Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Kulak Burun Boğaz ve Baş-boyun Cerrahisi Anabilim Dalı

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

114

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozise bağlı kronik nazal obstrüksiyon egzersiz kapasitesi üzerinde etkili mi?

AMAÇ: Bilateral nazal polipler hastada kronik nazal obstrüksiyona neden olmakta bu da hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Bu yaşam kalitesi çeşitli yaşam kalite ölçekleri ile değerlendirilebilmekte olup bu ölçekler subjektiftir. Biz çalışmamızda subjektif bir yaşam kalite ölçeği olan Sino-nazal Outcome Test 22'nin yanında objektif altı dakika yürüme testini kullanarak nazal polipozisin neden olduğu kronik obstrüksiyonun hastaların egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini, aynı zamanda akut bir obstrüksiyonun egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini inceledik. Çalışmamızda altı dakika yürüme testinin bir objektif yaşam kalite ölçeği olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimizde endoskopik sinüs cerrahisi yapılmış 15 erkek 11 kadın hasta dahil edildi. 15 erkek 11 kadın sinonazal hastalığı bulunmayan kontrol grubu oluşturuldu. Hasta gruba preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda Sino-nazal Outcome Test 22 anketi ve altı dakika yürüme testi uygulanıp sonuçları kaydedildi. Kontrol grubuna ise burun açık ve burun tıkalı olmak üzere altı dakika yürüme testi yapılarak sonuçları kaydedildi. BULGULAR: Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. ay sonuçları kıyaslandığında altı dakika yürüme testi yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmış olarak gözlendi. Aynı zamanda preoperatif ve postoperatif 3. ayda da yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmıştı. Akut obstrüksiyon yaratılan kontrol grubunda burnu açıkken hastalar burnu tıkalıya göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla miktarda yürüdüler. SONUÇ: Nazal polipozisin neden olduğu kronik nazal obstrüksiyon altı dakika yürüme testi yürüme mesafesi yani egzersiz kapasitesi üzerinde etkilidir. Ve bu etki cerrahi sonrası 1. ve 3. Ayda azalmakta ve hastaların yürüme mesafesi artmaktadır. Biz altı dakika yürüme testinin nazal polipozis hastalarında bir yaşam kalite ölçeği olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Nazal Polip, Yaşam Kalite Ölçekleri, 6 Dakika Yürüme Testi

BurunBurun hastalıklarıEgzersiz+7
Bahar Aktaş Topuz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rinosinüzit fenotiplerinde serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Kronik rinosinüzit (KRS), genel popülasyonda sık görülen, multifaktöryel, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda KRS hastalığında tanı koymada, tedavi takibinde ve tedavisinde kullanılabilecek biyobelirteçler sıklıkla araştırılmaktadır. Çalışmamızda KRS hastalığının nazal polipli (NPliKRS) ve nazal polipsiz (NPsizKRS) fenotiplerinde Omentin-1 düzeylerinin belirlenerek sağlıklı kontrol grubu bireyleri ile karşılaştırılması, Omentin-1 düzeyinin hastalık şiddeti ve hastaların semptomlarının şiddeti ile korelasyonu araştırıldı. Omentin-1'in KRS hastalarında biyobelirteç olarak kullanılması ve bu sayede tanı aracı olarak işlevselliğinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimize başvuran, anamnez, nazal endoskopik muayene ve bilgisayarlı tomografi bulgularıyla tanı alan 30 NPliKRS, 30 NPsizKRS hastaları ve 30 sağlıklı kontrol grubu kişileri dahil edildi. Hastaların SNOT-22 anketi ile semptom şiddeti skorlaması ve Lund-Mackay skorlama sistemiyle hastalığın şiddetinin radyolojik skorlaması yapıldı. Hasta grupları ve kontrol grubunun tamamından Omentin-1 düzeyini değerlendirmek için venöz kan örnekleri alındı. BULGULAR: Çalışmaya katılan 90 kişinin Omentin-1 düzeyleri incelendiğinde; NPliKRS grubundakilerin Omentin-1 medyanı 124,511 ng/ml (min-max: 80,081-526,963) ve NPsizKRS grubunda ise Omentin-1 medyanı 131,889 ng/ml (min-max: 65,857-483,528) olarak bulundu. Kontrol grubunda ise Omentin-1 medyanı 249,138 ng/ml (min-max: 100,829-830,366) olarak bulundu. NPliKRS grubu, NPsizKRS grubu ve Kontrol grubu Omentin-1 düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p=0,005). NPliKRS grubu ile kontrol grubu arasında (p=0,015) ve NPsizKRS grubu ile kontrol grubu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,014). SONUÇ: KRS hastalığında Omentin-1 düzeyinin KRS hastalığının tanısında biyobelirteç olarak işlevselliğini araştırdığımız çalışmamızda, Omentin-1 düzeyi kontrol grubuna kıyasla KRS hastalarında anlamlı düzeyde düşük bulundu. KRS hastalarında serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi ile ilgili literatürdeki ilk çalışma olan çalışmamızın bulgularına göre, Omentin-1'in KRS'deki rolünü anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik rinosinüzit, Omentin-1, İntelektin-1, biyobelirteç

BiyobelirteçlerFenotipOmentin-1+2
Selin Dayısoylu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kaybı görülen hastalarda tedavi öncesi ve sonrası serum SCUBE-1 düzeyinin değerlendirilmesi

Ani işitme kaybı; üç gün veya daha kısa sürede meydana gelen, ardışık en az üç frekansta, ortalama 30 dB veya daha fazla olan, sensörinöral işitme kaybıdır. Yıllık insidansı ortalama 5-20/100000'dir, en sık 30-60 yaşları arasında görülür. Etiyopatogenezinde enfeksiyonlar, vasküler patolojiler, iskemiye oldukça duyarlı olan kokleanın hipoperfüzyonu, otoimmünite ve intrakoklear membran rüptürü gibi çeşitli patolojilerin olduğu düşünülse de %80-90 idiyopatik görülmektedir. Erken teşhis ve tedavi oldukça önemlidir. SCUBE-1 (Sinyal peptidi-CUB-Epidermal büyüme faktörü benzeri alan içeren protein1); trombositler ve endotelyal hücrelerde bulunan, hipoksi, iskemi, endotel disfonksiyonu, oksidatif stres, vasküler hasar, inflamatuar ve trombotik durumlarla ilişkili olduğu saptanan bir hücre yüzey proteinidir. SCUBE-1'in trombosit adezyon molekülü olarak değerlendirilebileceği, akut iskemik olaylarda biyomarker olarak kullanılabileceği birçok çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızda ani işitme kaybının patofizyolojisini düşünerek, literatürde henüz araştırılmayan ani işitme kaybı ve SCUBE-1 ilişkisini araştırmayı amaçladık. Ani işitme kaybı tanılı 30 hasta ve 30 sağlıklı kişiyle yapılan bu kesitsel çalışmada katılımcıların demografik ve klinik özellikleri belirlendi. Hasta (tedavi öncesi, sonrası) ve kontrol grubundan kan örnekleri alınıp serum SCUBE-1 konsantrasyonları ölçüldü. Verilerin istatistiksel analizi yapılarak ani işitme kaybıyla SCUBE-1 ilişkisi değerlendirildi. Hastaların tedavi öncesi ölçülen serum SCUBE-1 değerleri, kontrol grubunun SCUBE-1 değerlerine göre daha yüksek; hastaların tedavi sonrası SCUBE-1 değerleri ise hem hastaların tedavi öncesi SCUBE-1 değerlerinden hem de kontrol grubunun SCUBE-1 değerlerinden daha düşük saptanmış; fakat istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Çalışmamız ani işitme kaybı hastalarında ve otoloji alanında serum SCUBE-1 düzeylerinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Ani işitme kaybıyla serum SCUBE-1 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptayamasak da sonuçlarımızın gelecekteki çalışmalara yol göstereceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ani işitme kaybı, SCUBE-1, İskemi, Otoloji

Ece Çaylak Korucu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan modelinde intratonsiller, kısa ve uzun etkili steroid enjeksiyonunun palatin tonsil boyutlarına olan etkisinin karşılaştırılması

Palatin tonsiller, bağışıklık sisteminin bir parçası olarak üst solunum yolunda patojenlere karşı ilk savunma hattını oluşturur. Ancak, tekrarlayan enfeksiyonlar veya aşırı büyüme, özellikle çocuklarda üst solunum yolu tıkanıklığı, horlama, uyku apnesi ve yutma güçlüğü gibi sorunlara yol açabilir. Pediatrik obstrüktif uyku apnesi için ilk basamak tedavilerden biri olarak adenotonsillektomi önerilmektedir. Fakat bu cerrahi, postoperatif komplikasyon riskini de beraberinde getirmektedir. Adenotonsillektomi, potansiyel komplikasyonlar, postoperatif ağrı ve kanama riski nedeniyle daha az invaziv alternatiflerin araştırılmasını teşvik etmektedir. Adenoid hipertrofisi tedavisinde intranazal steroid spreylerin etkinliği iyi bilinmektedir. Fakat nazal steroidlerin,palatin tonsillerde aynı etkiyi sağlamadığı görülmüştür. Sebep olarak ise tükrük salgısı ile nazal steroidlerin intraoral temizlenmesidir. Bu çalışmanın amacı, intratonsiller steroid enjeksiyonunun sonucunda, steroidlerin palatin tonsillere olan etkisini kısa ve uzun etkili steroidler kullanarak ortaya çıkarmaktır. Çalışmada 6 ay ve altı toplam 32 adet tavşan 5 gruba ayırılarak kontrol grubu serum fizyolojik enjeksiyonu olmak üzere steroid enjeksiyonları yapılıp çalışma sonunda sakrifikasyon gerçekleştirilerek spesimenler histopatolojik olarak incelenmiştir. Palatin tonsillerin boyutları, belirli zaman aralıklarıyla yapılan ölçümler ile değerlendirilmiş olup, histopatolojik olarak primer ve sekonder follikül sayılarındaki değişim incelenmiştir. Yapılan ölçümler ve histopatolojik incelemeler sonucunda gruplar, follikül sayıları ve tonsil büyüklükleri açısından karşılaştırılmış, kontrol grubuna göre tüm gruplarda istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Ayrıca kısa ve uzun etkili steroid grupları arasında yapılan karşılaştırmalarda da, kısa etkili steroid enjeksiyonu yapılan gruplarda uzun etkili steroid enjeksiyonu yapılan gruplara göre primer ve sekonder follikül sayıları açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). ) Bu bulgular ışığında, tonsil boyutlarını küçültmede ve sekonder folikül oluşumunu baskılayarak primer folikül sayılarının baskın hale gelmesinde, intratonsiller enjeksiyon yöntemiyle kısa ve uzun etkili steroidlerin kullanımının etkin rol oynayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Palatin tonsil, steroid,tavşan Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi 24122039 proje no'su ile destek alınmıştır.

Saynur Şimşek
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV-1 ile yaşayan bireylerde istemli motor kontrol ve statik dengenin değerlendirilmesi

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, dünya genelinde 39.9 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır. Antiretroviral tedavilerin gelişimi, bu bireylerin yaşam süresini artırmış; ancak bu artış, osteoporoz, kardiyovasküler hastalık ve hipertansiyon gibi komorbiditelerin sıklığını da artırmıştır. Bu komorbiditeler, HIV ile yaşayan bireylerin fiziksel işlevselliklerini ve yaşam kalitelerini olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, HIV ile yaşayan bireylerde (HIYB) denge ve istemli motor kontrolün değerlendirilmesi ve bu duruma etki eden klinik faktörlerin incelenmesidir. Çalışma süresince, HIV-1 enfeksiyonu tanısı almış 167 HIYB değerlendirilmiş, ancak platformda dik durmayı sağlayacak yeterli denge fonksiyonuna sahip olmayan 10 kişi çalışma dışı bırakılmıştır. Sonuç olarak, çalışmamıza 157 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların her birine Kararlılık Sınırları (Limits of Stability, LoS) ve Dengenin Kliniğe Uyarlanmış Etkileşim Testi (Modified Clinical Test of Sensory Interaction on Balance, mCTSIB) uygulanmıştır. mCTSIB ile objektif bir şekilde denge değerlendirmesi yapılan hastalar, testten aldıkları kompozit skorlar kullanılarak, kendi yaş ve cinsiyetlerine göre normatif değerlerle karşılaştırılmıştır. Bu değerlendirme sonucunda, normal dengeye sahip olan ve denge bozukluğu olan bireyler tespit edilerek iki gruba ayrılmıştır. Denge bozukluğu olan bireylerde, HIV tanı süresinin daha uzun olması dikkat çekmiştir (rakamlar). Yaş etkisi ve eşlik eden komorbiditeler kontrol edildiğinde, HIV tanı süresi 10 yıl veya daha fazla olan bireylerde denge bozukluğu riski, diğer gruplara göre yaklaşık 5.4 kat daha yüksek bulunmuştur (OR: 5.399, %95 GA: 1.312-22.228, p=0.020). Bunun yanında, denge bozukluğu olan grupta FRAX ile değerlendirilen kırık riski, normal dengeye sahip gruba kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur; kalça kırığı riski denge bozukluğu olan grupta %21.2 iken, normal grupta %4.0 olarak saptanmıştır. Benzer şekilde, major osteoporotik kırık riski denge bozukluğu olan grupta %18.2, normal grupta ise %1.6 olarak tespit edilmiştir (p=0.004 ve p=0.001). SF-36 anketi sonuçlarına göre, denge bozukluğu grubunda fiziksel fonksiyon skoru (medyan: 80 vs. 95, p<0.001), sosyal işlevsellik (medyan: 75 vs. 87.75, p=0.039), ağrı (medyan: 73.75 vs. 100, p=0.006) ve genel sağlık algısı (medyan: 55 vs. 65.50, p=0.041) skorları normal denge grubuna kıyasla anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda elde edilen bulgular, denge bozukluğu olan HIV ile yaşayan bireylerin, artmış düşme ve kırık riski nedeniyle ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olduklarını ortaya koymaktadır. Bu grupta kalça kırığı ve major osteoporotik kırık risklerindeki artış, morbidite ve mortalite riskinin yükseldiğini göstermektedir. Bu durum, sağlık yönetiminde dikkatli izleme ve müdahale gereksinimini vurgulamakta ve bu bireylerin fiziksel bütünlüklerini korumak için proaktif önlemler alınmasının önemini ortaya koymaktadır. SF-36 sağlık anketi sonuçları, denge bozukluğu olan bireylerin sosyal işlevsellik, fiziksel fonksiyon ve genel sağlık algısının düşük olduğunu göstermiştir. Bu da sosyal hayatta var olma ve fonksiyonel kalma açısından zorluklarla karşılaştıklarını işaret etmektedir. HIV ile yaşayan bireylerin yaşam kalitesini artırmak için multidisipliner yaklaşımlar ve kişiselleştirilmiş tedavi planlarının geliştirilmesi önemlidir. Günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlıklarını sürdürmeleri ve sosyal hayata aktif katılımları için denge eğitimi ve kırık riskini azaltacak önleyici stratejilerin uygulanması gerekmektedir. Bu tür müdahaleler, morbidite ve mortaliteyi azaltabilir ve bireylerin genel sağlık ve yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir.

Ali Doğan Aydınbelge
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eğri burunlu hastalarda fasiyal asimetrinin değerlendirilmesi

Günümüzde fonksiyonel ve estetik amaçlı çok sık uygulanan rinoplasti cerrahisinde eğri burunlu hastalar özel bir yere sahiptir. Eğri burun deformitesi 3 alt grupta tanımlanmıştır: I-tipi (lineer), C-tipi ve S-tipi. Yüzümüzdeki yapıların simetrik bir şekilde harmonisi cazibe algısının temelini oluşturmaktadır. Bu yüzden eğri burunlu hastalarda fasiyal asimetrinin hassas bir şekilde değerlendirilmesi ve sonuçlarının hastalarla paylaşılması önem arz etmektedir. Bizim bu çalışmamızdaki amacımız fasiyal asimetri ile eğri burun ilişkisini objektif yöntemler kullanarak değerlendirmektir. Çalışmamıza 2019-2022 yılları arasında Hacettepe Kulak Burun Boğaz Hastalıklarına estetik kaygıyla başvuran 57 hasta dahil edilmiştir. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Bölümü'nde usulüne uygun fotoğraf çekimi yapıldıktan sonra tüm kafa konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri alınmıştır. Bu görüntüler 3 boyutlu yeniden şekillendirme ile düzenlenip, 15 farklı parametrenin sağ ve sol yüz için ayrı ayrı olacak şekilde ölçümü yapılmıştır. Çalışmamıza katılan hastaların 32'si (56,1%) kadın, 25'i (43,9%) erkekti. Hastaların 50'sinde (87,7%) burun tıkanıklığı şikayeti olup, 46 (80,7%) tanesinde septum deviasyonu tespit edildi. Hastalarımızın 21 (36,8%) tanesinde I-tipi, 15'nde (26,3%) C-tipi aks deviasyonu olup 21 (36,8%) hastada aks deviasyonu tespit edilmedi. Üst yüz bölgesinin değerlendirilmesinde kullanılan G-LO ve Rh-LO parametrelerinde üçlü grup analizinde anlamlı fark elde edildi (p=0,002 ve p<0,001). Orta yüz bölgesine ait verilere bakıldığında 3 grup arasında üç parametrede de istatiksel olarak anlamlı fark elde edildi (G-Zy p=0,04, Rh-Zy p<0,001, ANÇ-Zy p<0,001). Alt yüzün değerlendirilmesi için elde edilen Gn-AM ve Ch-Go'de 3 grup arasında anlamlı fark elde edilmedi (p=0,056 ve p=0,09). Ayrıca yumuşak doku parametrelerinden Go ve LO'da istatiksel anlamlı fark bulundu (p=0,008 ve p=0,005). Eğri burunlu hastalarda özellikle üst yüz ve orta yüzde asimetriler mevcuttur. Üst yüzde glabella, orta yüzde anterior nazal çıkıntı stabil noktalar olup bu iki nirengi noktalarından türetilen parametrelerin anlamlı çıkması, diğer anlamlı çıkan parametreleriyle bütüncül düşünüldüğünde yukarıdaki ifadeyi kuvvetle destekler niteliktedir. Ayrıca eğri burunlu hastalarda nazal kemik uzunluklarının farklı olması objektif olarak gösterilmiştir.

AsimetriBurunBurun deformiteleri+2
Ergin Eroğlu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit -lenfosit ve nötrofil-lenfosit oranlarının tularemi ile ilişkisi ve tularemili hastalarda işitme düzeylerinin değerlendirilmesi

Tularemi hastaları Kulak Burun Boğaz Polikliniğine genellikle boyunda apse veya lenfadenit ile başvurmakta ve çoğu zaman nonspesifik tedaviler verilmektedir. Buda hem tanı hem de tedavi sürelerini uzatmaktadır. Erken tanı konması tedavi ve prognozu olumlu etkilemekte, ayrıca morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bizim bu çalışmada ki amacımız tularemi tanısında ve inflamasyon şiddetini belirlemede güncel, kolay, ucuz ve hızlı aktivite belirteçleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit/lenfosit oranı (TLR) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLR) kullanıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Bu amaçla orofarengeal, glandüler ve ülseroglandüler tip tularemi tanısı alan hastaların MPV, RDW, NLR, TLR değerleri incelenerek gerekli istatistiksel analizler yapıldı ve sağlıklı gruptaki değerlerle karşılaştırıldı. Ayrıca tularemili hastaların tedavilerinde ototoksik ajanlar kullanıldığı için; takiplerde hastalığa bağlı işitme kaybı varlığını araştırmak için tedavi öncesi hastaların odyogramları incelendi, gerekli istatistiksel analizle yapıldı ve sağlıklı grup ile karşılaştırıldı. Çalışmada MPV, RDW ve NLR düzeylerinin tularemili hastalarda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu, TLR düzeylerinin ise sağlıklı gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Odyolojik değerlendirmede ise tularemi tanısı almış hastalarda sağlıklı gruba göre anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak çalışma bakılması kolay ve ucuz olan hemogram parametrelerinin tanıda yardımcı olabileceğini düşündürmekle beraber geniş kapsamlı hasta gruplarında prospektif randomize kontrollü uzun süreli takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca yapılan odyolojik incelemeler tulareminin işitme üzerine etkisinin olmadığını göstermektedir.

EritrositlerKan trombositleriLenfositler+5
Koray Avcı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin trakeal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin araştırılması

Çalışmamızda pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin suprastomal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, postoperatif dönemde direkt laringoskopi yapılmış ve görüntülerine ulaşılmış olan, 0-3 yaş aralığında 62 hasta dahil edildi. Hastalar trakeotomi açılma tekniğine göre 3 gruba ayrıldı; vertikal insizyon+traksiyon sütür tekniği grubu (n:24), vertikal insizyon+matüraston sütür tekniği grubu (n:19), inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubu (n:19). Tüm gruplardaki hastaların, postoperatif dönemde trakeotomi ilişkili komplikasyonları direkt laringoskopi görüntüleri ile incelenmiştir; dekanüle olabilen hastalarda trakeokütanöz fistül gelişip gelişmediği belirlenip kaydedilmiştir. Suprastomal bölgede ≥%50 (ağır) kollaps+granülasyon dokusu, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.8, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %26.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %29.2 olarak tespit edildi (p=0.656). Erken dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %8.3, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %9.1, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %13.3 olarak tespit edildi (p=1.0). Geç dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.4, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %36.4, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %37.5 olarak tespit edildi (p=0.423). Kazara dekanülasyon oranı inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %10.5, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %20.8 ve vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %26.3 olarak tespit edildi (p=0.442). Rekanüle edilene kadar hayatı tehdit eden durum ortaya çıkma oranının vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %60, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %20 ve inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %0 olduğu tespit edildi (p=0.394). Trakeokütanöz fistül oranının vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %40, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %33.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %13.3 olduğu tespit edildi (p=0.337). Suprastomal patolojilerin önlenebilmesinde matürasyon sütürünün, kazara dekanülasyon sonrası rekanülasyonu daha kolay yapabilmek için de Björk flep tekniğinin kullanılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazFistülGranülasyon dokusu+4
Ömer Çelikal
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenotonsiller dokunun hipertrofisinde FGFR1 reseptörünün rolü

Adenotonsiller hastalıklar, tüm dünyada KBB hekimlerinin en sık karşılaştıkları problemlerdir. Adenotonsiller hipertrofiye bağlı hava yolu obstrüksiyonu ve kronik adenotonsiller inflamasyon bu hastalıkların en sık görülen formları olup, klinik bulguları, hastalık seyirleri ve dokuda neden oldukları değişimler bakımından birbirinden ciddi farkları bulunmaktadır. Bu hastalıkların gelişimlerine sebep olan faktörler tam bilinmemektedir. FGFR1, transmembran tirozin kinaz reseptör ailesine ait bir reseptör proteindir. Yapılan çalışmalarda, hücre bölünmesi, farklılaşması, hayatta kalması gibi pek çok hücresel fonksiyonda ve fibrozis veya inflamasyon gibi doku yanıtlarının gelişmesinde rolü ortaya konmuştur. Çalışmamızın amacı, FGFR1 reseptörünün etkinliğinin, adenotonsiller dokuda görülen patolojilerde etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle adenoid ve tonsil dokusundaki FGFR1 reseptörünün yerleşimi FGFR1 antikoru kullanılarak immünohistokimyasal olarak gösterilmiştir. Ardından kronik tonsillit veya adenotonsiller hipertrofi nedeniyle tonsillektomi veya adenotonsillektomi yapılmış olan 59 hastanın muayenede saptanan adenoid ve tonsil büyüklükleri, ölçülen doku hacim ve kütleleri ve doku içerisindeki FGFR1 konsantrasyonları ölçülerek karşılaştırılmıştır. Yapılan bu incelemeler sonucunda tonsil ve adenoidlerde FGFR1'in germinal merkez dışındaki hücrelerde bulunduğu görülmüştür. Tonsil dokusunda FGFR1 konsantrasyonu ile doku hacmi ve kütlesi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Adenoid dokusunda ise FGFR1 ile doku hacmi ve kütlesi arasında anlamlı korelasyon bulunamamıştır (p>0.05). Bu bulgular bize tonsil dokusunun hipertrofisinde FGFR1 reseptörünün rolünün olabileceğini göstermektedir.

Oğuzhan Katar
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Vokal kord nodülü olan hastalarda beck anksiyete ölçeği ve kısa semptom envanterinin tedavi üzerindeki rolü

Amaç: Ses kısıklığı günümüzde sık görülen sağlık sorunlarındandır. Ses kısıklığının en sık sebeplerinden olan vokal kord nodülleri genellikle sesin kötü kullanımı ve benzeri sebepler ile ortaya çıkar. Bağırarak konuşmak, çok konuşmak ve ses hijyeni kurallarına uymamak başlıca sebeplerdendir. Gereç ve Yöntemler:Araştırmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalına ses kısıklığı şikayeti ile başvuran ve vokal kord nodülü tanısı olan 23 hasta dahil edildi. Aynı şekilde çalışmaya katılmayı kabul eden 23 kontrol grubu hastasına da benzer anketler uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası , kısa semptom envanteri, ses handikap indeksi ve Becks anksiyete ölceği ile değerlendirildi. Bulgular: Tedavi öncesi ve sonrasında ses handikap indeksi, kısa semptom envanteri global ve alt grup ölcekleri, Beck anksiyete ölçeği değerleri belirgin olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, vokal kord nodülünün, çoklu nedenlerle, karmaşık ve psikolojik faktörlerle doğrudan ilişkili olan bir patoloji olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: vokal kord nodülü, anksiyete, ses handikap indeksi

AnksiyeteSesSes hastalıkları+4
Hatice Bengü Çobanoğlu
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüse endoskopik, endonazal, transpterigoid yaklaşım: Taze kadavralar üzerinde kılavuz anatomik noktalar ve birbirleriyle olan ilişkileri

Amaç Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüs kaynaklı tümörler nadiren görülürler. Öte yandan sinonazal benign veya malign tümörler bu bölgelere sıklıkla uzanırlar. Bu bölgelerden kaynaklı veya bu bölgelere uzanan tümörlere ulaşım anatomik ve cerrahi olarak ulaşım güçlüğü nedeniyle önem arzeder. Geçtiğimiz 10 yıla baktığımızda pterigopalatin fossa ve çevresinin endoskopik anatomisi ve bunların sayısız nörovasküler ilişkileri hakkında birçok kadavra çalışması yapılmıştır. Bu çalışmada da pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüsün endoskopik transpterigoid yaklaşımı hakkında kadavra deneyimlerimiz, nörovasküler yapıların seyri, anatomik kılavuz noktalar ve bunların birbirleri ile olan ilişkileri araştırılarak endoskopik yaklaşımların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Haziran 2014 - Haziran 2015 yılları arasında, 15 taze kadavranın 10 tanesi çalışmaya dahil edilerek yapıldı. Endoskopik endonazal, transpterigoid yaklaşımla 10 adet taze kadavrada 20 pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüs incelendi. Bütün kadavralarda aynı cerrahi prosedür uygulandı. Bunlar sırasıyla: Maksiller antrostomi, ön-arka etmoidektomi, sfenoidotomi, transpterigoid pterigopalatin fossa diseksiyonu ve kavernöz sinüs diseksiyonu olarak uygulandı. Bulgular Anterior nazal spinden 21,7 derece açı ile palatin kemik etmoid kresti arası mesafe ortalama: 60,35 mm SD: 1,31 mm olarak hesaplandı. Sfenopalatin foramen ile koananın üst ucu ortası arası ölçülen mesafe ortalama: 18,30 mm SD: 1,38 mm olarak hesaplandı. Vidian (pterigoid) kanal girişi ile vidian kanalın inferomedialinde kalan sfenopalatin foramen ile arasındaki mesafe ortalama 6,30 mm SD: 0,47 mm olarak hesaplandı. Kavernöz internal karotid arter kemik duvarındaki dehissans oranı %25 olarak saptandı. Kavernöz internal karotid arterin; anterior karotid prominens belirginliği % 60, posterior karotid prominens belirginliği %35 ve kavernöz internal karotid arterin tüm seyrinin sfenoid sinüs lateral duvarı boyunca belirginliği % 30 olarak saptandı. Östaki tüpü girişi lateral duvarından saggital planda ilerlenerek ulaşılan internal karotid arter petröz segmenti arası mesafe ortalama 19,50 mm SD: 1,05 mm olarak hesaplandı. Sonuç Pterigopalatin fossaya endoskopik yaklaşımda krista etmoidalis ve sfenopalatin foramenin identifiye edilmesi en önemli kılavuz anatomik noktalardır. Krista etmoidalis ile anterior nazal spin arası mesafeler ve sfenopalatin foramen ile koana üst ucu arası mesafeler ölçülerek sfenopalatin arterin yerinin pratik olarak bulunmasında önemli bulgular elde edildi. Kavernöz internal karotid arterin bulunmasında sfenoid sinüs tabanında vidian sinir takibi güvenilir bir yöntem olarak görüldü. Kavernöz internal karotid arter anterior ve posterior prominensleri belirginliği hesaplandı, ayrıca internal karotid arter kemik duvarda dehissans yüzdesi hesaplandı ve literatürle benzer oranlar tespit edildi. Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüse endoskopik yaklaşımlar halen gelişmekte olan cerrahi yaklaşımlardır. Endoskopik taze kadavra ve olgu çalışmaları yüksek deneyim ve cerrahi nosyon gerektirdiğinden bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Umut Erdoğan
Ege University
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of video head impulse test findings in cases with motion sickness

In order to clarify the role of the canal otolit conflict in motion sickness (MS), the labyrinth functions of 20 patients with anamnesis of MS, and 20 healthy volunteers were evaluated by video head impulse test (VHIT). The gain values of LAT.right, LAT.left, LAT asymetry, RA, LP, RALP asymetry, LA, RP and LARP asymetry were recorded. In addition, the symptoms of the patients in study group were recoded in the MS patient evaluaton form, and the severity of the symptoms were also recorded. There was no statistically significant difference for VHIT gain values of the patients between control and study groups. In addition, there was no correlation between symptom scores and VHIT gain values. Theory of canal otolit conflict in MS pathophysiology could not be supported with findings of the present study. KeyWords: Vertigo; Motion Sickness; Vestibular evaluation; Video Head Impulse Test

Gülay Güçlü Aslan
Ege University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kaybı olan hastalarda vestibüler bulguların olmasının işitme kaybının düzelmesine etkisi

Amaç: Ani işitme kaybı (AİK) nedeniyle tedavi edilen hastalarda vestibüler yakınmaların varlığının, işitme kaybı tipi ve şiddetinin AİK prognozu üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Mart 2019- Nisan 2022 tarihler arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümüne AİK nedeni ile başvuran 130 hasta incelendi. Bu hastalardan dahil etme kıstaslarına uyan 40 tanesi çalışmaya alındı. Hastalar başvuru sırasında vestibüler yakınmaları olan (Grup A) olmayanlar (Grup B) olarak iki gruba ayrıldı. Hastalar işitme seviyesine göre sınıflandırıldı. Tanı sırasında hastalar odyometri, videonistagmografi ve vHIT ile değerlendirildi. Videonistagmografik değerlendirme sırasında kalorik test yapıldı. Sistemik kortikosteroid tedavi bitiminden bir ay sonra odyometrik değerlendirme tekrarlandı. Bulgular: Vestibüler yakınması olan Grup A 29, olmayan Grup B ise 11 hastadan oluşmaktaydı. Grupların tedavi öncesi ve sonrası işitme dereceleri ve konuşmayı ayrıt etme skorlarında anlamlı düzelme izlenirken, işitme konfigürasyonu, tinnitus ve kulakta basınç hissinde anlamlı bir fark izlenmedi. Modifiye Siegel kriterlerine göre grupların işitme derecelerine bakıldığında, hafif derecede işitme kaybı olan hastalarda tam düzleme olduğu görüldü. Vertigosu olan hastalarda AİK olan kulakta kalorik yanıt zayıftı. Ayrıca hızlı fazı sağlam kulağa doğru vuran nistagmus saptandı. Gruplar arası işitme derecelerine göre vHIT testin sonuçları karşılaştırıldığında anlamlı bulgular bulunamadı. AİK olan tarafta kanal kazanımları zayıftı. Sonuç: Ani işitme kaybı olan hastalarda işitme kaybı derecesi arttıkça hastalarda vertigo yakınma ve bulgularının görülme oranı artmaktadır. Bu klinik tabloya sahip hastaların tedaviye yanıtları daha düşük olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: ani işitme kaybı, kalorik test, vertigo, vestibüler fonksiyon testi, vHIT

Baş itme testiKalori testleriVertigo+6
Annagul Berdıyeva
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palate postoperative problems score (PPOPS) anketinin Türkçe geçerleme çalışması yapılarak damak cerrahisi yapılan hastaların değerlendirilmesi

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) hastalarında en sık cerrahi girişim damağa yapılmaktadır. Cerrahi yapılan hastaların postop cerrahi işleme bağlı şikayetleri olabilmektedir. Bu şikayetlerin ayrıntılı dökümante edilebildiği standart bir "Palate postoperative problems score (PPOPS)" anketi Rashwan ve ark. tarafından geliştirilmiştir. İlk olarak PPOPS anketinin Türkçe dil geçerleme çalışması yapıldı. Daha sonra PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirlik çalışmasına geçildi. Üç hasta grubu çalışmaya dahil edildi. Damak cerrahisinin erken dönem sonuçlarını değerlendirmek için 2021-2023 yıllarında Pamukkale Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne horlama, tanıklı apne ve gün içinde uyuklama şikayetleri olan, fizik muayene ile PSG testi sonrasında obstrüktif uyku apne hastalığı veya basit horlama tanısı ile damak cerrahisi yapılan, araştırmaya katılmayı kabul eden hastaların sonuçları değerlendirildi. OSAS nedeniyle damak cerrahisi yapılan hastalara postop erken dönemde 1, 3 ve 6. aylarda hastalarla birebir görüşülerek PPOPS anketi doldurtuldu. Ayrıca bu hastalara preop, postop 1. ve 3. ayda Epworth ölçeği, horlama sıklığı ve şiddeti bakıldı. Hastaların preop ve postop 3. Aydaki AHI, minimum oksijen satürasyonu, VKI değerleri kaydedildi. Bu grupta cerrahi başarı ve damak cerrahisinin PPOPS anketinin sonuçları değerlendirildi. Ayrıca sıklıkla OSAS cerrahisinde ek olarak yapılan "tonsillektomi"nin ve OSAS hastalarında sıklıkla damağa yapılan bir işlem olan "RF" işleminin PPOPS anketi ile değerlendirmek için, bu işlemlerin yapıldığı hastalara 1. ve 3. ayda PPOPS doldurttuk. OSAS cerrahisi geçiren hastaların uzun dönemde PPOPS anketine cevaplarını incelemek için de en az üç yıl ve daha öncesi OSAS cerrahisi geçiren hastalara da anket doldurtuldu. Tekrarlayan ölçümlerin sonuçlarına göre anket puanın düşmesi ve bu puan düşüşünün istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Ayrıca 3 yıl ve daha önce damak cerrahisi geçiren hastalarda da çeşitli şikayetler mevcut olup, PPOPS anketiyle saptanabilmiştir. Bu sonuçlar PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerli olduğunu göstermiştir. Ancak damak cerrahisine sıklıkla eklenen tonsillektomi işleminde de PPOPS anketiyle değişim saptanmıştır. Bu nedenle damak cerrahisine ek olarak tonsillektomi de yapılan hastalarda "tonsillektomi" işleminin PPOPS anket sonuçlarını etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Damağa yapılan RF işlemi de PPOPS anket sonuçlarında değişikliği göstermektedir. Damağa yapılan RF işlemi ve benzeri işlemler için kullanılacak PPOPS anket sonuçları ilerde yapılacak çalışmalarda araştırılmalıdır Çalışmamızda Cronbach alfa ile güvenilirlik ölçtük ve 0,708 değerini bulduk. Bu da Türkçe versiyonunun güvenilir olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada Türkçe geçerleme çalışması yapılmış olan PPOPS anketi Türkçe versiyonu damak cerrahilerinin sebep olduğu şikayetlerin postop erken ve geç dönemde izlenmesinde kullanılabilir.

AnketlerCerrahi-kulak-burun-boğazDamak+5
Kübra Aktan Gökduman
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi sendromunda allerjik rinitin rolü

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) uykuda solunum bozukluğu ile karakterize toplumun büyük bölümünü etkileyen bir hastalıktır. Etyolojisinde bir çok faktör suçlanmıştır. Santral, periferik veya mikst tipte bir apne olabilir. Klinik pratikte kulak burun boğaz hastalıları olarak daha çok periferik apnelerle karşılaşılmaktadır. Alerjik rinit hastalığı nazal, nazofaringeal ve faringeal mukozalarda ödem ve konjesyona sebep olabilen bir hastalıktır. OSAS hastalarında alerjik rinit bulgularının da olması OSAS semptomlarını ağırlaştırmaktadır. OSAS tanısı koymadan önce basit bir testle alerjik rinit hastalarının ortaya koyulması ve bu hastaların tedavi edilmesi OSAS'ın tanı ve tedavisini kolaylaştıracaktır. 54 hasta üzerinde yaptığımız bu çalışmada alerjik rinit tarama testi olarak kullanılan SFAR (score for allergic rhinitis) skorlaması ile OSAS'lı hastalarda alerjik rinitin normal hastalara göre daha sık görüldüğünü ve alerjik rinit semptomlarının OSAS'ı yalancı bir şekilde oluşturabileceğini veya alevlendirebileceğini göstermeye çalıştık. OSAS tanısı koymadan önce basit bir tarama testi ile alerjik rinit hastalarını ekarte ederek daha doğru tanı ve tedavi uygulanabileceğini vurguladık.

RinitRinit-alerjikUyku+3
Hayati Kale
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septoplasti sonrası burun tıkanıklığı şikayeti nedenlerinin analizi

Burun tıkanıklığı, toplumda sık görülen ve hastaların hayat kalitesini önemli ölçüde düşüren bir fonksiyon bozukluğudur. Nazal septum deviasyonu; nazal septumu oluşturan kuadrangüler kartilaj, etmoid kemiğin perpendeküler laminası, vomer ve palatin kemiğin septal kısmını oluşturan kemik yapılardaki anatomik bozukluktan kaynaklanabilir. Bu deviasyon konjenital veya edinsel olabilir ve burun tıkanıklığının en sık sebeplerinden birini oluşturur. Septoplasti Kulak Burun Boğaz pratiğinde en sık yapılan ameliyatlardan biridir. Septoplasti ameliyatlarından sonra hastaların bir kısmında burun tıkanıklığı şikayetinde iyileşme olmamaktadır. Bu çalışmanın amacı septoplasti ameliyatı olan hastalarda postoperatif dönemde devam eden subjektif burun tıkanıklığı sebeplerinin araştırılmasıdır. Bu çalışmaya, Ocak 2016 ile Aralık 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'ne burun tıkanıklığı nedeniyle en az 6 ay önce septoplasti ameliyatı olmuş ve burun tıkanıklığı şikayeti devam eden , burun tıkanıklığı subjektif ölçüm yöntemleri olan Nasal Obstruction Symptom Evaluation scala (NOSE) ve Visuel Analog Skala (VAS) değerleri hastanın şikayetini destekleyen hastalar alındı. Tüm hastaların öyküsü alınarak, eksternal nazal muayenesi, anterior rinoskopik muayenesi, nazal endoskopik muayenesi yapıldı. Tüm hastalardan paranazal sinüs tomografisi istendi. Bütün hastalar için NOSE, VAS ve The Score for Allergic Rhinitis (SFAR ) skalası dolduruldu. Septoplasti sonrası burun tıkanıklığı olan hastaların burun tıkanıklığı sebeplerini oluşturan faktörler, Septoplasti ile ilgili sebepler (Grup 1) ve Septoplasti ile ilgili olmayan sebepler (Grup 2) olarak iki ana başlık altında toplandı. Grup 1 kendi içerisinde Yetersiz cerrahiye bağlı nedenler (Grup 1-a) ve İyatrojenik nedenler (Grup 1-b) olarak iki alt gruba ayrıldı. Grup 1-a'da ; septum deviyasyonu , nazal valv darlığı ,konka bülloza, alt konka hipertrofisi ve alar kollaps olmak üzere beş alt gruba ayrıldı. Grup 1-b ise ; nazal sineşi , septal perforasyon kabuklanma , nazal tip ptozisi ve saddle nose (semer burun) olmak üzere dört alt gruba ayrıldı. Septoplasti cerrahisi ile ilgili olmayan sebepler (Grup 2) ise alerjik rinit , atrofik rinite bağlı kabuklanma, horlama ve uyku apnesi semptomatolojisi, adenoid hipertrofisi ve nazal patoloji saptanmamış hastalar olmak üzere beş alt gruba ayrıldı. Bu çalışmada 124 hasta inceledik. Septoplasti ile ilgili sebeplerden dolayı burun tıkanıklığı şikayeti olan 106 (%85.4) hasta, septoplasti ile ilgili olmayan sebeplerden dolayı burun tıkanıklığı şikayeti olan 42 (%33.8) hasta vardı. 24 (%19.3) hastada ise her iki sebepten dolayı burun tıkanıklığı şikayeti olduğu tespit edildi. Grup 1'de 106 hastadan, yetersiz cerrahi nedenli 96 (%77.4) hasta, iyatrojenik sebeplerden dolayı 44 (%35.4) hasta ve her iki sebepden dolayı 34(%24.1) hasta tespit edildi. Sonuç olarak; septoplasti ameliyatı geçiren hastalarda postoperatif devam eden burun tıkanıklığına sebep olan patolojinin sadece nazal septumdan kaynaklanmadığı endikasyon aşamasında göz önünde bulundurulmalı, diğer etiyolojik faktörlerin varlığında, septoplastiye ek olarak yardımcı düzeltici ameliyatları da yapmak, ameliyat sonrası hastayı düzenli kontrollere çağırarak postoperatif olabilecek komplikasyonların oluşmasını engellemek, postoperatif dönemde ek patolojiye yönelik medikal tedaviye (antialerjik) başlamak gerekir. Anahtar kelime: Septoplasti, Nazal septum deviasyonu, VAS, NOSE, SFAR

BurunBurun deformiteleriBurun hastalıkları+5
Özmen Kara
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign paroksismal pozisyonel vertigo atak döneminde oksidatif stresin rolü

Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), toplumda görülen baş dönmelerinin en yaygın tipidir. Acil servise orta-şiddetli vertigo ile başvuran hastaların neredeyse % 10 kadarında BPPV mevcuttur. Etyolojisinde bir çok faktör suçlanmıştır. Olguların çoğu idiyopatik olmakla birlikte, kafa travması (% 17), vestibüler nörit (% 15), vertebrobaziler iskemi, labirentit ve kulak cerrahisi altta yatan nedenler olabilir. Antioksidan savunma mekanizması ve serbest radikaller arasındaki dengenin serbest radikaller lehine bozulması oksidatif stress olarak tanımlanır. Artmış serbest radikaller reaktivite özelliği nedeniyle pek çok yoldan hücre ve dokuları zedeler. Son birkaç yıldır oksidaitf stres ile birçok hastalığın ilişkili olduğu savunulmuştur. 40 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü üzerinde yaptığımız bu çalışmada dinamik tiyol- disülfid homeostazisinin ve iskemi modifiye albümin düzeyinin BPPV atak, BPPV remisyon ve kontrol grubu arassındaki farklılıklarını göstermek istedik. Sonuçta tiyol değerinin atak döneminde kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğunu bulduk. Bu durumu BPPV' nin etyopatogenezinde oksidatif stresin rol alabileceğini vurguladık.

DengeNüksOksidatif stres+3
Ahmet Akkoz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıkayıcı uyku apnesinde cerrahilerin uyku mimarisine, pozisyonuna ve polisomnografi parametrelerine etkisi

Tıkayıcı uyku apnesinde ilk tercih tedavi yöntemi PAP olup, kompliyans geliĢen durumlarda cerrahiye baĢvurulmaktadır. Teknolojinin geliĢimiyle transoral robotik dil kökü cerrahisi günümüze popülaritesi artan bir cerrahi olarak görülmektedir. Bu çalıĢmada robotik dil kökü ve epiglot cerrahilerinin uyku mimarisi üzerine etkisini göstermeyi amaçladık. 2016 Ocak-2018 yılları arasında kliniğimizde izole dil kökü patolojisi olan 72 hastaya TORS epiglot cerrahisi ve/veya dil kökü cerrahisi yapıldı. Preoperatif ve postoperatif 6. ayda polisomnografi testi yapıldı. Apne-hipopne skorları, uyku zamanları ve pozisyonları karĢılaĢtırıldı. Hasta verileri ve komplikasyonlar hastane elektronik veritabanından bulundu ve not edildi. Dahil edilme kriterlerini sağlayan 63 hasta çalıĢmaya alındı. Dil kökü eksizyonu (DK) yapılan 41 hasta, dil kökü eksizyonu ve epiglot peeling (DK+EP) yapılan 22 hasta polisomnografik veriler, Epworth Uykululuk Skalası (EUS), Horlama Vizüel Analog Skalası (VAS), komplikasyonlar bakımından karĢılaĢtırıldı. DK grubunda AHĠ skorunda %64.1, DK+EP grubunda AHĠ skorunda %59.38 oranında düĢüĢ oldu. Supin AHĠ skorunda ise sırasıyla %65.17 ve %78.29 oranında düĢüĢ oldu. Uyku mimarisi üzerine etkileri bakımından da karĢılaĢtırma yapıldı. Uyku pozisyonlarında geçirilen sürelerde ve uyku etkinliğinde istatiksel olarak bir farklılık oluĢmadı. EUA bakımından istatiksel olarak farklılık gözlenmedi.

CerrahiPolisomnografiUyku+2
Kemal Caner Delioğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda koku testi sonuçları ve mukosiliyer aktivitenin böbrek fonksiyonları ile korelasyonu

ÖZET Amaç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarının bozulduğu gösterilmiştir. Bu hastalarda üremiye bağlı oluşan koku bozukluğunun hem periferik koku sistemi hem de santral koku yolaklarının etkilenmesine bağlı oluştuğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalarda meydana gelen üreminin, ekzokrin glandüler yapılarda dejenerasyona bağlı vücut sekresyonlarında azalma olduğu gösterilmiştir. Bütün bu veriler ışığında KBY hastalarında oluşan koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir kompozeninim de nazal mukustaki değişiklikler olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda, kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarını ve nazal mukosiliyer aktiviteyi ayrı ayrı inceleyerek bunlardaki bozulma ile KBY derecesi arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniğinde 01.08.2016-20.12.2016 tarihlerinde takipli herhangi bir nazal patolojisi olmayan, sigara kullanmayan, koku bozukluğu yapması muhtemel sistemik rahatsızlığı olmayan 35 diyaliz, 35 pre-diyaliz (orta-ileri evre KBY) hastası ve bilinen rinolojik ve sistemik hastalığı olmayan 35 kişilik kontrol gurubundan oluşan gönüllülere; koku testi (Sniffin' Sticks®) ve nazal mukosiliyer klirens süreleri ölçümü yapıldı. Koku testi; üç modülden oluşmaktadır ve her bir modül için geçerli kabul edilen bir skor mevcuttur. Bu modüller; eşik, ayırt etme ve tanımlama testlerinden oluşmaktadır. Bu skorlar hastanın koku fonksiyonunu göstermektedir. Nazal mukosiliyer klirens süresinin ölçümü; sakkarinin nazal pasajda alt konka inferioruna yerleştirilmesiyle, damakta tadın alınması arasındaki süre hesaplanarak yapılmaktadır. Bulgular: Diyaliz gurubu ve pre-diyaliz gurubu hastaların kontrol gurubu hastalara göre koku fonksiyon bozukluğu olduğu istatistiksel olarak doğrulanmıştır. Aynı zamanda, bu iki gurubun nazal mukosiliyer klirens sürelerinin de uzamış olduğu gösterilmiştir. Ancak, diyaliz gurubu ile pre-diyaliz gurubu arasında yapılan koku testi toplam skorlarında istatistiki bir fark görülmemiştir. Koku testlerindeki değişikliklerle nazal mukosiliyer klirens sürelerinde saptanan uzamaların aralarında da istatistiki olarak anlamlı bir korelasyon mevcuttur. Sonuçlar: Diyaliz ve pre-diyaliz guruplarında koku fonksiyonları azalmış ve nazal mukosiliyer klirens süresi uzamıştır. Ancak, diyaliz gurubunun pre-diyaliz gurubuna göre koku ayırt etme ve tanıma değerlerinin düzelme eğiliminde olması bu parametrelerdeki bozulmaların KBY'de geri döndürülebilir olduğuna işaret etmektedir. Koku bozukluğu ile nazal mukosiliyer klirens arasında korelasyon olması, diyaliz hastalarında ayırt etme ve tanıma skorlarının normal iken eşik skorlarının normale dönmemesi koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir nedeninin nazal mukusun miktarı ve fizikokimyasal özelliklerindeki değişiklikler olabileceğini düşündürmektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Sinan Aksoy
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakeotomi sonrası pirfenidon ile laringotrakeal stenozun önlenmesi: Deneysel çalışma

ÖZET Laringotrakeal stenoz (LTS), uzun süreli entübasyon ve trakeotomi sonrası oluşan önemli bir patolojidir. Bu olgularda birçok tedavi yöntemi uygulansa da çok net bir başarı elde edilemediği için hekimler yeni tedaviarayışlarınayönelmektedir. Çalışmamızda Pirfenidon' un fibrozis ve inflamasyonu baskılayarak trakeal stenoz miktarını azaltmadaki rolü araştırıldı. 14 rata trakeotomi açılıp kanül yerleştirdikten sonra kanül trakeotomi alanına stoma süturu ile sabitlendi. İki grup oluşturuldu. 1. gruba 1mg/ml/gün Pirfenidon 10 gün boyunca intraperitoneal olarak verilirken,2. gruba (kontol grubu) 1ml salin intraperitoneal olarak uygulandı. 10 gün sonra denekler dekanüle edildi ve 3 hafta daha yaşatıldı. Ratlar 30. günde anestezi altına alınarak sakrifiye edildi. Bütün ratların trakeaları 1-7. halkalar arasından rezeke edildi. Histopatolojik olarak epitel hasarı, inflamasyon, fibrozis, histomorfometrik olarak trakeal lümen içi çapı ve mukoza kalınlığı parametreleri ile immunohistokimyasal olarak ta TGFβ-1, TNFα ve IL-1β değerleri ölçüldü. Fibrozis, trakea lümen içi çapı, TGFβ-1, TNFα ve IL-1β parametreleri kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak bulundu. Çalışmamızda Pirfenidon'un fibrozis ve trakeal lümen içi çapının daralmasını anlamlı olarak azalttığı tesbit edildi. Anahtar kelimeler: Laringotrakeal stenoz ∙ Trakeotomi ∙Pirfenidon

Emre Türkmen
Yeditepe University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal skuamöz hücreli karsinomda TRPM2/TRPM4/TRPM7'nin rolü

Laringeal skuamöz hücreli karsinom (LSHK) dünyada en yaygın ikinci malign baş ve boyun tümörüdür. Oksidatif stres LSHK etiyolojisinde etkili olan faktörlerden birisidir. TRPM2/TRPM4/TRPM7, iyon kanalları oksidatif stres ile modüle edilen ve malign hastalıklarda ekspresyonu artan iyon kanallarıdır. Çalışmamız LSHK'da TRPM2/TRPM4/TRPM7'nin rolünü değerlendirmeyi hedeflemektedir. Bu çalışmaya Fırat Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda LSHK nedeniyle 2016-2022 yılları arasında opere edilen hastalar dahil edildi. Çalışma 2 gruptan oluşmaktadır. Grup 1(Kontrol grubu):LSHK nedeni ile opere edilen 15 hastanın tümör içermeyen dokularından , Grup 2 (LSHK grubu):LSHK nedeni ile opere edilen 56 hastanın patoloji spesmenlerinden oluşturuldu. LSHK grubu ve kontrol grubunun TRPM2/TRPM4/TPRM7 immunreaktivitesi karşılaştırıldığında, LSHK grubunun immunreaktivitesinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı (p:0.001). Grup 2 histolojik derecesine göre sınıflandırıldığında 20 hastanın iyi diferansiye, 20 hastanın orta diferansiye, 16 hastanın az diferansiye karsinom tanısı almış olduğu görüldü. TRPM2/TRPM4/TRPM7 immünreaktivitesi histolojik dereceye göre karşılaştırıldığında; TRPM2 immunreaktivitesinin orta ve az diferansiye hasta gruplarında iyi diferansiye gruba göre anlamlı artmış olduğu görülmüştür (p:0.001). Orta ve az diferansiye grupları arasında ise anlamlı değişiklik görülmemiştir (p>0.05). TRPM4 ve TRPM7 gruplarında ise gruplar arası anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). TRPM2/TPRM4/TRPM7 immunreaktivitesi LSHK'lu hastaların tanısında faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca TRPM2'nin gelecekte bu hastaların histolojik diferansiasyon derecesini değerlendirmede katkısı olabilir.

KarsinomaKarsinoma-yassı hücreliLaringeal hastalıklar+5
Betül Yenigün
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri

Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.

BevacizumabBurunNazal mukoza+2
Onur Erdoğan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parotis tümörlerinin tanısında kullanılan ince iğne aspirasyonbiyopsisi, donuk kesit (frozen) inceleme ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin kalıcı histopatolojik sonuçlarla ilişkilerinin retrospektif olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, parotidektomi uygulanan parotis bezi kitlelerinin araştırılmasında kullanılan İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi (İİAB), Donuk Kesit (Frozen) ve Manyetik Rezonans (MR) yöntemlerinin tanısal değerlerinin incelenmesidir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'na 2013-2017 yılları arasında parotis bezinde kitle nedeniyle başvuran ve parotidektomi uygulanan 274 hastanın preoperatif İİAB, MR sonuçları ve peroperatif donuk kesit kayıtları elde edilerek rezeksiyon materyalindeki kalıcı histopatolojik tanı ile karşılaştırılmıştır. İİAB'nin doğru tanıya ulaşmada duyarlılığı %68,5, özgüllüğü %94,1, doğruluğu %88,4, pozitif kestirim değeri %77,1, negatif kestirim değeri %91,2'dir. Donuk kesit incelemenin doğru tanıya varmada duyarlılığı %92,9, özgüllüğü %97,2, doğruluğu %95,3, pozitif kestirim değeri %96,3, negatif kestirim değeri %94,6'dır. MR'ın lezyonları saptama duyarlılığı pleomorfik adenomda %65,4, Warthin tümöründe %87,5, diğer tümörlerde %56, non-neoplastik hastalıklarda %100'dür. MR'ın tüm lezyonlarda toplam doğruluk oranı %71,25 olarak saptanmıştır. İİAB, parotis tümörlerinde sıkça kullanılan kolay ve güvenilir tanı yöntemi olmasına rağmen sonuçları tek başına tatmin edici değildir. Donuk kesit inceleme daha kuvvetli bir yöntemdir. MR, non-neoplastik lezyonlarda kusursuz olmakla birlikte özellikle Warthin tümörün tanısında başarılıdır.

Biyopsi-iğneCerrahi-kulak-burun-boğazDerin dondurma+5
Utku Mete
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis media hastalarında kan serum paraoksanaz 1 ve karbondioksit anhidraz 9 enzim düzeylerinin araştırılması

Kronik otitis media (KOM) ve kolesteatomanın etiyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılmamıştır. Bununla ilgili olarak osteoklastik aktivite, sitokinler, kronik inflamasyon, endotoksinve lipid peroksidasyon ürünlerinin toksik etkileri gibi pek çok neden suçlanmaktadır.Bu hastalarda inflamatuar/antiinflamatuar dengenin inflamatuar etkenlerin daha aktif olduğu bir durumun olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda otit tablosunda kronikleşme sürecinde ve kolesteatom formu oluşumunda antioksidan 2 enzim olduğu bilinen Paraoksanaz (PON) 1 ve Karbonik Anhidraz (CA) 9'un kan serum düzeylerinin etkisinin olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca KOM hastalarında ek hastalık, septum deviasyonu varlığı gibi başka etkenleri de inceleyip serum enzim seviyelerine etkisi olup olmadığını araştırdık. Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde kronik otitis media tanısı alan 18-65 yaş arası 41 hasta ile kontrol grubunu oluşturmak üzere herhangi bir hastalığı olmayan 39 gönüllü sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi.KOM hastalarının rutin odyometrik ve radyolojik tetkikleri yapıldı. Hasta grubun aktif kulak akıntısı olup olmadığı, KOM tarafları, antibiyotik kullanımı, septum deviasyonu, ek hastalık, uyku kaliteleri, YRBT sonucu kolestatom varlıkları not edildi. 2 gruptan da venöz kanlar alınıp santrifüj sonucu elde edilen serumdan PON 1 ve CA-IX enzim düzeyleri Spektrofotometre ile ölçüldü. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda her iki grupta serum enzim düzeylerinin yaş ve cinsiyete bağlı değişmediği görüldü. Hasta grupta serum PON 1 enzimi anlamlı azalmıştı (p<0.001). CA-IX enzim düzeyinin ortancası da hasta grubunda sağlıklı gruba göre azalmıştı ancak istatistiki bir anlamlılık bulunamadı. Bağımsız değişkenlerden septum deviasyonuna sahip hasta grubunda deviasyonu olmayan gruba göre serum PON 1 düzeyleri anlamlı olarak az olduğu tespit edildi (P=0.001). Ek hastalıklara (Diyabetus Mellitus, Hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, Astım, Migren vb.) sahip olan bireylerde ise serum PON 1 düzeyi ve aktivitesi anlamlı olarak artmış bulundu (p=0.033). Kolestatomlu KOM'u olanlarda basit KOM hastalarına göre hem serum PON 1 hem de CA-IX aktivitesi anlamlı bir şekilde azalmıştı (Sırasıyla p<0.001 ve p=0.021). Bu sonuçlar değerlendirildiğinde kronik bir inflamasyonun hakim olduğu bilinen KOM hastalarında PON 1 ve CA-IX gibi antiinflamatuar enzimlerin kronik otitin oluşumunda ve tablonun kolestatomaya ilerlemesi sürecinde koruyucu rolleri olabileceğini ve bu enzim düzeylerinin azalması ile bu klinik tabloların oluşabileceğini göstermektedir.

Ülke Direybatoğulları
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis media tanılı hastalarda vestibuler fonksiyonların video head impulse test ile değerlendirilmesi

Amaç: Kronik otitis media (KOM), iç kulakta fonksiyonel hasara yol açarak sensörinöral işitme kaybı ve diziness'a neden olabilmektedir. Kronik otitis media hastalarının %54'ü, kolesteatomlu hastaların ise %40'ında diziness görülmektedir. Biz bu çalışmamızda kronik otitis media tanılı hastalarda Video Head Impulse Test ile vestibuler fonksiyonları değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2018-Kasım 2018 tarihleri arasında tek taraflı kronik otitis media tanısı almış 30 hasta ile kontrol grubunu oluşturmak üzere 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların ayrıntılı kulak burun boğaz ve otoskopik muayeneleri yapıldı. Odyometri ve temporal kemik bilgisayarlı tomografi tetkikleri elde edildikten sonra hastalar odyometrik ve radyolojik bulguları göz önünde bulundurularak basit KOM, mukozal KOM ve kolesteatomlu KOM olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm hasta ve sağlıklı gönüllülere vestibuler sistemi değerlendirmek amacıyla v-HIT uygulandı. Aynı zamanda katılımcıların tümüne vestibuler sistem patolojisinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla Diziness Engellilik Ölçeği (DEÖ) uygulandı. Bulgular: Kronik otitis media tanılı 30 hastanın 11'inde (%36,7), kontrol grubunu oluşturan 30 sağlıklı gönüllünün 2'sinde (%6.7) patolojik v-HIT saptandı. Hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında lateral kanal ortalama kazançlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken, anterior ve posterior kanal ortalama kazaçları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Basit KOM grubuyla, kolesteatomlu KOM grubu karşılaştırıldığında lateral kanal ortalama kazançlarında anlamlı fark saptandı. Sonuç: Biz bu çalışmamızda elde ettiğimiz bulgularla kronik otit hastalarında vestibuler sistemin anlamlı derecede etkilendiğini gösterdik. Bu anlamda çalışmamız literatür ile uyumludur. Vertigo ve dengesizlik hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilediğinden, kronik otit hastalarında vestibuler sistem değerlendirmesi önemlidir. v-HIT, bu amaçla kullanılabilecek pratik bir test olup diğer testlerden farklı olarak orta kulak patolojilerinden etkilenmemesi ve her üç semisirküler kanalın ayrı ayrı değerlendirilebilmesi nedeniyle kronik otit hastalarında tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik otitis media (KOM), Video Head Impulse Test (v-HIT), kolesteatom

KolestatomaKulak hastalıklarıOtitis media+2
Yağmur Canan Teleke
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik fasiyal paralizi'de monosit/HDL ve monosit/lenfosit parametrelerinin hastalığın evresi ve prognoza etkisinin araştırılması

Amaç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda Monosit/HDL ve monosit/lenfosit oranlarının inflamatuar prosese katkısını, hastalığın şiddetine ve prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2018 Ocak ile 2020 Haziran tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran periferik fasiyal paralizili tanısı konan 48 (19 Kadın / 29 Erkek) hasta ile çalışma grubu ve kliniğimizde başka nedenlerle elektif operasyonu yapılmış 45 (19 Kadın / 26 Erkek) hasta ile kontrol grubu oluşturularak çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubundaki hastaların başvuru anındaki kan tetkiklerinden elde edilen hematolojik parametreler ile kontrol grubundaki değerler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubunun MHO değeri 12.85 ± 1.02 iken kontrol grubunun MHO değeri 12.37 ± 0.88 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Karşılaştırılan diğer parametreler arasında (MLO, NLO, PLO) istatiksel anlamlı farklılık bulunmadı. MHO değeri ile başvuru anındaki House-Brackmann evresi arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. Ayrıca, MR görüntülerinde fasiyal sinirde patolojik kontrastlanma olan vakaların olmayanlara göre NLO değerinin daha yüksek ve istatiksel olarak anlamlı olduğunu saptadık. Tüm hastalar iyileşmiş olduğundan prognoz hakkında yorum yapamadık. Sonuç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda MHO değerinin yüksek olması, etiyopatogenezde inflamatuar ve iskemik süreçlerin rol aldığını desteklemektedir. Prognoz hakkında daha net yorumlar yapılabilmesi için iyileşmenin sağlanamadığı hasta gruplarının daha geniş olduğu çok merkezli seriler ile bu inflamatuar parametreleri çalışmak gerekmektedir.

Fasiyal paraliziHastalık şiddeti indeksiKolesterol-HDL+4
Serkan Şerifler
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sekretuar otitis medianın odyolojik bulgularının manyetik rezonans görüntüleme bulgularıyla korelasyonu

Sekretuar otitis media (SOM), ağrı veya ateş gibi lokal veya sistemik enfeksiyon belirtileri olmadan orta kulak boşluğunda sıvı varlığı ile karakterize edilen bir hastalıktır. Kronik sekretuar otitis media (KSOM) orta kulakta 3 aydan uzun süre kalıcı sıvı varlığına ilişkindir. SOM anamnez, fizik muayene ve odyometri-timpanometri testleri ile teşhis edilir. Orta kulak enfeksiyonları nedeniyle sklerotik plaklar, dış kulak kanalının daralması ve sendromik çocukların zor muayenesi gibi yetersiz teşhis veya başarısızlıklara neden olan bazı nedenler vardır. Bu çalışmada T2 sekans kısa süreli (yaklaşık 3 dakika) temporal kemik MRG kullanarak SOM tanısı ve takibinde MRG' nin etkinliğini göstermeyi amaçladık. KSOM tanı grubundaki 73 hasta kliniğimize ilk kez başvuran KSOM hastasıydı. KSOM tanısı konan 73 hastanın hepsine miringotomi yapılmadan iki gün önce temporal MRG, otoskopik muayene ve odyolojik testler uygulandı. KSOM takip grubundaki 54 hasta daha önce kronik SOM nedeniyle bilateral ventilasyon tüpü (VT) geçirmiştir. 54 hastaya da kısa süreli T2 sekans temporal MRG, otoskopik muayene ve odyolojik tetkikler uygulandı. KSOM tanı grubunda 73 hasta mevcuttu.146 kulağın otoskopisi ve odyolojik tetkikleri yapıldığında 134 kulak KSOM ile uyumluydu. 134 kulağın hepsinde T2 sekanslı kısa süreli MRG' de mastoid hücrelerinde sıvı varlığı görülürken sadece 120' sinde orta kulakta sıvı saptandı. Miringotomi yapılan 134 kulağın 120 'sinde sıvı görülürken 14 kulakta ise sıvı görülmedi. KSOM takip grubundaki 54 hastanın 6'sı SOM nüksü ile uyumlu olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. 48 hastanın 96 kulağı değerlendirmeye alındı. Otoskopisi ve odyolojik tetkikleri normal olan 96 kulağın kısa süreli T2 sekans MRG' de 35 kulakta mastoid hücrelerde sıvı olduğu gösterildi. Orta kulak havalanmasında östaki tüpü ile birlikte mastoid hücrelerin fonksiyonu da oldukça önemlidir. Mevcut yöntemler arasında şu an için mastoid hücrelerdeki sıvıyı değerlendirmede en efektif yöntem kısa süreli T2 sekans temporal MRG olup SOM yönetiminde şüphede kalınan vakalarda yardımcı bir tetkik olarak kullanılabilir.

Kulak hastalıklarıManyetik rezonans görüntülemeOdyoloji+1
Kadir Şinasi Bulut
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subglottik stenozlu hastalarda, trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisi

Laringotrakeal stenozlar (LTS); heterojen bir hastalık grubu olup idiyopatik veya ikincil nedenlere bağlı gelişen glottik, subglottik veya trakeal seviyede hava yolu lümen çapının daralması olarak tanımlanmaktadır. En sık nedeni olan uzun süreli entübasyon dışında; travmalar, koroziv maddeler, operasyon hataları ve konjenital nedenler LTS'in diğer sebepleridir. Larengotrakeal rekonstrüksiyon (LTR) cerrahisi, larinksin sfinkter ve fonasyon fonksiyonlarını sağlayan ve larengotrakeal sistemde solunuma yeterli genişlikte bir lümeni tekrar oluşturmayı amaçlayan bir işlemdir. Bu çalışmada trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisini araştırmayı ayrıca restenoz ile ilişkili klinik ve radyolojik faktörleri, subglottik stenoz gelişimi için risk faktörlerini belirlemeyi ve bu hasta popülasyonunda klinik sonuçların prognostik göstergeleri olarak hizmet edebilecek hasta özelliklerinin olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Entübasyon sonrası subglottik stenoz nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz (TRA) uygulanan 40 hastayı inceledik. Ameliyat öncesi dönemde trakeotomi öyküsü, hastalarda restenoz gelişimi için önemli predispozan faktör olarak tespit edildi. Restenoz gelişen hastalar ile gelişmeyen hasta grubu arasında darlık derecesi açısından anlamlı bir fark saptanamamış olsa da restenoz gelişen hasta grubunda 11 hastadan 9 (%81.8)'u dekanüle edilebilirken restenoz gelişmeyen hasta grubunda 29 hastanın tamamı dekanüle edilebildi ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Entübasyon nedeni, komorbiditeler, ameliyat öncesi, stenoz derecesi ve darlık uzunluğu geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar verse de çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşılamadı. Aynı şekilde trakea uzunluğunun dar segment uzunluğuna olan oranı da anlamlı saptanamamış olup, bu oranın TRA başarısı üzerine etkisinin daha geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar vereceğine inanıyoruz.

AnastomozCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+2
Berkay Güzel
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital koanal atrezili hastalarda transnazal endoskopik cerrahi yöntemin ve stent uygulamasının cerrahi başarısına etkisi, revizyon cerrahi sıklığının değerlendirilmesi ve ek anomali mevcudiyetinin araştırılması

Amaç: Konjenital koanal atrezi(KKA) nadir görülen fakat bilateral olma durumunda hayatı tehdit eden bir malformasyondur. KKA'ya birtakım anomaliler eşlik edebilmektedir. Yıllardır birçok tedavi yöntemi uygulanmış olmasına rağmen yapılan çalışmalarda hala en büyük problemin stenoz oluşması ve revizyon cerrahiye gereksinim duyulmasıdır. Transnazal endoskopik koanal atrezi cerrahisi(TEKAC) günümüzde en çok tercih edilen yaklaşım olup cerrahi başarısı en yüksek olan yöntemdir. Çalışmamızda TEKAC'ın, stent uygulanmasının başarıya etkisi, eşlik eden anomalilerin sıklığı ve cerrahi başarıya etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi(GÜTF) kulak burun boğaz(KBB) kliniğine başvuran ve daha önce KKA cerrahisi geçirmeyen hastalar çalışmaya dahil edildi. KKA tanısı alan 50 hastanın 2 si ameliyat sonrası erken dönemde yoğun bakım ünitesi(YBÜ) takiplerinde exitus olması nedeni ile çalışmadan çıkarılmıştır. TEKAC yapılan hastalar düzenli GÜTF KBB poliklinik kontrollerine çağrıldı endoskopik nazal muayeneleri yapılarak 6 aylık takip sonrası cerrahi sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: TEKAC yapılan 48 hastanın 34'ünde takiplerinde stenoz izlenmemiş olup %70.8 cerrahi başarı oranı saptanmıştır. KKA tanısı alan 48 hastanın 9(%18.8)'unda eşlik eden çeşitli anomaliler tesbit edilmiştir. TEKAC sonrası cerrahi başarısızlıkta erken yaşta cerrahi müdahale, stent uygulanması, bilateral KKA olması ve eşlik eden anomali mevcudiyeti olması gibi faktörler etkili olmuştur. 14(%29.2) hastada ise TEKAC sonrası stenoz gelişmiş revizyon cerrahi gereksinimi olmuştur. Sonuç: KKA'lı hastalarda günümüzde en yaygın kullanılan yöntem TEKAC'dır. Bütün teknolojik gelişmelere rağmen stenoz oluşumu halen cerrahi başarıyı etkileyen en büyük problemdir. Erken dönemde cerrahi gerektiren bilateral KKA ve eşlik eden anomaliler gibi faktörler cerrahi başarısızlıkta en önemli unsurlar olmuştur. TEKAC sonrası stenoz gelişimini engelleyerek cerrahi başarıyı arttırmaya yönelik yeni tedavi stratejileri geliştirilmelidir.

BurunBurun deformiteleriCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Secaattin Gülşen
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda postoperatif bantlamanın ödeme etkisi

Amaç: Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda, postoperatif bantlamanın (POB) ödem ve cilt kalınlığına etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışma Dizaynı: Prospektif, kontrollü, randomize Gereç- Yöntem: Bu çalışma Temmuz 2014 – Ocak 2015 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda burundan nefes alma zorluğu ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 57 olgu üzerinde yapıldı. Hastalar randomize olarak kontrol (n=20), 2-hafta POB (n=17) ve 4-hafta POB (n=20) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara açık teknik primer septorinoplasti uygulandı. Tüm hastaların preoperatif nazal cilt kalınlıkları lineer 7.5 MHz Ultrason (US) probu kullanılarak nasion, rhinion, supratip ve tip olmak üzere 4 ayrı bölgeden ölçüldü. Bu dört ölçümün ortalaması alınarak ortalama nazal cilt kalınlığı (ONCK) hesaplandı. ONCK ölçümüne göre hastalar en kalından en ince cilde doğru sıralandı. Her gruptaki hastalar kendi içinde ikiye ayrıldı: en yüksek ONCK değerine sahip olan ilk yarısı 'kalın ciltli', diğer yarısı ise 'ince ciltli' olarak tanımlandı. Hastaların eksternal splintleri alındıktan sonra kontrol grubuna ek bir POB uygulanmadı. 2- hafta ve 4-hafta POB gruplarında belirlenen süre boyunca 'sosyal hayatın izin verdiği maksimum sürede' POB uygulandı. Tüm hasta ların postoperatif US ölçümleri posoperatif birinci, üçüncü, beşinci haftalarda ve altınca ayda uygulandı. Bulgular: Olguların yaşları 16 ile 61 arasında değişmekte olup, ortalaması 30,0±11,7 idi. Cinsiyetlere göre dağılıma bakıldığında; olguların %57,9'u (n=24) kadın, %43,1'i (n=33) erkekti. Kontrol grubunun sonuçlarıyla karşılaştırıldığında 4-hafta POB uygulanan grubun supratip cilt kalınlığında anlamlı fark olduğu görüldü (p=0.001). ONCK değeri karşılaştırıldığında ise hem 2-hafta (p=0.021), hem de 4-hafta POB (p=0.007) uygulanan hastalarda anlamlı fark oluştuğu görüldü. Tip bölgesinde POB nin yarattığı fark anlamlıya yakın seviyedeydi (p=0.052). İnce cilti hastalarda yapılan analiz POB'nun bu hasta grubunda etkinliğinin olmadığını gösterdi. Kalın ciltli hastaların analizi ise rhinion bölgesinde (p=0.016) ve ONCK (p=0.010) karşılaştırmalarında anlamlı fark ortaya koydu. Kalın-ciltli hastalarda yapılan POB tip (p=0.058) ve supratip (p=0.065) bölgelerinde anlamlıya yakın fark ortaya koydu. Sonuç: POB nazal cildin üzerinde baskı uygulayarak üzeri örtülen kıkırdak yapıya yapışmasına yardımcı olmaktadır. Draping ve tip definisyonunun cerrahi sonuçta belirleyici olduğu kalın ciltli hasta grubunda özellikle tercih edilebilecek bir yöntemdir.

Berke Özücer
Bezmialem Vakıf University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri-kıyılmış kartilajın tek başına, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü ile karıştırılmasının canlılığa ve rezorbsiyona etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, ileri-kıyılmış kartilajın, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü gibi otobiyolojik çeşitli kılıflarla sararak canlılığını deneysel hayvan modelinde histopatolojik olarak araştırmaktır. Ayrıca her iki materyalin kıkırdak doku iyileşmesi ve rezorbsiyonu üzerine olan etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Deney Hayvanları Etik Kurulundan alınan onay sonrasında 12 haftalık, ortalama 3,5 kg, yetişkin 14 adet Yeni Zelenda tavşanı, 3 gruba ayrıldı. Her bir tavşandan 20 cc venöz kan alındı. Daha sonra 10 cc kan trombositten zengin plazma (PRP) diğer 10 cc kan ise konsantra büyüme faktörü (CGF) elde etmek için kullanıldı. Sonrasında her bir tavşanın kulağından alınan kıkırdaktan ileri-kıyılmış kartilaj elde edildi. Bu ileri-kıyılmış kartilaj üçe bölünerek birinci grup yalnız başına, ikinci grup trombositten zengin plazma ile karışıtırlmış, üçüncü grup ise konsantre büyüme faktörü karıştırılmış şekilde hazırlandı. Bu üç greft tavşanda paraspinal bölgeye yerleştirildi. Üç ay sonra tavşanların sırtındaki greftler çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Mikroskobik incelemelerde kıkırdak dokusundaki histopatolojik değişimler ile ilgili olarak laküna içerisindeki kondrosit kaybı, inflamasyon, fibrozis, kıkırdak fragmantasyonu ve kalsifiye alan oluşumları semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Bunun yanında kıkırdak doku canlılığı ve rejenerasyon göstergesi olarak kıkırdak dokuda periferal hücre proliferasyonu, bağ dokusu içerisinde vaskülarizasyon, kıkırdak doku matriksinde proteoglikan artışı ve kıkırdak doku parçaları arasında oluşan bağ dokusu miktarı semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri her bir gruptaki tüm ölçümlerin ortalaması alınarak 0 ile 4 arasında (0= %0-1 yok, 1= %1-25 az, 2= %26-50 orta, 3= %51-75 orta-şiddetli, 4= %76-100 şiddetli) belirlendi. Ölçümler sonucunda histopatolojik değişimler ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "histopatolojik skor" olarak, doku canlılığı ve rejeneratif kapasite ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "rejeneratif skor" olarak belirlendi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histopatolojik skor karşılaştırmasında yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0275) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar görülmüştür. CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grupları arasında ise histopatolojik skor açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p<0.1605). Gruplar arasında yapılan rejeneratif skor karşılaştırmasında ise yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0159) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı artışlar görülmüştür. PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubunda, istatistiksel olarak anlamlı (p<0.0137) bir rejeneratif skor artışı görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız, ileri-kıyılmış kartilajı deneysel hayvan modelinde inceleyen ilk çalışmadır. İleri kıyılmış kartilajın CGF veya PRP ile karıştırılmasının kıkırdak canlılığını arttırdığını ve kıkırdak rezorbsiyonunu azalttığını göstermiştir.

Büyüme faktörleriKulak kıkırdaklarıKıkırdak+2
Yasin Kulaksız
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Efüzyonlu otitis mediada timpanik zardaki renk değişikliği ile efüzyon sıvısınınviskozitesi arasındaki korelasyon

GİRİŞ: Çalışmamızda efüzyonlu otitis medialı(EOM) hastaların timpanik zarlarındaki renk değişikliğinin efüzyon sıvısının viskozitesi ile olan korelasyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Cerrahi kararı verilen hastalardaki sıvı viskozitesinin timpanik membrandaki renk değişikliği ile ilişkisini ortaya koyarak tanı ve tedavide objektif bir kriter ortaya koymak hedeflenmiştir. MATERYAL ve METOD: Tüm hastaların(Grup 1) ve sağlıklı gönüllülerin(Grup 2) KBB muayeneleri sırasında endoskop kullanılarak timpanik membranları fotoğraflandı. Her iki grubun fotoğraflarındaki aynı noktasal bölgelerin RGB değerleri ölçüldü. Hasta grubunda (Grup 1) ameliyat sırasında yapılan parasentez ile elde edilen sekresyonun viskozitesi viskozimetre ile ölçüldü. Efüzyonların tamamı intraoperatif olarak değerlendirildi ve mukoid özellikteydi. Viskozite sonucu 450Cp (centipoise)'nin altında olanlar Grup 1a, 450 cP'nin üstünde olanlar Grup 1b olarak alındı. BULGULAR: Timpanik membrandaki RGB değerleri açısından Grup 1 ile Grup 2 arasında anlamlı fark mevcuttur (p<0,001), Grup 1a ile Grup 1b arasında ise anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Grup 1a ve 1b'de kulakların her birinden yapılan viskozite ölçümü ile timpanik membranın 4 kadranından ölçülen RGB değerlerinin ortalaması arasında yapılan kıyaslamada korelasyon bulunmamıştır. SONUÇ: EOM hastalarında efüzyon sıvısının viskozitesi spontan rezolüsyon için önemli bir faktör olabilir, ancak parasentez yapmadan efüzyon viskozitesi hakkında fikir sahibi olunamamaktadır. Bu çalışmada timpanik membran görüntüsünden elde edilen RGB değerleri ile sekresyonun mevcudiyeti arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur, ancak efüzyonların tamamı mukoid karakterde olduğu için seröz-müköz ayrımı konusunda anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Endoskopik RGB görüntüsü EOM tanı ve tedavisinde fikir verebilen yeni bir modalite olma potansiyeline sahiptir. ANAHTAR KELİMELER: Efüzyolu otitis media, glu, viskozite, RGB(red-green-blue).

Nazan Değirmenci
Bezmialem Vakıf University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timokinon tedavisinin akustik travmaya bağlı iç kulak hasarı üzerine protektif etkisi

ÖZET TİMOKİNON TEDAVİSİNİN AKUSTİK TRAVMAYA BAĞLI İÇ KULAK HASARI ÜZERİNE PROTEKTİF ETKİSİYENİGÜN A, Akustik travmaya bağlı iç kulak hasarı oluşturulan sıçanlarda Timokinon tedavisinin sonuçlarının değerlendirilmesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2012.Amaç:Akustik travmaya maruz kalma ile oluşan iç kulak hasarına karşı Timokinon'un tedavi edici etkisi olup olmadığını araştırmak.Gereç- Yöntem:Ocak 2012- Şubat 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 32 adet erkek Wistar Albino sıçan üzerinde yapılan çalışmada sıçanlar 4 gruba ayrıldı.1.grup: yalnız akustik travma verilen grup (105 dB SPL, beyaz gürültü, 4 saat)2.grup: akustik travma ile Timokinon tedavisi verilen grup (10 mg/kg i.p.)3.grup: yalnız Timokinon tedavisi verilen grup (10 mg/kg i.p.)4.grup: kontrol grubu (10 mg/kg i.p. Salin).Sıçanların işitmelerinin bazal değerleri Distorsiyon product otoakustik emisyon (DPOAE) ve Odituar beyin sapı cevabı (ABR) ölçümleri ile yapıldı. Sonrasında akustik travma verilecek grup sıçanlar 4 saat süreyle 105 dB SPL beyaz gürültü ile akustik travmaya maruz bırakıldı. Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta Timokinon akustik travmadan 24 saat önce uygulanmaya başlanarak akustik travmadan sonra 10 gün boyunca uygulandı. Çalışmadaki sıçanlara 1, 5 ve 10 gün sonraki DPOAE ve ABR testleri uygulandı. Çalışma sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek alınan kan örneklerinden AOPP, SOD, MDA değerlerine bakıldı.Bulgular:Çalışmamızda akustik travma uyguladığımız 1. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında travma uygulanmasından 1, 5 ve 10 gün sonra travmanın etkisinin devam ettiği izlendi. Akustik travma ile Timokinon uygulanan 2.grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında travma sonrası 5. ve 10. günlerde Timokinon'un olumlu etkisiyle tüm frekanslarda travma öncesindeki bazal ölçümler kadar anlamlı bir düzelme izlendi. Timokinon uygulanan 3. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında Timokinon'un işitme üzerine herhangi bir negatif etkisi olmadığı izlendi. Kontrol grubu olan 4. grupta DPOAE ve ABR sonuçlarında stabil bir seyir izledik. Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta MDA (µmol/L) değerleri sadece akustik travma uygulanan gruba göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Akustik travma + Timokinon uygulanan grupta SOD (U/ml) değerleri sadece akustik travma uygulanan gruba göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Gruplar arasında AOPP (µmol/L) değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p= 0,06 ).Sonuç:Akustik travma günümüzde oldukça sık karşılaşılan maliyet ve sağlık açısından önemli problemler oluşturan bir patolojidir. Timokinon akustik travmayı önlemede ve tedavide kullanılabilecek yaygın, kolay erişilebilir ve uygulanabilir otoprotektif bir maddedir.Anahtar Kelimeler:Akustik travma, Timokinon, Otoakustik emisyon, Odituar beyin sapı refleksi

Alper Yenigün
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fasial sinir hasarına konsantre büyüme faktörü uygulamasının elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı sıçanlarda fasial sinir ezilme yaralanması modelinde konsantre büyüme faktörünün(CGF) sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisini elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak incelemektir. Aynı zamanda CGF'nin etkisini trombositten zengin plazma(PRP) ve deksametazon tedavisi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 12 haftalık, ortalama 300-350 gr, 48 adet wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı; sham grubu (n=8), kontrol grubu (n=8), deksametazon grubu (n=8), PRP grubu (n=8), CGF grubu (n=8). Toplam 8 adet sıçan PRP ve CGF elde etmek için kullanıldı. Sham grubu dışındaki tüm gruplarda fasiyal sinirin bukkal dalı 1 dakika boyunca mosquito klemp ile travmatize edildi. Fasial sinir uyarı eşikleri travma öncesi, travma sonrası ve dördüncü haftanın sonunda ölçüldü. Dördüncü haftanın sonunda eksize edilen hasarlı bölge, elektron mikroskobu altında incelendi. Akson çapı, miyelin kılıf kalınlığı ölçüldü ve g-oranı hesaplandı. Bulgular: Tüm gruplar arasında tedavi sonrası uyarı eşikleri karşılaştırıldığında sadece CGF grubunda uyarı eşiği diğer gruplardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). CGF grubunda akson çapı kontrol, deksametazon ve PRP grubuna göre anlamlı olarak daha kalın bulunmuştur (p<0.0001). Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında akson çapları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplar arasında miyelin kılıf kalınlığı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. CGF grubunda g-oranı kontrol (p=0.0047), deksametazon (p=0.0011) ve PRP (p=0.0024) grubuna göre anlamlı olarak daha büyük bulunmuştur. Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında g-oranı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, CGF'in fasial sinir üzerindeki rejenerasyon etkisini histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda CGF'in sinir rejenerasyonu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmeye etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin plazma, fasial sinir, deksametazon, sinir iyileşmesi

Büyüme faktörleriDeksametazonElektrofizyoloji+4
İsmail Çelik
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide osteotomilerin sistemik inflamasyona ve erken postoperatif dönem yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışma, rinoplastide klasik osteotomi, piezocerrahi ile olan osteotomi ve osteotomi yapılmayan vakalarda erken postoperatif dönemdeki sistemik inflamasyon, periorbital ödem, ekimoz ve hayat kalitesini değerlendirme ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmaya 175 hasta dahil edilmiştir. Hastalar osteotominin uygulama şekline göre, Grup 1 (n=80) klasik osteotomi yapılanlar, Grup 2 (n=63) Piezocerrahi ile osteotomi yapılanlar, Grup 3 (n=32) Osteotomi yapılmayanlar olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1.gündeki kanlarından nötrofil-lenfosit oranı (NLR), lenfosit-monosit oranı (LMR), platelet-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve sistemik inflamatuvar marker (SIM) değerleri inflamatuvar aktiviteyi değerlendirmek için hesaplanmıştır. Hemoglobin (Hb), CRP, ESR, albümin değerleri de kaydedilmiştir. Postoperatif 1. günde ödem, ekimoz skorlaması ve QoR-15 iyileşme kalitesi anketi uygulanmıştır. Gruplar kan parametreleri, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Kan parametrelerine bakıldığında NLR'deki artış ve Hb'deki azalma miktarı Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede daha fazlaydı. SII değerindeki artış Grup 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede fazlaydı. Grup 1 ve 2 arasında bu parametrelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ödem ve ekimoz Grup 3'te anlamlı derecede daha azdı. Grup 2'de ise Grup 1'e göre ekimoz daha azken, ödem açısından anlamlı farklılık saptanmadı. QoR-15 skorlarına göre beş alanda (fiziksel konfor, ağrı, fiziksel bağımsızlık, psikolojik destek ve duygudurum) yapılan değerlendirmeye göre Grup 3'te Grup 1 ve 2 ye göre anlamlı derecede daha yüksek skorlar elde edildi. Grup 1 ve 2 arasında hayat kalitesi skorları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Rinoplastide osteotominin klasik ya da piezocerrahi aletiyle yapılması arasında ekimoz açısından anlamlı bir farklılık olmasına rağmen bu durum inflamasyon artışı ve hayat kalitesi açısından anlamlı bir fark oluşturmamıştır. Osteotomisiz grup ise inflamasyon, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarının tamamında osteotomili gruplara göre üstündür. Bizim sonuçlarımıza göre osteotomide inflamasyon artışının daha fazla olmasında uygulanan osteotomi tekniğinden ziyade, osteotominin kendisi bir sebeptir.

Emre Polat
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik süpüratif otitis medialı hastalarda kolesteatomun görüntülenmesinde ekoplanar difüzyon ağırlıklı magnetik rezonansın yeri

Amaç: Kolesteatomlu kronik otit şüphesiyle operasyona giden hastalarda, preoperatif kolesteatomun görüntülenmesinde Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın değerini araştırdık.Materyal ve Metod: Nisan 2009 ile Eylül 2010 tarihleri arasında primer kazanılmış kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. . Hastaların 34'ü erkek, 24'ü bayandı. Yaş aralığı 9 ile 67 arasında olup, ortalama yaş 22'ydi. Bütün hastalardan patolojik tanı için doku örneği alındı. Bütün hastalara preoperatif 2 ile 14 gün arasında Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans ile birlikte T2 ağırlıklı konvansiyonel magnetik rezonans çekildi. Bütün Magnetik Rezonans görüntüleri baş-boyun radyolojisinde deneyimli tek bir radyolog tarafından değerlendirildi. T2 ağırlıklı görüntülerde lezyonun lokalizasyonun tariflendiği yerde, Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda aynı lokalizasyonda beyin dokusu ile karşılaştırıldığında yüksek yoğunluklu sinyal tutulumu varsa radyolojik olarak kolesteatom diye değerlendirildi. Operasyon bulguları ve patoloji sonuçları ile Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans bulguları karşılaştırıldı.Bulgular: Operasyonda hastaların 37'sinde kolesteatom saptandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda hastaların 50'sine doğru tanı konuldu. Bunların 31'i doğru pozitif, 19'u doğru negatif tanıydı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda yanlış negatif tanı konulan 6 hastanın 2'sinde kuru içi boş retraksiyon cepleri vardı. 3 hastada kolesteatom boyutu 5mm'den küçüktü. 1 hastada yanlış negatiflik kafa tabanındaki hava-kemik artefaktına bağlandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda 2 hastaya yanlış pozitif tanı konuldu. Yanlış pozitiflik 1 hastada hareket artefaktına bağlandı. Diğer hastada ise operasyonda yaygın timpanoskleroz vardı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın sensivitesi, spesifitesi, pozitif prediktif ve negatif prediktif değeri sırasıyla %83, %90, %93 ve%76 bulundu.Sonuç: Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans özellikle 5mm'nin üzerindeki kolesteatomların görüntülenmesinde yüksek sensitivite ve spesifitesiyle, değerli bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar Kelimeler:Kronik Otitis Media, Kolesteatom, Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKolestatomaKulak hastalıkları+2
Ali Evlice
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun epidermoid karsinomlarında selektif boyun diseksiyonunun yeri

Amaç: Bu çalışma baş boyun epidermoid karsinomlu hastalarda selektif boyundiseksiyonun kanser evrelemesine katkısı ve onkolojik olarak yeterliliğini araştırmakamacıyla yapıldı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AnabilimDalı'nda Ocak 1993 ve Eylül 2008 tarihleri arasında, baş boyun epidermoid karsinomluhastalara yapılan selektif boyun diseksiyonları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya24 ay ve daha uzun takip süresi olan ve selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 315hasta alındı. Yetmişaltı hastaya bilateral selektif boyun diseksiyonu uygulandığı içintoplamda 391 boyun diseksiyonu spesmeni incelendi.Bulgular: Birinci grupta; klinik olarak N0 tespit edilen 223 hastaya yapılanselektif boyun diseksiyonları incelendiğinde, larinks epidermoid karsinomu tanılıhastaların 25'inde (%16,1) okült metastaz saptandı. Supraglottik larinks karsinomlu birhastanın takibinde (%4) boyunda nüksle karşılaşıldı. Oral kavite karsinomlu hastalarınboyun diseksiyonu spesmenlerinden yirmisinde (%30,7) epidermoid karsinommetastazına rastlandı. Okült metastazı olan üç hastanın (%15) boyunlarında nüksgözlendi. İkinci grupta; kontralateral selektif boyun diseksiyonu yapılan 82 hastaincelendiğinde, 69 larinks karsinomlu hastanın otuzikisinde (%46,3), 11 oral kavitekarsinomlu hastanın dördünde (%36.3) metastaz saptandı. Takiplerinde nüks görülmedi.Üçüncü grupta; on klinik N1 larinks epidermoid karsinomlu hastaya selektif boyundiseksiyonu yapıldı. Bu hastaların 8'inde histopatolojik olarak metastaz gösterilirken2'sinde metastaz görülmedi. Takiplerinde nüks görülmedi.Sonuç: Çalışmamızda baş boyun kanserli hastalarda boyuna okült metastazlarısaptamada ve klinik N0 ve seçilmiş klinik N1 boyunlarda selektif boyun diseksiyonuyapılmasının evrelemenin daha doğru yapılmasını sağladığı görüldü. Selektif boyundiseksiyonu sonrası düşük oranda bölgesel nüks gözlenmesi ve radikal boyundiseksiyonu sonrası görülen nüks oranlarına benzer nüks oranları görülmesiuygulamanın onkolojik olarak da yeterli ve etkin olduğunu gösterdi.Anahtar sözcükler: Baş boyun epidermoid karsinomları, selektif boyun diseksiyonu,lenfatik metastaz

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazKafa ve boyun neoplazmları+4
Kemal Tüzün
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre IV larenks kanserlerinde sağkalım sonuçlarımız

Evre IV Larenks Kanserlerinde Sağkalım SonuçlarımızAmaç: Larenks kanserleri üst solunum yolu ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Evre IV larinks kanserleri ise oldukça nadir rastlanmakta olup bütün larinks karsinomlarının % 5'ini oluşturmaktadır. Larenks kanserlerinin tedavisi; son yıllarda konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramış organ koruma protokolleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada evre IV larenks kanseri nedeniyle farklı tedavi modaliteleri alan hastaların sağkalım sonuçlarına bakılıp, bunu etkileyen faktörler incelenerek güncel ve en uygun tedavi seçimini tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2001 ve 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında evre IV larenks kanseri tanısıyla başvuran 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Total larenjektomi ve radyoterapi alan 13(%14.1), sadece kemoradyoterapi uygulanan 12(%13), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan 16(%17), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alan 51(%55,5) hasta şeklinde 4 gruba ayrılarak incelendi. Grupların genel sağkalım, hastalığa spesifik sağkalım sonuçları ve rekürrens oranları karşılaştırıldı. Bu sonuçları etkileyen faktörler incelendi.Bulgular: Hastaların genel sağkalım %37(34/92) ve hastalığa spesifik sağkalım %41.5(34/82) olarak bulunurken, ölümlerin %89,5'i(43/48) ilk 3 yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Hastalığa spesifik sağkalım, uygulanan tedavi yöntemlerine göre ise total larenjektomi ve radyoterapi alanlarda %36(4/11), kemoradyoterapi alanlarda %27(3/11), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılanlarda %42(6/14), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alanlarda %45(21/46) olduğu ortaya çıkmıştır. Sadece kemoradyoterapi protokolü uygulanan grup da sağkalım oranlarının diğer gruplara göre düşük olduğu izlendi. T ve N'e göre hastalığa spesifik sağkalım bakıldığında T3 ve T4 gibi lokal ileri evre tümörlerin erken evre tümörlere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görüldü . N0 ve N+ hastaları karşılaştırdığında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Kemoradyoterapi alanlarda ve total larenjektomi beraberinde boyun diseksiyonu yapılanlarda hem rekürrens oranlarının fazla hem de kemoradyoterapi grubunda tahmini ortalama rekürrens çıkış süresinin kısa olduğu dikkat çekti. TNM sınıflamasına göre rekürrens oranlarına baktığımızda lokal ileri evre tümörlerde rekürrensin fazla olduğu bulundu.Sonuç: Evre IV larenks kanserlerinde günümüzde uygulanabilecek tedavi yöntemleri rağmen yüksek mortalite oranları dikkati çekmektedir. Bu yüzden hastaların erken evrelerde başvurması halen önemini korumaktadır. Larenks kanserlerinde hastalıksız yaşam süresini, sağkalımı ve organ korunmayı arttırabilmek için tümör davranışı hakkında bilgi edinilmeli ve bu duruma etki eden faktörler detaylı incelenmelidir.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, hastalığa spesifik sağkalım, rekürrens

Laringeal neoplazmlarNeoplazm evreleriNeoplazmlar+2
Erhan Kayıkçıoğlu
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite ve orofarinks yassı epitel hücreli karsinomlarında HPV 16'nın rolü

Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalarda oral kavite ve orofarinks kanserlerinde human papilloma virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği düşünülmektedir. Baş ve boyun bölgesi için kanıtlanmış en yüksek kanserojen genotip HPV p16'dır ve özellikle orofarengeal yassı epitel hücreli kanserlerde görülmektedir. HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserleri HPV negatif gruba göre daha genç yaşta görülme, erkeklerde daha sık görülme ve cinsel davranışlar ile güçlü ilişkisi olması açısından farklılık göstermektedir. Bu gözlemler HPV ilişkili tümörlerde tedavi seçenekleri ve tedavinin önemli sonuçları, aşıların rolü ve gelecek yıllarda uygulanabilecek hedefe yönelik tedavi konusundaki soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) kulak burun boğaz (KBB) kliniğine başvuran dudak harici oral kavite ve orofarinks yassı hücreli kanserli hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak HPV p 16 antikorları uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Bulgular: Ellibeş olguda (%76.4) p16 ekspresyonu negatif, onyedi (%23,6)'sinde pozitif saptandı. Prognostik parametrelerle p16 ekspresyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Fakat orofarengeal kanserlerde sağ kalım açısından HPV pozitif ve negatif grup arasında anlamlı fark görüldü (p=0.032). Sonuç: Hastalık yönetimi ile ilgili olarak, var olan bilgilere göre HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserlerini daha olumlu sonuçları nedeniyle HNSCC'nin ayrı bir alt grubu olarak düşünebiliriz. HPV pozitif oral kavite ve orofaringeal kanserler HPV negatif hastalığa göre kemoterapi ve radyoterapiye daha iyi cevap verir. HPV 16'nın varlığı/yokluğu prognostik bir belirteç olarak düşünülebilir fakat kullanımı henüz onaylanmamıştır. Oral HPV enfeksiyonu hakkında hala birçok soru araştırılmaktadır. Gelecek klinik çalışmalarda, kanser merkezleri baş-boyun hastalarını HPV statülerine göre sınıflandırmalıdır. Bununla birlikte, özellikle de ana patojenik ajanın bilindiği kanserler için en iyi tedavinin korunma olduğunu daima vurgulamalıyız. Anahtar Kelimeler: Oral kavite ve orofarinks kanseri, Human papilloma virüs p16, İmmünohistokimya.

Ağız neoplazmlarıFarenks neoplazmlarıKarsinoma-yassı hücreli+5
Koray Tümüklü
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genişletilmiş parsiyel larenjektomili hastalarda postoperatif bulgular ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Larenks kanseri nedeniyle parsiyel larenjektomi ve genişletilmiş parsiyel larenjektomi olan hastaların larengeal fonksiyonların ne kadar etkilendiği, hastaların ses kalitesinin son durumu, hastaların larenjektomiden sonraki dönemdeki hayat kalitesi değerlendirildi. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde Mayıs 2010 ile Aralık 2015 tarihleri arasında larenks kanseri tanısı almış parsiyel larenjektomi ve genişletilmiş parsiyel larenjektomi yapılmış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara 3 formdan oluşan anket formları doldurtuldu. Hastaların bulguları SPSS 22.0 kullanarak birbirleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 102 parsiyel larenjektomi yapılan hasta ile başlandı. Bunlardan 12 hasta takiplerde total larenjektomiye çevirildi ve bu hastalar listeden çıkarıldı. Kalan 90 hastadan 67'si anketimize katıldı.. Hastaların hayat kalitesi, ses kalitesi, hastanede kalış süresi, nasogastrik çekme süresi, tümörün yerleşim yeri, dekanülasyon süresi, gıdalarla öksürük ilişkisi larenjektomi tiplerine göre değerlendirildi. Sonuç: Larenjektomi tiplerine göre fonksiyonel skoru(FS), sosyal fonksiyon skoru(SFK), semptom skoru(SK), yorgunluk skoru(FAS), genel sağlık skoru(GSS), yutma semptomlarının skoru(HNSW) hesaplanarak karşılaştırma yapıldı. Bu karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Ses kalitesi açısından GSCL-SGL, SCL-SGL, GSGL-SGL grupları arasında anlamlı fark vardı(Sırasıyla p=0.001, p=0.004, p=0.004). Anahtar Kelimeler: larenks kanseri, hayat kalitesi, ses

Sercan Çıkrıkcı
Gaziantep University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı mastoidektomi ameliyatı yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrasındaki kemik yolu iletim cevaplarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda mastoidektomi ameliyatlarında kullanılan tur cihazlarının kemik yolu iletim cevaplarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2012 Temmuz-2014 Eylül Yılları arasında kliniğimizde kronik otitismedia tanısı nedeniyle mastoidektomi operasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak hangi hastaya ne tip mastoidektomi ameliyatı yapıldığı incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, ameliyat olan kulak yönü, preoperatif odyolojik tetkikleri, mastoidektomi tipi, postoperatif odyolojik tetkik değerleri incelenerek istatiksel analizi yapıldı. Operasyon öncesi kemik yolu iletim cevapları ile radikal mastoidektomi, canal wall down (CWD) ve canal wall up (CWU) mastoidektomileri sonrası kemik yolu iletim cevapları karşılaştırıldı. Çalışmamıza dahil edilen toplam 45 hastanın (27 kadın, 18 erkek) ortalama yaşının 32,8 olduğu (median 31), 23 hastanın sol, 22 hastanın sağ kulaktan ameliyat olduğu belirlendi. Radikal mastoidektomi, CWD ve CWU mastoidektomi ameliyatı olan hastalarda kullanılan tur cihazının kemik yolu iletim cevaplarında etkisini görmek için preoperatif ve postoperatif dönemde 6. aydaki sonuçları konuşma frekansları olan 0,5 – 1 ve 2 kHz frekanslarıyla 4 kHz frekansındaki değerler incelendi. Preoperatif ve postoperatif 6. ayda saptanan değerlerin değişimleri istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; mastoidektomi ameliyatı sırasında kullanılan tur motoru ile oluşan vibrasyon etkisinin ve tur motoru ile oluşan gürültünün çalışmaya alınan mastoidektomi ameliyat tiplerinde anlamlı bir değişikliğe yol açmadığı, ayrıca yaş, cinsiyet ve ameliyat olan kulak yönü gibi demografik özelliklerin de etkisinin olmadığı bulunmuştur.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıKulak kemikçikleri+2
Funda Kıroğlu Ağar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sinonazal inverted papillomalı hastalarda P53, Kİ67, human papillomavirüs araştırılması ve klinik sonuçlarımız

Sinonazal İnverted Papillomalı Hastalarda P53, Ki67, Human Papillomavirüs Araştırılması Ve Klinik Sonuçlarımız Amaç: Bu çalışmada sinonazal inverted papillomalı hastalarda tümör süpresör gen olan p53, hücre proliferasyon belirleyicisi ki67 düzeyi ve etyolojik ajan olarak human papilloma virüs varlığı araştırılması, p53 ve ki67 ekspresyonlarının yaş, cinsiyet, sigara alışkanlığı, tümör lokalizasyonu, malign transformasyon, rekürrens, tümör Krause evresi gibi değişkenlerle olan ilişkisini saptamak, tümörün evresine göre seçilen tedavi yöntemlerini ve bunların postoperatif klinik sonuçlarını (rekürrens, maligniteye dönüşüm) analiz etmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2006 ve 2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında sinonazal inverted papilloma tanısıyla opere edilen 41 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların patolojik doku örnekleri ve on adet normal nazal mukoza doku örnekleri değerlendirildi. Doku örnekleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanan p53 ve ki67 antikorları ile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile poliklonal human papilloma virüs varlığı araştırıldı. Human papilloma virüs pozitif olgularda PCR ile HPV 16 ve 18 tiplerinin varlığı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 32'si (% 78) erkek, 9'u (% 22) ise kadındı. Ortalama yaş 54,46 (32-81) olarak bulundu. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre 3,55 kat fazla idi. Çalışmamızda ortalama takip süresi 36,8 ay olup (3-86 ay), bir vakada iki defa, on vakada bir kez rekürrens (% 26,8) izlendi. Nüks izlenen 11 vakanın onu maksiller sinüs kaynaklıydı. Bu on vakanın yedisinde ilk operasyonda medial maksillektomi yapılmadığı görüldü. Medial maksillektomi yapılmayan hastalarda nüks daha fazla görüldü. Değerlendirilen 41 hastanın 38'inde malign transformasyon gözlenmedi, üç tanesinde malign transformasyon gözlendi. Malign dönüşümü olmayan 38 inverted papillomalı vakanın hiçbirinde polimeraz zincir reaksiyonunda (PCR) human papilloma virüs saptanmadı. Malign dönüşümü olan inverted papillomalı üç vakada (% 7,3) da human papilloma virüs saptandı. Bu üç olguda saptanan human papilloma virüs tip 16 (2 olgu) ve tip 18 (1 olgu) olup bunlar yüksek riskli human papilloma virüs tipleridir. P53 ekspresyonu ile; rekürrens ve malignite arasında anlamlı ilişki saptandı. Yaş, cinsiyet, sigara ve Krause tümör evrelemesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ki67 ekspresyonu ile; malignite arasında ilişki olduğu saptandı. Cinsiyet, sigara, Krause tümör evrelemesi ve rekürrens arasında ilişkisi olmadığı saptandı. Sonuç: P53 ekspresyonun rekürrens ve malign transformasyonda, ki67 ekspresyonunun malign transformasyonda etkili olduğu saptandı. Malign transformasyonu olan sinonazal inverted papillomalı hastaların hepsinde HPV pozitifliği görüldü. Malignitenin öngörülmesi konusunda primer tümöre ait p53 ve ki67 ekspresyonları, human papilloma virüs varlığı klinisyen için aydınlatıcı sonuçlar verebilir. Anahtar Kelimeler: İnverted papilloma, p53, ki67, HPV, sinonazal

Gen ifadesiGenler-P53Ki-67+5
Fercan Urlu
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanıdan sonra radyoterapi alan larenks kanserli hastalarda nüks sonrası kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada ilk tanı anında küratif radyoterapi ile tedavi edilen ve sonrasında rekürrens gelişen hastalarda kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisininin ve sağkalım üzerine etki eden diğer faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ve Ocak 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, tanıdan sonra radyoterapi uygulanan larenks kanserli hastalarda gelişen nüks üzerine kurtarma cerrahileri uygulanan 42 hasta, maksimum 10; minimum 3 yıl takip süresiyle çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar nüks sonrası lezyon lokalizasyonuna göre, uygulanan cerrahi şekline göre ayrıştırıldı. Rekürrens sonrası uygulanan tedavi şekli ve uygulanan kurtarma cerrahisinin üç yıllık ve beş yıllık sağkalım oranları belirlendi. Kurtarma larenjektomi sonrası oluşan komplikasyonlar belirlenip komplikasyonların tedavi şekilleri de incelendi. Bulgular: Rekürrens sonrasında hastaların 5'inde lezyon tek bölgede lokalize iken, 37 hastada transglottik olarak saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 42 hastanın rekürrens sonrasında 8'ine kordektomi, 24'üne total larenjektomi, 10'una total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapıldı. Hastaların verileri değerlendirildiğinde, genel sağkalım %59,5; üç yıllık hastalıksız sağkalım %67,2; 5 yıllık hastalıksız sağkalım oranı %57,5 olarak saptandı. Genel rekürrens oranı ise %23,8 olarak bulundu. Tiroidektomi yapılanlarda ve tiroidektomi yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %50,8; %30, rekürrens oranı sırasıyla %33,3; %6,6 olarak bulundu. Elektif selektif boyun diseksiyonu yapılanlarda ve elektif selektif boyun diseksiyonu yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %26,7; %43,1, rekürrens oranları sırasıyla %30; %28 olarak tespit edildi. Sağkalım ve rekürrens açısından tüm bu ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Tek başına kurtarma total larenjektomi yapılan ve kurtarma total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapılan toplam 34 hastanın %64'ünde farengokütanöz fistül tespit edildi. Bunların %36,3'ü primer süturasyon veya günlük pansumanlarla, %54,5'i pektoral kas flebiyle, %9'u radial ön kol flebiyle onarımları yapıldı. Sonuç: Radyoterapi sonrasında kurtarma cerrahisi uygulanan larenks kanserli olgularda kurtarma cerrahisi sağkalım üzerine olumlu etki sağlamak ile birlikte yüksek oranda komplikasyon riskine sahip bir tedavi modalitesidir. Serimizde sınırlı hastada organ koruyucu cerrahi yapılmış olup total larenjektomi yapılan hastalarla benzer sağkalım ve cerrahi sonrası benzer rekürrens oranları tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, rekürrens, kurtarma larenjektomi, organ koruyucu kurtarma larenjektomi

Cerrahi-kulak-burun-boğazLaringeal neoplazmlarLarinjektomi+4
Murat Volkan Çiftçi
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larengofarengeal reflü hastalarında lansoprazol ve lansoprazol+domperidon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Laringofarengeal reflü (LFR) tanısı ve patofizyolojisi hala tam olarak ortaya konulamamış bir hastalıktır. Tanıda altın standart olarak kabul edilen pH monitörizasyonunun uygulama zorluğu sebebiyle tanı amaçlı kullanılmasının hastalar tarafından reddedilmesi ve araştırmalar haricinde poliklinik şartlarında tanı yaklaşımları arasında yer almaması nedeniyle LFR tanısında daha pratik olan ve takiplerde kolaylıkla kullanılabilecek bir yönteme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle ampirik olarak verilecek proton pompa inhibitörleri (PPİ) sonrası semptom ve bulguların değerlendirilmesi ve tedavi sonrası gelişmelerin tanıyı desteklemesi daha çok kullanılan bir tanı metodu haline gelmiştir. Bu çalışma ile LFR düşünülen hastaların semptom ve bulguları skorlandı. Tedavide iki farklı ampirik tedavi protokolü kullanılmış olup tedavinin 1. ve 3. ayında semptom ve bulgular tekrar skorlandı ve iki protokolün birbirlerine üstünlükleri karşılaştırıldı. Metod: Bozok Üversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğine 2015 yılında başvuran ve klinik olarak Reflü Semptom indeksine göre LFR düşündüren hastalar larengofarengeal reflü şüphesi ile çalışmaya alındı. Bütün hastalara baş boyun muayenesi, nazal ve larengeal endoskopik muayene yapıldı. Videolaringoskopik muayene görüntüleri kaydedildi ve muayene sırasında saptanan bulgular Reflü Bulgu İndeksi olarak kayıt altına alındı. Çalışmaya RSİ≥ 13 ve RBİ ≥7 olan yaşları 18 ile 75 arasında degişen (ortalama yaş 50.6), 12'si erkek, 28'i kadın toplam 40 hasta alındı. Hastalar randomize olarak eşit iki guruba ayrıldı. Bir gruba yemekten yarım saat önce 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg diğer gruba ise 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg+ Domperidon 10 mg kombinasyonu verildi. Bu hastalara tedavi öncesi yapılan RSİ ve RBi puanlaması, endoskopik muayeneleri ve tedaviye yanıtları 1. ve 3. aydaki kontrollerinde tekrar değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamız sonuçlarına göre her iki tedavi protokolünün tedavi öncesi ve 3. ay sonu değerleri karşılaştırıldığında PPi tedavisine prokinetik ajan eklenmesinin sadece PPi kullanılan hasta grubuna göre üstünlük sağlamadığı sonucuna ulaştık. Sonuç olarak bu çalışma ile RBi 7'nin, RSi 13'ün üzerinde olup antireflü tedaviden fayda gören hastalarda hem tanıyı kesinleştirmiş hem de RBİ ve RSİ' nin pratik geçerliliğini göstermiş olduk. Ayrıca bu skorlama sistemi ile gereksiz ilaç kullanımı önlenirken, poliklinik şartlarında kolaylıkla uygulanabilecek bir yöntem elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Gastroözefageal reflü, larengofarengeal reflü , proton pompa inhibitörü, öksürük, reflü semptom indeksi, reflü bulgu indeksi

Antiülser ajanlarAntiülser ajanlarBelirti ve semptomlar+6
İbrahim Akın
Yozgat Bozok University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon nedenleri

Amaç: Bu çalışma koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon cerrahisi geçiren hastalarda bunun nedenlerini,hastaların sosyokültürel düzeyinin ve kullanılan cerrahi yöntemin reimplantasyon ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı Gereç ve Yöntem:Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon ihtiyacı olan 62 hasta ile yine Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde koklear implant cerrahisi uygulanmış olup ama reimplantasyon ihtiyacı olmayan 62 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi.Hasta verileri ve dosyaları retrospektif olarak incelendi.Uygulanmış cerrahis yöntemler gözden geçirildi..Hasta yakınlarına soru-cevap tarzında anket yöntemi ile sosyokültürel düzeyle ilişkili verilere ulaşıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilmiş 1487 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 66 hastaya(%4.43) reimplantasyon cerrahisi uygulandı.Kontrol grubu ve reimplantasyon cerrahisi yapılan tüm hastaların annelerinin eğitim durumu,babalarının eğitim durumu incelendi.Ayrıca tüm hastaların gelir düzeyi ve yaşam alanı değerlendirildi.Reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların 58 tanesi (%93.4) Oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknikle opere edilmişti. 4 tanesi (%6.6) düz açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile opere edilmişti. Aynı marka ve model cihazlar göz önüne alındığında 994 hastaya oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile operasyon yapılmış ve 58 inde (%5.8) reimplantasyon ihtiyacı olmuş.188 hastaya ise düz açıyla yerleştirme yöntemi ile operasyon yapılmış ve 4 ünde (%2.1) de reimplantasyon ihtiyacı olmuş. teknik değişikliğinden önceki reimplantasyon oranımız %5.8 iken yeni teknik ile bu oran %2.1 olarak tespit edilmiş. Sonuç:Düz açıyla yerleştirme yöntemi dediğimiz teknik ile reimplantasyon oranının önemli ölçüde azaldığı görüldü.Sosyoekonomik düzey yükseldikçe daha az oranda reimplantasyon ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Reimplantasyon cerrahisi,düz açı ile yerleştirme yöntemi,ebeveyn eğitim durumu,yaşam alanı,gelir düzeyi

Ana-baba eğitimiCerrahi-kulak-burun-boğazKoklea hastalıkları+6
Abdulkerim Başaran
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vokal kord mukozal hasarının iyileşmesinde otolog trombositten zengin plazma (PRP) ve kök hücre etkinliğinin deneysel model üzerinde karşılaştırılması

Amaç: Tavşan modelinde vokal kord hasarı sonrası, PRP (platelet zengin plazma) ve adipoz kaynaklı kök hücre uygulamalarının iyileşme üzerine etkinliğinin histopatotojik olarak karşılaştırılması. Gereç ve yöntem: Araştırmada, 3 dişi ve 7 erkek olmak üzere toplam 10 adet "Yeni Zelanda tavşanı" kullanılmıştır. Çalışma grubu kontrol grubu (Grup 1), skar grubu (Grup 2), ADSC grubu (grup 3) ve PRP grubu (grup 4) olarak belirlenmiştir. Kontrol grubu olarak herhangi bir girişim uygulanmamış 4 vokal kord kullanılmıştır. PRP grubunda deneklerin sol vokal kordlarına 2mm 'lik mikrocup forseps ile 2 mm derinliğinde hasar verildi. Aynı seansta intraoperatif olarak tavşanın kulak marjinal veninden alınan kandan santifüj yöntemi ile PRP elde edildi. PRP solüsyonu olacak şekilde deneklerin sol vokal korduna uygulandı. Sağ vokal korda ise aynı şekilde hasar verilip uygulama yapılmadı. Kök hücre grubunda deneklerin vokal kordlarına 2 mm'lik mikrocup forseps ile 2 mm derinliğimde hasar verildi. Tavşanın interskapular bölgesindeki adipoz dokudan enzimatik biçimde elde edilen kök hücre intraoperatif olarak deneğin sol vokal korduna uygulandı. Sağ vokal korda ise aynı şekilde hasar verilip uygulama yapılmadı. Tüm deneklerin sağ vokal kordları skar grubu olarak belirlendi. 1 ay sonra denekler sakrifiye edilerek vokal kordlar total larenjektomi ile diseke edildi ve immünhistokimyasal olarak incelenmeye alındı. Histopatolojik değerlendirmede karşılaştırılacak parametreler; Tip 1 kolajen yoğunluğu, Lamina propria (LP) kalınlığı, epitel kalınlığı, TGF Beta 1 yoğunluğu, elastik lif yoğunluğu ve gland yoğunluğu olarak belirlendi. Bulgular: Elde edilen immünhistokimyasal verilerin karşılaştırmalı analizinde; epitel ve lamina propria kalınlıkları arasında PRP ve ADSC grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark izlenmedi.PRP ve ADSC gruplarının skar grubu ile karşılaştırılmasında anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. Bu durum PRP ve ADSC tedavilerinin her 2'sinin ix de vokal kord iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğunu göstermektedir. TGF Beta-1 ve kolajen boyama değerlendirmesinde ise PRP ve ADSC gruplarının ikisinde de skar grubuna kıyasla anlamlı fark izlendi. Gland yoğunluğu için yapılan semi-kantitatif karşılaştırmada kontrol grubu ve PRP ile ADSC grubu arasında da anlamlı fark olduğu görüldü. ADSC ve PRP grupları ile skar grubu arasında yapılan değerlendirmede de anlamlı farklılık olduğu görüldü. Elastik lif açısından yapılan değerlendirmede skar grubunda elastinin anlamlı olarak azaldığı görüldü. PRP ve ADSC gruplarında da kontrolle arasında anlamlı fark olduğu görüldü. Ancak PRP ve ADSC tedavileri arasında yapılan değerlendirmelerde hiçbir parametrede birbirlerine üstünlük sağlamadıkları görüldü. Gruplar arası farklılıkların değerlendirilmesinde LP kalınlığı, TGF Beta-1 yoğunluğu, kolajen yoğunluğu, gland yoğunluğu ve elastik lif yoğunluğu açısından anlamlı farklılık olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: PRP ve ADSC enjeksiyonları yapılan gruplarda elde edilen sonuçlar her iki tedavinin de vokal kord skarı iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğuna dair bulgular içermektedir. Ancak PRP ve ADSC grupları birbirlerine üstünlük gösteremediklerinden tedavi metodu seçiminde maliyet, hastanın isteği ve materyallerin eldesiyle ilgili etkenlerin dikkate alınması uygun olacaktır. Yağ dokusu eldesinin PRP'ye kıyasla daha invaziv olması, kök hücrenin immünhistokimyasal eldesinin uzun bir süreç olması, PRP'nin hazırlık aşamasının hızlı ve çok çalışılmış bir yöntem olması nedeniyle vokal kord skarı tedavisinde bu iki tedavinin basamaklandırılabilir olduğu sonucuna varılmıştır.Yapılan istatistiksel analizler, özellikle "skar" grubunun diğer gruplarla karşılaştırıldığında belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra, PRP ve ADSC grupları arasında anlamlı bir fark bulunmaması, bu iki tedavi yaklaşımının benzer etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Vokal kord, kök hücre, yağ doku, PRP, hayvan modeli

İrem Yazıcı
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal olarak kullanılan antifungal ilaçların ototoksik yan etkilerininhistopatolojik olarak incelenmesi

Otomikozis tedavisinde kullanılan topikal antifungal ajanların ototoksik yan etkilerinin olup olmadığı hakkında yeterli veri mevcut değildir. Bu çalışmada tolnaftat,sulkonazol, bifonazol, nistatinin ototoksik etkileri 35 adet guinea pig'de incelendi. Bir grup hayvana da pozitif kontrol grubu olarak neomisin uygulandı. İlaçlar hayvanların sağ timpanik kavitelerine topikal olarak bir haftada üç kez uygulandı. Sol kulakları negatif kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tedaviden 2 hafta sonra hayvanlar sakrifiye edilerek kohleaları ışın mikroskopisinde ve elektron mikroskopisinde incelendi. TUNEL boyaması yapılarak spiral limbus ve spiral gangliyondaki apopitotik hücre oranları belirlendi. Tolnaftat ve bifonazol uygulanan kulaklarda sulkonazol ve nistatin uygulananlara göre çok daha fazla sayıda apopitotik hücre tesbit edildi. Bu sonuçlar antifungal ajanların apopitozis yolunu kullanarak ototoksisiteye neden olabileceklerini, bu etkilerin sadece korti organında değil aynı zamanda spiral limbus ve spiral gangliyonda da gözlenebileceğini göstermektedir.

Gülay Güçlü
Manisa Celal Bayar University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntratimpanik olarak uygulanan 5-fluorourasil'in ototoksisitesinin deneysel olarak incelenmesi

Amaç: Kolesteatom tedavisinde krem formunun etkili olduğu bilinen 5-Fluorourasil'in solüsyon formunun intratimpanik uygulama ile ototoksisite oluşturup oluşturmadığının histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11 adet, ortalama 4 aylık ve 300-400 gr ağırlığında, erkek Wistar ratın sağ ve sol kulakları dahil edildi. Kontrol grubu(1. Grup) 4 rata pozitif kontrol olması amacıyla toksisitesi bilinen amikasin, çalışma grubu(2. Grup) 7 adet rata 5-Fluorourasil intratimpanik olarak uygulandı. Her iki grup ratların sağ kulağına ilaç uygulaması yapılıp sol kulağa işlem yapılmadı. Çalışma grubu, birer hafta ara ile tek doz, iki doz ve üç doz 5-Fluorourasil yapılarak 3 'e ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlar amikasin uygulamasından 1 hafta sonra, çalışma grubundaki ratlar hedef doz yapıldıktan 1 hafta sonra sakrifiye edilerek kokleaları diseke edildi ve ışık mikroskopisi ve TUNEL yöntemi ile histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Amikasin grubu ve 5-Fluorourasil uygulanan iki grup arasında ışık mikroskopik bakıdaki parametreler değişkenlik göstermekle birlikte apoptoz açısından fark anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Stria vaskülaris kalınlığı arasındaki fark iki grup arasında anlamlı sonuçlanmıştır(p<0,05). 5-Fluorourasil grubunun kendi içindeki gruplandırmasında denek sayısı az olmakla birlikte apoptoz açısından anlamlı fark bulunmamıştır(p<0,05). Sonuç: Ratlarda intratimpanik olarak uygulanan 5-Fluorourasil'in hücresel değişikliğe sebep olmakla birlikte apoptoz değerlendirilerek yapılan histopatolojik incelemede ototoksik etkisi saptanmamıştır.

FlüorourasilHayvan deneyleriKolestatoma+4
Meltem Demirdağ Çevikkan
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Altmış (60) yaş ve üzeri hastalarda koklear implantasyon sonrası işitsel performans analizi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, tek taraflı koklear implantasyon uygulanan 60 yaş ve üzeri hastalarda işitesel performansı ve yaşam kalitesini analiz etmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 2002-2020 yılları arasında tek taraflı koklear implant uygulanan 60 yaş ve üzeri toplam 34 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ek hastalık ve eş durumu, işitme kaybı süreleri, işitme kaybı nedenleri) retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi çekilen bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleri, ek hastalıkları ve operasyon esnasında karşılaşılabilecek zorlukları saptamak amacıyla not edildi. Hastalar, ameliyat öncesi işitme kaybı sürelerine göre 1-3 yıl, 4-6 yıl, 7 yıl ve üzeri olmak üzere üç alt gruba, gün içerisinde implant kullanım sürelerine göre 11 saat altı ve üstü olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Ayrıca 60-70 yaş arası ve 70 yaş üzeri olan hastalarda kendi içinde iki gruba ayrıldı. Tüm gruplarda işitsel kazançlar ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Koklear implant sonrası işitsel kazancı test etmek için saf ses odyometri testi kullanıldı. Ayrıca koklear implant uygulanan hastalarda memnuniyeti değerlendirmek için "Yaşam Kalite Ölçeği-Kısa Form envanteri" kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmaya 60 yaş ve üstü (ortalama 66,06), 21'i (% 61,77) kadın, 15'i (% 38,23) erkek toplamda 34 hasta dahil edildi. Yirmialtı hasta (%76,5) 60-70 yaş arasındayken 8 hasta (%23,5) 70 yaş ve üzerindeydi. Hastaların 6'sı (%17,6) implantını gün içinde 11 saatten az, 28'i ise (%82,4) 11 saatten fazla kullanıyordu. Ameliyat öncesi işitme kaybı süresi, 15 hastada (%44,1) 1-3 yıl iken, 9 hastada (%26,5) 4-6 yıl, 10 hastada (%29,4) 7 yıl ve üzeriydi. Hastaların 19'unda (%55,9) ek hastalık izlenirken, 15'inde (%44,1) ek hastalık mevcut değildi. Hastaların 7'si hiç eğitim almamışken (%20,6), 25'i (%73,5) ilkokul/ortaokul mezunu ve 2'si (%5,9) üniversite mezunuydu. İmplantını gün içerisinde 11 saatten fazla kullanan hastaların skor ortalaması anketin tüm alt ölçeklerinde 11 saatten az kullanan hastalara göre daha yüksekti ve istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). İşitme kaybı süresi 1-3 yıl arası olan hastaların işitsel kazanç değeri, işitme kaybı süresi 4-6 yıl ve >7 yıl olanlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Anketin "genel sağlık durumu" alt ölçeği dışındaki tüm alt ölçeklerinde skor ortalaması, implant öncesi işitme kaybı süresi azaldıkça, ters orantılı olarak arttı. Ayrıca bu alt ölçekler içinden "psikolojik ve sosyal ilişkiler" alt ölçeklerindeki artış istatistiksel olarak da anlamlı saptandı (p=0,042, p=0,035). Kadın hastalarda "çevre" alt ölçeğinde skor ortalaması erkek hastalara göre daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,041). Eğitim durumuna göre karşılaştırıldığında "psikolojik" alt ölçeğinde eğitim düzeyi arttıkça skor ortalaması arttı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,027). Yaşa göre karşılaştırıldığında 70 yaş altı ve üstü hasta grupları arasında, "WHOQOL-BREF" anketi alt ölçeklerinin skor ortalamalarında ve işitsel kazançlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda, postlingual bilateral ileri derece sensörinöral işitme kaybı olan 60 yaş ve üzeri tüm hastalarda, koklear implantasyon sonrası, anlamlı ölçüde işitsel kazanç sağlandığı gösterildi. Hastaların koklear implantasyon öncesi işitme kaybı süresi ile işitme eşiklerindeki kazanç ters orantılıydı. Aynı zamanda Kİ gün içi kullanım süresi arttıkça hastaların yaşam kalitesinde belirgin ölçüde artış izlendi. 70 yaş üstü hastalarda da 70 yaş altı hastalara benzer şekilde işitsel kazanç ve yaşam kalitesi skorları elde edilmiştir. Cerrahi gerektiren majör bir komplikasyon görülmemiştir. Çalışmamız göstermiştir ki Kİ'da iyi ve fonksiyonel sonuçlar için yaş sınırlayıcı bir faktör değildir. Altmış yaş üstü hastalarda da, Kİ düşük komplikasyon oranları ve yüz güldürücü sonuçları ile güvenli bir cerrahidir.

KokleaKoklea hastalıklarıKoklear implantlar+7
Sümbül Bayraktar Güzeldağ
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk müziği eğitimi alanlarda ses eğitiminin ses alanı ve ses kalitesi üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı Klasik Türk Müziği eğitiminin ses alanı ve kalitesi üzerine olan etkilerini incelemek ve bulguları Batı Müziği ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalar ışığında değerlendirmektir. Çalışmaya Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarı 1. sınıfta olan 11 kişi, 2. sınıfta olan 9 kişi ve Celal Bayar Üniversitesi Türk Müziği korosundaki10 kişi alınmıştır. Deneklerin 8 aylık ses eğitimi öncesi ve sonrasında ses kayıtları alınmış, yarım ses hassasiyetle ses alanları belirlenip ses analiziyapılmıştır. Ses alanının 1. grupta 3 yarım ses (29'dan 32'ye), 2. grupta 2 yarım ses (30'dan 32'ye) ve 3. grupta 4,5 yarım ses (23'ten 28'e) genişlediği bulunmuştur. Ses eğitiminin, ses alanı daha dar olan amatör koroda daha fazla etkin olduğu, zaten geniş bir ses alanına sahip konservatuar grubunda ses alanınıgenişletmenin daha zor olduğu belirlenmiştir. Ses analizinde kullanılan jitter, shimmer, frekans tremor, amplitüd tremor, SDf, SD amplitüd değerlerinin konservatuar grubunda normal sınırlar içinde olduğu, ses eğitimi sonrası üç grupta da bütün parametrelerin anlamlı bir şekilde değiştiği görülmüştür. Sesin harmonik komponenti ile ilgili HNR, SNR, NNE gibi parametrelerin ses eğitimi sonrası üç grupta da anlamlı şekilde değiştiği, sesin algısal analizinde kullanılan kısıklık, solukluk, kabalık ve GRBAS skorlarının konservatuar grubunda ses eğitimi öncesi normal sınırla olduğu, ses eğitimi sonrası amatör koroda daha belirgin olacak şekilde üç grupta da anlamlı olarak düzeldiği belirlenmiştir. Eğitim sonrasında meydana gelen değişikliklerin gruplar arasında karşılaştırılmasında konservatuar 1. sınıf ve konservatuar 2. sınıf arasında anlamlı bir değişikliğin görülmediği; ancak, amatör koro ile konservatuar 1.sınıf ve konservatuar 2. sınıf karşılaştırıldığında 7 parametrede (amplitüd tremor, 107HNR, SNR, NNE, kısıklık, solukluk, GRBAS) anlamlı farklılığın görüldüğü tesbit edilmiştir. Cinsiyet, sigara, alkol, reflü, ameliyat, önceden alınan ses eğitimi gibi parametrelerin ses alanı ve ses kalitesi üzerinde herhangibir etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir. Bizim araştırmamız Türk Müziği eğitimi ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmadır. Sonuçlar önceki çalışmalarla mukayese edildiğinde, Türk Müziğinin de en az Batı Müziği eğitimi kadar ses kalitesinde artış sağladığı gösterilmişt

LarinjitSesSes analizi+3
Ayşe Karaoğullarından
Manisa Celal Bayar University
2013
00