
261
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Fazla kireçli toprakta yetiştirilen domatesin verim ve verim unsurlarına farklı su düzeyleri ile potasyum ve magnezyum uygulamalarının etkileri
Türkiye'de 23.4 milyon hektar tarım arazisinin %20'si asidik, %80'i ise kireçli ve bazik pH'lı topraklardan oluşmaktadır. Bu tür topraklarda yetiştirilen sebzelerde dengeli besleme uygulamaları ile verim ve kalite artırılabilir. Kalsiyum eksikliği ya da potasyum ve/veya magnezyum fazlalığı nedeniyle bitkinin yeterli düzeyde kalsiyum alamaması, özellikle yüksek hava nemi koşullarında yaprak veya meyvede kalsiyum eksikliğine yol açarak çiçek burnu çürüklüğü (ÇBÇ) gibi fizyolojik bozuklukların görülmesine neden olabilir. Kireçli topraklarda bulunan fazla kalsiyum, potasyum ve magnezyumun bitki tarafından yeterince alınmasını engelleyebilir. Kalsiyumun bitki bünyesine alımı büyük ölçüde su alımıyla ilişkili olup, bu elementler arasındaki antagonistik etkileşimler nedeniyle alım yeterli seviyeye ulaşamayabilir. Potasyum ve magnezyum ise sebze yetiştiriciliğinde yalnızca verim ve kalite artışı sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda bitkinin hastalık ve zararlılara karşı direncini artıran temel makro besin elementlerindendir. Domates üretiminde karşılaşılan en önemli sorun, toprak çözeltisindeki bu üç ana makro besin elementi arasındaki dengesizlikten kaynaklanan dengesiz beslenmedir. Bu bağlamda, 2023 yılında Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü Araştırma Serası'nda yürütülen çalışmada, fazla kireçli toprağa uygulanan farklı dozlardaki potasyum ve magnezyum ile farklı su seviyelerinin sanayilik domates üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Üç farklı su seviyesi (tarla kapasitesi nem seviyesinin %70, %100 ve %130'u), üç farklı potasyum dozu (0, 600 ve 1.200 mg K kg-1) ve üç farklı magnezyum dozu (0, 300 ve 600 mg Mg kg-1) uygulanarak tesadüf parselleri deneme desenine göre dört tekerrürlü olarak yürütülen çalışmada, fazla kireçli toprakta (%38.2) yetiştirilen sanayi domatesinin verim ve verim unsurlarına etkileri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, farklı su seviyeleri ile artan potasyum ve magnezyum dozları, domatesin verimini istatistiksel olarak önemli (p<0.001) derecede artırmıştır. En yüksek domates verimi (2913 g bitki-1) "%130 + K600 + Mg0" interaksiyonu ile elde edilmiştir. Uygulanan farklı su düzeyleri ile potasyum ve magnezyum dozlarının domateste verim ve verim unsurlarına etkileri de istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bulunmuş olup, meyve ağırlıkları uygulamalara göre 31.08 ile 60.10 g arasında değişmiştir. Bitki başına meyve sayıları 33.00 ile 66.00 adet, bitki gövde çapları 10.85 ile 16.61 mm, bitki boyları 60.25 ile 98.50 cm, meyve çapları 41.78 ile 51.05 mm, meyve pH'ları 4.55 ile 4.88, meyve sertlikleri 1.81 ile 11.00 kg cm-², briks değerleri %4.15 ile 7.07, meyvede titre edilebilir asitlik (%TA) değerleri %0.37 ile 0.87, C vitamini değerleri 5.70 ile 15.35 mg 100 g-1 arasında bulunmuş veçiçek burnu çürüklüğü oranları ise %0.00 ile 67.29 arasında değişmiştir. Çalışmada, domates yaprağının makro ve mikro besin elementi içerikleri, istatistiksel olarak önemli (p<0.001, p<0.01) derecede farklılık göstermiştir. Ayrıca, yaprak besin elementleri ile verim ve verim unsurları arasında da önemli korelasyonlar bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, toprak çözeltisinde değişebilir potasyum, kalsiyum ve magnezyum arasında; Ca/K = 12-13, Ca/Mg = 6-7 ve Mg/K = 2 gibi bir dengenin sağlanmasının, özellikle sebzeler ve diğer kültür bitkilerinin bu makro besin elementleri bakımından dengeli beslenmesi için gerekli olduğunu vurgulamaktadır.
Biyobenzer sıvı-sıvı arayüzeylerde WC temelli katalizörlerin katalitik aktivitelerinin incelenmesi
Günümüzde artan fosil yakıt kullanımı ve bununla beraber çevresel problemlerin oluşturduğu ciddi tehditler, enerji ihtiyacına yönelik alternatif kaynakların arayışını hızlandırmıştır. Hidrojen, yüksek ısıl değeri ve çevreci olması nedenleri ile fosil yakıtların alternatifi olabilecek önemli bir ara enerji taşıyıcısıdır. Hidrojen üretim metotlarından biri olan, biyolojik membranlar ile benzer özelliklere sahip sıvı-sıvı arayüzeylerde hidrojen üretim reaksiyonu alternatif hidrojen üretim proseslerine göre tekrar uygulanabilirliği, katı elektrotların temizlenmesi gibi ön aşamaların ortadan kaldırılması ve elektrolizörlere geçiş için bir basamak görevi görmesi gibi önemli avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Katalitik hidrojen üretiminde kullanılan en bilinen katalizörler Pt gibi değerli metaller ve bunların alaşımlarıdır. Ancak bu değerli metal katalizörlerin yüksek katalitik aktivitelerine rağmen doğada az bulunmaları ve yüksek maliyetleri kullanımlarını sınırlandırmaktadır. Son zamanlarda değerli metallere alternatif olarak genellikle Mo ve W temelli sülfürler, selenürler ve karbürlerin katalitik aktiviteleri oldukça ilgi çekmektedir. Özgün elektronik yapısı ve termal/kimyasal kararlılığı gibi özellikleri nedeniyle WC'ün katalitik uygulamalarda önemli bir aday olduğu, ancak mikro boyutlarda daha az aktif yüzey alanıyla proton adsorpsiyonunu azaltması katalitik aktivitesi için sınırlayıcı bir faktördür. Bu bağlamda güncel çalışmalar, metal katkılanması, heteroeklem tasarımı gibi stratejilere odaklanmaktadır. Bu tez araştırması kapsamında ilk defa hidrojenaz enziminden esinlenilmiş geçiş metalleriyle tasarlanan WC temelli katalizörlerin (WC/Ni, WC/Co ve WC/NiCo), sıvı-sıvı arayüzeylerde optik, elektrokimyasal ve kromatografik olarak hidrojen üretim reaksiyonundaki aktiviteleri incelenmiş ve karşılaştırılmıştır. Daha sonra kompozit katalizör tasarımında yerinde sentez metodu araştırılmıştır. Elektrodepozisyon yöntemi, sentez aşamasındaki karmaşık prosedürlerini, oluşturulacak yardımcı katalizörlerin büyük partikül boyutlarında olmasını ve arayüzeyde katalizörlerin eşit dağılımı gibi problemleri ortadan kaldırmaktadır. Hidrojenaz enzimlerinden esinlenilmiş katalizör tasarımının yanında elektrodepozisyon yoluyla ilk defa bu tez çalışmasında WC katalizörleri üzerinde MoSx, Pt ve Cu yardımcı katalizörlerinin öncü tuzlarından yerinde ek bir sentez prosedürüne ihtiyaç duyulmadan oluşturulmuş ve sıvı/sıvı arayüzeylerde hidrojen üretim çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu tez çalışmasında tasarlanan katalizörlerin sıvı/sıvı arayüzeylerde hidrojen üretim performansını katalizörsüz reaksiyonlara göre önemli seviyede arttırdığı ve değerli metallere alternatif olabileceği görülmüştür. Katalitik aktiviteleri kanıtlanan katalizörlerin yapısal ve morfolojik özellikleri X-ışını difraktometresi (XRD), X-ışını fotoelektron spektroskopisi (XPS), taramalı elektron mikroskopu (TEM), geçirimli elektron mikroskopu (SEM) ve enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi (EDX) gibi ileri karakterizasyon yöntemleriyle aydınlatılmıştır.
Kadmiyum veya kurşun stresi altındaki buğday fidelerine dışarıdan gallik asit ve/veya kurkumin uygulamalarının büyüme, fotosentetik parametreler, antioksidan sistem ve tolerans üzerine etkilerinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, 200 µM kadmiyum (Cd) veya 100 μM kurşun (Pb) stresine maruz kalan buğday (Triticum aestivum L.)'da 100 μM ekzojen GLA (gallik asit) ve/veya 100 μM CUR (kurkumin) uygulamalarının büyüme, klorofil flüoresansı, gaz değişim parametreleri enzimatik ve enzimatik olmayan antioksidanlar ve tolerans üzerindeki etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Cd veya Pb uygulanması ile nisbi sürgün büyüme oranı (RGR), bağıl su içeriği (RWC), karbon asimilasyon oranı (A), stoma iletkenliği (gs), Fv/Fm ve Fv/Fo değerlerinde kontrole kıyasla önemli azalmaların olduğu görülmüştür. Yalnız Cd maruziyeti kontrol grubuna göre glutatyon redüktaz (GR), NADPH oksidaz (NOX), monodehidroaskorbat redüktaz (MDHAR) aktiviteleri ile dehidroaskorbat (DHA) ve okside glutatyon (GSSG) içeriklerini artırmıştır. Cd uygulamalarına GLA ilavesi katalaz (CAT), peroksidaz (POX), askorbat peroksidaz (APX), glutatyon peroksidaz (GPX), glutatyon S- transferaz (GST), glutatyon redüktaz (GR), MDHAR, glutatyon (GSH) aktivitelerini artırırken; CUR ilavesi süperoksit dismutaz (SOD), POX, APX, GPX, GST, NOX, dehidroaskorbat redüktaz (DHAR) ve MDHAR aktiviteleri ile total askorbat (tAsA) ve GSH içeriklerini artırmıştır. Pb uygulaması kontrol grubuna göre sadece CAT, GST, NOX, DHAR, MDHAR aktiviteleri ile DHA ve GSSG içeriğini indüklemiştir. Pb uygulamalarına GLA ilavesi SOD, CAT, POX, APX, GPX, GST, GR, NOX, DHAR, MDHAR aktiviteleri ile GSH içeriğini artırırken, CUR ilavesi POX, APX, GPX, GST, GR, NOX, DHAR, MDHAR aktiviteleri ile GSH birikimini yükseltmiştir. Cd ve Pb stresine maruz kalan buğday yapraklarında hücrelerin ve zarla çevrili organellerin membran bütünlüğünü bozan H2O2 ve TBARS içeriklerinde artış olduğu belirlenmiştir. GLA ve CUR uygulamalarıyla TBARS (Pb+GLA hariç) ve H2O2 içeriği azalmış ve oluşan oksidatif hasarın etkileri hafifletilmiştir. Sonuç olarak; GLA ve/veya CUR uygulaması, Cd veya Pb stresine maruz kalan bitkilerde oluşan oksidatif hasarın olumsuz etkilerini iyileştirerek önemli bir role sahip olmuştur.
Biyopolimer esaslı kompozit gıda ambalajlarının üretimi ve karakterizasyonu
Besinlerin doğru şekilde korunması için insanlığın geçmişten günümüze arayışı devam etmektedir. Gıda ambalajı olarak kullanılan sentetik bazlı polimerlerin; çevreye karşı gösterdikleri toksik etkileri, pahalı olmaları ve kolay elde edilememeleri sebepleriyle kullanım oranları azalmış ve yeni ürün arayışları ortaya çıkmıştır. Doğal polimerler, yeni ürün arayışı için uygun özelliklere sahiplerdir. Doğada bulunan maddelerden elde edilebilirlikleri sayesinde çevreye herhangi bir toksik etki göstermeyen doğal polimerler, aynı zamanda biyolojik yollarla da elde edilebilmektedirler. Nişasta, bitkiler ve özellikle ekinler (mısır, buğday, pirinç) tarafından büyük miktarlarda üretilen karmaşık bir karbonhidrat polimerdir ve toksik olmaması, biyobozunur olması ve film oluşturma özelliğinden dolayı film üretiminde sıklıkla tercih edilen bir doğal polimerdir. Nişasta taşıdığı bu özellikler sayesinde yapılan bu çalışmada tercih edilmiştir. Nişasta esaslı filmlerin içeriğine farklı oranlarda (ağırlıkça %1, %3 ve %5) yenibahar özütü eklenmiş ve doğal polimer filmlerin özelliklerinin güçlendirilmesi ve filmlere antibakteriyel özellik kazandırılması amaçlanmıştır. Yenibahar (Pimenta racemosa), Myrtaceae familyasına ait en çok bilinen baharat çeşitlerinden biridir. Yapılan çalışmalar bu bitkinin sulu özütünün, antimikrobiyal, antioksidan ve anti-inflamatuar özellikler gösterdiğini ortaya koymuştur. Yapılan bu çalışmada elde edilen yenibahar özütü katkılı nişasta bazlı filmlerin antibakteriyel özellikleri, suda çözünme ve şişme özellikleri, su buharı geçirgenlikleri, ışık geçirgenlikleri, kalınlıkları ve yoğunlukları incelenmiştir. Ayrıca FTIR ve SEM analizleri ile yapısal özellikleri karakterize edilmiştir. Elde edilen sonuçlar nişasta esaslı polimer filmlerin içeriğindeki yenibahar özüt miktarı arttığında filmlerin; antibakteriyel özelliklerinde, opaklık, su buharı geçirgenliği, yoğunluk, çözünürlük ve şişme oranlarında, saf nişasta içeren filmlere göre anlamlı şekilde artış görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlar üretilen yenibahar özütü katkılı, nişasta esaslı polimer filmlerin gıda ambalajı olarak kullanım potansiyellerinin olabileceğine işaret etmektedir.
Tuz stresine maruz bırakılan nohut (Cicer arietinum L.) ve buğday (Triticum aestivum L.) yapraklarında eksojen ellajik asitin reaktif oksijen türleri, antioksidan savunma sistemi ve azot metabolizması üzerine etkileri
Tuz stresi, dünya genelinde tarımsal üretimi kısıtlayan ve bitkilerde büyüme ile gelişimi olumsuz etkileyen en önemli abiyotik stres faktörlerinden biridir. Bu stres, bitkilerde ozmotik dengenin bozulması, iyon toksisitesi ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) birikimi yoluyla fotosentetik kapasiteyi, hücre su dengesini ve metabolik süreçleri bozarak lipid peroksidasyonu, nisbi su içeriğinin (RWC) azalması ve hücre zar stabilitesinin bozulmasına yol açar. Fenolik bileşikler, bitkilerde antioksidan savunma mekanizmalarını güçlendirerek tuz stresinin neden olduğu zararları hafifletme potansiyeline sahiptir. Tez çalışmamızda, 100 mM tuz stresi altındaki buğday ve nohut bitkilerine 12.5 µM ellajik asit (EA) uygulanarak EA'nın etkileri değerlendirilmiştir. Tuz stresi şartlarında hem buğday hem de nohut bitkisinde nisbi büyüme oranları (RGR) ile RWC'nin önemli ölçüde azaldığı ve durumun özellikle nohutta ciddi şekilde artan elektriksel iletkenlik (EC) seviyeleriyle paralellik gösterdiği belirlenmiştir. Ayrıca, oluşan bu oksidatif stresin etkisiyle ortamda artan hidrojen peroksit (H2O2) seviyelerinin yanı sıra, TBARS içeriğinde de önemli bir artış gözlemlenmiş ve bu durum lipid peroksidasyonunun arttığını göstermiştir. Bu artışların özellikle nohut bitkisinde daha fazla olduğu ve bu durumun artan sodyum (Na) konsantrasyonuyla birlikte bitkide iyon birikiminin buğdaya kıyasla daha hızlı arttığından kaynaklanabileceği ileri sürülmektedir. Tuz stresi ayrıca azot metabolizmasını etkileyerek, özellikle nohutta amonyum (NH₄⁺) içeriğini artırarak toksisiteye neden olduğu görülmektedir. Bu birikimin, önemli enzimlerin (NR, GS, GOGAT, GDH) azalmaları ve/veya değişim göstermemelerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Ancak eksojen uygulanan EA ile birlikte RGR ve RWC değerlerinde önemli iyileşmeler göstererek EC değerlerini özellikle nohut bitkisinde azaldığı tespit edilmiştir. EA+T uygulamasında artan SOD aktivitesi, ortamda oluşabilecek H2O2'nin büyük olasılıkla sinyal mekanizmasında görev alarak antioksidan sistemi uyardığını göstermektedir. Bu duruma bağlı olarak, artan POX ve özellikle buğdayda artan APX aktivitesi sayesinde ortamda aşırı H2O2 birikimi engellenmiş ve lipid peroksidasyon seviyelerinde iyileşme tespit edilmiştir. Tuz stresi şartlarında EA uygulanmasıyla ortamda biriken NH₄⁺ miktarlarında azalmalar olduğu ve bunun artan NR, GOGAT ve GDH aktiviteleriyle ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, EA'nın, hem buğday hem de nohut bitkilerinde tuz stresinin neden olduğu oksidatif hasarı azaltmada etkili bir fenolik bileşik olduğu belirlenmiştir.
Transdermal sistemlerde hyaluronik asit kaplı, pH'ya duyarlı katı lipid nanopartikül-MOF kompozitlerinin ilaç salınımında kullanılması
M.Ö. 2000'li yıllarda antik Çin döneminde vücuttaki ağrı ve yaralar için yama yapılmaya başlandığı bilinmektedir. Bu yama türleri, günümüzde kullanılan transdermal sistemlerin ilk örnekleridir. İnsan vücudu hem içsel hem de dışsal olarak birçok hasara maruz kalabilir. Bu hasarı geçirme noktasında uzun yıllardır ağız yoluyla ilaç kullanılmıştır. Ancak bu ilaçların hasarlı bölgeye faydası olduğu kadar vücut içinde diğer doku ve organlara da yan etkisi olmaktadır. Bunu önlemek adına son 20 yılda transdermal ilaç dağıtım sistemleri konusunda yapılan çalışmaların sayısının arttığı literatürde görülmektedir. Transdermal sistemler sayesinde vücuda içeriden yan etkisi bilinen veya ilaç yarılanma ömrü kısa olup çabuk metabolize edilen ilaçların deri yoluyla insan vücudunda hedefli bölgeye iletimi çok daha iyi bir yöntemdir. Çalışmada kullanılan olan MOF türü cilt pH'sında bozunmaya başladığı için, ilacı daha uzun sürede salınım yapması hedeflenmiştir. Metal organik çerçeveler (MOF), olağanüstü yüksek yüzey alanları, ayarlanabilir gözenek boyutları ve ayarlanabilir iç yüzey özellikleriyle bilinirler. pH'ya duyarlı yapıda olan NMOF-5'in, ilacın hedef bölgede daha uzun süre salınımını sağlayacağı düşünülmüştür. Katı lipid nanopartiküller (SLN), kuersetinin (QUE) deri yoluyla iletiminde rol alacak olan yapılardır. SLN'ler polimer kaplaması ile daha iyi salınım özelliği gösterdiklerinden, hyaluronik asit (HA) kaplama amaçlı kullanılmıştır. Bu tez çalışmasında QUE@MOF@SLN@HA kompoziti, pH'ya duyarlılığı ve uzun süreli ilaç salınımı yapması ile bu çalışmayı özgün kılmıştır. Elde edilecek olan kompozit FTIR, SEM, XRD, UV-VIS spektroskopi gibi karakterizasyon metotları ile tayin edildi.
Dopaminin kolorimetrik tespiti için peroksidaz benzeri aktiviteye sahipnanozim/mof bazlı biyomimetik yapıların hazırlanılması
İnsan vücudu, biyolojik dengeyi sürdürmek ve çevresel etkilere yanıt vermek üzere sofistike bir sistem olarak çalışmaktadır. Bu sistemin temel bileşenlerinden enzimler, canlılarda gerçekleşen hayati kimyasal reaksiyonların hızlandırılmasında kritik rol oynamaktadır. Ancak doğal enzimlerin yüksek üretim maliyeti, çevresel koşullara duyarlılıkları ve kararsız yapıları, depolama ve uygulama süreçlerinde çeşitli sınırlamalar doğurmaktadır. Bu durum, endüstriyel ve biyomedikal kullanımlarını kısıtlamaktadır. Son yıllarda, bu sorunların aşılması amacıyla daha dayanıklı, düşük maliyetli ve yeniden kullanılabilir yapay enzimlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar artmıştır. Özellikle "nanozim" adı verilen nanoyapılı yapay enzimler; yüksek yüzey alanı, çok işlevlilik ve biyolojik taklit edilebilirlik gibi özellikleriyle öne çıkmaktadır. Nanozimlerin etkinliğini artırmak amacıyla, metal-organik çerçeveler (MOF'lar) gibi poröz yapılarla birleştirilmeleri, biyokatalitik sistemlerin verimliliğini önemli ölçüde artırmaktadır. Bu tez kapsamında, Fe₃O₄ ve Ag nanoparçacıkları kullanılarak biyomimetik özelliklere sahip, yüksek katalitik aktivite gösteren katmanlı bir MOF@nanozim yapısı geliştirildi. İlk olarak Fe₃O₄ manyetik nanoparçacıkları üzerine silika (SiO₂) kaplandı ve Ag nanoparçacıkları ile desteklenerek Fe₃O₄@SiO₂@Ag yapısı elde edildi. Bu yapı, ZIF-8 ve UIO-66 adlı iki MOF türüyle kaplanarak kompozit nanozim yapıları oluşturuldu. Elde edilen yapılar; dopaminin kolorimetrik tespiti ve antibakteriyel testlerde değerlendirildi. Sonuçlar, geliştirilen MOF@nanozimlerin yalnızca yüksek peroksidaz benzeri aktivite sergileyen biyokatalizörler olmadığını; aynı zamanda biyobelirteç olarak da etkili olduğunu göstermiştir. Antibakteriyel testlerde ise, bu yapıların patojen mikroorganizmalara karşı etkinliği ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, MOF destekli nanozimlerin biyomedikal ve çevresel uygulamalarda çok işlevli materyaller olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Türkiye'deki hypsugo, pipistrellus ve miniopterus cinslerine ait yarasa türlerinin akustik analizi
Türkiye'de bugüne kadar tespit edilen 40 yarasa türü yayılış göstermektedir. Bunlardan 32 tür Vespertilionidae familyasına aittir. Yarasalar doğrudan gözlem ile araştırılabildiği gibi son yıllarda akustik yöntemlerle de etkin bir şekilde incelenmektedir. Yarasaları akustik araştırmak amacıyla ultrasonik detektörlerin kullanımı, dünyada artış göstermesine paralel olarak Türkiye'de de her geçen gün yaygınlaşmaktadır. Bu bağlamda yürütülen çalışmada, Türkiye'de yayılış gösteren Hypsugo savii, Miniopterus pallidus, Miniopterus schreibersii, Pipistrellus kuhlii, Pipistrellus nathusii, Pipistrellus pipistrellus ve Pipistrellus pygmaeus olmak üzere toplam yedi türden ultrasonik dedektör vasıtasıyla elde edilen ekolokasyon çağrılarının analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın amaçları arasında, türlerin çağrılarının elde edildikleri lokasyonlar arasındaki farklılıkların tespit edilmesi ve türlerin iki farklı analiz yöntemiyle sınıflandırılarak bu yöntemlerin karşılaştırılması yer almaktadır. Toplamda 34 lokasyondan elde edilen 54.196 çağrının analizi sonucunda, bu türlere ait 2.821 çağrı değerlendirmeye alınmıştır. Lokasyonlar arasında her bir türe ait çağrılarda anlamlı bir fark olup olmadığını belirlemek amacıyla Bağımsız Örneklemler T Testi, ANOVA ve Welch Testi uygulanmıştır. Türlerin sınıflandırılmasında ise Multinominal Lojistik Regresyon (MLR) analizi ve geometrik morfometri temelli olan ve sesin şekli kullanılarak yapılan Eigensound analizi gerçekleştirilmiştir. MLR analizine geçmeden önce, bağımsız değişkenler arasında çoklu bağlantılılık problemini ortadan kaldırmak için Temel Bileşenler Analizi (TBA) ile bağımsız değişken sayısı azaltılmıştır. Varyans analizi sonucunda, türlerin lokasyonlar arasında anlamlı farklılıklar gösterdiği saptanmıştır (p<0.05). MLR analizinin doğruluk oranı %93.5 olarak hesaplanmış ve bu bulgular Eigensound analizi sonuçları ile uyumluluk göstermiştir. P. kuhlii ile P. nathusii çağrılarının büyük ölçüde örtüştüğü ve M. pallidus ile M. schreibersii türlerinin ise benzer ekolokasyon çağrı yapılarına sahip oldukları belirlenmiştir. Buna karşılık, H. savii, M. schreibersii, P. pipistrellus ve P. pygmaeus türlerinin sınıflandırılmasında yüksek başarı oranı elde edilmiştir.
Hiperbolik metamalzemeler içeren fotonik kristaller
Bu tez çalışmasında, farklı dielektrik yapıların periyodik olarak dizilmesiyle oluşan fotonik kristaller ile hiperbolik metamalzemelerin birleşimi sonucu elde edilen 1-D hiperbolik metamalzeme içeren fotonik kristaller (1-D PCCH) incelenmiştir. Bu bağlamda, öncelikle fotonik kristal yapı ve fotonik band aralığı kavramları kısaca gözden geçirilmiş, ardından, hiperbolik metamalzemeler ve bu tür malzemelerin temel fiziksel özellikleri detaylı biçimde açıklanmıştır. Fotonik yapı hesaplamalarında yaygın biçimde kullanılan Transfer Matris Metodu (TMM) ve özellikle metamalzemelerin etkin dielektrik geçirgenliklerinin hesaplanmasında kullanılan Etkin Ortam Yaklaşımı (EMA) yöntemleri anlatılmıştır. Sonuçlar kısmında ilk olarak, 1 boyutlu fotonik kristaller için en basit ve iyi bilinen bir örnek olan Bragg aynası ele alınmış ve bu yapının temel optik özellikleri ile band yapısı hesaplanmıştır. Ardından hiperbolik metamalzemelerin temel özelliklerini belirlemek ve farklı metal/dielektrik malzemelerden oluşturulan hiperbolik metamalzemelerin bu özelliklerinin doluluk oranına bağlı olarak nasıl değiştiğini anlamak amacıyla, örnek bazı hiperbolik metamalzeme yapılar üzerinde hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Son olarak, tez çalışmasının en önemli aşaması olan gelme açısından bağımsız tepkiler gösteren 1-D PCCH (1 boyutlu fotonik kristal içeren hiperbolik metamalzeme) yapılar incelenmiş ve [(AB)nD]m şeklinde tasarlanan bu tür yapıların optik özellikleri (yansıma ve soğurma spektrumları) hesaplanmıştır. Tasarlanan bu tür yapılarda, metal olarak Ag (gümüş) ve dielektrik malzeme olan MgO kullanılmıştır. Elde edilen optik spektrumların metamalzeme doluluk oranına ve heteroyapının n ve m periyot değerlerine bağlılığı analiz edilmiştir. Optik spektrumlar iki kutuplanma (TM ve TE) durumu için de belirlenmiş ve görünür bölgeyi kapsayan bir spektral aralıkta hesaplama yapılmıştır. Doluluk oranının f = 0.5 değeri için ve TM moduna karşılık gelen kutuplanma durumunda, mükemmele yakın bir açıdan bağımsız spektral tepki elde edilmiştir.
IF çeliklerin derin çekme ile şekillendirilebilirliği ve sonlu elemanlar yöntemi ile analizi
IF çelikleri, 1960'ların sonlarından bugünedek artan bir kullanım alanı bulmaktadır. IF çeliklerinin tercih edilme sebeplerinin en önemlilerinden başlıcaları; hafiflik artarken aynı mekanik özellikleri koruyabilmesi ve kolay şekil verme avantajı ile imalat prosesinin azalmasıdır. Talebin artması bu konuda yapılan araştırmaların ve akademik çalışmaların da artmasına sebep olmuştur. Ancak bugüne kadar literatürde oluşan IF çelik türlerinin tümünün bir arada kıyaslanmasına ilişkin bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada Otomotiv endüstrisinde ve beyaz eşya üretiminde geniş kullanım alanına sahip IF çeliklerinin farklı alaşım ihtiva etmesi halinde literatürde adlandırılan türlerden Ultra Düşük Karbonlu (ULC) çeliklerin, Ekstra Derin Çekilebilen (EDDQ) çeliklerin, Fırında Sertleştirilebilen (Bake Hardenable:BH) çeliklerin, Yüksek Mukavemetli (IF-HS) çeliklerin ve Fosforlu çeliklerin mekanik özelliklerinin deneysel ve sonlu elemanlar yöntemi ile incelenip derin çekme kabiliyetini belirleyen Lankford katsayısının (r) değeri kıyaslanacaktır. Deneysel olarak derin çekme kalıbında şekil verilen saclar Mikroyapı ve Taramalı Elektron Mikroskobunda (SEM) incelenecektir. Daha sonra Sonlu Elemanlar yöntemi ile Simufact Forming programında simüle edilerek reelde oluşan sonuçlar ile simülasyon sonuçlarının benzerlikleri değerlendirilecektir. Böylelikle IF çeliklerinin geniş kıyaslaması simülasyon ile yapılarak üretim süreçlerinin optimizasyonunu sağlamak için simülasyonun değerli bir platform olduğu ortaya konulacaktır.