15
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Pediatri hekimlerinde malpraktis kaygısının değerlendirilmesi
Tıbbi hata tüm dünyada yaygın bir şekilde görülebilen sağlık sorunları arasındadır. Hekimler yaptıkları bu tıbbi hata sonucu hasta, hasta yakınları, hastane yönetimi ya da diğer kişiler tarafından dava ya da şikayet edilebilmektedir. Yapılan ya da yapılmayan bir tıbbi işlem sonucu dava ya da şikayet edilen hekimlerde davranış değişiklikleri görülmekte ve zamanla mesleklerini icra ederken malpraktis korkusu yaşamaktadırlar. Çalışmamızdaki amacımız; Pediatri hekimlerinde malpraktis kaygısını değerlendirmek, hekimin tanımını, sorumluluklarını, haklarını, pediatri hekim tanımı, hakları ve sorumluluklarını ele almak ve kaygı sorununu incelemektir. Ayrıca malpraktis kavramını açıklamak ve pediatri hekimlerinin sosyodemografik, ünvan vediğer özelliklerine göre malpraktise bakış açılarını, malpraktisten etkilenme düzeylerini ortaya koymaktır. Araştırmamız Türkiye'de görev yapan çeşitli ünvanlardaki 508Pediatri hekimi üzerinde gerçekleşmiştir. Toplanan veriler anket forumları üzerine kaydedilmiştir. Ortaya çıkan veriler daha sonra araştırmamızın materyal- metot ve bulgular kısmında SPSS istatistiksel yazılımı kullanılarak incelenmiştir. Hekimlere yöneltilen sorular sonucu çeşitli analizler yapılmış ve pediatri hekimlerinde malpraktis kaygısının yüksek düzeylerde olduğu ortaya çıkmıştır. Pediatri hekimlerinde malpraktis kavramı ve bakış açıları değerlendirilmiş, bu kavrama yönelik olumsuz tecrübeler ve tıbbi hata algısı, hekimlerde malpraktis kaygısını pozitif yönde etkilemiştir. Pediatri hekimlerinde malpraktis bilgi seviyeleri de değerlendirilmiştir. Hekimlerin malpraktise ve tıbbi hata durumuna karşı yeterli bilgi seviyesinde olmadığı ve bu durumu raporlamada yetersiz kaldıkları da tespit edilmiştir. Sonuç olarak bu durumun önüne geçebilmek için Pediatri hekimleri bilgilendirilmeli, yapacakları tıbbi işlem ve uygulamalar öncesinde riskler hakkında hastalarından onam almalıdır. Ülkemizde hekimlere ve onların haklarına yeteri kadar önem verilmeli ve onların çalışma şartları iyileştirilmelidir.
Acil tıp kliniğine başvuran akut koroner sendrom hastalarında nötrofil/lenfosit oranının değerliliğinin incelenmesi
Giriş ve amaç: Koroner arter hastalığını (KAH) ve inmeyi içeren kardiyovasküler hastalıklar (KVH), yetişkinlerde erken ölümün başlıca nedenidir. Altmış beş yaşından önce meydana gelen her üç ölümden neredeyse biri KVH'ya bağlıdır. Aterosklerotik lezyonlar üzerine yapılan çalışmalar, inflamasyonun ateroskleroz patogenezinin hem başlangıcında hem de ilerlemesinde önemli olduğunu göstermiştir. Artmış enflamatuar belirteçlerin artmış kardiyovasküler olay insidansı ile yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Enflamatuar aktivite düzeyini gösteren nötrofil/lenfosit oranı (NLO), KAH'ın bir prediktörü olarak da kullanılır. Literatürde acil servise başvuru sırasındaki NLO'nun akut koroner sendrom (AKS) tanısı alan hastalarda mortaliteyi, enfarktüs sonrası kalp yetmezliğini ve hastane içi mortalite ve istenmeyen olayları öngördüğünü bildiren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Acil Servisi'nde 2018-2020 yılları arasında başvurarak AKS tanısı alarak kardiyoloji servisi ve koroner yoğun bakım ünitesine yatırılan ve primer perkütan koroner girişim (pPKG) uygulanan hastaların başvuru anındaki yetmezlik seviyelerinin, tıkalı koroner arter sayısının ve tıkanan koroner arterin, hastaların özgeçmiş özelliklerinin, sonlanımlarının, hastane içinde ölümcül aritmi, kardiyojenik şok ve ölüm insidansı ve MI sonrası kalp yetmezliği gelişme insidansının acil servise başvuru anındaki NLO ile ilişkilerini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2018 ile 01.01.2020 tarihleri arasında başvuran ve AKS tanısı alarak kardiyoloji servisinde ya da koroner yoğun bakım ünitesinde yatarak primer perkütan koroner girişim (pPKG) uygulanan hastaların bilgileri geriye dönük incelendi. Hastanemiz acil servisine başvuru öncesi 12 saat içinde başlayan iskemik göğüs ağrısı ya da 2018 yılında ESC tarafından yapılan ''4. Evrensel miyokard enfarktüsü tanımı'' kriterlerine göre iskemik göğüs ağrısı eşleniği belirtilerle başvuran acil serviste yapılan EKG ve kardiyak belirteç çalışmaları sonrasında miyokard enfarktüsü tanısı almış, kardiyoloji servisi yatışını takip eden 3 gün içerisinde anjiyografik görüntüleme ve pPKG yapılmış ve taburculuktan en az 6 ay sonra kardiyoloji polikliniğine kontrole gelmiş olan, 18 yaş üzeri hastalardan çalışmamızda kullanılmak üzere hastanemizdeki kayıtlarının incelenmesine izni verenler dahil edildi. Aktif enfeksiyonu, hepatobiliyer, onkolojik ya da hematolojik bir hastalığı ve yakın zamanda majör cerrahi girişim ya da travma geçirmiş hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastane içi istenmeyen olay, yatış esnasında ölüm, ölümcül aritmi, kardiyojenik şok ve akciğer ödemi gelişmesi olarak tanımlandı. Yeni gelişen kalp yetmezliği tanısı için hastaların 6 ay sonraki NYHA efor kapasiteleri enfarktüs öncesi kapasiteleri ile karşılaştırıldı. Başvuru anındaki NLO'nun, çoklu damar tutulumu, hastane içi istenmeyen olay ve MI sonrası kalp yetmezliği gelişmesi ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) (Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodlar (ortalama, standart sapma, medyan, frekans, oran, minimum, maksimum) kullanıldı. Nicel verilerin normal dağılıma uygunlukları Kolmogorov-Smirnov, Shapiro-Wilk testi ve grafiksel değerlendirmeler ile sınanmıştır. Normal dağılım göstermeyen verilerin iki grup karşılaştırmalarında Mann Whitney U testi kullanıldı. Nitel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi, Fisher- Freeman-Halton Exact testi ve Fisher's Exact test kullanıldı. NLR ölçümü için cut off belirlemede tanı tarama testleri (duyarlılık, özgüllük, PKD, NKD) ve ROC Curve analizi kullanıldı. Anlamlılık en az p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2018 ile 01.01.2020 tarihleri arasında başvuran ve AKS tanısı alarak kardiyoloji servisinde ya da koroner yoğun bakım ünitesinde yatarak pPKG uygulanan 123 hasta tespit edildi. 11 hasta aktif enfeksiyonu ya da onkolojik veya hematolojik hastalık tanısı olduğu için çalışma dışı bırakıldı. 9 hasta verilerinin kullanılmasına izin vermedi, 8 hastanın 6 ay ve daha sonrasında takip muayene kayıtları yoktu. Çalışmamız dahil edilme kriterlerini karşılayan 95 hasta incelendi. Bu hastaların 71'i erkek (%74,7), 24'ü kadındı (%25,3). Tüm hastaların yaş ortalamaları 60,9 yıl idi (sd:11,37). Hastalar acile en sık göğüs ağrısı şikayeti ile başvurdu ( n:80, %84,2). Hastaların 37'si (%38,9) NSTEMI, 58'i (%61,1) STEMI tanısı aldı. STEMI ve NSTEMI tanısı alarak tedavi gören hastalar arasında NLO istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Ayrıca NLO eşik değerinin üzerinde ve altında olan grupta başvuru anında Killip sınıflamasına göre ölçülen kalp yetmezliği seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Tek koroner arter ve birden fazla koroner arter tutulumu olan hastalar arasında da NLR istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Anjiyografi sonrası reperfüzyon sağlanan ve sağlanamayan hastalar karşılaştırıldığında NLO istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Çalışmada NLO'ya göre hastane içi istenmeyen olay, enfarktüs sonrası kalp yetmezliği ve kötü prognoz arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır; Eşik değeri belirlemek için ROC eğrisi analizi kullanılarak NLO:2,4 ve üzeri olan olgularda bu oranların anlamlı seviyede yüksek olduğu tespit edilmiştir. NLO:2.4 eşik değeri ile prognoz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,009; p<0,01). NLO düzeyi 2.4 ve üzeri olan olgularda kötü prognoz görülme riski 3,478 kat fazladır (OR: 3,478, %95 CI: 1,326-9,124). Sonuç NLO literatürde koroner kollateral gelişimi, AKS sırasında tutulan infarkt alanı, hastane içi mortalite, koroner anjiografi sonuçları ile ilişkilendirilmiştir. Çalışma sonuçlarımız özellikle kısa dönem prognoz, hastane içi istenmeyen olay ve kalp yetmezliği gelişme öngörücüsü olarak NLO'nun kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, akut koroner sendrom, nötrofil/lenfosit oranı, hastane içi istenmeyen olay, mortalite, anjiografi, kalp yetmezliği, kötü prognoz.
Aile hekimliği pratiğinde çocuklardaki hiperglisemiye yaklaşım ve birinci basamak sağlık kurumlarında tip 1 diyabet tanı tedavi izlem rehberinin yeri
Giriş ve Amaç: Çocukluk çağında sıklıkla Tip 1 Diyabet görülmektedir ve bulgularının aileler tarafından erken fark edilmesi, hekimler tarafından daha hızlı bir şekilde teşhis edilip tanının konması ve erken tedaviye başlanması durumunda diyabetik ketoasidoz gibi ciddi komplikasyonlardan çocukların korunmasını sağlamaktadır. Bu çalışmada birinci basamak hekimleri bilgilendirmek amacıyla yazılan Birinci Basamak Sağlık Kurumlarında Tip 1 Diyabet Tanı Tedavi İzlem Rehberi'nin aile hekimleri tarafından ne derece takip edildiğinin araştırılması ve hiperglisemisi olan çocuklara yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu çalışma da, pandemi öncesi aile hekimliği kongrelerinde yapılan yüz yüze görüşmeler ile, pandemi sonrasında ise aile hekimliği dernekleri üzerinden uzaktan erişim ile anket çalışması yapılmıştır. Ankette tanımlayıcı soruların yanı sıra hekimlerin hiperglisemi tanımı ve yaklaşımlarını değerlendiren 5 soru sorularak değerlendirme yapılmıştır. 3 soru ve üzeri doğru cevap verenler başarılı sayılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 708 aile hekimi gönüllü olarak katılıp anket sorularımıza cevap verdiler. Katılımcıların 346'sı (%49) kadın, 362'si (%51) erkekti. Branşlar açısından incelendiğinde %66'sı Aile Hekimi (Pratisyen Hekim), %21,2'si Aile Hekimliği Asistanı, %12,4'ü Aile Hekimliği Uzmanı, %0,4'si Aile Hekimi (Diğer Branş Uzmanlarından Aile Hekimi) idi. Meslekteki süre ve uzman-pratisyen-asistan olma durumları değerlendirildiğinde başarılı ve başarısızlar arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pratisyen hekimlerinin %38,3, Aile hekimliği uzmanlarının %35,2, Aile hekimliği asistanlarının %28 i başarılı oldu. Mesleki tecrübelerine bakıldığında, 0-5 yıl %31,1 5-10 yıl %31,4 11-20 yıl %35,7 >20 yıl %40,4 'ü başarılı oldu (p>0.05). Birinci basamağa yönelik hazırlanan tanı tedavi izlem rehberini okuyanların okumayanlara göre, mezuniyet sonrası eğitim alanların da almayanlara göre daha başarılı olduğu gözlendi (p=0.004, p=0.027). Eğitimi iyi olanların branşları (p=0.071) ve tecrübeleri (p=0.206) arasında istatistikçe anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. İzlem rehberinden haberi olması durumuna göre bilgi tutum (p=0.004), tecrübe (p=0.003) ve branş (p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır Ayrıca, eğitimi iyi olanların mezuniyet sonrası hiperglisemi yöntemi ile ilgili eğitim süreleri arasında da anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.027). Sonuç: Birinci basamak sağlık kurumlarında çalışan aile hekimlerinin hazırlanmış olan rehberden faydalanma oranları ve hiperglisemiye yönelik almış oldukları eğitim oranları çok düşük olup bu veriler ile paralel olarak aile hekimlerinin hiperglisemili çocuk hastaya yaklaşımlarında bilgi ve tecrübe eksikliklerinin oldukları gözlenmiştir. Birinci basamakta sunulması gereken sağlık hizmetleri kapsamı içerisinde başta eğitim ve danışmanlık hizmetleri olmak üzere sistemin güçlendirilmesi yönünde adımların atılması ve yeni bir eylem planının oluşturulması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabet, Aile Hekimi, Kılavuz, Bilgi Düzeyi, Hiperglisemi
Hipotiroidi tanısı ile takip edilen premenopozal kadınlarda TSH düzeyi ve takip sıklığının kemik mineral yoğunluğu üzerine etkisi
Amaç: Hipotiroidi, kadınlarda oldukça sık görülen ve düzenli takip gerektiren bir hastalıktır. Tedavisi sentetik oral levotiroksin preperatları ile yapılmaktadır. Tedavi süresince hastaların doz ihtiyaçları değişkenlik gösterdiğinden, aralıklı takiplerle doz ayarlaması yapılmalıdır. Doz aşımı halinde oluşan tirotoksik durumların kemik mineral yoğunluğu üzerine etkisi konusunda çeşitli araştırmalar yapılmış olmasına rağmen veriler kısıtlıdır. Bu çalışmadaki amacımız hipotiroidi tanısı ile takip edilen premenopozal kadınlarda TSH düzeyi ve takip sıklığının kemik mineral yoğunluğu üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji bilim dalı polikliniğinde en az 2 yıldır takipte olan hipotiroidi tanılı kadın hastalar çalışma grubuna dahil edilmiştir. Yapılan güç analizine göre araştırma grubunun sayısı 96 olarak belirlenmiştir. Hastaların, çalışma tarihine kadar yapılan tüm takipleri incelenmiş ve bu süreçte demografik verileri, ölçülen tüm TSH, serbest T3, serbest T4, anti TPO, anti TG değerleri ile takip süresince kullandıkları değişken levotiroksin dozları kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalara prospektif olarak DEXA yöntemi ile kemik mineral yoğunlukları ölçüldü. Tüm bu veriler arasında korelasyon analizi yapıldı. Bulgular: Retrospektif olarak kaydedilen tüm demografik, hastalık süresi ve tiroid fonksiyonları ile ilgili bilgiler, prospektif olarak ölçülen kemik mineral yoğunluğu ölçümü değerleri ile karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilen çalışmamızda yapılan tüm korelasyon analizlerinde anlamlılık saptanamamıştır. Sonuç: Kılavuzlara uygun şekilde düzenli takip edilen hastalarda, mevcut hastalığın kemik mineral yoğunluğu ile ilişkisi olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalarda levotiroksin kullanımının ve hipotiroidinin osteporoz açısından risk teşkil etmediğini ve premenopozal dönemde başka bir risk faktörü olmadığı sürece kemik mineral yoğunluğu ölçümünün gerekli olmadığını belirtiyoruz. Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, Levotiroksin, Kemik mineral yoğunluğu
Duchenne musküler distrofi tanısı almış çocuk hastaların gastrointestinal sistem bulgularının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Duchenne musküler distrofi (DMD); X kromozomunda bulunan distrofin genindeki mutasyonlardan kaynaklanan, ciddi ve progresif bir kas yıkımı ile giden nöromusküler bir hastalıktır. Halen kesin bir tedavisi olmayan DMD'deki bu yüksek mortalite yüküne karşılık hastaların multidisipliner takibi ve geliştirilen tedavi stratejileri ile birlikte hastaların sağkalımı artmaktadır. Bu nedenle; DMD'li çocukların takibinde yaşam kalitesine odaklanılması ve hastalığın multisistemik açıdan değerlendirilmesi çok önemlidir. Hastalığın ilerlemesi ile birlikte hastaların hayat kalitesini etkileyen en önemli komplikasyonlar arasında yutma güçlüğü, gastroözofageal reflü ve konstipasyon gibi gastrointestinal bulgular bulunmaktadır. İngilizce literatür incelendiğinde DMD'li çocukların gastrointestinal bulguları ve takibinin ele alındığı az sayıda yayın mevcuttur. Yapılan bu çalışma ile Türkiye'de DMD tanısı almış çocuk popülasyonunda en sık görülen gastrointestinal sistem bulgularının değerlendirilmesi ve bu bulguları etkileyen faktörlerin ortaya konulması hedeflenmiştir. Bu sayede hastaların beslenmesini ve yaşam tarzını en çok etkileyen gastrointestinal bulgular belirlenip klinik takiplerinde gözden kaçırılmaması, erken dönemde doğru müdahalelerde bulunularak hastaların hayat kalitesi ve sağkalımının arttırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma kapsamında DMD hastalarının kliniğinde en çok gözlemlenen gastrointestinal sistem bulgular ve literatür taraması harmanlanarak, hastaların ek sık yaşadığı bulguların 4 ana başlık (Genel Bilgiler, Yutma, Reflü, Konstipasyon) altında incelendiği 44 soruluk bir anket oluşturuldu. Bu anket; Yeditepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Nöroloji polikinliğine gelen DMD tanılı hastaların ailelerine elden verilip, ülkemizin diğer bölgelerindeki hasta ailelerine de elektronik ortamda ulaştırılıp anketi tamamlamaları sağlandı. Anket sonuçları değerlendirilip hastaların demografik verileri, steroid kullanımı, düzenli fizik tedavi almaları ile anketin yutma, reflü ve konstipasyon alanına verdikleri cevaplar karşılaştırıldı. Veriler; ortalama, standart sapma ve yüzde olarak değerlendirildi ve tüm istatistiksel analizler IBM SPSS sürüm 24.0 (SPSS Inc., Chicago, Illinois, ABD) kullanılarak gerçekleştirildi. Araştırma kapsamında demografik özelliklerine göre dağılımlarının verilmesinde frekans ve yüzde analizi kullanıldı. Bulgular: Anket; çalışmaya gönüllü olarak katılan 380 hastanın ailesine elden ve elektronik ortamda ulaştırıldı ve anket sorularının tamamlanmaması, onam formunun imzalanmaması gibi sebeplerle 20 anket çalışma dışı bırakıldı. Değerlendirilen 360 anketin sonuçlarına göre çalışmaya katılan DMD'li çocukların yaş ortalaması 9,99±5,11 yıl (1,02-17,99) idi. Hastalar yaş gruplarına göre 0-5 yaş, 6-10 yaş ve 10-18 yaş olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Yaş grupları incelendiğinde hastaların %21,4'ü 0-5 yaş aralığında, %29,2'si 6-10 yaş aralığında, %49,4'ü 11-18 yaş aralığında olduğu saptandı. Yaşa göre ağırlık Z-skoru; -0,50±1,32 (-4,82 – 2,44), yaşa göre boy Z-skoru; -1,28±1,62 (-7,27 – 7,01), yaşa göre VKİ Z-skoru; 0,18±1,72 (-11,35 – 4,78) olarak belirlenmiştir. Çocukların yaş grupları ile vücut kitle indeksi arasındaki ilişkinin incelenmesi sonucunda; yaşı 0-5 yaş aralığında olanların %61,00'inin normal kilolu, %6,5'unun zayıf, %13'ünün obez; 5-10 yaş aralığında olanların %56,20'sinin normal kilolu, %3,8'inin zayıf, %19'unun obez ve 11-18 yaş aralığındaki çocukların %67,40'ının normal kilolu, %12,4'ünün zayıf, %2,2'sinin obez olduğu saptanmıştır. Çocukların aktivite durumları ile steroid-kortizon kullanımları arasındaki bağlantının incelenmesi sonucunda; hiç steroid kullanmayanların %62,70'inin yardımsız yürüyüp ve merdiven çıkabilir olduğu, geçmişte steroid kullanıp şu an kullanmayanların %93,00 oranında yürüyemez olduğu ve şu an steroid kullananların %38,30'inin yürüyebilir ve merdiven çıkabilir olduğu belirlenmiştir (X2=110.030; p=0.000<0.05). Çocukların steroid kullanımı ile dışkı yapma sıklığı arasındaki ilişki incelendiğinde steroid kullanmayanların %39,10 oranında dışkı yapma sıklığının günde 2-3 kez, geçmişte kullanıp şu an kullanmayanların %57,90 ve kullananların %53,40 oranında büyük çoğunluğunun dışkı yapma sıklığının günde 1 kez olduğu belirlenmiştir (X2=25.928; p=0.000<0.05). Ailelere gösterilen Bristol Dışkı Ölçeği'ne göre verdikleri yanıtlar incelendiğinde hastaların steroid kullanmayanlarının %27,30 ve kullananların %33,70 oranında dışkısının benzediği resim 3. seçenek, geçmişte kullanıp şu an kullanmayanların %38,60 oranında büyük çoğunluğunun dışkısının benzediği resim 5. seçenek olduğu belirlenmiştir (X2=43.458; p=0.000<0.05). Yürüyemeyen ve ayakta duramayanların %24,80, yardımsız yürüyen ve merdiven çıkabilenlerin %35,20 oranında büyük çoğunluğunun dışkısının benzediği resmin 3. seçenek olduğu ve ayrıca yardımsız yürümeyen ve merdiven çıkamayanların %26,90 oranında büyük çoğunluğunun dışkısının benzediği resmin 2. seçenek olduğu belirlenmiştir (X2=31.673; p=0.000<0.05). Sonuç: DMD'li çocukların takibinde hastalığın bir bütün olarak tüm sistemleri etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır. Hastaların uzun dönem steroid kullanımı ve yürüme kaybı sonucunda yaşadıkları gastrointestinal sistem bulgularının şiddetlenebileceği unutulmayarak doğru zamanda uygun müdehalelerde bulunmak hastaların yaşam kalitesini yükseltmek adına büyük bir önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Duchenne, Gastrointestinal, Anket, Komplikasyon
Kıkırdak hasarı tedavisinde intraartiküler eksozom tedavisi (Deneysel çalışma)
GİRİŞ VE AMAÇ Eklem kıkırdağı hiyalin kıkırdak yapısında olup hasar gördüğü zaman iyileşme kapasitesi oldukça düşük bir dokudur. Henüz optimal bir tedavi yöntemi tanımlanmış olmasa da hücresel kaynaklı eksozom tedavi çalışmaları kıkırdak defektleri tedavisinde umut vaat etmektedir. Bu çalışmanın amacı ratların dizlerinde oluşturulan kıkırdak lezyonlarına memeli ve bitki kaynaklı eksozom tedavilerinin kıkırdak iyileşme sürecinde etkilerini incelemek. MATERYAL METOD Çalışmada 32 adet sprague-dawley tipi dişi ratın sağ dizleri kullanıldı. Memeli kaynaklı (kıkırdak ve sünnet derisi kaynaklı mezenkimal kök hücre) eksozom grubu, bitki kaynaklı(ananas ve kabak) eksozom grubu, mikrokırık grubu ve kontrol grubu olarak 4 gruba ayrıldı. Ratların sağ dizlerine osteokondral defekt oluşturulduktan iki hafta sonra birer hafta arayla 3 eksozom enjeksiyonu yapıldı. Son enjeksiyondan iki hafta sonra çalışma sonlandırıldı. Sakrifikasyon işlemi sonrası dizler makroskopik, histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. BULGULAR Deney grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; kıkırdak eksozom grubunun (p<0.001), foreskin grubunun (p<0.001), ananas eksozom grubunun (p<0.001) ve kabak eksozom grubunun (p<0.001) ortalama değerlendirme skorlarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Histolojik skorlar incelendiğinde, grupları kendi arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırdığımız zaman; kıkırdak eksozomu, foreskin eksozomu, ananas eksozomu ve kabak eksozomu gruplarının ortalama ICRS skorlarında kontrol grubunun skoruna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.004). SONUÇ Kıkırdak hasarı tedavisinde, mezenkimal kök hücre kaynaklı veya bitki kaynaklı eksozom kullanımının, kıkırdak iyileşmesi üzerine olan olumlu etkilerinden dolayı, intraartiküler eksozom uygulaması alternatif bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilebilir. ANAHTAR KELİMELER Kıkırdak, eksozom, osteokondral defekt, mezenkimal kök hücre
Maternal subklinik hipotiroidizmin gebeliğin advers sonuçları ile ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Subklinik hipotiroidizm (SKH) üreme çağındaki kadınlarda sık görülen (%7.5-8.5) çoğu zaman asemptomatik seyreden bir biyokimyasal tanıdır. Gebelik süresince yeterli maternal tiroit hormonunun maternal ve fetal açıdan önemi iyi bilinmektedir. Ancak aşikar hipotiroidizmin aksine SKH'nin gebeliğe etkileri ve tedavisinin fetomaternal sonuçlara etkisi net olarak bilinmemektedir. Öte yandan hipotiroidizm tanısı için 1. trimesterde tiroit stimülan hormon (TSH) üst seviyesini geçmişte 2.5 mU/L olarak öneren klinik rehberler güncel çalışmalar ışığında bu sınırı 4.0 mU/L olarak güncellemişlerdir. Bu durum klinisyenlerin, 1. trimester TSH konsantrasyonu 2.5-4.0 mU/L arasında olan gebelere yaklaşımında farklılıklar oluşmasına yol açmıştır. Bu çalışmanın amacı SKH'nin gebelik sonuçları ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmada sağlıklı, SKH ve aşikar hipotiroidizmli gebeler "Gebelik kaybı, intrauterin fetal gelişim geriliği (IUGR), erken doğum, gebeliğin hipertansif hastalıkları ve makrozomik fetüs görülme olasılığı" açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca SKH gebeler tiroit hormon tedavisi alan ve almayan olmak üzere iki alt gruba ayrılarak tedavinin fetomaternal sonuçlara etkisi araştırılmıştır. Ek olarak sigara kullanımının SKH ile ilişkisi ve 1. trimester serbest tiroksin hormonu (sT4) ve TSH değerlerinin gebelik sonuçları ile ilişkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Gebeliğin ilk 14 haftası içinde tiroit fonksiyon testleri yapılmış tekil gebeler taranarak çalışmaya dahil edildi. Katılımcılar TSH ve sT4 değerlerine göre 3 gruba ayrıldı. Katılımcılar subklinik hipotiroidizm (TSH: 2.5-4.0 mU/L sT4: 0.93-1.71 pg/dl) , aşikar hipotiroidizm (TSH> 4.0 mU/L sT4< 0.93pg/dl) ve sağlıklı gebelerin dahil edildiği kontrol (TSH< 2.5mU/L, sT4: 0.93-1.71pg/dl) gruplarına ayrılmıştır. Ret-rospektif olarak gebelerin muayene kayıtları, laboratuvar sonuçları ve doğum raporları taranmıştır ve olumsuz gebelik sonuçları (gebelik kaybı, IUGR, erken doğum, gebeliğin hipertansif hastalıkları ve makrozomik fetüs) açısından incelenmiştir. Ayrıca hastalara arşiv kayıtlarındaki iletişim numaralarından ulaşılmış, çalışma hakkında detaylı bilgi verilerek sözel aydınlatılmış onamları alınmış ve sistemdeki bilgileri teyit edilmiştir. Bulgular: SKH ile aşikar hipotiroidizm grupları arasında IUGR (%7.1 ve %7.0 p=0.06) ve erken doğum (%12.4 ve %11.0 p=0.13) oranları benzer iken gebelik kaybı (%1.76 ve %5.0 p=0.022), gebeliğin hipertansif hastalıkları (%4.4 ve %10.0 p=0.023) ve makrozomik fetüs görülme (%5.1 ve %9.5 p=0.047) oranları aşikar hipotiroidizm grubunda istatistiksel olarak yüksek saptanmıştır. SKH gebelerde ilaç kullanımının gebelik kaybı (%1 ve %2.38 p=0.3108), IUGR (%6.5 ve %7.5 p=0.12), erken doğum (%13.5 ve %11.9 p=0.66) ve makrozomik fetüs görülme (%5.0 ve %5.2 p=1) oranları üzerine anlamlı etkisi gösterilmezken ilaç tedavisi alan SKH gebelerde gebeliğin hipertansif hastalıklarında (%7.0 ve %2.4 p=0.006) istatiksel anlamlı artış görülmüştür. 1. trimester maternal serum sT4 ve TSH konsantrasyonlarının gebelik sonuçları ile ilişkisi olmadığı saptanmıştır. Sigara kullanımı ise kontrol ve aşikar hipotiroidizm grubunda IUGR (%2.1 ve %9.8 p=0.003; %4.9 ve %16.2 p=0.02 sırasıyla) ve erken doğum (%6.1 ve %13.4 p=0.034; %8.0 ve %24.3 p=0.008 sırasıyla) riskinde artış ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Gebelik kaybı, gebeliğin hipertansif hastalıkları ve makrozomik fetüs görülme oranları kontrol grubu ile SKH grup arasında benzer saptanmıştır; kontrol grubu ve aşikar hipotiroidizm grupları arasında ise anlamlı olarak farklı saptanmıştır. Bu bulgular bize gebelik sonuçları hakkındaki öngörüler açısından TSH üst sınırının 4.0 mU/L alınmasının daha sağlıklı olduğunu göstermektedir. SKH'lerde ilaç kullanımının gebelik sonuçlarına olumlu etkisi olmadığı, aksine gebeliğin hipertansif hastalıklarının görülme riskini artırdığı görülmüştür. 1. trimester maternal serum sT4 ve TSH seviyeleri ile gebelik sonuçları arasında anlamlı ilişkili bulunmamıştır. Gebelikte sigara alışkanlığının ise kontrol grubu ve aşikar hipotiroidizmli gebelerde IUGR ve erken doğum riskini artırdığı fakat SKH gebelerde gebelik sonuçlarını etkilemediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Erken doğum, gebeliğin hipertansif hastalıkları, gebelik kaybı, intrauterin fetal gelişim geriliği, makrozomik fetüs, subklinik hipotiroidizm
C-MACR D-BLEYD videolaringoskop ile entübasyonda entübasyon tüpünün farklı derecelerde açılandırılmasının; Entübasyon başarısı, subglottik hasar, ve postoperatif boğaz ağrısına etkisinin değerlendirilmesi: Prospektif randomize çalışma
Hastanın hava yolunun güvenliğini sağlamak her anestezistin birincil hedefidir. Özellikle hava yolu güçlüğü çeken hastalarda C-MAC R videolaringoskop D-bleyd 80 derecelik kamera açısı ile havayolu güvenliği sağlamakta kullanışlılığını kanıtlamıştır. Biz çalışmamızda 3 farklı stile kullanılarak hastalarda C-MAC R Videolaringoskop D- bleyd ile yapılan entübasyonlarda entübasyon başarısı, süresi, subglotik hasar oluşumu, postoperatif boğaz ağrısı (POBA), ses çatallanması (SÇ) ve orotrakal entübasyona hemodinamik yanıtı karşlaştırdık. Etik kurul onayı alındıktan sonra hastalar kapalı zarf tekniği ile randomize edilerek üç gruba ayrıldı. 3 farklı stile kullanılarak, Grup A'da endotrakeal tüp'e (ETT) 90 derece, Grup B'de 80 derece ve Grup C'de 60 derece açı verildi. Her 3 grupta da C- MAC R Videolaringoskop D-bleyd kullanıldı. Entübasyon öncesi ve sonrası kalp atım hızı ve kan basıncı, laringoskopun ağıza girişinden vokal kordların görülmesine kadar geçen süre, vokal kordların görülmesinden entübasyona kadar geçen süre, Cormack- Lehane (C-L) sınıflandırması,kaydedildi. Subglottik hasar fiberoptik bronkoskop ile değerlendirildi. Hastalar ameliyat sonrası 30. dakika, 4., 12., 24. saatlerde postopertaif boğaz ağrısı ve ses çatallanması açısından takip edildi. Çalışmamızda subglottik hasar açısından gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Entübasyon için gereken sürenin Grup C'de en kısa, Grup A'da en uzun olduğu gösterildi. Postoperatif boğaz ağrısı insidansı ve şiddeti en fazla Grup B'de görüldü. Grup C'de entübasyon zorluk skalasına göre orta ve üstü zorlukta olması ihtimali anlamlı derecede düşük bulundu fakat hemodinamik yanıtta artış da en fazla bu grupta görüldü. Anahtar Kelimeler: Videolaringoskop, Entübasyon, C-MAC R Videolaringoskop, D- Bleyd, Subglottik hasar, postopratif boğaz ağrısı, ses çatallanması
Tibia şaft kırığının rotasyonel deformite ile kaynamasının, ayak bileği eklemi yüklenmelerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tibia şaft kırıkları en sık görülen uzun kemik kırıklarındandır. Kilitli intramedüller çivi uygulaması, günümüzde tibia şaft kırıklarının tedavisinde standart yaklaşımdır. İntramedüller çivi uygulanan tibia şaft kırıklarında malrotasyon insidansının %19-41 arasında olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada, intramedüller çivi uygulanan tibia şaft kırıklarında rotasyonel deformitenin sebep olduğu, ayak bileği ekleminde ve implantta oluşan yüklenmelerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Nötral, 5° internal rotasyon (İR), 15° İR, 25° İR, 5° eksternal rotasyon (ER), 15° ER ve 25° ER olarak toplam 7 model oluşturulmuştur. Tüm modellerde yüklenmeler sonlu elemanlar analizi yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Tibiotalar kıkırdak üzerinde en çok yüklenme 25° İR modelinde gerçekleşmiştir. Diğer yandan en az yüklenme nötral modelde izlenmiştir. 25° İR modelinde maksimum principle stres (3.742 MPa) ve Von Mises (1.988 MPa) değerlerinin en yüksek olduğu nokta kıkırdağın posteromedial bölgesinde olduğu görüldü. Çıkarımlar: Tibia şaft kırıklarının intramedüller çivi ile tedavi edilmesinde malrotasyon kıkırdakta artmış strese neden olmaktadır. Malrotasyon arttıkça yüklenmeler de artmaktadır. İnternal rotasyon, eksternal rotasyona göre artmış yüklenmelere neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tibia Şaft Kırıkları, Malrotasyon, İntramedüller Çivileme, Sonlu Elemanlar Analizi
Total kalça protezi cerrahisi sonrasında femoral komponentlerin varus dizilimde yerleştirilmesinin uzun dönem radyolojik ve klinik sonuçları
Giriş ve Amaç: Total Kalça Artroplastisi Osteoartrit tedavisinde kullanılan başarılı bir cerrahi olup sıkça uygulanmaktadır. Çimentosuz femoral komponent varus yada valgus malpozisyonda uygulanabilmektedir. Varus malpozisyon uyluk önü ağrısı, femoral komponentin aseptik gevşemesine, subsidince (çökme) gelişimine ve periprostetik kırık oluşumuna neden olabilmektedir. Çalışmamızda varus yerleştirilen çimentosuz femoral komponentlerin uzun dönem klinik ve radyolojik sonuçları incelenmiştir. Materyal Metot: Bu çalışmada Aralık 2006-Aralık 2017 tarihleri arasında en az 5 yıllık takipli çimentosuz total kalça artroplastisi hastaları değerlendirildi. Post-op 1. Gün çekilmiş olan Pelvis AP grafiler üzerinden femoral pozisyon ölçümüne göre hastalar Varus, Nötral ve Valgus olmak üzere 3 kategoriye ayrıldı. Varus grubu 1°-3° ve 3°≤ olmak üzere 2 alt grubu ayrıldı. Genel varus grubu ve alt gruplar nötral grup ile sağkalım, komplikasyon, revizyon, klinik ve radyolojik olarak karşılaştırıldı. Klinik değerlendirmede Harris kalça skoru, Oxford kalça skoru ve WOMAC skoru bakıldı. Radyolojik değerlendirmede femoral komponentin pozisyonu, subsidince, Engh-Massin skoru, pedestal (tabanlık) oluşumu, kortikal hipertrofi, bacak boyu uzunluk farkı, femoral medüller kanal dolum oranları karşılaştırıldı. Sonuçlar: 11.2 yıl ortalama takipli 96 vaka kıyaslandı. 63 vakalık Genel varus grubunda ve tüm alt gruplarda sağkalım, komplikasyon ve revizyon yönünden 28 hastalı nötral grup ile anlamlı fark gözlenmedi. Klinik değerlendirmede genel varus grubunda alt gruplarda Harris ve Oxford kalça skorlarında anlamlı fark gözlenmedi. Radyolojik olarak bacak boyu uzunluk farkı, kortikal hipertrofi, subsidince anlamlı fark gözlenmedi. Pedestal oluşumu, femoral medüller kanal dolum oranı ve Engh-Massin skorlarında anlamlı fark gözlendi. 3°≤ varus alt grubunda ise sadece femoral medüller kanal dolum oranında anlamlı fark gözlendi. Çıkarımlar: Varus çimentosuz femoral komponent dizilimi sağkalımsal ve klinik yönden kötü sonuçlara yol açmamaktadır. Radyolojik olarak farklar görülebilirken varus yerleşim daha küçük femoral protez yerleşimine neden olur.