
47
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Farklı viskoziteye sahip 3B baskı dental modeller ve konvansiyonel alçı modellerde tarama abutmenti ile modelin doğruluk ve hassasiyetinin değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı; farklı viskoziteye sahip reçinelerle üretilen 3B baskı modeller ile alçı modellerin ve bu modellerdeki tarama parçalarının doğruluk ve hassasiyetinin değerlendirilmesidir. Çift taraflı posterior dişsiz prefabrik çene modeline dört adet paralel implant yerleştirilerek referans model elde edildi. Çalışmanın amacı doğrultusunda 3 grup oluşturuldu: alçı modeller (ST), düşük viskoziteye sahip DentaMODEL, Asiga reçinesi (400 mPa*s) ile üretilen modeller (AM-A) ve yüksek viskoziteye sahip Keyprint, Keystone reçinesi (600-1200 mPa*s) ile üretilen modeller (AM-K). Alçı modeller referans modelden splintli açık kaçık ölçü parçaları üzerinden polieter ölçü materyali ile ölçü alınarak Tip 4 dental alçı ile elde edildi. 3B baskı modeller farklı viskozite değerine sahip iki adet model reçinesi kullanılarak üretici talimatlarına göre üretildi. Tüm bu işlemler her grup için 8 adet çalışma modeli elde edilene kadar tekrar edildi (n=8). Referans model ve elde edilen 24 adet çalışma modeli analizlerin yapılabilmesi amacıyla yüksek tarama çözünürlüğüne sahip bir masaüstü tarayıcı ile tarandı. Çalışmada model RMS değeri, tarama parçalarına ait RMS değeri, tarama parçaları 3B ve açısal sapma değerleri ile implantlar arası doğrusal ve açısal sapma değerleri hesaplandı. Tüm analizler doğruluk ve hassasiyet için hesaplandı. Modellerin hizalanması için bir metroloji yazılım olan Geomagic Control X (Geomagıc Inc,3D Systems, NC, ABD) kullanıldı. Verilerin analizi Jamovi (Version 2.6) istatistiksel yazılımında Kolmogorov-Smirnov, Levene testi, tek yönlü ANOVA ve post-hoc Games-Howell testi ile yapıldı (α=0,05). Modellerin RMS sonuçlarına göre tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,043) ve doğruluk sıralaması AM-A>AM-K>ST şeklindedir. Hassasiyet sonuçları için AM-K grubu AM-A grubuna göre anlamlı derecede daha düşük değerler göstermiştir (p=0,015). Tarama parçaları RMS doğruluk tek yönlü ANOVA analizi sonuçlarına göre 14 ve 26 numaralı tarama parçalarında (p<0,013), hassasiyet sonuçlarına göre ise 14 ve 16 numaralı tarama parçaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,016). 3B sapma doğruluk sonuçlarına göre 14 numaralı tarama parçasında AM-K grubu ST grubundan (p=0,01), 16 numaralı tarama parçasında AM-K grubu diğer gruplardan anlamlı derecede daha yüksek sonuçlar göstermiştir (p<0,025). 26 numaralı tarama parçası için tüm gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,014). Doğruluk sıralaması ST>AM-A>AM-K şeklindedir. Hassasiyet sonuçları incelendiğinde 14 numaralı tarama parçasında AM-A grubu ST grubuna göre anlamlı derecede yüksek sonuçlar göstermiştir (p=0,021). Açısal sapma doğruluk sonuçları incelendiğinde 24 numaralı tarama parçasında ST grubu diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek değerler göstermiştir (p<0,007). 26 numaralı tarama parçasında ise AM-A grubu AM-K grubuna göre anlamlı derecede daha düşük değerler göstermiştir (p=0,007). Açısal sapma hassasiyet sonuçları için ise sadece 24 numaralı tarama parçasında ST grubu AM-K grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek değerlere sahiptir (p=0,040). İmplantlar arası doğrusal sapma doğruluk sonuçları için anlamlı fark yoktur (p>0,147). Hassasiyet sonuçları için 14-16 numaralı implantlar arası doğrusal sapmada AM-K grubu ST grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek değerler göstermiştir (p=0,033). İmplantlar arası açısal sapmaya ait doğruluk sonuçları incelendiğinde 24-26 implantlar arası açısal sapmada ST grubu diğer gruplara göre anlamlı derecede daha düşük sonuçlar göstermiştir (p<0,002). Hassasiyet sonuçlarına bakıldığında yalnızca 24-26 numaralı implantlar arasında AM-A grubu, ST grubuna göre anlamlı derecede daha düşük değerler göstermiştir (p=0,020). Her bir modelde implant ve multi-unit abutment seviyesindeki tarama parçalarına ait ortalama sapma sonuçları karşılaştırıldığında tüm model gruplarında implant ve multi-unit abutment seviyesindeki tarama parçaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,018) Dental implant modellerinin doğrulukları kıyaslandığında 3B baskı modeller alçı modellerden daha başarılı bulunmuştur. Hassasiyet için ise 3B baskı modeller alçı modellere alternatif olarak tercih edilebilir. Sapma bulgularına göre tarama parçalarının konumsal doğruluğu açısından AM-A grubunun ST grubu ile karşılaştırılabilir olduğu görülmüştür. Ancak AM-K grubunun tüm değerler için anlamlı olmasa da analizlerde en yüksek değerleri göstermesi kullanılan reçinenin viskozitesinin implant konumunu etkileyen önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. Tarama parçaları hassasiyet sonuçlarına göre modeller benzerlik gösterse de bazı durumlarda AM-K grubunda anlamlı derecede yüksek değerler kaydedilmiştir. Yüksek viskoziteye sahip reçine kullanımının tekrarlayan model üretiminde hata payını arttırabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez+PRP uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin MRG ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması
Bu çalışmada, temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez ve trombositten zengin plazma (PRP)'nin kombine uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırma, prospektif, randomize ve kontrollü bir çalışma olarak planlanmıştır. Çalışmaya Ekim 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, 42 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, iki eşit gruba ayrılmış: ultrason grubuna ultrason rehberliğinde, kontrol grubuna ise konvansiyonel yöntemle artrosentez ve PRP uygulamaları birlikte yapılmıştır. Artrosentez uygulamasında Tip II tek ponksiyonlu artrosentez (TPA) tercih edilmiştir. Hastalarda klinik olarak, görsel analog skala (VAS), maksimum ağız açıklığı (MAA), ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareket ölçümleri yapılmış ayrıca artrosentez ve PRP uygulamalarının işlem süreleri ayrı ayrı kaydedilmiştir. Radyolojik değerlendirmede ise diskin formu, diskin posizyonu, kondil-disk uyumu, eklem efüzyonu, kapsüler genişlik, eklem yüzeylerinde dejenerasyon, kondil başının tipi ve kondildeki kemik iliği ödemi değerlendirilmiştir. Klinik değerlendirmeler pre-operatif, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda gerçekleştirilmiş; tedavi sonuçları ayrıca 3. ayda MRG ile değerlendirilmiştir. Yapılan ölçümlerin istatiksel analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında, VAS, MAA, ipsilateral, kontralateral ve protrüziv hareket ölçümleri açısından pre-operatif durum ile 3. ay sonunda anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ancak, ultrason rehberliğinde yapılan uygulamalarda MAA, ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareketlerde daha hızlı sonuç alındığı gözlemlenmiştir. Tip II TPA ve PRP uygulama süreleri karşılaştırıldığında, ultrason rehberliğinde yapılan işlemlerin sürelerinin daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Radyolojik değerlendirmede, her iki grupta da diskin formu, kondil-disk uyumu, kondil başının şekli ve kondil başının dejenerasyonun değişmediği, eklem efüzyonu ve kapsüler genişliğin benzer şekilde azaldığı, kondildeki kemik iliği ödeminin benzer şekilde değişim gösterdiği saptanmıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında hastalarda daha erken klinik iyileşme gözlemlenmiş, ancak 3 aylık takip sonunda her iki yöntem de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: artrosentez, manyetik rezonans görüntüleme, ultrasonografi, temporomandibular eklem hastalıkları
Farklı materyal ve tekniklerle yapılan endokron restorasyonlarının internal ve marjinal uyumunun karşılaştırılması: in vitro çalışma
Bu çalışmanın amacı aşırı farklı materyal ve tekniklerle yapılan endokron restorasyonlarının internal ve marjinal uyumlarının karşılaştırılmasıdır. Bu in vitro çalışmada, benzer morfolojik özelliklere sahip, çürüksüz ve çekilmiş toplam 28 adet insan molar dişi kullanılmıştır.Çekim sonrası dişler su içinde muhafaza edilmiştir. Araştırma sürecinde tüm dişler, ölçüm ve uygulama aşamalarında benzer koşullarda işleme alınarak, materyallerin karşılaştırılabilirliğinin sağlanmasına özen gösterilmiştir.1.Grupta silikon ölçü materyali ile(Durosil C Silikon Ölçü ) konvansiyonel ölçü alınarak alçı model elde edildi ve model üzerine nanohibrit kompozit materyalinden(Universal Nano Hibrit Kompozit) endokron restorasyon yapıldı,2. Grupta prepare edilen dişler üzerinden intraoral tarama cihazı(Trios 5, 3Shape A/S) ile ölçü alınarak Cad sisteminde(3 Shape Dental Manager 2021 ) restorasyon dizayn edildi ve 3 boyutlu yazıcı(NextDent 5100 3D Printer ) kullanılarak 3D Rezin(C&B MFH (Micro Filled Hybrid) endokronlar üretildi.3.Grupta direk prepare edilen dişler üzerinden intraoral tarama cihazı (Trios 5, 3Shape A/S) ile ölçü alındı, Cad-Cam sistemi ile dizayn(ExoCad ;Onex dental) edilip feldspatik cam bloklardan(G Cream Blocks ) endokronlar üretildi.4.Grupta konvansiyonel ölçü alınarak alçı model elde edildi ,laboratuvar tarama cihazı ile modelin tarandı, Cad-Cam sistemi ile dizayn( ExoCad ;Onex dental) edilerek ile felspatik cam bloklardan (G Cream Blocks )endokronlar üretildi.Üretilen endokronlar rezin siman (Panavia F 2.0 - Üniversal Rezin Siman Seti)ile simante edildi.Örnekler sonuz separe yardımıyla 4 parçaya ayrıldı , internal ve marjinal siman aralıkları mikroskop( ile Olymus SZ40 Streo Mikroskop ) yardımıyla ölçüldü .Siman kalınlıkları µm cinsinden ölçüldü ve kaydedildi. Sonuçlar istatiksel olarak SPSS programında One-Vay ANOVA testi kullanılarak değerlendirildi.İnternal boşluk değerleri ortalaması Grup 1: 259,53µm ,Grup 2: 278,78 µm ,Grup 3: 234,32µm,Grup 4: 260,75µm olarak bulundu.Grup 3 en düşük değeri gösterirken Grup 2 en yüksek değeri gösterdi. Marjinal boşluk değerleri ortalaması Grup1: 150,00 µm ,Grup 2: 179,57 µm ,Grup3: 185,28 µm ,Grup4: 236,57 µm olarak bulundu.Grup 1 en düşük değeri gösterirken Grup2 en yüksek değeri göstermiştir. Bu çalışmada sayısal olarak en iyi marjinal uyum 1.grupta ölçülürken en iyi internal uyum sayısal olarak 3.grupta bulunmuştur .Ancak gruplar arasında her ölçüm değeri sonuçlarında istatiksel olarak herhangi bir bulunmamaktadır.
Sigara içen orta şiddetli periodontitis hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye destek olarak diyot lazer uygulanmasının periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Periodontal hastalıklar, konak bağışıklık yanıtı ile mikroorganizmalar arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan, patogenezinde pro- ve anti-enflamatuvar sitokinler ile oksidatif stres mediatörlerinin rol oynadığı kronik enflamatuvar hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı sigara içen orta şiddetli periodontitis hastalarında cerrahi olmayan periodontal tedaviye destek olarak diyot lazer uygulamasının periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerinde olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya; Selçuk Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran sistemik olarak sağlıklı Evre 3 Derece B periodontitise sahip sigara içen diyot lazer uygulanmış (L+S+) 15 birey, sigara içen diyot lazer uygulanmamış (L-S+) 15 birey, sigara içmeyen diyot lazer uygulanmış (L+S-) 15 birey ve sigara içmeyen diyot lazer uygulanmamış (L-S-)15 birey olmak üzere toplam 60 birey dahil edildi. Sondlama cep derinliği (SCD, SCD≥4, SCD≥5, SCD≥6), klinik ataşman seviyesi (KAS), plak indeks (Pİ), gingival indeks (Gİ) ve sondlamada kanama yüzdesi (SKY) gibi klinik periodontal kayıtlar alındı ve uyarılmamış tükürük örnekleri toplandı. Total Oksidan Seviyesi (TOS), Total Antioksidan Seviyesi (TAS), Malondialdehit (MDA) ve 8- Hidroksideoksiguanizon (8-OHdG) seviyeleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm istatiksel veriler iki düzeyli değişkenlerin ortalamalar arası fark kontrollerinde; homojen varyanslı ikililer için Student's t testi, heterojen varyanslı ikililer için ise Welch's t testi kullanılmıştır. Varyansların homojenliği Bartlett testi ile sınanmıştır. İki düzeyli değişkenlerin tekrarlı ölçümler arasındaki farkın kontrolünde Bağımlı Örneklem t testi kullanılmıştır. İkiden çok düzeyli değişkenlerin ortalamalar arası fark kontrollerinden önce Bartlett testi ile varyans homojenliği sınanmıştır. Homojen varyanslı değişkenlerde Fisher's ANOVA testi, heterojen varyanslı değişkenlerde Welch's ANOVA testi kullanılmıştır. Anlamlı bulunan farkların ikili karşılaştırmalarında; homojen varyanslı ikililerde Tukey testi, heterojen varyanslı ikililerde Games-Howell testi kullanılmıştır. İkiden çok düzeyli değişkenlerin tekrarlı ölçümler arasındaki farkın kontrolünde, öncelikle Mauchly's W testi ile küresellik sınanmıştır. Ardından tekrarlı ölçümlü ANOVA testi ile ölçümler arasındaki fark sınanmıştır. Anlamlı bulunan farkların ikili karşılaştırmalarında; küreselliğin sağlandığı ikililerde Bonferroni testi, küreselliğin ihlal edildiği ikililerde Holm testi kullanılmıştır. Parametreler arası korelasyon analizi Pearson korelasyon katsayısı ile sınanmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre gruplar arasında ortalama yaş bakımından kontrol grubunda sigara içen bireyler (L-S+) ile test grubunda sigara içmeyen bireyler (L+S-) arasında fark bulunmaktadır (p<0,05). Cinsiyet açısından hem test hem de kontrol grubunda sigara içenlerin çoğunu erkek hastalar oluşturdu. Cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası tüm gruplarda 1.ve 3. aylarda klinik parametrelerde KAS, SCD, SCD≥4, SCD≥5, SCD≥6, PESA, PISA, SKY, Pİ ve Gİ değerlerinde anlamlı bir azalma olmuştur (p<0,05). L+S- grubunda başlangıçtan birinci aya SCD≥6 parametresi, başlangıçtan üçüncü aya SCD≥5 ve Gİ parametresi, birinci aydan üçüncü aya SCD≥4, SCD≥5, Gİ ve KAS parametrelerinde diğer gruplara göre anlamlı olarak daha fazla bir azalma olmuştur (p<0,05). Biyokimyasal parametreler TAS, MDA ve 8-OHdG başlangıçta gruplara göre anlamlı bir fark gösterdi (p>0,05) TAS seviyeleri L-S+, L+S+ ve L-S- gruplarında başlangıca göre üçüncü ayda istatiksel olarak anlamlı artış gösterirken (p<0,05), test grupları olan L+S+ ve L+S- gruplarında ise başlangıca göre birinci ayda anlamlı artış gösterdi (p<0,05). Başlangıçtan birinci aya olan değişimlerde sigara içmeyen grupların TAS seviyelerinin diğerlerine göre daha fazla arttığı görüldü (p<0,05). TOS seviyelerinin L-S+, L+ S+ ve L+S- gruplarında başlangıçtan üçüncü aya anlamlı bir şeklide azaldığı görüldü (p<0,05). TOS parametresinin başlangıçtan birinci aya gruplar arası değişimlerine bakıldığında L+S- grubu ve L-S+ grubunda daha fazla azaldığı görüldü (p<0,05). MDA seviyelerinde L-S+ grubu haricinde diğer 3 grupta başlangıca göre üçüncü ayda anlamlı bir azalma gözlenirken (p<0,05), L-S- ve L-S+ gruplarında ise başlangıca göre birinci ayda anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,05). TOS parametresinin başlangıçtan birinci aya gruplar arası değişimlerine bakıldığında L+S- grubu ve L-S+ grubunda daha fazla azaldığı görüldü (p<0,05). 8-OHdG seviyelerinin dört grupta da başlangıca göre üçüncü ayda, L-S- ve L+S+ gruplarında birinci aya göre üçüncü ayda anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,05). PESA, PISA, Gİ, Pİ, KAS, SCD ve SKY arasında kuvvetli pozitif korelasyonlar saptandı (p<0,05). Başlangıçta üçüncü aya olan değişim miktarları arasındaki korelasyon analizinde MDA değişimi ile PESA değişimi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. TOS değişimi ise SCD, KAS ve PESA değişimleriyle pozitif korelasyon göstermiştir. Birinci ayla üçüncü ay arası değişimlerde de yine MDA değişimi; SCD≥4, SCD≥5, PISA ve Pİ değişimleriyle pozitif yönde korelasyon sergilemiştir. TOS değişimi de SCD≥4, SCD≥5 ve TAS değişimleriyle pozitif korelasyon göstermiştir. Bu çalışmanın sonuçları, cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak diyot lazer uygulamasının özellikle sigara içmeyen bireylerde olumlu etki sağladığı göstermektedir. Bu etkinin daha iyi görülebilmesi ve incelenen mediatörlerin tedavi takibindeki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için daha uzun gözlem süreli çalışmaların daha büyük örneklemde gerçekleştirilmesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Gömülü mandibular yirmi yaş cerrahisi sırasında binaural ritim ve 432 Hz frekanslı müziğin anksiyete ve stres üzerindeki rolünün araştırılması
Bu çalışma, gömülü mandibular üçüncü molar cerrahisi öncesinde uygulanan iki farklı işitsel müdahalenin — 432 Hz frekanslı müzik ve binaural ritimlerin — bireylerin stres ve anksiyete düzeyleri üzerindeki etkilerini fizyolojik, hormonal ve psikolojik göstergeler üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Dental cerrahi öncesi dönemde kaygı düzeyinin azaltılması hem hasta konforunu artırmakta hem de işlem sırasındaki klinik başarıya katkı sunmaktadır. Bu kapsamda yapılan çalışma, randomize, kontrollü ve tek kör bir klinik araştırma olarak planlanmıştır. Araştırmada toplam 84 sistemik olarak sağlıklı birey yer almış; katılımcılar rastgele olarak üç gruba ayrılmıştır: kontrol grubu (n=28), binaural ritim grubu (n=28) ve 432 Hz müzik grubu (n=28). Müdahale öncesi ve sonrası ölçümler, Dental Anksiyete Skalası (DAS), VAS (vizüel analog skala), tükürük kortizol düzeyi, kan basıncı, nabız ve oksijen satürasyonu gibi çeşitli parametrelerle gerçekleştirilmiştir. Uygulamalar, cerrahi işlem öncesindeki bekleme sürecinde gerçekleştirilmiş ve her birey yalnızca kendisine atanan işitsel uyaranı dinlemiştir. Çalışmanın bulguları, her iki işitsel müdahalenin de stres ve anksiyete düzeyinde anlamlı azalmaya neden olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, 432 Hz müzik uygulamasının binaural ritimlere kıyasla daha belirgin düzeyde fizyolojik rahatlama sağladığı, kortizol düzeyini düşürdüğü ve subjektif stres algısını daha etkili biçimde azalttığı saptanmıştır. Binaural ritim grubunda da anlamlı sonuçlar elde edilmiş olmakla birlikte, özellikle kortizol ve vital bulgularda 432 Hz grubunun daha avantajlı olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, farklı frekans özelliklerine sahip müziklerin bireyin stres yanıtı üzerinde farklılaştırıcı etkiler gösterebildiğini ortaya koymaktadır. Elde edilen veriler, müzik terapisi gibi non-farmakolojik müdahalelerin dental cerrahi öncesi dönemde etkin biçimde kullanılabileceğini göstermekte; özellikle 432 Hz frekanslı müziğin klinik uygulamalar açısından yüksek potansiyel taşıdığını vurgulamaktadır. Çalışma, sadece öznel değerlendirmelerle değil, aynı zamanda biyolojik belirteçlerle de desteklenmiş olması bakımından literatüre önemli katkılar sağlamaktadır. Sonuç olarak, müzik temelli yaklaşımların dental anksiyetenin yönetiminde etkili, güvenli ve uygulanabilir seçenekler sunduğu; hasta memnuniyetini artıran, tedaviye uyumu kolaylaştıran destekleyici bir yöntem olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dental Anksiyete, Müzik Terapisi, Binaural Ritim, 432 Hz Müzik
Gömülü 20 yaş cerrahisinde yeşil renge ve 432 hz frekanslı müziğe maruz kalmanın hasta anksiyetesıne etkisinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Bu çalışma, gömülü mandibular üçüncü molar cerrahisi öncesinde uygulanan iki farklı non-farmakolojik müdahalenin — yeşil gözlük uygulaması ve 432 Hz frekanslı müzik dinletisinin — bireylerin stres ve anksiyete düzeyleri üzerindeki etkilerini fizyolojik, hormonal ve psikolojik göstergeler üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Dental cerrahi öncesi dönemde kaygının azaltılması, hasta konforunu ve tedavi başarısını artırmakta, aynı zamanda postoperatif süreçte komplikasyonların azaltılmasına katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda, randomize, kontrollü ve prospektif bir klinik çalışma olarak tasarlanmıştır. Araştırmaya toplam 80 sistemik olarak sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılar randomizasyon yöntemiyle dört gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, yeşil gözlük grubu, 432 Hz müzik grubu ve kombine grup (yeşil gözlük + 432 Hz müzik). Müdahale öncesi ve sonrası değerlendirmeler; Dental Anksiyete Skalası (DAS), Durumluk Anksiyete Envanteri (STAI), Visual Analog Skala (VAS), tükürük kortizol düzeyi, nabız ve oksijen satürasyonu parametreleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre hem yeşil gözlük uygulaması hem de 432 Hz frekanslı müzik, bireylerin stres ve anksiyete düzeylerinde anlamlı azalma sağlamıştır. Özellikle kombine grubun, diğer gruplara kıyasla anksiyete ve stres parametrelerinde daha belirgin bir iyileşme gösterdiği saptanmıştır. Ayrıca, 432 Hz frekanslı müzik uygulamasının tek başına da anlamlı düzeyde kortizol düşüşü ve fizyolojik rahatlama sağladığı görülmüştür. Yeşil gözlük uygulamasının da stres yönetiminde etkili olduğu; vital bulgular üzerinde olumlu değişimlere neden olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, dental cerrahi öncesi dönemde non-farmakolojik müdahalelerin, özellikle kombine yaklaşımın (yeşil ışık ve 432 Hz müzik) etkin ve güvenli bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yöntemlerin, farmakolojik yaklaşımlara alternatif veya tamamlayıcı olarak dental anksiyetenin yönetiminde klinik uygulamalara entegre edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Dental Anksiyete, 432 Hz Müzik, Yeşil Işık, Müzik Terapisi
Dental implant yerleştirilmesinde kullanılan iki farklı frezin in vitro ortamda ısı oluşumu, primer stabilizasyon, yerleştirme ve çıkartma tork değerlerinin karşılaştırılması
Bu in vitro çalışmada, dental implant yerleştirilmesinde kullanılan iki farklı frez materyalinin (paslanmaz çelik ve titanyum) oluşturduğu ısı değişimleri ile implant yerleştirme torku, çıkartma torku ve primer stabilite üzerindeki etkileri karşılaştırılmıştır. Araştırma, Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi laboratuvarında taze dana kaburga kemiklerinden elde edilen 21 adet kortikal kemik blok üzerinde yürütülmüştür. Her blokta, her iki frez setiyle hazırlanan osteotomi bölgelerine aynı marka ve ölçülerde (5,1 mm çap, 10 mm uzunluk) implantlar yerleştirilmiştir. Her implant yerleştirmesi öncesi ve sonrası kemik ve frez sıcaklıkları lazerli infrared termometre ile kaydedilmiştir. Yerleştirme ve çıkartma torkları ratchet yardımıyla manuel olarak ölçülürken, primer stabilite değerleri rezonans frekans analizi (RFA) yöntemiyle Osstell cihazı kullanılarak belirlenmiştir. Veriler, parametrik dağılım özelliklerine göre uygun istatistiksel testler (bağımsız iki örneklem t-testi, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis) ile analiz edilmiştir. Sonuçlara göre; paslanmaz çelik frezler ile yapılan osteotomilerde elde edilen çıkartma (revers) tork değerleri, titanyum frezlere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Buna karşılık, yerleştirme torku ve primer stabilite açısından her iki frez seti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Sıcaklık analizlerinde ise bazı frez numaralarına bağlı olarak anlamlı farklar görülmüş, ancak genel olarak her iki frez setiyle de kritik sıcaklık eşikleri aşılmamıştır. Bu bulgular, paslanmaz çelik frezlerin daha yüksek mekanik tutulum sağladığını, ancak her iki frez setinin de biyolojik açıdan güvenli sınırlar içinde kaldığını göstermektedir. Sonuç olarak, implant cerrahisinde frez materyali seçiminin özellikle çıkartma torku gibi bazı parametrelerde etkili olabileceği, ancak genel cerrahi güvenliği açısından her iki materyalin de kullanılabilir olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Dental implant, Isı oluşumu, Osseintegrasyon, Primer stabilite
Farklı asit/şelasyon özellikli solüsyonların kök kanal dentin mikrosertliği ve mineralizasyonu üzerine etkisi: İn-vitro bir çalışma
Bu in-vitro çalışmanın amacı; %17 etilendiamin tetraasetikasit (EDTA) ve %10 sitrik asit (SA) gibi geleneksel asit/şelasyon özellikli solüsyonlar yanı sıra 1% fitik asit (FA), %5 borik asit (BA), %0.02 hipokloröz asit (HOCl), %2 perasetik asit (PAA), %25 tannik asit (TA) ve %9 etidronik asit (HEBP) solüsyonlarının kök kanal dentini mikrosertlik ve mineralizasyon değerleri üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Mikrosertlik testi için 45 adet çekilmiş insan üst insizör diş, dekorone edilip BL yönde dikey olarak kesilerek toplamda 90 adet dentin örneği elde edildi. Örneklerin kesilen yüzeyleri açıkta kalacak şekilde akrilik bloklara gömüldü. Mikrosertlik ölçümleri için; Vickers test cihazı ucu örnekler üzerinde her seferinde pulpa-dentin birleşim noktasından 100 µ uzaklıkta konumlandırılarak 3 ayrı ölçüm yapılıp ortalamaları alındı. Mineralizasyon testi için ise 90 adet çekilmiş insan alt premolar dişi kullanıldı. NaOCl ile yapılan şekillendirme sonrasında herbir test solüsyonu kök kanallarında 5 dak boyunca (1 ml/dk) uygulandı. Daha sonra kanallardan elde edilen dentin tozlarıyla ICP-OES testi element analizleri yapıldı. Hem mikrosertlik hem de mineral testi verilerinin istatistiksel analizlerinde; verilerin dağılımı Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleriyle değerlendirildi. Normal dağılım gösteren verilerde tek yönlü ANOVA ve Tukey HSD testi, normal dağılmayan verilerde ise Kruskal-Wallis testi ve Bonferroni düzeltmeli ikili karşılaştırmalar uygulandı (p<0.05). Vickers testinde elde edilen sonuçlara göre; kontrol grubuyla karşılaştırıldığında mikrosertlikte en fazla düşüş FA, PAA ve EDTA uygulanan gruplarda olup (p<0.05); üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı tespit edildi (p>0.05). BA, SA ve HOCl uygulanan gruplarda da kontrol grubuna göre mikrosertlikte azalma gözlemlendi (p<0.05) ve gruplar arasındaki fark da istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Mikrosertlikte en az azalma HEBP uygulanan grupta gözlenirken (p<0.05); TA, istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte mikrosertlikte artma gözlemlenen tek solüsyon olarak bulundu (p>0.05). ICP-OES testinde elde edilen sonuçlara göre; farklı solüsyon uygulanan gruplar arasında dentin Ca⁺², Ca/P, Mg⁺² ve S⁻² düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı (p>0.05) ancak diğer element düzeylerinde anlamlı farklar olduğu tespit edildi (p<0.05). B⁺³ düzeyini en fazla artıran grup BA olarak bulundu (p<0.05). Cu⁺² düzeyi EDTA, FA ve PAA gruplarında artarken, HOCl'de azaldığı gözlemlendi (p<0.05). Fe⁺² düzeyi EDTA ve FA'da artarken; HOCl'de azaldı (p<0.05). Tüm solüsyonlar K⁺ düzeyini azaltırken; en fazla azalma PAA, en az TA grubunda görüldü (p<0.05). Na⁺ artışı EDTA'da en yüksek iken, PAA'da en düşük olarak tespit edildi (p<0.05). EDTA solüsyonu, Zn⁺² düzeyinde en fazla azalmaya neden olurken, TA en fazla artmaya neden olan solüsyon olarak bulundu (p<0.05) P⁻³ düzeyinde yalnızca PAA grubunda anlamlı azalma görüldü (p<0.05). Mevcut çalışma şartları doğrultusunda mikrosertlik sonuçları dikkate alındığında; TA ve diğer solüsyonlara göre dentin yapısını daha az etkilediği görülen HEBP'nin; EDTA ve SA'ya alternatif irrigasyon solüsyonları olarak umut vadeden seçenekler oldukları söylenebilir. Mineralizasyon değerlendirme sonuçları dikkate alındığında ise; kullanılan tüm irrigasyon solüsyonlarının dentinin Ca⁺², Ca/P, Mg⁺² ve S gibi temel yapısal mineral seviyelerinde değişikliğe neden olmazken, diğer elementlerde farklı seviyelerde değişikliklere neden oldukları gözlenmiştir. Sonuç itibariyle; solüsyonların özellikle klinik kullanım optimal süre ve konsantrasyonlarının belirlenmesinde dentin mineral seviyeleri üzerindeki bu farklılıklarının gözönüne alınması; onların kısa/uzun dönem klinik başarıya katkı ve/veya sınırlılıklarının da daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Kök kanal dentini, irrigasyon, şelasyon, mineralizasyon, mikrosertlik, ICP OES, Vickers
3 boyutlu yazıcı ile üretilen daimi kron materyallerine farklı yüzey bitirme ve cila işlemlerinin pürüzlülük ve renk stabilitesi üzerine etkisi
Bu in vitro çalışmanın amacı, farklı yüzey bitirme-cila işlemleri ve aşındırma prosedürleri uygulanan üç boyutlu (3B) yazıcılarla üretilen üç farklı daimi kron materyallerinin (Bego VarseoSmile Triniq, Alias Dental Crown, Saremco Print Crowntec) yüzey pürüzlülüğünü ve termal siklus ile yaşlandırma sonrası kahve solüsyonunda bekletilmesi sonucu, materyallerin renk stabilizasyonuna etkisini incelemektir. Çalışmamızda A2 renginde olan materyallerin tasarımı 10 mm çapında 2 mm kalınlığında disk şeklinde yapıldı. Üretici firma talimatlarına uygun 3B yazıcılarda basılarak numune üretimi gerçekleştirildi. Tüm örneklerin katman kalınlığı 50 μm ve baskı yönelimi 90o olarak ayarlandı. Her materyal için 50 adet olacak şekilde toplam 150 adet numune üretildi. Tüm numunelerin yüzeyine 600 grenli silikon karbid zımpara ile su altında zımpara işlemi yapıldı. Her bir materyal grubu uygulanan yüzey işlemlerine göre 5 gruba ayrılmıştır (n=10). Kontrol grubuna sadece zımpara işlemi uygulandı. Yüzey işlemlerine göre mekanik polisaj grubu ve Optiglaze grubu oluşturuldu. Ardından Optiglaze uygulanan yüzeylere klinik uyumlamayı taklit etmek adına kırmızı bantlı elmas frezle aşındırma yapılmasıyla aşındırma grubu oluşturuldu. Aşındırılan yüzeylere yeniden mekanik polisaj uygulamasıyla repolisaj grubu oluşturuldu. Örneklerin yüzey pürüzlülük (Ra) değerlerini ölçmek için Zygo ZeGage Optik Profilometre (Zygo Corporation, Middlefield, CT, ABD) kullanıldı. Örneklerin renk ölçümleri ise EasyShade V (Vita Zahnfabrik, Almanya) spektrofotometresi kullanılarak yapılmıştır. Tüm örnekler 5-55 Co banyo tankları bulunan 5.000 devirlik termal siklus işlemi uygulandı. 37 Co etüv cihazında 7 günlük kahve solüsyonunda bekletilen numunelerin ikinci renk ölçümleri yapıldı. Renk farkı değerleri için CIEDE2000 renk farkı (ΔE00) formülü kullanılarak hesaplanmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluk testi Kolmogorov-Smirnov testi kullanılarak; varyans homojenliği için Levene testi kullanılarak test edilmiştir. Parametrik olmayan testlerden ikiden fazla grup için Kruskal Wallis H testi uygulanmış devamında farklılığın testi için Mann-Whitney U testi yapılmıştır. Korelasyon analizi için Spearman korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. Materyallerin Ra değerleri incelendiğinde yapılan yüzey işlemlerine göre istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Repolisaj grubu dışındaki tüm grupların Ra değerleri materyaller arasında istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmuştur xii (p<0,05). Mekanik polisaj, Optiglaze ve repolisaj uygulaması materyalleri klinik kabul edilebilir plak birikim eşiğine (<0,2 μm) ulaştırmıştır. En düşük Ra değeri Bego- Optiglaze grubunda gözlemlenmiştir. Materyallerin renk değişim değerleri incelendiğinde uygulanan yüzey işlemlerine göre istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). En düşük ΔE00 değeri Bego-Optiglaze grubunda, en yüksek ΔE00 değeri Alias-Aşındırma grubunda bulunmuştur. Tüm gruplar arasında yalnızca Bego-Optiglaze grubunun ΔE00 değeri klinik kabul edilebilir eşik değerin altında bulunmuştur. Pürüzlülük ve renk değişimi arasında korelasyon bulunamamıştır. Farklı yüzey bitirme, cila ve aşındırma işlemleri materyallerin yüzey pürüzlülüğü ve renk değerlerini önemli ölçüde etkilediği bulunmuştur. Optiglaze uygulamasının mekanik polisaja benzer ya da daha iyi performans sergilediği görülmüştür. Repolisaj uygulamasıyla mekanik polisaja benzer ya da daha yüksek Ra değerleri elde edilmesi; 3B yazıcı hibrit materyallerinin klinikte simantasyon sonrası ağız için uyumlamanın ardından mekanik olarak polisajlanabilir olduklarının göstergesidir. Yalnızca Bego-Optiglaze grubunun ΔE00 değerinin klinik kabul edilebilir eşiğin altında bulunması klinik kullanım ömürlerinin gelişmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Eklemeli üretim, 3B Yazıcı, Optiglaze Color, mekanik polisaj, yüzey pürüzlülüğü, renk stabilitesi
Mandibular gömülü üçüncü azı dişlerinin çekim zorluğu ameliyat sonrası sonuçları yansıtır mı?
Gömülü mandibular üçüncü molar dişlerin cerrahi olarak çıkarılması, diş hekimliği pratiğinde en sık uygulanan cerrahi işlemlerden biridir. Bu operasyonlar genellikle rutin olarak gerçekleştirilse de, cerrahi sürecin zorluk derecesine bağlı olarak hastalarda farklı düzeylerde postoperatif komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir. Özellikle ağrı, ödem, trismus, fonksiyonel kısıtlılıklar ve buna bağlı olarak gelişen yaşam kalitesi kayıpları, hastaların tedavi sonrası dönemde en sık karşılaştıkları sorunlardır. Bunun yanı sıra, cerrahi müdahale vücutta fizyolojik stres yanıtlarını tetikleyerek sistemik biyokimyasal parametrelerde belirgin değişikliklere yol açabilmektedir. Bu nedenle, cerrahi zorluk derecesi ile postoperatif dönemdeki biyokimyasal ve klinik yanıtlar arasındaki ilişkinin anlaşılması, hem komplikasyonların önlenmesi hem de hasta memnuniyetinin artırılması açısından klinik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvuran ve cerrahi çekim endikasyonu bulunan 66 birey değerlendirilmiştir. Katılımcıların demografik verileri kaydedilmiş, cerrahi öncesinde Dental Anksiyete Skalası (DAS) ile kaygı düzeyleri ölçülmüş, Escoda'nın zorluk indeksi kullanılarak operasyonların güçlük dereceleri belirlenmiştir. Operasyon öncesi ve sonrası belirlenen günlerde kan örnekleri alınarak yüksek duyarlılıklı C-reaktif protein (hs-CRP) ve D-dimer düzeyleri incelenmiştir. Ayrıca postoperatif dönemde ağrı, ödem, trismus ve vital bulgular klinik olarak değerlendirilmiş, aynı zamanda hastaların oral sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi Ölçekleri (OHIP-14) kullanılarak ölçülmüştür. Çalışmanın bulgularına göre, cerrahi zorluk derecesinin artışı ile postoperatif ağrı, şişlik ve trismus şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. D-dimer seviyelerinin cerrahi sonrasında anlamlı şekilde yükseldiği görülmüş, bu durum operasyonel travmanın koagülasyon ve fibrinolitik sistem üzerindeki etkisini yansıtmaktadır. Buna karşın hs-CRP düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmemiştir. Bunun, hs-CRP'nin inflamatuvar yanıtta daha geç pik yapması ve ölçümlerin operasyon sonrası 4. günde sınırlı olarak yapılmasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, cerrahi zorluk derecesi arttıkça dental anksiyete skorlarının yükseldiği ve postoperatif yaşam kalitesi skorlarının olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak, gömülü mandibular üçüncü molar cerrahilerinde cerrahi zorluk derecesi, yalnızca cerrahi sürenin ve komplikasyonların şiddetini değil, aynı zamanda hastaların biyokimyasal stres yanıtlarını, vital bulgularını, anksiyete düzeylerini ve yaşam kalitesini de doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle, cerrahi planlamada Escoda'nın zorluk indeksinin rutin olarak kullanılması, hasta yönetiminde öngörülebilirlik sağlaması açısından değerli görülmektedir. Cerrahların, operasyon öncesi dönemde hastanın bireysel risk faktörlerini değerlendirerek uygun hazırlık yapmaları, komplikasyonların azaltılmasına ve hasta memnuniyetinin artırılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Gömülü üçüncü molar, Cerrahi zorluk indeksi, hs-CRP, D-dimer, Dental anksiyete, Postoperatif komplikasyonlar