
60
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Kıyı Ege Bölgesi meteorolojik ve hidrolojik kuraklık analizi
İklim değişikliği ile kıyı bölgelerde meydana gelen meteorolojik ve hidrolojik değişimler daha çok önem kazanmaya başlamıştır. Bu çalışmada, Kıyı Ege Bölgesi'nde bulunan 15 adet meteorolojik gözlem ve 5 adet akım gözlem istasyonu kullanılarak meteorolojik ve hidrolojik kuraklık analizi yapılmıştır. Kuraklık analizi yapılırken 1- aylık, 3- aylık ve 12- aylık zamana periyotları kullanılmıştır. Her bir istasyon için kuraklık sınıfları ve kuraklık yüzdeleri belirlenmiş olup en uzun süreli kurak dönemler ve en şiddetli kuraklık değerlerinin dağılım oranları belirlenmiştir. Yapılan çalışma sonucunda meteorolojik gözlem istasyonları ve akım gözlem istasyonlarında 1-, 3- ve 12- aylık periyotlar ile yapılan kuraklık analizinde, zaman periyodu arttıkça kurak dönemlerin sürelerinin arttığı belirlenmiştir. Kurak dönemlerin süreleri arttıkça şiddetlerinin de eş zamanlı arttığı gözlenmiştir. Meteorolojik ve hidrolojik kuraklık analizi yapılan istasyonlarda ağırlıklı olarak hafif kurak ve hafif nemli dönemler belirlenmiştir. Özellikle 12- aylık kuraklık analizlerinde aynı dönemler içerisinde kuraklık tespit edildiği gözlenmiştir. Hidrolojik ve meteorolojik kuraklık analizleri sonucunda konum olarak birbirine yakın olan meteorolojik gözlem istasyonları ve akım gözlem istasyonlarının kurak ve nemli dönemlerinin, büyük oranda birbiri ile aynı dönemde gerçekleştiği tespit edilmiştir.
Zeytin ve zeytinyağı üretiminin tarımsal ve endüstriyel su ayak izi
Bu çalışmada Türkiye'de yetiştirilen bir tarımsal ürün olan yağlık zeytin için tarımsal yeşil su ayak izi ve Mersin ilinde üretilen zeytinyağı için endüstriyel su ayak izi hesaplamaları yapılmıştır. Çalışmada Türkiye'de zeytin yetiştiriciliği yapılan illerden 17 tanesinde yağlık zeytinin 2012-2021 yılları arasındaki yeşil su ayak izi Cropwat ve Aquacrop programları kullanılarak hesaplanmıştır. İki farklı model ile ETo, ET, ürün verimi, yeşil su ayak izi, suyun verimliliği, hassasiyet analizi, zeytinyağı üretiminin su ayak izi ve dalgalanma şiddeti hesabı yapılmıştır. Türkiye'de zeytin yetiştiriciliği yapılan iller arasında ortalama ETo değeri en yüksek ve en düşük olan iller Mardin (4.87 mm/gün) ve Tekirdağ (2.72 mm/gün) olarak bulunmuştur. Dalgalanma şiddeti %2 ile %6 arasında değişmekte olup en düşük Aydın, Hatay, Mersin ve Şanlıurfa illerinde (%2), en yüksek Adıyaman ve Tekirdağ illerinde (%6) elde edilmiştir. En yüksek ET değeri her iki model ile Osmaniye ilinde (Cropwat ve Aquacrop modelleri ile sırasıyla 679 ve 617 mm), en düşük ET değeri Cropwat modeli ile Mersin ilinde (524 mm), Aquacrop modeli ile Şanlıurfa ilinde (404 mm) elde edilmiştir. Zeytin verimi en yüksek Osmaniye ilinde (9.06 ton/ha), en düşük Kilis ilinde (1.54 ton/ha) hesaplanmıştır. Zeytin veriminde dalgalanma şiddetinin en yüksek olduğu iller Adıyaman, Denizli ve Tekirdağ (%15), en düşük olduğu il Aydın (%4) olmuştur. Cropwat ve Aquacrop modellerine göre yeşil su ayak izi sırasıyla en düşük 0.71 ve 0.61 m3/kg ile Mersin ilinde, en yüksek 3.82 ve 3.04 m3/kg ile Kilis ilinde gözlenmiştir. Su verimliliği en yüksek Mersin ilinde (1.42 ve 1.64 kg/m3), en düşük Kilis ilinde (0.26 ve 0.33 kg/m3) bulunmuştur. Hassasiyet analizlerinde, sabit CO2 konsantrasyonunun artan sıcaklık ve azalan yağış ile ürün verimini azaltacağı, ancak artan CO2 konsantrasyonunun ürün verimini arttıracağı bulunmuştur. Sonuç olarak Mersin'de yetiştirilen zeytinden elde edilen zeytinyağının su ayak izi değerinin (2441.0-2841.0 L/kg zeytinyağı) ülke ortalaması değerden 2.76 kat daha düşük olduğu hesaplanmıştır.
Modifiye nanokil ilaveli cam elyaf takviyeli polyester matrisli kompozit malzemelerin farklı çevresel şartlar altında fiziko-mekanik özelliklerinin incelenmesi
Cam fiber takviyeli termoset matrisli kompozitler günümüzde havacılık, uzay, yapı, otomotiv, denizcilik, depolama sistemleri gibi sanayilerde endüstriyel ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır. Özellikle denizcilik, depolama sistemleri gibi endüstrilerde yer alan firmaların üretim maliyetlerini düşürme, çevreye olumsuz etkisi az olan malzemeler geliştirme ve geri dönüşüme uygun malzemelerle çalışma, üretim esnasında enerji verimliğini arttıran teknolojiler ve aynı zamanda daha fonksiyonlu özelliklere sahip ürün geliştirme gibi karşıt isteklerin karşılanmasında polimer esaslı kompozit malzemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Fakat denizcilik ve su depolama sistemleri gibi alanlarda kullanılan kompozit malzemeler bulundukları ortamda çeşitli mekanik ve korozif ortamlara maruz kalmaktadır. Bu durum, cam fiber takviyeli plastiklerin üstün performanslarına rağmen, sulu ve kimyasal ortamlara maruz kaldıklarında önemli bir bozunmaya uğramalarına ve bunun sonucunda da mekanik performans ve dayanıklılıklarında önemli kayıplar yaşanmasına yol açmaktadır. Bu durum kompozit malzemelerin farklı malzemelerle desteklenme ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Son zamanlarda nanoteknoloji alanındaki gelişmelerle birlikte, oldukça düşük miktarlarda nano toz malzeme ilavesi ile plastik matrisli kompozitlerin performansının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar göze çarpmaktadır. Çünkü nano kil, yüksek mekanik, termal, fiziksel özelliklerin yanı sıra yüksek aspekt oranlı fiziksel yapısı, üretilecek nanokompozitlerde dolambaçlı yol oluşumu yoluyla gaz ve sıvı malzemelerin difüzyonuna karşı yüksek bariyer özellikleri elde etmek için benzersiz bir fırsat sunmaktadır. Nano killerin kompozit yapı içinde homojen dağıtılması, fiziksel özelliklerinin daha da iyileştirilebilmesi için ince bir hidrofobik tabaka ile kaplanması işlemi tek başına nano kil ilavesine göre daha gelişmiş özellikler elde edilebilmesini sağlamaktadır. Gerçekleştirilen tez çalışmasında modifiye nano kil kullanılarak, bu malzemelerin farklı çevresel koşullardaki fiziko-mekanik özelliklerine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada cam fiber takviye ve polyester matris miktarı sabit tutulmuş, nano kil ve modifiye nano kil miktarının tuzlu su, saf su ve hava ortamı gibi çevresel şartlar altında, kompozitin fiziko-mekanik özellikleri üzerine etkisi tespit edilmiştir. Sonuç olarak, cam elyaf kumaş takviyesi ile mekanik özelliklerde artış gözlense de nano kil ilave miktarına ve modifiye işlemine bağlı olarak fiziko-mekanik özelliklerde nano kil topaklanması kaynaklı azalma gözlenmiştir.
Palmiye budama atıklarından biyokömür eldesi ve salvıa offıcınalıs ile bakır fitoremediasyonuna etkisi
Artan nüfus ile birlikte endüstrileşen dünyada çeşitli üretim faaliyetleri sonucunda açığa çıkan atıkların alıcı ortama gelişigüzel bırakılması ve denetiminin sağlanamaması sonucunda, beslendiğimiz toprak, içtiğimiz su, nefes aldığımız hava kirlenmekte ve döngünün sonunda vücudumuza girip sağlığımızı bozmaktadır. Bu çalışmada son yıllarda toprak iyileştirilmesinde sıkça kullanılan ve toprağın su tutma kapasitesini yükseltip, verimini arttıran ve sürdürülebilir bir proses olan biyokömür üretiminin belli bir yönetim sistemi olmayan belediye park bahçe atıklarından üretilmesi sağlanarak atıkların verimli bir şekilde ve çevreye faydalı bir şekilde kullanılması hedeflenmiştir. Çalışmada bakır ile kirletilmiş toprağın fitoremediasyon metodu ile iyileştirilmesinde biyokömürün etkinliği araştırılmıştır. Bu sayede büyük ölçüde komposta giden dal budama atıklarının toprakta daha verimli kullanılıp kullanılamayacağı belirlenerek, sürdürülebilir bir sistem kurulması hedeflenmiş ve düzenli olarak oluşan bu organik atıkların sıfır atık yaklaşımı ile değerlendirilmesi ve kirlenmiş toprakların remediasyonuna fayda sağlanması amaçlanmıştır. Budama atıklarından elde edilen biyokömürün belediye faaliyetleri sonucu oluşan palmiye ağacı budama atıklarından üretilmesi planlanmış olup, böylelikle toprak kirliliğinde ağır metallerle mücadelede daha az maliyetli bir sistemin kullanılması ve organik maddenin toprak verimliliğinde kullanılması hedeflenmiştir. Bu sistemle oluşan dal budama atıklarının yönetimi daha kolay hale gelecek ve biyokömür üretilerek organik atıklara bir katma değer sağlanmış olacaktır.
Diyot lazer ile tekstil boyasının bozunması
Tekstil endüstrisi tarafından oluşan atık sular, hacim ve kirletici bakımından endüstri alanında en çok su kirliliğine neden olan endüstri dalıdır. Tekstil ürünlerini renklendirmek amacıyla boyarmadde kullanımı son yüzyılda giderek artıyor ve artmaya da devam etmektedir. Boyarmaddeler organik ve inorganik yapılarından dolayı suyun kirlenmesine neden olur. Bu çalışmada çevre dostu bir lazer fotodegradasyon sistemi ile sanayide tekstil boyası olarak kullanılan ve hali hazırda atık sulara karışma olasılığı yüksek olan Remazol Brilliant Violet 5R Boyasının bozunması ve renk giderimi (1ppm) 445 nm ve 3 W gücündeki lazer ışını ile oksidant olarak farklı miktarlardaki hidrojen peroksit (H2O2) ve potasyum persülfat (K2S2O8) kullanılarak farklı sıcaklıklarda ve 6 saat reaksiyon süresinde incelenmiştir. Yapılan deneyler sonucunda H2O2 oksidant olarak kullanıldığında, 6 saat içerisinde 2 µL H2O2 kullanımı ve 50 oC'de %43,30 iken 75 oC'de %72,83 parçalanma oranı; 4 µL H2O2 kullanıldığında 50 oC'de %62,39 iken 75 oC'de %61,39 parçalanma oranı; 6 µL H2O2 kullanıldığında 50 oC'de %87,14 iken 75 oC'de %76,96 parçalanma oranı; 8 µL H2O2 kullanıldığında 50 oC'de %88,22 iken 75 oC'de %82,92'dir. Toplam Organik Karbon analiz (TOC) sonuçlarına göre ulaşılırken, 1 ppm boya için 2.59 x10-4 M K2S2O8 kullanıldığında parçalanma değeri 50 oC de %96'lık bir değere ulaşmıştır. Biyolojik arıtma sistemleri ile bu çalışmada kullanılan fotodegredasyon sistemi karşılaştırıldığında kullandığımız bu sistem ile boyarmaddenin parçalanması 6 saat gibi bir sürede gerçekleştiğinden, biyolojik arıtma sistemlerine göre büyük bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle bu sistemin daha ileri çalışmalar yapılarak tekstil fabrikalarının atık su arıtım tesislerinde kullanımı sağlanabilir.
Buğday vital ve denatüre gluten proteinlerinin aroma maddeleri bağlama özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada buğday unu kullanılarak vital gluten ve denatüre gluten proteinleri elde edilmiştir. Elde edilen glutenlerde nem, kül, protein, yağ, renk, verim, su ve yağ tutma gibi kalite özellikleri analiz edilmiştir. Tez çalışmasının asıl amacı ise bu vital ve denatüre glutenleri içeren model hamurların fırınlanması sonucu aroma maddelerinin ürünlerden salınımını takip etmektir. Bu çalışmada sadece un, denatüre gluten katkılı un ve vital gluten katkılı un kullanılarak her üründe ayrı ayrı olacak şekilde timol, limonen ve diasetil aromalarını içeren model hamur üretimi yapılmıştır. Elde edilen üründe nem, renk analizleri ve GC-SPME (Katı faz mikroekstraksiyon) yöntemi ile aroma tayini yapılarak vital gluten ve denatüre glutenin etkisi incelenmiştir. Çalışmada buğday unundan elde edilen glutenin gluten indeks değeri ortalama %73, kuru gluten içeriği %12,5 olarak belirlenmiştir. Kurutma işlemleri sonrasında vital ve denatüre glutende sırasıyla yağ içeriği %0,79 ve %0,03; gluten verimi 29,0 g ve 21,4 g; su tutma kapasitesi %234 ve %297; yağ tutma kapasitesi ise %221 ve %217 olarak tespit edilmiştir. Vital ve denatüre gluten için sırasıyla L* (parlaklık) değerleri 78,10 ve 59,24; a* (kırmızılık) değerleri 0,98 ve 9,43; b* (sarılık) değerleri 13,43 ve 20,84 olarak ölçülmüştür. Model hamurdan elde edilen ürünlerde GC-SPME ile yapılan aroma analizinde elde edilen pik alanları üzerinden değerlendirildiğinde genel olarak vital gluten katkılı hamurun sade un ve denatüre katkılı una göre aromayı daha fazla tuttuğu sonucuna ulaşılmıştır.
Zararlı gazların katalitik filtrasyonunda kullanılan gözenekli heterojen destek katalizörlerin üretilmesi ve katalitik etkinliklerinin incelenmesi
Sanayide fabrikaların yanma tesislerinde ve içten yanmalı motorlarda hava yakıt karışımı yanarak atmosfere karışır. Motorlu araçların tümü ve sanayi bacaları egzoz emisyonu üretir. Pek çok farklı hidrokarbon içeriğine sahip olan ve motoru çalıştırmak için kullanılan araçların yakıtları, insan sağlığı ve çevreye oldukça zararlıdır. Egzozlardan çıkan gazın, çevreye verdiği zarar azımsanamayacak derecede büyüktür. Baca gazlarından ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan bu zehirli gazlar filtrelenmediği takdirde atmosfere yaydığı zarar çok fazladır. Doğa ve insan sağlığı açısından oldukça zararlı olan bu gazları zararsız hale dönüştürmek için katalitik dönüştürücüler kullanılır. Bu çalışmada, ilk aşamada, termal genleşme katsayısı düşük, seramik bal peteği formunda ticari olarak elde edilen kordiyerit (SiO2.Al2O3.MgO) destek malzemesi üzerine gözenekli ve yüksek yüzey alanına sahip ara katmanlı malzemeler elde edilmiştir. Ayrıca toz halinde saf kordiyerit destek malzemesi sentezlenmiştir. Elde edilen bu toz malzemeler üzerine ara kaplama işlemi uygulanarak yüksek yüzey alanına sahip bileşikler elde edilmiştir. Destek malzemeleri, toz ve monolit kordiyerit yüzeyine ara katman maddeleri tutturulmadan önce HCl ile muamele edilerek yüzeylerin gözenek boyutları arttırılarak aktif hale getirilmiştir. Kordiyerit destek malzemelerine oksijen tutma kapasitesi yüksek, seryum bileşiği (Ce) ile birlikte itriyum (Y) ve lantanyum (La) bileşiklerinden oksitler oluşarak yaklaşık %5 oranlarda katkılanmıştır. Ara kaplamanın katalitik çalışmalarına olumlu ya da olumsuz etkisini gözlemlemek adına itriyum (Y) ve lantanyum (La) belirli oranlarda (Y:La, 1:1) olacak şekilde destek materyaline kaplanmıştır. Ayrıca bu çalışmada seryum bileşiği ile birlikte refrakter, sert ve kimyasal saldırılara karşı dirençli olduğu için zirkon (Zr) bileğişi de destek materyal üzerinde Ce:Zr (1:1) mol oranında kaplanmıştır (CZ). Kaplanmış destek malzemeleri üzerine ~%1 oranlarında Pd, Pt ve Ru elementleri ve ~%0.5 oranlarında Rh elementi emdirme yöntemi ile katkılanarak, katalitik aktivite çalışmaları gerçekleşmiştir. Ayrıca, doğal formda bulunan ve içerisinde yüksek miktarda SiO2, TiO2 ve ZrO2 bulunan kum numunesi (DK) ile çalışılmıştır. DK kodlu numune HCl ile asit yüzey aktifleştirildikten sonra ~%1 Pd ile kaplanarak katalitik aktivitesi ölçülmüştür. DK örneğinin herhangi bir kaplama işlemi olmadan %98.78 gibi yüksek CO→CO2 dönüşümüne sahip olduğu gözlemlenmiştir. Katalizör olarak hazırlanan bu ürün, zararlı gazların filtrasyonu için yüksek maliyetli ve zaman alıcı ara kaplamaya dayalı ürünlere alternatif olabilir. Ce ara kaplamasının katalitik aktivitiye etkisini ölçmek adına kordiyerit monolit bileşiği saf halde (kaplamasız) ~%1 Pd ile katkılanmıştır (Cor-Pd). Pd ile yapılan katalitik dönüşüm çalışmalarında kordiyerit monolit üzerine katkılanan tüm ara katman bileşiklerinin (Ce:La:Y:Zr- C-Cor:L-Cor:Y-Cor:Z-Cor) yüksek CO→CO2 dönüşümüne (>% 99.00) sahip olduğu gözlemlenmiştir. Ara kaplamasız kordiyerit monolit bileşiğinin (Cor-Pd), beklenildiği gibi düşük katalitik etkiye (%82.12) ve düşük CO→CO2 dönüşümüne sahip olduğu gözlemlenmiştir. ~%1 Pd kaplanmış, sentezlenen toz kordiyerit örneğinin (pCor-Pd) katalitik aktivitesi incelendiğinde %99.01 oranında yüksek CO→CO2 dönüşümü gözlemlenmiştir. Hibrit kaplama tekniklerinden CZ kodlu örnek, çalışmada en yüksek katalitik aktiviteyi göstermiştir (%99.81). Hibrit kaplama tekniklerinden YL kodlu örnek, çalışmada en düşük katalitik aktiviteyi göstermiştir (%72.82). NOx gazının dönüşüm çalışmaları için Pd ve Rh metal yüklü monolitler kullanılmıştır. Rodyum ve paladyum, NOx dönüşümünü desteklemek için katalitik konvertörlerde kullanılan soy metallerdir. Rodyum, yüksek sıcaklıklarda yüksek NOx dönüşüm verimliliği ile bilinirken, paladyumun düşük sıcaklıklarda daha etkili olduğu bilinmektedir. Rh metali monolit kordiyerit üzerine ~%0.5 tutturularak (C-Cor/Rh) katalitik aktivite çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda Rh'lu katalizör bileşiğinin, zararlı NO gazının neredeyse tamamını (%99.96) dönüştürdüğü gözlemlenmiştir. ~%1 Pd 'lu monolit bileşiğinin (C-Cor/Pd) de zararlı NO gazının neredeyse tamamını (%99.94) dönüştürdüğü gözlemlenmiştir. Her iki katalizörün zararlı NOx gazı dönüşümlerinde yüksek verime sahip olduğu gözlenmiştir. Rodyum metalinin hem CO→CO2 hem de NOx→N2 gazlarının dönüşümünde yüksek verime sahip olmasının avantajlarının yanı sıra, doğada çok az bulunması, bu özelliğinden dolayı yüksek maliyetli bir metal olarak bilinmesi, Rh'un katalitik dönüştürücü olarak kullanılmasını sınırlandırmıştır. Rodyum'un bu kısıtlamasından dolayı ileriki çalışmalarda destek materyali üzerine miktarı azaltılmış Rh ile diğer kıymetli metallerin veya katalizör özelliği gösteren geçiş metallerinin hibrit yüklenmesi ile etkili ve maliyet açısından daha uygun katalizörler elde edilebileceğini göstermiştir. Bu çalışmada ayrıca, Pt katkılı kordiyerit monolit bileşiği ile glukozdan H2 gazı elde etmek amacıyla sulu faz reformlama (APR) tekniği çalışılmıştır. 4000 ppm karbon içeren glukoz çözeltisinden yaklaşık olarak 45 mL gaz elde edilmiş olup, bu gazın yaklaşık %20'sinin H2 olduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu çalışmada sentezlenen bileşiklerin elektrokatalizör özellikleri incelenmiştir. Seryum-zirkon ara kaplanmış monolit kordiyerit bileşiğinin (CZ-Cor), Pd-Pt-Rh-Ru katalizörlerinin her birinin oksijen çıkış reaksiyonu (OER) ve hidrojen indirgenme reaksiyonu (HER) elektrokimyasal hücresinde 1.0 M KOH içerisinde, 50 mV s-1 tarama hızında ve oda sıcaklığında geçekleşmiştir. Hazırlanan bütün elektrotların (CZ-Pd, CZ-Pt, CZ-Ru ve CZ-Rh) her iki reaksiyonda (HER, OER) da katalitik olarak aktif olduğu gözlenmiştir. Elektro katalizörlerin döngüsel voltametri (CV) ve doğrusal tarama voltametri (LSV) polarizasyon eğrileri değerlendirildiğinde, Pt katalizörünün hem HER hem de OER için en etkin katalizör olduğu gözlenmiştir. Yapılan deneyler sonucunda hem H2 indirgeme hem de oksijen çıkışı çalışmaları için elektro katalizör etkinlik sırası Pt>Pd>Rh>Control>Ru olarak belirlenmiştir. Çalışmanın ilerleyen aşamalarında, kordiyerit monolit bileşiği üzerine yüksek maliyetli değerli metallerin ağırlıkça oranları düşürülerek, nikel ve bakır gibi daha ekonomik metallerin yüklenerek katalitik dönüşüm çalışmaları gerçekleştirilmiş olup, C-Cor/Pd bileşiğine göre, %75 azaltılmış Pd'lu bileşikler (C-Cor/NiPd ve C-Cor/CuPd) ile oldukça etkin katalitik etki elde edilmiştir. Ayrıca çalışmamızın ilerleyen aşamalarında, kordiyerit bileşiğine alternatif olarak seryum kaplı TiO2 ve ilmenit (FeTiO3) bileşikleri sentezlenmiş olup, bu bileşiklerin katalitik dönüşüm çalışmaları ve sulu faz reformlama ile biyo-yenilenebilir kaynaklardan hidrojen gazı ve metan gazı eldesi çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Her iki bileşiğin oldukça yüksek CO→CO2 dönüşümüne sahip olduğu ve biyokütleden H2:CH4 gazları üretimi için geliştirilmeye uygun yöntemler olduğu görülmüştür. Bu çalışma, etkin ara kaplama modellemesi ile destek materyali üzerine tutturulacak değerli metallerin nitelik ve nicelik yönünden şekillendirilerek yenilikçi, uygun maliyetli ve yüksek etkinliğe sahip katalitik dönüştürücülerin elde edilebileceğini göstermiştir. Kordiyerit monolit bileşiğinden ayrı olarak, yapısında termal dayanımı yüksek zirkon vb. metalleri ve oksijen tutma kapasitesine sahip seryum ve lantan gibi metalleri bulunan SiO2 bazlı doğal jeolojik örneklerin, zaman alıcı ve maliyetli ara kaplama işlemlerine tabi tutulmadan hazırlanan katalizörlerin yüksek verimli katalitik dönüşüme sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bu veriler doğrultusunda bu jeolojik bazlı materyallerin görece monolite kıyasla daha büyük, daha fazla ham madde gerektiren büyük maliyetli (fabrika bacaları vb) uygulamalarda rutin kullanımı açısından araştırmacılara ışık tutacağı düşünülmektedir. Ayrıca çalışmada elde edilen bileşiklerin, organik maddelerden H2 gazı ve/veya metan gazı (CH4) üretimi için sulu faz reformlama (APR) tekniğine uygun olduğu belirlenmiştir. Katalizörlerin yapılarının geliştirilerek yakın geleceğin enerji kaynağı olacağı düşünülen H2 gazı üretimi için araştırmacılara farklı bir bakış açısı sağlayacağı düşünülmektedir. Elektrolizden H2 gazı eldesi çalışmalarında bu uygulamalar için yenilikçi katı destekli ara kaplanmış katalizörlerin ve elektrotların elde edilmesi yakın gelecekte araştırmacılar tarafından bu katalizörlere ilgi uyandıracağı düşünülmektedir.
Chlorophyta (chlorella vulgaris, scenedesmus obliquus) ve cyanophyta (spirulina platensis) grubu bazı alglerinantibakteriyel etkileri
Besin olarak da tüketilen alglerin içerdikleri birçok fitobileşenin antibakteriyel, antifungal, antiviral, antiparaziter, antioksidan, antikarsinojen gibi etkilere sahip olduğu iyi bilinmektedir. Bu tezde de antibakteriyel aktivitelerini ve uçucu yağ bileşenlerini araştırmak amacıyla Chlorophyta grubundan Chlorella vulgaris ve Scedenesmus obliquus ve Cyanophyta'lardan Spirulina platensis algleri kullanılmıştır. Bu amaçlarla algler antibakteriyel analiz için %10 oranlarında etanol ve metanol ile 48 saat süreyle ekstrakte edilmiş, çözgenler rotary evaporatörde 92°C'de uzaklaştırılmıştır. Elde edilen alg ekstraktlarının %10'luk stok solüsyonları dimetil sulfoksit (DMSO) ile hazırlanmıştır. Antibakteriyel testler stok solüsyonların %10, %5, %1 ve %0,1'lik seyreltileri ile yürütülmüştür. Antibakteriyel aktivite ölçümlerinde alglerin metanol ve etanol seyreltilerinin Gram negatif (Escherichia coli ve Yersinia ruckeri) ve Gram pozitif (Staphylococcus aureus ve Enterococcus faecalis) bakteriler üzerindeki etkisine bakılmıştır. Bu maksatla disk difüzyon, minimal inhibisyon konsantrasyonu (MİK) ve minimum bakterisidal konsantrasyonu (MBK) testleri uygulanmıştır. Ayrıca, alglerin yağ bileşenlerinin gaz kromatografisi kütle spektrometresi (GC-MS) ile analizleri için %25'lik metanol ekstraktları hazırlanmıştır. Antibakteriyel aktivite ölçüm sonuçlarına göre sadece S. platensis'in %10'luk metanol ekstraktının Staphylococcus aureus'a karşı antibakteriyel etkisinin olduğu (15-16 mm zon çapı), minimal inhibisyon konsantrasyonunun 8 mg/L ve minimum bakterisidal konsantrasyonunun 16 mg/L olduğu belirlenmiştir. Diğer iki algin etanol ve metanol ekstraktlarının ve S. platensis'in etanol ekstraktının herhangi bir antibakteriyel etkisinin olmadığı görülmüştür. Alglerin GC-MS analizi ile toplam 23 uçucu yağ bileşeni saptanmıştır. Her üç algde de en yüksek oranda tespit edilen oleik asit S. platensis'te %69,31, C. vulgaris'te %51,67 ve S. obliquus'ta %27,42 oranında olduğu görülmüştür. Bu veriler doğrultusunda, insan sağlığında önemli bir yeri olduğu birçok araştırma ile ortaya konulmuş olan mikroalglerin antibakteriyel etkisine bir katkı sunulmuştur. Doğada yaygın olarak bulunan, besleyici, koruyucu ve tedavi edici alglerin sağlığa etkilerini ortaya koyan araştırmaların ileri tektiklerle sürdürülmesinde büyük yararlar bulunmaktadır.
Assessment of urbanization history of Addis Ababa city, Ethiopia
ASSESSMENT OF URBANIZATION HISTORY OF ADDIS ABABA CITY,ETHIOPIA The general aim of this research was to examine the historical evolution and challenges of urbanization in Addis Ababa, Ethiopia, and to identify the driving factors behind this urbanization process. The study employed a comprehensive and multi-faceted approach, the study utilized both qualitative and quantitative methods to gather, analyze, and interpret data related to the urbanization history and challenges of the city. Addis Ababa urbanization process began in 1886, has resulted in significant physical, social, and economic changes, including fast expansion of built-up areas and high population growth. However, this urbanization has also brought about challenges such as housing shortages, informal settlements, environmental degradation, transportation issues, and high rates of unemployment in a city. These challenges have particularly affected residents in suburban and informal settlements, leading to poor living conditions, limited access to essential services, like piped water, electricity and other municipal services and increased vulnerability to environmental threats. Furthermore, the study identified influential factors driving urbanization, including rural-to-urban migration, economic opportunities, and the city's centrality as a political and cultural hub. Based on these findings, the study recommended comprehensive urban planning, sustainable development initiatives, and focused interventions to address the challenges faced by the city. These measures aim to improve living conditions, enhance access to opportunities, and mitigate environmental risks for the city's inhabitants. In conclusion, the research revealed a complex urbanization history and a multitude of challenges faced by Addis Ababa. The study's insights provide a basis for developing targeted interventions and evidence-based policies to promote sustainable urbanization and improve the quality of life for the city's residents. Key words: urbanization, urban population, migration, housing challenges, driving factors
Derin öğrenme yaklaşımlarıyla mikroskopi görüntülerinde mikroglial hücrelerin ve dopaminer nöronların tespiti ve nicelendirilmesi
Bu çalışmada nörolojik hastalıkların anlaşılması ve terapetik stratejilerin değerlendirilmesi için kritik olan 3D mikroskopi görüntülerinde mikroglial hücreler ve dopaminerjik nöronların otomatik tespiti ve sayımı için makine öğrenmesi yaklaşımları (Faster-RCNN, RetinaNET, YoloV3) kullanılmıştır. Kullanılan yapay zekâ algoritmasında, klasik metodlarla analizi ile karşılaştırıldığında iyi bir performans sergilediği gözlenmiştir. Yapay zekâ modelinin eğitimi, sıçan veri kümeleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Parkinson hastalığını kemirgen modelinde çalışılmıştır. Algoritma, türler arasında mikroglial hücreler ve dopaminerjik nöronları elle sayıma benzer bir doğrulukta nicel olarak sonuç vermiştir. Kullanılan makine öğrenme yöntemi, veri kümeleri içindeki ince değişkenlikleri yakalayabilmektedir. Nörolojik araştırmaları bu yöntemin kullanılabilirliği görülmüştür.