
113
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Atrial yüksek hız epizotları (AHRE) saptanan pacemaker implante edilmiş hastalarda sessiz nörolojik iskeminin araştırılması
Amaç: Atrial yüksek hız epizotları (AHRE) kılavuzlarda yerini yakın zamanda almış sadece implante edilebilir kardiyak cihazlar tarafından tespit edilebilen taşiaritmi ataklarıdır. Genellikle asemptomatik olup tanımı ve süresi konusunda birçok çalışmada farklı tanımlamalar yapılmıştır. Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) 2020 AF kılavuzunda AHRE, cihaz programlı hız kriteri için ≥ 175 vuru/dk ve süre kriteri için ≥ 5 dakika şeklinde tanımlanmıştır. AHRE'nin iskemik inme, emboli ve klinik olarak AF'yi artırdığı gösterilmiş olsa da henüz net bir şekilde ortaya konulamamıştır. Çalışmamızda sessiz nörolojik iskeminin belirteci olan NSE (nöron spesifik enolaz) düzeyleri ile AHRE arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçladık. Hastalar ve Yöntem: Çalışmamız prospektif bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Çalışmamıza Ocak 2021 – Haziran 2022 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Aritmi Polikliniğine başvuran, daha önceden herhangi bir zamanda kalıcı kalp pili implante edilmiş tarafımızca belirlenen dahil etme ve dışlama kriterlerine uyan 80 AHRE hastası dahil edilmiştir. Kontrol grubu için Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Aritmi Polikliniğine başvuran, daha önceden herhangi bir zamanda kalıcı kalp pili implante edilmiş tarafımızca belirlenen dahil etme ve dışlama kriterlerine uyan AHRE dahil herhangi bir aritmisi olmayan hastalar dahil edilmiştir. Son 6 ay içerisinde AHRE tespit edilen hastalardan son 72 saat içinde AHRE atağı geçiren hastaların NSE (nöron spesifik enolaz) düzeylerine bakılmıştır. Artan AHRE süresi ile NSE düzeyi arasında ilişki incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen bireyler AHRE süresine göre alt gruplara ayrıldı. Grup 1 (AHRE olmayan) 80 (%50,0), Grup 2 (AHRE süresi <5 dk süren) 24 (%15,0), Grup 3 (≥5 dk - <1sa süren) 33 (%20,6), Grup 4 (≥1 sa - <24 sa süren) 19 (%11,9) ve Grup 5 (≥24 sa süren) 4 (%2,5) hasta şeklindeydi. AHRE'si olan hastalar AHRE'si olmayan kontrol grubuyla karşılaştırıldığında yaş ortalaması (67,49 ± 16,6'e karşın 65,00 ± 13,1; p=0,046), sPAB'ı (27,16 ± 10,51'e karşın 23,74 ± 6,86; p=0,049), transmitral E/A oranı (1,38 ± 0,23'e karşın 1,12 ± 0,35; p=<0,001), ap-vp yüzdesi (27,59 ± 26,64'e karşın 15,03 ± 17,26; p=<0,001) istatistiksel olarak anlamlıydı. AHRE'si olan hastalar hem kendi aralarında hem de kontrol grubuyla NSE düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. Gruplar arasında NSE ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark vardı (p=<0,001). Yapılan ileri analizlerde (Bonferronni düzeltmeli Mann Whitney U testi) sadece grup 1 ile grup 2 ve grup 4 ile grup 5 ortanca değerinin anlamlı düzeyde farkı olmadığı ancak diğer tüm grupların ortancalarının birbirinden anlamlı farklı olduğu belirlendi (p=<0,001). Yapılan korelasyonel analizde AHRE süresi ile NSE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönde güçlü bir ilişki olduğu belirlendi (r=0,842; p=<0,001). Ayrıca AHRE süresi ile yaş (r=0,235; p=0,036), CHA2DS2-VASc skoru (r=0,226 p=0,044) ve LA çapı (r=0,300; p=0,007) arasında da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon olduğu görüldü. NSE düzeyleri AHRE süresi (r=0,842; p=<0,001) ve LA çapı (r=0,242; p=0,030) ile pozitif yönde korelasyon gösterdi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları diğer literatür çalışmalarıyla tutarlıydı. NSE, AHRE hastalarında sessiz nörolojik iskemiyi göstermede etkili biyobelirteç olarak kullanılabilir. Daha yaşlı, CHA2DS2-VASc skoru daha yüksek ve LA çapı artmış hastalarda AHRE süresi daha uzundu. Bu durum AF gelişmeden önce AHRE'nin de altta yatan patofizyolojik değişikliklerin açıklanmasında rol oynayabilir. NSE düzeyleri AHRE süresi dışında LA çapıyla da ilişkili olması, artan LA çapı ile trombüs gelişmesine katkı sağladığı düşünülebilir.
Massachusetts General Hospital bilişsel ve fiziksel işlev anketi Türkçe versiyonu: Bir güvenilirlik geçerlilik çalışması
Giriş: Massachusetts General Hospital Bilişsel ve Fiziksel İşlev Anketi (MGHBFA) bilişsel ve fiziksel fonksiyonu birlikte değerlendiren bir ankettir. MGHBFA'nın Türkçe versiyonunun güvenilirlik ve geçerliliği hali hazırda çalışılmamıştır. Amaç: Biz bu çalışmada, MGHBFA'nın Türkçe' ye çevirisini ve kültürel adaptasyonunu yaparak, Türkçe versiyonunun fibromiyalji (FM) tanılı hastalarda geçerlilik ve güvenilirliğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalına başvuran ve ACR-2016 FM tanı kriterlerine göre fibromiyalji tanısı almış, çalışmaya katılmak için yazılı onam veren, 18 yaş üstü, 117 hasta gönüllülük esasına göre çalışmaya dahil edildi. Anketin Türkçe uyumlandırılması için Massachusetts General Hospital Bilişsel ve Fiziksel İşlev Anketi Türkçe' ye çevrildi. Elde edilen Türkçe versiyonun anlaşılabilirliği 5 hasta ve 5 sağlık çalışanı tarafından değerlendirildi ve anketin son şekli hazırlandı. Türkçe güvenilirlik ve geçerliği gösterilmiş olan Mini mental durum testi (MMDT), Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği hastalara uygulandı. Test tekrar test güvenirliği için MGHBFA Türkçe versiyonu 1 hafta ara ile 2 kez dolduruldu. İç tutarlılık Cronbach's alpha hesaplanarak değerlendirildi. Geçerlilik ise MGHBFA Türkçe versiyonundan elde edilen total skor ile MMDT skoru, HAD depresyon ve anksiyete skorları ve FEA skoru arasındaki korelasyonlara bakılarak değerlendirildi. Tüm istatistiksel testler için SPSS Release 22 programı kullanıldı. Bulgular: İç tutarlılık değerlendirilmesinde Cronbach's alpha tüm alt gruplarda yüksek olarak bulundu. Test-tekrar test güvenilirliğinde, MGHBFA alt gruplarında intraclass korelasyon katsayısı yüksekti. MGHBFA, HAD depresyon ile anlamlı olarak iyi düzeyde pozitif korelasyon gösterirken HAD anksiyete ve FEA ile anlamlı olarak orta düzeyde pozitif korelasyon gösterdi. MGHBFA ve MMDT arasında anlamlı fakat zayıf bir negatif korelasyon tespit edildi. MMDT ile FM hastalık aktivitesi ve HAD anksiyete arasında anlamlı bir ilişki yokken HAD depresyon ile arasında anlamlı fakat zayıf negatif bir korelasyon mevcuttu. iv Sonuç: Bu çalışmayla MGHBFA Türkçe versiyonunun FM hastalarında yüksek güvenilirlik ve geçerliliği olduğu gösterildi. MGHBFA'nın Türk FM tanılı hastalara uygulanabilir olduğu sonucuna varıldı.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda sağlık okuryazarlığı düzeyinin yaşam kalitesi üzerine etkisi ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmayla Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi(OMÜTF) aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri hastalarda sağlık okuryazarlığı ve yaşam kalitesi düzeyinin, bunları etkileyen faktörlerin ve sağlık okuryazarlığının yaşam kalitesi üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı özellikteki araştırma kapsamında 20.07.2022-20.11.2022 tarihleri arasında OMÜTF aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri 330 hastaya 3 bölümden oluşan veri toplama formu yöneltilmiştir. Sağlık okuryazarlığı TSOY(Türkiye Sağlık Okuryazarlığı)-32 ölçeği ile yaşam kalitesi ise SF-36(Short Form-36) ile değerlendirilmiştir. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS sürüm 25.0 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çeşitli değişkenler arasındaki farklılıkların değerlendirilmesinde Independent Samples t testi ve One-Way ANOVA testi kullanılmıştır. p<0,05 istatistikçe anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %55,8'i(n=184) kadın, %44,2'si(n=146) erkektir. Yaş ortalaması 40,03±13,55'tir. Katılımcıların %27,0'ı(n=89) yetersiz, %40,0'ı(n=132) sorunlu sağlık okuryazarlığına sahiptir. Sf-36 alt boyutlarından alınan puanlar sırasıyla fiziksel fonksiyon=84,40, fiziksel rol güçlüğü=67,34, emosyonel rol güçlüğü=63,43, vitalite=49,09, ruhsal sağlık=60,90, sosyal işlevsellik=68,97, ağrı=67,03, genel sağlık algısı=57,37'dir. SOY toplam puanı ile SF-36 ölçeği alt boyutlarından "Fiziksel Fonksiyon" puanı (r=0,303 p<0.001), "Fiziksel Rol Güçlüğü" puanı (r=0,271 p<0.001), "Enerji/Canlılık/Vitalite" puanı (r=0,368 p<0.001), "Ruhsal sağlık" puanı (r=0,166 p=0.003), "Sosyal işlevsellik" puanı (r=0,295 p<0.001), "Ağrı" puanı (r=0,226 p<0.001), "Genel sağlık algısı" puanı (r=0,322 p<0.001) arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Sağlık okuryazarlığı toplam puanı ve hastalıklardan korunma/sağlığın geliştirilmesi alt boyut puanı ile yaşam kalitesinin emosyonel rol güçlüğü dışındaki tüm alt boyut puanları arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki mevcuttur. Sağlık okuryazarlığı tedavi ve hizmet alt boyut puanı ile yaşam kalitesinin tüm alt boyutlarının puanları arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki vardır. Bu sonuçlardan hareketle toplumun yaşam kalitesini artırmak için hasta gruplarını ayırt etmeden tüm toplumda sağlık okuryazarlığı düzeyini arttırmaya yönelik daha ciddi adımlar atılmalıdır. Anahtar Kelimeler: "Sağlık okuryazarlığı", "Yaşam kalitesi", "Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi"
Çocuklarda ateş, nabız ve solunum parametrelerinin etiyolojiye göre retrospektif incelenmesi
Amaç: Ocak 2020–Aralık 2022 tarihleri arasında kliniğimizde takip ettiğimiz ateşli hastalığı olan çocuklarda, solunum sayısı ve kalp atış hızını incelemek, etiyolojik farklılıklarına göre birbiri ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Olgular ve Yöntem: Hastane bilgi işlem sistemine kayıtlı Ocak 2020-Aralık 2022 arası Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde üst solunum yolu enfeksiyonu, pnömoni, kalp hastalığı, nötropenik ateş, MIS-C tanısı konmuş, yatış anında veya yatışı sırasında ateşi olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar arasında belirgin anemisi olanlar ayrı bir grup olarak değerlendirildi. Tespit edilmiş olan hastaların sistemde kayıtlı olan bilgileri ve hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi. Kayıtlardan hastalara ait; cinsiyet, başvuru anındaki yaş, vital parametreler (ateş, solunum sayısı, nabız, hemogram, C-reaktif protein) hastanede yatış süresi, izlemde neler olduğu belirlendi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 22 programı kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler için varyans analizi, Shapiro Wilk testi, Kruskall Wallis H testi, Levene testi, tek yönlü ANOVA ve Welch ANOVA testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 205 hastanın yaş ortalaması 76,1561,08 (min=1, max=204) ay idi. Tanı gruplarına göre (ÜSYE, pnömoni, kalp hastalığı, nötropenik ateş, MIS-C, belirgin anemi) ateş atak anında solunum sayısında sapma (S.S1) oranı değerlendirildiğinde pnömoni grubunda anlamlı yükseklik tespit edildi. Ateş atak anında tüm tanı gruplarında nabız sayısında artış olamakla birlikte, nabız saysısında sapma (N.S1) değerleri arasında gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Pnömoni ve kalp hastalığı grubunda ateşsiz dönemin 3,6,15 ve18. saatlerinde; solunum sayısında anlamlı yükseklik tespit edildi. Ayrıca, ateşsiz dönemin 9,12 ve 21. saatlerindeki solunum sayısı pnömoni grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Nötropenik ateş grubunda ateşsiz dönemin 12,21,24. saatlerindeki nabız sayısı anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Ateşsiz dönemin 21. saatinde nötropenik ateş ve belirgin anemi gruplarında nabız sayısının anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Ateşsiz dönem 3. saatinde kalp hastalığı olanların V.S.S3 seviyesi, MIS-C grubuna göre daha fazla görüldü. MIS-C tanılı grubunda ateş atağı anında CRP değeri diğer gruplardan daha yüksek saptandı. Kalp hastalığı ve nötropenik ateş grubunda, CRP artışının anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Ateş atağında pnömoni grubunda solunum sayısındaki artışın daha yüksek olduğu ateşsiz dönemde de takipnenin devam ettiği görüldü. Bu nedenlerle, ateşli hastalarda takipne beklenen seviyeden yüksek seyrediyorsa ve ateşsiz dönemde de devam ediyorsa alt solunum yolu enfeksiyonları öncelikli olarak düşünülmelidir. Belirgin anemili grupta eritrosit transfüzyonu yapılıncaya kadar nabız sayısının daha yüksek olduğu tespit edildi. Doku hipoksisinin gecikmeden düzeltilmesi ve kardiyak yükün azaltılması için belirgin anemisi olan hastalarda eritrosit transfüzyonu geciktirilmemelidir.
V-notes histerektomi, vajinal histerektomi vetotal laparoskopik histerektomi operasyonlarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Histerektomi, jinekolojik cerrahide önemi büyük olan bir operasyondur. Günümüzde histerektomi, abdominal yolla ve minimal invaziv tekniklerle ( laparoskopik, vajinal , v-NOTES, robotik ) yapılabilmektedir. Histerektomi yönteminin belirlenmesinde hastanın kliniği, anatomisi, histerektomi endikasyonu, cerrahın tecrübesi, histerektomi yapılacak merkezin donanımı belirleyici olmaktadır. Literatürde yapılan çalışmalarda vajinal yolun hasta konforu açısından daha sık seçilmesi gerektiği düşünülse de histerektomi tekniklerinin birbirlerine göre avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Çalışmamızda yeni bir yöntem olan v-NOTES histerektomi ile vajinal histerektomi ve laparoskopik histerektominin retrospektif karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2021 tarihi ile 1 Aralık 2022 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğimizde yapılan benign endikasyonlu 186 histerektomi vakası dahil edilmiştir. Bu tarih aralığında yapılan tüm v-NOTES histerektomi operasyonları çalışmaya dahil edilirken hasta seçiminde bias olmaması açısından son 62 vajinal histerektomi ve son 62 laparoskopik histerektomi operasyonu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız, retrospektif ve tek merkezli bir çalışmadır. Operasyonlar eşit sayıda çalışmaya dahil edilmiştir. Bu üç histerektomi tekniğinin endikasyonları, ağrı skorları , pariteleri, postoperatif taburculuk süreleri ,operasyon süreleri, hastaların yaşları, vücut kitle indeksleri, preoperatif ve postoperatif hemoglobin farkları, intraoperatif veya postoperatif komplikasyon olup olmaması , hastaların geçirilmiş sezaryen öyküsü ve/veya pelvik cerrahi öyküsünün bulunup bulunmayışı, operasyonlarda ooferektomi ve salpenjektomi oranları , ek cerrahi ihtiyacı ,ek cerrahi prosedür uygulanıp uygulanmayışı ve uterus ağırlıklarına göre üç cerrahi teknik karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Üç cerrahi teknik karşılaştırıldığında en az hemoglobin düşüşü v-NOTES histerektomi grubunda bulunmuştur ve v-NOTES histerektomideki ortalama hemoglobin farkı vajinal histerektomiden (VH) anlamlı olarak düşük bulunmuştur(p:0,009<0,05). Operasyon süresinde ise ortalama en uzun süre v-NOTES histerektomi grubundadır ve vajinal histerektomi grubunun operasyon süresi, V-NOTES histerektomi grubuna göre anlamlı olarak daha kısa sürmüştür (p:0,005<0,05) . Taburculuk süreleri karşılaştırıldığında, v-NOTES histerektomi grubunun anlamlı olarak laparoskopik histerektomi grubuna göre daha kısa sürede taburcu edildiği görülmüştür (p:0,022<0,05), vajinal histerektomi grubu ile ise aralarında anlamlı fark izlenmemiştir(p: 1,00>0,05). Çalışmamıza katılan hastaların yaş ortalamaları değerlendirildiğinde vajinal histerektomi yapılan grubun yaş ortalamasının en yüksek olduğu ve v-NOTES histerektomi ve laparoskopik histerektomi grubu ile aralarında anlamlı bir fark olduğu gözlenmiştir (p:0,01<0,05). Hastaların vücut kitle indeksleri karşılaştırıldığında ise ortalama vücut kitle indeki en yüksek v-NOTES histerektomi grubunda bulunmuş ve laparoskopik histerektomi ile aralarında anlamlı bir fark izlenmiştir(p:0,005<0,05) .Endikasyonlar değerlendirildiğinde ise laparoskopik histerektomi ve v-NOTES histerektomi grubunda en sık endikasyonu anormal uterin kanama oluştururken, vajinal histerektomi grubunun en sık endikasyonu pelvik organ prolabsusuydu. Bu üç cerrahi tekniğin postoperatif 6. Saat ağrı skoru karşılaştırıldığında 1,53 ile en düşük ağrı skoru v-NOTES histerektomi grubundaydı ve üç cerrahi teknik karşılaştırıldığında ağrı skoru açısından aralarında anlamlı bir farklılık vardı (p:0,01<0,05). Uterus ağırlıkları karşılaştırıldığında ise üç cerrahi teknik arasında anlamlı bir fark görülmemiştir ( p:0,426>0,05). Pelvik cerrahi öyküsü ve sezaryen öyküsü v-NOTES histerektomi grubunda vajinal histerektomi grubuna göre daha fazlaydı. Aynı zamanda ooferektomi ve salpenjektomi oranlarına bakıldığında da v-NOTES histerektomi grubunda vajinal histerektomi grubuna göre daha fazla izlenmiştir. Laparaskopik histerektomi grubunda ise en yüksektir. Hastaların pariteleri değerlendirildiğinde ise üç grup arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir (p:1,139>0,05). İntraoperatif komplikasyonlar değerlendirildiğinde 1 v-NOTES histerektomi ve 2 vajinal histerektomi operasyonunda mesane perforasyonu gözlenmiş, 1 vajinal histerektomi operasyonunda ise kanama gözlenmiştir. Postoperatif komplikasyon üç grup için de olmamıştır. V-NOTES histerektomi grubunda 3 hastada, vajinal histerektomi grubunda 1 hastada ek cerrahi ihtiyacı olmuştur. Laparoskopik histerektomi grubunda ise ek cerrahi ihtiyacı gözlenmemiştir. Bu üç cerrahi teknikte kullanılan ek cerrahi prosedürler değerlendirildiğinde en fazla ek cerrahi prosedür uygulanan operasyon vajinal histerektomi grubu, en az ek cerrahi prosedür uygulanan operasyon ise laparoskopik histerektomi grubudur. Üç cerrahi teknik karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde ise ek cerrahi prosedür açısından cerrahi teknikler arasında anlamlı fark izlenmiştir ( p:0,01<0,05 ). Maliyetler değerlendirildiğinde vajinal histerektomi grubu en az maliyetli operasyon olup v NOTES histerektomi ve laparoskopik histerektomiye göre anlamlı olarak daha düşük maliyetlidir ( p:0,003<0,05, p:0,01<0,05).v-NOTES histerektomi ile laparoskopik histerektomi grubu maliyet açısından karşılaştırıldığında ise ;v-NOTES histerektomi grubu laparoskopik histerektomi grubuna göre anlamlı olarak daha düşük maliyetlidir (p:0,01<0,05 ). Sonuç: Üç cerrahi teknik karşılaştırıldığında; v-NOTES histerektomi grubu preoparatif ve postoperatif hemoglobin farkı en düşük operasyon olup, en düşük taburculuk süresi ve en düşük postoperatif 6. saat ağrı skoru bu cerrahi teknikte bulunmuştur. Çalışmamızdaki sonuçlara göre adnekslere ulaşımda v-NOTES histerektomi grubu vajinal histerektomiden daha etkili bulunmuştur. Geçirilmiş batın içi operasyonu olan veya uterusu büyük olan hastalarda da v-NOTES histerektomi, vajinal histerektomiye kıyasla operasyonu kolaylaştırır. Maaliyet hesabı yapıldığında en düşük maliyetli grup vajinal histerektomi grubu olarak bulunmuştur. Ayrıca v NOTES histerektomi grubu laparoskopik histerektomiye göre anlamlı olarak daha düşük maliyetli bulunmuştur. v-NOTES histerektomide vajinal histerektomiye göre daha geniş bir görüş alanı sağlanır ve laparoskopik histerektomiye göre daha düşük maliyetlidir. Ayrıca vajinal yol kullanılarak hastalara estetik sonuçlar verilebilmektedir. Tüm bu sonuçlarla v-NOTES histerektominin; laparoskopik histerektomi ve vajinal histerektomiye alternatif kullanılabilir güvenli bir cerrahi olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler :v-NOTES histerektomi, Vajinal Histerektomi ,Laparoskopik Histerektomi
Birinci basamakta tip 2 diyabet hastalarının ilaç uyumu ve yaşam kalitesi ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, birinci basamakta tip 2 diyabet hastalarının ilaç uyumu ve yaşam kalitesi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel tipte bir çalışmadır. Temmuz-Ekim 2022 tarihleri arasında 18-65 yaş arası tip 2 diyabet hastaları dahil edildi. Katılımcılara bir anket uygulandı. Ankette sosyodemografik özellikler, Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği (DQOL) ve Modifiye Morisky Ölçeği (MMÖ) yer aldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 209 tip 2 diyabet hastası katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 53,5±9,2 yıl ve %51,7'si kadındı. Katılımcıların DQOL puan ortalaması 3,8±0,7 bulundu. MMÖ ortalama puanı 4,09±2,09 bulundu. Katılımcılardan; evli olanların, gelir durumu orta-yüksek olanların, diyabet tanı süresi <5 yıl olanların, diyabet komplikasyonu olmayanların, diyabet tedavisi olarak sadece OAD kullananların, diyabet ilaçlarını düzenli kullananların, diyabete yönelik diyet ve egzersiz yapanların ve diyabet kontrollerine düzenli gidenlerin yaşam kalitesi daha yüksek bulundu (p<0,05). MMÖ ilaç uyumu motivasyon düzeyi ve bilgi düzeyi yüksek olanların yaşam kalitesi daha yüksek bulundu (p<0,01). Sonuç: Katılımcıların ilaç uyumu motivasyon ve bilgi düzeyleri artan yaşam kalitesi ile ilişkiliydi. Diyabet kontrolleri için birinci basamağa başvuru yüksek yaşam kalitesi ile ilişkiliydi. Anahtar Kelimeler: diabetes mellitus, yaşam kalitesi, tedavi uyumu, birinci basamak
Türkiye'de görev yapan aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin bel ağrısı hakkında bilgi ve uygulamaları
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Türkiye'de görev yapan aile hekimliği asistanlarının bel ağrısı hakkında bilgi ve uygulamalarını değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırma 04.08.2022-08.11.2022 tarihleri arasında yapıldı. Türkiye'de aile hekimliği uzmanlık eğitimi alan asistan hekimlerden çalışmayı kabul edenler ile yapılan kesitsel, tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Hekimlere online anket formu uygulandı. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS sürüm 25.0 kullanılarak gerçekleştirilmiş olup istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 225'i erkek (%65,2) olmak üzere 345 asistan hekim katıldı. Hekimlerin bel ağrısı bilgi puanı ortalama değeri 31,4±4,83'tü. Hekimlerin bel ağrılı hasta yönetiminde kendini yeterli hissetme skoru ortalama değeri 6,43±1,58 saptandı. Hekimlerin bel ağrılı hasta yönetiminde kendini yeterli hissetmesi ile bilgi puanı arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.002). Hekimler; meslekteki çalışma yılına, asistanlıkta çalışma süresine, bel ağrısı ile ilgili aldıkları en kapsamlı eğitim yerlerine, poliklinikte bel ağrılı hastayla karşılaşma sıklığına, uzmanlık eğitimi sırasında Aile Sağlığı Merkezi'nde (ASM) görev alıp almama durumlarına göre bilgi puanları açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hekimlerin uzmanlık eğitimi sırasında Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon (FTR) rotasyonu alıp almama durumuna göre karşılaştırıldığında FTR rotasyonu alan hekimlerin bilgi puanı almayanlara kıyasla daha yüksek saptandı (p=0.012). Hekimlerin %46,7'si geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını hastalarına önermeyi tercih etmedi. Egzersiz önerisi yönteminin sorgulandığı çoklu yanıt verilebilen soruda hekimlerin %80,3'ü hastalarını FTR hekimine yönlendirmeyi, %55,4 hastalara resimli broşürler vermeyi, %22,9'u ise egzersizleri kendileri göstermeyi tercih etti. Hekimlerin medikal tedavi tercihleri sıklıkla nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) ve topikal ilaçlar oldu. Opioidleri tercih etme sıklığı düşüktü. SONUÇ: Hekimlerin ilgili hasta grubu ile tecrübe kazanmasının bilgi puanına herhangi bir etkisi olmadı. FTR rotasyonu yapmış olmanın bel ağrısı bilgi düzeyini arttırdığı görüldü. Hekimlere bel ağrısı ile ilgili verilen eğitimlerin arttırılmasının bel ağrılı hasta yönetimini kolaylaştıracağı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: aile hekimi, bel ağrısı, bilgi, uygulama
Mandibula kırıklarının 12 yıllık analizi: Retrospektif çalışma
Amaç: Mandibula kırıklarının insidansının, tedavi yöntemlerinin, sonuçlarının; bunları etkiyecek çeşitli faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi ve mandibula kırıklarının epidemiyolojisinin analiz edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Haziran 2022 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde mandibula kırığı nedeni ile tedavi edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara-alkol-nonintravenöz uyuşturucu madde kullanımı, sistemik hastalık varlığı, etiyoloji, dentisyon durumu, başvuruda anındaki semptom ve bulguları, hastanede yatış süresi, travma ile cerrahi arası süre, eşlik eden maksillofasiyal ve maksillofasiyal dışı ek yaralanmalar, tedavi yöntemleri, reoperasyon ve komplikasyonlar incelendi. Mandibula kırıklarının sınıflandırmasında; AO CMF (Association of Osteosynthesis , Craniomaxillofacial ) mandibula kırık sınıflaması kullanıldı. Bulgular: 543 hastada 913 kırık tedavi edildi. Erkek/kadın oranı 3.41'di. Pik insidans 3 dekattı. Trafik kazaları (%36,2) ve ardından düşme (%33,1) en sık etiyolojik nedendi. Düşme, kadınlarda ve pediyatrik hastalarda en sık etiyolojik nedendi. Kondil (%34,06) ve simfizis/parasimfizis (%23,22) en sık kırılan bölgeydi. Kondil kırığı olan hastalarda, kondil tabanı (%58,84) en sık kırılan alt bölgeydi. Kondil kırığı olan pediyatrik hastalarda; kondil başı (%42,85) en sık kırılan alt bölgeydi. Bir veya birden fazla komplikasyonu olan hastaların oranı %33.3 olarak bulundu. En sık görülen komplikasyonlar enfeksiyon (%13,63) ve maloklüzyondu (%11,05). Reoperasyon oranı % 8.2 idi. Sigara, alkol, nonintravenöz ilaç kullanımı ile enfeksiyon oranı arasında pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Travma ile cerrahi arası süre, kırık sayısı, sistemik hastalık varlığı, sigara-alkol-nonintravenöz uyuşturucu madde kullanımı ile genel komplikasyon arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Mandibula kırıklarının epidemiyolojisinin ve bunu etkileyen değişkenlerin iyi anlaşılması; mandibula kırıklarının tahmini, teşhisi, tedavisi ve önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Mandibula fraktürü, Epidemiyoloji, Etiyoloji, Tedavi, Komplikasyon
L5 vertebranın interkrest çizgiye göre yerleşiminin disk hernisi seviyesine etkisi
Lomber bölgedeki disk hernilerinin yaklaşık %90-95'i L4-L5 veya L5-S1'de meydana gelir. Alt lomber bölgede disk hernisi sıklığının fazla olmasının nedeni, bu seviyelerin en hareketli segment olması ve aksiyel basınca daha fazla maruz kalmaları ile açıklanabilir. L1-2, L2-3 ve L3-4 hernilerine üst lomber disk hernileri denir ve lomber disk hernilerinin sadece %5-10'unu oluşturur. İnterkrest çizgi ön-arka pelvis grafisinde her iki iliak kanatların en üst noktasından geçen yatay çizgidir. L5 vertebra ve interkrest çizgi arasındaki anatomik ilişki, lomber disk herniasyonu seviyesinde klinik öneme sahip olabilir. Bu nedenle L5 vertebranın interkrest çizgiye göre pozisyonu değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, interkrest çizgiye göre derin yerleşimli bir L5 vertebranın lomber disk hernisi seviyesine etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Direkt grafiler incelenerek interkrest çizgi L4 korpusundan geçen hastalar birinci grup, L4-5 disk mesafesi veya L5 vertebradan geçen hastalar ikinci grup olarak ayrıldı. Birinci grup derin yerleşimli L5 vertebra, ikinci grup derin yerleşimli olmayan L5 vertebra olarak kabul edildi. Çalışmamızda interkrest çizgiye göre L5 vertebranın derin yerleşimli olmasının üst ve alt seviye disk hernisi oluşumuna etkisi araştırılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda L5 yerleşiminin üst veya alt seviye disk hernisi oluşumuna etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. İnterkrest çizgiye göre L5 vertebra pozisyonunun L4-5 ve L5-S1 disk seviyesine etkisi araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda derin yerleşimli L5 vertebranın L5-S1 disk herniasyonu oluşumu açısından koruyucu olduğu, bu hastalarda L4-5 disk herniasyonunun daha fazla görüldüğü sonucuna vardık. Bunun nedeninin L5 vertebranın derin yerleşimli olduğunda L5-S1 segmentinin daha az hareketli olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: İnterkrest çizgi, lomber disk herniasyonu, derin yerleşimli L5 vertebra
34. gebelik haftası ve altındaki prematüre bebeklerde prematüre retinopatisi gelişiminde anne sütü ve diğer risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen preterm bebeklerde prematüre retinopatisi gelişimi, tedavi gerektiren hastalığa ilerleme sıklığı ve prematüre retinopatisi gelişiminde anne sütü alımı ve diğer risk faktörleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, tek merkezli araştırma olarak tasarlandı. 1 Ocak 2017-30 Haziran 2022 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen ≤34 hafta doğan 318 prematüre bebek incelenmeye alındı, prenatal, natal ve postnatal döneme ait veriler Anabilim Dalımız Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde kayıt edilmiş hasta verileri ve hastane bilgi yönetim sistemi taranarak retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel analizler SPSS for mac versiyon 26 yazılımı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uygun toplamda 318 hasta ve prematüre retinopatisi saptanan hasta sayısı 92(%28,9) idi. Hastaların doğum ağırlıkları ortalama 1470±445,89g, 21'i(%6,6) <28 hafta, 160'i(%50,3) 28-31. hafta ve 137'sinin(%43,1) 32-34. haftada doğduğu saptanmıştır, verilerine ulaşılamayan hastaların 17'si ise <28 hafta doğan grupta idi. Bebeklerin annelerinin yaş ortalaması 30,01 5,65 yıl, gestasyonel hastalık 52'sinde(%56,5), kronik hastalık 19'da(20,7). Annelerin 122'sine(%69,7) antenatal steroid uygulandığı saptanmıştır. Hastaların 135'inin(%42,5) anne sütü ağırlıklı, 106'sının(%33,3) anne sütü ve formüla ile, 77'sının(%24,2) sadece formüla ile beslendiği görüldü. Çalışmamızda PR tespit edilen hastaların %59,8'i evre I, %26.1 evre II, %14.1 evre III ve üç(%3,3) hastada A-ROP gelişti. Tedavi olarak 20(%21,2) hastaya İntravitreal Anti-VEGF uygulandı ve PR gelişen hastaların 70'ında(%76,1) spontan regresyon görüldüğü saptanmıştır. Çalışmamızda sadece anne sütü ile beslenen ve anne sütü ve formüla kombinasyonu alan hastalarda PR tespit edilme oranı sadece formüla kullanılan bebeklere göre daha düşük saptandı. Anne yaşı, annede kronik hastalık varlığı, gebe kalma yöntemi, doğum şekli, cinsiyet, antropometrik(SGA, LGA, AGA oluşu) ölçüm, kolostrum alımı, hiperglisemi varlığı, HFOV gün sayısı, BPD için steroid tedavisi alımı, PDA tedavi şekli ve kür sayısı, dopamin ve dobutamin kullanımı, erken/geç neonatal sepsis, sepsiste antibiyotik kullanım süresi ve GMK-İVK derecesi gibi pek çok faktörün PR gelişimi açısından risk faktörü olmadığı saptandı. Annelerinde gestasyonel hastalık olan pretermlerde PR gelişme açısından risk oluştuğu saptandı. PR gelişimi için beklenen diğer risk faktörler arasında tam enteral beslenmeye geçiş süresinin uzun olması, uzun süre TPN alımı, taburculuk tartısının düşük olması, RDS, BPD, apne saptanması durumu ve uzamış kafein gereksinimi, surfaktan kullanımı ve surfaktan dozu tekrarlama gerekliliği, artmış sepsis atak sayısı, uzamış IMV, uzamış NIMV, uzamış oksijen desteği süresi, transfüzyon ihtiyacı ve sayısının artması, PDA varlığı, hipotansiyon varlığı, inotrop desteği ihtiyacı, yüksek VIS skoru ve GMK-İVK varlığı PR sıklığını arttırdığı belirlendi. Bu çalışmada PR gelişimi için yüksek riskli grupta olan bebeklerde hastanede kalışı süresince AS alanlarda ileri evre PR ve taburculukta PR oranı AS almayan gruba göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda sadece anne sütü ile beslenen ve AS ve formüla kombinasyonu alan hastalarda PR tespit edilme oranı sadece formüla kullanılan bebeklere göre daha düşük saptandı. Diyette AS'nın yanı sıra tam enteral beslenmeye geçiş süresinin kısalığı da PR gelişimini önlemede önemli faktör olarak bulunmuştur. Sonuç: AS'nın prematüre bebeklerin beslenmesindeki önemli katkılarına PR'den koruyucu özelliği de eklenmelidir, çünkü çalışmamızda görterildiği üzere PR için riskli grupta AS alımı PR görülme riskini ve ileri evre PR gelişme ihtimalini riskli gruplarda azaltmaktadır. Anahtar Sözcükler: Anne sütü, beslenme, prematüre retinopatisi, risk faktörleri.