Yeditepe University
Faculty

Faculty of Medicine

Yeditepe University

56

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal headgear uygulanan hastalarda bilinçli hipnoz yönteminin kooperasyon üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesi

ÖZET iskeletsel kökenli Sınıf II, bölüm 1 anomalilerin tedavisi için en uygun zaman büyüme ve gelişimin henüz aktif olduğu karışık dişlenme dönemidir. Bu tip anomalilerin erken dönem tedavisinde SHG sıklıkla kullanılan bir aygıttır. Ancak karışık dişlenme dönemindeki çocukların psikolojik özellikleri göz önünde bulundurulunca, ağız dışı aygıtlar ile tedavi sırasında başarıyı yakalayabilmek için yeterli kooperasyon sağlanması gerekmektedir. Bu amaç doğrultusunda hastaların motivasyonu çok önemlidir, iyi kooperasyon gösteren hastaların tedavilerinde daha iyi ve başarılı sonuçlar alındığı bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Kooperasyonu yetersiz olan hastalar daha uzun seanslar, daha fazla hekim ve personel ilgisi gerektirirler. Bunun yanında yetersiz kooperasyon en iyi şekilde planlanmış bir tedavi planının bile etkisiz olmasına neden olabilir. Ancak tedavi başında yeterli derecede kooperasyon düzeyi gösteren hastaların bazıları da uzun süren ortodontik tedavileri sırasında kooperasyon derecelerinde düşüş gösterebilirler. Bundan dolayı kooperasyon derecesinin sadece tedavi başında belirlenmesi yeterli değildir. Gerekli olduğunda zaman kaybetmeden müdahale edebilmek amacıyla her seansta kooperasyon derecesinin takibi de önemlidir. Bu amaçla elektronik modüllerin kullanımı günümüzde gittikçe yaygınlaşmaktadır. Kooperasyonun arttırılması için hekim- hasta ilişkisi, ödül ceza yöntemi ve sözel motivasyon gibi çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Ancak bu yöntemlerin hiçbiri yeterince güvenilir olmadığından alternatif bir motivasyon yöntemi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, alternatif bir tıp dalı olan bilinçli hipnoz yönteminin servikal headgear kullanan hastalarda kooperasyon üzerindeki etkinliğinin incelenmesi ve hasta cetvellerinin kooperasyon takibinde güvenilirliklerinin araştırılmasıdır. nÇalışmamızın gerecini Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na tedavi amacıyla başvuran, üst çenenin ileride konumlanmasına bağlı iskeletsel Sınıf II, bölüm 1 anomaliye sahip, karışık dişlenme dönemindeki 30 hasta oluşturmuştur. Hastalar, her biri 15 kişiden oluşan hipnoz ve kontrol grupları olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Hipnoz grubunun yaş ortalaması 10.78 ± 1.06 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 10.07 ± 1.09 yıldır. Her iki gruptaki olgulara, üzerlerine zaman sayaçlı modül sistemi monte edilmiş servikal headgear aygıtı uygulanmıştır. Hastalara servikal headgear aygıtlarını günde 16 saat kullanmaları gerektiği belirtilmiş ve günlük kullanma saatlerini şaretlemeleri için her seans yenilenen hasta cetvelleri verilmiştir. Hipnoz grubundaki olgular Bilinçli Hipnoz yöntemi ile motive edilirken, kontrol grubundaki olgular ortodontist tarafından sözel olarak motive edilmiştir. Her iki gruptaki hastalar zaman sayaçlı elektronik modüllerin pil ömürlerine bağlı olarak sadece 6 ay süre ile takip edilebilmişlerdir. Aylık modül ölçümleri karşılaştırıldığında kontrol ve hipnoz grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Hipnoz grubunda 6 aylık takip süresinde hastaların servikal headgear aygıtlarını kullanma saatlerinde herhangi bir azalma gözlenmezken, tedavi süresince kontrol grubu hastalarında azalma olduğu gözlenmiştir. Bu sonuç, Bilinçli Hipnoz yönteminin, servikal headgear ile tedavi edilen hastaların kooperasyonlarının arttırılmasında olumlu etkisi olduğunu göstermektedir. Hasta cetvelleri ile elektronik modül ölçümlerinden elde edilen veriler karşılaştırıldığında hasta cetvelleri üzerine işaretlenen toplam kullanma saatlerinin, gerçek kullanma saatlerinden daha fazla olduğu gözlenmiştir. Bu sonuç, hasta cetvellerinin kooperasyon takibinde kullanılmasının güvenilir bir yöntem olmadığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: Kooperasyon, bilinçli hipnoz, hasta cetvelleri. III

Göksu Trakyalı
Yeditepe University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı obezitesinde speksinin metabolik sendromdaki rolü

Amaç: Çocukluk çağı obezitesi, küresel bir halk sağlığı sorunudur ve birçok önemli sağlık sorununa neden olabilir. Son yıllarda dramatik bir artış gösteren obezite, etkili önleme ve tedavi stratejileri gerektirmektedir. Bu çalışmada fazla kilolu ve obez çocuklarla obez olmayan çocuklar arasındaki speksin düzeyini karşılaştırmak, obez çocuklardaki hiperfajiyi değerlendirmek, metabolik sendrom özellikleri ve speksin düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 2023-2024 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Pediatrik Endokrinoloji Bölümü'ne başvuran, sendromik olmayan, bilinen akut ve kronik bir hastalığı olmayan vücut kitle indeksi (VKİ) 85 persentil ve üzerindeki fazla kilolu ve obez 50 çocuk çalışma grubu, VKİ 85 persentil altındaki rutin çocuk sağlığı muayenesi için başvuran 80 çocuk ise kontrol grubunu oluşturdu. Olgulardan demografik bilgiler alındı, antropometrik ölçümler ve fizik muayeneleri yapıldı. Çalışma grubundaki olgulara hiperfaji anketi uygulandı, obezite ile ilişkili kan tetkikleri, speksin düzeyi ve abdomen ultrasonografisi istendi. Kontrol grubundaki, rutin çocuk sağlığı muayenesi için tarafımıza başvuran ve kontrol kan tetkikleri istenecek hastalardan kan alınırken speksin çalışılması için de serum ayrıldı. Bulgular: Speksin düzeyi ile cinsiyet, ailede obezite öyküsü, hiperfaji anketi skoru, akantozis varlığı, arteriyal kan basıncı yüksekliği, lipit paneli, plazma aterojenik indeksi (PAİ), açlık kan şekeri, insülin düzeyi ve hepatosteatoz arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki bulunamadı. Speksin düzeyi ile vücut kitle indeksi persentili (p=0,002), ağırlık persentili (p=0,025), yaş (p=0,02) ve bel çevresi (p=0,043) arasında da negatif korelasyon saptandı. Obezite için speksin kesme değeri %78 duyarlılık, %50 özgüllükle ≤1048,25 ng/L olarak hesaplandı. Metabolik sendrom (MS) ile speksin arasında negatif korelasyon (p=0,01) mevcuttu. MS için speksin kesme değeri %100 duyarlılık, %63 özgüllükle ≤721,45 ng/L olarak hesaplandı. Fazla kilolu ve obez olgulara uygulanan hiperfaji anketinin VKİ standart deviasyon skoru, ailede obezite öyküsü, total kolesterol ve düşük yoğunluklu lipoprotein düzeyiyle pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. PAİ'nin insülin (p=0,008), yaş (p=0,035), bel çevresi (p=0,002), puberte evresi (p=0,026), stria varlığı (p=0,001) ve total kolesterol (p<0,001) ile pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Fazla kilolu ve obez çocuklarda serum speksin seviyelerinin düşük olduğu ve bu düşüşün metabolik sendromu olan obez bireylerde daha belirgin olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, bu bulguların doğrulanması ve olası nedensel ilişkilerin belirlenmesi için daha fazla ileri çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, speksin düzeylerinin obezite ve metabolik sendrom gelişimi üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılmasına ve bu hastalıkların tedavisinde sğeksin molekülü ile yeni stratejiler geliştirilmesine yardımcı olacaktır.

Çocuk obezitesi
Duygu Yılmaz
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kapsül endoskopi ve çift balon endoskopinin ince bağırsak hastalıklarındaki tanısal değerinin karşılaştırılması

Amaç: Obskür gastrointestinal kanamalar üst gastroezöfafoduodenoskopi ve kolonoskopi ile odak saptanamayan gastrointestinal kanamaları ifade eder. Obskür gastrointestinal kanamalar neredeyse her zaman ince bağırsaklar lezyonlarından kaynaklanmaktadır ve tüm gastrointestinal kanamaların %5'i incebağırsak kökenlidir. Çalışmamızda; 18 yaş ve üzeri; kanama, karın ağrısı, demir eksikliği anemisi gibi endikasyonlar ile kliniğimize başvurmuş ve ince bağırsak kapsül endoskopi ve 6 ay içinde çift balon incebağırsak endoskopileri yapılmış hastalarımızın verileri geriye dönül incelenerek ince bağırsak kapsül endoskopi işleminin ince bağırsak hastalıkları ve tümör/ülser/aktif kanama/divertikül/vasküler lezyonların tespitindeki etkinliği ve güvenirliğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu ve Kozyatağı Hastanesi Gastroenteroloji bölümünde muayene edilmiş, semptomlarına ve şikayetlerine yönelik yapılan gastroskopi ve kolonoskopi de lezyon saptanmayan ve arından ince bağırsakların görüntülenmesine yönelik çift balon endoskopi ve ince bağırsak kapsül endoskopi yapılmış hastalar seçilmiş ve bu hastalardan onam formu alınarak verileri geriye dönük incelenmesi planlanmıştır. Bulgular: Altın standart olarak ÇBE kullanılarak VKE'nin sensitivite ve spesifitesi lezyon tiplerine göre değişmiştir. Genel olarak VKE'nin sensitivite %85.7, spesifitesi ise %66.7 olarak bulunmuştur. VCE küçük intestinal polipler için en sensitif (%100) ve en spesifik (%91.3) idi. Anjiyektazi için orta derecede sensitif (%75) ancak anlamlı derecede spesifik (%87.5) idi. VKE ülserler için oldukça yüksek sensitif (%80) ve spesifik (%89.5) olarak görüldü. ÇBE ile tanımlanan her iki divertiküler lezyonun VKE ile tespit edilmemiş olması ise dikkat çekicidir. Sonuç: Bulgularımız OGIK yönetiminde uygulanan mevcut klinik algoritmayı desteklemektedir. Bu algoritma, negatif VKE sonrasında hastaların dikkatli gözlemini ve kanamanın tekrarlaması halinde daha ileri tetkiklerin yapılmasını önermektedir. Bu yaklaşım, gereksiz girişimsel işlemleri önleyerek hasta konforunu artırırken maliyetleri de azaltmaktadır. Sonuç olarak, VKE ince bağırsak hastalıklarının tanısında değerli bir yöntemdir, ancak tanısal kısıtlamaları olduğunu da unutmamak gerekir. ÇBE, ince bağırsak divertikülü gibi VKE ile kaçırılan lezyonların değerlendirilmesi için önemli bir rol oynamaktadır. Klinik pratikte, her iki yöntemin hasta özelliklerine ve klinik şüpheye göre uygun şekilde seçilmesi optimal hasta yönetimini sağlayacaktır.

Batuhan Oğuz
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenomiyozun sebep olduğu doku sertliği değişimlerinin ın vitro fertilizasyon sonuçlarına etkisinin elastografik ultrasonografi ile incelenmesi

Adenomiyozis, geç reprodüktif çağdaki kadınlarda görülen, anormal uterus kanaması, infertilite ve pelvik ağrı gibi kadın hayatını önemli derecede etkileyen sorunlara yol açan bir patolojidir. Adenomiyozis odakları bulunan uteruslar, doku sertliğiaçısından değişime uğramaktadırlar. Elastografik incelemeler sayesinde, uterus doku sertliğine dair veriler, objektif olarak değerlendirilebilir. Adenomiyozisin in vitro fertilizasyon (IVF) sonuçlarına etkisi ve infertilite ile birlikteliğine dair araştırmalar mevcuttur, ancak adenomiyozis odaklarında izlenen doku sertliği değişimlerinin, in vitro fertilizasyon sonuçlarına etkisine dair yeterli veri bulunmamaktadır. Çalışmamız, 'Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Tüp Bebek Kliniği'nde IVF tedavisi görmekte olan, adenomiyozis bulunan veya sağlıklı uterusa sahip kadın hastalar üzerinde yapılmış retrospektif bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Veriler, Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Tüp Bebek Kliniği'ne 2023 yılı Mart ve Aralık ayları arasında başvuru yapmış olan 21-48 yaşa aralığındaki hastaların dosyalarından elde edilmiştir. Çalışmada adenomiyozis ile sağlıklı uterusa sahip kadınlar arasında strain-wave elastografi farklılıklarını ortaya çıkarmak, elde edilen gerinim oranı değerlerini gebelik ile kıyaslamak ve yaşın gerinim oranına etkisi olup olmadığını anlamak hedeflenmiştir. Alınan veriler SPSS versiyon 22 ile analiz edilmiştir ve p değeri <0,05 istatistiki anlamlı kabul edilmiştir. Vaka ve kontrol grubu klinik gebelik sonuçları ile çapraz tablolama yapılmıştır ve 0,625 olasılık oranı (OR) elde edilmiştir. Bu değer adenomiyozis varlığında gebelik elde etme olasılığının daha düşük olduğunu ifade etmektedir. Adenomiyozis ve kontrol grubu gerinim oranı açısından Mann-Whitney U testi ile karşılaştırıldığında p değeri 0,811 olarak sonuçlanmış ve anlamlı bir fark görülmemiştir. Yine Mann Whitney U testi ile yapılan gerinim oranı ve gebelik kıyaslamasında gebelik elde eden ve edemeyen hastalar arasında doku sertliği açısından anlamlı fark izlenmemiştir (p=0,098). Son olarak yaş ile gerinim oranı, yaşın sonuçlar üzerinde herhangi bir karışıklık yaratıcı etkisi olup olmadığını görmek için Pearson Korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Ancak herhangi bir korelasyon bulunamamıştır.

Umut Aziz Göksel
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hemodiyaliz hastalarında COVİD-19 enfeksiyonun eritropoetin (EPO) direncine etkisi

Giriş: Kronik böbrek hastalığı (KBH), dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunudur. KBH'li hastalarda sıklıkla görülen anemi, hastaların yaşam kalitesini düşürmekte ve mortalite riskini artırmaktadır. COVID-19 pandemisi, kronik böbrek hastalığı (KBH) olan ve hemodiyaliz (HD) tedavisi gören hastalar üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Bu çalışmada, COVID-19 enfeksiyonunun HD hastalarında renal anemi tedavisinde kullanılan ESA tedavisine yanıt üzerine olan etkisini araştırmaktır. Yöntemler: Çalışmamız, düzenli hemodiyaliz tedavisi gören ve ESA tedavisi alan 89 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Hastaların tamamı, COVID-19 PCR testi ile pozitif veya negatif (kontrol grubu) olarak sınıflandırılmıştır. COVID-19 pozitif olan hastalarda enfeksiyon öncesi ve sonrası dönemdeki ve COVID-19 ile kontrol grubunun laboratuvar değerleri karşılaştırılmıştır. EPO duyarlılığı eritropoietin direnç indeksi (ERI) ile değerlendirildi. Bulgular: COVID-19 grubunda, enfeksiyon sonrası EPO dozlarında anlamlı bir artış ve ESA direnç indeksinde yükselme gözlenmiştir. Ayrıca, COVID-19 grubunda C-reaktif protein (CRP) seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuç: COVID-19 enfeksiyonun HD hastalarında EPO direncine neden olabileceğini tespit edilmiştir.

Şenay Açıkel
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran yetişkin hastalarda yeni koronavirüs hastalığı, influenza A ve influenza B enfeksiyonlarının klinik özellikleri ve laboratuvar bulgularının karşılaştırılması

Bu çalışma, acil servise başvuran yetişkin hastalarda COVID-19, influenza A ve influenza B enfeksiyonlarının klinik özelliklerini ve laboratuvar bulgularını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Solunum yolu enfeksiyonları dünya genelinde yaygın olup bireyler ve sağlık sistemleri üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. COVID-19'un ortaya çıkışı, benzer semptomlara sahip ancak patofizyoloji ve hastalık ilerleyişi açısından farklılık gösteren influenza A ve B gibi diğer viral enfeksiyonlardan ayırt edilmesi gerekliliğini öne çıkarmıştır. Toplamda 342 hastanın COVID-19, influenza A veya influenza B tanıları retrospektif olarak analiz edilmiştir. Demografik veriler, klinik semptomlar, laboratuvar sonuçları ve radyolojik bulgular toplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışma, COVID-19 hastalarında kronik hastalık prevalansının daha yüksek olduğunu ve influenza hastalarına göre daha fazla hastaneye yatış gerektirdiğini bulmuştur. Tüm enfeksiyonlarda yaygın semptomlar arasında ateş, öksürük ve halsizlik yer alırken, COVID-19 hastalarında nefes darlığı ve hipoksi daha sık görülmüştür. Laboratuvar bulguları, üç grup arasında benzer sonuçlar vermişse de COVID-19 hastalarında kan üre azotu (BUN) seviyeleri daha yüksek iken, influenza B hastalarında C reaktif protein (CRP) daha düşük seyretmiştir. Üç grupta da monositoz ve lenfopeni yaygın bir bulgu olarak gözlenmiştir. Hastalıkların şiddeti arttıkça CRP ve lökosit seviyelerinin yükseldiği, trombosit-lenfosit oranının ise düştüğü belirlenmiştir. Çalışma, COVID-19, influenza A ve influenza B'nin örtüşen klinik özelliklere ve benzer laboratuvar sonuçlarına sahip olmasına rağmen, bazı belirteçlerin bu enfeksiyonların ayırt edilmesinde yardımcı olabileceği ve hasta yönetimi ile tedavi sonuçlarını iyileştirebileceği sonucuna varmıştır.

Yunus Emre Vural
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu hastalarının yaş gruplarına göre şikayetleri ve fenotipleri

Üreme çağındaki kadınların en sık endokrin ve metabolik bozukluğu olan polikistik over sendromu (PKOS) 2003 Rotterdam Kriterleri'ne göre dört ana fenotipte incelenmektedir (A, B, C ve D). Hastalığın üreme çağı gibi geniş bir yaş aralığına sahip olması, fenotiplerin ve hasta şikayetlerinin yaş ile ilişkili olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir. Yaş gruplarına göre şikayetlerin ve PKOS fenotiplerinin araştırılmasıyla PKOS hastalarına yaklaşımın özelleştirilmesi hedeflenmelidir. Bu amaç doğrultusunda 1 Kasım 2019 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi PKOS ve Hirsutizm Kliniği'ne başvuran hastaların dosyaları taranmıştır. PKOS tanısı alan 87 hasta araştırmaya dahil edilerek yaşlarına göre dört gruba ayrılmıştır. Hastaların anamnezleri ve tıbbi raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların yaş gruplarına göre hastaneye başvuru şikayetlerinde istatistiksel bir anlam saptanmamıştır (p=0,923). Şikayetlerin yaş ortalamalarında istatistiksel bir fark izlenmemiştir (p=0,402). Hastalarda tüm yaş gruplarında en sık izlenen fenotip A fenotipi olmuştur. Yaş grupları ile PKOS fenotipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0,136). B fenotipine sahip hastaların yaş ortalaması C ve D fenotiplerine sahip hastaların yaş ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulunmuştur (p=0,021). Sonuç olarak PKOS'ta yaşın hastaneye başvuru şikayeti üzerinde belirleyici bir etkisi bulunmadığı tespit edilmiştir. Ancak B fenotipine sahip hastaların yaş ortalamasının, C ve D fenotiplerine sahip hastaların yaş ortalamalarından daha düşük olması ovulatuar disfonksiyonu ve hiperandrojenizmi bulunan hastaların yaş ortalamalarının, literatüre göre yaş ile azalması beklenen polikistik ovaryan morfoloji bulgusuna sahip hastaların yaş ortalamalarından daha düşük olduğunu göstermektedir. Daha geniş popülasyonlu çalışmalarla bu ilişkinin tekrar değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Anovulasyon, hiperandrojenizm, polikistik over sendromu

Ece Gümüşoğlu Çağlar
Yeditepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten taburcu edilen minör travma hastalarında poliklinik takip uyumu ve etkileyen faktörler

Giriş: Minör travmalar, acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturan ve genellikle yaşamı tehdit etmeyen yaralanmalar olup, hastane yatışı gerektirmeden tedavi edilebilmektedir. Ancak bu hastaların komplikasyon gelişme riski bulunmakta ve takip süreçleri klinik sonuçlar açısından büyük önem taşımaktadır. Travma sonrası poliklinik takibine uyumun düşük olduğu bilinse de, literatürde minör travma hastalarına ilişkin çok boyutlu veriler sınırlıdır. Yöntem: Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran ve minör travma tanısıyla poliklinik kontrolü önerilerek taburcu edilen toplam 1026 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalara ait sosyodemografik veriler, travma ile ilişkili klinik özellikler ve taburculuk sonrası ilk on beş gün içinde, önerilen bölüme takip başvurusu yapılma durumu analiz edilmiştir. İstatistik analizde Ki-kare ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda minör travma hastalarının takip uyumu oranı %33,53 olarak belirlenmiştir. Grup karşılaştırmalarında, ISS skoru yüksek ve CCI skoru düşük olan hastaların takip uyumlarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır. Travma nedenleri incelendiğinde spor yaralanmalarının, diğer travma nedenlerine kıyasla daha yüksek takip uyumu ile ilişkili olduğu; en düşük uyum oranlarının ise senkop ve baş dönmesi nedeniyle travma yaşayan hastalarda görüldüğü tespit edilmiştir. Ayrıca, cilt lezyonu bulunmayan, acil serviste radyolojik görüntüleme yapılan ve immobilizasyon uygulanan hastaların takibe daha yüksek oranda uyum gösterdiği belirlenmiştir. Kemik-eklem patolojisi tanısı alanlar ile acil serviste konsültasyon istenen hastaların da takip uyumlarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, minör travma hastalarında takip uyumunu etkileyen çok sayıda faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar, hasta yönetimi ve izlem süreçlerinin iyileştirilmesine yönelik stratejik planlamalara katkı sağlayabilir.

Rabia Sarıyıldız
Yeditepe University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi uygulanmış düşük-orta dereceli prostat kanseri olgularında PSMA eskpresyonunun progresyonsuz sağkalımla ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışmada düşük–orta dereceli, organla sınırlı prostat kanserinde (ISUP 1–2; pT2) immünohistokimyasal (İHK) PSMA ekspresyonu ile preoperatif PSMA‑PET/BT metriklerinin radikal prostatektomi (RP) sonrası progresyonsuz sağkalımı (PFS) öngörmedeki değerinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohortta 01.05.2007–30.11.2023 tarihleri arasında RP uygulanmış, nihai patolojide ISUP 1–2 ve pT2 saptanan; cerrahi sınır pozitifliği, ekstrakapsüler yayılım, lenfovasküler/perinöral invazyonu olmayan 76 ardışık olgu değerlendirilmiştir. Preoperatif Ga 68 PSMA PET/BT yapılmış 46 hastada, yaklaşık 60. dakikadaki standart tüm vücut çekimi ve 120–180. dakikalar arasındaki gecikmiş pelvik görüntülerden intraprostatik SUVmax ve PSMA tümör volümü (PSMA TV) hesaplanmıştır. Standart ve gecikmiş görüntülemeler arasındaki mutlak (ΔSUVmax) ve yüzdesel değişim (Δ%SUVmax) elde edilmiştir. RP spesimenlerinde baskın tümör odağından alınan kesitlere PSMA İHK uygulanmıştır. Boyanma şiddeti 0/1+/2+/3+ olarak skorlanmış; H skor ise 0–300 aralığında (1×%1+ + 2×%2+ + 3×%3+) hesaplanmıştır. Birincil sonlanım PFS olup, RP'den PSA ≥0,2 ng/mL'nin en az iki ardışık ölçümle doğrulandığı biyokimyasal nükse kadar geçen süre olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics programı kullanılarak yapılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama±SS veya medyan (min–maks), kategorik değişkenler n (%) olarak özetlenmiştir. Progresyonsuz sağkalım Kaplan–Meier yöntemiyle hesaplanmış, gruplar log-rank testi ile karşılaştırılmıştır. PSMA-PET metrikleri ile immünohistokimyasal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İntraprostetik SUVmax'ın biyokimyasal nüksü ayırt edici gücü ROC analizi ile incelenmiş ve optimal eşik değerleri Youden indeksi kullanılarak belirlenmiştir. Biyokimyasal nüks ile ilişkili bağımsız belirteçleri saptamak için çok değişkenli lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. İstatistiksel analizlerde p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 65,5±7,3 yıl olarak hesaplanmıştır. Medyan takip süresi 33,9 ay olan hastaların 13'ünde (%17,1) biyokimyasal nüks saptanmıştır. Preoperatif medyan PSA 6,95 (1,46–39,45) ng/mL, medyan PSA dansitesi 0,13 (0,04–0,41) ng/mL/cc'dir. Biyopsi materyalinde ISUP 1 oranı %39,4, ISUP 2 oranı %59,2 iken, RP sonrası nihai ISUP dağılımı sırasıyla %25 (ISUP 1) ve %75 (ISUP 2) olarak bulunmuştur. PSMA İHK'de boyanma şiddeti 0, 1+, 2+ ve 3+ oranları sırasıyla %28,9, %17,1, %32,9 ve %21,1; medyan H‑skor 30 (0–300) olarak saptanmıştır. PSMA‑PET alt kohortunda (n=46) standart faz intraprostatik SUVmax ortalaması 9,44±6,11, gecikmiş faz SUVmax ortalaması 11,41±7,04; medyan PSMA‑TV 2,93 mL (0,7–9,6) olarak hesaplanmıştır. Tek değişkenli analizlerde PSMA boyanma şiddeti 3+ varlığı, H‑skorun 180'in üzerinde olması, standart ve geç PSMA‑PET görüntülemelerindeki SUVmax, Δ%SUVmax, yaş ve preoperatif PSA yüksekliği PFS ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Buna karşın H‑skor/İHK şiddeti ile SUVmax/PSMA‑TV arasındaki korelasyon katsayıları zayıf ve istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. ROC analizinde standart faz intraprostatik SUVmax için biyokimyasal nüksü en iyi ayırt eden eşik değeri 9,58 olup, bu eşikte sensitivite %83,3 ve spesifite %67,6 (Youden J≈0,51) olarak hesaplanmıştır. Gecikmiş faz için optimal eşik değeri 13,14 olup aynı sensitivite (%83,3) ile daha yüksek spesifite (%75,7) ve daha iyi ayırt edicilik sağlanmıştır (Youden J≈0,59). Çok değişkenli analizlerde ise PSMA boyanma şiddeti 3+, H‑skor >180, PSMA‑TV ve SUVmax birlikte modele alındığında yalnızca gecikmiş faz intraprostatik SUVmax PFS için bağımsız ve istatistiksel olarak anlamlı öngördürücü olarak kalmıştır (OR≈1,8; p≈0,026). SONUÇ: Düşük–orta dereceli, organla sınırlı prostat kanserinde gecikmiş faz intraprostatik lezyon SUVmax, PFS için bağımsız belirteç olarak öne çıkmaktadır. PSMA İHK (3+ şiddet, yüksek H‑skor) olumsuz seyirle ilişkisi görülmektedir. Klinik açıdan bu sonuçlar, aktif izlem–definitif tedavi arasında kararsız kalınan olgularda PSMA‑PET temelli risk yeniden sınıflamasının karar kalitesini artırabileceğine işaret eder. Bulguları doğrulamak ve genellenebilirliğini artırmak için çok merkezli, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Prostat kanseri, PSMA, PSMA PET/BT, immünohistokimya, progresyonsuz sağkalım.

Gamze Beydağı
Yeditepe University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal aort basısının pelvik ve alt ekstremite kanamalarının kontrolündeki etkinlik ve güvenilirliğinin araştırılması

Giriş: Penetran gövde-ekstremite bileşke travmaları savaş alanlarında önlenebilir ölümlerin en başında gelen nedenlerdendir. Benzer şekilde günlük hayatta da hayatı tehdit eden abdominal, pelvik ve inguinal bölge kanamaları görülebilir. Kanama yönetiminde olay yerinde veya sağlık birimine ulaşana kadar abdominal aort basısının hayat kurtarıcı olduğu yapılan çalışmalarda vurgulanmıştır. Amaç: Eksternal abdominal aort basısının abdominal kan akımını azaltmadaki etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntemler: Çalışma için 245-300 gr ağırlığında, ikisi pilot çalışmada olmak üzere toplam 18 adet Sprague-Dawley tipi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Randomize olarak dörder sıçandan oluşan dört çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna (0.dakika grubu) hiç bası işlemi uygulanmadan, femoral bölgeden lazer doppler kan akımı ölçüldü. 15.dakika grubuna abdominal aortanın umbilikus seviyesinde 15 dakika bası uygulaması esnasında lazer doppler ile kan akımı ölçümü yapıldı. 30. dakika ve 45. dakika gruplarında da 30'ar dakika ve 45'er dakika bası süresince kan akımı ölçümü yapıldı. Abdominal aort basısının neden olabileceği iskemik değişiklikleri saptamak amacıyla bası bölgesinin altında kalan damarlarla beslenen böbrek, ince bağırsak ve mezenterden doku örnekleri alındı. Bu dokularda iskemi ve nekroz açısından histopatolojik inceleme yapıldı ve skorlandı. Ayrıca oluşan biyokimyasal değişiklikleri saptamak için, alınan kan örneklerinde sodyum, potasyum, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit düzeyleri karşılaştırılmalı olarak bakıldı. Bulgular: Çalışmadaki tüm sıçanlarda kompresyon sonrası abdominal aort akımında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı. Serum potasyum ve laktat seviyelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir artış izlenmiştir. Bununla beraber alınan ince bağırsak, mezenter ve böbrek örneklerinin patolojik incelemesinde bası süresi ile doğru orantılı olarak iskemi belirtilerinin arttığı gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, abdominal aorta piston uygulamasının, kan akışını durdurma açısından etkin olduğu saptanmıştır. Yapılan basıya bağlı serum Na, K, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim izlenmemiştir. Yapılan basının doku düzeyinde iskemik değişikliklere neden olduğu ve bası süresi uzadıkça bu değişikliklerin seviyesinin arttığı görülmüştür. Geri dönüşsüz iskemik değişiklikler açısından abdominal aort basısı için güvenli süre limitinin ileri çalışmalar ile belirlenmesi gerekmektedir. Abdominal aort basısı özellikle pelvik ve inguinal bölge gibi gövde-bileşke alanlarının hemorajisinde etkili bir yöntem olmakla beraber güvenilirliği açısından gerçek hasta gruplarının dahil edildiği ileri çalışmalar gerekmektedir.

AortAort-abdominalBacak+3
İsmail Toklu
Yeditepe University
2016
11