Tokat Gaziosmanpaşa University
Discipline

Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı

Tokat Gaziosmanpaşa University

214

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Daimi birinci molar dişlerin kontrollü çekim sonuçlarının sefalometrik analiz ile değerlendirilmesi

ÖZET Daimi Birinci Molar Dişlerin Kontrollü Çekim Sonuçlarının Sefalometrik Analiz ile Değerlendirilmesi Bu retrospektif çalışmanın amacı, farklı nedenlerle çekim endikasyonu konularak daimi birinci büyük azı dişi tek veya çift taraflı çekilmiş çocuklarda, 20 aylık bir süre zarfında; SNA, SNB, ANB, SNGoGn, Max1-NA, Mand1-NB, IMPA ve Keserler Arası Açı gibi sefalometrik parametrelerle birlikte Overjet ve Overbite ölçümlerindeki değişikliklerin, çekim boşluğunun boyutsal değişimi, komşu dişlerin hareketleri ve dental orta hattın konumundaki değişikliklerin klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışmaya, klinik ve radyografik verilerine dayanarak tek taraflı veya çift taraflı alt ve üst en az bir adet daimi birinci büyük azı dişi çekilmiş olan, çekim sırasında ikinci büyük azı dişi Nolla sınıflamasına göre 7. evrede bulunan ve tüm daimi üçüncü büyük azı dişlerinin jerminin radyografik olarak görüldüğü dental molar oklüzyonu ve yüz profili normal olan dahil edilmiştir. Çekim yapılan olgular, ortalama 20. ayda kontrol için çağırılmış ve klinik değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Bunun yanı sıra, panoramik ve sefalometrik radyografiler üzerinden radyolojik incelemeler yapılmıştır. Sefalometrik filmlerden elde edilen ölçümler Dolphin Software kullanılarak analiz edilmiştir. 20 aylık takip süresi sonunda, sefalometrik filmler üzerinde gerçekleştirilen açı ölçümleri ile Overjet ve Overbite değerlerinin başlangıç durumlarına göre değişimleri karşılaştırılmıştır. Panoramik radyografi üzerinden çekim boşluğunun kapanma miktarı ve orta hat sapmaları incelenmiştir. Çekim boşluğunun kapanma miktarı hesaplanırken ikinci daimi büyük azı dişinin en mesial noktası ile ikinci daimi küçük azı dişinin en distal noktası arasındaki mesafeler ölçülmüştür. Orta hat sapması için Levandovski yöntemine göre maksiller orta hat referans alınarak, dental orta hat sapmaları değerlendirilmiştir. Ayrıca, ağız içi görseller kullanılarak, daimi ikinci büyük azı dişlerinde linguale veya palatinale devrilme olup olmadığı incelenmiş, ikinci büyük azı ve küçük azı dişlerinde görülen rotasyonlar ark şekline göre değerlendirilmiştir. Çekim boşluklarının boyutsal ölçümleri ve komşu dişlere ait açısal ölçümler ise AutoCAD® programı kullanılarak panoramik radyografiler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Her çenede çekim boşluğunun başlangıca kıyasla boyutsal değişimi, komşu dişlerin rotasyonları ve dental orta hat sapmaları analiz edilmiş, alt ve üst çeneler arasındaki farklılıklar detaylı şekilde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, çekimlerin tek ya da çift taraflı olmasının komşu dişlerde bir etkisi olup olmadığı da araştırılmıştır. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapılmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Takip süresi boyunca SNA açısında anlamlı bir artış, SNGoGn açısında ise anlamlı bir azalma tespit edilmiştir (p<0.05). Bunun yanı sıra, Overbite ve Overjet değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlemlenmiştir (p<0.05). Çalışma, ayrıca çekim boşluklarının tüm çenelerde başlangıç verilerine kıyasla boyutsal olarak anlamlı değişimler gösterdiğini ortaya koymuştur (p<0.05). Elde edilen bulgular, alt ve üst çenelerde gerçekleştirilen çekimlerin farklı sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Üst çenede yapılan çekimler spontan boşluk kapanması açısından daha başarılı bulunmuştur. Takip süreci sonunda, üst çenede spontan kapanma başarı oranı %58,3 olarak saptanırken, alt çenede bu oran %31,25 olarak belirlenmiştir. Bu durum, alt çenede yapılan çekimlerin daha uzun süreli ve özenli bir takip gerektirdiğini vurgulamaktadır. Çalışmanın sonuçları, daimi birinci molar diş çekimi yapılan hastalarda dik yön açılarında bir azalma ile Overbite ve Overjet değerlerinde artış gözlemlendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle halihazırda derin kapanış (deepbite) sorunu yaşayan hastalarda, daimi birinci molar dişi çekimlerinin yalnızca zorunlu durumlarda gerçekleştirilmesi gerektiği önerilmektedir. Tek ya da çift taraflı gerçekleştirilen çekimlerin, komşu dişlerin rotasyonu veya linguale/palatinale devrilmeleri üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Ancak, çekim bölgesine komşu dişlerin büyük bir çoğunluğunda rotasyon ve ikinci molar dişlerde linguale devrilme eğilimi gözlemlenmiştir. Bu bulgular, hekimin takip sürecini özenle planlaması ve gerektiğinde hızlı müdahalede bulunabilecek şekilde hazır olması gerektiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, daimi birinci molar dişi çekimi sonrası ortodontik tedavi ihtiyacının ortaya çıkabileceği değerlendirilmiştir. Bu tür çekim kararlarının multidisipliner bir yaklaşımla planlanması büyük önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: azı dişi, diş çekimi, sefalometrik analiz

Mustafa Temel
Ankara University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Büyük azı keser hipomineralizasyonlu dişlerde uygulanan farklı deproteinizasyon protokollerinin rezin esaslı restoratif materyallerin bağlantısına etkisinin değerlendirilmesi

Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH) olgusuyla beraber seyreden en önemli klinik problemlerden birisi, dişin artmış organik içeriği sonucunda diş sert dokusu ile rezin materyal arasında görülen bağlanma problemidir. Bu tez çalışmasında, diş yüzeylerinde deproteinizan etkinliği kanıtlanan sodyum hipokloritin (NaOCl) ve bu solüsyona alternatif olabilecek hipokloröz asit solüsyonunun (HOCl) farklı konsantrasyonlarda ve sürelerde uygulanmasının rezin esaslı restoratif materyallere olan bağlanma dayanımının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İn-vitro koşullar altında yapılan bu çalışmada etik kurul onayı alındıktan sonra çekilmiş orta şiddetli BAKH bulgusuna sahip 128 büyük azı diş yüzeyi randomize bir şekilde 8 farklı deproteinizasyon protokol grubuna [a: %1 NaOCl, 15 sn (n=16), b: %1 NaOCl, 30 sn (n=16), c: %6 NaOCl, 15 sn (n=16), d: %6 NaOCl, 30 sn (n=16), e: 50 ppm HOCl, 15sn (n=16), f: 50 ppm HOCl 30 sn (n=16), g: 100 ppm HOCl, 15sn (n=16) ve h: 100 ppm HOCl, 30 sn (n=16)] ayrılmıştır. Sonrasında, hassas kesit cihazı kullanılarak diş yüzeylerinin okluzal 1/3'lük kısmı kesilip standardizasyon sağlanmıştır. Ardından diş yüzeylerine sırasıyla her grubun kendi deproteinizan protokolü uygulandıktan sonra, 20 saniye süre ile %37'lik fosforik asit, 20 saniye universal bond ve en son standardizasyonu sağlamak amacıyla hazırlanan 2x2 mm silindirik, şeffaf bloklar içine kompozit materyal uygulanıp restorasyonları tamamlanmış ve örnekler makaslama cihazında analiz edilmiştir. Diş yüzeylerine örneklerde kopma meydana gelene kadar 0.5 mm/dk çapraz hız ile kuvvet uygulanmış ve bu değerler cihazın kendi bilgisayarı ile Newton ve Megapaskal (MPa) cinsinden kaydedilmiştir. Verilerin analizinde, bağımsız iki grubun karşılaştırılmasında t testi (student t testi), ikiden fazla grubun karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Tek yönlü varyans analizi sonucunda en az bir grubun farklı olduğu sonucuna ulaşılırsa çoklu karşılaştırma testlerinden Bonferroni testi kullanılarak hangi grupların farklı olduğu belirlenmeye çalışılmış ve p≤0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, grupların kendi içerisindeki bağlanma dayanımlarının değerlendirildiği verilerde sadece 50 ppm HOCl grubunun 15 ve 30 saniyelik grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p=0.033), grupların birbirleri arasındaki bağlanma dayanımlarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinde ise sadece 30 saniyelik grup içinde istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur (p=0.002). Yapılan Post-Hoc analizinin sonucunda, 30 saniyelik grupta 50 ppm HOCl uygulamasının rezin materyale bağlanma dayanımı, diğer deproteinizan ajanlara göre (%1 NaOCl, %6 NaOCl ve 100 ppm HOCl) anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Bu çalışmanın sunduğu sonuçlara göre, deproteinizan etkinliği birçok çalışmada kanıtlanan ve altın standart kabul edilen NaOCl'nin etkinliğine benzer verileri ile HOCl solüsyonu da başarılı sonuçlar göstermiştir. Elde edilen bu veriler, HOCl solüsyonunun; NaOCl'nin yüksek alkali özelliğinden dolayı oral mukozayı tahriş edebilmesi, sitotoksik özellikleri ve çocuk hasta popülasyonunda tadının ve kokusunun tolere edilebilmesinin zor olmasından kaynaklı deproteinizasyon amacıyla BAKH'lı dişlerde alternatif olarak kullanılabileceği yönünde umut vadetmektedir. Ancak, bu çalışmanın sonuçlarının doğrulanması adına başarılı bulunan solüsyonun kullanıldığı ileri randomize klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.

Gökce Çiçek Boyalı
Ankara University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda infiltratif anestezi öncesinde aromaterapi ve müzik kullanımının dental anksiyete ve ağrı üzerine etkileri

Giriş ve Amaç: Dental anksiyete çocuklarda sık görülen bir problem olup, diş tedavilerinden kaçınma, ağız hijyeninin ihmal edilmesi gibi sorunlara yol açarak yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle, çocuklarda dental anksiyetenin erken teşhisi ve yönetimi çok önemlidir. Literatürde dental anksiyetenin azaltılması amacıyla önerilen farmakolojik olmayan ve farmakolojik çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, çocuklarda infiltratif anestezi öncesinde lavanta ile aromaterapi ve müzik kullanımının dental anksiyete ve ağrı üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız, Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Kliniği'ne rutin dental tedavi amacıyla başvuran ve dental tedavileri için lokal infiltrasyon anestezisi gereken, 6-12 yaş arası gönüllü 105 hasta ile gerçekleştirildi. Hastalar randomize olarak aromaterapi, müzik terapisi ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Katılımcıların dental anksiyete düzeyleri, işlem öncesi ve işlem sonrasında uygulanan Çocuklar İçin Diş Hekimi Korku Tarama Ölçeği (CFSS-DS) ile değerlendirildi. Her grup için işlem öncesi, davranış yönlendirme tekniklerinin uygulanması sonrası ve işlem sonrası fizyolojik parametreler (kan basıncı, nabız, oksijen saturasyonu) ölçülüp kaydedildi. Anestezinin uygulaması sırasında her üç grupta da hissedilen ağrı "Wong Baker Ağrı Skalası" ve "FLACC Ağrı Değerlendirme Skalasının" birlikte kullanımı ile subjektif ve objektif olarak değerlendirildi. Bulgular: İşlem öncesi ve sonrası toplam CFSS-DS skorları kontrol ve aromaterapi gruplarında benzer bulunurken (p>0,05), müzik grubunda işlem sonrası skorların istatistiksel olarak anlamlı derecede düştüğü gözlendi (p<0,001). Kontrol grubunda işlem sonrası kalp atım hızı değerlerinin aromaterapi ve müzik gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla arttığı tespit edildi (p<0,05). Sistolik kan basıncı değerlerinde ise, işlem öncesi ile işlem sonrası ölçümler arasındaki değişim ve davranış yönlendirmesi sonrası ile işlem sonrası ölçümler arasındaki değişimlerin müzik ve aromaterapi gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha az olduğu belirlendi (p<0,001). Diğer parametrelerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Müzik terapisi ve aromaterapi uygulamalarının çocuklarda dental anksiyete ve ağrıyı azaltmada yardımcı yöntemler olarak tercih edilebileceği, ayrıca müzik terapisinin aromaterapiden daha etkili olduğu bulunmuştur.

Deniz Taşoğlu
Trakya University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde çocuklarda genel anestezi altında yapılan diş tedavilerinin retrospektif analizi

"Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde Çocuklarda Genel Anestezi Altında Yapılan Diş Tedavilerinin Retrospektif Analizi", Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Edirne, 2025. Amaç: Çalışmanın amacı; Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda genel anestezi altında diş tedavileri gerçekleştirilen çocuk hastaların demografik ve dental verilerinin karşılaştırılması ve dental tedavilerin her açıdan etkili bir şekilde gerçekleştirilmesi için önerilerde bulunmaktır. Gereç ve Yöntemler: 2017-2024 yılları arasında Trakya Üniversitesi Çocuk Diş Hekimliği bölümünde tedavi görmüş 2-14 yaş aralığında 249 çocuk hasta dahil edildi. Hastaların sistemik hastalık durumu ve demografik özellikleri epikriz dosyalarından; uygulanan dental işlemler Metasoft sisteminden elde edilerek değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 249 hastanın %66,3'ü erkek; %33,7'si kız çocuklarından oluşmaktadır. Çocukların %43,8'i 0-5 yaş aralığında; %45'i 6-9 yaş aralığında; %11,2'si 10 yaş ve üzeri yaş grubundadır. Çalışmaya dahil edilen çocukların %51'inde en az bir sistemik hastalık bulunduğu; bu hastaların da %22,4' ünü otizm spektrum bozukluğunun oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sistemik hastalığı bulunan ve genel anestezi altında tedavi edilen çocukların yaş ortalaması daha yüksek bulunmuştur. Çürük skorları incelendiğinde, sağlıklı grupta dmf-t skoru 10,92; DMF-T skoru 1,24 iken; sistemik hastalığın bulunduğu grupta dmf-t 9,33; DMF-T skoru ise 2,53 olarak tespit edilmiştir. Bütün hastalar için ortalama çekim sayısı 4,55; restorasyon sayısı 5,70; amputasyon tedavisi 0,96; kanal tedavisi 0,82 ve fissür örtücü 1,24 olarak bulunmuştur. Daimi dişte restoratif tedavi ve fissür örtücü uygulaması sistemik hastalığı bulunan grupta daha yüksek görülmüştür. Kanal tedavisi ise sağlıklı grupta daha fazla uygulanmıştır. Özellikle süt birinci molarlarda pulpal tedaviye oranla çekim daha fazla tercih edilmiştir. Daimi dişlere en fazla uygulanan tedavi ise restoratif tedavi olmuştur. Sonuç: Kapsamlı dental tedaviye ihtiyaç duyan çocuklarda diş tedavileri için genel anestezi kullanılmaktadır. Genel anestezi sayesinde tedaviler yüksek kalitede ve kısa sürede gerçekleştirilebilir ancak genel anestezi maliyeti yüksek ve komplikasyon riski bulunan bir tedavi şeklidir. Bu nedenle genel anestezi kararı alınırken ve dental tedaviler planlanırken hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve dental durumu özenle değerlendirilmelidir.

Elif Sinem Sancar
Trakya University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran çocuk ve genç hastalarda görülen odontojenik kistlerin retrospektif analizi

"Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne Başvuran Çocuk ve Genç Hastalarda Görülen Odontojenik Kistlerin Retrospektif Analizi", Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Edirne, 2025. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 0–18 yaş aralığındaki çocuk ve adölesan bireylerde görülen odontojenik kistlerin demografik ve radyolojik özelliklerini retrospektif olarak değerlendirmek; kistlerin cinsiyet, yaş grubu ve anatomik yerleşimlerine göre dağılımlarını analiz ederek, pediyatrik popülasyona ilişkin mevcut literatüre katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntemler: Araştırma, 2017–2024 yılları arasında Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne çeşitli nedenlerle başvuran ve kist tanısı alan 0–18 yaş grubundaki bireylerin radyografik görüntülerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Histopatolojik olarak tanısı kesinleşmiş toplam 62 odontojenik kist olgusu değerlendirmeye alındı. Radyolojik incelemelerde konvansiyonel panoramik görüntüler (OPG) ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak; lezyonların lokalizasyonu, morfolojisi, boyutları ve çevre yapılarla ilişkisi detaylı biçimde analiz edildi. İstatistiksel analiz SPSS 22.0 programı ile gerçekleştirildi. Bulgular: İncelenen 62 olgunun %56,5'i erkek, %43,5'i kadındır. Yaş dağılımı değerlendirildiğinde, kistlerin %50'si 13–18 yaş aralığında, %46,8'i 7–12 yaş aralığında, %3,2'si ise 0–6 yaş aralığındadır. Kist tiplerinin dağılımında radiküler kistlerin %53,2 ile en sık görülen lezyon olduğu; bunu %38,7 ile dentigeröz kistlerin, %8,1 ile odontojenik keratokistlerin izlediği saptandı. Anatomik lokalizasyon açısından lezyonların %61,3'ü mandibula posterior bölgede izlendi. Radyolojik analizlerde radiküler kistlerin boyutlarının daha küçük olduğu, odontojenik keratokistlerin ise geniş varyasyonlar gösterdiği gözlemlendi. Lezyonların büyük kısmı uniloküler morfoloji sergilemiş olup multiloküler yapılar sadece odontojenik keratokistlerde görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları, çocuk ve genç yaş grubunda en sık görülen kist tipinin radiküler kist olduğunu ve lezyonların mandibular posterior bölgede yoğunlaştığını ortaya koymuştur. Çalışmada elde edilen veriler, pediyatrik popülasyonda odontojenik kistlerin anatomik ve radyolojik özelliklerine ilişkin önemli bilgiler sunmuş; tanı ve klinik farkındalık açısından literatüre katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Odontojenik kist, çocuk diş hekimliği, radiküler kist, dentigeröz kist, odontojenik keratokist, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi

Ayşe Gören
Trakya University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dental flor uygulamaları ve ebeveynlerin, çocuk diş hekimlerinin ve çocuk doktorlarının bakış açılarının ve yaklaşımlarının incelenmesi

"Dental Flor Uygulamaları ve Ebeveynlerin, Çocuk Diş Hekimlerinin ve Çocuk Doktorlarının Bakış Açılarının ve Yaklaşımlarının İncelenmesi" Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Edirne, 2025. Amaç: Çalışmada ebeveynlerin, pedodontistlerin ve pediatristlerin florür uygulamalarına ilişkin bilgi düzeylerini, tutumlarını ve yaklaşımlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Ebeveynlerin bilgi kaynakları, tereddüt nedenleri ve karar süreçleri; pedodontistlerin klinik yaklaşımları, iletişim stratejileri ve ebeveynlerle yaşadıkları deneyimler; pediatristlerin ise bilgi düzeyleri, yönlendirme pratikleri ve florür uygulamalarına yönelik yaklaşımlarını incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Trakya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 13 yaş altı çocukların ebeveynleri (n=385), Trakya Bölgesi'nde görev yapan pedodontistler (n=17) ve pediatristler (n=74) dahil edilmiştir. Üç farklı hedef grup için ayrı anketler hazırlanmış, nicel veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiş, açık uçlu sorular ise MAXQDA 24 programı kullanılarak tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Ebeveynlerin %43,4'ü çocuklarında florürlü diş macunu kullandığını, %39,9'u ise florür uygulamalarına dair endişe taşıdığını belirtmiştir. Florür konusunda bilgi kaynağı olarak en çok diş hekimleri (%65,1) belirtilmiş; bunu internet (%19,8) ve çocuk doktorları (%19,0) izlemiştir. Yanlış inanışların ve kaygıların özellikle internet ve sosyal çevre kaynaklı olduğu belirlenmiştir. Pedodontistlerin tamamı florürlü diş macunu ve topikal florür uygulamalarını önermiştir. Ancak öneri yaşlarının farklılık gösterdiği saptanmıştır. Pedodontistlerin %52,9'u ebeveynlerin florür karşıtlığının arttığını bildirmiş, %58,8'i bilgilendirmenin ebeveyn tutumlarını olumlu yönde etkilediğini ifade etmiştir. Pediatristlerin %49,3'ü topikal florür hakkında bilgi sahibi olmadığını, %56,1'i florürün diş çürüğünü önlediğini düşündüğünü belirtmiş, ancak yalnızca %23'ü yaşa uygun diş macunundaki florür oranını bildiğini ifade etmiştir. Pediatristlerin %44,6'sı diş hekimlerinin florür uygulamalarını desteklediğini, %43,2'si ise okullarda gerçekleştirilen florür uygulamalarını desteklediğini bildirmiştir. Sonuç: Bu çalışma, florür uygulamalarına yönelik bilgi ve tutumların ebeveynler, pedodontistler ve pediatristler arasında belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Ebeveynlerde florür konusundaki bilgi düzeyi ve güven algısı çok boyutlu olup farklı faktörlerden etkilenmekte; yanlış ya da çelişkili bilgiler tereddütlerin gelişmesine yol açmaktadır. Pedodontistler, florürün güvenliği ve etkinliği konusunda en yetkin grup olup yalnızca uygulayıcı değil, aynı zamanda ebeveynlere doğru bilgi aktararak yanlış inanışların giderilmesinde de kritik bir rol üstlenmektedir. Ancak pedodontistlerin florürlü diş macunu ve topikal florür önerilerinde görülen çeşitlilik, standart kılavuzların uygulamaya daha güçlü biçimde entegre edilmesi gerektiğini göstermektedir. Pediatristlerde tespit edilen bilgi yetersizlikleri, ebeveynlere doğru yönlendirme yapılmasını sınırlandırmakta ve koruyucu diş hekimliği hizmetlerinin etkinliğini olumsuz etkilemektedir. Florür uygulamalarının toplum genelinde benimsenebilmesi için ebeveynlerin doğru ve güvenilir kaynaklara erişimlerinin artırılması, pedodontistlerin bilgilendirmede etkili iletişim stratejileri geliştirmesi ve pediatristlerin bu alandaki bilgi düzeyleri ile yönlendirici rollerinin desteklenmesi gerekmektedir. Florür uygulamalarının toplumda benimsenmesi ve yaygınlaştırılması, üç grubun birbirini tamamlayan rolleri etkin biçimde yerine getirmesi ve iş birliği sağlamasıyla mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn tutumları, florür, flor uygulamaları, pediatrist, pedodontist

Zeynep Karaarslan
Trakya University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Yapay zeka sistemi kullanılarak çocuklardan alınan panoramik ragyografilerde diş tedavilerinin belirlenmesi

Çocuk hastalarda çürük, travmatik yaralanmalar veya gelişimsel anomaliler gibi nedenlerle tedavi gereksinimi oluşabilir. Zamanında müdahale edilmeyen problemler, fonksiyon kayıplarına ve çene, yüz gelişiminde olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Bu nedenle dişlerin mevcut durumunun doğru tespit edilmesi ve uygun tedavi planlarının belirlenmesi önemlidir. Panoramik radyografiler, çocuk hastalarda tüm diş yapısının genel değerlendirilmesinde sıkça tercih edilen yöntemlerdir. Son yıllarda yapay zekâ tabanlı sistemler, radyografilerde dişlerin tespiti ve tedavisinin belirlenmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu çalışmada, derin öğrenme tabanlı nesne tespiti modeli olan YOLOv8x kullanılarak, panoramik radyografilerde dişlerin dolgu, amputasyon, kanal tedavisi, çekim ve yer tutucu gibi farklı tedavi ihtiyaçlarının otomatik olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 6-10 yaş arası hastalardan alınan 1061 panoramik radyografi kullanılmıştır. Görüntüler üzerinden dolgu, amputasyon, diş çekimi, kanal tedavisi ve yer tutucu olmak üzere beş farklı tedavi ihtiyacını belirleyebilmek amacıyla yapay zekâ algoritması geliştirilmiştir. Derin öğrenme aşamasında YOLOv8x mimarisi kullanılarak dişlerin mevcut durumları tespit edilmiştir. Çalışmada veri etiketleme işlemi, yapay zekâ destekli, web tabanlı bir platform olan CranioCatch yazılımıyla gerçekleştirilmiş ve toplam 8552 etiket elde edilmiştir. Model performansının değerlendirilmesinde kesinlik, duyarlılık ve F1 skoru hesaplanmış; ayrıca ortalama doğruluk oranı olan mAP@50 değeri kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, F1 skoru diş çekiminde %79,9, yer tutucuda %74,2, restoratif dolguda %73,5 ve kanal tedavisinde %70,1 bulunmuştur. Amputasyonda F1 skoru %51,4 ile en düşük değer olarak kaydedilmiştir. Duyarlılık skorları yer tutucuda %86,8, diş çekiminde %82,3, restoratif dolguda %79,7 ve kanal tedavisinde %73,8 bulunmuştur. Amputasyonda duyarlılık skoru %52,9 olarak belirlenmiştir. Kesinlik skorları, diş çekiminde %77,6 restoratif dolguda %68,2, kanal tedavisinde %66,7 ve yer tutucuda %64,7 bulunmuştur. Amputasyon tedavisinde kesinlik değeri %50,0 ile en düşük seviyede kalmıştır. Modelin genel başarısını gösteren mAP@50 değeri %73,2 olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, YOLOv8x tabanlı derin öğrenme modeli kullanılarak panoramik radyografiler üzerinden dişlerin tedavi ihtiyaçlarının belirlenmesinde başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Özellikle diş çekimi, yer tutucu ve restoratif dolgu kategorilerinde modelin yüksek başarı düzeyine ulaştığı görülmüştür. Genel başarıyı gösteren mAP@50 değeri, sistemin tedavi sınıflarını ayırt etme ve doğru tespit etme konusunda güvenilir performans sergilediğini göstermiştir.

Hatice Kanat
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Konya ve çevresinde karma dişlenme döneminde daimi birinci büyük azıların kaybının klinik ve radyografik açıdan değerlendirilmesi

Daimi birinci büyük azı (BBA) dişi, hem karma hem de daimi dentisyon döneminde en yüksek çürük insidansına sahip, en çok restore edilen ve en sık çekilen daimi diştir. Çekim kararı verilirken, uygun koşullar sağlandığında ikinci büyük azı (İBA) ve ikinci küçük azı (İKA) dişlerinin çekim boşluğunu kapatabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle BBA dişlerinin uzun dönem prognozu dikkatle değerlendirilmelidir. Bu çalışmada, karma dişlenme döneminde BBA kaybının klinik ve radyografik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, 2017–2022 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran, 7–12 yaş aralığında ve en az bir daimi BBA dişi çekilmiş 90 çocuk hasta dahil edilmiştir. Maksiller çenede 35, mandibular çenede 95 adet çekilmiş BBA dişi retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çekim yaşı, çekilen diş sayısı ve bölgesi kaydedilmiş; radyografik olarak İBA bifurkasyon gelişimi, ÜBA varlığı, İBA'nın vertikal seviyesi ve İBA-İKA açı değişimleri değerlendirilmiştir. Klinik kayıtlar üzerinden spontan boşluk kapanma miktarı ve TME semptomları incelenmiştir. Çalışmada, İBA dişinin bifurkasyon gelişim aşaması ile spontan boşluk kapanma başarısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05); özellikle Demirjian D ve E evrelerinde kapanma oranları daha yüksek bulunmuştur. Çekim yaşı ile spontan boşluk kapanma miktarı arasında da anlamlı ilişki saptanmış (p<0,05) ve 8–11 yaş aralığında yapılan çekimlerde kapanmanın daha başarılı olduğu gözlenmiştir. Çekim yapılan çene ile kapanma başarısı arasında anlamlı fark bulunmuş (p<0,05); Grade 1 kapanma oranı maksillada %81,8, mandibulada %33,7 olarak belirlenmiştir. Ayrıca, spontan kapanmanın başarılı olduğu vakalarda İBA dişinin açı değişimi sınırlı, başarısız olanlarda ise daha belirgin meziale devrilme gözlenmiştir. İKA dişlerinde de çekim sonrası distale devrilme izlenmiş, ancak bu değişim mandibulada sınırlı kalmıştır. ÜBA varlığı ve İBA vertikal seviyesi ile boşluk kapanma arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. TME semptomları bazı hastalarda saptanmış, ancak diş çekimi ile doğrudan ilişkilendirilememiştir. Sonuç olarak, daimi BBA dişi kaybı sonrası spontan boşluk kapanmasını öngörmede yalnızca kronolojik yaşın değil, dişlerin gelişimsel evresinin ve çevresel faktörlerin de dikkate alınması gerektiği ortaya konulmuştur. Erken teşhis ve doğru zamanlama ile yapılacak müdahaleler hem oklüzyonun hem de fonksiyonel sonuçların daha iyi olmasını sağlayacaktır.

Şeyma Nur Yarar
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Konvansiyonel teknik ve stamp tekniği ile uygulanan farklı kompozit rezin materyallerin mikrosızıntı özelliklerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, çocuk diş hekimliğinde giderek daha sık tercih edilen stamp tekniğinin, farklı kompozit rezin materyallerle birlikte kullanıldığında mikrosızıntı üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kompozit rezinlerin fiziksel yapıları, polimerizasyon davranışları, doldurucu morfolojileri ve viskoziteleri, restorasyonun marjinal adaptasyonu üzerinde belirleyici olduğundan, klinik başarı hem materyal seçimi hem de uygulama tekniği ile ilişkilidir. Güncel literatürde stamp tekniği işlem hızını arttırarak süresini azaltması, oklüzal morfolojiyi tekrarlanabilir şekilde oluşturması ve çocuk hastanın koltukta oturma süresini azaltması nedeniyle önemli bir alternatif tir.Bununla birlikte tekniğin farklı kompozit materyallerle etkileşimine yönelik bulgular sınırlı ve tutarsızdır. Bu in vitro çalışmada toplam 120 adet çürüksüz üçüncü molar dişi üzerinde standartlaştırılmış sınıf I kaviteler hazırlanmış ve dört farklı kompozit materyal (G-ænial, Nova, Quixfil, Estelite) iki farklı teknikle (konvansiyonel ve stamp) uygulanmıştır. Örnekler termal siklus işlemine tabi tutulmuş, ardından boya penetrasyonu yöntemiyle mikrosızıntı analizleri yapılmıştır. Taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanılarak kompozit-dentin arayüzündeki morfolojik yapı incelenmiştir. Kompozit türü mikrosızıntı üzerinde en belirleyici faktör olarak öne çıkmıştır. Quixfil materyali her iki teknikte de düşük mikrosızıntı değerleri göstermiştir. Stamp tekniğinin genel etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış olsa da özellikle Estelite ile kullanıldığında mikrosızıntıyı belirgin şekilde azalttığı saptanmıştır. Buna karşın G-ænial ve Nova materyallerinde teknik farklılıklarının anlamlı bir etkisi gözlenmemiştir. SEM bulguları da mikrosızıntı skorlarını desteklemiş; akışkan bulk-fill kompozitlerle stamp tekniği birlikte uygulandığında daha düzenli bir marjinal arayüz elde edilmiştir. Çalışmanın sonuçları, stamp tekniğinin mikrosızıntı açısından tek başına belirleyici bir yöntem olmadığını; ancak özellikle düşük viskoziteli ve akışkan karakterli kompozitlerle uyumlu olduğunda marjinal adaptasyonu iyileştirebileceğini göstermektedir. Materyalin doldurucu oranı, partikül yapısı ve polimerizasyon davranışı uygulama tekniğinden daha baskın bir rol oynamaktadır. Bu nedenle çocuk diş hekimliğinde stamp tekniğinin kullanımı, uygun materyal seçimi ile birleştirildiğinde uygulama süresini kısaltan ve morfolojiyi öngörülebilir kılan pratik bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Gelecek çalışmaların micro-CT gibi üç boyutlu görüntüleme yöntemleriyle ve farklı kavite konfigürasyonlarını içerecek şekilde genişletilmesi, tekniğin klinik geçerliliğini güçlendirecektir.

Diş hekimliğiDiş çürükleriPedodonti
Elif Yaren Doğrul
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gastroözofageal reflü nedeni ile cerrahi tedavi yapılmış çocuklarda ağız sağlığı ve tükürük pepsin düzeylerinin cerrahi sonrası değerlendirilmesi

Gastroözefageal Reflü Hastalığı (GÖRH); gastroözefageal reflünün günlük hayatı ve işleyişi etkilemesi, rahatsızlık verici semptomlara ve/veya komplikasyonlara yol açmasıdır. Bu çalışmanın amacı; GÖRH nedeniyle operasyon yapılmış çocukların ağız ve diş sağlığının, bazı tükürük parametrelerinin ve tükürük pepsin konsantrasyonlarının sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurulu Başkanlığı'ndan onay alındıktan sonra veriler, çocuk ve ailelerin bazı demografik bilgileri, çocukların sistemik hastalık durumu, beslenme ve diş fırçalama alışkanlıklarına ilişkin anket; ağız sağlığının değerlendirilmesi kapsamında; diş çürüğünün değerlendirilmesinde dmft/DMFT ve dmfs/DMFS indeksi, PUFA/pufa indeksi, periodontal sağlığın değerlendirilmesinde plak indeksi, gingival indeks, dişlerde renklenme bulguları, diş anomalileri, yumuşak ve sert doku bulguları, diş erozyonunun değerlendilmesinde Temel Eroziv Aşınma Değerlendirmesi (Basic Erosive Wear Examination-BEWE) indeksi ve tükürük parametrelerinin değerlendirilmesi kapsamında; tükürük akış hızı, pH değeri, tamponlama kapasitesi ve pepsin değerleri değerlendirilmiştir. Tükürük örneklerinde pepsin enzimi konsantrasyonları sandwich ELISA metodu ile analiz edilmiştir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 01.01.2018 tarihinden itibaren gastroözefageal reflü nedeniyle cerrahi operasyon yapılan, yaş ortalaması 7,19±4,651 olan 16 çocuk ve yaş ortalaması 8±4,186 olan 26 sağlıklı çocuk katılmıştır. Veriler; Ki Kare Testi, Fisher'ın Kesin Testi, T Testi ve Mann Whitney U testi, Pearson Korelasyon Testi ve Spearman'ın Korelasyon Testi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Opere GÖRH grubundaki çocukların %56,3'ü ağızdan beslenmemektedir. Opere GÖRH grubunda çocukların dmft/dmfs ve indeks ortalamaları sağlıklı çocuklara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük, plak indeksi ve gingival indeks ortalamaları daha yüksektir. Opere GÖRH grubunda maksiller anterior bölgede BEWE indeks değerleri diğer bölgelere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Bu grupta ağızdan beslenmeyen çocukların dmft/dmfs, DMFT/DMFS indeksleri sıfırdır. Tükürük pepsin miktarı opere GÖRH grubunda 95,219±154,250 pg/ml, sağlıklı grupta 104,923±193,869 pg/ml olarak bulunmuştur fakat gruplar arasında pepsin konsantrasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonç olarak, GÖRH'ün gözlendiği hastalıklarda; teşhis, tedavi ve kontrol aşamalarında takip eden ve değerlendiren ekip arasında çocuk diş hekimlerinin bulunması önemlidir. Bu çocukların tedavisini üstelenen tıp branşları, aileler ve son olarak çocuklar; ağız sağlığının önemi ile ilgili bilgilendirilmelidir.

Kübra Sağ
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Türk ve Fin popülasyonlarında farklı diş yaşı tahmini yöntemlerinin doğruluğunun karşılaştırılması

Çocuklarda yaş tayini çocuk diş hekimliği, ortodonti, endokrinoloji gibi alanlarda çok sık kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı Demirjian ve Cameriere yöntemlerinin Türk ve Fin çocuklarda doruluğunu karşılaştırmaktır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ve Oulu Üniversitesi Endodonti, Karyoloji ve Pedodonti bölümüne tedavi amacıyla başvurmuş olan, 1 Haziran 2019 ve 31 Aralık 2019 Tarihleri arasında teşhis ve tedavi amacıyla panoramik grafisi alınmış 6-15 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir. İki popülasyon için Demirjian ve Cameriere yöntemleriyle ölçümler yapılmıştır. Tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki ortalama farkın karşılaştırılması için bağımlı örneklem t testi kullanılmıştır ve iki ortalama arasındaki fark %95 güven aralığı kullanılarak analiz edilmiştir. Gruplar arasındaki fark p <0.05 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki korelasyonu tahmin etmek için korelasyon katsayıları kullanılmıştır. Türk ve Fin çocukların toplam verileri karşılaştırıldığında Demirjian Yöntemi ile elde edilen tahmini yaş ve kronolojik yaş arası farklar Türk çocuklarda; Cameriere Yöntemi ile elde edilen tahmini yaş ve kronolojik yaş arası farklar Fin çocuklarda daha çok bulunmuştur. Fin çocuklarda kronolojik yaş ve tahmini yaş arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunduğundan, Fin popülasyonuna özgü regresyon modeli oluşturulmuştur. Yeni formül ile erkek çocukların %78.1'inde, kız çocukların %81.4'ünde tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki fark 1'den az bulunmuştur. Türk popülasyonunda Cameriere ile Demirjian yöntemleri karşılaştırılmış, iki cinsiyet için de Cameriere Yöntemi daha başarılı bulunmuştur.

Adli tıpFinlandiyaTürk popülasyonu+2
Aysima Darıcı
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ağız solunumu yapan çocuklarda baş ve boyun bölgesi kaslarının ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Ağız solunumu; hayat kalitesini, oral sağlığı, oklüzyonu ve kraniyofasiyal gelişimi olumsuz etkileyebilmektedir ve baş boyun bölgesindeki kas dengelerini bozabilmektedir. Bu çalışmamızın amacı ağız solunumu ve burun solunumu yapan çocuklarda, baş ve boyun bölgesindeki kasların kalınlıklarını ve sertliklerini ölçmek ve ağız solunumunun bu kaslar üzerindeki olası etkilerini ortaya çıkarmaktır. Bu çalışmada ağız ve burun solunumu yapan (kontrol grubu) 4-14 yaş arası 80 çocuğun baş-boyun bölgesindeki kaslarının ultrasonografi ile kalınlıkları ve elastografi ile kas sertlik dereceleri ölçüldü. Sonuç olarak ağız solunumu yapan grupta orbikularis oris inferior hariç tüm kasların kalınlıkları daha düşük bulundu. İstatiksel olarak sağ masseter (p=0,002), sol masseter (p=0,006), sağ sternokleidomastoideus (p=0,003) ve sol sternokleidomastoideus (p=0,016) kaslarının kalınlıkları arasındaki fark anlamlıydı. Ağız solunumu grubundaki erkeklerde sol masseter kas kalınlığı anlamlı derecede daha yüksek izlendi (p=0,002). Kontrol grubundaki erkeklerde sternokleidomastoideus kası elastografi değerlerinin (sağ: p=0,024; sol: p=0,007) anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi. Ağız solunumu, baş boyun bölgesindeki kasların kalınlık ve sertliklerinde değişime yol açmaktadır. Bu değişimlerin iskeletsel problemlere veya farklı sağlık problemlerine yol açmaması için erken teşhis önemlidir. Bu hastalarda yapılacak ultrason incelemeleri ile kas değişimleri erken teşhis edilebilir ve gerekli konsültasyonlar yapılarak yaşam kalitesinin artmasına katkı sağlanabilir.

Dilan Mayda
Harran University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Erken çocukluk çağı çürüğünde candida varlığının değerlendirilmesi

Çalışmamızda, Uşak ilinde yaşayan 71 ay ve daha küçük çocukların tükürük ve dental plak örneklerinde şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü (Ş-EÇÇ) ve erken çocukluk çağı çürüğünün (EÇÇ) etiyolojik faktörleri arasında yer almaya başlayan Candida varlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza; 71 ay ve daha küçük, sistemik olarak sağlıklı, son 3 ay içerisinde ilaç kullanmayan, intraoral patoloji görülmeyen, dental tedavi deneyimi olmayan, intraoral aparey kullanmayan, koopere ve gönüllü 60 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamız 20'şer kişiden oluşan Ş-EÇÇ, EÇÇ ve kontrol gruplarındaki çocukların klinik muayenelerinin yapılması, alınan dental plak ve tükürük örneklerinin Candida varlığı ve Candida türleri açısından değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Ş-EÇÇ ve EÇÇ gruplarının tükürük örneklerinde Candida varlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken dental plak örneklerinde ise gözlemsel olarak fazla olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Ş-EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde EÇÇ grubuna göre gözlemsel olarak fazla Candida tespit edilmiştir. Kontrol grubu örneklerinde ise Candida gözlemlenmemiştir. Ş-EÇÇ grubu tükürük örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata ve Candida tropicalis, dental plak örneklerinde ise Candida albicans bulunduğu görülmüştür. EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata türleri tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Ş-EÇÇ ve EÇÇ patogenezindeki potansiyel rolünden bahsedilen Candida'ların tükürük ve dental plaktaki varlığının bireysel risk değerlendirilmesi için önemli olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca geçiş yollarının tanımlanması ve önlenmesinin EÇÇ prevalansının azaltılmasında faydalı olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Candida, Dental plak, Diş çürüğü, Tükürük

Dental plakDiş sağlığı araştırmalarıDiş çürükleri+4
Esra Özgöçmen
Uşak University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Uyku bruksizmli çocuklarda stres, kronotip, çiğneme kasları ve postürün değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında uyku bruksizmi yapan çocukların kontrollere kıyasla masseter kası kalınlıklarının, tükürükteki kortizol seviyelerinin, baş postürlerindeki değişimlerin incelenmesi ve uyku bruksizminin uyku alışkanlıklarıyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran hastalar arasından seçilen 3-12 yaş aralığında 86 çalışma ve 86 kontrol grubu olmak üzere 172 çocuk katılmıştır. Masseter kası kalınlıklarının ölçümü için ultrasonografi yönteminden yararlanılmıştır. Kortizol ölçümü için çocuklardan tükürük örnekleri toplanmış ve laboratuvarda ölçümü yapılmıştır. Profil fotoğrafları üzerinden servikal açı ölçümüyle postür analizleri yapılmıştır. Ebeveynlere uygulanan "Günlük Ritim Belirleme Ölçeği" ve "Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi" ile uyku alışkanlıklarının bruksizmle ilişkisine bakılmıştır. Çalışmanın sonucunda uyku bruksizmi yapan çocukların maksimum interküspitasyonda ve istirahat esnasında masseter kası kalınlıkları anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Diş aşınması uyku bruksizmi yapan çocuklarda daha yüksek saptanmıştır. Masseter kası kalınlıkları fazla olan çocukların diş aşınma dereceleri de anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Parasomniler ile uyku bruksizmi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ancak kortizol seviyeleri, servikal açı ve kronotip ile uyku bruksizmi arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Bruksizm ilerlediğinde TME problemleri, kas hipertrofileri, diş aşınmaları ve uyku problemleri gibi birçok bozukluğa yol açabileceğinden erken yaşta teşhis edilip kontrol altına alınması önemlidir ve bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

BruksizmDuruşPostural denge+6
Sedanur Eroğlu Efe
Uşak University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı doz diyot lazer amputasyonlarının uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda, derin dentin çürüğü bulunan süt ikinci azı dişlerinde diyot lazer ve düşük enerjili diyot lazer terapisi ile kalsiyum hidroksit (LLLT+KH) kullanılarak yapılan süt dişi amputasyon tedavilerinin uzun dönem etkinliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, alt süt ikinci azı dişinde derin dentin çürüğü bulunan 6-9 yaş arası 90 hasta (42 Kız, 48 Erkek) dâhil edildi. Hastalar uygulanacak tedaviye göre rastgele seçilerek diyot lazer grubu (n=45) ve LLLT+KH grubu (n=45) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar tedavi sonrasında 1., 3., 6. ve 12. aylarda kontrol randevularına çağırılarak hem klinik hem de radyografik takipleri yapıldı. İstatistiksel analizlerde gruplara göre kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki-kare ve Fisher's Exact testleri kullanıldı ve p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. 12 ay sonundaki çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, diyot lazer grubu klinik olarak %95,6, radyolojik olarak %93,3 başarı; LLLT+KH grubu klinik olarak %97,7, radyolojik olarak %90,9 başarı görüldü. Grupların başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Çalışmamızın klinik ve radyografik sonuçlarına göre, diyot lazer ve LLLT+KH amputasyonlarının derin dentin çürüklü süt ikinci azı dişlerinde benzer başarı oranları gösterdiği belirlenmiştir. İki yönteminde, süt dişi amputasyonlarında güvenli bir şekilde kullanılabileceği görülmüştür. Dental lazer uygulamalarının, süt dişi amputasyon tedavisindeki etkinliğini, klinik ve histolojik araştırmalar ile daha geniş ve uzun süreli inceleyen çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Diyot lazer, LLLT, kalsiyum hidroksit, amputasyon Sayfa Adedi : 124 Tez Danışmanı : Dr. Öğr. Üyesi Tuğba Yiğit

AmpütasyonDental pulpaDiyod lazer+4
Mert Soytürk
Uşak University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin ekstraoral ve intraoral yapılarla ilişkisi

Bu tez çalışmasının amacı; karışık ve daimi dişlenme döneminde bulunan çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin intraoral ve ekstraoral yapılarda neden olduğu değişiklikleri ortaya koyarak, etiyolojik ve predispozan faktörlerle olan ilişkisini incelemektir. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalına başvuran hastalardan temporomandibular eklem düzensizliği belirtilerinden en az birini gösteren 61 hasta çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) ve hiçbir temporomandibular eklem düzensizlik belirtisi göstermeyen 61 sağlıklı çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda temporomandibular eklem düzensizliği görülme sıklığının yaşla arttığı ve kızlarda daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Çalışma grubunda sık görülen semptomlar baş ağrısı, eklem sesleri ve ağrısı, çiğneme kaslarında hassasiyet, postür bozuklukları maksimum ağız açıklığı ve masseter kas kalınlığında azalma olarak sıralanabilir. Ayrıca iskeletsel ve dişsel maloklüzyonların çalışma grubunda daha fazla olduğu görülmüştür.

ErgenlerTemporomandibular eklemTemporomandibular eklem hastalıkları+2
Elif Merve Aydın
Uşak University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Süt dişlerindeki fizyolojik kök rezorbsiyonunun kalsiyum silikat esaslı materyal ile uygulanan pulpotomi tedavisinin başarısına etkisi

Çalışmamızda, derin dentin çürüğü bulunan süt ikinci azı dişlere kalsiyum silikat esaslı materyal ile uyguladığımız pulpotomi tedavisinin başarısına, fizyolojik kök rezorbsiyonunun etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, alt süt ikinci azı dişinde derin dentin çürüğü bulunan 4-11 yaş arası 93 hasta (41 Kız, 52 Erkek) dâhil edildi. Hastalar tedavisi yapılacak süt molar dişin fizyolojik kök rezorbsiyon durumuna göre iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup 1 - Stage S) fizyolojik kök rezorbsiyonunun henüz başlamadığı (n=44), çalışma grubuna ise (Grup 2- Stage R) fizyolojik kök rezorbsiyonunun kökün 1/3'lük seviyesinde olduğu alt süt ikinci molar dişler (n=49) dahil edildi. Tedavi sonrasında kontrol randevularına çağrılan hastaların 1., 3., 6. ve 12. aylarda klinik, 6.ve 12. aylarda ise radyografik takipleri yapıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Yates düzeltmesi ve Fisher's Exact testi kullanıldı ve p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. 12 ay sonundaki çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, kontrol grubunda klinik olarak %97,7 radyolojik olarak %95,4 başarı; çalışma grubunda klinik olarak %95,9, radyolojik olarak %89,8 başarı görüldü. Grupların başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Çalışmamızın klinik ve radyografik sonuçlarına göre fizyolojik kök rezorbsiyonun henüz başlamadığı ve fizyolojik kök rezorbsiyonunun başladığı gruptaki (kökün 1/3 seviyesinde olan) süt molar dişlere kalsiyum silikat esaslı materyal ile uygulanan MTA pulpotomisinin benzer başarı oranları gösterdiği bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçlarına göre fizyolojik kök rezorbsiyonunun pulpotomi başarısında etkili olmadığı görülmüştür. Ancak süt dişlerinde başlayan fizyolojik kök rezorbsiyonunun, uygulanan pulpotomi tedavisinin başarısına etkisini daha geniş ve uzun süreli inceleyen klinik ve histolojik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Pulpotomi, Fizyolojik Kök Rezorbsiyonu, Kalsiyum Silikat Esaslı Materyal, MTA

Buse Kılınç
Uşak University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Süt azı dişlerinde paslanmaz çelik kron ve zirkonyum kronların klinik başarısının karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi

Çalışmamızda, paslanmaz çelik kronlar ile pediatrik zirkonyum kronların klinik ve radyografik başarısının, periodontal sağlığa etkisinin ve ebeveyn memnuniyet durumunun randomize kontrollü olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 6-8 yaş aralığındaki alt süt ikinci molar dişlerinde kron endikasyonu bulunan 15 hasta dahil edildi. İlgili dişlere bölünmüş ağız tekniği ile paslanmaz çelik kron (PÇK) ve pediatrik zirkonyum kron (PZK) uygulandı. Kronların preparasyonundan simantasyonuna kadar geçen işlem süresi kaydedildi. Tedavi sonrasında kontrol randevuları oluşturulan hastaların klinik değerlendirmesi 1., 3. ve 6. aylarda, radyografik değerlendirme ise 6. ayın sonunda yapıldı. Kronların klinik ve radyografik başarısının değerlendirilmesinde Uluslararası Diş Hekimleri Federasyonu (FDI) tarafından yayınlanan restorasyon değerlendirme formu modifiye edilerek kullanıldı. Periodontal sağlığa etkilerinin incelenmesinde plak indeksi, gingival indeks kullanıldı ve plak boyaması yapıldı. Ebeveynler memnuniyet düzeyinin ölçülmesinde dayanıklılık, şekil, renk, boyut sorularını içeren Likert ölçeği ile hazırlanmış anket formu kullanıldı. PI, GI ve QHI değerlerinin zamansal değişimlerinin incelenmesinde tekrarlı ölçümler varyans analizi (repeated measures ANOVA) ve Friedman testleri kullanıldı. Çoklu karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile değerlendirildi. Önem düzeyi p<0,05 alındı. Çalışmamızın sonucunda 6 aylık takipte bir PZK desimante oldu. PZK daha fazla yüzey pürüzlülüğü gösterdi (p<0,001). Tüm klinik parametrelerin değerlendirilmesinin sonucunda her iki kron türü de klinik ve radyografik olarak başarılı bulundu. Kronların periodontal sağlığa etkisinin sonuçları değerlendirildiğinde PZK tüm kontrollerde anlamlı derecede daha düşük PI, GI ve QHI değeri gösterdi (p<0,001). Uygulama süreleri kıyaslandığında, PZK'nın işlem süresinin daha uzun olduğu tespit edildi (p<0,001). Ebeveynler boyut, şekil ve dayanıklılık açısından her iki krondan da memnunken, PÇK'nın renginden memnun olmadığı görüldü (p<0,001). Bu çalışmanın sonucuna göre PZK'nın periodontal dokularla daha uyumlu ve ebeveynlerin estetik beklentisini karşılayan bir pediatrik kron olması, özellikle işlem süresinin kritik olmadığı durumlarda süt dişlerinin tam koronal restorasyonunda PÇK'ya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.

Betül Cesur Çiloğlu
Uşak University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Uşak bölgesinde 3-12 yaş grubu çocuklarda görülen diş renklenmelerinin prevelans ve etyolojilerinin belirlenmesi ve aile farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi

Diş renklenmeleri; ekstrensek etkenlere veya intrensek faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabilir ve yönetimi, nedenin belirlenmesi ve uygun tedavi seçeneklerinin uygulanmasını gerektirir. Literatürde tüm renklenme türlerini kapsayan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Çalışmamızda Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 3-12 yaş arası çocuklarda görülen renklenme prevalansını, etiyolojik faktörleri ve aile farkındalık düzeyini araştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 410 çocuk hasta dahil edilmiştir Çocuk hastaların verileri için ailelerden anket doldurmaları istenmiştir. Ağız sağlığı için DMFS/dmfs, Silness-Löe plak indeksi ve görülebilir plak durumu kaydedilmiştir. Ekstrensek renklenme görülen hastalarda ise Lobene renklenme indeksi kaydedilmiştir. Örneklemde renklenme prevalansı %17,8 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda renklenme görülen hastaların %51,42'sinde intrensek renklenme, %47,3'ünde ektrensek renklenme, %1,4'ünde diğer renklenme olduğu belirlenmiştir. Renklenme varlığı ile yaş (p<0,05), sebze-meyve tüketim durumu (p>0,05), ara öğün tüketim sıklığı (p<0,05), gargara kullanımı (p<0,05), diş hekimi ziyaret sıklığı (p<0,05), travma alma durumu (p<0,05), ebeveynin fırçalamaya yardım etme durumu (p<0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Aile farkındalık durumu ise %35,4 olarak tespit edilmiştir. Renklenme durumunun söz konusu olduğu durumlarda çoğunlukla farkındalık olduğu görülmüş; ancak bu oranın düşük olduğu saptanmıştır. Ailelerin renklenme konusunda bilgilendirilmesi gereklidir. Renklenmelerin etiyolojik faktörlerinin belirlenmesi amacıyla daha geniş örneklem grupları içeren çalışmalar yapılmalıdır.

Cansel Kırkgöz
Uşak University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı yaş grubundaki çocuklarda, ağız sağlığının yaşam kalitesine etkisinin ebeveyn algısına göre karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi

Çalışmamız, ağız sağlığı koşullarının çocukların yaşam kalitesine etkisini, ebeveynlerin bu etkileri algılama düzeyini ve bu algının yaş gruplarına göre değişimini incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya 8-10 yaş grubunda 310, 11-14 yaş grubunda 309 çocuk ve ebeveynleri dahil olmak üzere toplam 1238 kişi katılmıştır. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesini değerlendirmek için Türkçe geçerliliği ve güvenilirliği sağlanmış anketler kullanılmıştır. Çalışmamızda çocuklar için CPQ (8-10) ve CPQ (11-14), ebeveynler için ise P-CPQ uygulanmış ve ağız içi muayeneleri yapılarak form doldurulmuştur. Bulgularımız, travmatik dental yaralanma, dental ağrı şikâyeti, anterior ve posterior dişlerde mine defekti, MIH varlığı gibi ağız sağlığı koşullarının CPQ anketlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklar oluşturduğunu göstermiştir (p<0,05). Bu koşullar, çocukların yaşam kalitesini olumsuz etkilemiştir. Diş kaybı varlığında da istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmış (p<0,05), ancak yaşam kalitesine olumlu etkisi görülmüştür. dt,dft,DT,DFT değerleri ile CPQ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü ilişkiler tespit edilmiştir (p<0,05). Ebeveyn görüşlerine göre ise, çocuklarında dental ağrı, anterior ve posterior dişlerde mine defekti, MIH, anterior dişlerde çürük ve restorasyon varlığı durumlarında P-CPQ anketinde istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). Bu koşullar, ebeveynlerin çocuklarının yaşam kalitesini olumsuz değerlendirmesine neden olmuştur. Çalışmamızda, çocukların ve ebeveynlerin toplam skorları arasındaki korelasyon incelendiğinde, her iki yaş grubunda da istatistiksel olarak anlamlı ancak düşük düzeyde ilişkiler tespit edilmiştir (p<0,05). Bu bulgu, ebeveyn algısının yaştan bağımsız olduğunu göstermiştir. Ağız sağlığı koşullarının yaşam kalitesine olumsuz etkisini, çocuk ve ebeveynlerin bilinçlendirilmesiyle azaltmak mümkündür. Ebeveynlerin çocuk bakımındaki aktif rolü göz önünde bulundurulduğunda, çocuğun yaşam kalitesini artırmaya yönelik her adımda çocuk ve ebeveyn görüşlerinin birlikte değerlendirilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: ebeveyn algısı, çocuklarda ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi, yaşam kalitesi

Şule Atik
Uşak University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Uşak ilinde yaşayan 3-5 yaş arası çocuklarda görülen erken çocukluk çağı çürüğünün maternal faktörlerle ilişkisinin incelenmesi

Erken çocukluk çağı çürüğü (EÇÇ); çocuklarda ağrı, malnütrisyon, konuşma zorluğu, büyüme ve gelişim geriliği gibi olumsuzluklara sebep olabilen hızlı ilerleyen enfeksiyöz bir hastalıktır. Annenin beslenme alışkanlıkları, ağız hijyeni, kendi sağlığı ve çocuğuna verdiği bakım, EÇÇ gelişimini etkileyebilir. Bu tez çalışmasının amacı; maternal faktörlerle EÇÇ arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu konunun önemine dikkat çekmektir. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi' ne başvuran 3-5 yaş arası 50 çocuk ve annesi (toplam 100 hasta) çalışmamıza dahil edilmiştir. Annelerden onam formu alındıktan sonra çocuklarıyla ve kendileriyle ilgili soruları içeren anket formunu doldurmaları istenmiştir. Sonrasında anne ve çocuklardan sırasıyla DMFS/PUFA-dmfs/pufa indeksleri alınmıştır. Çalışma grubumuzda EÇÇ prevalansı %98 olarak elde edilmiştir. EÇÇ ile annenin; gebelik sırasında kullandığı ilaç, sakız çiğneme durumu, çocuğun kaşığıyla ısı-tat kontrolünün ağzıyla yapma alışkanlığı ve çocuğuyla ortak diş fırçası kullanma alışkanlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler : erken çocukluk çağı çürüğü, maternal faktörler, dmfs, pufa.

Emine Gülen Gültekin
Uşak University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İlk defa mandibular anestezi yapılan 5-12 yaş grubu çocuklarda animasyon ve müziğin vital parametreler, anksiyete ve ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda, mandibular anestezi sırasında çocuklarda gözlenen dental anksiyete, ağrı ve fizyolojik tepkiler üzerine animasyon ve müzik temelli dikkat dağıtıcı müdahalelerin etkisi değerlendirilmiştir. Araştırma, daha önce mandibular anestezi deneyimi bulunmayan, 5–12 yaş aralığında 52 çocukla yürütülmüş; katılımcılar, animasyon uygulanan, müzik dinletilen, her iki müdahalenin birlikte uygulandığı ve kontrol grubu olmak üzere dört gruba ayrılmıştır(n=13). Animasyon uygulaması işlem öncesinde, müzik uygulaması ise işlem sırasında gerçekleştirilmiştir. Ardından lokal anestezi işlemi yapılmış ve anksiyete, ağrı ile fizyolojik tepkiler çok boyutlu ölçümlerle değerlendirilmiştir. Anksiyete ve ağrı düzeyleri; çocukların öz bildirimine (RMS-PS, Wong-Baker) ve hekimin gözlemlerine (CEMS, FLACC) dayalı olarak işlem öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Ayrıca işlem öncesi, sırası ve sonrasında kalp atım hızı ile oksijen satürasyonu kaydedilmiştir. Gruplar arasında ölçülen parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır; ancak müzik grubunda işlem sonrası RMS-PS skorlarında anlamlı artış gözlenmiştir. Tüm gruplarda işlem sonrası CEMS ve FLACC skorlarında anlamlı artışlar meydana gelmiştir. İşlem sonrası dönemde öz bildirim ile gözlemsel değerlendirmeler arasındaki korelasyon artmış, ayrıca FRANKL skoru ile anksiyete, ağrı ve fizyolojik parametreler arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Bulgular, yaşa uygun dikkat dağıtıcı müdahalelerin çocukların dental deneyimlerini olumlu etkileyebileceğini göstermektedir.

Hatice Kübra Gürses Çalışkan
Uşak University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Anestezik etkileri bulunan çeşitli ajanların topikal anestezi etkinliklerinin karşılaştırılması ve çocuklarda ağrı-anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; fesleğen yağı, papatya yağı, buz gibi doğal yöntemler ile topikal anestezik sprey, topikal anestezik jel gibi sentetik topikal anesteziklerin etkinliklerini ve çocuklarda ağrı-anksiyete düzeylerini karşılaştırmaktır. 6-12 yaş arası toplam 50 (22 erkek, 28 kız) çocuk hasta ile yapılan bu çalışmada, her bir grup 10 hasta olmak üzere toplam 5 grup oluşturulmuştur. Pulse oksimetre kullanılarak topikal anestezi ile lokal anestezi öncesinde ve sırasında kalp atış hızları ölçülmüştür. VAS ile topikal ve lokal anestezi sırasında hem çocuğun belirttiği hem de hekimin gözlemlediği ağrı skorları kaydedilmiştir. SEM ölçeği ile topikal anestezi sırasında, lokal anestezi öncesinde ve sırasında anksiyete değerleri kaydedilmiştir. Erkek ve kız çocuklarının topikal anestezi öncesindeki kalp atış hızı ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer ölçümlerde ise anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir. Lokal anestezi sırasındaki hekim VAS değerleri üzerine ise yaşların anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Topikal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine topikal anestezi grupların etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (hekim değerlerinde topikal anestezik sprey grubu, çocuk değerlerinde topikal anestezik sprey ve topikal anestezik jel grubu yüksek), lokal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine ise etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Topikal anestezi grupları, cinsiyet ve yaşla yapılan tüm SEM değeri ölçümlerinde anlamlı fark bulunmamıştır.

Ekrem Süpürgeci
Uşak University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Üst süt kesici dişlere uygulanan kompozit kron ve zirkon kronların klinik başarılarının değerlendirilmesi

Süt ön dişlerin restorasyonu; süt ön dişlerin hacminin diğer dişlere göre küçük olması, pulpa dokusunun mekanik açılım riskinin daha yüksek olması, nispeten ince mineye sahip olması ve restorasyonların estetik özelliği nedeniyle göreceli yüksek tedavi maliyeti gibi nedenlerle daha güçtür. Öte yandan, süt dişlerinin daimi dişlerin sürme zamanı gelene kadar korunması ve restore edilmesi, estetik ihtiyaçların ötesinde oklüzyon rehberliği yönünden çok önemlidir. Amerikan Pediatrik Diş Hekimliği Akademisi (AAPD) tarafından bu amaçla önerilen yaklaşımlardan kompozit rezin strip kronlar ve prefabrike zirkon kronlar diş hekimliğinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmaya, 3-5 yaş aralığında, üst çenede en az iki süt kesici dişinde kron uygulama endikasyonu gerektirecek düzeyde büyük çürük lezyonları bulunan, kız ve erkek toplam 25 birey dahil edilmiştir. Klinik ve radyolojik muayeneler sonrasında belirlenen tedavi planlamaları çerçevesinde kompozit strip kron veya estetik zirkon kronlar uygulanmıştır. Tedavilerin tamamlanmasını takiben 1,6,12 ve 18. aylarda hastalar klinik ve radyografik kontrollerin yapılması amacıyla çağırılmıştır. Plak indeksi, gingival sağlık, kron retansiyonu ve başarısı, renk uyumu, klinik pulpal sağlık (spontan ağrı, mukozada şişlik/fistül varlığı, mobilite, perküsyon/palpasyon hassasiyeti) ve radyografik olarak pulpal sağlığı (periradiküler/interradiküler radyolusensi, lamina dura kaybı, internal/eksternal kök rezorpsiyonu, pulpa kanal obliterasyonu) değerlendirilmiştir. Ek olarak 6 ve 12. ayda radyografik kontroller yapılmıştır. Grupların klinik ve radyografik değerlendirmelere ilişkin veriler istatistiksel olarak Fisher'ın kesin ki kare testi, Cochran Q testi, Friedman'nın 2 yönlü varyans analizi, Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ve marjinal homojenlik testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Zirkon kronlar retansiyon, renk uyumu, restorasyon başarısı ve gingival sağlık yönünden daha başarılı olarak bulunmuştur. Ayrıca daha düşük plak indeksi ve gingival indeks değerleri göstermişlerdir.

Diş çürükleriDişlerKesici dişler+6
Merve Özdemir
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Genç daimi azı dişlere uygulanan paslanmaz çelik kron ve zirkon kronların klinik başarılarının değerlendirilmesi

Bu çalışma, kron restorasyonu gerektiren posterior genç daimi dişlere uygulanan iki tedavi yaklaşımı olan paslanmaz çelik kronların (PÇK) ve prefabrike zirkon kronların klinik performanslarını, diş eti sağlığı ve kronların retansiyonu açısından değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. 6-17 yaş aralığında, ağzında en az iki daimi molar dişinde kron uygulama endikasyonu bulunan 20 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dişler, bölünmüş ağız (split mouth) çalışma tasarımına göre PÇK ve zirkon kron gruplarına randomize edilmiştir. Tedavilerin tamamlanmasını takiben, hastalar 1., 6., 12., ve 18. aylarda kontrollere çağırılmıştır. Başlangıç ve kontrol seanslarında hastaların genel ağız hijyen durumu Green ve Vermillion'un Basitleştirilmiş Oral Hijyen İndeksi (OHI), periodontal sağlık durumları ise Silness&Löe plak ve Löe&Sillness gingival indeksine göre değerlendirilmiştir. Klinik ve restoratif değerlendirmelere ek olarak 6. ve 12. aylarda radyografik değerlendirmeler de yapılmıştır. Verilerin istatistiksel incelemesinde Kaplan- Meier Analizi, Ki-kare Testi, Friedman İki Yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney U Testi, Tekrarlı Ölçümlerde Tek Yönlü Varyans Analizi ve T-testi kullanılmıştır. 18 aylık takip süresi sonrasında 17 hastanın 40 dişi değerlendirilebilmiştir. Takip süresi boyunca zirkon kronların kümülatif sağkalım oranı %95,2 olarak bulunmuştur. OHI değerleri başlangıç değerine göre takiplerde farklılık göstermemiştir. Zirkon kronlar ile restore edilen dişler, PÇK ile restore edilen dişlerden daha düşük gingival indeks ve plak indeksi değerleri göstermişlerdir. PÇK oldukça başarılı bir restoratif materyal olmasına rağmen Zirkon kronların gingival sağlık ve plak birikimi değerlerinin PÇK'lara göre daha iyi olduğu belirlenmiştir.

Azı dişleriDental estetikDental materyaller+4
Nazlı Gedük
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin çocuk ve genç bireylerde kullanım endikasyonlarının değerlendirilmesi

Bu araştırmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) çekilen çocuk ve genç hastalarda KIBT endikasyonlarını ve bu endikasyonların farklı kategorilere (yaş, cinsiyet, görüntü alanı, görüntülenmek istenen bölge) göre dağılımı incelemektir. 01 Ocak 2018 - 01 Ocak 2020 tarihleri arasında çekilen toplam 7131 görüntü değerlendirilmiş ve KIBT istek formları eksiksiz olan 0-18 yaş aralığındaki 649 pediatrik hasta dahil edilmiştir. Her birey için cinsiyet, doğum tarihi, KIBT alınan tarih, KIBT isteği yapılan anabilim dalı, KIBT istek nedenleri, görüntü alanı (FOV), görüntülenmek istenen bölge (ROI), KIBT'nin tekrar edilmesi gereksinimi ve aynı bireyden takip için KIBT alınma durumu ile tarihleri kaydedilmiştir. Çocuk ve genç hastalarda en fazla belirlenen KIBT istek nedeni "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" (%28.7) olmuştur. Kadınlarda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" ile "implant planlama"; erkeklerde ise "fasiyal travma", "dental travma" ve "süpernümere diş" endikasyonları diğer cinsiyete göre daha fazla bulunmuştur (p<0.05). 13-18 yaş grubunda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler", "fasiyal travma", "implant planlama" ve "temporomandibular eklem problemleri" KIBT endikasyonları arasında daha fazla yer alırken; 7-12 yaş grubunda ise "dental anomaliler" ve "süpernümere diş" daha fazla yer almıştır (p<0.05). Görüntülenmek istenen bölge (ROI) olarak maksillanın (%35.1) en sık tercih edildiği, bunu "tüm kafa" (%30.5) görüntülerinin izlediği belirlenmiştir. Çekilen KIBT'lerin görüntü alanı değerlendirildiğinde hastaların %53.2'sında küçük (≤10 cm), %17.1'unda orta (11 cm-15 cm), %29.7'inde ise geniş FOV (23 x 17 cm) boyutu kullanıldığı görülmüştür. "Maloklüzyon ve dentofasiyal anomali" endikasyonu ile KIBT alınan hastaların büyük çoğunluğunda (%89.6) geniş FOV boyutu seçilmiştir. Takip amaçlı KIBT alınan hastaların oranı %16.2 iken, bunların %51.4'ünde neden olarak "ortodontik takip", %42.0'ında "cerrahi takip" ve %6.6'sında ise "diğer" seçenekleri işaretlenmiştir. Araştırmanın bulguları, çocuk ve genç bireylerde KIBT gerekçelendirilmesinin güncel rehberlere göre farklılık gösterdiğini ve benzer çalışmalara kıyasla daha büyük FOV boyutları tercih edildiğini göstermiştir.

HastanelerHastaneler-üniversiteKonik ışınlı bilgisayarlı tomografi+3
Rovshan Ismayılov
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

5-8 yaşları arasındaki çocuklarda ağız diş sağlığı ile çiğneme ve yutma fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Çiğneme, yutma gibi orofasiyal fonksiyonlarında oluşabilecek bozukluklar hava yolunun korunmasını tehlikeye atabilir, yetersiz beslenme ve dehidrasyon problemlerine yol açabilir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı çocukların orofasiyal fonksiyon performansı ile ağız sağlığı durumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada; Çocuk Diş Hekimliği Kliniğine başvuran 400 (ortalama yaş 78.02 ± 12.12 ay, 200 erkek) çocuğun orofasiyal fonksiyonları değerlendirmek için çeşitli ölçekler (Karaduman Çiğneme Performansı Ölçeği (KÇPS), Yeme Değerlendirme Aracının Pediatrik versiyonu (PEDI-EAT-10), Nordic Orofasiyal Test-Tarama (NOT-S) protokolü kullanıldı. Ağız sağlığı durumunu değerlendirmede ise DMFT, DMFS, dmft, dmfs indeksleri (çürük (D, d), eksik (M, m) ve dolgu (F, f) diş (t) veya yüzey (s); ve Uluslararası Çürük Tespit ve Değerlendirme-II Sistemi (ICDAS-II) kullanıldı. KÇPS'ye göre çocukların %58'i seviye 0 (fonksiyonel yutma), %35.8' i seviye 1 (Gıdayı bolusa çevirmekte güçlük çekiyor) ve % 6.3'ü seviye 2 (molar diş bölgesinde gıdayı tutmakta güçlük çekiyor) olarak bulundu. KÇPS seviyeleri ile DMFT, dmft, Dt, dt, Mt, mt değerleri arasındaki ilişkilerin ki-kare testi ile değerlendirilmesi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. (sırasıyla p = 0.044, p = 0.009, p = 0.008, p = 0.000, p = 0.032 ve p = 0.003) Çocukların %13.4'ünün toplam PEDI-EAT-10 puanı 3 veya daha yüksekti. NOT-S'ye göre, çocukların sadece %3,0'ının orofasiyal fonksiyonla ilgili herhangi bir sorunu yoktu ve en çok etkilenen alanlar "Alışkanlıklar" (%51.0), "Yüz İfadesi" (%49.3) ve "Çiğneme ve Yutma" (%45.3) olarak bulundu. Sonuç olarak, tanımlanmış herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı çocuklar orofasiyal fonksiyonlarını yeterli ve etkili biçimde sürdüremeyebilir. Bu nedenle çocukların ağız muayenesi sırasında özellikle yoğun çürük veya eksik diş varlığında orofasiyal işlevlerin farklı ölçeklerde değerlendirilmesi erken tanı ve gerekli önlemlerin alınması için yardımcı olabilir.

Ağız hastalıklarıAğız sağlığıDişler+3
Şeyma Öztürk
Hacettepe University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız diş sağlığı durumunun değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı; çeşitli etiyolojik faktörlere bağlı olarak nefronların ilerleyici ve geri dönüşümsüz hasarı sonucu gelişen, glomerüler filtrasyon hızında azalma ile karakterize böbrek fonksiyonlarındaki kronik bozukluk durumudur. Kronik böbrek hastalığı ya da bu hastalıkta uygulanan tedaviler bireyin ağız ve diş sağlığını olumsuz etkileyebilir. Hastalığın şiddetine, evresine ve süresine bağlı olarak ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkileri farklılık göstermektedir. Bu araştırmanın amacı; kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocukların ağız bakımı ve beslenme alışkanlıklarını, ağız sağlığı durumlarını, ağız kokusu varlığını, tükürük parametrelerini ve kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız sağlığı ile ilgili bazı serum parametrelerini değerlendirmektir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı'nda takip edilen kronik böbrek hastalığı olan çocuklar ve Hacettepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi'ne çeşitli şikayetler ile başvuran sağlıklı çocuklar dahil edilmiştir. Velilerden yazılı onam alındıktan sonra, çocukların ve velilerinin bazı sosyo-demografik özellikleri ve ağız bakımı ve beslenme alışkanlıkları uygulanan anket aracılığı ile öğrenilmiştir. Diş çürüğü ile ilişkili kayıtlar dmft/dmfs, DMFT/DMFS ve ICDAS II indeksleri; diş eti sağlığı ile ilişkili kayıtlar plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), OHİ-debris ve OHİ-calculus kullanılarak oluşturulmuştur. Ağız kokusu ise sülfür monitorizasyonu yöntemi ile değerlendirilmiştir. Buna ek olarak tükürük ile ilişkili parametrelerden uyarılmamış tükürük akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi değerlendirilmiştir. Ayrıca kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda; primer hastalık grubu, renal replasman tedavisi türü, kullanılan ilaç grupları ve serum hemoglobin düzeyi değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan çocuklar 4-20 yaş aralığındadır. Kronik böbrek hastalığı olan 63 çocuğun (35 erkek, 28 kız) ortalama yaşı 13,76±3,97 iken kronik böbrek hastalığı olmayan 72 çocuğun (31 erkek, 41 kız) ortalama yaşı 12,14±2,98'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri sırasıyla 1,41±2,43; 3,94±8,17; 1,07±1,93 ve 1,77±3,78'dir. Kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri ise sırasıyla 4,16±2,42; 10,03±7,21; 2,23±3,19 ve 4,64±9,13'dür. Buna göre; dmft/dmfs ve DMFT/DMFS indeksi ortalamaları, sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığında kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda en yüksek yüzdede (%30,2) ICDAS-2 skoru, kronik böbrek hastalığı viii olmayan çocuklarda en yüksek yüzdede (%40,3) ICDAS-5 skoru bulunmuştur. Kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocuklar arasında ICDAS indeksi skorları dağılımı açından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama OHİ-debris ve OHİ-calculus değerleri sırasıyla 1,74±1,10 ve 0,41±0,52; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise bu değerleri sırasıyla 1,04±0,62 ve 0,09±0,21'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama plak ve gingival indeksleri sırasıyla 1,46±0,64 ve 0,65±0,50 iken; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise sırasıyla 1,13±0,50 ve 0,78±0,39'dur. Buna göre OHİ-debris, OHİ-calculus ve plak indeksi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksek olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların %36,4'ünde; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların %47,6'sında halitozis görülmüştür. Uyarılmamış tükürüğün akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda sırasıyla 0,43±0,22; 7,89±0,46 ve 5,94±1,11 olup kronik böbrek hastalığı olmayan çocuklarda bu değerler sırasıyla 0,45±0,23; 7,52±0,30 ve 4,77±0,67'dir. Buna göre uyarılmamış tükürük pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Sonuç olarak kronik böbrek hastalığı ile ilişkili birçok metabolik ve fizyolojik değişiklik, uygulanan tedaviler, kullanılan ilaçlar; dişlerin gelişimini ve mineralizasyonunu, tükürük yapısını ve kompozisyonunu ve bunlara bağlı olarak dişlerdeki çürük varlığını, diş eti sağlığını ve ağız kokusu durumunu etkilemektedir. Çocuk diş hekimleri, çocuklarda kronik böbrek hastalığında görülebilecek ağız sağlığı problemlerinin farkında olmalıdır. Kronik böbrek hastalığı olan çocuklara ve ailelerine ağız diş sağlığının, ağız bakım alışkanlıklarının ve düzenli diş hekimi kontrollerinin önemi vurgulanmalıdır.

Ağız hastalıklarıAğız kokusuAğız sağlığı+5
Özge Bektaş
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Daimi dişlerde fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonunun mikrosızıntı değerleri üzerine etkisinin incelenmesi

Bu çalışmada, fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonu ardından yapılan farklı yüzey hazırlama işlemlerinin fissür örtücünün mikrosızıntı direnci üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çürüksüz 156 adet insan üçüncü azı dişinin kullanıldığı çalışma iki ana grup altında toplam 16 alt grupta (2X4X2) gerçekleştirilmiştir. A Grubu'nda 3M Clinpro™ Sealant (3M, St. Paul, Minnesota, ABD), B Grubu'nda ise Ultraseal XT™ Hydro® (Ultradent, South Jordan, Utah, ABD) kullanılmıştır. Dört farklı yüzey hazırlama yöntemi (lazer ile pürüzlendirme, asit ile pürüzlendirme, total pürüzlendirmeli adeziv sistem ve kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistem) alt grupları oluşturmuştur. Her alt grupta, hazırlananan mine yüzeyleri fissür örtücü uygulaması öncesi yapay tükürük solüsyonu ile kontamine edilmiştir. Bu aşamadan sonra, örneklerin yarısında (örneğin alt grup A1) mine yüzeyleri yıkanıp kurutulmuş ve ilgili fissür örtücü uygulanmış iken diğer yarısında (örneğin alt grup A2) ilgili yüzey hazırlama işlemi tekrar edildikten sonra fissür örtücü uygulanmış ve işlem tamamlanmıştır. Örnekler termal siklus işlemi sonrası bazik fuksin solüsyonunda bekletilmiş, kesitleri alınmış, stereomikroskop ile fotoğraflanmış ve boya penetrasyonu ölçülmüştür. Çalışma gruplarında gözlenen mikrosızıntı değerleri sırasıyla A1=A2=A7>A3=A8>A4=A5=A6 ve B1=B2=B7=B8>B3>B4=B5=B6 şeklindedir (p<0,05). A Grubu'nun mikrosızıntı değerleri B Grubu'nunkilere göre istatistiksel olarak daha azdır (p<0,05). En az mikrosızıntı total pürüzlendirmeli adeziv sistem uygulanan A5 ve A6 ile B5 ve B6 alt gruplarında gözlenirken; en fazla mikrosızıntı B7 ve B8 alt gruplarında gözlenmiştir. Her iki grupta da tükürük kontaminasyonundan sonra lazer ile tekrar pürüzlendirmenin mikrosızıntı direnci üzerinde olumlu bir etkisi yoktur.

Dental sızmaDişlerTükürük+1
Hayrunnisa Şimşek
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Klinikte tedavi edilen molar-kesici hipomineralizasyonlu dişlerde ağrı duyarlılığı ve hastalardaki anksiyete düzeylerinin karşılaştırılmalı olarak araştırılması

Bu çalışmada molar kesici hipomineralizasyonu (MIH) gözlenen hastalarda olası etiyolojik faktörlerin incelenmesi, çocukların tedavi öncesi ve sonrasındaki dental anksiyete düzeyleri ile tedavi sırasında hissedilen ağrı düzeylerinin belirlenmesi amaçlandı. MIH gözlenen çocuklarla aynı yaş grubundaki sağlıklı mineye sahip çocukların dental anksiyete ve ağrı seviyelerinin karşılaştırılması ile MIH'lı dişlerin tedavisinde karşılaşılan davranış yönlendirme sorunlarının çözümünde yol gösterici bulgular elde edilebileceği öngörüldü. Bu araştırmaya, Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na başvuran, yaşları 6 - 12 arasında değişen 60 çocuk dahil edildi. Bunlardan MIH gözlenen 30 hasta çalışma grubunu oluştururken, sağlıklı mineye sahip 30 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Her iki gruptaki hastaların üst çene sağ veya sol molar dişlerinde bulunan çürükler lokal anestezi (Ultracain® DS ampul, Aventis Pharma, İstanbul, Türkiye) uygulanması sonrasında tedavi edildi. Bu çocuklarda başlangıçtaki dental anksiyetenin değerlendirilmesi amacıyla Corah Dental Anksiyete Skalası kullanıldı. Tedavi öncesinde ve sırasında kendini nasıl hissetiğini betimlemesi için ise Spielberg'in Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI) kısa formu ve Wong-Baker Skalası kullanıldı. Tedavi sırasında hissedilen ağrının derecelendirilmesi amacıyla ise Sayısal Ağrı Derecelendirme Skalası kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics 25.0 programı ile gerçekleştirildi, bu amaçla Ki-Kare Testi ve Fisher'ın Kesin Ki-Kare Testi kullanıldı. Gruplar içindeki karşılaştırmalar için Mann-Whitney-U Testi, gruplar arasındaki karşılaştırmalar için ise Wilcoxon Testi kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, MIH gözlenen grup ile kontrol grubu arasında dental anksiyete açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Tedavi sırasında hissedilen ağrı düzeyi MIH grubunda daha yüksek olmakla birlikte, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Çalışmaya katılan çocukların tümünde tedavi sırasında yaşanan ağrı ile tedavi sırasındaki dental anksiyete düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Ayrıca tedavi sırasındaki anksiyete düzeyinin, başlangıç anksiyete düzeyinden daha düşük olduğu görüldü. Bu bulgular doğrultusunda, doğru davranış yönlendirme teknikleri ve ağrı kontrolünün sağlanması ile dental anksiyetenin önlenebileceği sonucuna varıldı.

AnksiyeteAzı dişleriAğrı algısı+5
Funda Gökırmak
Ege University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kök kanal dezenfeksiyonunda lazer ve ozon kullanımının antimikrobiyal etkinliğinin değerlendirilmesi

Çalışmada, 132 adet çekilmiş insan dişi (tek kanallı alt çene daimi küçük azı) kullanılmıştır. Çekilen dişler çalışma süresine kadar +4°C steril serum fizyolojik solüsyonunda (Eczacıbaşı, İstanbul, Türkiye) bekletilmiştir. Çekilmiş dişler mine-sement birleşiminden, kök boyları 16±1 mm olacak şekilde belirlenip su soğutması altında elmas fissür frezlerle prepare edilmiştir. Apikal foramenden 1 mm geride olacak şekilde çalışma boyu ayarlanmış ve kök kanallarını şekillendirmek amacı ile Reciproc döner aletleri (Dentsply Maillefer, Ballaigues, İsviçre) kullanılmıştır. Kök kanallarının şekillendirilmesi sırasında oluşan smear tabakasını uzaklaştırmak için, kök kanalları 10 ml %2,5'lik NaOCl (Werax, İzmir, Türkiye), 10 ml %17'lik EDTA (Werax, İzmir, Türkiye) ve 10 ml distile suyla yıkanmış, takiben steril kâğıt konlarla kurulanmıştır. Çalışmada kullanılan kökler 121°C'de 20 dk süreyle otoklavda sterilize edilmiş ve rastgele 11 gruba (n=10) ayrılmıştır. Tüm gruplar E. faecalis (ATCC 29212) suşu kullanılarak 24 saat boyunca 37°C sıcaklıkta etüvde inkübasyon için bekletilmiştir. Deney gruplarında uygulanan tedavi protokolleri ise şu şekildedir; Grup 1: %2,5'lik sodyum hipoklorit (NaOCl) (5 ml) (Pozitif kontrol); Grup 2: %2'lik Klorheksidin (CHX) (5 ml); Grup 3: %2,5'lik NaOCl (5ml)+lazer (Foton kaynaklı fotoakustik akış) (PIPS) (3x20s.); Grup 4: %2'lik CHX (5 ml)+lazer (PIPS) (3x20s); Grup 5: Ozon; Grup 6: %2,5'lik NaOCl (5 ml)+ozon (24s); Grup 7: %2'lik CHX (5 ml)+ozon (24s); Grup 8: %2,5'lik NaOCl (5 ml)+EndoActivator (60s); Grup 9: % 2'lik CHX (5 ml)+EndoActivator (60s); Grup 10: Kontrol grubu (Negatif kontrol); Grup 11: Sterilite kontrol grubu. Dezenfeksiyon protokollerinden sonra kök kanallarından mikrobiyolojik örnek toplamak için kanalların hepsine 5 ml %0,9'luk steril salin solüsyonu uygulanarak steril kağıt konlar kök kanallarında 60 saniye bekletilmiş ve ilgili nötralizan solüsyonlar bulunan eppendorf tüplerine aktarılmıştır. Alınan örnekler mikroorganizma sayılarındaki değişimin değerlendirilmesi için mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilmiştir. Mikrobiyolojik değerlendirme sonrası her kanal örneği için koloni oluşturan birimler (CFU) sayılmış, elde edilen veriler SPSS 20.0 bilgisayar programına aktarılarak tek yönlü Anova (p<0.05) testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Her gruba ait örnekler taramalı elektron mikroskobu (SEM) (JEOL_JSM 5200 Tokyo, Japonya) ile de incelenerek bakteri birikimi ve yüzey özelliklerinin değerlendirmesi amacıyla fotoğrafları alınmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda, %2,5'lik NaOCl+lazer (Grup 3)'in E. faecalis'e karşı en etkili antibakteriyel özelliği gösterdiği bulunmuş ve tam eliminasyon elde edilmiştir. %2'lik CHX+lazer (Grup 4), %2,5'lik NaOCl+ozon (Grup 6) ve %2,5'lik NaOCl+EndoActivator (Grup 8) uygulanan gruplardaki CFU/ml değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.56 ve p=0.855). Çalışmanın SEM analizinde, lazer uygulaması sonrasında, lazer ışığına bağlı olarak çok düzensiz bir yapının oluştuğu ve kök kanallarındaki smear tabakasının uzaklaştığı gözlenmiştir. Lazer uygulamasının kök kanal duvarlarından smear tabasını kaldırması, tekniğin önemli bir avantajı olarak düşünülmektedir. %2,5'lik NaOCI'in lazer ile etkinleştirilmesi, solüsyonun tek başına kullanılmasına göre antibakteriyel etkiyi arttırdığı sonucuna varılmıştır. Ozon ve EndoActivator uygulamasının irrigan ajanlar ile birlikte kullanımının lazer kullanımına iyi bir alternatif olabileceği; ancak konu ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Enterecoccus faecalis; Lazer Destekli Aktivasyon; Ozon; EndoActivator.

Antimikrobiyal ajanlarDental pulpa boşluğuDezenfeksiyon+4
Merve Çıtak Doğru
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

MMP13 ve MMP20 gen polimorfizmleri ile diş çürüğü ilişkisinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı; MMP13 ve MMP20 genlerindeki tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP) çürük oluşumundaki etkisinin incelenmesidir. Bunun yanında; beslenme, ağız hijyen alışkanlıkları, dental plak miktarı ve sosyoekonomik düzeyin diş çürüğü gelişimine etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, çürük dişlerinin tedavisi ya da ortodontik tedavi amacıyla başvuran, sistemik hastalığı bulunmayan, herhangi bir ilaç kullanmayan, plak indeksi (Silness&Löe) 2 ve altında olan 6-14 yaş aralığında 200 olgu dahil edildi. Her olgunun sosyodemografik bilgileri, ağız hijyen alışkanlıkları, florlu preparat kullanımı, şekerli içecek ve ara öğünlerde şekerli gıda tüketim sıklığı ile ilgili bilgilerini içeren anket formları dolduruldu. Çalışmaya katılan olguların, oral muayeneleri yapılarak çürükten etkilenme düzeyleri (DMFT+dmft değerleri) ve plak indeksleri belirlendi. Daha sonra olgular, üç gruba ayrıldı: Grup 1; DMFT + dmft = 0 (n=67), Grup 2; DMFT + dmft = 1-4 (n=63), Grup 3; DMFT + dmft ≥5 (n=70). Her olgudan, uyarılmamış tam tükürük örneği alındı. Tükürük örneklerinden elde edilen DNA'larda, MMP13 rs2252070 (A/G) ve MMP20 rs1784418 (G/A) SNP'lerine spesifik FRET teknolojisine yönelik problar ile Realtime PCR çalışması yapıldı. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak ki-kare testi ve lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Çalışmanın bulgularına göre; çürükten etkilenme düzeyi ile MMP13 allel dağılımı arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu (p=0.012) ve A allelinin çürüğe yatkınlığı arttırdığı, çürükten etkilenme düzeyi ile MMP13 genotip dağılımı arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptandı (p=0.171). MMP20 genotip ve allel dağılımı ile çürükten etkilenme düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.946 ve p=0.367). Hergün şekerli içecek tüketiminin (p=0.039); düşük gelir (p=0.021) ve anne eğitim (p=0.036) düzeyinin; diş fırçalama (p=0.001), florlu diş macunu ya da florlu preparat kullanımının (p <0.001) düzensiz olmasının çürüğe yatkınlığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı saptandı. Baba eğitim düzeyinin düşük olması (p= 0.154), her gün ara öğünlerde şekerli gıda tüketimi (p=0.073) ve görünür plak varlığının (p=0.501) çürük riskini arttırdığı, ancak bunun istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı belirlendi. Lojistik regresyon analizine göre çürüğe yatkınlıkta istatistiksel olarak anlamlı fark yaratan değişkenler önem sırasına göre; gelir düzeyi, florlu preparat kullanımı ve şekerli içecek tüketimi olarak belirlendi. Anne eğitim düzeyinin, gelir düzeyi ile; diş fırçalama sıklığının, florlu preparat kullanım sıklığı ile korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada; MMP13 polimorfizminin diş çürüğüne yatkınlığı arttırabileceği belirlendi. MMP20 polimorfizminin ise diş çürüğü oluşumu ile ilişkisi saptanamadı. Gelir düzeyi, anne-baba eğitim düzeyi, şekerli içecek tüketimi, diş fırçalama ve florlu preparat kullanım sıklığı gibi çevresel faktörlerin de çürük gelişiminde etkili olabileceği sonucuna varıldı.

Funda Çağırır Dindaroğlu
Ege University
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Süt dişlerinde kullanılan farklı eğe sistemlerinin postoperatif ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Kök kanal tedavisi, çürük veya travma nedeniyle pulpanın geri dönüşümsüz olarak enfekte olduğu ya da pulpanın canlılığını yitirmesi sonucunda uygulanan tedavi yöntemidir. Başarılı bir kök kanal tedavisi için süt dişlerinin biyomekanik hazırlığı önemli bir aşamadır. Kök kanal tedavisinin başarısı, yalnızca yapılan tedavinin biyolojik sonuçlarına değil aynı zamanda hastaların postoperatif ağrılarının en aza indirgenmesine de bağlıdır. Bu nedenle, postoperatif ağrı ile ilişkili faktörlerin elimine edilmesi, hastaların tedaviden sonraki prognozu için önemli bir role sahiptir. Yapılan tüm kök kanal preparasyon yöntemlerinde apikalden bir miktar debris taşmaktadır. Apikal alana taşan debris postoperatif ağrının oluşmasına neden olmaktadır. Literatürde yapılan birçok çalışmada NiTi döner eğelerin el eğelerine kıyasla daha az debris ekstrüzyonuna sebep olduğu, dolayısıyla da daha az postoperatif ağrıyı meydana getirdiğini göstermiştir. Bu çalışma kapsamında 5-8 yaş aralığındaki çocuk hastaların alt çene süt molar dişlerine uygulanan kök kanal tedavisi preparasyonlarında NiTi K el eğesi ile WaveOne Gold, ProTaper Next, EndoArt NiTi Pedo Gold eğe, AF Baby döner eğe sistemlerinin postoperatif ağrıya olan etkisinin farklı ağrı ölçme skalaları kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda; ProTaper Next (PTN), WaveOne Gold (WOG), AF Baby döner eğe, EndoArt NiTi Pedo Gold eğe, NiTi K tipi el eğeleri kullanılmıştır. Mandibular süt ikinci molar dişlerinde kök kanal tedavisi endikasyonu bulunan 5-8 yaş arasında 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar her bir grupta 20 hasta olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Bütün sistemler üretici talimatlarına göre kullanılmış ve bütün tedaviler tek operatör tarafından tek seansta gerçekleştirilmiştir. Postoperatif ağrı, tedaviyi takiben 6., 12., 18., 24., 48., 72. saat ve 1. hafta Visual Analog Scale (VAS), Wong Baker Ağrı Değerlendirme ölçeği kullanılarak kaydedilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre; cinsiyet ve yaşın postoperatif ağrı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0,05). Gruplar karşılaştırılmaksızın zamana göre ağrı skorları değerlendirildiğinde, başlangıç ağrı skorları diğer zamanlara kıyasla daha yüksek olup, zamanla ağrı azalmıştır. Kullanılan kök kanal aletlerinin, zamana bakılmaksızın postoperatif ağrıya etkileri değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiş (p<0,05) olup; WaveOne Gold grubunda postoperatif ağrı skorları diğer tüm gruplara göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, kullanılan eğenin postoperatif ağrı üzerinde etkisi bulunmaktadır. Süt dişleri için üretilmiş döner eğeler ile daimi dişler için üretilmiş döner eğeler zamandan bağımsız postoperatif ağrı değerleri kıyaslandığında; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Her iki döner eğe sistemi de süt dişlerinin kök kanal preparasyonunda tercih edilebilinir. Resiprokal eğeler süt dişlerinin kanal tedavisi prosedürlerinde rotasyonel hareket gösteren eğelere benzer şekilde başarılı sonuçlar göstermektedir. PTN ve WOG döner eğe sistemleri hem çalışma süreleri hem de postoperatif ağrıya etkileri açısından el eğelerine göre daha başarılı sonuçlar sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Kök kanal tedavisi, Nikel-Titanyum enstrümanlar, Postoperatif ağrı, Süt dişi

AğrıAğrı-postoperatifDental eğeler+4
Hemra Nur Özaşık
Necmettin Erbakan University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

CAD/CAM ile üretilen pediatrik zirkonyum kuronların kırılma dirençlerinin prefabrike zirkonyum kuronlarla karşılaştırmalı değerlendirilmesi: in-vitro çalışma

Pulpal tedavi gören, travmaya uğramış veya geniş çürük lezyonlarına sahip süt dişlerinin tedavisinde, sıklıkla tam koronal restorasyon uygulaması önerilmektedir. Günümüzde estetik diş hekimliğinin gelişmesi ile çocuklarda kozmetik beklentilerin artması, süt dişlerinde doğal diş yapısına benzer estetik özelliklere sahip prefabrike zirkonyum kuronların kullanımını ön plana çıkarmıştır. Prefabrike zirkonyum kuronların estetik, sağlam ve fonksiyonel kuronlar olmasına karşın; uyumlandırılamaması, fazla preparasyon gerektirmesi ve kişiye özel kuronlar olmaması gibi dezavantajları mevcuttur. Son yıllarda, diş hekimliğinde CAD/CAM sistemi ile üretilen kuronlar popüler hale gelmeye başlamıştır. Bu sistemlerle tek bir randevuda düşük kırılma oranları ve uzun klinik ömürleri olan, estetik ve fonksiyonel açıdan tatmin edici kişiye özel kuronlar üretilebilmektedir. Bu çalışma ile termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ve tükürükle yaşlandırılan, iki farklı yapıştırma simanı ile simante edilmiş CAD/CAM ile üretilen pediatrik zirkonyum kuronların kırılma dirençlerinin prefabrike zirkonyum kuronlar ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan 120 adet epoksi rezin örnekler kuron tipine göre; CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronlar (Liaoning Upcera Co. Ltd. Çin) ve prefabrike zirkonyum kuronlar (NuSmile, Houston, Texas, Amerika) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır (n=60). Örnekler rezin modifiye cam iyonomer siman (GC FujiCEM Evolve, Tokyo, Japonya) ve biyoaktif cam siman (Activa Bioactive Siman, Watertown, MA. Amerika) kullanılarak iki alt gruba daha ayrılmış ve (n=30) üretici firmanın talimatları doğrultusunda simante edilmiştir. Sonrasında termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ve tükürük olmak üzere iki farklı yaşlandırma prosedürüne tabi tutulan örneklerin Universal test cihazından elde edilen kırılma direnci verileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Tüm gruplar arasında en yüksek ortalama kırılma direnci değerleri CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların rezin modifiye cam iyonomer simanla simante edilip tükürükle yaşlandırıldığı gruptan elde edilmiştir. En düşük ortalama kırılma direnci değerleri ise CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların biyoaktif cam simanla simante edilip termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ile yaşlandırıldığı gruptan elde edilmiştir. Kuron tipine göre kırılma direnci değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmekle beraber CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların kırılma direnci değerlerinin, prefabrike zirkonyum kuronlara göre daha fazla olduğu görülmüştür (p=0.000). Sonuç olarak CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların ve prefabrike zirkonyum kuronların mevcut birtakım avantajları ve yeterli kırılma direnci değerleri nedeniyle özellikle çok yüzlü çürük lezyonuna sahip süt dişlerinin restorasyonunda umut verici bir alternatif olduğu görülmektedir. Ayrıca çocuk diş hekimleri klinik uygulamada kırılma direnci gibi parametrelerin yanı sıra; estetik beklenti, oral hijyen, hasta kooperasyonu, kuronun kişiye özel olması ve maliyet gibi faktörleri de dikkate alarak kuron seçimi yapmalıdır.

BenzetimCAD/CAMDental materyaller+4
Sevcihan Açar Tuzluca
Necmettin Erbakan University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Parsiyel amputasyon tedavisinde farklı kalsiyum silikat içerikli ajanların mikrosızıntısının değerlendirilmesi

Vital pulpa tedavileri, çürük, travma veya iatrojenik nedenlerden etkilenen pulpa dokusunu korumak için uygulanan tedavi yöntemleri olarak tanımlanmaktadır. Bu tedavilerin amacı reperatif dentin oluşumunu teşvik ederek özellikle apikal kök gelişiminin tamamlanmamış olduğu genç sürekli dişlerde gelişimin devam etmesini sağlamaktır. Bu tedavi yöntemleri, uygulanması karmaşık ve zor olan kök kanal tedavisine göre daha basittir ve hem maliyet hem de zaman açısından hasta ve hekim için verimlidir. Parsiyel amputasyon (Cvek amputasyonu) "geriye kalan koronal ve radiküler pulpayı korumak amacıyla koronal pulpanın etkilenmiş kısmının çıkarılması" olarak tanımlanır. Parsiyel amputasyon tedavisinde perforasyon boyutu başarılı bir tedavi için en önemli faktörlerden biridir. Perforasyon boyutu arttıkça bakteri sızıntısı artmaktadır. Bu tedavi yönteminde 2 ila 4 mm arasında perforasyon boyutu oluşturulan dişlerde görülen başarı oranı daha yüksek bulunmaktadır. Parsiyel amputasyon tedavisinin başarısını etkileyen diğer faktörler; enfekte olan yüzeyel pulpa dokusunun, sağlıklı bir pulpa yüzeyi elde edilene kadar uzaklaştırılması ve kullanılacak pulpa kaide materyalinin hem biyouyumlu hem de kalan pulpa dokusunda bakteriyel kontaminasyonu önleyecek sızdırmazlıkta olmasıdır. Bonding sistemlerinin ve kompozit rezinlerin sızdırmazlık yeteneği son on yılda büyük ölçüde geliştirilmiş olmasına rağmen, restorasyon çevresinde bakteri mikrosızıntısını önlemede bonding sistemlerinin dayanıklılığı ve etkinliği hakkında hala net bir kanıt yoktur. Bu nedenle, restorasyonun potansiyel marjinal sızıntısını kompanze etmek adına, pulpayı korumak için kullanılan kaide materyallerinin gelişmiş bir sızdırmazlığa sahip olması zorunludur. Ayrıca; ısıyı iletmemelidir, büzülme ve genleşme göstermemelidir, kaviteye kolayca yerleştirilmelidir, radyoopak olmalıdır; pulpanın canlılığının devam etmesini sağlamalıdır, klinik uygulama süresi kısa olmalıdır, reperatif dentin oluşumunu indüklemelidir ve aynı zamanda dentine ve restoratif materyallere bağlanma kuvveti yüksek olmalıdır. Kalsiyum silikat simanlar, özellikle Ca(OH)² ile karşılaştırıldığında, pulpa odasına mikroorganizmaların girişini önlemede mükemmel sızdırmazlık özelliğine sahiptir. Ancak 15 dakika- 4 saat arasında değişen sertleşme süreleri ile çocuk hastalarda klinik kullanımı zorlaştırmaktadır. Theracal PT, piyasaya yeni sürülmüş ve dual-cure yöntemiyle sertleştiği için klinik süreyi kısalttığı öne sürülen bir kalsiyum silikat içerikli ajandır. Ancak bu materyalin başarısını inceleyen sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu tez çalışmasında; 90 adet çekilmiş gömülü yirmi yaş dişinde oklüzal kaviteler oluşturularak 2 mm ve 4 mm perforasyon genişliğinde geleneksel olarak kullanılan bir kaide ajanı olan ProRoot MTA ve Theracal PT ile parsiyel amputasyon uygulamasından sonra meydana gelen mikrosızıntı miktarı in-vitro koşullarda yüksek çözünürlüklü mikro bilgisayarlı tomografi sistemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre 2 mm perforasyon boyutunda parsiyel amputasyon uygulanan dişlerde TheraCal PT grubu, ProRoot MTA grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha başarılı bulunmuştur (p0,05). 4 mm perforasyon boyutunda parsiyel amputasyon uygulanan dişlerde ise iki kaide ajanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmasa da elde edilen değer olarak mikrosızıntı TheraCal PT grubunda daha düşük bulunmuştur (p0,05). Kullanılan kaide ajanından bağımsız olarak perforasyon boyutu arttıkça mikrosızıntı değeri de artmıştır (p0,05). Genç sürekli dişlerde uygulama endikasyonu giderek artan parsiyel amputasyon tedavisinde kullanılmak üzere yeni piyasaya sürülen Theracal PT mikrosızıntı açısından geleneksel kalsiyum silikat içerikli ajanlar kadar başarılı bulunmuştur. İleri dönem in-vivo çalışmalara öncü olacak olan bu çalışma, bu kaide ajanının klinik rutin kullanıma geçebilmesi için bir kanıt teşkil etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mikrosızıntı, Mikro-BT, Parsiyel amputasyon, ProRoot MTA, Theracal PT

AmpütasyonDental materyallerDental sızma+1
Utku Yasemin Yılmaz
Ankara University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Derin dentin çürüklü süt dişlerinde indirekt pulpa tedavisi ve amputasyon tedavisinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi: Randomize klinik çalışma

Bu çalışmada derin dentin çürüklü süt ikinci azı dişlerinin tedavisinde MTA materyali kullanılarak yapılan indirekt pulpa tedavisi (İPT) ve total pulpa amputasyonunun klinik ve radyografik olarak başarı oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya herhangi bir sistemik hastalığı olmayan 6-9 yaş arası 55 hastaya ait (22 kız,33 erkek) toplam 78 ikinci süt azı diş (42 alt, 36 üst) dahil edilmiştir. Dişler rastgele iki gruba ayrılmış ve 39'una yumuşak dentine kadar çürük temizleme yöntemi ile İPT uygulanmıştır. 39'una da sert dentine kadar çürük temizleme yöntemi uygulanması sonrası meydana gelen 1mm'yi geçen perforasyonlarda total pulpa amputasyonu uygulanmıştır. Çalışma kapsamındaki dişler paslanmaz çelik kron ile restore edilmiştir. Tedavilerin tamamlanmasının ardından 3.,6.,9.,12.aylarda klinik, 6 ve 12.aylarda radyografik muayeneler yapılmıştır. Dişler anamnezde ağrı, klinik değerlendirmede; perküsyon hassasiyeti, palpasyon hassasiyeti, mobilite, ödem, apse varlığı; radyografik değerlendirmede ise lamina dura devamlılığı, furkasyonda lezyon, periapikal lezyon, patolojik kök rezorpsiyonu varlığı açısından değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen veriler SPSS (22.0) programı ile analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılmamasından dolayı, ikili gruplar arasındaki karşılaştırmalarda; Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Kategorik veriler arasındaki ilişkiye Ki-Kare analizi ile bakılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel olarak değerlendirilmesinde anlamlılık düzeyi 0.05 kabul edilmiştir. Buna göre İPT grubunda klinik olarak %97,3, radyografik olarak ise %91,9 başarı sağlanırken; amputasyon grubunda klinik olarak %71,4, radyografik olarak ise %54,3 başarı sağlanmıştır. Bu başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Tedavi sırasında pulpa perforasyonu gözlenmeyen derin dentin çürüklü süt azı dişlerinde yapılan tedavinin, pulpa perforasyonu gözlenen derin dentin çürüklü süt azı dişlerine göre tedavi başarısının hem klinik hem de radyografik olarak yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Çalışmamızdaki klinik ve radyografik değerlendirmeler ışığında; 12 aylık takip sonrasında süt dişlerindeki DDÇ lezyonlarının tedavisinde yumuşak dentine kadar çürük kaldırma yöntemi ile pulpa perforasyonundan kaçınılarak bu bölgeye biyouyumlu materyaller uygulanmasının ve sızdırmaz bir kaplama sağlanmasının başarıyı artıracağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Derin dentin çürüğü, İndirekt pulpa tedavisi, MTA, Seçici çürük kaldırma, Total pulpa amputasyonu,

AmpütasyonDental pulpa hastalıklarıDentin+3
Semanur Yılmaz
Ankara University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sodyum florür ve stronsiyum klorid solüsyonlarının tek ve kombine kullanımlarının başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkilerinin değerlendirilmesi

Günümüzde, diş hekimliği pratiğinde florürün çeşitli formları, diş çürüğünün engellenmesinde gerek bireysel, gerekse profesyonel olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda ebeveynlerin florürün zararlı etkileriyle ilgili endişelerinin ortaya çıkmasıyla, araştırmacılar florüre alternatif, çürük lezyonlarını engelleyecek ajanlar arayışına girmiştir. Alternatif ajan olarak restoratif materyallerin de içinde bulunan stronsiyum önerilmektedir. Florür ve stronsiyumun her ikisinin de remineralizasyon süreci üzerinde kendi başına olumlu bir etkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, stronsiyum ve florür kombinasyonu, tek başına her iki iyona göre de avantajlara sahip olabilmektedir. Florür ve stronsiyumun bir araya getirildiklerinde apatit kristallerini iyileştirdiği ve asit reaktivitesinde belirgin azalmalar ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Flor ve stronsiyumun kombine kullanımının remineralizasyona etkisine dair ise yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada flor ve stronsiyum solüsyonlarının tek başına ve kombine olarak uygulanmasının, başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çeşitli sebeplerle çekilmiş 35 adet 3.molar dişlerin bukkal yüzeyleri 4 bölgeye ayrılarak NaF, SrCl2 ve NaF+SrCl2 kombinasyonu uygulanmıştır. Dişlerde demineralizasyonla yapay çürük lezyonları oluşturulmadan önce başlangıç yüzey mikrosertlikleri ölçülmüştür. Daha sonra dişler 96 saat demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiş ve yüzey mikrosertlikleri tekrar ölçülmüştür. Dişlerin ilgili bölgelerine solüsyonlar uygulandıktan sonra 21 günlük pH döngüsüne tabi tutulmuştur. 21 günün sonunda 3 ayrı bölgeden yüzey mikrosertlik ölçümleri tekrar yapılmıştır. Başlangıç ile demineralizasyon sonrası yüzey mikrosertlikleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Demineralizasyon sonrası ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasında ve başlangıç yüzey mikrosertlikleri ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. NaF, SrCl2 ve kombinasyonlarının uygulandığı yüzeyler arasında yüzey mikrosertlik değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Yüzey geri kazanımı, NaF uygulanan grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde, SrCl2 uygulanmasının NaF kadar etkili olmasa da minenin remineralizasyonunda etkili olabildiği görülmüştür. Daha ileri araştırmalar ile bu konunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu uygulama flora karşı endişeleri olan birey ve hastalarda bir alternatif olarak sunulabilir. Anahtar Kelimeler: flor, stronsiyum, mikrosertlik, remineralizasyon

Dental mineDiş remineralizasyonuFlorürler+3
Çiçek Korkmaz Torun
Ankara University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda inferior alveolar sinir bloğu anestezisi uygulaması sırasında video gözlükler ile görsel-işitsel distraksiyon metodunun ve eksternal soğuk ve titreşim uygulamasının ağrı ve kaygı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, sanal gerçeklik (VR) gözlüğü ve eksternal soğuk-titreşim (Buzzy® cihazı) ile uygulanan distraksiyon teknikleri ve kontrol grubu olarak anlat-göster-uygula davranış yönlendirme tekniğinin (AGU) çocuk hastalarda inferior alveolar sinir bloğu (İASB) anestezisi uygulaması sırasında oluşan kaygı ve ağrı üzerine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: İASB anestezisi endikasyonu bulunan, 6-12 yaş arası 120 çocuk hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Randomize olarak üç gruba ayrılan hastalarda İASB anestezisi uygulaması sırasında meydana gelen kaygı ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla oksijen satürasyonu (SpO2), nabız, Face Legs Activity Cry Consolability Ağrı Skalası (FLACC), Wong Baker Ağrı Derecelendirme Skalası (WBS) ve Görsel Analog Skalasından (VAS) yararlanılmıştır. Bulgular: İASB anestezisi sırasında Buzzy grubunun SpO2 ortalamaları VR ve kontrol gruplarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm gruplarda İASB anestezisi sırasındaki nabız ortalamaları, anestezi öncesi nabız ortalamalarına göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). İASB anestezisi sırasında kaydedilen FLACC ağrı derecelendirme skoru ortalamalarının Buzzy grubunda en düşük, Kontrol grubunda ise en yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). VR, Buzzy ve Kontrol gruplarının WBS ve VAS skoru ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sınırları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; 6-12 yaş arası çocuk hastalarda İASB anestezisi uygulaması sırasında Buzzy® cihazının, dental kaygı ve ağrıyı azaltmada VR gözlük ve AGU davranış yönlendirme tekniklerine göre daha etkili olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, geleneksel davranış yönlendirme tekniklerine alternatif oluşturabilecek farklı güncel davranış yönlendirme tekniklerinin İASB anestezisi uygulaması sırasında meydana gelen kaygı ve ağrı üzerindeki etkilerini değerlendiren daha kapsamlı ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir.

Anestezi-lokalAnksiyeteAğrı+4
Aybüke İpek Atik
Pamukkale University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Annenin çürük deneyimi ve ebeveynlik tutumunun, çocuğun çürük deneyimi ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı 2-5 yaş grubu çocuk hastalar ve annelerinin, dişlerinin çürümesini etkileyen alışkanlık ve faktörlerle birlikte annenin ebeveynlik tutumunun da değerlendirilmesi, bu sonuçlara bağlı olarak anne-çocuk arasındaki çürük ilişkisinin ortaya konması ve erken çocukluk çağı çürüklerinin (EÇÇ) yaşam kalitelerine olan etkisinin belirlenmesidir. Yöntem: Çalışmamızda, 2-5 yaş grubu 246 çocuk hasta ve annelerin ağız içi muayeneleri gerçekleştirilmiş, çürük indeksleri kaydedilmiştir. Risk faktörlerini içeren veriler, literatür doğrultusunda hazırlanan ve ebeveynler tarafından doldurulan anket formu kullanılarak kaydedilmiştir. Ebeveyn tutumlarını belirlemek için Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ) kullanılmıştır. EÇÇ'nin yaşam kalitesine olan etkisini belirlemek için Erken Çocukluk Çağı Ağız Sağlığı Etki Ölçeği (ECOHIS) ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan annelerin çürük indeksi değerleri ile çocukların çürük indeksi değerleri ilişkili bulunmuştur. Kardeş sayısı, annenin eğitim durumu, çocukların beslenme alışkanlıkları, çürük indeksleriyle ilişkili bulunmuştur. Aşırı koruyucu ve izin verici ebeveyn tarzına sahip çocukların çürük indekslerinin diğer ebeveyn tarzına sahip çocuklara göre yüksek olduğu bulunmuştur. Çürük indeksleri arttıkça, ECOHIS skorlarının da arttığı bulunmuştur. Sonuç: Çocuklardaki çürük deneyiminin oldukça yüksek olduğu görülmüştür. Annelerin çürük deneyimi ve ebeveynlik tarzının, çocukların ağız sağlığında belirleyici bir faktör olduğu ve EÇÇ'nin çocukların ve ailelerin yaşam kalitelerini olumsuz etkilediği belirlenmiştir. EÇÇ'nin önlenmesi için, ailelerin, ağız sağlığının önemi hakkında bilgilendirilmelerinin, annelere ve çocuklara uygun ağız hijyeni ve beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasının oldukça önemli olduğu düşünülmüştür.

Ana-baba tutumuAnnelerAğız sağlığı+5
Melih İlhan Demirciler
Pamukkale University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Süt dişlerinde CAD/CAM ile üretilmiş zirkonya kuronların kırılma yükünün in vitro olarak değerlendirilmesi: İki farklı siman tipi ve aralığının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı; süt azı dişlerinde bilgisayar destekli tasarım ve üretim (CAD/CAM) sistemi kullanılarak farklı siman aralıklarında elde edilen zirkonya kuronların kırılma dayanımlarına farklı yapıştırma simanlarının etkisinin in vitro koşullarda değerlendirilmesidir. Yöntem: Toplamda 40 adet çekilmiş süt II. azı dişi, her bir grupta 10 diş olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Preparasyonları tamamlanan dişler akrilik bloklara gömülmüştür. Kuronlar, CAD/CAM sisteminde 100 µm ve 200 µm oklüzal siman aralıklarında olmak üzere zirkonya bloklardan (InCoris TZI C, Sirona Dental Systems, GmbH, Bensheim, Almanya) üretilmiştir (n=20). Her bir grup kendi içerisinde cam iyonomer siman ve adeziv siman ile yapıştırılmak üzere iki gruba ayrılmıştır (n=10). Simantasyondan sonra örnekler kırılma testine kadar distile suda bekletilmiştir. Tüm örneklere 10 mm/dk hızda universal test cihazı ile yük uygulanmıştır. Her bir örneğin kırılma yükü Newton (N) cinsinden ölçülüp kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, ABD) paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalıştığımız simanlar ve siman aralıklarının zirkonya kuronların kırılma dayanımı üzerine etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0,05). En yüksek kırılma değeri ortalaması, 100 µm siman aralığında ve adeziv rezin siman kullanılan grupta görülmüştür. Sonuç: Bu çalışmanın sınırları içerisinde, süt dişlerine uygulanan CAD/CAM zirkonya kuronların kırılma dayanımları değerlerinin yüksek olduğu söylenebilir. Uygulanan siman aralıkları değerleri ve simanlar birbirlerinin alternatifi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Kırılma dayanımı, monolitik CAD/CAM zirkonya kuron, siman aralığı, siman.

CAD/CAMDental materyallerDental stres analizi+4
Gül Melike Güngör İlhan
Pamukkale University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Yer tutucu kullanan hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal durum ve mikrobiyal flora üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, erken süt dişi kaybına bağlı olarak yer tutucu uygulanan 6-12 yaş arası çocuk hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Karma dişlenme dönemindeki 6-12 yaş arası toplam 68 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan gruplar olmak üzere iki eşit gruba ayrılmıştır. Bu gruplar da kendi içlerinde manuel veya elektrikli diş fırçası kullanan alt gruplara ayrılmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda başlangıç (T0), 1. ay (T1) ve 3. ay (T2) takip periyotlarında periodontal ölçümler yapılmış ve tükürük örnekleri alınmıştır. Klinik periodontal değerlendirmelerde plak indeksi, gingival indeks, periodontal cep derinliği ve sondalamada kanama indeksi ölçümleri kullanılmıştır. Mikrobiyolojik değerlendirmede tükürük Streptococcus Mutans ve Lactobacillus sayısında meydana gelen değişiklikler incelenmiştir. Bulgular: Sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hasta gruplarında elektrikli diş fırçası kullanımı sonrasında, T0-T1-T2 takip periyotlarındaki periodontal parametreler ve tükürük mikrobiyal değişiklikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Hareketli yer tutucu uygulanan hasta grubunda manuel diş fırçası kullanımı sonrasında T0-T1 ve T0-T2 takip periyotlarındaki gingival indeks ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sınırlamaları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; 3 aylık takip periyodu sonunda sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerinde anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Bununla birlikte, sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hastalarda farklı tip elektrikli diş fırçalarının kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerine etkilerini değerlendiren uzun dönem takipli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: elektrikli diş fırçası, mikrobiyal flora, periodontal sağlık, yer tutucular.

Ağız florasıDental aygıtlarDiş fırçalama+7
Fatmagül Öztoprak
Pamukkale University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Erken karma dişlenme dönemindeki çocuklarda ilk diş hekimi randevusu tarihi, diş yaşı ve diş çürüğü prevalansı ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında erken karma dişlenme dönemindeki çocuklarda ilk diş hekimi ziyaret zamanı, diş yaşı ve diş çürüğü prevalansı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Kliniği'ne rutin diş muayene ve tedavi ihtiyaçları için başvurmuş ve panoramik radyografileri alınmış olan erken karma dişlenme dönemindeki çocuklar çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta kayıtları geriye dönük olarak incelenerek çocukların ilk diş hekimi ziyaret yaşı belirlenmiş ve çocukların diş yaşı, panoramik radyografiler üzerinde Willems metodu kullanılarak hesaplanmıştır. Çocukların diş çürüğü prevalansını değerlendirmek için DMFT/dmft indeksi kullanılmıştır. İlk diş hekimi ziyareti, diş yaşı ve diş çürüğü durumu arasındaki ilişki eşleştirilmiş t testi, tek yönlü varyans analizi, Tukey çoklu karşılaştırma testi ve Pearson korelasyon analizi kullanılarak istatistiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada dahil edilme kriterlerini karşılayan 1989 hastanın verileri incelenmiştir. Ortalama ilk diş hekimi ziyaret yaşı 7,11 olarak bulunmuş olup, ilk diş hekimi ziyaret tarihi daha erken olan çocukların dmft indeks değerlerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Çocukların ortalama diş yaşı (8,64), ortalama kronolojik yaşından (7,93) anlamlı derecede (p=0,0001) daha ileridir ve diş yaşı kronolojik yaşından (p=0,0001) daha ileri olan çocuklarda DMFT indeks değerleri anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur, ancak süt dişlerinde aynı durum gözlenmemiştir. Sonuç: Bu tez çalışmasının sonuçlarına göre kronolojik yaştan daha ileri olan diş yaşı, özellikle daimi dişlenmede çürük oluşumu için bir risk faktörü olarak değerlendirilebilir. Ayrıca ilk diş hekimine daha erken başvuran çocukların dmft indeks değerlerinin yüksek bulunması çocukların ilk diş hekimine diş çürüğü şikayeti nedeniyle gitmesine bağlanabilir. Anahtar Kelimeler: İlk diş hekimi ziyareti, Diş yaşı, Yaş tahmini, DMFT, dmft.

Rana Dinçkan
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karma dişlenme dönemindeki çocuklarda gelişimsel dental anomali prevalansının incelenmesi: Bir dijital panoramik radyografi analizi çalışması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, karma dişlenme dönemindeki çocuklarda gelişimsel dental anomalilerin prevalansını, cinsiyet dağılımını ve bir arada görülme durumlarını dijital panoramik radyografiler aracılığıyla incelemektir. Yöntem: Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği kliniğine başvuran, 7–8 yaş aralığındaki çocuklara ait dijital panoramik radyografiler dâhil edilmiştir. Örneklem büyüklüğü, %80 güç ve %5 hata payı ile yapılan güç analizi sonucunda belirlenmiştir. Görüntülerde gelişimsel anomaliler değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) programı ile yapılmış; kategorik veriler arasında anlamlı farklılıkların belirlenmesinde ki-kare ve Fisher's exact testleri kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: İncelenen 1023 panoramik radyografide en çok sayı anomalisine (%5,47) rastlanmış olup, en sık saptanan anomaliler sırasıyla hipodonti (%4,11), erken sürme (%2,93), MIH (%2,83), ektopik erüpsiyon (0,98) ve meziodens (0,88) olmuştur. Bu anomaliler diğer anomalilerden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek görülmüştür (p<0,05). Kız ve erkek çocuklar arasında toplam anomali görülme oranı açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma, gelişimsel dental anomalilerin erken tanısının, özellikle hipodonti, MIH, meziodens ve ektopik erüpsiyon gibi sık görülen anomalilerde, fonksiyonel ve estetik sorunların önlenmesinde kritik olduğunu göstermektedir. Gelecekte, farklı yaş gruplarını kapsayan çok merkezli çalışmaların yürütülmesi ve nadir anomalilerin sistematik biçimde raporlanması, literatürdeki veri eksikliklerinin giderilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel dental anomaliler, hipodonti, panoramik radyografi, çocuk diş hekimliği, karma dişlenme dönemi.

Mert Onay
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Büyük azı keser hipomineralizasyonu kaynaklı kesici diş opasitelerinin iki farklı minimal invaziv yaklaşımla maskelenmesinin çocukların ve ebeveynlerinin estetik algıları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH) kaynaklı kesici diş opasitelerinin iki farklı minimal invaziv tedavi yaklaşımı ile maskelenmesinin çocuklar ve ebeveynlerin estetik algıları üzerindeki etkisi ile kesici diş opasitelerindeki renk maskeleme etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, daimi kesici dişlerinde BAKH kaynaklı beyaz-krem ve/veya sarı-kahverengi sınırlı opasiteleri bulunan, 8-10 yaş aralığında 50 çocuk hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar rastgele iki gruba ayrılmış; bir gruba rezin infiltrasyon (Grup I: Icon®), diğer gruba etch-bleach-seal (Grup II: EBS) minimal invaziv tedavi yaklaşımı uygulanmıştır. Estetik algının değerlendirilmesinde "Dişlerin Görünüşü ile İlgili Çocuk ve Ebeveyn Anketi" uygulanmış, renk maskeleme etkinliği ise spektrofotometrik renk analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: İşlemden sonraki 3. ayda her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte (p>0,05), anketin fiziksel ve psikolojik alanlarına ilişkin çocuk ve ebeveyn bakış açılarında gözlenen iyileşmeler ile anketin ikinci bölümünde yer alan diş hoşluğu ve diş rengi algısına dair çocuklardaki memnuniyet artışı (p<0,05), uygulanan minimal invaziv tedavi yaklaşımlarının çocuk ve ebeveynlerin estetik algıları üzerinde olumlu bir etki yarattığı görülmüştür. Grup I (Icon®)'deki BAKH opasitelerine uygulanan rezin infiltrasyon minimal invaziv tedavi yaklaşımından sonra 1. ayda (ΔE1) meydana gelen renk değişiminin, grup II (EBS)'deki etch-bleach-seal minimal invaziv tedavi yaklaşımından sonra meydana gelen renk değişiminden istatistiksel olarak daha fazla olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Her iki grupta uygulanan minimal invaziv tedavi yaklaşımlarının çocuk ve ebeveynlerin estetik algılarında olumlu yönde bir etkisinin olduğu görülse de, BAKH opasitelerinin maskelenmesinde tam anlamıyla başarı sağlanamamıştır. BAKH opasitelerinin derinliği ve rengine bağlı olarak kombine tedavi protokollerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: büyük azı keser hipomineralizasyonu, rezin infiltrasyon, etch-bleach-seal, minimal invaziv tedavi yaklaşımı

Ceren Demiralay
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği anemisi ile erken çocukluk çağı çürükleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

ÖZET Amaç: Bu çalışma, çocuklarda Demir Eksikliği Anemisi (DEA) ve Erken Çocukluk Çağı Çürükleri (EÇÇ) arasındaki ilişkiyi inceleyerek, demir eksikliğinin çürük oluşumuna etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran ve yaşları 24-71 ay arası olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma, her birinde 75 kişi olmak üzere, DEA grubu ve Kontrol grubu olarak iki gruptan oluşmaktadır. Çocukların ağız içi muayeneleri Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde gerçekleştirilerek, çürük (d), çekilmiş (m), dolgulu (f) dişleri tespit edilmiş ve tüm skorlar kaydedilmiştir. DEA bulunan ve bulunmayan çocukların çürük indeks skorları karşılaştırılmış ve veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Bulgular: DEA grubunda d, m ve dmft skorları, Kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyetler açısından gruplar arası karşılaştırmalarda; d skoru erkeklerde, m ve dmft skoru ise kızlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p<0,05). Grup içi karşılaştırmalarda tüm skorlarda, cinsiyetler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Yaş ilerledikçe DEA grubunda m, f ve dmft skorlarında; Kontrol grubunda ise tüm skorlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüştür (p<0,05). Sonuç: DEA tanısı almış çocuk hastalarda diş çürüğü insidansının ve çürük indeks skorlarının sağlıklı çocuklara kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tüm çürük indeks skorları için, cinsiyetin her iki grupta da bir etkisinin bulunmadığı ve yaş ilerledikçe arttığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: çocuk, çürük, demir eksikliği anemisi, erken çocukluk çağı çürükleri

Ümmü Sena Çölgeçen
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ebeveynlerin flor kullanımı ile ilgili davranış şekli ve bilgi düzeyinin değerlendirilmesi

Çalışmanın amacı, ebeveynlerin çocuklarının ağız sağlığını korumada florun önemi hakkındaki bilgi düzeylerini, tutumlarını ve uygulamalarını değerlendirmektir. Araştırma, ebeveynlerin flor konusundaki farkındalık düzeyini ortaya koymayı ve ağız sağlığı eğitimi programlarına yönelik öneriler geliştirmeyi hedeflemektedir. Çalışmaya rutin dental muayene ve tedavilerinin yapılması amacıyla kliniğe başvuran 2-15 yaş arasındaki 661 çocuk hasta ve velileri dahil edilmiştir. Hastaların ağız içi muayeneleri yapılarak, dmft/DMFT skorları kaydedilmiştir. Toplam dört ana bölüm ve yirmi yedi çoktan seçmeli sorudan oluşan anket hasta velilerine uygulanmıştır. Anket formunun birinci bölümü ailenin gelir, eğitim durumu gibi sosyodemografik özelliklerini içermektedir. Anketin ikinci bölümünde çocukların oral hijyen alışkanlıkları, üçüncü bölümde flor konusundaki davranış şekilleri ve son bölümde velilerin flor konusundaki bilgi seviyesini değerlendiren sorular yer almıştır. Hastaların yaş ortalaması 9,2±2,7 olarak belirlenmiş olup, katılımcıların %53,9'unu kızlar, %46,1'ini erkekler oluşturmakta idi. Çocuklarda diş fırçalamaya en sık ilk daimi azı dişinin sürmesiyle birlikte başlandığı (%26,6), fırçalama sıklığının çoğunlukla günde bir kez olduğu (%47,1) ve diş fırçalamanın sıklıkla ebeveyn gözetiminde (%68,5) gerçekleştirildiği saptanmıştır. En yaygın diş hekimi başvuru sebebi diş ağrısı (%54,6) olarak tespit edilmiştir. Ebeveynlerin flor konusundaki bilgi ve davranışları değerlendirildiğinde, çocuklara düzenli koruyucu flor uygulaması yapılma oranının düşük olduğu, kullanılan diş macununun flor içeriği hakkında ebeveynlerin çoğunlukla bilgi sahibi olmadığı ve flor miktarını bilenlerin oranının oldukça sınırlı olduğu görülmüştür. Ebeveynlerin flor hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildiğinde, doğru yanıt medyan değeri yüz üzerinden 14,3 olarak tespit edilmiştir. Özellikle macun içeriğindeki flor miktarının yaşa ve çürük riskine göre belirlenmesi gerektiği ve fazla florun zararlı olabileceği konularında bilgi eksiklikleri olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma, çocukların diş fırçalama sıklıklarının optimal düzeyde olmadığını ve düzenli diş hekimi kontrollerine gitme oranlarının düşük olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bulgular ebeveynlerin flor kullanımı ve ağız sağlığına ilişkin bilgi düzeylerinin genel olarak yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Diş macunu seçimi ile koruyucu flor uygulamaları konusunda da ebeveynlerin bilgi düzeylerinin sınırlı kaldığı belirlenmiştir.

Sümeyra Babaoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gingivitisli çocuklarda periodontal tedavinin NLRP3, IL-1β ve kaspaz-1 seviyelerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, gingivitisli çocuklarda dişeti oluğu sıvısı (DOS)'ndaki NLRP3 (Nükleotid Bağlayıcı Oligomerizasyon Alanı (NOD)- Benzeri Reseptör Ailesi, Pirin Alanı İçeren Protein 3), IL-1β (İnterlökin-1b) ve kaspaz-1 (Sistein Aspartat Spesifik Proteaz) seviyelerini belirlemek, bu biyobelirteçlerin sağlıklı çocuklarla karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesini sağlamak ve cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrasında meydana gelen değişimleri analiz etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11-14 yaşları arasındaki gingivitisli (n=30) ve periodontal olarak sağlıklı (n=30) olmak üzere toplam 60 çocuk dahil edilmiştir. Hastaların Plak İndeksi (Pİ), Gingival İndeks (Gİ), Sondalamada Cep Derinliği (SCD) ve Sondalamada Kanama İndeksi (SKİ) parametreleri kaydedilmiştir. Başlangıçta tüm katılımcılardan DOS örnekleri toplanmıştır. Gingivitis grubuna ilk seansta periodontal tedavi uygulanmış, her iki gruba da ilk seansta oral hijyen eğitimi verilmiştir. Gingivitis grubundaki bireylerden tedavi sonrası 7. ve 30. günlerde klinik parametreler yeniden ölçülmüş ve DOS örnekleri tekrar alınmıştır. Sağlıklı bireyler takip amacıyla yeniden değerlendirmeye alınmamıştır. Biyobelirteç seviyeleri ELISA (Enzim Bağlı İmmunosorbent Testi) yöntemiyle analiz edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS ile analiz edilmiştir. Bulgular: Gingivitisli grubun başlangıç zamanındaki Pİ, Gİ, SCD ve SKİ parametreleri sağlıklı gruba göre anlamlı seviyede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gingivitisli grubun tüm zaman dilimlerindeki DOS NLRP3, IL-1b ve kaspaz-1 seviyeleri ile sağlıklı grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Gingivitisli grupta periodontal tedavi sonrası 7. ve 30. günlerde Pİ, Gİ ve SKİ parametrelerinde başlangıca göre anlamlı seviyede azalma olduğu gözlenmiştir. Bununla beraber, gingivitisli grupta tedavi sonrası 7. ve 30. günlerde DOS NLRP3, IL-1b ve kaspaz-1 seviyeleri arasında başlangıca göre anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Ek olarak gingivitisli grupta başlangıç döneminde Pİ,Gİ ve SKİ ile NLRP3 ve kaspaz-1 değerleri arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Gingivitisi olan çocuklarda DOS NLRP3, IL-1β ve kaspaz-1 seviyeleri periodontal hastalık tanısı için etkili bulunmamıştır. Bu bulguya paralel olarak, cerrahi olmayan periodontal tedavi gingivitisi olan çocuklarda DOS NLRP3, IL-1β ve kaspaz-1 seviyeleri, üzerinde bir değişikliğe neden olmamıştır. Anahtar Sözcükler: Gingivitis, IL-1b, Kaspaz-1, NLRP3

Gingivit
Nazlı Sevilmiş
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Robot kedi kullanımının dental anksiyete üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi: Randomize kontrollü klinik çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı, 6-10 yaş aralığındaki çocuklarda dental tedavi sırasında dikkat dağıtma tekniği olarak robot kedi kullanılmasının dental anksiyete ve davranış üzerindeki etkinliğini karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmaya, daha önce dental tedavi deneyimi olmayan ve fissür örtücü tedavisine ihtiyaç duyan 6-10 yaş arası toplam 72 çocuk dahil edilmiştir. Çocuklar, fissür örtücü uygulaması sırasında aldıkları dikkat dağıtma tekniğine göre rastgele üç gruba ayrılmıştır; her grup 24 çocuktan oluşmaktadır: Grup-1: Robot-Kedi, Grup-2: VR, Grup-3: Anlat-Göster-Uygula (Kontrol). Dental anksiyete ve kooperasyon düzeyleri farklı zaman noktalarında değerlendirilmiştir. Tedavi öncesinde (T1) başlangıç dental anksiyete düzeyleri, Çocukların Korku Anketi Çizelgesi-Diş Alt Ölçeği (CFSS-DS) ve Görsel Yüz Skalası (FIS) kullanılarak ölçülmüştür ve davranış derecelendirmesi Frankl Davranış Derecelendirme Ölçeği (FDDÖ) kullanılarak yapılmıştır. Tedavi sırasındaki (T2) kooperasyon düzeyi, fissür örtücü uygulamasının yüzey temizliği (T2A), izolasyon (T2B) ve yıkama (T2C) aşamaları sırasında Modifiye Houpt Davranış Derecelendirme Ölçeği (MHDDÖ) kullanılarak kaydedilmiştir. Tedavi sonrasındaki (T3) dental anksiyete düzeyi ve davranış derecelendirme ölçümleri (CFSS-DS, FIS, FDDÖ) tekrarlanmıştır. Dental anksiyetenin fizyolojik göstergeleri, nabız ve oksijen satürasyonu (SpO2), tüm zaman noktalarında (T1, T2A, T2B, T2C, T3) ölçülmüştür. Robot Kedi ve VR grubundaki çocuklar ve ebeveynlerine, dikkat dağıtma tekniklerinin kullanımına ilişkin algıları hakkında bir anket verilmiştir (T3). İstatistiksel analizlerde Ki-Kare, Kruskal-Wallis, Brunner-Langer ve Benjamini testleri kullanılmıştır. Tip 1 hata seviyesi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 72 çocuğun yaş ortalaması 7,631,1'dir. Nabız değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), tüm gruplarda yıkama fazında (T2C) tedavi öncesine (T1) kıyasla anlamlı nabız artışı tespit edilmiştir. (p<0,05) Tüm gruplarda Frankl skorları tedavi sonrasında (T3) tedavi öncesine (T1) kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,05); ancak gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). VR grubunun Modifiye Houpt-Hareket skorlarının, Robot Kedi ve Kontrol gruplarına kıyasla daha düşük olduğu tespit edilmiştir. (p<0,05) Modifiye Houpt- Ağlama skorlarında gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. (p>0,05) VR grubunun Modifiye Houpt-Genel Davranış skorlarının, kontrol grubuna kıyasla daha düşük olduğu tespit edilmiştir. (p<0,05) Modifiye Houpt-Genel Davranış skorlarında Robot Kedi/Kontrol ve Robot Kedi/VR grupları arasında anlamlı farklılık bulunmadığı tespit edilmiştir. (p>0,05) Tüm gruplarda CFSS-DS ve FIS skorları tedavi sonrasında (T3) başlangıca (T1) kıyasla anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,05); ancak gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Hem çocuklar hem de ebeveynler, robot kedi ve VR kullanımını genel olarak olumlu değerlendirmiştir. Sonuç: Robot kediyle dikkat dağıtma, VR gözlükle dikkat dağıtma ve anlat-göster-uygula teknikleri, ilk defa dental tedavi görecek olan çocuklarda fissür örtücü uygulaması sırasında dental anksiyeteyi azaltmada etkili bulunmuştur ancak bu tekniklerin birbirine karşı üstünlüğü tespit edilmemiştir. Robot Kedi grubundaki çocukların ve ebeveynlerinin robot kediyle tedavi olmaktan memnun olması ve robot kedinin çocukların dental anksiyetesinde anlamlı bir azalma sağlaması nedeniyle, çocuklarda robot kediyle dikkat dağıtma tekniğinin davranış yönlendirme tekniği olarak hekimlere destek olacak yardımcı bir araç olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Davranış kontrolü, Dental anksiyete, Çocuk davranışı

Rana Bilici
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı dual cure bulk-fı̇ll kompozı̇t rezı̇n materyallerı̇n renk stabı̇lı̇tesı̇ ve yüzey pürüzlülüğünün in vı̇tro olarak değerlendı̇rı̇lmesı̇

Amaç: Çalışmamızda çocuk diş hekimliğinde kullanılan 3 farklı dual cure bulk-fill kompozit rezin materyalin (Fill-up, HyperFIL, Cention-N) ve ışıkla polimerize 1 adet bulk-fill kompozit rezin materyalin (Reveal HD) yüzey pürüzlülüğü ve renk stabilitesi özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Üretici firmanın önerileri dikkate alınarak her materyal 5 mm kalınlıkta, 6 mm çapında polietilen kalıplar içerisine yerleştirilerek örnekler hazırlanmıştır. Deney grubunda dual cure bulk-fill kompozitler, kontrol grubunda ise ışıkla polimerize olan bulk-fill kompozit kullanılmıştır. Deney grubunda kullanılan örneklerin yarısı self polimerizasyona bırakılmış, diğer yarısı ise üretici firma talimatları doğrultusunda ışıkla polimerize edilmiştir.(n=10) Kontrol grubundaki örnekler ise ışıkla polimerize edilmiştir.(n=10) Deney grubunda bulunan 3 adet dual cure bulk-fill kompozitten ve 1 adet ışıkla polimerize kompozitten toplam 70 adet örnek elde edilmiştir. Hazırlanan her örneğin 24 saat etüvde 37°C'de distile suda bekletilmesi sonrasında yüzey pürüzlülüğü ölçülmüştür. Örneklerin yüzey pürüzlülük testi Mustafa Kemal Üniversitesi Teknoloji ve Ar-Ge Uygulama ve Araştırma Merkezinde bulunan Hysitron TI 950 TriboIndenter cihazı ile yapılmıştır. Ardından örneklerin yüzey analizi için Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Araştırma Laboratuvarında bulunan SEM (JEOL 5500/OXFORD Inca-X Taramalı Elektron Mikroskobu) kullanılmıştır. Renk stabilitesini belirlemek için deney grubunda kullanılan örneklerin yarısı self polimerizasyona bırakılmış, diğer yarısı ise ışıkla polimerize edilmiştir. Kontrol grubundaki örnekler ise ışıkla polimerize edilmiştir. Deney grubunda bulunan 3 adet dual cure bulk-fill kompozitten ve 1 adet ışıkla polimerize kompozitten toplam 105 adet örnek elde edilmiştir. Hazırlanan her örneğin 24 saat etüvde 37°C derecede distile suda bekletilmesi sonrasında başlangıç renk ölçümleri bir spektrofotometre [VITA Easyshade® Advance 4.0 (VITA Zahnfabrik, Bad Sackingen, Germany)] cihazı ile yapılmıştır. Daha sonra örnekler distile suda, vişne suyunda ve soğuk çayda 1 hafta bekletilmek üzere rastgele 3 ayrı gruba ayrılmıştır.(n=5) 1 hafta sonunda örneklerin spektrofotometre ile renk ölçümleri yapılmıştır. Örneklerin renk değişimleri CIEDE 2000 sistemine göre kaydedilmiştir. Bulgular: Kompozit grupları içerisinde en az yüzey pürüzlülüğü deney grubunda bulunan ışıkla polimerize Cention-N kompozit örneklerde görülmüştür. Kompozit grupları içerisinde en fazla yüzey pürüzlülüğü deney grubunda bulunan self polimerizasyona bırakılan Fill-up kompozit örneklerde görülmüştür. Deney grubunda yer alan Fill-up ve Cention-N kompozit gruplarında, self polimerizasyona bırakılan örneklerin ve ışıkla polimerize edilen örneklerin yüzey pürüzlülüğü, istatistiksel açıdan anlamlı derecede farklılık göstermektedir(p<0,05). Self polimerizasyona bırakılan kompozit gruplarının yüzey pürüzlülüğü kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir(p>0,05). Işıkla polimerize edilen kompozit gruplarının yüzey pürüzlülüğü kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir(p>0,05). Kompozit grupları içerisinde en fazla renklenme miktarı, deney grubunda bulunan self polimerizasyona bırakılan ve vişne suyunda bekletilen Fill-up kompozit örneklerde görülmüştür. Kompozit grupları içerisinde en az renklenme, deney grubunda bulunan ışıkla polimerize edilen ve distile suda bekletilen Cention-N kompozit örneklerde görülmüştür. Sonuç: Bu bilgiler ışığında dual cure bulk-fill kompozitlerin self polimerizasyona ilaveten ışıkla polimerize edilmesi sonucu yüzey pürüzlülüğünde azalma ve renk stabilitesinde artış beklenebilir.

Dental materyallerDiş renk değişikliğiKompozit reçineler+4
Zehra Şivgan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dual cure bulk-fıll kompozit rezinlerin farklı zaman aralıklarında nanosertlik değerlerinin in vitro olarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin farklı zaman aralıklarında nanosertlik değerlerinin in vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada deney grubunda Fill-Up, HyperFIL, Cention N dual cure bulk fill kompozit rezinler ve kontrol grubunda ışıkla sertleşen bir bulk-fill kompozit rezin olan Reveal HD'nin nanosertlik değerleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada deney grubunda Fill-Up, HyperFIL, Cention N dual cure bulk fill kompozit rezinler ve kontrol grubunda ışıkla sertleşen bir bulk-fill kompozit rezin olan Reveal HD'nin nanosertlik değerleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Fill-Up, Cention N ve HyperFIL kompozit rezinlerin universal rengi Reveal HD nin ise A2 rengi kullanılmıştır. Deney grubunda kullanılacak olan dual cure bulk-fill kompozitler 2 alt gruba ayrılmıştır. 1. grup LED ışık kaynağı ile polimerize edilmiş, 2. grubun ise üretici firmaların talimatları doğrultusunda kimyasal olarak polimerizasyonları sağlanmıştır. Deney grubundaki kompozit rezinler 5 ve 10 mm olmak üzere iki farklı derinlikte silindirik pleksiglas kalıplara yerleştirilmiştir. Kontrol grubunda ise 5 mm derinliğinde kalıplar kullanılmıştır ve polimerizasyonları LED ışık kaynağıyla sağlanmıştır. Örneklerin alt ve üst yüzeylerinin nanosertlik değerleri polimerizasyonlarından 24 saat ve 7 gün sonra Mustafa Kemal Üniversitesi Teknoloji ve Ar-Ge Uygulama ve Araştırma Merkezinde bulunan Hysitron TI 950 TriboIndenter cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Her bir örneğin alt yüzey sertlik değeri üst yüzey sertlik değerine bölünerek polimerizasyon dereceleri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda veriler %95 güvenle SPSS 21 programı kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda sertlik ölçümü ve polimerizasyon derecesi bulgularına göre dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin ışıkla veya kimyasal olarak polimerizasyonlarından 24 saat sonra ve 7. günde ölçülen nanosertlik değerleri ve polimerizasyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. HyperFIL ve Fill-Up dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin ışıkla polimerizasyonlarının nanosertlik ve polimerizasyon derecesi değerlerine bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Cention N dual cure bulk-fill kompozit rezin ise bir ışık kaynağı ile polimerize edildiğinde daha yüksek nanosertlik ve polimerizasyon derecesi değerleri elde edilmiştir. Gruplar markalara göre kıyaslandığında her iki polimerizasyon şeklinde de en yüksek nanosertlik ve elastik modül değerlerinin Cention N'e ait olduğu görülmüştür. Işıkla polimerize edilen grupta en yüksek polimerizasyon derecesi değerlerini Cention N gösterirken, kimyasal olarak polimerize edilen grupta ise en yüksek polimerizasyon derecesi değerleri HyperFIL'e aittir. Sonuç: Sonuç olarak test edilen dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin 24 saat sonra nihai sertliklerine ve polimerizasyon derecelerine ulaştıkları tespit edilmiştir. Cention N en yüksek sertlik ve polimerizasyon derecesi değerlerini göstermiştir.

Dental materyallerDiş hekimliğiKompozit reçineler+3
Eda Özdemir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00