
75
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Sertralin endotel hasarlı aortta kontraksiyonu etkiler mi?
Selektif Serotonin Geri Alım İnhibitorü (SSRI) grubu antidepresan ilaçlar kardiyovasküler rahatsızlığı olan hastalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak özellikle damar üzerindeki etkileri deneysel bir çalışmada araştırılmamıştır. Bu çalışmada sertralinin (SE) aort kontraksiyonu üzerine etkilerini hem sağlıklı hem de hasarlı sıçan aortu üzerinde araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada 2 grup (n=24) halinde 24 Wistar albino rat kullanıldı. Grup 1; aort- sağlam endotel (n=12), grup 2 aorta- hasarlı endotel (n=12). İnen torasik aort, yetişkin Wistar albino sıçanın servikal dislokasyonundan sonra hızla izole edildi. Aort dokuları temizlendi ve 3-4 mm uzunluğunda halkalar halinde kesildi. Daha sonra halkalar, 37°C'de termoregüle edilmiş ve havalandırılmış (%95 O2 ve %5 CO2) Krebs-Henseleit solüsyonu içeren organ banyolarına yerleştirildi. Aort halkalarının izometrik gerilimindeki değişiklikler, dört kanallı bir kuvvet yer değiştirme transdüseri kullanılarak kaydedildi. Çalışmanın ilk bölümünde sağlam endotel halkaları, ikinci bölümünde ise mekanik olarak hasar görmüş endotel halkaları kullanıldı. Fenilefrin (FE 10-6M) uygulandı ve her iki grupta da kasılmalar kaydedildi. Daha sonra grup 1'e kümülatif (10-9-10-4 M) Sertralin (50 mg) verildi. Grup 2'de endoteli iğne ile yırtarak aort endotel hasarı oluşturuldu. Asetilkolin (Ach 10-6M) uygulanarak endotel hasarı kontrol edildikten sonra hasarlı stripler bir saat süreyle organ banyolarında yıkandı ve ikinci doz FE 10-6M verildi, ardından kümülatif olarak Sertralin (50 mg) verildi (10 -9-10-4 M) 2. gruba ve kasılmaları kaydedildi. Grup 1'e kümülatif (10-9-10-4 M) sertralin (50 mg) verildikten sonra ilk üç sertralin dozunda (10-9, 10-8, 10-7) spontan kasılmalarda belirgin inhibisyon saptandı. (p<0.05), geri kalan sertralin dozlarında kasılma inhibisyonu devam etti. Sertralin 10-6-5-4 de 10-9-8-7 doza göre kasılmalarda belirgin inhibisyon yaptı. Grup 2'de ikinci FE kasılmalarının inhibisyonu sertralin dozlarından sonra da devam etti ancak grup 1'e göre daha az anlamlıydı. Sertralin, sıçan izole aortunda FE kaynaklı düz kas kontraksiyonunu inhibe ettiği tespit edilmiştir. Endotel hasarlı aort dokusunda FE kaynaklı düz kas kontraksiyonları daha yavaş inhibe olmuştur. Endotel hasarı sonucunda aortta NO salınımı azalmış ve NO' ya bağlı vazodilatasyon etkinin de azaldığı düşünülmektedir. Sertralinin kardiyovasküler sistem üzerine olan etkilerinin daha iyi anlaşılması için ileri düzeyde araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Pandemi sürecinde hemşirelerin izolasyon önlemlerine uyum düzeyleri ve etkileyen faktörler
Hemşireler pandemi sürecinde hemşirelerin klinik, yoğun bakım ve ameliyathane gibi hizmet verdikleri tüm alanlarda COVID-19 şüphelisi ya da hastalarına tedavi ve bakım vermek durumunda oldukları için izolasyon önlemlerine uyumları oldukça önemlidir. Bu araştırma; pandemi sürecinde hemşirelerin izolasyon önlemlerine uyum düzeyleri ve etkileyen faktörleri tespit etmek amacı ile gerçekleştirildi. Bu tanımlayıcı, ilişki arayıcı çalışma, 26.11.2020 – 15.04.2021 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinde çalışan 274 hemşire üzerinde uygulandı. Veriler, "Anket Formu" ve "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği - İÖUÖ" kullanılarak kapalı zarf usulü ve anket tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde, bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, ikiden fazla grupların karşılaştırılmasında Tukey testi ve ilişki arayışında Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Araştırma öncesi etik kurul ve ilgili kurumdan izinleri alındı. Katılımcılara bilgilendirilmiş onam formu imzalatıldı. Çalışmaya katılan hemşireler 20-53 yaş aralığında olup, %69,7si kadındır. Mesleki deneyimleri ortalama 2,19±0,61 yıldır ve pandemi sürecinde %74,8'i hem gece hem gündüz vardiyasında çalışmıştır. Hemşirelerin %86,5'i pandemi sürecinde izolasyon önlemleri konusunda eğitim almışken, %58,4'ü izolasyon önlemlerine uyumda sorun yaşadığını belirtmiştir. Çalışmamıza katılan hemşirelerin özdeğerlendirmelerine göre pandemi öncesi İÖUÖ puan ortalamaları 66,43±7,04 iken, pandemi sonrası 70,44±5,59 olarak artmıştır. Hemşirelerin İÖUÖ ve alt boyut puanları pandemi öncesi ve sonrası anlamlı şekilde farklıdır (p<0,05). Hemşirelerin özelliklerine göre izolasyon önlemlerine uyumlarında fark olup olmadığı incelendiğinde; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, mesleki deneyim, çalışılan klinik, vardiyalı çalışma, kadrolü ya da sözleşmeli çalışma, fazla mesai yapma, izolasyon önlemlerine ilişkin eğitim alma ve izolasyon önlemlerine uyumda sorun yaşama durumlarına göre farklılıkların bulunduğu, çocuk/yaşlı incinebilir grupla birlikte yaşama ve COVID-19 geçirme durumlarına göre ise fark bulunmamıştır (p>0,05). Hemşirelerin %41,2'si izolasyon önlemlerine uyumda güçlük yaşama nedeni olarak çalışma koşullarının yetersiz olduğunu belirtmişlerdir. %31,8'i bunu şüpheli veya doğrulanmış COVID-19 hastalarının yüksek yoğunluğuna bağladı. Hemşirelerin %30,3'ü kişisel koruyucu ekipman eksikliğini veya yokluğunu etkili bir faktör olarak, %27,4'ü ise pandemi sırasında izolasyon önlemleri konusunda hizmet içi eğitimin olmamasını belirtmiştir. Çalışma sonucunda pandemi sürecinde hemşirelerin izolasyon önlemlerine uyum düzeylerinin arttığı saptanmıştır. İzolasyon önlemlerine uyumu etkilediği tespit edilen faktörler dikkate alınarak iş yaşamı koşullarının düzenlenmesi, denetlenmesi, kurum politikaları ile uygun çalışma koşullarının sağlanması, pandemi yönetimde uygun prosedürlerin oluşturulması ve izolasyon önlemleri konusunda eğitimlerin güncellenmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşire, izolasyon önlemleri, pandemi, uyum.
Streptozotosin ile indüklenen diyabetik sıçanlarda safranalin antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri
Diabetes Mellitus en yaygın görülen metabolik hastalıklardan biridir. Diyabet tedavisinde oral hipoglisemik ilaçlar kullanılmakta; ancak bu ilaçların radikal bir tedavi sağlamaması ve advers etkileri nedeniyle yeni ajanlar halen araştırılmaktadır. Bitkisel kaynaklar, yeni antidiyabetik ajan keşfi için önemli bir araştırma konusudur. Safran bitkisi tedavi ve aromatik amaçlarla geleneksel tıpta sıklıkla kullanılmaktadır. Safran ekstresinin antidiyabetik etkileri in vivo ve in vitro metodlarla gösterilmiştir. Ancak safranın aktif bileşenlerinden olan safranalin antidiyabetik etki potansiyeline ilişkin literatürde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında safranalin antidiyabetik ve diyabetin sebep olduğu endotel hasara karşı potansiyel koruyucu etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada 40 adet 4 aylık Wistar albino cinsi erkek sıçan; sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DM), diyabet + safranal (0,5 mg/kg /gün), diyabet + safranal (0,75 mg/kg/gün), diyabet + safranal (1 mg/kg/gün) olarak beş gruba ayrılmıştır. SK grubu hariç 4 gruba STZ (50 mg/kg) i.p. yolla uygulanarak diyabet modeli oluşturulmuş ve sekiz hafta boyunca tedavi gruplarına safranal 0,5; 0,75 ve 1 mg/kg (i.p.) dozunda uygulanmıştır. İki haftada bir sıçanların kan glikoz düzeyi ve ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sekiz haftanın sonunda sakrifiye edilen sıçanların kan örneklerinde HbA1c ve insülin düzeyleri ölçülmüş, aort ve pankreas dokuları çıkarılmıştır. Pankreas dokularında immünohistokimyasal inceleme yapılmış, torasik aort dokularından alınan örneklerin bir bölümünde qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyonu düzeyleri, diğer bölümünde ise izole organ banyosunda gevşeme yanıtları incelenmiştir. STZ ile T1DM oluşturulan sıçanların, 3 farklı dozda safranal ile tedavisi sıçanların ağırlıklarını etkilememiş; kan glikoz ve HbA1c düzeylerini azaltmış, insülin düzeylerini ise arttırmıştır. Ayrıca safranal tedavisinin pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığını arttırdığı bulunmuştur. qRT-PCR çalışmalarında safranal ile tedavi edilen sıçanların aortasında VCAM-1 protein ekspresyonunda azalma ve eNOS ekspresyonunda artış olduğu saptanmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışa paralel olarak safranal tedavi grubu aort dokularında T1DM'li sıçan aortlarına göre asetilkolin daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Sonuç olarak STZ ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda safranalin antidiyabetik etkileri ve diyabetin neden olduğu endotel disfonksiyona karşı koruyucu potansiyeli olabileceği gösterilmiştir.
Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanlarda silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri
Diabetes mellitus (DM), insülin sekresyonunda ve/veya etkisinde görülen azalma sonucu ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. DM tedavisindeki ilerlemelere rağmen, terapötik hedeflere ulaşmak her zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum hastaların DM tedavisine ek olarak "tamamlayıcı" tıbbi alternatiflere yönelmesine yol açmaktadır. Bitkisel tıbbi ürünleri içeren takviye gıdalar sağlıklı ve DM'li bireyler tarafından yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada sağlıklı ve streptozotosin (STZ) ile deneysel tip I diyabet (T1DM) oluşturulan sıçanlarda Silybum marianum bitkisinin aktif bileşenlerden olan silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 48 adet 350-440 g ağırlığında Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DMK), SLB30 (silibinin 30 mg/kg), SLB60 (silibinin 60 mg/kg), DM+SLB30 (diyabet + silibinin 30 mg/kg), DM+SLB60 (diyabet + silibinin 60 mg/kg) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Deneysel T1DM modeli oluşturmak için DMK, DM+SLB30, DM+SLB60 gruplarına tek doz 50 mg/kg STZ uygulanmı ve STZ uygulamasından 72 saat sonra diyabet modeli doğrulanmıştır. SLB30, SLB60, DM+SLB30, DM+SLB60 grubu sıçanlara 8 hafta boyunca silibinin uygulaması 30 mg/kg ve 60 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gerçekleştirilmiştir. İki haftada bir kan glikoz düzeyi ve canlı ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sıçanlardan 8. haftanın sonunda anestezi altında aort, pankreas dokuları ve kan örnekleri alınmıştır. Torasik aort dokularında qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyon ölçümlerinin yanı sıra in vitro izole organ banyosunda asetilkoline bağlı gevşeme yanıtları incelenmiştir. Pankreas dokuları sıçan insülin antikoru kullanarak immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Alınan kan örneklerinden HbA1c ve insülin düzeyi ölçümü yapılmıştır. Silibinin tedavisi STZ ile T1DM oluşturulan sıçanlarda gelişen hiperglisemiyi ve HbA1c düzeylerini azaltmış, kandaki insülin seviyelerini ise artırmıştır. Bunun yanında, silibinin tedavisi alan T1DM'li sıçanların DMK'ya göre pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığı artmıştır. Ayrıca silibinin eNOS ekspresyonunu arttırmış ve VCAM-1 ekspresyonunu azaltmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışla paralel olarak asetilkolin, T1DM'li silibinin tedavi gruplarının aort dokularında DMK'ya göre daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Çalışmada yüksek dozda silibinin tedavisi alan sağlıklı sıçanların eNOS ekspresyonlarında artış görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmadan elde ettiğimiz bulgular silibinin tedavisinin T1DM'de gelişen hiperglisemi, hipoinsülinemi, ağırlık kaybı ve pankreas hasarını iyileştirebileceğini ayrıca eNOS ekspresyonlarını artırarak hem sağlıklı hem T1DM'de endotel disfonksiyon üzerine koruyucu olabileceğini göstermektedir.
Meme kanseri tanısı alan bireylerin manevi iyi oluşları ve destekleyici bakım gereksinimlerinin belirlenmesi
Meme kanseri tanısı alan bireyler hastalık sürecinde yaşadıkları sorunlar karşısında kendisini yalnız, amaç ve anlamdan yoksun hissedebilirler ve manevi ihtiyaçları ön plana çıkabilir. Meme kanseri tedavisi sürecinde hastaların destekleyici bakım gereksinimleri artabilir. Bu araştırma meme kanseri tanısı alan bireylerin manevi iyi oluşlarını ve destekleyici bakım gereksinimlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde olup, örneklemini Konya İli Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde Ekim 2022-Ocak 2023 tarihleri arasında yatarak ya da ayaktan kanser tedavisi alan 148 meme kanseri hastası oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından oluşturulan Tanıtıcı Bilgi Formu, Manevi İyi Oluş Ölçeği (FACIT-Sp-12) ve Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği (DeBGÖ-KF 29Tr) kullanılmıştır. Veriler sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, ortanca en yüksek değerler ve en düşük değerler ile özetlenmiştir. İki grup arasındaki farkın test edilmesi için normal dağılım sağlayan verilerde bağımsız gruplarda T testi, normal dağılım sağlamayan verilerde Mann Whitney U testi kullanılmıştır. İkiden çok grup arasında farkın test edilmesi için normal dağılım sağlayan verilerde ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), normal dağılım göstermeyen verilerde Kruskall Wallis testi yapılmıştır. Anlamlı farklığın belirlenmesi amacıyla yapılan ileri analizlerde normal dağılım gösteren verilerde Tukey testi kullanılmıştır. Ölçek puanlarının karşılatıldığı korelasyon analizlerinde normal dağılım gösteren verilerde Pearson Korelasyon analizi, normal dağılım göstermeyen verilerde Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bu araştırmada meme kanseri tanısı alan bireylerin manevi iyi oluş ölçeği toplam puan ortalaması 37.50±7.08, destekleyici bakım gereksinimleri ölçeği toplam puan ortalaması 62,75±15,67 olarak bulunmuştur. Çalışma durumu ve hastalık sürecinde destekleyici bakıma ihtiyaç duyma durumu ile manevi iyi oluş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Meme kanserli hastaların manevi iyi oluş düzeyi ile destekleyici bakım gereksinimleri arasında (r=-0,415) negatif yönlü zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; meme kanserli bireylerin manevi iyi oluşlarının iyi düzeyde, destekleyici bakım gereksinimlerinin düşük düzeyde olduğu bulunmuştur. Bireylerin manevi iyi oluş düzeyi arttıkça destekleyici bakım gereksinimleri azalmaktadır. Meme kanseri tanısı alan bireylerin manevi ihtiyaçlarının tespit edilerek manevi bakımlarının sağlanması ve manevi iyi oluşlarının arttırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Destekleyici bakım gereksinimleri, Kanser, Manevi iyi oluş, Meme kanseri.
Adjuvan kemoterapi alan meme kanserli kadınlarda sanal gerçeklik gözlük uygulamasının anksiyete ve yorgunluğa etkisi: Ön test-son test randomize kontrollü çalışma
Araştırma, adjuvan kemoterapi alan meme kanserli kadınlarda sanal gerçeklik gözlük uygulamasının anksiyete ve yorgunluğa etkisini belirlemek amacıyla ön test son test, paralel grup randomize kontrollü tasarımda yapılmıştır. Araştırma, bir üniversite hastanesinin onkoloji polikliniğinin ayaktan tedavi ünitesinde yürütülmüştür. Örnekleme, blok randomizasyonla 33 müdahale, 33 kontrol grubuna olmak üzere toplam 66 hasta dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak, Tanıtıcı Bilgiler Formu, Durumluk Kaygı Ölçeği ve Kanser Yorgunluk Skalası kullanılmıştır. Araştırmanın uygulamasında, müdaha-le ve kontrol gruplarına kemoterapi öncesi ölçekler uygulanmış, müdahale grubuna dört adjuvan kemoterapi kürü boyunca sanal gerçeklik gözlüğü ile 30 dakika sahil ve doğa içerikleri izletil-miştir. Kontrol grubuna da standart bakım verilmiş sonrasında her iki gruba da ölçekler uygu-lanmıştır. Veriler Ekim 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın etik izni (07.07.2021/Karar sayısı: 12-66) ve kayıt numarası (Clinical Trial No: NCT05168696) alınmış-tır. Verilerin analizinde tanımlayıcı veriler ortalama, standart sapma, yüzde kullanılmış ve grup-ların değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t testi, bağımlı örneklem t testi, varyans analizi, ki kare testinden yararlanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması müdahale grubunda 53,42±9,25 yıl, kont-rol grubunda 51,42±8,53 yıl bulunmuştur. Hastaların sosyodemografik özellikler bakımından benzer dağılıma sahip oldukları belirlenmiştir (p>0,05). Müdahale grubunda, uygulama sonrası anksiyete puan ortalamalarının, ön test puan ortalamalarına göre azaldığı (p<0,05) ve ilk kürden son küre doğru zamanla anksiyete son test puan ortalamaları azaldığı belirlenmiştir (p<0,05). Ayrıca, müdahale grubunun anksiyete son test puan ortalamalarının dört kürde de, kontrol gru-bunun anksiyete son test puan ortalamalarına göre daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Müdahale grubunda tüm kürlerde yorgunluk ve alt boyutları son test puan ortalamaları, ön test puan ortalamalarına göre azalmıştır (p<0,05). Gruplar arası yorgunluk düzeyleri karşılaştırıldı-ğında ise müdahale grubunun 2. ve 3.kür son test yorgunluk puanlarının kontrol grubuna göre daha düşük olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Yorgunluk alt boyutlarında ise her kürde emosyonel yorgunluk, 2.kürde fiziksel yorgunluk müdahale grubunda daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca, her kürde kontrol grubunun zamanla duygusal yorgunluk ön test puan ortala-malarının arttığı saptanmıştır (p<0,05). Araştırmada, sanal gerçeklik gözlüğü uygulamasının meme kanseri olan hastalarda ank-siyeteyi ve alt boyutları ile yorgunluğu azaltmada etkili olduğu belirlenmiştir. Anksiyete ve yor-gunluğu azaltmada önerilen sanal gerçeklik gözlüğünün kullanılması önerilmektedir. Bu nedenle sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının hastalara tanıtılmasının sağlanması, kullanımının hastala-rın tercihine sunulması önerilmektedir.
Alzheimer hastalarında farklı bilişsel yük koşullarının spatiotemporal yürüyüş parametreleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada Alzheimer hastalarında ve aynı yaş grubundaki bilişsel olarak sağlıklı bireylerde; farklı bilişsel yük koşullarının spatiotemporal yürüyüş parametreleri üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğu karşılaştırılarak araştırıldı. Çalışmamıza 17 Alzheimer hastası ile 20 bilişsel olarak sağlıklı birey dahil edildi. Çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi, Karatay Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği işbirliği ile hizmet veren Konya Alzheimer Gündüz Yaşam Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmadaki olguların Sosyo-demografik Bilgileri alındı ve olgulara Mini Mental Durum Testi (MMDT), Süreli Kalk ve Yürü Testi (SKYT), Tinetti Denge ve Yürüme Testi (TDYT) ve Spatiotemporal Yürüme Analizi uygulandı. Spatiotemporal Yürüme Analizi vücut üzerinde taşınabilen bir akselerometre yardımıyla yapıldı. Olgulara üç farklı yürüme görevi verildi: bilişsel görev olmadan yürüme, düşük bilişsel görev koşulu olarak tanıdıklarının (yaşadığı çevredeki kişilerin) isimlerini söyleyerek yürüme, yüksek bilişsel görev koşulu olarak 100'den geriye doğru 3 çıkararak yürüme. Çalışma sonuçları incelendiğinde; Alzheimer grubunun, kontrol grubuna göre MMDT, TDYT Denge ve TDYT Yürüme puanları anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). SKYT puanları ise Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). Yapılan üç farklı yürüme testinde de yürüme süresi ve adım süresi değerleri kontrol grubuna göre Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kadans, yürüme hızı ve çift adım uzunluğu parametre değerleri ise Alzheimer hastalarında anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0,05). Yürüme döngüsünü oluşturan duruş fazı yüzdesi, salınım fazı yüzdesi, çift destek yüzdesi ve tek destek yüzdesi değerleri, yapılan yürüme testlerinde Alzheimer ve kontrol grupları arasında tutarsız sonuçlar göstermiştir. Görevler arası değişimlerde; yürüme hızı ve çift adım uzunluğu, Alzheimer hastalarında kontrol grubuna kıyasla daha fazla azalırken (p<0,05), yürüme süresi değerleri ise Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0,05). Kadans, adım süresi, duruş fazı yüzdesi, salınım fazı yüzdesi, çift destek yüzdesi ve tek destek yüzdesi değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Elde edilen sonuçlara göre, yürüme görevine bilişsel bir görev eklemenin, her iki grupta da spatiotemporal yürüme parametrelerinde değişikliğe yol açtığını ve bazı parametrelerdeki kötüleşmenin Alzheimer hastalarında daha fazla olduğunu ifade edebiliriz. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, bilişsel görev, ikili görev, spatiotemporal parametre, yürüme testi.
Koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stresin kaygı düzeyleri ile ilişkisi ve etkileyen faktörler
Bu araştırma; koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stresin kaygı düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmaya, Ağustos-Ekim 2022 tarihleri arasında Konya'da bir üniversite Hastanesinde araştırma kriterlerine uyan 190 hasta alınmıştır. Veriler Hasta Tanılama Formu, Algılanan Stres Ölçeği ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, değişkenlerinin birbiri ile ilişkilerini incelemek için pearson korelasyon analizi kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Araştırmaya katılanların, yaş ortalaması 61,2±12,4, %68,4'u erkek, %90,5'i evli, %64,2'si ilköğretim mezunu ve %56,3'ü anjiografi işlemini ilk defa yaptırmıştır. Ailede kalp rahatsızlığı öyküsü olma ve anjiografiye yönelik eğitim almanın stress durumunu, eğitim seviyesi, gelir durumu ve sağlık çalışanlarından girişime yönelik eğitim almanın ise kaygı durumunu etkilediği bulunmuştur. Algılanan Stres düzeyi ile sürekli kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde düşük düzeyde ve anlamlı bir ilişki olduğu (r=0,218 p=0,002), durumluluk kaygı düzeyleri arasında ise ilişki olmadığı bulunmuştur (r=0,124 p=0,088). Sonuç olarak Koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stres ve kaygı düzeyleri orta düzeyde bulunmuştur. İleri teknolojiye rağmen, işleme bağlı stres ve kaygının ortadan kaldırılması yeterince tatmin etmemektedir. Bu nedenle hemşirelerin hastalarda oluşan strest ve kaygının azaltılmasına yönelik girişimler planlaması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, kaygı, koroner anjiyografi, stres.
Alzheimer hastalığı hücre hattı modelinde mitokondri spesifik antioksidan MitoQ'nun mitokondriyal disfonksiyon üzerindeki etkinliğinin araştırılması
Ortalama yaşam süresinin uzamasıyla beraber, toplumda nörodejeneratif hastalıkların insidansında bir artış görülmektedir. Bu durum hem bireylerin yaşam kalitelerini olumsuz olarak etkilemekte hem de sağlık sektörü için büyük bir yük teşkil etmektedir. Demansın yaygın görülen bir formu olan Alzheimer hastalığı (AH) nöronların erken ölümüyle ilişkili progresif bir hastalıktır. Günümüzde yaklaşık 36 milyon insanın etkilendiği AH'nin, 2050 yılında 115 milyon insanı etkilemesi beklenmektedir. AH genetik ve çevresel faktörlerle tetiklenebilen bir hastalıktır. AH'li hastaların yaşam kaliteleri hastalığın ilerlemesiyle büyük ölçüde düşmekte ve hastalar bakıma muhtaç hale gelmektedir. Hatta ileri evrede beyin fonksiyonlarının önemli ölçüde hasara uğramasıyla beraber, bu hastalar kaybedilmektedir. AH tedavisinde kullanılmak üzere 1998 yılından itibaren 244 ilaç çalışması yapılmış olup bugün yalnızca donepezil, rivastigmin, galantamin ve memantin tedavide kullanılmaktadır. Bu ilaçlar AH belirtilerinin yavaşlatılmasına yöneliktir. AH'nin ortaya çıkmasında geçerli olduğu düşünülen 5 hipotez bulunmaktadır. Bunlar; kalıtsal olarak aktarılması, asetilkolin sentezinde azalma, beyinde Amiloid-beta (Aβ) plak birikiminin nörotoksik etkileri, hiperfosforile tau nedeniyle beyinde nörofibril yumaklarının oluşumu, mitokondri dinamiklerinde ve fonksiyonlarında bozulmalardır. Aβ plakları nöronlar arası komünikasyonu bloke ederek, tau yumakları ise hücre içine esansiyel moleküllerin ve besinlerin girmesini engelleyerek etki gösterirler. Mitokondri disfonksiyonu AH'nin erken evrelerinde ortaya çıktığından hastalığın sebebi olabileceği üzerinde durulmakta ve hastalığın erken teşhisi ve tedavisine imkan sağlayabileceği düşünülmektedir. Mitokondri kendi genetik materyalini taşıyan bir organeldir. Mitokondriyal DNA (mtDNA) solunum zincirinde elektron taşınması için gerekli 80 proteinden 13'ünü kodlamaktadır. AH'de bazı mitokondriyal fonksiyonların etkilendiği gösterilmiştir. Bu fonksiyonlardan bazıları glukoz metabolizmasında azalma, mitokondriyal enzimatik hasar ve ROS üretimindeki artıştır. Mitokondri dinamiklerinde saptanan değişimler ise; mitokondriyal füzyon ve fizyon dengesinde bozulma, mitokondrinin aksonlar üzerindeki taşınmasında azalma, hücre içi mitokondri oranında düşüş ve morfoloji bozulmalarıdır. Bu tez çalışmasında ülkemizde yaygın olarak görülen nörodejeneratif hastalıklardan biri olan AH'nin mekanizmasının tanımlanmasına katkıda bulunmak, mitokondri disfonksiyonu ile AH'nin patogenezi arasındaki ilişkinin açığa çıkarılması ile potansiyel terapötik hedefler ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla SH-SH5Y nöroblastoma hücrelerinde Aβ42 agregatları ile AH modeli geliştirilmiştir. Mitokondri hedefli yeni nesil bir antioksidan molekül olan MitoQ uygulanarak, Aβ42'nın sebep olduğu oksidatif stresin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Yapılan analizler sonucunda, MitoQ'nun antioksidan özelliği sayesinde Aβ42'nin hücreler üzerindeki olumsuz etkilerinde ve mitokondri disfonksiyonu üzerinde iyileşme sağladığı gösterilmiştir.
Öğrencilerin dijital oyun bağımlılığının obezite mevcudiyeti ve LGS başarısı ile ilişkisinin incelenmesi
Dijital oyun bağımlılığı (DOB); oyun oynama isteği ve ayrılan süre üzerinde kişinin kontrolünü kaybetmesiyle, bu aktivitenin diğer sorumlulukların ihmali seviyesinde kişinin hayatında yüksek öncelik haline gelmesi olarak tanımlanabilir. Bu çalışmada lise 1. sınıf öğrencilerinin katılımıyla; DOB'un, Liselere Geçiş Sistemi Sınavı (LGS) başarısı ve obezite mevcudiyetine etkisinin değerlendirmesi amaçlandı. Araştırma kesitsel türde tasarlandı. Araştırmanın evrenini Konya'nın Meram ilçesinde bulunan liseler oluşturmaktadır. Meram ilçesinde 13 tanesi özel lise, 8 tanesi de LGS puanına göre öğrenci kabul eden lise olmak üzere 39 lise arasından basit rastgele yöntemle seçilen; LGS puanı ile öğrenci alan 4 lise ve LGS puanından bağımsız öğrenci alan 5 lise olmak üzere toplam 9 lisede, 417 adet lise 1. sınıf öğrencisinden 2022 yılının mayıs ayında, Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nden gerekli izinler alınmak suretiyle, veriler yüz yüze toplandı. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından literatürdeki benzer çalışmalar incelenerek derlenen veri toplama formu ve "Çocuklar İçin Dijital Oyun Bağımlılığı Ölçeği (ÇİDOBÖ)" kullanıldı. LGS puanı ile "dijital oyun oynamaya yönelik aşırı odaklanma ve çatışma" alt faktörü (r=0,144, p=0,003) ve "oyun süresinde tolerans gelişimi ve oyuna yüklenen değer" alt faktörü (r=0,108, p=0,027) arasında düşük seviyede pozitif bir korelasyon saptandı. LGS puanı ile öğrenci kabul eden 4 okul ile LGS puanına bakılmadan yerleşilen 5 okulda ÇİDOBÖ ile alt faktörleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. BKİ grubuna göre ÇİDOBÖ ve alt faktörleri arasında istatistiksel farklılık tespit edilmedi. Öğrencilerin %3,4'ü ÇİDOBÖ'ye göre normal, %13,4'ü bağımlı ve %1,2'si yüksek düzeyde bağımlı grupta yer almaktaydı. Öğrencilerin BKİ ve ÇİDOBÖ grupları arasında farklılık tespit edilmedi. Erkek öğrencilerde, kız öğrencilere kıyasla daha yüksek düzeyde DOB görüldü. LGS puanı ile ÇİDOBÖ'nün "dijital oyun oynamaya yönelik aşırı odaklanma ve çatışma" ile "oyun süresinde tolerans gelişimi ve oyuna yüklenen değer" isimli iki alt faktörü arasında düşük seviyede korelasyon olduğu belirlendi. Obezite mevcudiyeti ile DOB arasında bir ilişki tespit edilmedi.