Manisa Celal Bayar University
Institute

Institute of Graduate Studies in Social Sciences

Manisa Celal Bayar University

1,155

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de sürdürülebilir büyüme kaynakları açısından orta gelir tuzağı sorunu

İktisadi büyümenin sürdürülebilir olması gerektiği ile ilgili ilk düşüncelerin sanayi devrimi sonrası meydana gelen üretim ve nüfus artışının etkisiyle gerçekleştiği söylenmektedir. Bu dönemde ekonomik büyümelerini hızlı bir şekilde arttıran ülkeler ile sanayi devrimini tamamlayamayan ve durağan bir büyümeye mahkûm olan ülkeler arasında ciddi gelir farklılıklarının olduğu bilinmektedir. Orta gelir tuzağı kavramının çıkış noktası büyüme de meydana gelen yavaşlamalardır. Bu açıdan orta gelir tuzağı sorunu bir büyüme problemidir. Bu sorunun üstesinden gelebilmek ve tuzağa düşme riskinin önüne geçebilmek için sürdürülebilir ve uzun vadeli bir büyüme performansı ile orta gelir tuzağı sorunu çözümlenmelidir. Bu çalışmanın amacı, Dünya Bankası gelir sınıflandırmasına göre üst-orta gelirli ülke olarak tanımlanan Türkiye'nin gerçekten tuzakta olup olmadığını Amerika Birleşik Devletleri ve Dünya kişi başına düşen gelir düzeyi esas alınarak ekonometrik olarak test etmektir. Araştırmanın ikinci amacı ise, orta gelir tuzağında olan veya tuzağa düşme riski olan Türkiye'nin de dahil olduğu seçili orta gelirli ülkelerin, yüksek gelirli ülkeler düzeyine ulaşabilmelerinde iktisadi büyümelerini daha istikrarlı ve sürdürülebilir kılan büyüme kaynaklarını tespit etmektir. Buradan hareketle ilk olarak Türkiye ekonomisinin tuzakta olup olmadığının tespitinde yapısal ve yapısal olmayan birim kök testlerine başvurulmuştur. Yapılan analizler sonucunda Amerika Birleşik Devletleri'nin referans alınarak yapıldığı Robertson ve Ye (2013) yaklaşımına dair sonuçlar, Türkiye'nin orta gelir tuzağında olmadığını göstermiştir. Dünya ülkelerinin kişi başına düşen gelir ortalaması baz alınarak yapılan yöntemde ise, Türkiye'nin orta gelir tuzağında olduğu tespit edilmiştir. Araştırmanın ikinci amacı doğrultusunda ise, 2008-2020 döneminde Türkiye'nin de içinde bulunduğu 12 tanesi orta gelirli ve 25 tanesi yüksek gelirli ülkelerden seçilmek üzere toplamda 37 ülke için iki ayrı model kurularak panel veri analizi gerçekleştirilmiştir. Bu panel veri setlerine ayrı ayrı homojenlik testi, yatay kesit bağımlılığı testi, birim kök testi, F ve Hausman testi ile temel varsayımlara ilişkin testler olan otokorelasyon ve değişen varyans testleri uygulanmıştır. Uygulanan testler sonucunda iki panel veri setinde de yatay kesit bağımlılığı, değişen varyans ve otokorelasyonun varlığı tespit edilmiştir. Bu sebeple çalışmada dirençli panel veri tahmincileri kullanılarak model tahminleri yapılmıştır. Orta ve yüksek gelirli ülkeler için kurulan modellerde Cobb-Douglas üretim fonksiyonundan yola çıkarak büyümeyi sürdürülebilir kılan açıklayıcı değişkenler kullanılmıştır. Tez çalışmasının ekonometrik analiz çıktılarından elde edilen sonuçlar, yüksek gelirli ülkelerde gayri safi yurtiçi tasarrufların, patent başvurularının ve internet kullanan bireylerin sayısının Reel GSYİH üzerinde yarattığı pozitif etkinin, orta gelirli ülkelere göre daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Birim kök testleriBüyüme kaynaklarıEkonomik büyüme+3
Arzu Salkım
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
10
DoctorateOpen AccessTR

Papa III. Innocentius dönemi Papalık-İngiltere ilişkileri (1198-1216)

Ortaçağ Avrupa tarihinde Din-devlet ilişkileri dikkate değer konulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma İmparatorluğu topraklarında ortaya çıktığı dönemde başlangıçta Museviliğin reforme hareketi olarak görülen Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun devlet dini ile çelişen görüşleri sebebiyle uzun yıllar baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya kalmış olsa da Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonraki dönemde Roma İmparatorluğu topraklarında geniş bir alana yayılmış ve İmparator Büyük Theodosius ile birlikte resmi devlet dini olarak kabul edilmiştir. IV. Yüzyıla kadar İmpatorluk baskısı altındaki bir kurum olan Kilise, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki dönemde Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmuş ve siyasi açıdan kurumsallaşmıştır. Katolik inanca göre bizzat Hz. İsa tarafından kurulup, "Tanrı'nın Yeryüzündeki Krallığı" olarak kabul edilen Kilise'nin hiyerarşik yapılanmasının başında ise Papa bulunmaktadır. Siyasi güçlerini ilahi otoriteye dayandıran papaların bu gücü, Kilise'nin toprak sahibi olmasıyla artmış ve imparatorların meşruiyetlerini dine dayandırıp papaların elinden taç giyerek tahta çıkmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Kurumsallaşan Papalık kurumunun bundan sonra temel amacı, Hristiyan dinini Barbar kavimler arasında yayarak Avrupa'yı Hristiyanlığın merkezi haline getirmek olmuştur. Papa I. Gregorius ile başlayan bu misyonerlik faaliyetlerinin önemli bir durağı da İngiltere olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun uzaktaki bir eyaleti konumunda olan İngiltere'de pagan Kelt toplumu ile sonraki süreçte Anglosaksonlar arasında Hristiyan dininin yayılmasında Papa I. Gregorius (590-604) tarafından gönderilen misyonerlerin etkisi oldukça büyüktür. Bu noktada Aziz Augustine'in misyon faaliyetleri Canterbury Kilise'nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve Papalığn etkisi altındaki Kilise, İngiltere topraklarında kurumsallaşmaya başlamıştır. Aziz Augustine tarafından Canterbury'de kurulan Kilise, bu dönemde ve ilerleyen süreçte adeta Papalık kurumunun İngiltere'deki bir kolu olarak görev yapmıştır. Tezimizin konusu olan Papa III. Innocentius döneminde ise Roma Kilisesi'nin Canterbury Kilisesi ile olan ilişkileri oldukça canlıdır. Canterbury başpiskoposu Hubert Walter'ın ölümü ile Papalık kurumu ve İngiltere Krallığı arasında başlayan atama tartışmaları Papa III. Innocentius ve Kral John'u karşı karşıya getirmiştir. Bu noktada Papalığın Canterbury Kilisesini özerk bir yapı olarak görmesi ve atama sürecine müdahalede bulunması İngiltere Krallığı'nı önce enterdi sürecine sokmuş ve daha sonraki süreçte Kral John'un aforoz edilmesiyle sonuçlanmıştır. İngiltere ve Papalık arasında yaşanan bu hâkimiyet mücadelesi dönemin siyasi koşullarının etkisiyle İngiltere topraklarını Papalığın fiefi haline getirirken, Avrupa topraklarında hâkimiyet sağlamak için dini otoritesini kullanan Papalık kurumunu ise dönemin siyasi yapısında adeta bir derebeyi haline getirmiştir.

AvrupaHristiyanlıkOrta Çağ+2
Yasemin Güner
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Adil Yakubov'un "Mukaddes" ve "Adalet Menzili" romanlarında konu, zaman, mekân ve şahıslar kadrosu

Bu çalışmada Adil Yakubov'un "Mukaddes" ve "Adalet Menzili" romanları ele alınmıştır. Çalışmada, çağdaş Özbek edebiyatında önemli bir yeri olan Adil Yakubov'un bu iki romanında "konu, zaman, mekân ve şahıslar kadrosu" tespit ve analiz edilmiştir. Bu çalışmayla, Türkiye Türkçesi başta olmak üzere eserleri birçok dile tercüme edilen Adil Yakubov'u ve onun eserlerini Türkiye'de Türk okurlarına ve araştırmacılara tanıtmak hedeflenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde roman inceleme metodu çerçevesinde "zaman, mekân ve şahıs kadrosu" hakkında bilgi verilmiştir. Ardından çağdaş Özbek edebiyatının gelişimi üzerinde durulmuş ve roman analizinin yapılabilmesi için, yazarın hayatının önemli olduğu düşüncesinden hareketle Yakubov hakkında bilgi verilmiştir. Çalışmanın değerlendirme bölümünde "Mukaddes" ve "Adalet Menzili" romanları incelenmiştir. Değerlendirme bölümünde romanlar konu ve olay örgüsü açısından detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Bu bölümde, incelenen romanların konularına odaklanılarak değerlendirmeler yapılmıştır. Romanların konularının değerlendirilmesi, Adil Yakubov'un eserlerinin içeriğini ve derinliğini daha iyi anlamayı sağlamayacaktır. Sonuç bölümünde, analiz edilen romanlardan elde edilen tespitlere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Özbek edebiyatı, Adil Yakubov, Mukaddes, Adalet Menzili.

KonuMekanRoman+5
Sevcan Temel
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de iklim değişikliği politikaları ve ekolojik vergileme

İklim değişikliği, Birleşmiş Milletler genel sekreteri Antonio Guterres'in ifadesi ile varoluşsal bir sorun olarak kabul edilmektedir. Etkisi ve büyüklüğü her geçen gün artan ve küresel ölçekte, insanlığın ortak çözüm aradığı bu sorun, Birleşmiş Milletler gündemine alınmış Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında yer almıştır. İklim değişikliği sorununun belli bir dönem ile sınırlandırılamaması ve mücadele edilse bile etkilerinin uzun yıllar ortadan kaldırılmasının mümkün olmaması, bu sorunun günümüzde diğer temel sorunlardan ayıran belirleyici yönünü ortaya koymaktadır. Günümüzde iklim değişikliğinin risk ve tehditlerinin artışı aynı zamanda, ülkeleri, iklim değişikliğine karşı alınacak önlemlerin ulusal politikalara, stratejilere ve planlara entegre etmesini zorunlu hale getirmiştir. İklim değişikliğinin etkilerine karşı ülkeler farklı etkilense de, gelir düzeyi düşük, yoksul ülkelerin iklim değişikliğine karşı daha kırılgan olduğu görülmektedir. Bu açıdan ülkeler, Paris Anlaşmasında yer alan hedefler çerçevesinde iklim değişikliği ile mücadelenin gerçekleştirilmesine ve sonuçta küresel ölçekte iklim sorununa çözümüne yönelik katkı sağlamaya çalışmaktadırlar. Anlaşma, iklim değişikliğinin kaynağı olarak görülen sera gazı emisyon oranlarının düşürülmesini konusunda ülkelerin emisyon hedeflerini belirlemesi yerine getirmesini istemektedir. Sera gazı emisyonlarının azaltılması konusunda teşvik mekanizmaları yanında vergisel uygulamalarda bulunmaktadır. Emisyon kaynağı olan sektörler üzerinde vergisel yükün azaltılması yanında enerji üretiminde, yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin iklim değişikliği politikaları ve ekolojik vergileme konusu ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde, iklim, iklim değişikliği kavramı, nedenleri ve etkileri kavramsal olarak açıklanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, iklim değişikliğini etkileyen argümanlar, iklim değişikliği konusunda çaba gösteren uluslararası kuruluşlar, konferanslar ve sözleşmeler ele alınmış buna ek olarak Türkiye'de İklim değişikliğine yönelik kurumsal yapı ve mevzuata yer verilerek iklim değişikliği politikalarında Türkiye'nin mevcut durumu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümde ekolojik vergilerin genel ve teorik çerçevesi verilerek Türkiye'de uygulanan ekolojik vergiler açıklanmıştır. Ayrıca Merkezi Yönetim ve Mahalli İdarelerin Bütçeleri kapsamında ekolojik açıdan değerlendirmesi yapılmıştır. Son olarak, Türkiye'de ekolojik vergiler ile kirlilik arasında ilişkiyi tespit etmek amacıyla, Augmented Dickey-Fuller (ADF) ve Philips-Perron (PP) birim kök testleri kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki nedensellik ilişkisinin belirlenmesinde Toda-Yamamoto nedensellik analizinden faydalanılmıştır. Analiz sonucunda, kirlilik ve çevresel vergiler arasında çift yönlü nedensellik ilişkisi olduğu, ayrıca enerji tüketiminden kirliliğe ve enerji tüketiminden çevresel vergilere doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Çalışmada elde edilen bulgulardan hareketle kirliliğin çevresel vergiler üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu, çevresel vergilerin de kirlilik üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu ortaya konulmuştur.

Ekolojik vergilerKarbon vergisiPolitik ekoloji+7
Özcan Karatay
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Finans biliminde temel teoriler ve geçerliliklerinin testi üzerine denemeler: Borsa İstanbul örneği

Değişen piyasa koşulları ve yatırımcı psikolojisi gibi birçok unsur, finans teorilerinin genel varsayımlarından sapmalara yol açmakta ve bu teorilerin pratikteki karşılığı sorgulanmaktadır. Klasik finans teorilerinin piyasa davranışını ne derece açıkladığını tespit etmek; yatırımcılar, yöneticiler ve finans araştırmacıları için oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, finans biliminin dayandığı bazı teori, hipotez ve ilkelerin geçerliliklerini güncel veriler ile Borsa İstanbul'da test etmektedir. Bu amaç doğrultusunda çalışma, çeşitli piyasa ve analiz yöntemleri kullanılarak tasarlanmıştır. Bir finansal yatırım kararı verilirken risk unsuru göz ardı edilmemesi gerekir. Bu bağlamda vadeli piyasalar, spot piyasalarda ortaya çıkan risklere karşı koruma sağlama özelliğinden dolayı sıklıkla kullanılmaktadır. Aynı zamanda bu iki piyasa arasındaki etkileşim yapısının araştırılması, hem teorik beklentileri değerlendirmede hem de yatırım kararları noktasında kullanılmaktadır. Bu kapsamda çalışmada spot ve vadeli piyasalar arasındaki eşbütünleşme ve nedensellik (öncül-ardıl) ilişkileri araştırılarak İşlem Maliyeti Hipotezi, Kaldıraç Hipotezi, Taşıma Maliyeti Hipotezi, Etkin Piyasa Hipotezi ve Çeşitlendirme İlkesi'nin değerlendirilmesi yapılmıştır. Aynı zamanda finansta birçok teori ve model için bir altyapı ilkesi olan risk-getiri rasyonelliği spot ve vadeli piyasa üzerinden sınanmıştır. Son olarak ise, yurt içi ve yurt dışı çeşitli piyasalar arasında Dinamik Koşullu Korelasyonlu Çok Değişkenli Stokastik Volatilite Modeli (DCC-MSV) kullanılarak volatilite yayılmaları hesaplanmış ve Uluslararası Portföy Teorisi'nin avantajları bu bağlamda araştırılmıştır. Çalışmadan elde edilen temel sonuç; BİST 30 Endeksi'nin davranışının araştırma kapsamına alınan finansın klasik teori ve ilkeleri ile desteklenmediği yönündedir. Ayrıca endeksin diğer piyasalarla genellikle birlikte hareket ettiği, aralarında yüksek derecede dinamik koşullu korelasyon değerine sahip olduğu, döviz kurları ve çeşitli uluslararası hisse senedi piyasaları ile volatilite yayılımları gösterdiği ve bunun sonucunda ise her geçen gün çeşitlendirme fırsatlarının azalabileceği tespit edilmiştir.

Borsa İstanbulDavranışsal finansDeneysel finans+6
Salih Mutlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Nepotizm ve sosyo-duygusal refah ilişkisi: Aile işletmelerinde nitel bir çalışma

Aile işletmeleri kendilerine has yapıları, özellikleri, kültürleri, yönetim biçimleri, sorunları, ihtiyaçları, kurumsallaşma düzeyleri gibi daha birçok konuda akademik çevreler ve araştırmacıların odak noktasında yer almaktadır. Ancak yapılan araştırmalar aile işletmelerinin büyük bir kısmının süreklilik tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ve ancak %2 sinin IV. kuşağa kadar gelebildiğini göstermektedir. Literatür ise ülke ekonomisinin can damarı olan aile işletmelerinde görülen bu sorunun en önemli nedenlerinden biri olarak nepotizm uygulamalarını işaret etmektedir. Bu nedenle çalışmanın amacı, özellikle aile işletmelerinde görülen ve işletmenin sürdürülebilirliğini etkileyen nepotizm uygulamalarına neden olan faktörleri ortaya çıkarmak ve bu faktörlerin Sosyo-Duygusal Refah (SDR) kavramı ile ilişkisini belirlemektir. SDR perspektifi aile işletmelerinin diğer işletmelerden nasıl farklılaştığının büyük bir kısmını açıklamaktadır. Bu kapsamda aile işletmelerinin nepotik davranışlarının arkasında yatan spesifik nedenlerin ortaya çıkarılması, aile işletmelerinde ekonomik olmayan gelirleri vurgulamak için kullanılan bir kavram olan SDR'nin anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Araştırma iki bölümden oluşmaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde; aile işletmesi, sosyo-duygusal refah, nepotizm kavramları açıklanarak kavramlarla ilgili literatür incelemelerine yer verilmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde ise Nepotizm ve SDR temalarının nitel bir çalışma ile ele alındığı verilerin analiz sürecine ve araştırma bulgularına yer verilmiştir. Nepotizmin nedenlerini açıklayabilmek ve bu nedenlerin SDR ile ilişkisini ortaya çıkarabilmek amacıyla konu ile ilgili Manisa ilinde faaliyet gösteren 15 aile işletmesi temsilcisi ile mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Mülakatlar sonrasında metinler haline dönüştürülen veriler MAXQDA 2020 programıyla analiz edilmiştir. Analiz sonucunda SDR temasına ait kavramsal çerçeve sonucu belirlenen 5 alt boyuta ait toplamda 15 alt faktör ve bu faktörler için toplamda 33 kod oluşturulmuştur. Bu kodlar; SDR'nin her bir boyutunun, aile işletmelerine ekonomik olmayan benzersiz faydalar sağladığını ve SDR'nin ortak aile hedeflerinden oluşan şemsiye bir kavram olduğunu doğrulamaktadır. Nepotizm nedenini ortaya koyabilmek için yapılan analiz sonucunda Nepotizm temasına ait kavramsal çerçeve sonucu belirlenen 3 alt boyuta ait toplamda 4 faktör oluşturulmuştur. Bu faktörler nepotizmin; güven etkisi, hissedarlık etkisi, akrabalık bağı etkisi ve sermayenin korunması etkisi nedeniyle uygulandığını ortaya koymaktadır. Nepotizmin nedenleri ile SDR arasındaki ilişkinin ortaya konulması için yapılan analiz sonucunda ise temel varsayımları destekleyici bulgular elde edilmiştir. Buna göre; Nepotizme neden olan faktörler SDR ile güçlü bir ilişki içindedir ve bu faktörlerin içinde SDR temasına en çok vurgu yapan kavram "Hissedarlık Etkisi"dir.

Aile işletmeleriAile şirketleriNepotizm+3
Aslı Gönlügür Doğan
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kurumsal yönetim ve sürdürülebilirlik kapsamında performans ölçümü : BIST 100 Endeksi işletmelerinde bir uygulama

Kurumsal Yönetim, paydaşların sorumluluk ve menfaatlerini dengede tutmaya yarayan politikaları içeren bir kavramdır. Sürdürülebilirlik kavramı ise, doğal dengesinden uzaklaşmaya başlayan çevre yapısının, gelecek nesillerin de doğal kaynaklara erişim kolaylığı sağlayabilmesi bakımından, bugün kullandığımız kaynaklarda tedbirli olunmasını gerektiren bilinçlilik hareketi olarak nitelendirilebilir. Günümüzde birçok işletme organizasyon yapılarını, kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik kültürlerini benimseyerek oluşturmaktadır. Bu bağlamda, BIST bünyesinde de Kurumsal Yönetim ve Sürdürülebilirlik Endeksleri yer almaktadır. BIST bünyesinde yer alan işletmelerin bu endekslerde işlem görebilmeleri için belirli kriterleri sağlamaları gerekmektedir. Bunları sağlayabilen işletmelerin kurumsal yönetim ve sürdürülebilirlik uygulamalarında elde ettikleri başarı, finansal performansları üzerinde de etkiye sahiptir. Ayrıca, kurumsal yönetim ve sürdürülebilirlik politikalarının benimsenmesi, işletmelere faaliyet gösterdikleri sektörlerde çeşitli avantajlar sağlayabilmektedir Bu çalışma BIST 100 Endeksi şirketleri veri seti baz alınarak, 4 Kasım 2014 tarihinde oluşturulan Sürdürülebilirlik Endeksine katılım ile BIST Sürdürülebilirlik Endeksine kayıtlı işletmelerin çalışma sermaye yönetimi ve kurumsal yönetim politikaları etkileşiminin, finansal performans üzerinde etkilerinin belirlenmesini amaçlamaktadır. Ayrıca çalışmada, Kurumsal Yönetim endeksinde işlem gören işletmelerin diğer endekslerde işlem gören işletmelerle finansal performansının karşılaştırılması yapılmıştır. Çalışma yöntemi olarak veri setinin uygunluğu dolayısıyla Panel Veri Analiz Tekniği belirlenmiştir. Performans ölçümünde iki bağımlı, dört bağımsız değişken kullanılmıştır. Performans ölçütleri olarak bağımlı değişkenler; Aktif Karlılık ve Düzeltilmiş Fiyat Değeri kullanılmıştır. Bağımlı değişkenleri etkileyebilme durumunu test etmeye yönelik bağımsız değişkenler ise, Nakit Devir Hızı, Cari Oran, Performans Oranları ve Kaldıraç Oranı olarak belirlenmiştir. Panel veri analizi iş akışında, verilerin tanımlayıcı istatistiklerinin belirlenmesinden başlayıp, yöntemde sıklıkla kullanılan sınamalar gerçekleştirilmiştir. Ardından verilerin kendi arasındaki bağlantıları ve varsa bağlantı sorunlarının giderilmesi sağlanmış, son olarak ise model denklemi oluşturma aşamasıyla son bulmuştur. Çalışma sonucunda Sürdürülebilirlik Endeksi ve Kurumsal Yönetim Endeksinde işlem gören işletmelerin finansal performansları, BIST 100 Endeksinde yer alan işletmelerin finansal performanslarından daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ancak sadece Sürdürülebilirlik Endeksinde işlem gören işletmelerin finansal performansında olumlu değişim tespit edilememiştir. Dolaysıyla Kurumsal Yönetim Endeksi kriterlerini sağlamanın işletmelerin finansal performanslarına olumlu katkı sunduğu tespit edilmiştir.

Borsa İstanbulFinansal performansKurumsal yönetim+5
Mazhar Dede
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de depremler ve sosyo-ekonomik etkileri (1923-1950)

Türkiye'de üç önemli fay hattı bulunmaktadır. Bunlar Doğu Anadolu fay hattı, Batı Anadolu fay hattı ve Kuzey Anadolu fay hattıdır. Tarihsel süreçte bahsi geçen fay hatları birçok deprem üretmiş ve bu depremlerden dolayı yüzbinlerce insan hayatını kaybetmiştir. Kandilli Rasathanesi'nin verilerine göre, Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da meydana gelen büyük depremlerden, 1458 Erzincan-Erzurum depreminde 32000 kişi, 14 Eylül 1509 tarihli İstanbul-Edirne depreminde 13000 kişi, 10 Temmuz 1688'de İzmir'de meydana gelen depremde 15000 kişi, 1822 yılında meydana gelen Hatay depreminde 20000 kişi, 1859 Erzurum depreminde 15000 kişi ve 1912 tarihli Tekirdağ-Mürefte depreminde 5540 kişi hayatını kaybetmiştir. Çalışmamız kapsamında olan 1923-1950 yılları arasındaki depremleri, Atatürk Döneminde meydana gelen depremler (1923-1938) ile İsmet İnönü döneminde meydana gelen depremler (1938-1950) olmak üzere ele aldık. 13 Eylül 1924 tarihinde meydana gelen Erzurum depremi, Cumhuriyet döneminin ilk büyük depremidir. 1928 Torbalı, 1929 Suşehri, 1933 Çivril, 1935 Erdek ve Digor ile 19 Nisan 1938 tarihli Kırşehir depremi, Atatürk döneminde meydan gelen depremlerdir. 22 Eylül 1939 tarihinde meydana gelen Dikili depremi, İsmet İnönü döneminde meydana gelen ilk depremdir. Yaklaşık 33000 kişinin hayatını kaybettiği, 27 Aralık 1939 tarihli Erzincan depremi ise çalışmamız kapsamında ele aldığımız depremler arasında en fazla can ve mal kaybının yaşandığı depremdir. II. Dünya Savaşının henüz başladığı yıllarda meydana gelen Erzincan depreminin hemen ardından, 1940 yılında Yozgat meydana gelen iki deprem, 1941'de Muğla ve Erciş, 1942 yılında sırasıyla Bigadiç, Çorum ve Erbaa depremleri, 1943'de Hendek ve Ladik depremleri, 1944'de Bolu, Gediz ve Ayvalık depremleri ile 1945 yılında meydana gelen Adana depremi, Türkiye'nin savaş yıllarında karşılaştığı büyük doğal afetler arasında yer almaktadır. Muş Varto'da 1946 yılında meydana gelen deprem ile 1949'da gerçekleşen Karaburun ve Bingöl depremleri, İnönü döneminde meydan gelen son depremlerdir. Bu kapsamda çalışmamızda, 1923-1950 yılları arasında meydana gelen bu depremlerin, ortaya çıkardığı hasar, neden olduğu can kayıpları, devletin depremler karşısındaki refleksi, Kızılay'ın çalışmaları, deprem-göç ilişkisi, depremzedelere halkın yardımı, depremlerin insan psikolojisi üzerindeki etkileri ve depremlerin yurtdışındaki yankıları gibi sosyo-ekonomik etkileri üzerinde durulmuştur.

AfetlerDepremDoğal afetler+2
Ayşe Nisa Atar
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kral John dönemi İngiltere'de feodalite ve Magna Carta'ya giden yol (1199- 1216)

Bu tez, XII. yüzyılın sonlarında siyasî faaliyetlerini görmeye başladığımız ve XIII. yüzyılda İngiltere Kralı olan John'un Fransa kralı Philip ile feodal hukuktan kaynaklı çatışmalarını, döneminde feodalite olgusunu, Papa ve baronlar ile olan münasebetlerini ve böylelikle Magna Carta'ya giden süreci incelemektedir. Bu çalışmada Kral John'un kendisine intikal eden kıtasal haklarını koruyamaması ve feodal unsurlarla giriştiği güç mücadelesi tartışılacaktır. Çalışmanın temel tezine göre John, babası II. Henry Plantaganet'ten devraldığı mirası feodal unsurları baskılamak için kullanmış ancak başarılı olamamıştır. Çalışma pek çok ana kaynak ve telif eserin yanı sıra arşiv belgeleri, biyografiler, mektuplar vd. gibi birçok kaynağa dayanmaktadır. Kral John dönemi İngiltere'de feodalite olgusunu ve Magna Carta'ya giden süreci tahlil eden çalışma olarak literatüre katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Birinci bölümde Kral John'un (1166- 1216) hayatı ve siyasî faaliyetleri II. Henry'nin (1155- 1189) saltanatından başlanarak etraflıca tahlil edildi. Çalışmanın ikinci bölümünde İngiliz fodalitesinin John dönemindeki toplumsal yapısı ekonomik unsurlar ön plana çıkarılarak incelendi. Üçüncü bölümde ise Magna Carta'ya giden sürece etki eden Bauvines Savaşı ve Magna Carta'nın ilanı akabinde baronların isyanı analiz edildi. Araştırma neticesinde Magna Carta'nın kesin olarak feodal unsurların etkisiyle yürürlüğe girdiği ve Kral John'un Angevin mirasını sekteye uğrattığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmamız göstermektedir ki; John kendisine intikal eden mirası elde tutması bir yana yönetimini dahi sağlayamamış Magna Carta'ya giden süreçte baronlarına diz çökmüştür.

13. yüzyılBiyografiFeodal yapı+4
Fuat Ceylanbaş
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye ihracatında mevcut riskler ve riskten kaçınma yolları: Elektronik sektörü üzerinde bir uygulama

Rekabetin ve bütünleşmenin hızla arttığı dünya ekonomisinde ihracattan en yüksek paydayı sağlamak önem taşımaktadır. Çalışmanın temel amacı, Türkiye'de ihracat faktörlerinde karşılaşılan risk unsurlarının açıklanması, analiz edilmesi ve olası önlemlerin tespit edilmesidir. Elektronik sektörünün bu konuda diğer sektörlerden farkının bulunması da çalışmanın amacıdır. Çalışmada aşağıdaki problemlere yanıt aranmıştır. Türkiye'de ihracat yapan firmaların karşılaştıkları riskler nelerdir? Türkiye'de ihracat yapan firmaların karşılaştıkları risklerden kaçınma yöntemleri nelerdir? Türkiye elektronik sektörünün ihracat riskleri ve riskten kaçınma yöntemleri açısından diğer sektörlerden ayrıştığı noktalar nelerdir? Çalışmada yargısal analiz yöntemi kullanılarak örneklem seçilmiştir. Üçüncü bölümde araştırma problemleri hakkında yanıtlar toplanmıştır. Elde edilen yanıtlar nitel araştırma yöntemlerinden betimsel analiz yöntemi kullanılarak analiz edilip bulgular saptanmıştır. Risk ihracatın doğasında vardır, önemli olan riskleri tanımlayıp yönetebilmektir. Türkiye ihracatında politik risk, tedarik zinciri riski, lojistik risk, finansal risk, ürün riski, ticari risk ve operasyonel risk mevcutur. Elektronik sektörü diğer sektörlerdeki ihracat riskleri ile aynı risklere sahiptir. Girdi riski, pazardaki yönelişin çabuk değişebilmesi, orta ölçekli elektronik firmalarının finansal açıdan istenen güce sahip olmaması açısından elektronik sektörü birçok sektöre göre daha fazla riske sahiptir. Kimi riskler kabul edilirken kimi riskler devredilebilir. Türkiye'nin ekonomik yapısı ve uygulanan politikalar gözden geçirilmelidir. Türkiye müşteriler için az riskli hale getirilmelidir. İhracatçıların eğitim ve yönlendirme yoluyla iş yapış şekillerini Avrupa standartına getirmesi gerekmektedir. Riskler her geçen gün artmaktadır. Hemen önlem alınmadığı taktirde alınacak önlemlerin etkisi azalacaktır. Anahtar Kelimeler: İhracat, Risk, Riskten kaçınma, Dış ticaret, Elektronik sektörü.

Elektronik sektörüOperasyonel riskOrtak ihracat kuruluşları+4
Ömer Şahin
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00