
354
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Sosyal çalışmacıların müracaatçı şiddeti deneyimleri: Kesişimsellik perspektifinden bir karma yöntem araştırması
Müracaatçı şiddeti sosyal çalışmacıların mesleki uygulamaları sırasında karşılaştığı travmatik bir mesleki deneyimdir. Kesişimsellik yaklaşımı kullanılarak yapılan araştırmada sosyal çalışmacılara ait yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, mesleki deneyim, çalışılan yer, çalışılan sektör, çalışma alanı, çalışılan müracaatçı grubu ve dosya yükü şeklindeki kesişimsel faktörlerin sosyal çalışmacıların müracaatçı şiddeti deneyimini farklılaştırıp farklılaştırmadığı araştırılmıştır. Karma yöntem araştırması şeklinde tasarlanan araştırmada nicel ve nitel veriler birlikte toplanarak araştırma sorusuna yanıt aranmaya çalışılmıştır. Araştırmanın nicel verileri kapsamında 401 sosyal çalışmacıya ulaşılmış ve bu örneklem grubunda son bir yıl içerisindeki mesleki uygulamaları sırasında müracaatçı şiddetine maruz kalan 261 sosyal çalışmacı ile analizler gerçekleştirilmiştir. Müracaatçı Şiddeti Ölçeği'nin Türkçe uyarlaması yapılarak son bir yıl içerisinde müracaatçı şiddetini deneyimleyen sosyal çalışmacıların maruz kaldığı müracaatçı şiddeti bazı ilişkili değişkenler açısından incelenmiştir. Müracaatçı Şiddeti Ölçeği'nin geçerlilik ve güvenilirlik analizlerinin yapılması sırasında SPSS 21.0 İstatistik Paket Programı kullanılarak Keşfedici/Açımlayıcı Faktör Analizi (EFA), AMOS programı kullanılarak Doğrulayıcı Faktör Analizi (CFA) yapılmıştır. SPSS 21.0 İstatistik Paket Programı kullanılarak yapılan analizlerde betimleyici istatistikler ve fark testleri (t test analizi, tek yönlü varyans analizi-ANOVA) kullanılmıştır. Araştırmanın nitel verileri kapsamında son bir yıl içerisindeki mesleki uygulamaları sırasında müracaatçı şiddetini deneyimleyen 34 sosyal çalışmacıyla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen veriler MaxQda Analytics Pro 2020 programı kullanılarak analiz yapılmıştır. Araştırmanın nicel bulgularına göre; 401 sosyal çalışmacının %64'ünün mesleki yaşamı boyunca, %65'inin son bir yıl içerisindeki mesleki uygulamaları sırasında müracaatçı şiddeti türlerinden en az birisine maruz kaldığı bulunmuştur. Yapılan t test analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) sonuçlarına göre sosyal çalışmacıların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, mesleki deneyimi ve çalıştığı sektör açısından maruz kaldığı müracaatçı şiddeti düzeyinin farklılaşmadığı; eğitim düzeyi ve mesleki uygulamalarını ofiste gerçekleştirme durumları açısından fiziksel müracaatçı şiddeti ve tehdidi boyutunda anlamlı bir farklılaşmanın olduğu; en son şiddete maruz kalınan müracaatçı grubu ve dosya yükü açısından fiziksel müracaatçı şiddeti ve tehdidi ile fiziksel olmayan müracaatçı şiddeti ve tehdidi alt boyutlarında anlamlı bir farklılaşmanın olduğu bulunmuştur. Araştırmanın nitel bulgularına göre; elde edilen verilerin tematik analizi sonucu 6 temaya ulaşılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre sosyal çalışmacılara ait; yaş, cinsiyet, mesleki deneyim, çalışılan yer, çalışılan sektör, çalışma alanı, çalışılan müracaatçı grubu ve dosya yükü şeklindeki kesişimsel faktörlerin müracaatçı şiddeti deneyimini farklılaştırdığı bulunmuştur. Sosyal çalışmacılara ait medeni durum ve eğitim düzeyi şeklindeki kesişimsel faktörlerin müracaatçı şiddeti deneyimini farklılaştırmadığı bulunmuştur. Araştırma sonucunda sosyal çalışmacılara yönelik gerçekleşen müracaatçı şiddetini önlemek amacıyla bireysel düzeyde, mesleki düzeyde, kurumsal düzeyde ve politika düzeyinde öneriler sunulmuştur.
Obeziteyle yaşayan kadınların yaşam deneyimleri
Bu çalışmanın genel amacı obeziteyle yaşayan kadınların obezite olgusu etrafında şekillenen deneyimlerini feminist sosyal hizmet perspektifiyle keşfetmektir. Obeziteyi salt medikal bir perspektifle ele almak obezitenin psikolojik, sosyal, kültürel ve yapısal belirleyicilerinin yeterince ele alınmamasına sebebiyet verebilmektedir. Buna karşın bu araştırmada kullanılan feminist perspektif sayesinde toplumsal cinsiyet rolleri, normatif güzellik standartları ve bedenin sosyal inşası gibi dinamiklerin obeziteye etki eden yapısı ve kadınların obeziteye ilişkin yaşam deneyimlerinin tüm boyutlarını ortaya koyabilmek mümkün olmuştur. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden feminist femonemoloji kullanılmış olup 18-65 yaş aralığında, beden kütle indeksi (BKİ) 30 ve üzerinde, hamile olmayan 20 kadın araştırmanın öznelerini oluşturmuştur. Yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla yapılan görüşmeler MAXQDA 2024 programı kullanılarak reflektif tematik analiz yöntemi ile analiz edilmiştir. Kadınlara ilişkin analiz sonucunda "obezitenin oluşumuna ve sürmesine ilişkin dinamikler", "obeziteyle yaşayan bir kadın olmak" ve "obeziteden ayrışmaya yönelik deneyimler" olmak üzere üç temaya ulaşılmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler doğrultusunda, obezitenin etiyolojisinin genetik, biyolojik ve tıbbi unsurların yanı sıra; psikolojik ve motivasyonel dinamikler, yaşam tarzı pratikleri, sosyal çevre ve toplumsal cinsiyet normları gibi çok çeşitli faktörlerin etkileşimiyle şekillendiği anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra obezite, kadınların yaşamında; biyolojik, psikolojik, toplumsal, mekânsal ve politik boyutları olan çok katmanlı bir deneyim olarak tezahür etmektedir. Bu doğrultuda araştırmanın sonuçları, obeziteyle yaşayan kadınların güçlenme ihtiyaçlarının bireysel, toplumsal ve yapısal düzeylerde eşzamanlı olarak ele alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Araştırmada elde edilen bu sonuçlardan hareketle obeziteye yönelik hizmet sunumunda multidisipliner bir bakış açısının benimsenmesi ve sosyal hizmet disiplininin obezite alanında daha etkin bir rol üstlenmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda araştırmada sosyal hizmet uygulamalarına, sağlık hizmetlerine, politikalara ve obeziteyle yaşayan bireylerle yapılacak gelecek araştırmalara yönelik öneriler sunulmaktadır.
Okul öncesi öğretmenlerinin ekolojik ayak izi farkındalıkları ile fen etkinliklerindeki yeterlilikleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada okul öncesi öğretmenlerin "Ekolojik Ayak İzi Farkındalık Düzeyleri" ile "Fen Etkinlerindeki Yeterlilik Seviyeleri" arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.Ayrıca okul öncesi öğretmenlerinin hem "Ekolojik Ayak İzi Düzeylerinin" hem de "Fen Etkinliklerindeki Yeterlilik Seviyelerinin" cinsiyet, öğrenim durumu, çocukluğun geçtiği yerleşim yeri, çevre ve doğa ile ilgili ders alma ve mesleki deneyim süresi değişkenleri açısından ilişkisine bakılmıştır. Araştırma Yozgat ilinde bağımsız ve resmi anaokulu ve anasınıflarında görev yapan 193 okul öncesi öğretmeni ile gerçekleştirilmiş olup araştırmada "Kişisel Bilgi Formu", Ekolojik Ayak İzini Azaltmak İçin Farkındalık Ölçeği" ve "Okul Öncesi Öğretmenlerinin Fen Etkinliklerine İlişkin Yeterliliklerini Belirleme Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmada toplanan verilerin analizinde bağımsız gruplarda t testi, varyans analaizi(ANOVA) ve Bonferroni testleri kullanılmıştır. Yapılan korelasyon analizine göre araştırma sonucunda; okul öncesi öğretmenlerinin "Fen Etkinliklerine İlişkin Yeterlilik Seviyeleri" ile "Ekolojik Ayak İzinin Azaltılmasına Yönelik Farkındalık" puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Fen etkinliklerine ilişkin yeterlilik seviyelerinin ekolojik ayak izinin zaltılmasına yönelik farkındalık puanları üzerine etkisini belirlemek için yapılan doğrusal regresyon analizi sonucunda okul öncesi öğretmenlerinin Fen Etkinliklerine İlişkin Yeterlilik puanlarındaki bir birimlik artışın Ekolojik Ayak İzinin Azaltılmasına Yönelik Farkındalık puanını 0,430 puan artırdığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu sonuç araştırmanın tersine okul öncesi öğretmenlerinin fen etkinliklerindeki yeterliliklerinin ekolojik ayak izi farkındalıklarını artırdığını ortaya çıkarmıştır. Regresyon analizine göre fen etkinliklerine ilişkin yeterlilikleri belirleme puanı ekolojik ayak izinin azaltılmasına yönelik farkındalık puanlarını %14,8 düzeyinde açıklamaktadır. Araştırmanın sonucunda okul öncesi öğretmenlerinin ekolojik ayak izi farkındalık seviyelerinin mesleki deneyim süresi değişkenine göre farklılaştığı; diğer taraftan okul öncesi öğretmenlerinin fen etkinliklerindeki yeterlilik seviyelerinin ise yalnızca mesleki eğitim sürecinde çevre ve doğa ile ilgili ders alma değişkenine göre farklılık gösterdiği tespit edilmiştir.
İshalli atlardan ve sığırlardan Clostridium difficile izolasyonu ve genotiplendirilmesi
Clostridioides difficile, Gram-pozitif, sporlu ve zorunlu anaerob bir bakteridir. Spor formu sayesinde çevresel koşullara uzun süre dayanabilir ve dışkı yoluyla yayılabilir. Başlangıçta insan gastrointestinal sistem mikrobiyotasının bir üyesi olarak değerlendirilmiş, 1978 yılında toksin üreten bir patojen olduğu anlaşılmış ve antibiyotik ilişkili ishal ile psödomembranöz enterokolit vakalarıyla ilişkilendirilmiştir. İzleyen yıllarda özellikle hastane kaynaklı ishal olgularında öne çıkmış ve önemli bir gastrointestinal enfeksiyon etkeni olarak kabul edilmiştir. Antibiyotik kullanımı, yaş, kemoterapötik ajanlar ve yanlış beslenme gibi etkenlerle mikrobiyotanın bozulduğu durumlarda, toksijenik suşlar toksin üretimi yoluyla hastalık oluşturabilmektedir. Etkenin yalnızca insanlardan değil; çiftlik hayvanları, yaban hayatı, çevresel kaynaklar ve çeşitli gıda ürünlerinden de izole edilebilmesi, ayrıca insan ve hayvan kaynaklı suşlar arasında bildirilen genotip benzerlikleri, zoonotik potansiyeline işaret etmektedir. Bu durum, C. difficile'nin Tek Sağlık yaklaşımı çerçevesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Enfeksiyonun neden olduğu tedavi maliyetleri, iş gücü kaybı, üretim düşüşü ve hastane yatış sürelerindeki artış, hem sağlık sistemleri hem de hayvancılık ekonomisi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Bu tez çalışmasında, Konya bölgesinde ishal görülen at ve sığırlarda C.difficile varlığı araştırılmıştır. Toplam 171 at dışkı örneği bakteriyolojik kültür yöntemiyle incelenmiş, pozitif bulguya rastlanmamıştır. Toksin A/B ELISA ile bu 171 örnekden 23 tanesi test edilmiş 2 adet numune Toksin A/B ELISA pozitif bulunmuştur. Sığırlardan alınan 116 örnek; bakteriyolojik kültür, 88 örnek RT-PCR, 71 örnek de Toksin A/B ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. PCR incelemesi sonucunda 9 örnek toksin pozitif bulunmuş ve bu örneklerin tamamında toksin A (tcdA) genine rastlanmıştır. Bu örneklerden birinde toksin B (tcdB) ve ikili toksin (cdtA/cdtB) genleri de tespit edilmiştir. Toksin A/B ELISA analizinde ise 16 örnek pozitif sonuç vermiştir. Kültür sonuçlarında izolasyon olmamıştır. Bölgesel düzeyde gerçekleştirilen bu çalışma, buzağı örneklerinde toksijenik C.difficile varlığını moleküler olarak belirlemiş; elde edilen bulgular, bu etkenin ishal vakalarında tanıda dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Ayrıca elde edilen veriler, C. difficile ile ilgili ileride yapılacak çalışmalara katkı sağlayabilir.
Perimenopozal dönemdeki kadınlarda vajinal yaşlanmanın günlük yaşantılarla ve yaşlanma anksiyetesi ile ilişkisi
Bu çalışma ile perimenopozal dönemdeki kadınlarda vajinal yaşlanmanın günlük yaşantılarla ve yaşlanma anksiyetesi ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde olup veriler online olarak sosyal medya üzerinden 40-59 yaş aralığındaki 345 kadından toplandı. Veriler 'Kişisel Bilgi Formu', 'Vajinal Yaşlanmanın Günlük Etkisi Ölçeği (VYGÖE)' ve 'Orta Yaşlı Kadınlarda Yaşlanma Anksiyetesi Ölçeği (YAÖ)' kullanılarak toplandı. Çalışma öncesi etik izin alınmıştır. Verilerin analiz edilmesinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 25 programı kullanıldı ve uygun testler ile değerlendirildi. Kadınların yaş ortalaması 46,73±4,95'tır. Kadınların %93'ü evli ve %26,7'sinin eğitim durumu yüksekokul/üniversitedir. Kadınların VYGEÖ alt boyutları (Günlük Yaşam Aktiviteleri, Emosyonel İyilik, Cinsel Fonksiyon, Benlik Kavramı ve Beden İmajı) puan ortalaması sırasıyla 1,85±0,86, 1,26±1,04, 1,28±1,16, 0,84±0,85 olarak tespit edildi. Kadınların YAÖ toplam puan ve alt boyutları (Fiziksel Yetersizlik, Dış Görünüşündeki Değişikliklere Dair Kaygı, Sosyal Değer, Yaşlılık ile İlgili Negatif Beklentiler) puan ortalamaları sırasıyla 52,65±14,35, 12,62±4,06, 10,52±4,27, 20,58±7,92, 8,94±2,99 olarak tespit edildi. VYGEÖ alt boyut puanları ile YAÖ puanı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. VYGEÖ alt boyutları yaşlanma anksiyetesini pozitif yönde yordamakta ve toplam varyansın yaklaşık %26'sını açıkladığı belirlendi (R2=0,256). Sonuç olarak perimenopozal kadınlarda vajinal yaşlanmanın günlük etkilerinin artması yaşlanma anksiyetesi düzeyini arttırmaktadır. Anahtar Sözcükler: Anksiyete; ebelik; hemşirelik; orta yaş; perimenopoz; vajinal yaşlanma
Gebelik deneyiminin stres, gebeliğin kabulü ve doğuma hazır oluş düzeyi üzerine etkisi
Bu araştırma gebelik döneminde kadınların gebelik deneyiminin stres, gebeliğin kabulü ve doğuma hazır oluş düzeyi üzerine etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tiptedir. Çalışmanın örneklemi 15.09.2023-15.02.2024 tarihleri arasında Konya Şehir Hastanesi Kadın Doğum Polikliniği'ne gelen 637 gebeden oluşmuştur. Veriler, sosyodemografik bilgi formu ile birlikte Gebelik Deneyimi Ölçeği (GDÖ), Prenatal Distres Ölçeği (PDÖ) ve Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ) aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmada kadınların yaş ortalaması 27,82±4,72 (min=19, mak=43), eşinin yaş ortalaması 30,83±5,12 (min=22, mak=49), yaşayan çocuk sayısı ortalaması 1,49±0,73(min=1, mak=4), gebelikte alınan kilo ortalaması 8,48±3,95 (min=1, mak=20), gebelikte alınan sağlık hizmeti sayısı ortalaması 6,33±3,03 (min=1, mak=16) olarak belirlenmiştir. Kadınların GDÖ olumlu duygular sıklık 7,89±1,52, olumsuz duygular sıklık 8,28±1,66, olumlu duygular yoğunluk 1,94±0,39, olumsuz duygular yoğunluk 1,70±0,35 olarak saptanmıştır. PDÖ puan ortalaması 9,64±4,23, PKDÖ gebeliğin kabulü puan ortalaması 24,59±7,51, doğuma hazır oluş puan ortalaması 21,75±5,02 şeklinde belirlenmiştir. Çalışmada katılımcıların olumlu duygular sıklık (p=0,002) ve olumsuz duygular yoğunluk ile prenatal distres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,001). Çalışmada katılımcıların olumlu duygular sıklık, olumsuz duygular sıklık ve olumsuz duygular yoğunluk puanları ile prenatal distres düzeyleri arasında anlamlı pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Olumsuz duygular sıklık (p=0,019) ve olumsuz duygular yoğunluk (p=0,003) puanları ile gebeliğin kabulü arasında pozitif; olumlu duygular yoğunluk (p= 0,006) ile gebeliğin kabulü arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Olumlu duygular yoğunluk (p=0,010) puanı ile doğuma hazır oluşluk arasında negatif; olumsuz duygular yoğunluk (p=0,016) puanı ile doğuma hazır oluşluk arasında pozitif yönde ilişki vardır. Ayrıca, eğitim düzeyi, gebelik sayısı, düşük öyküsü gibi sosyodemografik değişkenlerin, olumlu duyguların sıklık ve yoğunluğu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar yarattığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, prenatal distresin gebelik deneyimini önemli ölçüde etkilediği, olumlu duygular üzerinde artışa neden olabileceği; ancak bu ilişkinin çok yönlü değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Elde edilen bulgular, bireyselleşmiş prenatal bakım hizmetlerinin planlanmasında önemli bir rehber niteliğindedir. Özellikle gebelere distres yönetimi, gebelik eğitimi ve psikososyal destek müdahalelerinin artırılması önerilmektedir.
Epigenetik faktörler DNMT3A ve DNMT3B gen ekspresyonlarının erkek infertilitesindeki etkilerinin araştırılması
Küresel bir halk sağlığı sorunu olarak görülen infertilite; düzenli, korunmasız bir cinsel ilişkiden on iki ay sonra klinik gebeliğin sağlanamaması, erkek infertilitesi ise; bir erkek bireyin en az bir yıl korunmasız cinsel ilişkide bulunarak doğurgan bir kadında gebelik oluşturamaması durumudur. Erkek infertilitesi nedenleri olarak kriptorşidizm, varikosel, endokrinolojik bozukluklar, seminal yolların tıkanması/yokluğu, enfeksiyon gibi etkenlerin yanında, genetik değişiklikler de önemli faktörler olarak öne çıkmaktadır. Spermatogenez süreci ve erkek infertilitesi ile ilişkilendirilen genetik faktörler arasında epigenetiğin rolüne odaklanılmış ve birçok araştırma bu konuya yönelmiştir. Epigenetik değişiklikler; bir genin DNA sekansında herhangi bir değişiklik olmaksızın genin ifade edilişini etkileyen bölgesel ve geçici değişikliklerdir. Epigenetik mekanizmalar içerisinde en yaygını DNA metilasyonudur. Genellikle genlerin promotorunda bulunan CpG adalarında meydana gelen metilasyon, genin ekspresyonunun azalmasına neden olmaktadır. DNA metiltransferazlar, bir metil grubunun DNA'ya aktarılmasını katalize eden bir enzim ailesidir. Bu ailenin aktif iki üyesi olan DNMT3A ve DNMT3B gelişimde merkezi bir rol oynarlar ve aktiviteleri spermatogenez için vazgeçilmezdir. Çalışmamızda; normozoospermi ve oligozoospermli infertil erkek bireylerde DNMT3A ve DNMT3B genlerinin hem RNA düzeyinde hem de protein düzeylerindeki değişikliklerinin tespit edilerek erkek infertilitesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya spermiogram analizleri yapılan 53 erkek (30 normozoozspermi, 12 oligozoospermi, 11 şiddetli oligozoospermi) birey dahil edildi. Bireylerin ejakülat örneklerinden plazma ayrılarak elde edilen sperm hücrelerinden RNA izolasyonları yapıldı. cDNA çevirim sonrası, DNMT3A ve DNMT3B gen ekspresyonları qPCR ile analiz edildi. Oligo ve şiddetli oligozoospermi durumunda DNMT3A gen ekspresyonunda ve ayrıca erkek infertilitesi bakımından hem DNMT3A hem de DNMT3B ekspresyonlarında belirgin azalma olduğu tespit edildi, ancak bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. DNMT3A ekspresyonu ve infertilite durumu ise koreleydi (p˂0,05). Deneysel DNMT knockout farelerde, DNMT3B ilişkili infertilite gözlenmezken, DNMT3A ilişkili spermatogenetik arrest ve azospermi görülmektedir. Bulgularımız bu sonuçlarla uyumlu olmakla birlikte daha geniş örneklem grubunda sonuçlarımızın tekrar değerlendirilmesi gereklidir.
İnmemiş testis vakalarında serum trimetilamin-N-oksit düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, inmemiş testis hastalarında serum trimetilamin N-oksit (TMAO), serum insan koryonik gonadotropini (hCG) ve insülin benzeri-3 faktör (INSL3) düzeyleri incelenmiştir. Serum TMAO düzeyleri LC-MS/MS yöntemi ile ölçülürken, serum hCG ve INSL3 düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. İnmemiş testis hastalarında, kontrol grubuna kıyasla serum INSL3 düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gözlemlenmiştir (p=0,025). INSL3, testisin inişinde önemli rol oynayan ve Leydig hücreleri tarafından salgılanan bir hormondur. Düşük INSL3 seviyeleri, Leydig hücre fonksiyonunun bozulduğunu veya gelişimsel bir aksaklık olduğunu gösterebilir. Ayrıca, TMAO düzeylerinin inmemiş testis hastalarında daha yüksek olduğu bulunmuş olup (p<0,01), bu bulgu, metabolik bozuklukların ve inflamasyonun bu hastalığın patofizyolojisindeki potansiyel rolünü işaret etmektedir. Bu çalışma, INSL3 ve TMAO'nun inmemiş testis hastalığının biyolojik belirteçleri olarak kullanılabilirliğini araştırmaya yönelik önemli bir adım sunmaktadır. İleriye dönük çalışmalar, bu biyomarkerlerin klinik uygulamalarda tanı ve tedaviye yönelik potansiyelini daha ayrıntılı şekilde incelemelidir. Anahtar Kelimeler: İnmemiş testis, TMAO, hCG, INSL3
Deprem sonrası amatör sporcuların kaygı düzeylerinin incelenmesi (Kahramanmaraş ili örneği)
Bu araştırma, Deprem Sonrasi Amatör Sporcuların Kaygı Düzeylerinin İncelenmesi (Kahramanmaraş İli Örneği) amacıyla yapılmıştır. Çalışmamıza anket yöntemi ile Kahramanmaraş ilinde ikamet eden, bireysel ve takım sporlarında amatör olarak spor yapan 153 (%87,9) erkek ve 21 (%12,1) kadın katılım göstermiştir. Anket verilerimizin analizinde istatistik paket programı kullanılmıştır. Kişisel bilgilerine göre değişkenlerin grup puanlarının farklılaşma durumu incelenirken normal dağılım varsayımını sağlayan değişkenlerin iki grup karşılaştırmalarında "bağımsız örneklem t testi" üç ve üzeri grup karşılaştırmalarında "ANOVA" kullanılmıştır. Parametrik testlerin kullanılmasından grup farkı için Post Hoc testi yapılmış ve grup ortalamaları parametrik çoklu karşılaştırma testi olan Bonferroni metoduyla incelenmiştir. Amatör olarak spor yapan bireylerin özellikle depremden sonra müsabaka öncesinde ve müsabaka esnasında geçmişe kıyasla durumluluk kaygı ve sürekli kaygı düzeylerinin belirlenmesi ve bu sonuçların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve yaptığı spor dalına göre değişkenliğine değinilmiştir. Kaygının fizyolojik, davranışsal etkiler ve kişilik değişiklikleri yoluyla genel performansı etkilediği, bir dizi araştırma ile doğrulanmıştır. Kaygı, kasların titremesi, kalp atış hızının artması, terleme ve hızlı nefes almanın yanı sıra diğer fizyolojik yanıtları tetikler. Sonuç olarak bu tür karşılaştırmalar, spor kaygısının yönetimi ve anket sonuçlarının farklı bağlamlarda nasıl çeşitlilik gösterebileceğine dair daha derin ve kapsamlı bir anlayış geliştirilmesine önemli katkılar sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Kahramanmaraş Depremi, Amatör sporcular, Anket, Kaygı
Feline Panlökopeni Virus ile enfekte kedilerin tedavi protokolünde filgrastim uygulanmasının etkileri
Bu araştırma, Feline Panlökopeni Virüsü (FPV) enfeksiyonu geçiren kedilerde immun cevabın düzenlenmesi ve tedaviye verilen yanıtın iyileştirilmesi amacıyla insan granülosit koloni-stimüle edici faktör (hG-CSF) olan filgrastim'in etkinliğininin incelemesi ve subkutan uygulama ile intravenöz uygulama etkisinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. FPV, özellikle genç kedilerde ciddi immun baskılanma ve hematolojik bozukluklara yol açarak önemli bir hastalık yükü oluşturmaktadır. Bu çalışmaya Mersin Petmarin Veteriner Kliniğine zayıflık, durgunluk, ateşi olan veya olmayan, iştahsızlık, kusma ve ishal şikayetleri ile getirilen farklı ırk ve cinsiyetlerden 1-12 aylık yaşlarda ve fekal antijen testinin pozitif çıkması ile Feline Panlökopeni tanısı konulan 39 adet kedi dahil edildi. Felin Panlökopeni tanısı konulan kediler randomize olarak kontrol (n=13), deneme 1(Filgrastim SC) (n=13) ve deneme 2 (Filgrastim IV) (n=13) gruplarına ayrıldı. Kontrol grubuna dahil edilen kedilere standart destekleyici tedavi uygulanırken, deneme 1 grubuna subkutan ve deneme 2 grubuna ise intravenöz olarak kullanılan standart tedaviye ek olarak filgrastim günde bir kez 5 µg/kg dozunda 3 gün uygulandı. Çalışmaya dahil edilen kedilerin rutin klinik muayeneleri ve kan örneklemleri tedavi öncesi (0. saat) ve tedavi sürecindeki 4. gün ve 7. günlerde gerçekleştirildi. Tam kan sayımı analizleri için vena cephalica antebrachii'den K3-EDTA'lı tüplere kan örnekleri alındı. Bu kan örneklerinden total lökosit (WBC), lenfosit (LYM), monosit (MON), nötrofil (NEU), eritrosit (RBC), hematokrit (HCT) ve platelet (PLT) düzeyleri ölçüldü. Çalışmanın kontrol, deneme 1 ve deneme 2 gruplarındaki kedilerdeki hematolojik bulgulara bakıldığında her üç grupta da WBC ve LYM sayılarında 0. ve 7 günler arasında anlamlı bir farklılık gözlendi. Kontrol grubunda NEU VE MON sayılarında 0. ve 7. günler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmezken, deneme 1 ve deneme 2 gruplarında anlamlı bir farklılık gözlendi. Çalışmanın her üç grubunda da, RBC VE HTC sayılarında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Deneme 1 grubunda PLT sayısında anlamlı bir fark gözlenirken, kontrol ve deneme 2 gruplarında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Çalışmanın sonunda 35 kedi hastalığı atlatırken, 4 kedi öldü. Sonuç olarak FPV ile enfekte kedilerde filgrastim tedavisinin klinik parametreleri iyileştirmede ve hematolojik parametreleri düzeltmede etkili olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Feline Panlökopeni; Filgrastim; Lökopeni; Nötropeni