
197
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanan hastalarda non diagnositik tanının tiroid kanseri ile ilişkisi
Giriş: Tiroid nodülleri günümüzde önemli bir sağlık sorunudur. Tiroid nodüllerine tanı amaçlı yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), Bethesda sınıflamasıyla değerlendirilmektedir. Tiroid kanserini dışlamak için tiroid nodüllerinin değerlendirilmesi, klinik ve ultrason özelliklerine bağlı olarak İİAB'sini içerir. Amerikan Tiroid Dernegi (ATA) kılavuzunda, Bethesda Sistemine göre sınıflandırılan geniş hasta serilerinde, tanısal olmayan (non diagnostik) örnekler tüm İİAB örneklerinin %2-16'sını oluşturmaktadır. Bethesda Tiroid Sitopatolojisini Raporlama Sistemi 2017' ye göre non diagnotik (ND) sitoloji malignite riski %5-10 olarak belirtilmiştir. Amaç: Çalışmamızın amacı; tiroid nodülü nedeniyle İİAB uygulanan hastalardaki ND tanı oranlarını tespit etmek, İİAB sonucu ND gelen hastalarda tiroid kanseri tanısına etki eden faktörleri araştırmak, ND sitolojik sonuçlara sahip hastalardaki malignite oranlarını belirlemek ve literatürle karşılaştırmaktır. Hastalar ve yöntem: Bu çalışmaya ocak 2011 ve ocak 2020 yılları arasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastaneside Tiroid ultrason (USG) kılavuzluğunda tiroid İİAB uygulanan ve sonucu ND olan hastalar dahil edildi. İİAB'leri ND olan hastalar retrospektif olarak hastanemiz otomasyon sisteminde taranarak incelendi. Çalışmamızda, başlangıçta ND İİAB'si olan tiroid nodüllerinde malignite oranımız %2,7 (23/846) idi. Çalışmamıza dahil edilen sitoloji tanısı ND olan 846 hastadan 114 (%13,4)'ü ameliyat edildi. Ameliyat edilen 114 hastanın 23 (% 20.1) tanesinin patoloji sonucu maligndi. Çalışmamızda T4, yaş, hipotiroid tiroid fonksiyonu ve mikrokalsifikasyon malignite üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Sırasıyla P=0,003; P<0,001; P=0,031; P<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçu olarak, ND İİAB sitoloji sonucuna sahip hastalarda mikrokalsifikasyon varlığı, düşük yaş, düşük T4 değeri ve hipotiroidi malignite riskini arttırmaktadır. Klinisyenler, bu bulguları tekrarlayan İİAB sonucu ND gelen hastalarda, hasta yönetim protokolleri için ve ameliyat kararını belirlerken tamamlayıcı bir belirteç olarak düşünelebilirler. Anahtar kelimeler: Tiroid nodülü, non diagnostik, İnce iğne aspirasyon biopsisi, Tiroid kanseri
Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde periprostatik sinir blokajına ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi
Amaç: Prostat kanseri (PCa) dünyada ve ülkemizde erkeklerde sık görülen kanserlerden birisidir. Prostat kanseri tanısında altın standart yöntem transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisidir. Prostat biyopsi işlemi hastalarda anksiyete ve ağrı gibi istenmeyen sonuçlara sebebiyet vermesi nedeniyle bu randomize prospektif çalışmada transrektal ultrason (TRUS) eşliğinde prostat biyopsisi yapılan 107 hastada periprostatik blokaja (PPB) ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntemler: Mart 2022- Ağustos 2022 tarihleri arasında TRUS eşliğinde prostat biyopsisi planlanan ve çalışma kriterlerine uygun 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı. PPB yapılan ve müzik dinletilmeyen 56 kişiden oluşan kontrol grubu 1.grup olarak belirlendi. PPB yapılan ve müzik dinletilen 51 kişiden oluşan grup, 2.grup olarak belirlendi. Prostat biyopsisi yapılan her hastanın işlem sonrasında ağrı düzeyi vizüel analog skala ile değerlendirildi ve işlem formuna kaydedildi. Bulgular: Her iki grupta ortalama yaş, serum prostat spesifik antijen (PSA), prostat hacminin ölçümleri, kan basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. İki grup arasında VAS skorları karşılaştırıldığında ise Grup 1 ve 2'de sırasıyla 5,21±1,63 ve 3,39±1,64 olarak hesaplandı. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda TRUS eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda periprostatik blokaja ilave edilen müziğin hastaların ağrı düzeylerini azalttığı gösterilmiştir. Sonuç olarak müzik eşliğinde prostat biyopsisi yapılmasının hastalarda ağrı kontrolünde önemli bir etken olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar sözcükler: transrektal ultrasonografi, prostat, biyopsi, ağrı, müzik
MRG'de suprapatellar yağ yastıkçığında ödem saptanan olgularda shear wave elastografinin rolü
Amaç: Suprapatellar yağ yastığı ödemi (SPYÖ), ön diz ağrısının nedenlerinden biridir. Shear wave elastosonografi (SWE), kas-iskelet sistemi hastalıklarında giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bu çalışmada SPYÖ'da olan doku sertlik değişikliklerinin shear wave elastografi (SWE) ile değerlendirilmesi ve klinik takipte ek avantaj sağlayan yardımcı bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Materyal-metod: Çalışmaya erişkin 35 SPYÖ olan hasta ve 31 gönüllü kontrol hastası dahil edilmiştir. Suprapatellar yağ yağtıkçığı sertlik dereceleri stiffness değeri olarak kPa cinsinden ölçülmüştür. Kontrol ve hasta grubu arasında stiffness değerleri arasındaki farklılıklar incelenmiştir. Bulgular: SPYÖ olan kişilerde stiffness değeri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda suprapatellar yağ yastıkçığı SWE stiffness değerlerinin suprapatellar yağ yastıkçığı ödemi (SPYÖ) hastalarında kontrol grubana göre daha yüksek olduğu ve bu farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu bulduk. Ultrasonun kolay uygulanabilirliği göz önüne alındığında elastografide artan hızın yada sertliğin MRG'deki ödemin göstergesi olabileceği ve bu konuda tanıda yardımcı olabilir. Bu nedenle, izole diz önü ağrısı olan, travma veya cerrahi öyküsü veya fizik muayenede menisküs/ligament patolojisi olmayan genç hastalarda USG ve elastosonografi birinci basamak görüntüleme yöntemi olarak düşünülebilir ve suprapatellar yağ yastıkçığı sıkışma sendromu tanısında yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: Suprapatellar yağ yastıkçığı, Elastografi, Sıkışma Sendromu, Ön diz ağrısı
Ergenlik döneminde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının anksiyete ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda Tokat il merkezinde eğitim gören lise öğrencilerinde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının ne düzeyde olduğunun ve anksiyete ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 01.12.2.2022-01.01.2023 tarihleri arasında anket ve gönüllü onam formu basılı formatı ile Tokat il merkezinde eğitim gören lise öğrencilerine yapılmıştır. Anketimiz; 6 soruluk sosyodemografik veri formu, 9 soruluk Ergenler İçin Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, 7 soruluk Dijital Oyun Bağımlılığı Ölçeği ve 21 soruluk Beck Anksiyete Ölçeği'nden oluşmakta idi. Elde edilen veriler, SPSS 25.0 (Statistical Package for Social Sciences, version 25) programı ile analiz edildi. İstatiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 1095 kadın (%43,1), 1445 erkek (%56,9) olmak üzere 2540 öğrenci katıldı. Dijital oyun bağımlılığı ölçeğine göre kadın öğrencilerin 159'u (%14,5), erkek öğrencilerin 363'ü (%25,1) bağımlı tespit edildi. Beck anksiyete ölçeğine göre kadın öğrencilerin 260'ında (%23,7), erkek öğrencilerin 728'inde (%50,4) anksiyete saptanmamıştır. Şiddetli düzeyde anksiyete ise kadın öğrencilerin 317'sinde (%28,9), erkek öğrencilerin 126'sında (%8,7) tespit edildi. Anksiyetesi olmayan ve şiddetli düzeyde anksiyete olan grupta kadın ve erkek öğrenciler arasında anlamlı fark saptandı (p<0,001). Ergenler için Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği'nden kadın öğrencilerin aldığı puan ortalaması 17,49±5,8, erkek öğrencilerin aldığı puan ortalaması 16,18±5,76 saptandı. Kadın ve erkek öğrenciler arasında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Ergenlik; fiziksel, biyolojik ve psikososyal gelişimleri kapsayan, kimlik gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı bir dönemdir. Ergenlerde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının; sosyal becerilerde gecikme, okul başarısında düşme, şiddet, kaygı, anksiyete bozukluğu gibi sorunlara neden olabileceği belirtilmektedir. Bu yüzden ergenleri ve çevrelerini içeren multidisipliner bir yaklaşımla bağımlılık düzeylerinin azaltılmasına yönelik saha çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler; Ergenlik, Sosyal Medya Bağımlılığı, Anksiyete, Dijital Oyun
Yoğun bakım hastalarında hipervolemi ve akut böbrek hasarı
GİRİŞ: Kritik yoğun bakım hastalarında hipervolemiden sakınmak hasta sağ kalımı açısından önemlidir. Bu hastalarda hipervolemi; aşırı sıvı verilmesi, konjestif kalp yetmezliği, oligüri gibi daha özgün nedenlerden kaynaklanabilir. Biz çalışmamızda akut böbrek hasarının ne derecede sıvı yüküne sebep olduğunu, akut böbrek hasarı ile hipervolemi gelişimi arasında bağlantı olup olmadığını ve akut böbrek hasarı evresinin hipervolemiye katkıda bulunup bulunmadığını değerlendirdik. YÖNTEM: Bu çalışma Ağustos 2021 – Ekim 2022 tarihleri arasında TOGÜ Tıp Fakültesi hastanesi yoğun bakım ünitelerinde yatarak tedavi edilmiş kritik hastaların klinik ve laboratuvar verileri incelenerek yapılmış retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya toplam 70 hasta dâhil edilmiştir. Hasta verileri maksimum 28 günle sınırlı olmak üzere yoğun bakımda kaldıkları sürece elde edilmiş ve incelenmiştir. ABH tanısı ve evrelemesi "Kidney Disease: Improving Global Outcomes guidelines" a göre yapılmıştır. Hastaların tüm vital bulguları, hipervolemi fizik muayene bulguları, yatışı sırasında tüm aldığı ve çıkardığı sıvı miktarları, sıvı dengeleri, görüntüleme yöntemleri, aldıkları nefrotoksik ilaç ve ajanlar, diüretik tedavileri ve diyaliz tedavileri kayıt edilmiştir. Uygun istatistiksel yöntemlerle akut böbrek hasarı (ABH) gelişen gelişmeyen hastalarda hipervolemi durumları, nedenleri ve sıklıkları karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmamız toplam 70 hasta ile tamamlanmıştır. Bu hastalardan 52 (%74,2) tanesinde hipervolemi tespit edilmiş olup 20 tanesinde akut böbrek hasarına rastlanmamıştır. ABH olan 38 hasta tespit edilmiş olup bunların 9 tanesinde hafif (evre 1), 7 tanesinde evre 2 ve 22 tanesinde evre 3 ABH tespit edilmiştir. ABH olan hastaların %84,2'si hipervolemik iken ABH olmayan hastalarda bu oran %62,5 saptanmıştır (p>0.05). ABH evresi ile hipervolemi sıklığı arasında anlamlı bir ilişki gösterilmemiştir. Çalışmamızda böbrek hasarı olan ve olmayan her iki hasta grubunda (oligüri olsun ya da olmasın) hipervolemi riskini belirlemede günlük çıkarılan idrar miktarının en önemli belirleyici kriter olduğu bulunmuştur. SONUÇLAR: Hipervolemi gelişiminde akut böbrek hasarı kadar en az kalp yetmezliği, sepsis, aşırı sıvı verilmesi gibi diğer faktörlerinde rolü bulunmaktadır. Olası her durumda da hastanın çıkardığı sıvı miktarının 1,9 L/gün üzerinde olması ya da bu miktarın üzerinde çıkış sağlanması hipervolemi gelişmesine büyük ölçüde engel olmaktadır. ANAHTAR KELİME: Akut böbrek hasarı, hipervolemi, sıvı replasmanı, hipovolemi
Yoğun bakım hastalarında hipervolemi ve mortalite
GİRİŞ: Son zamanlarda yapılan çalışmalarda yoğun bakım ünitelerinde takip edilen hastaların hipervolemi ile ilişkili mortalite oranlarında artışlar bildirilmektedir. Bu çalışmalar genellikle sepsisli hastalarda ilk birkaç günlük sıvı dengelerine odaklanarak yapılmış çalışmalardır ve tüm yatış süresince volüm dengesini takip eden çalışma bulunmamaktadır. Biz çalışmamızda hastaların exitus olana kadar yada yoğun bakım ünitesinden servise nakil olana kadar olan tüm yatış süresince olan sıvı dengelerini ve mortaliteye etki edecek diğer faktörleri inceledik. YÖNTEM: Çalışmamızda Temmuz 2021 – Ekim 2022 tarihleri arasında TOGÜ Tıp Fakültesi hastanesi yoğun bakım ünitelerinde yatarak tedavi edilmiş sağ kalan ve ölen hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya toplam 61 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların takip süresi en fazla 28 gün idi. 28 günden daha uzun süre kalıp sonradan exitus olan hastalar 28 günlük mortalitede sağ kalanlar olarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların vital bulguları, hipervolemi fizik muayene bulguları, yatışı sırasında tüm aldığı ve çıkardığı sıvı miktarları, sıvı dengeleri, görüntüleme yöntemleri, solunum cihazına bağlanıp bağlanmadıkları, aldıkları nefrotoksik ilaç ve ajanlar, vazokonstrüktif ilaçları ve diüretik tedavileri ve diyaliz tedavileri kayıt edilmiştir. Kategorik olan verilerde Ki-Kare testi, parametrik datalarda Man Whitney U testi, nonparametrik ölçümlerde student T testi uygulanarak hipervolemi ve mortalite sıklıkları karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmamız toplam 61 hasta ile tamamlanmıştır. Bu hastalardan 46 (%75) tanesi hipervolemik iken 15 (%25) hastada hipervolemi yoktu. Hipervolemik hastaların %87'si exitus olurken bu oran hipervolemik olmayan hastalarda %53 idi. Enfeksiyon varlığı, norepinefrin kullanım dozu, hastaların çıkardığı sıvı miktarı, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları hem hipervolemi hem de mortalite ile ilişkili idi. Hipervolemik hastalarda diüretik ve steradin kullanım sıklığı ve dozu daha fazla idi. Exitus olan hastaların günlük çıkarılan idrar miktarı ortalamaları sağ kalanlara göre daha azdı. Ölen hastalar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yaşlı insanlardı. SONUÇLAR: Yoğun bakım hastalarında hipervolemi gelişiminde kalp yetmezliği, enfeksiyon, aşırı sıvı verilmesi, ABH gelişimi gibi faktörler daha ön plana çıkmaktadır. Hastalarda yatış süresinin uzaması hem hipervolemi sıklığını hem de mortalite oranını artırmaktadır. Günlük çıkardığı sıvı miktarı ortalaması 1,8 litre/gün olan hastalarda ölüm oranı daha düşük bulunmuştur. ANAHTAR KELİME: Pozitif Sıvı Dengesi, Hipervolemi, Sağ kalım
Deneysel status epilepitikus modelinde mannitolün beyin elektriksel aktivitesine olan etkisi ve bu etkide kan beyin bariyerindeki geçirgenlik artışının rolü
Mannitol infüzyonu, beyin vasküler endotel hücrelerinde dehidratasyona ve buna bağlı sıkı bağlantı noktalarında genişlemeye neden olur. Bu durum bariyerin geçirgenliğinde artış sağlar. Ek olarak hücre dışı hiperosmolaritenin antinöbet etkisi bilinmektedir, ancak bu etki için uygun terapötik doz belirsizdir. Bu çalışma penisilinle oluşturulan status epilepitikus modelinde, mannitolün beyin elektriksel aktivitesine etkisini ve bu etkide kan beyin bariyerinin valproik asit ile fenitoin geçirgenliğine etkisini araştırmaktadır. Üretan anestezisi altındaki ratların somatomotor korteksine penisilin G enjeksiyonu yapıldı ve epileptik odak oluşturuldu. Ratlar; kontrol (2ml SF, 1.grup), mannitol (1,5 gr/kg, 2.grup), fenitoin (50 mg/kg, 3.grup), mannitol+fenitoin (1,5 gr/kg+25 mg/kg, 4.grup), valproik asit (400 mg/kg, 5.grup), mannitol+valproik asit (1,5 gr/kg+200 mg/kg, 6.grup) olmak üzere intravenöz infüzyon gruplarına ayrıldı. İnfüzyonlar penisilin G enjeksiyonundan 30 dk sonra yapıldı ve epileptiform aktivite üzerindeki etkileri elektrokortigografi (ECoG) kayıtlarıyla değerlendirildi. Mannitolün KBB'ye etkisi, kan ve BOS numunelerindeki fenitoin ile VPA düzeyi ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler normal dağılım gösterip göstermediğine uygun olarak One- Way ANOVA, Independent-Samples T-test ve Mann-Whitney U test ile değerlendirildi. Penisilinle indüklenen status epileptikus modelindeki ECoG kayıtları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Numunelerin sonuçlarında ise; 3. ve 4. gruplar arasında BOS/serum oranı, serum ve BOS değerinde anlamlı fark görülmedi. 5. ve 6. gruplarda ise BOS/serum oranında ve BOS değerinde anlamlı fark yokken, 5. gruptaki serum değeri 6. gruba kıyasla anlamlı derecede yüksekti. Bu çalışma fenitoin, VPA, mannitol, mannitol+VPA ve mannitol+fenitoinin penisilinle indüklenen status epileptikus modelinde epileptiform aktiviteye etki etmediğini düşündürmektedir. Ayrıca fenitoinle mannitol arasında farmakokinetik etkileşim olabileceğini ve mannitolün VPA'nın KBB geçirgenliğini arttırabileceğini düşündürmektedir. Penisilinle indüklenen status epileptikus modelinin nöbet önleyici ilaç etkinliği araştırmaları açısından uygunluğu, mannitolün antinöbet aktivitesinin belirlenmesi ve mannitolün KBB üzerindeki etkisinin belirlenmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: penisilin, status epileptikus, mannitol, valproik asit, fenitoin
Tokat il merkezinde görevli hekimlerde savunmacı tıp uygulamalarının değerlendirilmesi
Amaç: Teknolojik gelişmelerle birlikte, tıbbi bakım standartları ile tanı ve tedavi prosedürlerinin kalitesi de artmıştır. Artan kalite, hastaların en iyi bakıma ulaşma beklentilerinde ve bu bakıma ulaşamama kaygılarında artışa sebebiyet vermektedir. Bu da, hekim-hasta ilişkisinin temeli olan güven duygusunu zedelemekte ve hekimlere yöneltilen tıbbi malpraktis iddialarında artışa neden olmaktadır. Sonuç olarak hekimler, bu iddialardan kendilerini korumak amacıyla, savunmacı tıp davranışları sergilemektedirler. Bu araştırmada, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Tokat Devlet Hastanesi'nde görev yapan hekimlerde savunmacı (defansif) tıp davranışları uygulama sıklığı ve bu davranışlara sebep olabilecek nedenlerin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan araştırmamız 01.07.2022-01.11.2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın yapıldığı tarihlerde, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde çalışmakta olan 331 hekim ve Tokat Devlet Hastanesi'nde çalışmakta olan 154 hekim olmak üzere toplam 485 uzman ve pratisyen hekim, araştırmamızın evrenini oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü hesabı yapılmadan doğrudan hasta hekim ilişkisi içerisinde olmayan hekimler ve idari görevde olan hekimler dışlandıktan sonra kalan 351 hekimin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir. Toplam 322 (%91,7) hekime ulaşılmıştır. Etik Kurul Onayı, TOGÜ Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 22-KAEK-120 kayıt numaralı kararı ile onaylanmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için Tokat İl Sağlık Müdürlüğü'nden ve TOGÜ Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkez Müdürlüğü'nden gerekli izinler alınmıştır. Araştırma verileri, sosyodemografik ve mesleki özellikler ile savunmacı tıp öncüllerini içeren toplam 48 sorudan oluşan anket formu ve Başer ve ark. tarafından 2014 yılında geçerlilik ve güvenirlik çalışması yapılan Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Ölçek toplam 18 soru ve Pozitif Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği, Negatif Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği ve Defansif Tıp Bilgi Düzeyi olmak üzere 3 alt boyuttan oluşmaktadır. Tutum ölçen 14 soruda Likert tipi durum ölçer şıklar kullanılmıştır. Ölçekten alınan toplam puana göre hekimlerin defansif tıp tutumları "Çok yüksek", "Yüksek, "Orta" ve "Düşük" şeklinde sınıflandırılmaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra, tanımlayıcı istatistikler, Pearson ki-kare testi, Fisher'ın kesin ki-kare testi, ordinal regresyon analizi, çoklu lojistik regresyon analizi, Binary lojistik regresyon analizi, Kruskal-Wallis H testi, nonparametrik çoklu doğrusal regresyon analizi ve açıklayıcı faktör analizi IBM SPSS 29.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeğinin doğrulayıcı faktör analizinde IBM AMOS 26 paket programı, yapısal eşitlik modeli ve sonlu karışım gizli sınıf analizinde ise SmartPLS 4.0.8.5 paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan toplam 322 hekimin, %41'i (n=132) kadın, %59'u (n=190) erkek idi. Yaş ortalaması 35,07±8,37 olup en küçüğü 24 yaşında, en büyüğü ise 62 yaşındaydı. Hekimlerin %59,3'ü üniversite hastanesinde çalışırken, %40,7'si devlet hastanesinde çalışmaktaydı. Hekimlerin Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 46,95±11,18 bulunmuş olup yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Hekimlerin defansif tıp uygulamalarında, yeterli eğitim aldığını düşünme durumu, şikayet edilme kaygısı taşıma durumu ve hata yapma korkusunun anlamlı şekilde etkili olduğu görülmüştür (sırasıyla p:0,005; <0,001 ve <0,001). Ayrıca malpraktis davası ile karşılaşma olasılığı algısı ve Covid 19 pandemisinde ekstra endişeli olma durumu ile defansif tıp uygulamalarının anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır (sırasıyla p:<0,001; 0,030). Sonuç: Araştırmamıza katılan hekimlerin yüksek düzeyde defansif tıp uyguladıkları belirlenmiştir. Defansif tıp uygulamaları beraberinde birçok olumsuz sonuca neden olmaktadır. Hekimleri hukuki olarak savunulamaz durumlara sokmakta, hasta güvenliğini olumsuz etkilemekte ve kısıtlı kaynakların yanlış kullanımına sebebiyet vererek sağlık hizmeti sunumunu baltalamaktadır. Bu yönüyle bir halk sağlığı problemi olarak değerlendirilebilir. Defansif tıp uygulamalarının neden olduğu olumsuz sonuçların önlenebilmesi için tıbbi, hukuki, ekonomik ve sosyokültürel bakış açılarını kapsayan bütüncül ve yenilikçi sağlık politikalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Defansif Tıp, Hekim, Tıbbi Hata
Ailevi akdeniz ateşi(AAA) tanılı hastalarda atak durumunu belirlemede immatur granülosit yüzdesi etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) otozomal resesif kalıtılan; peritonit, plevrit, artrit(serözit) ve yineleyen ateş atakları ile karakterize bir hastalıktır. Çoğunlukla Akdeniz bölgesi çevresinde Türk, Ermeni, Arap ve Yahudi kökenli bireylerde görülmektedir. AAA pyrin proteinini kodlayan MEFV genindeki mutasyonlar sonucu meydana gelmektedir. Prognozu en çok etkileyen komplikasyon amiloidoz gelişimi ve renal tutulumdur. İmmatür granülositler yenidoğan ve gebeler dışında periferik kanda görülmeyen, kemik iliğinde bulunan granülosit öncüllerinin ortak ismidir. Rutin tam kan sayımı ile kısa sürede IG sayısı (IGS) ve IG yüzdesi (IG%) kolayca elde edilebilir, ek kan-zaman gerektirmez. İnflamasyonun erken tanısında ve inflamasyonu dışlamada faydalıdır. Çalışmamıza Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne ve Çocuk Acili'ne AAA atak ile başvuran, yaşları 1 ay-17 yaş arasında değişen 96 AAA tanılı hasta ve 68 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Atak ve atak dışı dönemde bakılan NLO(mutlak nötrofil sayısı/mutlak lenfosit sayısı), TLO(mutlak trombosit sayısı/mutlak lenfosit sayısı), MPV, SII(mutlak nötrofil sayısıXtrombosit sayısı/mutlak lenfosit sayısı) gibi subklinik/klinik inflamasyon belirteçlerini kontrol grubu ile karşılaştırmayı; atak dönemindeki immatür granülosit yüzdesini (IG%) ise diğer enfeksiyon belirteçleriyle karşılaştırmayı ve atak dönemini belirlemede IG % etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Polikliniği'ne ve Çocuk Acili'ne 01/06/2022 -30/01/2023 tarihleri arasında başvuran AAA tanılı 1 ay-17 yaş arası 96 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalardan atak döneminde ve atak sonrası en az 2 hafta süre sonrası yapılan kontrol muayenesinde Hemogram, CRP, Sedim, SAA tetkikleri alındı. Hemogramda bakılabilen parametrelerden NLO, TLO, Sİİ değerleri hesaplandı. Atak döneminde alınan tetkiklerde bakılan IG sayısı, IG %, NLO, TLO, Sİİ değerleri atak sonrası dönem ile karşılaştırıldı. Kontrol grubunda enfeksiyon ve kronik hastalığı olmayan 68 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubundan alınan NLO, TLO, Sİİ ve IG %'si atak ve atak dışı dönemdeki AAA hastaları ile karşılaştırıldı. Bulgular: NLO, TLO değeri atak döneminde atak arası dönemle karşılaştırdığında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0,001); atak dışı dönemle kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanamadı (sırasıyla p=0,321, p=0,277); atak sırasında ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). Sİİ ise atak dönemi ve ataksız dönemdeki AAA hastaları karşılaştırılığında atak döneminde anlamlı oranda yüksek bulunurken(p<0,001); sağlıklı kontrol grubundaki hastalarla atak arası dönemdeki hastalar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,434).Atak sırasında ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). Çalışmamızda atak döneminde bakılan IG% ve IGS atak sonrası döneme göre istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken (p<0,001), atak dışı ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanamadı (sırasıyla p= 0,581, 0,446); atak sırasında da kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti ( p<0,001). ROC analizi sonucunda AAA atağı öngörmek için IG% değerinin cut-off değeri 0,3 olarak bulundu. (%81,3 sensivite,%85,4 spesifite) AAA hastalarında atak olma olasılığını tahmin etmek için IG yüzdesinin eğrisinin (AUC) altındaki alan % 95 güven aralığı (CI) ile 0.891 idi (0.844-0.938) (p<0,001). Sonuç: NLO, TLO ve Sİİ ucuz ve kolayca bulunabilen, kolayca hesaplanabildiği için AAA hastalarında sıklıkla kullanılabilecek, sistemik inflamasyonun önemli belirteçleri olabilirler. Ataksız hastalar ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark olmadığı için NLO,TLO VE Sİİ'nin subklinik inflamasyon belirteci olarak kullanılması doğru olmayabilir. Çalışmamızda atak döneminde bakılan IG % ve IGS atak sonrası döneme göre istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken (p<0,001);ROC analizi sonucunda AAA atağı öngörmek için IG% değerinin cut-off değeri 0,3 olarak bulundu. (%81,3 sensivite,%85,4 spesifite) AAA hastalarında atak olma olasılığını tahmin etmek için IG yüzdesinin eğrisinin (AUC) altındaki alan % 95 güven aralığı (CI) ile 0.891 idi (p<0,001).Buda bize atak tanısını öngörmede IG % nin kullanılabilir bir parametre olduğunu düşündürdü. ANAHTAR KELİMELER: Ailesel Akdeniz Ateşi, çocuk, amiloidoz, immatur granulosit
Melazmanın antioksidan belirteçler serum bilirubin ve GGT düzeyleri ile ilişkisi
Melazma, epidermis ve dermiste aşırı miktarda melanin biriktiren hiperfonksiyonel melanositlerden kaynaklanan yaygın, kronik ve tekrarlayan bir hiperpigmentasyon bozukluğudur. Melazmanın oluşum mekanizması net olmamakla birlikte genetik predispozisyon, UV maruziyeti, gebelik, OKS kullanımı, HRT kullanımı, tiroid hastalıkları, kozmetikler ve ilaçlar gibi faktörler etiyolojide suçlanmaktadır. Bunlara ek olarak, oksidatif stresin de melazma patogenezinde önemli bir etken olduğunu gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Hücrelerde oksidatif hasarı önleyen veya kısmen azaltan antioksidan sistem mekanizmaları bulunmaktadır. Bilirubin; fizyolojik yollarla oluşan güçlü bir enzimatik olmayan endojen antioksidan moleküldür. GGT ise glutatyonun (GSH) hücre dışı katabolizmasına katkı sağlayan bir hücre yüzeyi proteini olup; son çalışmalarda antioksidan özelliklerle ilişkili olan GSH'nin, GGT ile katalize edilen hücre dışı metabolizmasının demir varlığında serbest radikallerin üretimine yol açtığı gösterilmiştir. Etiyolojisinde oksidatif stresin suçlandığı birçok hastalıkta serum bilirubin ve GGT düzeyleri hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılmış ve serum bilirubin düzeyleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunurken, serum GGT düzeyleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Bu çalışmada melazma hastalarında serum bilirubin ve GGT düzeyleri ölçülerek bu moleküllerin hastalık patogenezindeki rolleri ile hastalık aktivitesi ve şiddetiyle ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma 41 melazma hastası ve 41 kişilik kontrol grubu olmak üzere 82 gönüllü ile yürütüldü. Melazma grubunda hastalık şiddeti ve aktivitesi MASİ yöntemi ile değerlendirildi ve yaşam kalite ölçeği olarak MYKÖ kullanıldı. Hasta ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve hasta grubunun hastalığına yönelik veriler sorgulanarak kaydedildi. Her iki grubun serum bilirubin ve GGT düzeyleri Elisa yöntemiyle ölçüldü. Her iki grupta da eşlik eden otoimmün, alerjik ve/veya kronik inflamatuar sistemik ve/veya deri hastalığı olanlar bilirubin ve GGT düzeylerini etkileyebileceğinden çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan her iki grup da 41 bireyden oluşmakta olup, hasta grubunun yaş ortalaması (36,95±5,37) ve cinsiyet dağılımı (K/E=40/1) ile kontrol grubunun yaş ortalaması (36,95±9,48) ve cinsiyet dağılımı (K/E=40/1) benzerdi. Melazma klinik alt tiplerine göre sınıflandırıldığında; 29 hastada (%70,7) epidermal, 1 hastada (%2,4) dermal ve 11 hastada (%26,8) mikst melazma mevcuttu. Melazma yüz yerleşim yerine göre sınıflandırıldığında; 27 hastada (%65,9) sentrofasiyal, 12 hastada (%29,3) malar ve 2 hastada (%4,8) mandibuler melazma mevcuttu. Ortalama hastalık süresi 4,37±3,25 yıl ve hastalık başlangıç yaşı 32,59±5,77 yıl olarak saptandı. MASİ ortalama skoru 5,59±2,63 iken; MYKÖ ortalama skoru 26,39±6,81 olarak saptandı. 41 hastanın 10'unda (%24,4) ailede melazma öyküsü mevcut olup; ailede melazma varlığı, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,034). Melazma hastalarında ortalama serum direkt bilirubin düzeyi (0,15±0,07 ng/ml), indirekt bilirubin düzeyi (0,22±0,13 ng/ml) ve total bilirubin düzeyi (0,37±0,19 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla (sırasıyla DBİL=0,18±0,08 ng/ml, İBİL=0,31±0,19 ng/ml ve TBİL=0,49±0,27 ng/ml) istatistiksel olarak anlamlı oranda düşüktü (sırasıyla p=0,05, p=0,021 ve 0,025). Hasta grubunda serum bilirubin düzeyi ile MASİ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Melazma hastalarında ortalama serum GGT düzeyi 12,71±6,05 U/L, kontrol grubunda 15,37±6,83 U/L olup; hasta grubu ile kontrol grubunun serum GGT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,066). Bilirubin ve GGT melazma etiyopatogenezinde rol oynayabilen moleküller olmakla birlikte, GGT düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı olmaması ile her iki molekülün hastalık aktivitesi ve şiddetiyle ilişki ve korelasyonunun gösterilememesi, hastalık etiyopatogenezinde daha baskın rol oynayan olası moleküllerin varlığını düşündürmektedir. Melazma etiyopatogenezine yönelik yapılacak daha geniş kapsamlı prospektif çalışmalarla bu konunun aydınlatılabileceğini düşünüyoruz.