155 tütün lülesi incelenmeye alınmıştır. Araştırma konusunun amacını; Bitlis Kalesi'nde 2011-2015 yıllarında yer alan tütün lülelerinin tipoloji, malzeme ve teknik özellikleri, ölçüler ve bezeme ögeleri açısından incelenmesi ve değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Tez kapsamında ki lülelerin sanat tarihi metoduyla incelenip bilim dünyasına kazandırılması tezimizin asıl amacını oluşturmaktadır. Bu tez çalışması hazırlanırken gerçekleştirilen metodun ilk aşamasını kaynak taraması oluşturmaktadır. Konuyla ilgili kütüphanelerde ve araştırma merkezlerinde tez, kitap ve makaleler olmak üzere mevcut olan ve ulaşılabilen her kaynak ayrıntılı bir şekilde incelenerek teze katkı sağlanması çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci aşamasında Ahlat Müzesi'ndeki lüle envanter defterleri taranmış ve kayda alınan lüleler incelenerek çalışma için ön hazırlık yapılmıştır. Çalışmanın üçüncü aşaması katalog bölümünden oluşmaktadır. Bu aşamada tipolojik bir sıraya göre düzenlenen lülelerin dönemi, ölçüleri, hamur vb. bilgileri verilmiş ve tanımları yapılmıştır. Çalışmanın son aşamasında lülelerin tipoloji, malzeme ve teknik, bezeme ve üretim yerleri başlıkları altında genel bir değerlendirilmeye gidilmiştir.
Selçuklu Çağı Anadolu mimarisinde malzeme ve teknik(Doğu ve Güneydoğu Anadolu)
Dünyadaki en eski yerleşimlerin başında gelen Anadolu'da 11. yüzyıla kadar çok sayıda kültür ve medeniyet yaşamıştır. Bu tarihten itibaren Türklerin Anadolu coğrafyasına yerleşmeleri Selçuklu fetihleriyle olmuştur. Selçuklu çağındaki ilk Türk Beylikleri çok sayıda mimari eserler inşa ederek Türk ve İslam medeniyetin gelişimine katkı sağlamışlardır. Başta cami olmak üzere mescid, medrese, türbe, kervansaray, hamam ve zaviye gibi birçok yapı türü inşa edilmiştir. Türklerin Anadolu'daki ilk yerleşim yerlerinden olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki eserler inşa edilirken farklı türde malzemelerin kullanıldığı görülmektedir. Kalker, andezit, bazalt, kumtaşı ve mermer yapıların inşa sürecinde tercih edilen taş türleridir. Bu taş türlerinin yapılarda kullanılmasının başlıca sebebi ham maddeye yani taş ocaklarına yakınlıktır. Bu taşlar yapılarda kesme taş, kabayonu taş ve moloz taş biçiminde kullanılmıştır. Eserlerde hem yapım hem de süsleme malzemesi olarak uygulanan tuğla, taştan sonra ikinci sırada tercih edilen bir inşa materyalidir. Tuğlada en çok sırsız tuğla uygulaması görülürken sonra kesme tuğla ve sırlı tuğla gelmektedir. Yapılarda statik amaçlı kullanılan ahşap daha çok hatıl olarak cephe ve duvarlarda görülmektedir. Genellikle tuğla yapılarda karşımıza çıkan alçı, süsleme malzemesidir. Taş ve tuğla yapılarda farklı inşa teknikleri ile uygulanmışlardır. Özellikle tuğlanın esnek olan yapısal karakteri farklı biçimlerde inşa tekniğinin meydana gelmesine olanak sağlamıştır. Farklı yapı türlerinde ve strüktürel elemanlarda kullanılan inşa malzemesinde bölgenin veya dönemin genel uygulamaları tekrarlandığı veya sıradanlığı bozan düzenlemelerin olduğu görülmektedir. Bu tercihlerde farklı sebeplerin veya etkilerin olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle dönemlerde kendi malzeme kullanım üslubuna sahip devletler olduğu gibi farklı denemeler tercih eden bânîler de bulunmaktadır. Türklerin hem Orta Asya'dan getirdikleri hem de Anadolu'da karşılaştıkları farklı ve çok sayıda taş, tuğla alçı ve çini süsleme teknikleri mevcuttur. Bunların yapılarda uygulanmasında, sahip olunan mimari hafıza, karşılaşılan kültür ve sosyo-ekonomik durumun etkili olduğu anlaşılmaktadır. Yapılarda uygulanan malzeme ve inşa tekniklerinde bânî (yaptıran), mimar ve usta (yapıcı) faktörlerinin de yön verdiği tespit edilmektedir. Özellikle bânînin siyasi olarak gücü ve mimarın kökeni malzeme kullanımında yönlendiricidir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki farklı toplumlara ait mimari geleneğin malzeme ve inşa tekniklerinde etkisi yadsınamaz bir gerçekliktir. Ayrıca Orta Asya, Kafkasya, Irak ve Suriye'deki inşa biçimlerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki yapılarla benzeşim göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Selçuklu Çağı Mimarisi, İnşa Malzemesi, Yapım Teknikleri, Süsleme Biçimleri
Geçmişten günümüze Diyarbakır İçkale ve yapıları
Mezopotamya'nın Bereketli Hilali içerisinde yer alan kadim Diyarbakır kenti, ilk yerleşik hayatın başlangıç noktasından günümüze kadar birçok medeniyete ev sahipliği ve başkentlik yapmıştır. Diyarbakır suriçi tarihinin başlangıç noktası Hurri-Mitani medeniyetinin yerleştiği, yaşam sürdüğü Amida höyük'tür. Surun ilk kara bazalt taşları bu noktada birbiriyle buluşup, Diyarbakır kentini oluşturmuştur. İmparatorluklara ev sahipliği yapan Diyarbakır kentinin yöneticilerini ağırladıkları kısım geçmişten günümüze Amida Hüyük'ün de içinde bulunduğu Diyarbakır Surlarının kuzeydoğusunda bulununan İçkaledir. Bu çalışmada Diyarbakır İçkale içerisinde Diyarbakır'a gelip geçmiş medeniyetlere ait mimari izler ortaya çıkarılıp, değerlendirildikten sonra kronolojik şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Diyarbakır kentinin çekirdeğini oluşturan İçkale'nin geçirmiş olduğu tüm evreler ve İçkale 'de mevcut tüm yapılar: kale, burç ve Artuklu Sarayı ayrıca günümüzde mevcut olan 5 kale kapısı, 2 ibadethane, 4 türbe, 10 kamu yapısı, 4 su yapısı ve kaynaklarda yer alıp günümüze ulaşamayan saray, dökümhane, hamam, cami, hastane vb. yapıların izleri sürülmüştür.
Başkale Çatak ve Gürpınar'daki Tetrakonkos planlı üç kilise
Tezimizin konusunu teşkil eden üç tetrakonkos planlı kiliseden en önemlisi, Van İli, Başkale İlçesi, Yanal Mahallesinde bulunan Soradır Kilisesi'dir. Bu plan tipinin bölgedeki en erken örneği olması açısından Soradır Kilisesi ayrı bir öneme sahiptir. Tetrakonkos plan tipinin en abidevi örneği olan Akdamar Kutsal Haç Kilisesi'nin prototipi olarak da tarif edilebilir. Dört yonca yaprağı plan tipi ile VII. y.y. yapısı olduğu tahmin edilen Van İli Çatak İlçesi Elmacı Mahallesinde bulunan Sortkin Kilisesi, mimarisinin X.y.y.'daki yapılarla benzeşmesinden dolayı bu döneme tarihlendirilmektedir. Sortkin Kilisesi, büyük oranda sağlam kalmış olması nedeniyle bu plan tipinin incelenmeye değer bir örneği olarak karşımızda durmaktadır. Van İli, Gürpınar İlçesi, Yedisalkım Mahallesinde bulunan Boutats Kilisesi kaynaklardan edindiğimiz bilgilerden hareketle tetrakonkos plan tipinin bir diğer örneğidir. Günümüzde büyük oranda değiştirilmiş olan bu kiliseyi detaylı bir biçimde inceleyememe ve günceleyememin üzüntüsünü yaşamaktayız. Tez konusu olan tetrakonkos planlı bu üç kilise, Van'da bulunana ve bu plan tipinde yapılmış olan Akdamar Kutsal Haç Kilisesi, Varagawank (Yedi Kilise) Meryem Ana Kilisesi ile Erçiş Arcuaber (Salmanağa) Kilisesi'ne göre ilk yapılışları itibariyle daha erken tarihli olması açısından önemlidir. Eserler sadece tipolojik olarak ele alınmamış olup aynı zamanda süsleme ve malzeme açısından da değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu plan tipinin yapım aşamasının zorluğu ve kullanım alanlarının darlığı sebebiyle diğer plan tiplerine göre daha az tercih edilmesine yol açmıştır. II Vurgulanması gereken bir diğer husus ise; bu plan tipinin Akdamar ve Varagavank'ta olduğu gibi Van'da dini merkezler olarak işlev gören yerlerde uygulanmış olmasıdır. Bölgemizde önemli bir yere sahip olan Hıristiyan dini mimarisinin tetrakonkos plan tipinin eserlerini inceleyerek, bilimsel araştırmalara az da olsa zemin hazırladığımızı ümit ediyoruz.
Ahlat Müzesi'ndeki etnografik madeni eserlerden örnekler
Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Anadolu'da maden sanatına ait örnekler yapılan arkeolojik kazılar sonucu tarih öncesi çağlara kadar uzandığı tespit edilmiştir. İlk olarak bakırdan madeni eserler üreten insanoğlu, gelişimine bağlı olarak işlenmesi daha zor madenler ile birlikte, bronz gibi dayanıklılığı arttırılmış alaşım metalleri işlemeyi de öğrenmiştir. Madanler işlenirken dövme, döküm, torna, balmumu gibi yapım teknikleri kullanılmıştır. Süslemede, kesme, kazıma, çalma, kakma, savatlama gibi teknikleri kullanılarak yüzey haraketlendirilmiştir. Madeni eserlere ait örnekler, günümüzde Anadolu'da birçok müze ve koleksiyonlarda sergilenmektedir. Araştırma tezinin konusu olan Ahlat Müzesi'de bu müzelerden biridir. 1971 yılında hizmete giren müzede Tunç çağı, Demir Çağı, Roma, Helenistik, Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait eserler sergilenmektedir. Müzede arkeolojik eser olarak kayda geçirilmiş 2608 adet, etnografik eser olarak ise 181 adet eser sergilenmektedir. Ahlat Müzesi'ndeki Etnografik Madeni Eserlerden Örnekler olarak belirlenen tez kapsamında müze müdürlüğü tarafından izin verilen teşhir alanındaki ve müze deposunda yer alan etnografik eserler incenlenmiştir. Bu eserler müzeye, arkeolojik kazı, satın alma, müsadere gibi yollarla getirilmiş olup ağırlıklı olarak 18- 19. yy' lara tarihlendirilmiştir. Tezin öcelikli amacı, genel hatları ile söz konusu bu eserlerin kullanım alanları, yapıldığı malzeme, yapım ve süsleme tekniklerinin açıklanması, dönemin bezeme ve uslup anlayışları hakkında değerlendirme yapılarak eserlerin tarihlendirmesine ve sahip olabilecekleri anlamların belirlenmesine yönelik bir sonuca ulaşmak hedeflenmiştir.
Van Gevaş – Bitlis Hizan ilçelerinde bulunan Gargar /Karkar bölgesi kiliseleri
Van'ın Gevaş İlçesi'ne bağlı Anaköy, Daldere, Töreli Köyleri ile bu köylere bağlı Tatlıca, Beşadım ve Doruklu mezraları ile Bitlis'in Hizan İlçesi'ne bağlı Güngörmez Köyü'ne bağlı Erdoğan ve Baltacı mezralarında çalışılmıştır. Bölge; Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van Sancağı'na bağlı Gargar / Karkar isimleriyle anılan idari bir bölgeydi. Gargar'da on iki kilise tespit edilmiştir. Bu yapılardan on tanesi incelene bilmiştir. İki tanesi ise günümüze gelememiştir. Bu çalışma bölgede yer alan kiliselerin tamamının Sanat Tarihi metodolojisi açısında ilk defa ele alınarak, gerek mimari gerekse süsleme açısından bilim dünyasına tanıtılması noktasında önem taşımaktadır. Kiliselerin günümüzdeki son durumları saha çalışmaları ile tespit edilmiş, plan çizimleri gerçekleştirilerek görsel malzeme ile desteklenmiştir. Bu temellendirmeden sonra kiliselerin tanıtımı yapılmıştır. Öncelikle Ermeni mimarisindeki yerlerine değinilmiştir. Değerlendirme kısmında ise tek nefli kiliselerin plan tipi ve mimarisine ağırlık verilmiştir. Saha çalışmaları sırasında gerek arazi şartları gerekse güvenlik sorunları nedeniyle zaman zaman sıkıntılı anlar da yaşanmıştır. Ancak bölgede yer alan kiliseler hakkında bilimsel çalışmanın olmaması, bu alanda yer alan kiliselerin bilimsel metotlar ile araştırılmasına önem kazandırmıştır. Yapılan tespitler Gargar / Karkar'da yer alan kiliselerin plan tipolojisinin belirlenmesi açısından değerlidir. Bölge kiliselerinin tamamı tek nefli plan şemasında inşa edilmiştir. Boyut açısından farklılık gösteren kiliselerin, naos bölümleri doğu – batı doğrultusunda dikdörtgen bir alana oturtulup üstü beşik tonoz ile kapatılmıştır. Yapılar bu halleriyle oldukça mütevazi boyutlardadır ve anıtsallık yoktur. 1904 tarihli tamir kitabesi olan Anaköy Noreşan Surp Sarkis Kilisesi hariç diğer yapıların hiçbirinde tarihlendirmeye yardımcı olacak inşa kitabesi tespit edilememiştir. Bu açıdan bakıldığında yukarıda belirtiğimiz kiliselerin plan ve mimari özellikleri tarihlendirmede de önemlidir. Yapıların hiç birisinin üst örtüsünde kubbe kullanılmamıştır. Günümüze ulaşabilen yapıların tamamında farklı sayılarda duvar nişlerine yer verilmiştir. Bu duvar nişleri kiliselerin iç kısımda yer almaktadır. Dış cephelerde hareketliliği sağlayacak herhangi bir duvar niş veya yırtmaç niş bulunmamaktadır. Cephelerde hareketliliği sağlayan tek unsur girişler ve pencere açıklıklarıdır. Kiliselerin tamamında ana taşıyıcı unsuru beden duvarlarıdır. Beden duvarlarının yanında; duvar payeleri ve kemer atılımları da kullanılmıştır. İncelenen yapılar süsleme açısından oldukça sadedir. Ancak devşirme malzeme olarak kullanıldığını düşündüğümüz beden duvarlarındaki haç işlemeli taşlarda süsleme bulunmaktadır. Yapı malzemesi olarak ağırlıklı şekilde moloz taş ve kaba yonu taşın yanı sıra üst örtüde kayaç taş (şist) - yaprak taş kullanılmıştır. Sadece üç yapıda lokal yerlerde azda olsa tuğla malzeme kullanılmıştır. Tüm bu veriler yapıların gösterişten uzak işlevsel amaçlı yapıldıklarını göstermektedir. Bu durum lokal bir bölgede inşa edilen kiliseleri yapanların ekonomik anlamada da gücünün yetersiz olduğunu göstermektedir.
Kars Müzesi'nde bulunan etnografik madeni takılar
Doğu Anadolu bölgesinde yer alan Kars ili ilk çağlardan beri önemli medeniyetleri içinde barındırmış, ev sahipliği yapmış ve bir uygarlık merkezi haline gelmiştir. Geçmişten günümüze kadar farklı ve zengin kültürlerin içinde yer aldığı Kars ili Anadolu'nun önemli şehirlerinden birisidir. ''Kars Müzesi'nde Bulunan Etnografik Madeni Takılar'' başlığı altında yapılmış bu çalışmada ilk olarak Kars ilinin coğrafi konumu ve tarihçesi, müzecilik ve Kars müzesi, madenlerin gelişim süreci, takının tarihçesi, , takı yapımında kullanılan gereçler, maden yapım ve süsleme teknikleri detaylı bir biçimde açıklanmıştır. Müzenin depo bölümünde bulunan elli eser teknik, form ve kompozisyon olarak tek tek incelenmiş, fotoğraflanmış ve envanter kayıtları alınarak katalog kısmında detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Değerlendirme ve karşılaştırma bölümünde teze konu olan eserler kendi aralarında değerlendirilmiştir. Karşılaştırmada eserler hem kendi aralarında hem de Anadolu'nun farklı bölgelerinde yer alan eserlerle karşılaştırılarak benzer ve farklı yönleri ortaya çıkarılmıştır. Teze konu olan eserlerin başka bölgelerdeki eserlerle benzer özellikler taşıması, kültürler arası bir etkileşimin olduğunu da göstermektedir. Çalışmanın son bölümünde incelenmiş eserlerden elde edilen bilgilerle bir sonuç çıkarılmış, çizimler ve fotoğraflarla bitirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Müze, Kars, Etnografik takı, Madeni eserler
Van ve Hakkâri yöresi halılarından örnekler
Doğal şartlara, iklim koşullarına, insanoğlunun ihtiyaçları ve inançlarına bağlı olarak geçmişten günümüze kadar yüzyıllar boyunca çeşitli gelişme ve değişimler gösteren dokumacılık, kuşkusuz insanlığın en eski sanatlarından birisidir. Özellikle soğuk iklimin hâkim ve hayvancılığın yaygın olduğu yerlerde karşımıza çıkan dokuma örnekleri önceleri insanlar için bir ihtiyaç maddesi ürünü iken zaman içerisinde giderek kişisel ve mekânsal zevklere yönelik birer süs öğesi olmuşlardır. Bunun yanı sıra dokumalar, ait oldukları halkların kendine özgü kültür ve sanat anlayışını yansıtan birer belge olma niteliğini kazanmışlardır. Orta Asya'da Türklerin yaşadığı bölgelerde ortaya çıktığı ve onlarla birlikte yayılarak geliştiği kabul edilen dokuma geleneği, Selçuklular yolu ile Anadolu'ya gelmiş ve burada gelişimini sürdürmüştür. Anadolu bu yönüyle oldukça zengin bir dokuma kültürüne sahiptir. Türk kültür ürünlerinden biri olan halı, kökeni milattan önceki yüzyıllara dayanan "Dokumacılık" sanatının bir koludur. Halıcılık, Türklerin en eski el sanatlarından birisidir. Halının sadece bir örtü veya süsleme malzemesi olarak değil, Türk topluluklarında aynı zamanda bir taht örtüsü olarak ta kullanıldığı bilinmektedir. Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya göçüyle beraber Orta Asya'daki halıcılık bilgileri de Anadolu'ya taşınmıştır. Dokumacılık yönünden köklü ve zengin bir geçmişe sahip olan Anadolu'da her yörenin kendine has dokuma malzemesi, teknikleri ve motif özellikleri mevcuttur. Bu anlamda Van ve Hakkâri yörelerinin Anadolu'daki önemli dokuma merkezleri arasında yer aldığı ve bu yörelerde halı dokumacılığının önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Bunun en önemli sebebi hayvancılığın bu yörelerde ana geçim kaynağını oluşturmasıdır. Bu sebeple bu çalışma kapsamında Van ve Hakkâri halılarından örnekler malzeme, renk, motif ve kullanılan kompozisyon açısından değerlendirmeye alınarak tanıtılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler : Dokuma, Halı, Motif, Van, Hakkâri.
Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan bir grup ahşap eser
Tarihsel süreç içersinde önemli bir konuma sahip olan İstanbul, çağlar boyunca önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Zamanla medeniyetlerin kültürel etkileşimi sonucunda kent zengin bir kültür birikimine sahip olmuştur. Kültür birikimini mimariden el sanatlarına kadar sanatın geniş bir yelpazesinde görmek mümkündür. İlk başlarda insanoğlunun temel ihtiyaçlarından doğan el sanatları, zaman içinde toplumların düşünce ve estetik duyguları yansıtmada iyi bir araç olmuştur. El sanatları ürünlerinden ahşap sanatı da bunlar arasında önemli bir yer tutar. Ahşap, doğal özelliklerinden dolayı, estetik ve sıcak dokusuyla geçmiş dönemlerden günümüze kadar sürekli tercih edilen bir malzeme olmuştur. Hayatın birçok alanında kullanılan ahşap, el sanatlarında da vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. Çağlar boyunca el sanatlarında kullanılan ahşap, Türk El Sanatlarında da sıklıkla tercih edilen bir malzeme olmuştur. Türklerin ahşap sanatıyla tanışmaları serüveni oldukça geçmişe gitmektedir. Orta Asya'daki kurganlardan çıkan ahşap eserler, Türklerde ahşap sanatının ne denli erken başladığını göstermektedir. Türklerin Anadolu'ya gelmeleriyle beraber ahşap işçiliği geleneği devam etmiş ve günümüze dek de süregelmiştir. Türklerde ahşap sanatı İslamiyet'ten önceki dönemlerden Osmanlının son dönemlerine kadar bir değişim ve gelişim süreci geçirdiği, eserlere uygulanan süsleme tekniği ve kompozisyonlardan anlaşılmıştır. İstanbul'un kültür birikimini sergilemede zengin koleksiyonlara sahip Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan bir grup ahşap eser incelenmiştir. İstanbul, içinde barındırdığı birçok mimari yapı ve müzelerle Türk ve İslam Sanatına ait zengin örnekleri barından önemli bir kenttir. Bu kentte bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi, ahşap eserlerle beraber Türk sanatına dair pek çok ürüne ev sahipliği yapmaktadır. Araştırmaya konu olan 24 adet ahşap eser kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Eserler katalog bölümünde envanter bilgileri oluşturularak incelenmiştir. Ayrıca konunun daha iyi anlaşılması için değerlendirme ve karşılaştırma bölümlerinde de eserler hakkında bilgi verilmiştir. Elde edilen bilgi ve verilerden yararlanarak son aşamada sonuç bölümünde kısa çıkarımlarda bulunulmuştur. Sonuç bölümünün devamında ise eserlerin mevcut durumlarından yola çıkarak önerilerde bulunulmaktadır. Anahtar Kelimeler : Ahşap, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Ahşap Sanatı, El Sanatları Sayfa Sayısı : 193 Tez Danışmanı : Dr. Öğr. Ü. Ercan ÇALIŞ
Eugene Flandin'ün gravürlerinde Türkiye
Müslüman Doğu medeniyetinin en büyük temsilcisi olan Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu dönemden itibaren batılıların ilgisini çekmiştir. Bu yüzden Batılılar, bilinmeyen ve merak edilen İmparatorluğu tanımak amacıyla, uçsuz bucaksız coğrafyasına çeşitli nedenlerle seyahat düzenlemişlerdir. Erken dönemden itibaren seyahatlerinin ilk rotası Türkiye toprakları olmuştur. 19. yüzyılda Türkiye'ye seyahat eden Batılı sanatçılar arasında yer alan Fransız Oryantalist ressam Eugéne Flandin, Türkiye'yi üç farklı tarihte ziyaret etmiştir. Fransız elçiliğinin konuğu olarak başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun büyük bir kısmını gezen sanatçı, seyahat sırasında birçok gravür gerçekleştirmiştir. Gravürler arasında özellikle topoğrafik manzara türü içinde değerlendirilen resimler bulunmaktadır. Bunun dışında gravürlerde, anıtsal yapılar ve günlük yaşam sahnelerinden detaylar görmek mümkündür. Flandin'ün gerçekleştirdiği bu gravürler, Doğu gezisinde yaptığı resimlerle birlikte L'Orient adıyla 1853-67 yılları arasında Paris'te basılıp yayınlanmıştır. Dört ciltten meydana gelen eserde yer alan resimler, Romantik Doğu anlayışını yansıtan en çarpıcı örnekler arasında yer almaktadır. Sanatçının bazı çalışmalarında adeta fotoğrafik bir doğrulukla karşılaşırken bazı çalışmaları, büyük ölçüde, dönemin Avrupa sanat ortamındaki akımlardan, özellikle Oryantalizm'den etkiler taşımaktadır.
Şanlıurfa Müzesi'ndeki Osmanlı Dönemi madeni mühürler
Mühürler, toplumların hayatında önemli bir yeri vardır. Özellikle Osmanlı Döneminde Padişahtan, okuma yazma bilmeyen vatandaşa kadar herkesin ve her makamın bir veya birçok mührü bulunmaktaydı. Geçmişten günümüze mühür; devletlerin, değişik yönetimlerin bazen önemli kişilerin bir egemenlik, güç, hâkimiyet nişanesi olmuştur. Özellikle devlet işlerinde, resmi yazışmalarda verilen emrin kesinliğini, doğruluğunu, yazı üzerindeki mühür ispatlar. Resmi ve özel hayatta önemli yeri olan mühürler, içerikleri ve biçimleri kadar sanatkârının sanatı ile de dikkat çekerler. Osmanlı Dönemi mühürcülüğünde; altın, gümüş, bronz, akik, ahşap ve pirinç gibi malzemelerle imal edilen mühürlerin üzerindeki yazılarda sülüs, nesih, ta'lik, rik'a,küfi ve celi divani üsluplar kullanılmıştır. Bazen devlet içerisinde bulunan kurumların bile kendine özgü mühürleri bulunmaktadır. Yüksek Lisans Tez konum olan, Şanlıurfa Müzesinde bulunan, madeni mühürler, 18 ve 19. yüzyıllarında kullanılan genelde karye ve nahiye mühürleri olup yerel idareciler ve muhtarlar tarafından kullanılmıştır. Bu mühürler damga mühür olup bronz, pirinç bakır ve gümüşten yapılmışlardır. Mühürler üzerindeki sülüs ve celi sülüs yazılar kazıma tekniğiyle hak edilmiştir. Üzerlerinde genel olarak sahibinin ismi ve nereye ait olduğuna dair yazılar yer almaktadır. Söz konusu mühürlerin yazıları genelde dairesel formlu yüzeylere, kazıma tekniğinde sülüs ve celi sülüs yazılarla hak edilmiştir. Şanlıurfa Müzesindeki 18 ve 19. yüzyıla ait Osmanlı Dönemi mühürlerin, aynı dönem diğer örnekleri ile benzer özellikler göstermektedir. Envanter kayıtlarından söz konusu mühürlerin, Şanlıurfa müzesinin ilk açıldığı yıllarda satın alma ya da hibe yoluyla kazandırıldıkları anlaşılmaktadır. Uzun yıllar depolarda bekletilen bu mühürler, daha sonra müzenin etnografya salonunda sergilenmiştir. Müzenin Haleplibahçe'deki yeni yerine taşınmasıyla birlikte, mühürler, yeni müzede etnografik eserlerin teşhir salonu henüz düzenlenmediğinden, diğer etnografik eserlerle birlikte depoda muhafaza edilmektedirler.
Muğla (menteşe), Milas ve Marmaris evlerinde bulunan kapı tokmakları
Kapı tokmağı kapıyı açıp kapamak için üzerine yerleştiren top biçiminde tutamaktan ibaret olduğu bilinmekte ve genellikle metalden yapılmaktadır. Maddi kültür varlıklarımız içerisinde ele alınması gereken önemli değerlerimizdendir. Bu folklorik değerler bir yandan Anadolu maden sanatının geldiği noktayı işaret ederken öte yandan da Anadolu'nun zengin süsleme kompozisyonlarının güzel örneklerini sergilemektedirler. Tarihi süreçte çeşitli kültürlerde, kapılarda mekanın içinde yaşayanları kötülüklerden korumak iyiliğe çekmek ve nazara karşı korumak işaretler kullanılmıştır. Kapı tokmaklarına dışarıdan gelen kişi bu tokmağa dokunur, ziyaretini evdekilere böyle duyururdu. Bazen de, kapının çekilip kapatılması için tokmağın yanına yerleştirilen şakşak veya çekecek denilen bir halka ikinci tokmağın görevini yapardı. Bu yüzden kapı tokmakları eve gelen kişiyle ilk temas burada olurdu. Tokmaklar özgün sanat eserleri olup her dönemde yeni formlar oluşturulmuştur. Yaptıran kişinin maddi olanaklarıyla bağlantılı olarak sade, gösterişsiz ya da görkemli gösterişli olurdur. Zengin ev sahiplerinin kapı tokmakları büyük ve brozdan fakir ailelerin demirden ve küçük olurdu. Kapı tokmakları maden sanatımızın önemli unsurlardan bir tanesidir. Malzeme olarak pirinç, demir, bronz kullanılmıştır. Dövme ve döküm teknikleri kullanılmıştır. Muğla evlerin kapıların çoğunda kapı tokmaklarının yerinden söküldükleri ve sadece izlerinin kaldığı gözlemlenmiştir. Muğla'da kadın eli şeklindeki tokmaklar yaygın olduğu dikkat çekmektedir. Muğla' da bulunan kapı tokmaklarının benzerleri Kastamonu, Isparta, Hatay, İzmir, Amasya, Divriği, Niğde, Tokat, Zile ve diğer birçok ilindeki örneklerle benzerlik gösterdiği ve çalışmamızda da belirtilmiştir. Muğla'daki tokmakların muhtemelen başka illerden yapılmış olup kapılarda kullanılmak üzere şehre getirdikleri düşünülmektedir. Muğla'da tarihi ve sicilli evler tespit edilmiştir. Bu evler Menteşede kentsel sit alan içeresinde yer alan Saburhane, Emir Beyazıt, Kara Ahmet, Cami Kebir, Hacı Rüstem, Müştak Bey, Milas'ta Ahmet Çavuş, Hacı Bedrettin, Gazi Paşa, Marmaris'te Kale Mahallelerinde yoğun oranda görülmektedir. Anahtar Kelimeler: 1. Kapı Tokmakları 2. Kapılar 3. Kapı Süslemeleri 4. Sanat 5. Muğla 6.Milas 7. Marmaris
Midyat süryani dini mimarisinde süsleme
En eski inançların, büyük dinlerin ve kültürlerin buluşup kaynaştığı Tur Abdin Bölgesi; Kadim halklardan biri olan Süryanilerin dini inançlarına, mimarilerine ve kültürlerine ev sahipliği yapmaktadır. Araştırmamıza konu olan manastır ve kiliseler, Tur Abdin Bölgesi'nde yer alan Midyat merkez ve köylerindeki Süryani dini mimarisinin önemli yapılarını içermektedir. Midyat'taki yapılar, Erken Hristiyan mimarisi örnekleri olmalarının yanı sıra çeşitli kültürel miraslarla beslenmiş özel bir mimari yapılanmanın ürünleri olarak değerlendirilmektedir. Bölgedeki anıtsal mimarlık örnekleri bugüne kadar belli başlı konularda incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Ancak, Midyat, Süryani dini mimarisinin incelendiği bilimsel çalışmalarda süslemeye yeterince yer verilmediği, yazılan kaynakların daha çok bölgedeki mimari eserlerin yapısını ele aldığı görülmektedir. Bu bağlamda "Midyat Süryani Dini Mimarisinde Süsleme" adlı tezimizin amacı; Süryani dini mimarisinde süslemeyi en iyi şekilde ifade eden yirmi iki adet manastır ve kilise örneğinin süsleme dokuları tek tek incelenerek, dönemin Süryani süsleme sanatı açıklanmaya çalışılmaktadır. Yapılan çalışma neticesinde, araştırma konumuzu oluşturan yapılarda yoğun bir şekilde geometrik motif ve kompozisyonlar (basit geometrik bezemeler, geometrik geçmeler, düğümler), bitkisel motif ve kompozisyonlar (yoğunlukla palmet motifi, asma yaprakları), figürlü bezemeler (kuş motifleri, ikonalar), yazılı bezemeler ve haç motifleri görülmektedir. Söz konusu yapıların süsleme anlayışının, özgün bir üslupta ve mahalli etkiler taşıdığı, komşu sanat çevrelerini de etkiler nitelikte olduğu sonucuna varılmaktadır.
Malatya Beşkonaklar Etnografya Müzesi'ndeki taş eserler
Malatya, eski çağlardan beri sahip olduğu coğrafi konumu nedeniyle pek çok uygarlığa ve kültüre ev sahipliği yapmış bir ilimizdir. Selçuklu ve Osmanlı Devleti döneminde stratejik bir öneme sahip olan Malatya bu dönemlerde önemli eserler vererek dönem hakkında önemli belge niteliğinde bilgiler bırakmıştır. "Malatya Etnografya Müzesindeki Taş Eserler" konulu çalışmamızda, Malatya Etnografya Müzesinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait taş eserler incelenmiş ve buradaki yapı kitabeleri, mezar taşı kitabeleri, yazıtlı ve yazıtsız mimari taş parçalar değerlendirmeye alınmıştır. Bu çalışmamızda, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 10 adet mezar taşı, 11 adet yapı kitabesi, 4 adet yazıtlı mimari taş parça ve 4 adet yazıtsız taş parçaya yer verilmiştir. Yapı malzemesi olarak kalker türü kireç taşının ağırlık kazandığı, bunun yanı sıra düzgün kesme taş ve mermerin de kullanıldığı örneklere de rastlanılmıştır. Mezar tasları üzerinde cel-i sülüs yazı türü tespit edilmiştir. Süsleme olarak ise yazı, bitkisel, geometrik ve nesnel karakterli motiflere yer verilmiştir. Etnografya Müzesi'ndeki Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait eserler; ölçüleri, orijinal metinlerin yazılışları, transkripsiyonları, anlamları, dili, yazı türleri, formu, malzeme ve teknikleri hakkında bilgilendirmenin yanı sıra, süsleme programları ve üslup özellikleri bakımından da değerlendirilmiştir. Böylece incelediğimiz taş eserler amacına uygun şekilde en yalın haliyle incelenip bir tez konusu haline getirilerek son halini almıştır.
Mardin Müzesi'nde bulunan Osmanlı Dönemi silah ve erkek aksesuarları
Çalışmamızın kapsamını oluşturan Mardin Müzesi Osmanlı Dönemi silah ve erkek aksesuarları olup, teknik, süsleme, form, malzeme gibi birçok açıdan incelenerek ele alınmıştır. Osmanlı yaşantısıyla bütünleşmiş olan eserler, silahlarda kılıç, kama ve hançerlerdeki yüksek kalitede çeliğin kullanılması, süslemeleri ve teknikleriyle çeşitlilik göstermektedir. Özellikle aksesuarda kendini gösteren eserler, üzerlerinde farklı yazı hatlarıyla ayetler, isimler ve lafzlar bulundurarak inancında etkisini ortaya koymaktadır. Araştırma konumuzun daha iyi anlaşılması için değerlendirme ve karşılaştırma yapılarak, Anadolu'nun çeşitli yerlerine ait örneklerle eserlerin benzer ve farklı yönleri belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın son evresinde ise tanıtılmış eserlerden yola çıkılarak, elde edilen bilgilerden bir sonuca varılıp anlatılmıştır.
Çinili Köşk Müzesi ve teşhirdeki eserlerin kataloğu
Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı bir birim olarak hizmet vermekte olan Çinili Köşk'ün koleksiyonunda bulunan ve teşhir edilen eserler çini ve seramik objeleri ihtiva etmektedir. Çinili Köşk binası çini, bezeme unsurları ile bir müze objesi maiyetindir. Fetih zamanında köşk olarak kullanılan Çinili Köşk sonraki zamanlarda yabancı ülkelerden gelen elçilerin ağırlanması ve tefrişatçılık için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Türk Müzeciliği bakımından da değerlendirildiğinde Çinili Köşk Türk Müzeciliği Tarihinde önemli bir konumdadır. Osmanlı coğrafyasından payitahta gelen eserler Çinili Köşk'te ve çevresinde muhafaza ve teşhir edilmiştir. İstanbul Arkeoloji Müzesi Binaları yapılıncaya kadar şark eserleri Çinili Köşk'te muhafaza edilmiştir. 1697 yılından itibaren şimdiki amacına uygun olarak hizmet vermeye başlamıştır. Sayın Hayal MERİÇ UĞRAŞ'ın mimarlık alanında hazırladığı "Topkapı Sarayı Çinili/ Sırça Köşk: İşlevi, Anlamı Ve Tarihsel Gelişimi" adlı tezi ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Çinili Köşk Sorumlusu Arkeolog Sayın Nilüfer AYDIN'ın hazırlamış olduğu "Çinili Köşk Müzesi" adlı kitabı bu tezin hazırlanmasında birinci derece kaynaklar olmuştur. Ayrıca İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi ve Çinili Köşk arşivinde de faydalanılmıştır. Mimarisi ile Osmanlı Mimarisinde devamı olmayan bir özelliğe sahip olan Çinili Köşk, bu tezde mimarisi, tarihçesi, işleyişi ve teşhirdeki eserleri ile incelenmiştir. Genelden özele, önce "Erken Dönem Osmanlı Saraylarının Kısa Tarihçesi", "Çinili Köşk'ün Tarihçesi", "Mimari Özellikleri ve Geçirdiği Restorasyonlar", "Türk Çini Sanatının Gelişimimin Kısaca Tarihi", ve sonuçta da "Çinili Köşk'te Sergilenen Eserler" kronolojik olarak beş kısımda ele alınmış, eserler resimleri ile kataloglanmıştır.
Nahçıvan'da Türk dönemi koç-koyun mezartaşı örnekleri
Nahçıvan'da Türk Dönemi Koç-Koyun Mezartaşı Örnekleri başlıklı çalışmada Nahçıvan'da bulunan Türk dönemine ait koç-koyun mezartaşları tespit edilip incelenmiş ve mevcut durumları belirtilmiştir. İlk adım olarak Nahçıvan bölgesinin coğrafi konumu ve tarihçesi verilerek bölge tanıtılmış daha sonra koç-koyun heykel ve motifinin gelişimi detaylı olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Katalog kısmında tespit edilen 162 koç-koyun mezartaşı fotoğraflanmış, ölçüleri alınmış 46 tanesinin çizimleri yapılmış süsleme öğeleri, malzeme ve teknik olarak incelenmiştir. Bu sanat abidelerinin Türk sanat, kültür ve inancındaki yeri ve önemi belirlenerek Türk sanatının kesintisiz olarak devamı vurgulanmıştır. Karşılaştırma ve değerlendirme bölümünde Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri döneminde yapılmış olan bu mezartaşlarının kaynağının en eski Türk toplumlarının inanç ve geleneği olarak günümüze kadar devam ederek mevcudiyetini kesintisiz olarak sürdürdüğü detaylı olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Bu mezartaşlarının Anadolu Azerbaycan Kırgızistan gibi bir çok farklı coğrafyada bulunan diğer örnekleriyle karşılaştırılarak benzer ve farklılıkları belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler : Nahçıvan, Koç-Koyun Heykeli, Mezar Taşı, Figür, Türkler
Bitlis Tatvan'daki hıristiyan dini mimarisi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarının Doğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan Tatvan İlçesi Bitlis İli'ne bağlıdır. Tarih boyunca gölgede birçok uygarlık bir birini izlemiştir. Bölge günümüzden yaklaşık olarak beş bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Geçmişten günümüze kadar gelindiğinde Hurriler, Asurlar, Persler, Sasaniler, Bizanslılar, Emeviler, Abasiler, Selçuklular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, İlhanlılar ve Osmanlılara kadar bölge sık sık el değiştirmiştir. Bitlis'in Tatvan İlçesi'ne bağlı Koruklu, Göllü, Dibekli, Tuğ, Kıyıdüzü, Çanakdüzü köyleri ve Tatvan İlçesi'nin Çağlayan Mahallesi ve Düzcealan Köyü'ne bağlı Çamaltı mezraları çalışılmıştır. Bölgede üç manastır ve on kilise tespit edilmiştir. Bu çalışma bölgede yer alan manastır ve kiliselerin tamamını bir bütünlük içerisinde Sanat Tarihi metodolojisi açısından ilk defa ele alarak, gerek mimari gerekse süsleme açısından bilim dünyasına tanıtılması yönüyle önem taşımaktadır. Araştırmamızda amaç olarak belirlediğimiz, Bitlis Tatvan İlçesi'ne bağlı köylerdeki Hıristiyan Dini Mimarisi'ne ait eserleri tespit ederek, gerek plan gerekse mimari özelikleri bakımından incelenmesi gerçekleştirilmiştir. Kiliselerin günümüzdeki son durumları saha çalışmalarıyla ortaya konulmuş, plan çizimleri gerçekleştirerek görsel malzemeyle desteklenmeye çalışılmıştır. IV Değerlendirme aşamasında eserlerin öncelik olarak Ermeni mimarisindeki yerine değinilmiştir. Elde edilen veriler ışığında plan tipleri belirlenmiş, bölge ve dışındaki diğer eserlerle karşılaştırılarak bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. Bölgede yaptığımız çalışmalarımız sırasında gerek arazi şartları gerekse güvenlik sorunları gibi bazı nedelerle zaman zaman sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Tesip edilen 13 manastır ve kiliselerde 10 yapıda saha çalışılması gerçekleştirilebilmişken, 3 yapıya gidilememiştir. Toplam 13 yapıdan 3 ayrı plan tipi tespit edilmiştir. Bunlardan 9'u tek nefli, 2'si merkezi, 2'si ise Kapalı Haç Plan tipinde inşa edilmiştir. Süsleme unsurundan oldukça yoksun olan kiliselerde ağırlıklı bir şekilde moloz taş malzeme kullanılmıştır.
Irak Ulusal ve Erbil Medeniyet Müzelerin'deki İslami Dönem sikkelerinden örnekler
Sikke, hemen her dönemde hükümdarların, iktidarların ve devletlerin maddi ve kültürel sembolü durumundadır. İslam devletlerin ekonomik, siyasi, kültürel, sanat güçlerini örenmek ve anlamak için İslam dönemi sikkeleri, önemli bir belge niteliği taşımaktadırlar. Irak Ulusal ve Erbil Medeniyet Müzelerindeki İslami Dönem Sikkelerinden Örnekler" başlıklı bu Çalışma, yedi ana bölümden meydana gelmektedir. İlk bölüm, Irak'ın coğrafi konumu, Irak'ın tarihi yapısı, Irak Ulusal ve Erbil Medeniyet Müzeleri hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde, Sikkenin Gelişimi ve Tarihçesi ilgili bilgiler yer almaktadır. Üçüncü bölümde, Sikke üretim tekniklerine ilgili bilgiler yer almaktadır. Dördüncü bölümde, katalog kısımı yer almaktadır. Beşinci bölümde, Sikkelerde yer alan düzenlemeler, bitkisel figürlü, geometrik yazı, malzeme ölçü birimi ve ölçüler, darp tekniği, darphaneler, değerlendirme ve karşılaştırma bulunmaktadır. Altıncı ve yedinci bölümde ise sonuç ve Kaynakça yer almaktadır. sikkeler üzerlerinde taşıdıkları yazılar, motifler ve figürler basıldıkları dönemin üslubunu, inanış biçim ve şekillerini yansıtmaktadır. Sikkeler üzerinde bulunan, yazı, süsleme ve figürler dönemlere göre farklılıklar arz etmektedir. Bilinmeyen herhangi bir döneme ait bir sikke üzerindeki bilgilerden o dönem hakkında kesin bilgi sahibi olmak mümkün hale gelmektedir. Bu bağlamda sikkeler, tarihin ve tarih dönemlerinin belirlenmesinde, inanış biçimlerini yansıtmada, dinler tarihinde ve sanat tarihi alanlarında büyük rol oynamaktadırlar. Anahtar Kelimeler: İslam, Sikke, Irak Ulusal Müzesi, Erbil Medeniyet Müzesi
İznik Müzesi'nde bulunan Osmanlı dönemi sikkeleri
Sikkeler darbedildikleri ilk yıllardan itibaren alışveriş için kullanılan en önemli ödeme aracıdır. Sikkelerin üzerinde yer alan bilgiler ışığında, bastıran devletlerin sultanlarının tahta çıktığı yıllar, fethettikleri topraklar, ekonomik ve sosyal durumlarını gözler önüne sermektedir. Günümüzde gerek müzelerde bulunan gerekse yapılan kazılarda ortaya çıkarılan sikkelerin incelenmesiyle tarihte var olan sikke darp ettiren devletler hakkında daha çok bilgi edinilecektir. Osmanlı devletinin kurulduğu Marmara Bölgesi'nde yer alan İznik Osmanlı ve Osmanlı öncesinde de coğrafi konumu nedeniyle tarihte önemli bir yere sahiptir. Osmanlı döneminde I. Murad tarafından annesi Nilüfer Hatun adına yaptırılan Nilüfer Hatun İmareti günümüzde İznik müzesi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda Osmanlı öncesi devletler tarafından basılan sikkeler kısaca anlatılmış, Osmanlı sikkelerinde kullanılan terimler, malzeme, darp tekniği, para birimleri ve darphaneleri hakkında bilgi verilmiştir. İznik Müzesi'ndeki 4200 Osmanlı sikkesi arasından seçilen sikkeler XIV-XX. yy. tarihleri arasında darbedilmiş 151 adet sikkenin dönemi, darp tarihi, yazı ve süsleme kompozisyonları farklı dönemde basılan sikkelerle karşılaştırılarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sanat Tarihi, Nümismatik, Sikke, Osmanlı, Para, İznik Müzesi
Anadolu Selçuklu çağı mimarisinde Moğol istilası sonrası değişim dönüşüm ve süreklilik
Anadolu bulunduğu coğrafi konum nedeniyle her dönem göçlerin odak noktası olmuştur. 1071'den sonra Türkler Anadolu'ya yerleşmiş ve yaklaşık 100 sonra mimari faaliyetlere başlamışlardır. Anadolu'daki inşa geleneği, Türklerin beraberinde getirdiği mimari gelenekle bir araya gelince ortaya yeni bir üslup çıkmıştır. 13. yüzyılın başında tüm Ortaçağ dünyasını etkisi altına alan Moğol İstilası Anadolu'yu da etkilemiştir. Bu tez Moğol İstilasından sonra Anadolu'da mimari faaliyetlerin ve üslubun yaşadığı değişim, dönüşüm ve sürekliliği ortaya koymaya çalışmaktadır. Çalışmanın ilk aşamasında bu kavramların ortaya çıkışı ve etkileşimlerinin doğru anlaşılması için siyasi toplumsal ve kültürel ortam 1243 öncesi ve sonrası karşılaştırılarak incelenmektedir. İkinci bölümde ise mimari üslubun ortaya çıkmasında rol oynayan etkenler yine karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmaktadır. Bu kısımdaki başlıklar; yapı türleri, yapıların inşa edildiği kentler, yapım organizasyonu ve vakfiyelerdir. Yapı türleri başlığında 1243 öncesi ve sonrasında inşa edilen cami, mescit, medrese, zaviye-tekke-hankâh, türbe, han, darüşşifa, kale, hamam, köprü, çeşme, sarnıç- buzhane-sebil namazgâh gibi yapı türleri üzerinden iki dönem arasındaki değişimler ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yapıların inşa edildiği kentler başlığında Afyonkarahisar, Amasya, Ankara, Antalya, Bayburt, Bitlis, Denizli, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Iğdır, Isparta, Karaman, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Konya, Kütahya, Malatya, Mardin, Nevşehir, Niğde Sinop, Sivas, Tokat, Tunceli ve Uşak'ta 1243 öncesi ve sonrasında imar faaliyetleri ve bu şehirlerde istiladan sonra yaşanan değişimler incelenmektedir. Yapım organizasyonu başlığında bânîler, yapı yöneticileri ve sanatçılar karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmaktadır. Tezin üçüncü kısmında 1243 öncesi ve sonrasında inşa edilen yapıların inşa kitabeleri, plan, malzeme ve süsleme özellikleriyle Moğol istilasından nasıl etkilendiği ortaya konulmaktadır. Sonuç kısmında ise ortaya çıkan bütün bulgular değişim, dönüşüm ve süreklilik kavramlarıyla değerlendirilmektedir.
Mardin ili ve ilçelerindeki manastır mimarisi
Bulunduğu konum itibariyle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Tur Abdin Bölgesi, bünyesinde barındırdığı Hristiyan dini mimarisine ait manastır ve kiliseler açısından zengin bir bölge konumundadır. Süryaniler için kutsal sayılan Tur Abdin Bölgesi, Hristiyanlık inancına ait öğretilerin ve Süryani kilise litürjisinin günümüzde de sürdürüldüğü manastırlara sahiptir. Araştırmamızın konusunu teşkil eden manastırlar, genel itibariyle merkezi Midyat olarak kabul edilen Tur Abdin Bölgesi'nin sınırlarına dâhil edilebilir. Süryani Ortodoks dini mimarisine ait bu taşınmaz kültür varlıkları, Hristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren bölgenin bir inanç merkezi haline geldiğinin kanıtı olarak gösterilebilir. Mardin İli ve ilçelerinde inşa edilmiş olan manastırların bir kısmı, günümüzde varlığını sürdürmekte olan önemli birer kültür mirası olarak değerlendirilebilir. Mardin'de yer alan Süryani dini mimarisi ile ilgili birtakım araştırmaların gerçekleştirildiği bilinsede; bölgedeki manastırların plan ve mimari özellikleri açısından, komşu sanat çevrelerinde yer alan diğer manastır yapılanmaları ile kapsamlı bir şekilde değerlendirmeye tabi tutulmadıkları görülmektedir. "Mardin İli ve İlçelerindeki Manastır Mimarisi" başlıklı tez çalışmamız kapsamında ele alınan manastırlar, bulundukları konum itibariyle yerleşim yerlerine olan mesafeleri ve bünyelerinde barındırdıkları yapıların şekilleniş biçimlerine göre iki gruba ayırılarak incelenmiştir. Manastırlar, plan ve mimari özelliklerinin yanı sıra, kullanılan malzeme ve bezeme programı açısından da değerlendirilmeye çalışılmıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde, çalışma konumuzu oluşturan manastırların yer aldığı Tur Abdin Bölgesi'nin komşu sanat çevreleriyle etkileşim içerisinde olduğu ve kendine özgü bir mimari üslup geliştirdiği görülmüştür. İncelenen manastırlarda yer alan dini mimari öğelerinin, Süryani kilise geleneği ve bu geleneğe uygun bir litürji etrafında şekillendiği ifade edilebilir.
Hoşap Kalesi kazısı tütün lüleleri (2007-2015)
Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan her bir buluntu geçmişin önemli bir parçasıdır. Bu buluntular kendi içerisinde incelenir, tipolojisi belirlenir, kayıt işlemleri yapılır ve sonra diğer parçalarla olan ilişkisi bilimsel çalışmalarla araştırılıp irdelenerek, toplumsal yaşamdaki yerine yönelik yorumlar yapılabilir. Bunu yapabilmek için Sanat Tarihi, Arkeoloji, Tarih, Antropoloji, Halk bilimi gibi disiplinler arası bilgi akışı yapan alanlardan faydalanıp arkeolojik buluntuların sosyal ve kültürel etkisine vurgular yapılabilir. Geçmişten günümüze sosyokültürel değerlerin devam etmesini sağlayan birçok sanat eseri vardır. Bu eserler arasında "Tütün Lüleleri" de yer almaktadır. Tütün lülelerinin ortaya çıkmasında bazı önemli faktörler rol oynamıştır. Bu faktörlerin başında tütün tohumu gelir. Tütün tohumu ve bitkisi Amerika'dan Avrupa'ya, oradan da Osmanlı topraklarına gelmiştir. Bu tohumun ürünü olan tütünün zamanla dünyada önemli sayıda kullanıcı kitlesi oluşmuştur. Böylelikle tütünün yoğun bir şekilde kullanılmasıyla birlikte zamanla tütün içme aletleri de çeşitli malzeme ve teknikler kullanılarak yapılmaya başlanmıştır. Bu içim aletlerinin belki de zamanında en çok tercih edileni ve keyif vereni lülelerdi. Büyük emeklerle yapılan arkeolojik kazılarda çok sayıda eser tarihimize kazandırılmaktadır. Bu eserlerden biri de etnografyanın adeta birer yaşayan şahidi olan tütün lüleleridir. İşte bu yüksek lisans tezi ile tütün lüleciliğinin önemli buluntuları arasında yer alan Hoşap Kalesi Tütün Lülelerini belli bir disiplinle tez haline getirerek yazılı kayıtlarda yerini alsın istiyor ve bu tip arkeolojik eserlerimize sahip çıkmayı amaçlıyoruz. Osmanlı Arkeolojisi ve endüstri tarihinin yapı taşları arasında yerini alan tütün yetiştiriciliği ve lülecilik sanatı günümüz açısından araştırılması iyi yapılması gereken bir alan olmakla birlikte; korunup, tanıtılarak gelecek nesillere aktarılması gerekmektedir. Bu çalışmayı yayınlamakla Hoşap Kalesi tütün lüleciliği adına bir başlangıç yapmayı planladık. İnanıyoruz ki, tezimizin sayfalarını çevirdikçe, farklı tipolojisiyle bizlerin ilgi, alaka ve beğenisini kazanan birer arkeolojik miras olarak geçmişe ışık tutan bu buluntuları gördükçe, siz de aynı düşünceyi paylaşacaksınız. Çalışmamızın konusu olan ve Van'da sürdürülen Hoşap Kalesi kazı çalışmaları sonucu bulunan tütün lüleleri önemli buluntular arasındadır. Bu buluntular tez çalışmasıyla belli bir disipline göre değerlendirilmiş olup kendi içerisinde gruplandırılmıştır. Ayrıca diğer yörelere ait lülelerin benzer ve farklı özellikleriyle karşılaştırmalar yapılmış, Osmanlı Arkeolojisi içerisindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Van, Hoşap, Kale, Kazı, Tütün, Lüle
Türk İslam sanatının resimli belgelerinden minyatürlü yazmalar üzerine bir yaklaşım: Dublin Chester Beatty Kütüphanesi'nde bulunan Siyer-i Nebi başlıklı yazma örneği
On altıncı yüzyıl, Osmanlı minyatürü için hem erken örneklerin verildiği hem de klasik Osmanlı minyatür anlayışının oluştuğu zaman dilimidir. Bu dönemde siyasi erk sosyal hayatı da etkilemiş, kitap yazımı altın çağını yaşamıştır. Osmanlı minyatür sanatı içerisinde on altıncı yy. dinî konulu minyatürlü yazmaları arasında peygamberlerin hayatlarını ve mucizelerini anlatan eserler bulunmaktadır. Bu eserlerin en seçkin örneklerinden sayılan 'Siyer-i Nebi' başlıklı yazma, tez çalışmasının konusu olarak belirlenmiştir. Türk İslam Sanatında, Hz. Peygamber ile ilgili minyatürlü yazmalar bulunmakla birlikte 814 illüstrasyon yer aldığı 'Siyer-i Nebi', Hz. Peygamber'in hayatının tamamının tasvirlendiği tek yazma olması bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Eser, Hz Muhammed'in hayatının tamamını anlatması ve ilk Türkçe siyer olması bakımından bir başyapıt niteliğindedir. Sahip olduğu bu özellikler ile eser üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmanın ne denli önem arz ettiği açıktır. Dublin Chester Beatty Kütüphanesi'nde bulunan T.419 numaralı nüsha; 37x27 cm ebatlarında, 490 yapraklı, 137 minyatürlüdür. Siyah bir ciltle kaplanmıştır. Üst kısımda önemi anlatılan bu eser, İslam âleminin sevgili peygamberinin on dördüncü yy. da nasıl aktarıldığının anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Minyatürlerin eserin yazılışından iki yüz yıl sonra resmedildiği düşünülürse bu minyatürlerin anlatımları ne denli yansıttığı, sanatçılar tarafından nasıl algılandığı çıkış noktası olarak düşünülmektedir. Çalışmada, Dublin Chester Beatty Kütüphanesi'nde T.419 envanter/demirbaş numarası ile kayıtlı olan ve farklı disiplinlerde birçok araştırmacının üzerine çalıştığı bu eserin metin ve minyatür kısımları birlikte ele alınıp üzerinde çalışılmıştır.
Küçük Menderes Havzası Türk dönemi mimari gelişimi
Batı Anadolu'nun tarihsel gelişiminde verimli ırmak havzaları önemli rol oynamaktadır. 138 km uzunluğuyla Küçük Menderes ırmağı, Büyük Menderes ve Gediz'den sonra Batı Anadolu'nun en uzun ırmağı olarak bilinmektedir. Küçük Menderes Havzası'nda şehirleşme olgusunun Helenistik çağa kadar uzadığı ancak havzada Türk hâkimiyetinin, 14. yüzyılın başlarından günümüze kadar kesintisiz bir şekilde devam ettiği görülmektedir. Özellikle Aydınoğulları Beyliğinin 1306 yılında bölgeyi fethi ile başlayan süreçte Tire, Birgi ve Ayasuluk önem kazanmış ve Aydınoğulları beyliğinin başlıca merkezleri olmuştur. Havzadaki ilk mimari yapılaşma da bu dönemde başlamıştır. Bölgenin 1426 yılından sonra kesin olarak Osmanlı devletinin yönetimine geçmesiyle başlayan ve uzun süren hâkimiyeti ile bölgede şehirleşmeyle beraber, birçok yeni mimari eserin inşa edildiği görülmektedir. Bunlar içerisinde cami, medrese, türbe, çeşme, han ve hamam gibi vakıf eserleri önem kazanmıştır. Tire, Birgi ve sonrasında Ödemiş Osmanlı dönemi yerleşimleri bakımından önemini koruyarak öne çıkmıştır. Tez Konumuz kapsamında değerlendirilen Bayındır, Beydağ, Kiraz, Selçuk ve Tire ilçelerinden dört ilçe mimari eserleriyle tanıtılmaya çalışılmıştır. Ancak Beydağ ilçe mimarisinin sade ve basit inşalar olması sebebiyle, ilçenin coğrafi, tarihi ve mimari dokusu ele alınarak, mimari eserleri kapsam dışı bırakılmıştır. Bayındır ilçesinde Osmanlı dönemi yerleşkesi olduğundan dolayı söz konusu ilçede Türk dönemi mimari eserlerinin inşası da bu dönemle birlikte görülmeye başlanmıştır. Kiraz ilçesinde Aydınoğlu ve Geç Osmanlı dönemi mimari eserler bulunmaktadır. Ödemiş merkez ve köylerinde bulunan mimari eserler geç Osmanlı dönemi, Birgi beldesinde ise Aydınoğlu dönemine ait mimari eserlerin mevcudiyeti görülmektedir. Selçuk ilçesinde yer alan mimari eserler Aydınoğlu dönemi üslupsal özelliklerini yansıtırken, camiler daha çok mescit formunda olup plân, malzeme ve teknik özellikleri açısından birbirine yakın tarzda tek üniteli olarak tasarlanmıştır. Tire ilçesi, Aydınoğlu ve Osmanlı dönemi eserleri ile donatılmıştır. "Küçük Menderes Havzası Türk Dönemi Mimari Gelişimi" başlıklı tez çalışması kapsamında ele alınan Aydınoğlu ve Osmanlı dönemine ait mimari eserler, tarihçeleri, arşiv belgeleri, plân, mimari, malzeme ve süsleme programları kapsamında değerlendirilmiştir. Söz konusu havzada 211 mimari eser tespit edilmiştir. Ancak 141 mimari eser çalışma kapsamında değerlendirilmiş, 70 mimari eser ise kapsam dışı bırakılmıştır. Eserlerin ciddi tahribatlar sebebiyle günümüzde ayakta olmayışı ve mevcut eserlerin bilimsel olmayan müdahaleler sonucunda üslupsal karakterini yitirmiş olması böyle bir kısıtlamayı zorunlu bırakmıştır.
Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki müzelerde bulunan Hristiyan konulu taş eserler
Doğu Anadolu Bölgesi zengin bir tarih ve kültürel mirasa sahiptir. Jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle hem ülke tarihine hem de dünya tarihine yön veren önemli bir bölgedir. Geçmişten günümüze farklı inanç ve topluluklara ev sahipliği yapmıştır. İncelenen coğrafyada bu medeniyetlere ait birçok taşınır ve taşınmaz kültür varlığı yer almaktadır. Bu kültür varlıklarının önemli bir kısmını bugün bölgedeki müzelerde bulunan taş eserler oluşturmaktadır. "Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Müzelerde Bulunan Hristiyan Konulu Taş Eserler" tez konumuzu oluşturmuştur. Bu alanda bir bütün halinde yapılan çalışma bulunmamaktadır. 4 yıllık saha çalışmasıyla Ahlat, Erzincan, Erzurum, Kars, Malatya, Tunceli ve Van müzelerinde envanter kayıtları yapılmış 60 adet mezar taşı, 48 adet mimari parça olmak üzere toplamda 108 taş eser çalışılmıştır. Eserlerin büyük bir çoğunluğu Ermenilere aittir. Bunun dışında Rus, Gürcü, Nasturi, Doğu Roma, Amerikan ve Alman'lara ait taş eserler de ortaya çıkarılmıştır. Yazıtlarda Ermenice başta olmak üzere Rusça, Nasturice, Grekçe, Almanca ve İngilizce kullanılmıştır. Yazıtlardan 38 eserin bilinmeyen tarihleri kesinleştirilmiştir. Van müzesindeki 1179 tarihli mezar taşı en eski tarihlidir. En geç tarihli ise Kars müzesindeki 1909 tarihli mezar taşıdır. 19. yüzyıl ve sonrasındaki yazıtlarda Latin alfabesiyle tarih verilmesi önemlidir. 13'ü Ermeni, 3'ü Rus, 1'i Amerikan 1'i de Alman olmak üzere 18 adettir. Van müzesindeki 2 mezar taşının Alman ve Amerikan misyonerlerine ait olması ile Kars müzesindeki 5 Rus mezar taşından üçünün asker kökenli olması ilginç sonuçlardır. Eserlerin çoğunluğu haç işlemeli taşlardır. Yüzeyleri bitkisel, geometrik ve figüratif süslemelerle bezenmiştir. Süsleme açısından Ermeni eserleri ön plandadır. Oyma, kabartma ve kazıma tekniği kullanılmıştır. Tarih öncesi çağlardan başlayarak Anadolu'da kurulan birçok medeniyet arkeoloji ve sanat tarihi açısından eşsiz eserler bırakmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki bu eserler bizim himayemiz ve sorumluluğumuzdadır. Müzelerimizde imkanlar nispetinde korunmaya alınmıştır. Müze envanter kayıtlarındaki eksik bilgiler çalışmamızla giderilmiştir. Bölgedeki müzeleri bir bütün olarak ele alıp, objektif ve bilimsel metotlarla ilk defa yapılan bu çalışmanın önemli bir kaynak oluşturacağı kanaatindeyiz.
Çukurca kentsel sit alanı içindeki geleneksel taş evlerin rölöve ve restitüsyon açısından incelenmesi
İnsanlık, göçebelik yaşam tarzından yerleşik düzene doğru geçerken, barınma ve korunma ihtiyacına hizmet eden geçici barınaklar inşa etmiştir.Bu barınakların yapımında, çeşitli doğal malzemelerden faydalanılmıştır. İlk çağlardan başlayarak günümüze kadar geliştirilen ve coğrafyaya uyum sağlayacak şekilde adapte edilen geleneksel yapı tarzı, günümüzde de sürdürülmektedir. Hakkâri ili, Çukurca ilçesindeki Çukurca Kalesi'nin güney eteğinde, bulunan çok katlı geleneksel taş evler, tarihî nitelik göstermektedir. Çukurca kentsel sit alanı içinde konumlanan geleneksel taş evler, kalenin dik yamaçlarına yerleştirilmiştir. Bu yerleşim, evlerin barınma, güvenlik ve doğal şartlarla bütünleşmesi sayesinde estetik bir siluet oluşturmuştur. Bu evlerde inşa sürecine dair herhangi bir kitabe bulunmamakla birlikte, yapıların 17. yy.'ın ilk yarısından sonra inşa edildiği düşünülmektedir. Yerel taş ve kireç harcı kullanılarak inşa edilen evler, iki, üç ve dört katlı olarak tasarlanmış olup, planları birbirinden farklı özellikler göstermektedir. Yapılar, arazinin eğimini en verimli biçimde değerlendirecek şekilde planlanmış ve her katın girişi bu eğime göre düzenlenmiştir. Tek bir giriş kapısına sahip evlerin yanı sıra, aynı evin farklı katlarına farklı kapı girişlerinin olduğu örnekler de mevcuttur. Bu evlerin mimarisinde süsleyici unsurlara yer verilmemiş olup sade bir görünüme sahip oldukları anlaşılmaktadır. Evlerin ara katları ve üst örtülerinde düz ahşap hatıllı kirişler bulunup üzeri toprakla örtüldüğü görülmektedir. Bu çalışmada, Çukurca kentsel sit alanı içinde yer alan geleneksel taş evlerden yirmi tanesini ele almış ve bu yapıların rölöve ve restitüsyon planları, kesitleri ve cepheleri çizilerek sanat tarihi disiplini içerisinde plan ve mimari özellikleri incelenmiştir. Evler, kendi içlerinde ve çevredeki diğer yapılarla karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel amacı, Çukurca yöresine özgü geleneksel mimarisi olan kale eteğindeki çok katlı taş evlerin mimari özelliklerini ortaya koymak, tarihi dokuyu korumak ve gelecek nesillere kültürel birikim sunarak yol gösterici olmaktır.
Doğu ve güneydoğu anadolu bölgesi kent müzeleri ve bu müzelerde bulunan taşınır kültür varlığı örnekleri
Kentler, geçmişten günümüze kadar insanların en fazla etkileşim içerisinde olduğu, bireylerin her anına tanıklık eden ve ortak bir miras taşıyan yerleşimlerdir. Hızla gelişen ve değişen dünyamızda kentlerde de önemli değişiklikler meydana gelmektedir. Özellikle tarihi, kültürel, fiziki, sosyal ve çevresel gibi birçok değer kaybolmakla yüz yüze kalabilmektedir. Bu bağlamda hayati önem taşıyan bu değerlerin yok olmadan gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak için bazı kurum ve kuruluşların koruyucu politikalar meydana getirmesi son derece önemlidir. Dolayısıyla gerek ulusal gerekse uluslararası kuruluşlarca kentlerdeki kimliksel değerlerin muhafaza edilerek gelecek nesillere aktarılması için yaşanmış önemli gelişmelerden biri de on dokuzuncu yüzyılın sonlarında kurulmuş olan kent müzeleri olmuştur. Kent müzeleri, kentlilere ortak bir geçmiş sunarak kentin değerlerini tanıtmak, yaşatmak ve kentin güncel sorunlarına çözüm odaklı yaklaşan ayrıca eğitim odaklı bilgi aktarımı yapan ve birleştirici yapısı ile kurulan önemli kurumlardan biridir. Bu itibarla çalışma kapsamında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bulunan toplam yedi adet kent müzesi değerlendirmeye alınmıştır. Konunun bu bölgelerle sınırlı kalması bölgelerin kültürel açıdan birbirine yakın olması, benzer etkileşimlerin görülmesi ve daha önce bu bölgelerde kent müzeleriyle ilgili bilimsel çalışmaların sınırlı olması ile özellikle kent müzesi işlevini yerine getirmede bazı eksiklikler olması yer almaktadır. Çalışmaya dâhil edilen kent müzelerinin mevcut durumu, fiziksel ve yapısal özellikleri, eser durumları ve teşhir özellikleri, yönetim ve personel durumları, eğitim, sosyal ve kültürel faaliyetleri ele alınarak aktarılmaya çalışılmıştır. Müzeler hakkında genel bilgiler aktarılıp, kent müzeleri tanıtıldıktan sonra kente özgü olan, kenti yansıtan eserler fotoğraflanarak katalog numaraları ile birlikte Sanat Tarihi perspektifine uygun olarak tanıtılmıştır. Bu bağlamda çalışmaya dâhil edilen eserler arasında kente özgü eserler seçilerek bu değerlerin kaybolmasını engelleyerek gelecek nesillere aktarılması gerekliliği vurgulanmıştır. Daha sonra değerlendirme, karşılaştırma ve sonuca gidilerek ideal bir kent müzesi için bir takım öneriler sunulmaya çalışılmıştır.
Mardin-Midyat Yemişli (Enhil) köyü süryani dini mimarisi
Mimari doku; bir topluluğun kendi dönemi içerisinde yaşam standartlarını, ekonomik yapısını, refah düzeyini ve kültürel yapısını yansıtan önemli etkenlerden bir tanesidir. Zengin bir mimari dokuya sahip olan Tur Abdin bölgesi, özellikle çok kültürlülüğüyle ön plana çıkan Mardin ilinde hissedilmektedir. Müslümanların ve Hıristiyanların yoğun şekilde bir arada yaşadığı Mardin ilinde, farklı dinleri temsil eden dini yapılar mevcuttur. Kentin ilçe ve köylerinde birçok Hıristiyan mimari yapı ile karşılaşılmıştır. Çalışmamızın ana temasını Mardin ilinin, Midyat ilçesine bağlı Yemişli/Enhil köyündeki Süryani dini mimarisi oluşturmaktadır. Bu köyde yer alan bazı dini yapılar hakkında daha evvel farklı araştırmacılar tarafından belirli konularda çalışmalar yapıldığı tespit edilmiştir. Yapılan bu çalışmalar neticesinde her bir yapı farklı özellikleri ile ele alınarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda ayrı ayrı araştırmalara dahil edilen yapıların tamamı plan, mimari özellikleri, bezeme kompozisyonları, kullanılan malzeme ve uygulanan teknikler ile ele alınarak bütüncül bir yaklaşım sergilenmiştir. Böylece çalışmamıza konu olan Yemişli/Enhil köyünde yer alan dini yapılarda geçmişten günümüze ne gibi değişikliklerin yapıldığı, hangi işlevlerde kullanıldığı yönünde kapsamlı bilgilere yer verilerek nihayetlendirilmiştir. Güneydoğu Anadolu coğrafyasını kapsayan Tur Abdin bölgesinde inşa edilen kiliseler, mimari formları açısından detaylı bir şekilde incelenmiştir. Bölgenin tarihsel ve kültürel zenginliği bağlamında, bu dini yapılar, hem yerel inşa teknikleri hem de dönemin Hıristiyan mimarisinden etkilenme biçimleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, özellikle Yemişli köyünde yer alan dini yapılar üzerinde yoğunlaşılmış ve bu yapıların mimari özellikleri, Tur Abdin bölgesindeki diğer kiliselerle karşılaştırılmıştır. Araştırma sürecinde, bölgedeki yapıların farklı plan tipleri, kullanılan malzeme çeşitliliği ve süsleme öğeleri gibi unsurlar üzerinde durulmuş; yapılar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ayrıntılı bir şekilde analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, bu kiliselerin yalnızca dini birer yapı olmanın ötesinde, bölgenin mimari birikimini yansıtan önemli eserler olduğunu ortaya koymaktadır. Bu değerlendirmeler sonucunda, Yemişli (Enhil) köyünde bulunan dini yapıların, Süryani dini mimarisinin bir uzantısı olarak, yerel ihtiyaçlara göre şekillendiği ve Hıristiyan mimarisiyle olan etkileşim sonucunda özgün bir kimlik kazandığı tespit edilmiştir. Böylelikle, Süryani mimarisinin bölgesel özellikleriyle Hıristiyan mimarisine önemli katkılarda bulunduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Bu doğrultuda, Yemişli (Enhil) köyünde inşa edilen dini yapıların tamamını kapsayan bir lisansüstü çalışmanın bugüne dek yapılmamış olması, sanat tarihi disiplini çerçevesinde bilimsel metotlarla gerçekleştirdiğimiz bu araştırmayı daha da önemli hale getirmektedir. Çalışmamız, bölgedeki mimari mirası bütüncül bir yaklaşımla ele alarak, Yemişli (Enhil) köyündeki Süryani dini mimarisinin önemine ışık tutmayı hedeflemektedir.
Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı'ndaki Havend Bin Bergi imzalı mezar taşları
Anadolu coğrafi konumundan dolayı tarih boyunca insanların önemli bir yaşam alanı olmuştur. Tarih sahnesinde görülen ilk uygarlıklardan günümüze kadar sayısız medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu coğrafyada yaşamış, hüküm sürmüş her medeniyetten bir iz bulmak mümkündür. Tarihin karanlığına gömülmüş olsalar da bu medeniyetlerden bize kalan birçok tarihi eser bulunmaktadır. Anadolu'nun her köşesinde tarihi bir doku bulmak mümkündür. Ahlat da Anadolu'nun bu zengin tarihi mirasından nasibini almış güzide yerlerden biridir. Mezopotamya, İran ve Anadolu'da hüküm sürmüş uygarlıklardan oldukça etkilenen Ahlat'ta günümüze kadar sağlam bir şekilde gelmiş birçok tarihi eser bulunmaktadır. Ahlat'ın sahip olduğu tarihi eserlerin en önemlilerinden biri kuşkusuz tarihi mezarlıklarıdır. Binlerce mezar taşının olduğu bu mezarlıklar sanat ve kültür tarihimiz açısından oldukça değerlidir. Bu mezar taşları hem birer sanat eseri hem de birinci elden kaynak niteliğinde tarihi belgelerdir. Tarihimize ışık tutan bu kaynakları araştırıp bilim dünyasına kazandırmak namına Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığında eser vermiş olan Havend bin Bergi adlı mezar taşı ustasına ait 29 eser incelenmiştir. Sanatkârın yaptığı mezarlar, sanat üslubu, tipoloji, tarihsel gelişim ve yaşadığı dönemin sanat anlayışıyla karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Havend bin Bergi adlı sanatkârı yetiştiren usta, kendisinin yetiştirdiği ustalar ve aynı dönemde eser vermiş diğer ustalarla olan etkileşimi değerlendirilmeye çalışılmıştır. Havend bin Bergi'nin yaptığı eserlerle bilim ve sanat dünyasına kazandırdıkları irdelenmiştir. Eserlerinde yer alan bilgilerin özelde Ahlat genelde ise Anadolu ve İslam sanatına ve tarihine katkılarının neler olabileceği belirlenmeye çalışılmıştır. Sanatkârın yapmış olduğu tüm mezar taşları belli bir yöntem dahilinde çözümlenerek bir araya getirilmiş ve bilim dünyasının istifadesine sunulmuştur.
Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda bulunan Esed bin Havend imzalı mezar taşları
Çağlar boyunca bir çok farklı uygarlığın kavşak noktası olan Bitlis'in Ahlat ilçesi önemini hala koruyan pek çok kültürel varlığı bünyesinde barındırmaktadır. Çeşitli uygarlıklar tarafından "Oğuz Taifesi Şehri", "Ata Şehri", "Kubbet'ül-İslam" gibi farklı sıfatlarla anılan bu şehir özellikle Orta Çağ'a damgasını vurmuş önemli bir bilim, kültür, sanat ve inanç merkezidir. Ahlat'ın bu denli önemli bir merkez olmasının asıl sebebi sahip olduğu somut kültürel değerlerdir. Bu değerlerin arasında da şüphesiz tarihi mezarlıklar ve mezar taşları ilk sırada bulunmaktadır. Türk sanat tarihinin yanı sıra kültür tarihimiz açısından da büyük önem taşıyan mezar taşları, ait oldukları toplumun başta inanç sistemleri olmak üzere o dönemin; sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri hakkında da önemli ipuçları sağlayan birer tarihi belge niteliğindedir. Türk tarihinde önemli bir yer tutan mezar taşlarının Anadolu'daki ilk örnekleri Ahlat'ta karşımıza çıkmaktadır. Bu mezar taşlarının, göçlerin Anadolu'ya geldiği ilk döneme kadar tarihlendirilmesi köklü bir kültür geleneğinin varlığının göstergesidir. Bu tarihi belgelerin Anadolu'daki en eski örneklerinin yer aldığı Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda yaklaşık 1500 adet mezar taşı bulunmaktadır. Bu mezar taşlarının kitabeleri üzerinde yapılan incelemeler neticesinde otuzu aşkın sanatkârın imzasına rastlanmıştır. Ahlat'taki bu eserlerin üzerinde yer alan sanatkâr kitabeleri bu eserlere daha büyük önem kazandırmaktadır. Bu eserlerin tamamını bir yüksek lisans tezinde ele almak mümkün olamayacağından seçmiş olduğumuz sanatkâr Esed Bin Havend'in eserleri tespit edilerek Sanat Tarihi disiplini açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamız hazırlanırken ilk etapta detaylı bir kaynak taraması yapılarak toplanan veriler önem sırasına göre sınıflandırılmıştır. Sanatkârın eserlerinin yerinde tespiti ve gerekli ölçümler ile fotoğrafların tezde kullanılması amacıyla arazi çalışmasına gidilmiştir. Toplanan tüm bulgular sonucunda tezin yazım aşamasında öncelikle Ahlat'ın ismi, coğrafi özellikleri, tarihi ile ilgili genel bilgiler verilmiş, ardından Türklerde mezar geleneği, Ahlat'taki tarihi mezarlıklar ve mezar taşı ustaları hakkında bilgilere değinilmiştir. Katalog kısmında ise seçmiş olduğumuz sanatkâr Esed Bin Havend'in Meydan Mezarlığı'ndaki 26 tane eseri incelenmeye çalışılmıştır. İncelenen eserlerin katalog düzeninde her bir eserin kitabe bilgileri, tarih, ölçüleri, süsleme özellikleri ve tipolojileri belli bir düzen içerisinde aktarılmıştır. Değerlendirme kısmında tüm eserlerin tipolojik, yapım ve süsleme teknikleri, ölçüleri, kitabe içerikleri, sanatkârın üslupsal özellikleri ve eserlerin birbirleri ile olan benzerlikleri göz önünde bulundurularak detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu bölümün ardından tez çalışmamız boyunca yararlandığımız kaynakların alfabetik listesi gruplar şeklinde verildikten sonra, bu mezar taşlarının çizimleri ile fotoğrafları katalog düzenine göre sıralanmıştır. Bu sayede unutulmaya yüz tutmuş, kültürel mirasımız olan bu mezar taşlarının yeniden gündeme gelmesi ve hem sanat tarihi hem de kültür tarihimiz açısından ne denli önemli birer değer oldukları vurgulanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu çalışmanın mezar taşları üzerine yapılacak başka tezlere ve çalışmalara kaynaklık etmesi amaçlanmıştır.
Gaziantep müzelerinin sosyo-kültürel açıdan değerlendirilmesi
Köklü tarihi ve kültürel mirası ile öne çıkan ülkemiz, gün geçtikçe artan müzeleri ve müze çeşitliliği açısından yüksek potansiyele sahip ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkemizde müze sayısı bakımından Gaziantep ili öne çıkmaktadır. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Gaziantep, coğrafi bakımdan stratejik bir konumdadır. Bu özelliğinden dolayı tarihi süreç içerisinde birden fazla medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Gaziantep, içinde barındırdığı köklü ve zengin kültürel mirası ile gelişmiş bir kent dokusuna sahiptir. Bu doku çok sayıda müzenin kurulmasına olanak sağlamıştır. Kentin tarih ve kültürüne ışık tutan müzelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Toplumun ortak kültürel mirasını aktaran bu kurumların aynı zamanda şehir destinasyonunda da önemli bir pay oluşturduğu gözlemlenmektedir. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin sıklıkla ziyaret ettikleri mekânlar arasında müze ve ören yerleri bulunmaktadır. Çalışmanın ana konusunu oluşturan müzelerin kent kültüründeki yeri vurgulanmış sosyokültürel ve ekonomik yapısı değerlendirilmiştir. Bu mekânlardaki müzecilik faaliyetleri ortaya konularak müzelerin ziyaretçiler için cazibeli bir merkez halini alması hedeflenmiştir. Bu amaç doğrultusunda müzelerin idari yönetimine bağlı tasnifi yapılmış, müzelerin fiziki durumu, sergileme ve tanzim biçimi, idari ve yönetim anlayışı, sosyal etkinlik ve faaliyetleri, ziyaretçi istatistik verileri üzerinde durularak kapsamlı ve detaylı bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Çalışmada; Kültür Bakanlığı'na bağlı 3 müze, Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı 11 müze, Şahinbey Belediye'sine bağlı 2 müze, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlı 1 müze, Gaziantep Üniversitesi'ne bağlı 1 müze, Büyükşehir Belediyesi ve Şahinbey Belediyesi'ne bağlı özel statüde yer alan 5 müze incelenmiştir. Çalışma kapsamında incelenen bu müzelerin büyük bir bölümünün modern müzecilik anlayışına uygun faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Müzelerin diğer bölümlerinde ise geleneksel kalıp ve modern tekniklerin bir arada kullanıldığı tespit edilmiştir. Aynı zamanda çalışmada müzelerin markalaşma yolunda atılan adımlar ve sorunlarına değinilerek, birtakım öneriler de bulunulmuştur.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi mimari yapılarında ahşap kapı ve pencere kanatları
Kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu'da kurulan Beylikler, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ile mevcut kültürler arasında yeni bir sentez ortaya çıkmıştır. Kültür ve sanattaki bu etkileşimler, Anadolu'nun farklı coğrafyalarında zengin bir sanat ortamının oluşmasına sebep olmuştur. Eserlerin yapılmasında bölgesel farklar olsa da taş ve ahşap en çok kullanılan yapı malzemelerinden bir olmuştur. Ahşabın, ulaşılabilir ve sürdürülebilir olmasının yanında, işlenmesinin kolay olması sebebiyle, insanlar bu malzemeyi her aşamada değerlendirmiş ve devrin zanaatkârlarının elinde hayat bulacağı temel bir yapı malzemesine dönüşmüştür. Kolay işlenebilir olmasından dolayı birçok mimari eserin inşasında ana malzeme olarak kullanılan ahşap; kapı ve pencere kanatlarının yapımında da tercih edilmiştir. Genelde kullanım alanları dış cephe olan kapı ve pencereler, hava koşullarına ve mikroorganizmalara karşı dayanıklı malzeme türlerinden seçilmelidir. Zanaatkârlar bir eseri meydana getirirken malzemenin varlığı, özellikleri ve ulaşılabilirliği ile ilgili bilgiye sahip oldukları yapılarda kullanılan malzeme türlerinden anlaşılmaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yapılan saha çalışmasında mimari yapılar üzerinde tespit edilen 84 adet kapı ve pencere kanatları, 13.-20.yy'lar arasında geniş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Bölgede yetişen ağaç türlerden elde edilen ahşap kapı ve pencere kanatları, süsleme kompozisyonlarının uygulanması için geniş yüzeyler sunar. Tespit edilen eserlerin geniş yüzeylerinde uygulanan süsleme kompozisyonlarına ve ahşap işçiliğine bakıldığında mevcut kültürün yanında Orta Asya, Suriye, Mısır gibi bölgelerdeki süsleme ve yapım tekniklerinin de etkisinin olduğu açıkça görülmektedir. Kompozisyonların evrenini oluşturan karakterlerde zamanla bazı değişimler olsa da süsleme tekniklerinin uygulanışı değişmemiştir. Bu bağlamda tespit edilen eserlerin farklı yapı türleri üzerinde yer alması süsleme kompozisyonlarının geniş bir perspektifte değerlendirilmesini gerektirmiştir. Değerlendirmeler kendi içerisinde fakat karşılaştırma ise bölgede ve Anadolu'da egemenlik kurmuş medeniyetlerin eserleri ile benzerlik ve farklılıklar karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, eserler üzerinde tespit edilen yapım teknikleri ve süsleme kompozisyonları, geçmişin kültürel kimliğini günümüze kadar taşıdığı görülmektedir. Toplumun kimliğini ve karakterini belirlemede önemli roller oynayan maddi kültür varlıkları, bilinçli veya bilinçsiz yapılan davranışlar sonucunda birçoğu günümüze kadar ulaşamamaktadır. Güneydoğu Anadolu'da sivil ve dini mimari yapılar üzerinde tespit ettiğimiz maddi kültür varlıklarının fotoğrafları çekilerek, çizimleri yapılmış ve kayıt altına alınmıştır. Detaylı analizleri yapılan bu eserlerin sonraki nesillere aktarılması amacı çalışmamızı önemli kılmaktadır.
Ödemiş'deki geleneksel sivil mimari örneklerinde ahşap kullanımı
Küçük Menderes Havzası'nda yer alan Ödemiş İlçesi'nin geçmişi antik dönemlere kadar dayanmaktadır. İlçede hüküm sürmüş medeniyetlere ait birçok maddi kültür varlığı bulunmaktadır. Bu kültür varlıklarının arasında Osmanlı Geç Dönem sivil mimari örnekleri önemli bir yer kapsamaktadır. Tez çalışmasında Ödemiş İlçesi'nde bulunan geleneksel konutlarda ahşabın kullanımı incelenmiştir. İncelenen konutlara ait ahşap kısımlar süsleme, yapım tekniği ve malzeme açısından geniş bir bakış açısıyla ilk defa ele alınmıştır. Çalışmada ilçeye bağlı Birgi, Bademli, Ovakent, Konaklı, Lübbey'de bulunan 36 adet geleneksel konutun mimarisine bağlı ahşap kısımları "yapı malzemesi" ve "tamamlayıcı elemanlar" şeklinde gruplandırılarak çalışılmıştır. Tez çalışması kapsamında ele alınan geleneksel konutların tamamı 19. yüzyıla tarihlendirilmiş yapılardır. 19. yüzyıla tarihlendirilen evlerin ahşap kısımlarının Osmanlı Geç Dönem sanat üslubu anlayışına uygun süslendiği görülmüştür. Bu konutlardaki süsleme özellikleri yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru inşa edilen örneklerden ayrıldıkları görülmektedir. Ayrıca erken tarihli konutlardaki oda düzeni ve kapıların yerleştirilme şekli de yüzyılın sonlarında inşa edilen örneklerden farklı özellikler barındırmaktadır. Ancak evlerin inşasında kullanılan ahşap malzeme türü ve yapım tekniği özelliklerinin yüzyıl boyunca değişmediği görülmüştür. Tez çalışması kapsamında Ödemiş İlçesi'nde Osmanlı Geç Döneme ait geleneksel sivil mimari örneklerindeki ahşap kullanımı malzeme, yapım tekniği ve süsleme özellikleri bakımından incelenerek kayıt altına alınması amaçlanmıştır. Çalışmanın bir diğer amacı ise ilçede ayakta kalabilen ve az sayıda olan sivil mimari örneğine dikkatleri çekerek, bu örneklerin koruma altına alınmasını sağlamaktır. Böylece kültür mirasımızın önemli örnekleri arasında yer alan ilçedeki geleneksel konutların barındırdığı sanat ve mimari özelliklerin yeni nesillerle buluşması sağlanmış olacaktır.
Tarihi görsel kaynaklarda Eski Van kent dokusu
Eski Van Şehri, Doğu Anadolu bölgesinde, ticaret yolları üzerinde bulunan önemli bir yerleşim yeridir. Bulunduğu coğrafi konumundan dolayı birçok kez el değiştirerek farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Eski Van Şehri'ne hâkim olan her uygarlık başta dini eserler olmak üzere idari, eğitim, sivil, sosyal, askeri ve ticaret yapıları inşa etmiştir. Şehrin gelişiminde çok büyük rolü olan Osmanlı Devleti, 16. yüzyılın ortalarından itibaren hüküm sürmüştür. Osmanlı Devleti'ndeki siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeler Eski Van Şehri'nin de gelişmesini ve dönemin şehir anlayışına ayak uydurmasını sağlamıştır. Kent eski çağlardan itibaren yerleşime açılmış olsa da gelişiminin büyük bir bölümü Osmanlı dönemine aittir. Osmanlı hâkimiyetinden önce Selçuklu çağı mimarisinin yansımaları görülmektedir. Eski Van Şehri'nin doğu, batı ve güneyi çift sıra surlarla, kuzeyi ise Van Kalesi'nin üzerinde bulunduğu sarp kayalıklar ile çevrelenmiştir. Kalede Urartu Krallığı'na ait kaya mezarları, sur duvarlarının bazı kısımları ve burç kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir. Şehrin merkezi konumdaki Ulu Cami ve Kızıl Minareli Cami'nin, malzeme ve yapım tekniği özellikleri bakımından Osmanlı hâkimiyetinden önce inşa edildikleri anlaşılmaktadır. Günümüze sağlam bir şekilde ulaşan Hüsrev Paşa Külliyesi ve Kaya Çelebi Camisi, Osmanlı mimari anlayışını yansıtmaktadır. Ayrıca han, hamam, medrese, imaret, ambar, askeri kışla, kilise, şapel gibi yapılar da şehir bünyesindeki yerini almıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle oluşan yıkıcı sonuçlar Van kentindeki düzenin tamamen değişmesine neden olmuştur. Eski yerleşim alanında yaşam sona ermiş ve şehir kaderine terk edilmiştir. Günümüzde Eski Van Şehri olarak bilinen alanda kalenin bazı bölümleri ve şehir alanı içerisinde bulunan bazı yapılar dışında tamamen yıkılmış vaziyettedir. Günümüzde büyük bölümü yıkılmış olan Eski Van Şehri'nin yıkılmadan ve terk edilmeden önceki mevcut durumu sadece görseller aracılığıyla incelenebilmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce yaşamın sürdüğü kent, birçok seyyah, arkeolog, tarihçi, coğrafyacı, araştırmacı ve misyoner tarafından ziyaret edilmiştir. Bu nedenle görsel olarak değerlendirilebilecek ve tarihsel nitelik taşıyan kaynaklardan elde edilecek verilere göre kentin mimari dokusu ele alınmış ve bu çalışmanın konusu olmuştur. Yapılan ziyaretler neticesinde gezginlerin bölgedeki izlenimleri, kaleme aldıkları kaynaklar ve görseller eşliğinde kentin savaş öncesindeki durumu değerlendirilmiştir.
Geleneksel El Sanatları'nın yaşatılmasında Olgunlaşma Enstitüleri'nin yeri: Güneydoğu Anadolu örneği (Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Siirt)
Güneydoğu Anadolu Bölgesi, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış; sahip olduğu kültürel birikim, geleneksel el sanatlarının çeşitliliği ve zenginliğini ortaya çıkarmıştır. Bölgenin önemli kültür merkezleri arasında yer alan Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Gaziantep; stratejik konumları, köklü tarihleri ve kültürel dokularıyla geleneksel üretim biçimlerinin bugünlere ulaşmasında belirleyici rol oynamıştır. Bu şehirlerdeki Olgunlaşma Enstitüleri ise, yüzyıllardır süregelen el sanatı geleneklerini hem koruyan hem de çağın koşullarına uyarlayarak yaşatan kurumsal yapılardır. Geleneksel el sanatlarının eğitimi, üretimi, arşivlenmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması noktasında önemli bir misyon üstlenen bu enstitüler, bölgedeki kültürel kimliğin yaşatılmasına da doğrudan katkı sağlamaktadır. Bu çalışma kapsamında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan Olgunlaşma Enstitüleri'nin geleneksel el sanatlarının korunması ve yaşatılmasındaki rolleri araştırılmış; yürüttükleri eğitim faaliyetleri, üretim süreçleri ve kültürel mirasa yönelik çalışmalar incelenmiştir. Araştırmanın temel amacı, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Gaziantep Olgunlaşma Enstitülerinde yaşatılan geleneksel el sanatlarını belirlemek, bu sanatların sürdürülebilirliğini sağlayan uygulamaları tespit etmek ve bölgesel kültürel etkileşimin el sanatlarına yansımalarını ortaya koymaktır. Çalışma, ilgili enstitülerin yerinde gözlemlenmesi, arşivlerinin taranması, alan uzmanları ve usta öğreticilerle yapılan görüşmeler doğrultusunda Sanat Tarihi ve Halk Bilimi araştırma yöntemlerine uygun şekilde hazırlanmıştır. İncelenen bulgular; telkâri, bakırcılık, dokumacılık, taş işçiliği, oyacılık, keten ve ipek üretimi gibi geleneksel el sanatlarının enstitülerde hem teknik hem de estetik açıdan yeniden ele alındığını göstermektedir. Ayrıca her bir ilin kendine özgü motif, teknik ve malzeme kullanımının kurumsal eğitimle desteklenerek yaşatıldığı tespit edilmiştir. Çalışma metin, çizim, tablo, fotoğraf ve haritalarla zenginleştirilmiş; bölgeye özgü el sanatlarının bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hazırlanan bu tezin, başta geleneksel el sanatları araştırmaları olmak üzere Olgunlaşma Enstitüleri'nin kültürel mirasın korunmasındaki yeri üzerine yapılacak çalışmalara katkı sunması beklenmektedir.
Hoşap Kalesi kazısı alçı buluntuları (2007-2017)
ÖZET Tarihsel süreç içerisinde çeşitli kültürlere ev sahipliği yapan Hoşap (Güzelsu), Van Gölü'nün güneydoğusunda yer almaktadır. Kuh, Başet, Kapir Dağları ve Norduz Yaylası'nın bir kısmı ile çevrili olan Hoşap Van- İran arasında ulaşımı sağlayan anayol üzerinde yer alır. Gürpınar ilçesine bağlı olan Hoşap güneyde Hakkari, doğuda Başkale, batıda Çatak ve Gevaş kuzeyde Van, Özalp ve Saray yerleşimlerine komşudur. Kale, 1064 tarihinde Melik Şah tarafından fethedilmiştir. 1100 tarihinde sonra ise Ahlatşahların egemenliğine girerek birçok devletin etkisi altında kalmıştır. Bunlar; Eyyübiler, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Karakoyunlulardır. Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman Dönemi'nde kalenin önemi artmıştır. Ve bu dönemde 17. Yüzyıl yarısında Osmanlıya bağlı olarak yerel beyliklerden Mahmudi Beyliği dikkat çekmektedir. Hoşap Kalesi kazı çalışmalarında, çok sayıda ve çeşitte buluntular gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu buluntular içerisinde 2007-2017 yılları arasında açığa çıkan alçı parçalar yer alır. Çalışma konumuz olan Hoşap Kalesinde mimari doku üzerinde bulunan alçı buluntular bütün yönleriyle ele alınarak incelenmiştir. Ele alınan alçı süslemeler en çok kalıplama, kazıma ve ajur tekniğinde yapılmıştır. Alçı parçalar ele alınırken mimari süsleme özelliklerine sahip alçı buluntular ve süsleme özelliklerine göre alçı buluntular şeklinde gruplandırma yapılarak ele alınmıştır. Mimari özelliklerine göre alçı buluntular da mukarnas, niş kemer parçaları ve sütunceli alçı buluntular yer alırken, süsleme özelliklerine göre alçı buluntularda ise geometrik, bitkisel, yazı, kalemişi ve karma(bitkisel ve geometrik süslemeli) alçı buluntular yer almaktadır. Çalışılan eserler kırık halde ve etütlük parçalardan oluşmaktadır. Alçı buluntuların kırık olması yapının hangi alanında ne Çizelge de kullanılmış olduğu bilinmediğinden eser isimlerinin kesinliği tartışma konusudur. Ancak parçaların kullanıldığı yüzey ile olabildiğince ilişkisini sağlayarak açıklık getirilerek bu alçı parçalara bordür, köşebent, kemer, niş köşelik parçaları gibi ifadeler kullanılmış ve bir bütünlük oluşturulmaya çalışılmıştır. Buluntular yapının hangi kısmında ne şekilde alındığını bilmediğimizden dolayı yapılan tanımlamalar tahminler üzerinedir. Hoşap Kalesi ve içerisinde bulunan alçı örneklerinin, günümüzde korunması ve kültürel değerlerine sahip çıkılması gereken önemli bir mimari yapıdır.
Kars ili müzelerinin çağdaş müzecilik açısından değerlendirilmesi
Kars İli; Ülkemizin Doğu Anadolu Bölgesinde kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan Kars-Erzurum Platosunda yer almaktadır. Sert karasal iklime sahip olan kentte, kışlar uzun ve soğuk, yazlar kısa ve serin geçmektedir. Kent adını, M.Ö 130-127 yıllarında Kuzey Kafkasya'nın Dağıstan bölgesinden bu bölgeye yerleşen Bulgar Türklerinin Velentur boyuna bağlı Karsaklar'dan aldığı bilinmektedir. Kars, Türkiye'de eski Türkçe isim taşıyan tek il olma özelliğini taşımaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kars'ın en eski tarihi tespiti M.Ö 2. bin yılına yani Orta Tunç Çağına tekâmül etmektedir. İlk olarak Urartular döneminde kale olarak kullanılan kent, 2.800 yılı aşkın bir süredir kent yerleşimini sürdürdüğü düşünülmektedir. Kafkaslardan Anadolu'ya girildiğinde ilk yerleşim merkezi olan Kars, birçok uygarlığın geçişine tanıklık etmiştir. Bu sebeple binlerce yıldan bu yana iskân görmüş bir yerleşim yeridir. Kentte yer alan tarihi yapıların çoğunluğunun Orta çağ dönemine ait taşınmaz kültür varlıklarından oluştuğu görülmektedir. Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan ve Arpaçay ilçesi sınırlarında bulunan Antik Ani Ören Yeri'nin ve çevresinde bulunan çok sayıda arkeolojik yerleşmelerin sonucu olarak zengin bir Taşınır ve Taşınmaz Kültür Varlıklarının korunması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere ilk olarak 1959 tarihinde Vilayet Konağı'nda Müze Memurluğu kurulmuştur. Sonrasında bölgeden toplanan eserlerin buraya sığmaması sebebiyle 1964 yılından 1978 yılına kadar "Havariler Kilisesi" (Kümbet Camii) Müze'ye dönüştürülerek kullanım görmüştür. Bu adımlardan sonra 1978 yılında Kars Merkez İstasyon Mahallesi'nde yeni bir müze binası inşa edilerek 1981 yılında "Kars Arkeoloji ve Etnografya Müzesi" olarak ziyaretçilere açılmıştır. İki kat olarak düzenlenen Kars Müzesi, Arkeoloji Salonu, Etnografya Salonu ve bahçede teihir edilen Taş Eserler bölümü olarak üçe ayrılmaktadır. Arkeoloji Salonu'nda; Paleolitik (yontma taş çağı) dönem eserleri, taş malzemeden el baltaları, dinozor kemiği; Eski Tunç Çağı eserler ve bu dönemin madeni eserleri, Urartu dönemine ait çeşitli eserler, farklı dönemlere ait Sikkeler; Roma ve Bizans dönemi eserleri, Hristiyanlık dönemi eserleri. Selçuklu dönemi eserleri; Kars Ani Örenyeri kazısı buluntuları teşhir edilmektedir. Müze binasının ikinci katında ise; Etnografya salonu yer almaktadır. Bu bölümde de yöresel ve geleneksel dokumalar, Osmanlı kaftanları, bakırdan mutfak kapları, Gümüş malzemeden yapılmış olan Kafkas kemerler, el yazmaları ve mühürler teşhir edilmektedir. Müze bahçesinde teşhir edilen eserler ise; daha çok taş malzemeden yapılmış olan bölgeye ve yakın çevresine ait kültürü yansıtan mezar taşlarından ve sanduka mezarlardan oluşmaktadır. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığımıza bağlı Arkeoloji ve Etnografya Müzesi haricinde 2017 yılında Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi ve 2022 yılında Kars Peynir Müzesi olmak üzere iki yeni müze açılmıştır. Bu müzeler; 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) Döneminde, savaşta kullanılan askeri tabya binalarının müzeye dönüştürülmesi sonucunda oluşturulmuştur. Müze olarak kullanılan tabyalardan ilki T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olan "Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi"dir. İkincisi ise, Kars Valiliğine bağlı olarak Özel Müze statüsünde açılan "Kars Peynir Müzesi"dir. Bu yüksek lisans tez çalışmasıyla; Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Kars İli'nde bulunan Kars Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi ve Kars Peynir Müzesinin sanat tarihi metodolojisi kapsamında incelenerek bu müzelerin ülkemizdeki değişen ve gelişen çağdaş müzeciliğe sundukları katkılar ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Senendec (Sanandaj) Müzesi'nde bulunan İslami dönem seramikleri (10-14. yy.)
Bu çalışma, İran'ın batısında, tarihî Kürdistan bölgesinin kültürel merkezlerinden biri olan Sanandaj (Senendec) şehrinde yer alan Senendec Müzesi koleksiyonundaki İslami dönem seramiklerini, 10. yüzyıldan 14. yüzyıla uzanan süreçte teknik, biçimsel ve sanatsal yönleriyle incelemeyi amaçlamaktadır. İncelenen dönem, İslam sanatında seramik üretiminin hem teknik açıdan çeşitlendiği hem de estetik anlamda zenginleştiği bir evreyi temsil etmektedir. Müze koleksiyonunda yer alan eserler; kâse, tabak, sürahi, ibrik, testi, riton, kandil ve küçük figürinler gibi farklı form ve işlevlere sahip nesneleri içermektedir. Bu objelerde turkuaz sır, lüster, minaî (çok renkli sır altı dekor), ajur (delik işi ), barbotin (kabartma) ve kazıma gibi teknikler kullanılmıştır. Bezeme repertuvarı ise; geometrik ve bitkisel motiflerin yanı sıra stilize hayvan ve insan figürleri ile kufi ve nesih hatla yazılmış kitabelerden oluşmakta, böylece dönemin estetik değerlerini yansıtan zengin bir görsel dil ortaya koymaktadır. Araştırmada her eser; teknik özellikleri, biçimsel yapısı, ikonografik içeriği ve kullanım bağlamı açısından ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. Stilistik analizler, bu seramiklerin çağdaş üretim merkezleriyle olan benzerlikleri ve özgün farklılıkları üzerinden bölgesel sanatın karakteristik yönlerini ortaya koymaktadır. Çalışmanın katalog bölümünde, seçilen eserlerin envanter bilgileri, çizimleri ve fotoğraflarıyla birlikte detaylı betimlemelerine yer verilmiştir. Sonuç olarak, Senendec Müzesi'nde korunan 10.–14. yüzyıl İslami seramikleri, büyük sanat merkezlerinin dışında da özgün ve kaliteli üretimlerin yapıldığını kanıtlayan önemli materyallerdir. Bu eserler, taşra sayılabilecek bölgelerde bile İslam sanatının yüksek estetik ve teknik düzeylerde icra edildiğini gösterirken; yerel kimlik ile İslam dünyasının ortak sanatsal dili arasındaki etkileşim alanlarını da anlamaya katkı sunmaktadır.
İzmir Tire Kent Müzesi'ndeki kapı tokmak ve halkalarından örnekler
Kapı tokmakları, tarih boyunca sadece kapı çalma aracı olarak değil, aynı zamanda estetik, sembolik ve kültürel anlamlar taşıyan önemli eserler olmuştur. Kapı tokmağı kapıyı içerdekilere haber vermek için kullanılır. Maddi kültür varlıklarımız içerisinde ele alınması gereken önemli değerlerimizdendir. Bu folklorik değerler bir yandan Anadolu maden sanatının geldiği noktayı işaret ederken öte yandan da Anadolu‟nun zengin süsleme kompozisyonlarının güzel örneklerini sergilemektedirler. Tarihi süreçte çeşitli kültürlerde, kapılarda mekanın içinde yaşayanları kötülüklerden korumak ve nazara karşı korumak gibi işaretler kullanılmıştır. Kapı tokmaklarına dışarıdan gelen kişi bu tokmağa dokunur, ziyaretini evdekilere böyle duyururdu. Bazen de, kapının çekilip kapatılması için tokmağın yanına yerleştirilen şakşak veya çekecek denilen bir halka ikinci tokmağın görevini yapardı. Bu yüzden kapı tokmakları eve gelen kişiyle ilk temas burada olurdu. Tokmaklar özgün sanat eserleri olup her dönemde yeni formlar oluşturulmuştur. Yaptıran kişinin maddi olanaklarıyla bağlantılı olarak sade, gösterişsiz ya da görkemli gösterişli olurdu. Genellikle zengin ev sahiplerinin kapı tokmakları büyük ve bronz malzemeden fakir ailelerin demir malzemeden ve küçük olurdu. Kapı tokmakları maden sanatımızın önemli unsurlardan bir tanesidir. Malzeme olarak pirinç, demir, bronz kullanılmıştır. Dövme ve döküm teknikleri kullanılmıştır.Tire Müzeside kadın eli şeklindeki tokmaklar yaygın olduğu dikkat çekmektedir.
Şavşat-Tepeköy Geleneksel Yaşam Kültürü Müzesi
Müzecilik anlayışı, tarihi süreçte belirli esaslar çerçevesinde gelişim göstermiştir. Bu esaslar müzelerin işlevlerinde somut olarak karşımıza çıkmaktadır. Temelde geçmişi geleceğe aktarabilmek için koruma esasına dayanır. Geçmişe ayna tutan eserler, birbirinden farklılık göstererek müze çeşitlerini oluşturmuştur. Bu çalışmada Türkiye'nin Doğu Karadeniz'inde yer alan Artvin iline bağlı Şavşat ilçesinin Tepeköy köyünde yer alan ve özel müzeler grubuna dahil edilen Şavşat-Geleneksel Yaşam Kültürü Müzesi tanıtılarak yörenin kültürel değerlerine ve müzecilik anlayışına ışık tutulmuştur. Artvin Yaşam Eğitim ve Kültür Derneği (Ayek-Der) tarafından milli kültür unsurlarının tanıtılması ve unutulmaması amacıyla kurulmuştur. Müzenin kuruluşuna İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı, Şavşat Kaymakamlığı, Tepeköy Muhtarlığı, Tepeköy yöresinin halkı ve Tepeköy dernekleri destek vermiştir. Kültür Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlı olmayan ancak Kültür Bakanlığı'nın izniyle müze işlevinin kazandırılması için 2014 yılında çalışmalara başlanmış, 2015 yılında ziyarete açılmıştır. Yörede oldukça ilgi gören müze, sergilenen zengin eser çeşitliliğiyle yörenin geçmiş ve devam eden geleneksel yaşam kültürlerini en iyi şekilde yansıtabilmesi açısından önemli bir örnektir. Eserleri kullanım alanlarına göre ayırt eden müzenin bu yaklaşımına uygun bir şekilde çalışmada da eserler kullanım alanına göre sınıflandırılarak tanıtılmıştır. Karşılaştırmayla birlikte bir değerlendirme yapılarak unutulmaya yüz tutmuş eserlerin müzelere kazandırılarak geleneksel yaşam kültürlerinin yansıtmak ve yaşatmak açısından önemi vurgulanmıştır. Bu alanda yapılacak benzer çalışmalara kaynaklık etmesi amaçlanmıştır.
Van Gölü çevresindeki Osmanlı medreselerinin tipolojik açıdan değerlendirilmesi
Bu çalışma, Van Gölü Çevresindeki Osmanlı Medreselerinin Tipolojik Özellikleri başlığı altında dört ilde (Bitlis, Van, Hakkâri, Muş) yer alan medreselerin mimarî, tarihî ve coğrafî niteliklerini bütüncül bir perspektifle ele almayı amaçlamaktadır. İlk aşamada, her bir medresenin plan şeması, avlu–dershane–hücre düzeni, yapım malzemeleri ve süsleme dili ayrıntılı olarak incelenmiştir. İkinci aşamada, elde edilen tipolojik veriler ışığında medreseler, erken dönem savunmacı düzeninden klasik Osmanlı avlulu tipolojisine ve geç dönem sadeleşme eğilimlerine uzanan kronolojik bir çerçevede değerlendirilmiştir. Üçüncü aşamada ise coğrafî analiz yöntemleriyle (enlem-boylam, rakım, göl kıyısına uzaklık) medreselerin yerleşim stratejileri irdelenmiş; malzeme ve inşaat teknolojileri ile sosyo-kültürel işlevlerin mimariye yansıması ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. Elde edilen bulgular, Van Gölü havzasındaki medreselerin coğrafi, iklimsel ve toplumsal koşullarla tipolojik çeşitlilik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu yapılar, erken savunmacı tasarımlardan başlayarak klasik Osmanlı estetiği ile fonksiyonelliğini bir arada sunan külliyelere, oradan da maliyet-işlev dengesini gözeten sadeleşme süreçlerine uzanan çok katmanlı bir mimari evrim sergilemektedir.