
141
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanan hastalarda non diagnositik tanının tiroid kanseri ile ilişkisi
Giriş: Tiroid nodülleri günümüzde önemli bir sağlık sorunudur. Tiroid nodüllerine tanı amaçlı yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), Bethesda sınıflamasıyla değerlendirilmektedir. Tiroid kanserini dışlamak için tiroid nodüllerinin değerlendirilmesi, klinik ve ultrason özelliklerine bağlı olarak İİAB'sini içerir. Amerikan Tiroid Dernegi (ATA) kılavuzunda, Bethesda Sistemine göre sınıflandırılan geniş hasta serilerinde, tanısal olmayan (non diagnostik) örnekler tüm İİAB örneklerinin %2-16'sını oluşturmaktadır. Bethesda Tiroid Sitopatolojisini Raporlama Sistemi 2017' ye göre non diagnotik (ND) sitoloji malignite riski %5-10 olarak belirtilmiştir. Amaç: Çalışmamızın amacı; tiroid nodülü nedeniyle İİAB uygulanan hastalardaki ND tanı oranlarını tespit etmek, İİAB sonucu ND gelen hastalarda tiroid kanseri tanısına etki eden faktörleri araştırmak, ND sitolojik sonuçlara sahip hastalardaki malignite oranlarını belirlemek ve literatürle karşılaştırmaktır. Hastalar ve yöntem: Bu çalışmaya ocak 2011 ve ocak 2020 yılları arasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastaneside Tiroid ultrason (USG) kılavuzluğunda tiroid İİAB uygulanan ve sonucu ND olan hastalar dahil edildi. İİAB'leri ND olan hastalar retrospektif olarak hastanemiz otomasyon sisteminde taranarak incelendi. Çalışmamızda, başlangıçta ND İİAB'si olan tiroid nodüllerinde malignite oranımız %2,7 (23/846) idi. Çalışmamıza dahil edilen sitoloji tanısı ND olan 846 hastadan 114 (%13,4)'ü ameliyat edildi. Ameliyat edilen 114 hastanın 23 (% 20.1) tanesinin patoloji sonucu maligndi. Çalışmamızda T4, yaş, hipotiroid tiroid fonksiyonu ve mikrokalsifikasyon malignite üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Sırasıyla P=0,003; P<0,001; P=0,031; P<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçu olarak, ND İİAB sitoloji sonucuna sahip hastalarda mikrokalsifikasyon varlığı, düşük yaş, düşük T4 değeri ve hipotiroidi malignite riskini arttırmaktadır. Klinisyenler, bu bulguları tekrarlayan İİAB sonucu ND gelen hastalarda, hasta yönetim protokolleri için ve ameliyat kararını belirlerken tamamlayıcı bir belirteç olarak düşünelebilirler. Anahtar kelimeler: Tiroid nodülü, non diagnostik, İnce iğne aspirasyon biopsisi, Tiroid kanseri
Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde periprostatik sinir blokajına ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi
Amaç: Prostat kanseri (PCa) dünyada ve ülkemizde erkeklerde sık görülen kanserlerden birisidir. Prostat kanseri tanısında altın standart yöntem transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisidir. Prostat biyopsi işlemi hastalarda anksiyete ve ağrı gibi istenmeyen sonuçlara sebebiyet vermesi nedeniyle bu randomize prospektif çalışmada transrektal ultrason (TRUS) eşliğinde prostat biyopsisi yapılan 107 hastada periprostatik blokaja (PPB) ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntemler: Mart 2022- Ağustos 2022 tarihleri arasında TRUS eşliğinde prostat biyopsisi planlanan ve çalışma kriterlerine uygun 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı. PPB yapılan ve müzik dinletilmeyen 56 kişiden oluşan kontrol grubu 1.grup olarak belirlendi. PPB yapılan ve müzik dinletilen 51 kişiden oluşan grup, 2.grup olarak belirlendi. Prostat biyopsisi yapılan her hastanın işlem sonrasında ağrı düzeyi vizüel analog skala ile değerlendirildi ve işlem formuna kaydedildi. Bulgular: Her iki grupta ortalama yaş, serum prostat spesifik antijen (PSA), prostat hacminin ölçümleri, kan basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. İki grup arasında VAS skorları karşılaştırıldığında ise Grup 1 ve 2'de sırasıyla 5,21±1,63 ve 3,39±1,64 olarak hesaplandı. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda TRUS eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda periprostatik blokaja ilave edilen müziğin hastaların ağrı düzeylerini azalttığı gösterilmiştir. Sonuç olarak müzik eşliğinde prostat biyopsisi yapılmasının hastalarda ağrı kontrolünde önemli bir etken olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar sözcükler: transrektal ultrasonografi, prostat, biyopsi, ağrı, müzik
Ergenlik döneminde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının anksiyete ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda Tokat il merkezinde eğitim gören lise öğrencilerinde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının ne düzeyde olduğunun ve anksiyete ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 01.12.2.2022-01.01.2023 tarihleri arasında anket ve gönüllü onam formu basılı formatı ile Tokat il merkezinde eğitim gören lise öğrencilerine yapılmıştır. Anketimiz; 6 soruluk sosyodemografik veri formu, 9 soruluk Ergenler İçin Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, 7 soruluk Dijital Oyun Bağımlılığı Ölçeği ve 21 soruluk Beck Anksiyete Ölçeği'nden oluşmakta idi. Elde edilen veriler, SPSS 25.0 (Statistical Package for Social Sciences, version 25) programı ile analiz edildi. İstatiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 1095 kadın (%43,1), 1445 erkek (%56,9) olmak üzere 2540 öğrenci katıldı. Dijital oyun bağımlılığı ölçeğine göre kadın öğrencilerin 159'u (%14,5), erkek öğrencilerin 363'ü (%25,1) bağımlı tespit edildi. Beck anksiyete ölçeğine göre kadın öğrencilerin 260'ında (%23,7), erkek öğrencilerin 728'inde (%50,4) anksiyete saptanmamıştır. Şiddetli düzeyde anksiyete ise kadın öğrencilerin 317'sinde (%28,9), erkek öğrencilerin 126'sında (%8,7) tespit edildi. Anksiyetesi olmayan ve şiddetli düzeyde anksiyete olan grupta kadın ve erkek öğrenciler arasında anlamlı fark saptandı (p<0,001). Ergenler için Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği'nden kadın öğrencilerin aldığı puan ortalaması 17,49±5,8, erkek öğrencilerin aldığı puan ortalaması 16,18±5,76 saptandı. Kadın ve erkek öğrenciler arasında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Ergenlik; fiziksel, biyolojik ve psikososyal gelişimleri kapsayan, kimlik gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı bir dönemdir. Ergenlerde sosyal medya ve dijital oyun bağımlılığının; sosyal becerilerde gecikme, okul başarısında düşme, şiddet, kaygı, anksiyete bozukluğu gibi sorunlara neden olabileceği belirtilmektedir. Bu yüzden ergenleri ve çevrelerini içeren multidisipliner bir yaklaşımla bağımlılık düzeylerinin azaltılmasına yönelik saha çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler; Ergenlik, Sosyal Medya Bağımlılığı, Anksiyete, Dijital Oyun
Deneysel status epilepitikus modelinde mannitolün beyin elektriksel aktivitesine olan etkisi ve bu etkide kan beyin bariyerindeki geçirgenlik artışının rolü
Mannitol infüzyonu, beyin vasküler endotel hücrelerinde dehidratasyona ve buna bağlı sıkı bağlantı noktalarında genişlemeye neden olur. Bu durum bariyerin geçirgenliğinde artış sağlar. Ek olarak hücre dışı hiperosmolaritenin antinöbet etkisi bilinmektedir, ancak bu etki için uygun terapötik doz belirsizdir. Bu çalışma penisilinle oluşturulan status epilepitikus modelinde, mannitolün beyin elektriksel aktivitesine etkisini ve bu etkide kan beyin bariyerinin valproik asit ile fenitoin geçirgenliğine etkisini araştırmaktadır. Üretan anestezisi altındaki ratların somatomotor korteksine penisilin G enjeksiyonu yapıldı ve epileptik odak oluşturuldu. Ratlar; kontrol (2ml SF, 1.grup), mannitol (1,5 gr/kg, 2.grup), fenitoin (50 mg/kg, 3.grup), mannitol+fenitoin (1,5 gr/kg+25 mg/kg, 4.grup), valproik asit (400 mg/kg, 5.grup), mannitol+valproik asit (1,5 gr/kg+200 mg/kg, 6.grup) olmak üzere intravenöz infüzyon gruplarına ayrıldı. İnfüzyonlar penisilin G enjeksiyonundan 30 dk sonra yapıldı ve epileptiform aktivite üzerindeki etkileri elektrokortigografi (ECoG) kayıtlarıyla değerlendirildi. Mannitolün KBB'ye etkisi, kan ve BOS numunelerindeki fenitoin ile VPA düzeyi ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler normal dağılım gösterip göstermediğine uygun olarak One- Way ANOVA, Independent-Samples T-test ve Mann-Whitney U test ile değerlendirildi. Penisilinle indüklenen status epileptikus modelindeki ECoG kayıtları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Numunelerin sonuçlarında ise; 3. ve 4. gruplar arasında BOS/serum oranı, serum ve BOS değerinde anlamlı fark görülmedi. 5. ve 6. gruplarda ise BOS/serum oranında ve BOS değerinde anlamlı fark yokken, 5. gruptaki serum değeri 6. gruba kıyasla anlamlı derecede yüksekti. Bu çalışma fenitoin, VPA, mannitol, mannitol+VPA ve mannitol+fenitoinin penisilinle indüklenen status epileptikus modelinde epileptiform aktiviteye etki etmediğini düşündürmektedir. Ayrıca fenitoinle mannitol arasında farmakokinetik etkileşim olabileceğini ve mannitolün VPA'nın KBB geçirgenliğini arttırabileceğini düşündürmektedir. Penisilinle indüklenen status epileptikus modelinin nöbet önleyici ilaç etkinliği araştırmaları açısından uygunluğu, mannitolün antinöbet aktivitesinin belirlenmesi ve mannitolün KBB üzerindeki etkisinin belirlenmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: penisilin, status epileptikus, mannitol, valproik asit, fenitoin
Tokat il merkezinde görevli hekimlerde savunmacı tıp uygulamalarının değerlendirilmesi
Amaç: Teknolojik gelişmelerle birlikte, tıbbi bakım standartları ile tanı ve tedavi prosedürlerinin kalitesi de artmıştır. Artan kalite, hastaların en iyi bakıma ulaşma beklentilerinde ve bu bakıma ulaşamama kaygılarında artışa sebebiyet vermektedir. Bu da, hekim-hasta ilişkisinin temeli olan güven duygusunu zedelemekte ve hekimlere yöneltilen tıbbi malpraktis iddialarında artışa neden olmaktadır. Sonuç olarak hekimler, bu iddialardan kendilerini korumak amacıyla, savunmacı tıp davranışları sergilemektedirler. Bu araştırmada, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Tokat Devlet Hastanesi'nde görev yapan hekimlerde savunmacı (defansif) tıp davranışları uygulama sıklığı ve bu davranışlara sebep olabilecek nedenlerin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan araştırmamız 01.07.2022-01.11.2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın yapıldığı tarihlerde, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde çalışmakta olan 331 hekim ve Tokat Devlet Hastanesi'nde çalışmakta olan 154 hekim olmak üzere toplam 485 uzman ve pratisyen hekim, araştırmamızın evrenini oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü hesabı yapılmadan doğrudan hasta hekim ilişkisi içerisinde olmayan hekimler ve idari görevde olan hekimler dışlandıktan sonra kalan 351 hekimin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir. Toplam 322 (%91,7) hekime ulaşılmıştır. Etik Kurul Onayı, TOGÜ Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 22-KAEK-120 kayıt numaralı kararı ile onaylanmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için Tokat İl Sağlık Müdürlüğü'nden ve TOGÜ Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkez Müdürlüğü'nden gerekli izinler alınmıştır. Araştırma verileri, sosyodemografik ve mesleki özellikler ile savunmacı tıp öncüllerini içeren toplam 48 sorudan oluşan anket formu ve Başer ve ark. tarafından 2014 yılında geçerlilik ve güvenirlik çalışması yapılan Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Ölçek toplam 18 soru ve Pozitif Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği, Negatif Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği ve Defansif Tıp Bilgi Düzeyi olmak üzere 3 alt boyuttan oluşmaktadır. Tutum ölçen 14 soruda Likert tipi durum ölçer şıklar kullanılmıştır. Ölçekten alınan toplam puana göre hekimlerin defansif tıp tutumları "Çok yüksek", "Yüksek, "Orta" ve "Düşük" şeklinde sınıflandırılmaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra, tanımlayıcı istatistikler, Pearson ki-kare testi, Fisher'ın kesin ki-kare testi, ordinal regresyon analizi, çoklu lojistik regresyon analizi, Binary lojistik regresyon analizi, Kruskal-Wallis H testi, nonparametrik çoklu doğrusal regresyon analizi ve açıklayıcı faktör analizi IBM SPSS 29.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeğinin doğrulayıcı faktör analizinde IBM AMOS 26 paket programı, yapısal eşitlik modeli ve sonlu karışım gizli sınıf analizinde ise SmartPLS 4.0.8.5 paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan toplam 322 hekimin, %41'i (n=132) kadın, %59'u (n=190) erkek idi. Yaş ortalaması 35,07±8,37 olup en küçüğü 24 yaşında, en büyüğü ise 62 yaşındaydı. Hekimlerin %59,3'ü üniversite hastanesinde çalışırken, %40,7'si devlet hastanesinde çalışmaktaydı. Hekimlerin Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 46,95±11,18 bulunmuş olup yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Hekimlerin defansif tıp uygulamalarında, yeterli eğitim aldığını düşünme durumu, şikayet edilme kaygısı taşıma durumu ve hata yapma korkusunun anlamlı şekilde etkili olduğu görülmüştür (sırasıyla p:0,005; <0,001 ve <0,001). Ayrıca malpraktis davası ile karşılaşma olasılığı algısı ve Covid 19 pandemisinde ekstra endişeli olma durumu ile defansif tıp uygulamalarının anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır (sırasıyla p:<0,001; 0,030). Sonuç: Araştırmamıza katılan hekimlerin yüksek düzeyde defansif tıp uyguladıkları belirlenmiştir. Defansif tıp uygulamaları beraberinde birçok olumsuz sonuca neden olmaktadır. Hekimleri hukuki olarak savunulamaz durumlara sokmakta, hasta güvenliğini olumsuz etkilemekte ve kısıtlı kaynakların yanlış kullanımına sebebiyet vererek sağlık hizmeti sunumunu baltalamaktadır. Bu yönüyle bir halk sağlığı problemi olarak değerlendirilebilir. Defansif tıp uygulamalarının neden olduğu olumsuz sonuçların önlenebilmesi için tıbbi, hukuki, ekonomik ve sosyokültürel bakış açılarını kapsayan bütüncül ve yenilikçi sağlık politikalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Defansif Tıp, Hekim, Tıbbi Hata
Ailevi akdeniz ateşi(AAA) tanılı hastalarda atak durumunu belirlemede immatur granülosit yüzdesi etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) otozomal resesif kalıtılan; peritonit, plevrit, artrit(serözit) ve yineleyen ateş atakları ile karakterize bir hastalıktır. Çoğunlukla Akdeniz bölgesi çevresinde Türk, Ermeni, Arap ve Yahudi kökenli bireylerde görülmektedir. AAA pyrin proteinini kodlayan MEFV genindeki mutasyonlar sonucu meydana gelmektedir. Prognozu en çok etkileyen komplikasyon amiloidoz gelişimi ve renal tutulumdur. İmmatür granülositler yenidoğan ve gebeler dışında periferik kanda görülmeyen, kemik iliğinde bulunan granülosit öncüllerinin ortak ismidir. Rutin tam kan sayımı ile kısa sürede IG sayısı (IGS) ve IG yüzdesi (IG%) kolayca elde edilebilir, ek kan-zaman gerektirmez. İnflamasyonun erken tanısında ve inflamasyonu dışlamada faydalıdır. Çalışmamıza Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne ve Çocuk Acili'ne AAA atak ile başvuran, yaşları 1 ay-17 yaş arasında değişen 96 AAA tanılı hasta ve 68 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Atak ve atak dışı dönemde bakılan NLO(mutlak nötrofil sayısı/mutlak lenfosit sayısı), TLO(mutlak trombosit sayısı/mutlak lenfosit sayısı), MPV, SII(mutlak nötrofil sayısıXtrombosit sayısı/mutlak lenfosit sayısı) gibi subklinik/klinik inflamasyon belirteçlerini kontrol grubu ile karşılaştırmayı; atak dönemindeki immatür granülosit yüzdesini (IG%) ise diğer enfeksiyon belirteçleriyle karşılaştırmayı ve atak dönemini belirlemede IG % etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Polikliniği'ne ve Çocuk Acili'ne 01/06/2022 -30/01/2023 tarihleri arasında başvuran AAA tanılı 1 ay-17 yaş arası 96 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalardan atak döneminde ve atak sonrası en az 2 hafta süre sonrası yapılan kontrol muayenesinde Hemogram, CRP, Sedim, SAA tetkikleri alındı. Hemogramda bakılabilen parametrelerden NLO, TLO, Sİİ değerleri hesaplandı. Atak döneminde alınan tetkiklerde bakılan IG sayısı, IG %, NLO, TLO, Sİİ değerleri atak sonrası dönem ile karşılaştırıldı. Kontrol grubunda enfeksiyon ve kronik hastalığı olmayan 68 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubundan alınan NLO, TLO, Sİİ ve IG %'si atak ve atak dışı dönemdeki AAA hastaları ile karşılaştırıldı. Bulgular: NLO, TLO değeri atak döneminde atak arası dönemle karşılaştırdığında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0,001); atak dışı dönemle kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanamadı (sırasıyla p=0,321, p=0,277); atak sırasında ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). Sİİ ise atak dönemi ve ataksız dönemdeki AAA hastaları karşılaştırılığında atak döneminde anlamlı oranda yüksek bulunurken(p<0,001); sağlıklı kontrol grubundaki hastalarla atak arası dönemdeki hastalar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,434).Atak sırasında ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti (p<0,001). Çalışmamızda atak döneminde bakılan IG% ve IGS atak sonrası döneme göre istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken (p<0,001), atak dışı ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanamadı (sırasıyla p= 0,581, 0,446); atak sırasında da kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti ( p<0,001). ROC analizi sonucunda AAA atağı öngörmek için IG% değerinin cut-off değeri 0,3 olarak bulundu. (%81,3 sensivite,%85,4 spesifite) AAA hastalarında atak olma olasılığını tahmin etmek için IG yüzdesinin eğrisinin (AUC) altındaki alan % 95 güven aralığı (CI) ile 0.891 idi (0.844-0.938) (p<0,001). Sonuç: NLO, TLO ve Sİİ ucuz ve kolayca bulunabilen, kolayca hesaplanabildiği için AAA hastalarında sıklıkla kullanılabilecek, sistemik inflamasyonun önemli belirteçleri olabilirler. Ataksız hastalar ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark olmadığı için NLO,TLO VE Sİİ'nin subklinik inflamasyon belirteci olarak kullanılması doğru olmayabilir. Çalışmamızda atak döneminde bakılan IG % ve IGS atak sonrası döneme göre istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken (p<0,001);ROC analizi sonucunda AAA atağı öngörmek için IG% değerinin cut-off değeri 0,3 olarak bulundu. (%81,3 sensivite,%85,4 spesifite) AAA hastalarında atak olma olasılığını tahmin etmek için IG yüzdesinin eğrisinin (AUC) altındaki alan % 95 güven aralığı (CI) ile 0.891 idi (p<0,001).Buda bize atak tanısını öngörmede IG % nin kullanılabilir bir parametre olduğunu düşündürdü. ANAHTAR KELİMELER: Ailesel Akdeniz Ateşi, çocuk, amiloidoz, immatur granulosit
Anksiyete bozukluğu olan hastalarda optik koherens tomografi sonuçları ve klinik değişkenlerle ilişkisi
Anksiyete bozukluğu tanısı alan hastaların optik koherens tomografi (OKT) ile elde edilen santral makula kalınlığı, koroid kalınlığı, retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi ve koroid vasküler indeks değerlerini sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmak Bu prospektif çalışmaya Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Eylül 2022 - Şubat 2023 tarihleri arasında psikiyatri polikliniğine başvurup anksiyete bozukluğu tanısı alan ve sonrasında göz polikliniğine refere edilen 31 hastanın sağ gözü dahil edildi. Kontrol grubu olarak psikiyatrik hastalığı veya ek sistemik hastalığı olmayan yaş ve cinsiyet açısından benzer 31 gönüllünün sağ gözü dahil edildi. Hastaların rutin oftalmolojik muayenelerine ek olarak Cirrus HD-OKT (Cirrus HD-OCT, Carl Zeiss Meditec, Model 5000, Dublin, USA) cihazı kullanılarak santral makula kalınlığı koroid kalınlığı, retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi ve koroid vasküler indeks değerleri ölçüldü. Koroid kalınlığı subfoveal alan, subfoveadan nazal ve temporale doğru 1000 µm'luk uzaklıkta yapılan toplam 5 noktadan ölçüldü. Koroid vasküler indeksin hesaplanmasında hastaların EDİ(Enhanced Depth İmaging) modunda çekilmiş OKT görüntüleri üzerinde ImageJ yazılımı kullanıldı. Ayrıca tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Penn State Anksiyete Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 testi uygulandı. Tüm istatistiksel analizler SPSS 22.0 sürümü (IBM Corporation 2013, Armonk, North Castle, New York, Amerika Birleşik Devletleri) kullanılarak yapılıp p değeri <0.05 olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hasta grupta ölçülen tüm kadranlarda koroid kalınlığı kontrol grubundan yüksek olduğu ve subfoveal, foveadan nazale doğru 1000 µm ve 2000 µm uzaklıktaki noktada koroid kalınlığındaki artışın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (Sırasıyla; p=0,03, p=0,001 p<0,001). Koroid alan ölçümünde hem total koroidal alan ölçümlerinin hem de vasküler alan ölçümlerinin anlamlı olarak kontrol grubundan daha yüksek olduğu görüldü (Sırasıyla; p=0,03, p=0,01). Ancak iki grup arasında koroid vasküler indekste fark görülmedi (p=0,27). Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında üst, nazal, alt, ortalama retina sinir lifi tabaksı değerlerinde anlamlı fark yokken temporal kadranda hasta grupta anlamlı olarak yüksekti (Sırasıyla; p=0,95, p=0,32, p=0,85, p=0,63, p=0,02). Santral makula kalınlığı, minimum ve ortalama ganglion hücre kompleksi değerlerinde iki grup arasında fark yok idi (Sırasıyla; p=0,17, p=0,76, p=0,42). Sonuç olarak, çalışmamız anksiyete bozukluklarının etyopatogenezinde nörodejenerasyon varlığını desteklemezken artmış koroid kalınlığı göz önüne alındığında inflamatuar süreçlerin etkili olduğunu göstermiştir. SD-OKT, EDI-OKT teknolojilerinin de gelişimi ile retina, koroid gibi yapıların daha ayrıntılı incelenmesi sonucunda santral makula kalınlığı, retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi, koroid kalınlığı, koroid vasküler indeks gibi parametrelerin psikiyatrik hastalıkların tanı ve takibinde kullanıbileceği öngürülebilir. Fakat bu konuda daha kapsamlı, uzun süreli ve geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Anksiyete bozukluğu, Optik koherens tomografi, Retina sinir lifi tabakası, Ganglion hücre kompleksi, Koroid kalınlığı
Hidroklorik asit ve lipopolisakkarit ile indüklenmiş akut respiratuar distress sendromunda proflaktik glycyrrhiza glabra uygulanmasının etkinliği
Akut Solunum Sıkıntısı Sendromu (ARDS); bilateral yaygın alveolar hasar, değişken derecede ventilasyon perfüzyon bozukluğu, hipoksemi, azalmış akciğer kompliyansı ve akciğer grafisinde bilateral yaygın infiltrasyon ile karakterize bir durumdur. Hastalar genellikle mekanik ventilatöre ihtiyaç duyarlar. Hastaların morbidite ve mortalitesi yüksektir. ARDS'nin erken tanınması, uygun tedavinin sağlanması, morbidite ve mortaliteyi azaltması açısından önemlidir. Akciğerlerimiz yüksek düzeyde oksijen radikallerine maruz kalan bir organımızdır. İnsan akciğerinin oksidanlara karşı savunma mekanizmaları arasında metal bağlayıcı proteinler, mukus bileşenleri ve küçük molekül ağırlıklı antioksidanlar, vitaminler ve çeşitli enzimatik antioksidanlar bulunmaktadır. Antioksidan etkili bileşikler ARDS tedavisinde denenmektedir. Bizde çalışmamızda Glycyrrhiza Glabra ön uygulamasının etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda 24 adet wistar cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup 1; Kontrol grubu, boyunlarına 1 cm cilt kesisi atılıp kapatılan grup. Grup 2; ARDS Grubu, intratrakeal Hidroklorik Asit+Lipopolisakkarit uygulanarak Akut Respiratuar Distress Sendromu oluşturulan grup. Grup 3; 2 hafta gavaj ile 100 mg/kg Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulanan ve Akut Respiratuar Distress Sendromu oluşturulan grup. Grup 4; 2 hafta gavaj ile 200 mg/kg Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulanan ve Akut Respiratuar Distress Sendromu oluşturulan grup. Ratlara intraperitonel ketamin yapılarak anestezi uygulandı. Akut Respiratuar Distress Sendromu oluşturulması planlanan ratlara intratrakeal Hidroklorik Asit+Lipopolisakkarit uygulandıktan 24 saat sonra tüm ratlardan intrakardiyak kan alındı ve tamamı sakrifiye edildi. Ratlar sakrifiye edildikten sonra akciğer rezeksiyonu yapıldı. Akciğer preparatları toplam akciğer hasar skoru açısından skorlandı. Kanlardan serum Süperoksit Dismutaz, Glutatyon Peroksidaz, Myeloperoksidaz aktiviteleri, Malondialdehit, Total Antioksidan ve Total Oksidan düzeyleri çalışılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre ratlarda ARDS grubunda akciğer hasar skorları, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulanan gruplarda ARDS grubuna göre akciğer hasar skorunda anlamlı farklılık görülmedi Serum SOD düzeyleri Grup 3 de kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Serum GPX düzeyleri Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Serum SOD ve GPX düzeyleri Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulanan gruplar ARDS grubuna göre anlamlı farklılık göstermedi. MPO, MDA, TAS ve TOS düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Çalışmamızda ARDS oluşturulmuş ratlarda Glycyrrhiza Glabra ekstraktı uygulamasının oksidan hasar üzerine herhangi bir etkisini gösteremedik. Glycyrrhiza Glabra ekstraktının ayrıştırılmış ve biyoyararlanımı kanıtlanmış formüllerinin kullanımı ve herhangi bir stres faktörüne maruz kalmamış kontrol grubu oluşturulmasıyla yapılacak çalışmaların daha değerli sonuçlar vereceğini düşünmekteyiz.
Diz protez cerrahisi geçiren hastalarda genel ve spinal anestezinin sistemik immün inflamatuar indeks üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastalarda genel anestezi ile spinal anesteziyi karşılaştıran önceki çalışmalar, komplikasyonlarla ilgili çelişkili sonuçlar ortaya koymuştur. Çalışmalardan bazıları TDA sırasında spinal anestezi uygulanan hastalarda genel anestezi alanlara kıyasla daha az komplikasyon oranı saptarken, bazıları spinal anestezinin venöz tromboembolizm oranının arttığını ve bir kısmı da anestezi tekniğinin kısa dönem komplikasyon oranlarını değiştirmediğini göstermiştir. Retrospektif çalışmamızda diz protez cerrahisi geçiren, hastane otomasyon sisteminde kayıtlı 18 yaş üzeri hastalarda cerrahi sırasında uygulanan genel ve spinal anestezi tekniklerinin, inflamasyon üzerine etkilerini sistemik inflamatuar yanıtın bir belirteci olarak kabul edilen sistemik immün inflamatuar indeks (Sİİİ) ile karşılaştırmayı amaçladık. Bu retrospektif çalışmaya genel ve spinal anestezi ile total diz artroplasti cerrahisi geçiren 18 yaş ve üzeri, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) skoru I, II ve III olan; kronik inflamatuar hastalığı bulunmayan, anti-inflamatuar ilaç kullanmayan ve verilerine ulaşılabilen 481 hasta dâhil edildi. Hastalar spinal anestezi (Grup SA, n:381) ve genel anestezi (Grup GA, n:100) olarak iki gruba ayrıldı. Demografik veriler, klinik bulgular, laboratuar bulguları, NötrofilxPlatelet/Lenfosit ile elde edilen sistemik immün inflamatuar indeks (Sİİİ) değeri, nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve trombosit lenfosit oranı (PLO) kaydedildi. Veriler, anestezi tipine göre karşılaştırıldı. TDA geçiren hastalarda genel anesteziye göre spinal anestezi uygulananlarda, ameliyattan sonraki 1. günde inflamatuar belirteçlerden Sİİİ ve NLO değerlerinin anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p0,05). TDA'da genel anestezinin spinal anesteziye göre sistemik inflamasyon yanıtını değerlendirdiğimiz ve çalışmamızın esasını oluşturan Sİİİ üzerinde daha iyi sonuçlar göstermesine rağmen her iki anestezinin de farklı olumlu etkileri bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: total diz artroplastisi, genel anestezi, spinal anestezi, sistemik immün inflamatuar indeks
Çölyak hastalarında tanı öncesi HbA1c düzeyinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda, çölyak hastalarında tanı öncesi HbA1c düzeyini değerlendirerek ve kontrol grubuyla karşılaştırarak; hastalıkla ile ilişkili literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma grubumuzun evrenini; hastanemiz kayıt sisteminde çölyak hastalığı tanısı nedeniyle takipte olan erişkin hastalardan tanısal testlerden önce herhangi bir nedenle HbA1c bakılanlar oluşturmuş ve örneklem seçilmemiştir. HbA1c'nin çeşitli tıbbı durumlardan etkilenmesi nedeniyle bazı dışlama kriterleri belirlenmiştir. Kontrol grubunun ise hastanemiz kayıt sisteminde herhangi bir nedenle HbA1c düzeyi bakılan dışlama kriterlerini karşılayan ve bilinen çölyak hastalığı olmayan kişilerden oluşması ve sayıca çalışma grubuyla eşleşmesi planlanmıştır. Ayrıca her iki grupta da HbA1c ile aynı dönemde istenen diğer laboratuvar tetkikleri, yaş-cinsiyet gibi demografik bilgileri ve özgeçmişleri retrospektif olarak taranmıştır. Yapılan inceleme sonucunda çalışma grubumuz çoğunluğu (%78,6) kadınlardan oluşan ve yaşları 21-68 arasında değişen; 28 çölyak hastasından oluşmaktaydı. Kontrol grubumuz ise yaş/ cinsiyet bakımından çalışma grubuna benzeyen; çölyak hastalığı olmayan, HbA1c bakılan ve dışlama kriterlerini sağlayan rastgele örneklem yöntemiyle seçilmiş 28 hastadan oluşmaktaydı. Sonuçta çalışma grubunun HbA1c düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha düşük saptandı (p<0,001). Ancak çalışmamızın az sayıda çölyak hastası ile yürütülmesi sınırlılıktır. Ayrıca çölyak hastalığında sık görülen ve çalışma kapsamında dışlama kriterleri içerisinde yer almayan demir eksikliği anemisi gibi birçok durumun HbA1c'yi etkilemesi; çalışma sonuçların yorumlanmasını güçleştirmektedir. Bu anlamda konu ile ilgili daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç olmakla beraber; literatürde benzer örneğine rastlayamadığımız çalışmamız bu açıdan önemlidir. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, HbA1c, gluten