Yüksek LisansAçık Erişim

Hannah Arendt'in haklara sahip olma hakkı ve mülteci krizi

2021
0 görüntülenme
0 i̇ndirme
Danışman: Doç. Dr. Birden Güngören Bulgan

Özet (TR)

2. Dünya Savaşı'nın bitiminden birkaç yıl sonra yayımlanan 'Totalitarizmin Kaynakları' eseri, Hannah Arendt'in totalitarizme sürece dair birçok ilginç tespitini barındırır. Çalışmanın konusunu, bu tespitlerden insan hakları kavramına ilişkin eleştirileri oluşturmaktadır. Arendt'e göre kişinin, bağlı olduğu devletin korumasından mahrum kalması sonucunda insan haklarını ileri sürebileceği hiçbir mekanizma kalmamasıyla insan haklarından çok daha temel, onu önceleyen bir hakkın varlığı ortaya çıkmıştır. Yazarın 'haklara sahip olma hakkı' olarak kavramsallaştırdığı bu hak, diğer bütün temel hakları anlamlı kılan bir ön şarttır. 1930'lardan itibaren uyruksuzlaştırma politikalarıyla devletlerinin siyasi çatısından yoksun kalan mülteciler, bu şekilde insan haklarından çok temel bir haklarını; haklara sahip olma haklarını kaybederler. Arendt bu hakkın kaybını, aynı zamanda dünyada görüşlerinin ve fiillerinin anlam kazandığı bir yerden de mahrum olmak olarak tanımlar. 2. Dünya Savaşı'nın tecrübeleri, Arendt'e göre devletlerinin korumasından mahrum kalanlara karşı her türlü muamelenin hukukun denetimi dışında bırakılmasından kaynaklanmıştır. Arendt'in bu eleştirisi, çalışmada üç ayrı başlık altında değerlendirilecektir. İlk olarak insan haklarının, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nden itibaren soyut ve var olmayan bir insana atıf yaparken aslında vatandaşlığa özgülenmiş olduğu eleştirisidir. İkinci olarak Arendt'e göre insan haklarını yalnızca devletlerin korumasına bırakmak başlı başına yeterli olmadığından ulus-üstü koruma hukuki mekanizmalarına da ihtiyaç vardır. 2. Dünya Savaşı'nı takiben uluslararası hukukta meydana gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi ulus-üstü mahkemelerin kuruluşu gibi gelişmeler; Arendt'in dile getirdiği eleştirilerin dünya kamuoyunda karşılık bulduğunu göstermektedir. Arendt'in insan haklarına ilişkin çalışmada incelenecek üçüncü eleştirisi ise, insan haklarını insan doğasında bulunduğu varsayılan merhamete emanet edilmemesini, insani krizlerin tekrar etmemesi bakımından verdiği önemdir. Arendt insan haklarının kaynağı olarak doğal hakları kabul eden yaklaşımı eleştirirken, iki dünya savaşı arası dönemin tecrübelerini de dikkate alarak, doğal olarak ve herkes için geçerli bir insan hakları yerine ancak bulunduğu toplum ve devlet bağlamında hakları haiz olunabileceğini belirten Edmund Burke'ün yaklaşımının pragmatik olarak tutarlı olduğunu öne sürer. Arendt'in bu yaklaşımı, insan haklarının kültürel olarak göreceli olduğunu mu savunduğu sorusunu gündeme getirir. Ancak hem Burke'ün görüşlerinin Arendt'in mülteciler yönünden tespit ettiği sorunları derinleştirecek olması nedeniyle hem de insan onurunu güvenceye alacak evrensel bir ilkeye yaptığı vurgu nedeniyle Arendt'in eleştirisinin Burke'ün görüşlerinden ayrıldığı belirtilmektedir. Arendt'in görüşlerine yönelik bu ilk eleştiri, haklara sahip olma hakkının doğrudan bir doğal hak eleştirisi içermesi nedeniyle kavramın açıklandığı 1. Bölüm'de, hukuk felsefesi bağlamında incelenmiştir. Aynı şekilde Jacques Rancière, Arendt'in insan haklarını yurttaş haklarıyla eşitlemesinin, insan haklarını bir "totolojiye" ya da "hiçliğe" hapsettiği eleştirisinde bulunur. Öte yandan Şeyla Benhabib Arendt'in, insan haklarını bakımından vatandaşlığın ön şart olduğu tespitinde bulunup insan haklarının temeli olarak görülen doğal haklar yaklaşımını eleştirirken ne insan haklarının ne de kendi ortaya koyduğu haklara sahip olma hakkının üzerine inşa edilebileceği bir temel sunduğu dile getirir. Bu konunun önemi, ayrımcı bir sebebe dayanan zulüm tehdidiyle ülkesinden kaçan, ülkesinin korumasından yararlanamayan mültecilerin hak taleplerini hangi temele dayanarak öne sürebilecekleri konusunda ortaya çıkar. İnsan haklarının ve Arendt'in kuramında onu mümkün kılan haklara sahip olma hakkının; mültecinin bir toplum tarafından içerilme talebinin kabul edilmesinin hangi temelde öne sürülebileceği, ahlak felsefesi bağlamında yapılacak geniş bir tartışmanın konusu olarak 2. Bölüm'e bırakılmıştır. Arendt'in insan hakları bakımından devlet mekanizmasına atfettiği önemi anlayabilmek için, yazarın 'İnsanlık Durumu' eserine ve siyaset kuramının daha kapsamlı bir incelemesine başvurmak gerekir. Arendt'e göre haklar; doğuştan var olmayıp insanların bir topluluk bilinciyle karşılıklı olarak birbirlerine eşitliğe ilişkin verdikleri sözle mümkün olur. Bu eşitleyici zeminden mahrum kalmakla insan, Arendt'in düşünesinde yalnızca doğuştan getirdiği ırk, cinsiyet gibi değiştirilemez özelliklerine indirgenmiş olup siyasi bir çatı olarak devletin korumasından mahrum kalır. Moderniteyle kamusal alan ile özel alan arasındaki farkın silikleşmesi, toplumsal meselelerin müzakere edilebileceği bir ortak zemin de ortadan kalkmış olur. Arendt'e göre görüşleri ve sözleri anlamlı kılan bu kamusal alanı sağlayan bir devletin korumasından mahrum kalan devletsizin artık hak öznesi olmaması nedeniyle 2. Dünya Savaşı'nda devletsizlere yapılan bütün müdahaleler normal kabul edilmiştir. Arendt'in Antik Yunan düşüncesinden etkilendiği kamusal alan–özel alan ayrımına dayanan bu düşünce, kişisel meselelerin toplumun tamamını ilgilendiren siyasi konulara özgülenen konuşulduğu kamusal alana değil özel alana ait olduğu görüşünün izlerini taşımaktadır. Öte yandan kamusal alana atfedilen bu önemin, mülteciler gibi kamusal görünürlük açısından dezavantajlı kesimlerin, Arendt'in de tespit ettiği sorunlarına çözüm getirmek yerine hak taleplerinin ifadesini zorlaştırarak bir kısır döngüye hapsedeceği eleştirisiyle karşılaşır. Mültecinin siyasi özneliğine ve sorunlarının dile getirebilmesine ilişkin bu eleştiri, siyaset felsefesi bağlamında haklara sahip olma hakkının, farklı yazarların görüşleri çerçevesinde konumlandırılmasını da gerektiren kapsamlı bir tartışmanın konusu olarak 2. Bölüm'de ayrı bir başlıkta incelenecektir. İnsan haklarına duyulan güvenini kaybetmiş bir neslin mültecilik deneyimi olan bir üyesi olarak Arendt, kendisi gibi mültecilerin insan haklarına ilişkin hayal kırıklığını bu deneyimine dayandırır. Siyasi bir çatının korumasından yoksun kalan devletsizlerin yaşadığı tecrübe onların, kurumsal hukuki mekanizmalara dayanmayan herhangi bir evrensel hak düşüncesine büyük bir şüpheyle yaklaşmalarına neden olmuştur. Çalışmanın 2. Bölümü, 1. Bölüm'de sorulan ancak cevabı, kapsamlı ve Arendt'in eserlerinin dışında yapılacak bir incelemeyi gerektiren, yukarıda bahsedilen iki cevaplanmamış soruya odaklanmıştır. Bunlardan ilki, Arendt'in getirdiği eleştirinin, insan hakları ve haklara sahip olma hakkının öne sürülebilmesini mümkün kılan herhangi bir temel sunmuyor oluşudur. Bu temelin aranması, haklara sahip olma hakkının aynı zamanda mültecilerin sığınma talebinde bulundukları bir ülke için ahlaki bir yükümlülüğe tekabül edip etmediği bakımından değerlendirilmiştir. Öte yandan insan haklarının temelinin doğal haklar değilse hangi temel üzerine inşa edilebileceği sorusu üzerinde durulacaktır. Arendt'e göre Immanuel Kant'ın, insan haklarının, barışçıl cumhuriyetlerden oluşan bir uluslararası düzen ve insanlık tarafından güvence altına alınacağı inancı, totalitarizm tecrübesiyle yanlışlanmıştır. Öte yandan Kant'ın ebedi barışın üçüncü şartı olarak belirlediği konukseverlik hakkı, dünya vatandaşlığı hukukunun sınırlarının evrensel konukseverlik koşullarına göre sınırlanmasını öngörür. Bahsedilen şart, kalıcı ikamet izninin devletin egemenlik yetkileri kapsamında olduğunu ancak düşmanca davranmayan ve reddi halinde hayatı tehlikede olacak yabancının ikametinin reddinin de adil olmayacağını öngörür. Konukseverlik hakkının, reddi halinde başvuru imkanına imkan vermeyen eksik bir sorumluluk anlayışı barındırması nedeniyle, mültecilerin bir topluma kabul edilme talepleri yönünden yetersiz bir güvence olduğu eleştirisinde bulunulmaktadır. Jacques Derrida, Arendt'in insan haklarına ve sığınma hakkına yönelik endişelerini dikkate alarak konukseverliğin bir etik talep olarak yapıbozumsal adalet anlayışıyla baştan formüle edilmesine uğraşır. Derrida, bu girişiminde Emmanuel Levinas'ın öteki etiği yaklaşımına başvurur. Öteki etiği, Batı düşüncesinin 'ben' öznesine odaklanmasına karşılık 'öteki'ye yönelik etik sorumluluğu merkeze alır. Ötekinin adalet talebiyle başlayan bu sorumluluğun, somutlaşması ve belirginleşmesi için hak talepleri bağlamında düşünülmesi; hukuki ve siyasi zemine aktarılması gerekir. Hukuk krizlerinin hukuka yönelen etik talepleri dikkate almasını merkeze alan öteki etiği, vatandaşlığı ve egemenlik haklarını değil mültecilerin hak taleplerini önceleyecek bir sığınma yaklaşımına ön ayak olabileceği düşünülmektedir. Aynı zamanda Arendt'in Kant eleştirisinden başlayıp ötekilik etiğine ulaşan hattı takip etmek, haklara sahip olma hakkının hedeflediği dayanışmacı yaklaşımda eksik görülen temeli tamamlamaya; mülteciyi önceleyen bir etik sorumluluğa yaklaşmak bakımından önemlidir. Yapıbozumsal adalet yaklaşımı, ülkelerin hukuklarına yerleşen ve sığınma hakkının kullanımını güçleştiren sistematik engelleri ve onların tutarlılık iddialarını tespit edip yeniden değerlendirebilmek için zengin bir çerçeve sunar. Haklara sahip olma hakkına dair 1. Bölüm'de dile getirilen ve bütüncül bir bakışla cevaplanmak üzere 2. Bölüm'e bırakılan diğer önemli eleştiri, yazarın kamusal alana atfettiği bunca önemin, kamusal alanın düzenli sakinler olmayan mülteciler gibi dezavantajlı gruplar yönünden tespit ettiği sorunları, hedeflediğinin aksine, sessizleştirme ve normalleştirme riskidir. Çalışmanın haklara sahip olma hakkının siyaset felsefesi bağlamında değerlendirileceği bu kısmında Arendt'in hak özneliği bakımından kamusal alana atfettiği önemin anlaşılabilmesi için, yine bütüncül bir hat takip edilerek öncelikle kavramda Antik Yunan düşüncesinin biyolojik ihtiyaçlara özgülenen, ev ile özdeşleşen 'yalın yaşam' (zoē) kavramı ile kamusal bir bir aradalık ve müzakere zemini olan 'siyasi yaşam' (bios politikos) ayrımları üzerinde durulmuştur. Antik Yunan'dan Arendt'e uzanan hattın devamında, haklara sahip olma hakkının formüle edilme şeklinin, kamusal özneliği halihazırda engellerle karşılaşan dezavantajlı grupların taleplerini görünmez kılacağı eleştirisi yer alır. Bu eleştiri, Arendt'in mültecilerin sorunlarından birinin de kamusal alanın öznesi olamaması olduğunu yadsıdığını; bu nedenle tespit ettiği sorunları derinleştirecek bir yaklaşımı çözüm olarak sunduğu fikrini de barındırır. Bu endişe Arendt'in, Amerikan Yüksek Mahkeme'nin eğitimde ırk ayrımcılığının anayasal olmadığına ilişkin 1954 tarihli ünlü Brown v. Board of Education kararını takip eden süreçteki pozisyonuyla somutlaşmıştır. Arendt'in pozisyonu, onun akıl yürütmesinde, temsiliyeti olmayan dezavantajlı grupların kamusal ve siyasi özne olabilmelerine ilişkin endişeleri doğrular niteliktedir. Siyaset felsefesi çerçevesinden Arendt'e bir diğer başka bakış, Giorgio Agamben'in biyopolitika yaklaşımından gelir. Arendt'le benzer şekilde Antik Yunan'daki zoē - bios politikos ayrımından yola çıkarak ondan farklı bir sonuca ulaşır. Arendt, devletinin korumasından yoksun mültecinin tam da evrensel insan haklarının şahsında somutlaşması gereken "gerçek hakların insanı" olması gerekirken insan haklarının krizini gözler önüne seren bir figür olması nedeniyle çelişki olarak tespit ettiği durum, Agamben açısından çelişki barındırmaz. İdeal bir duruma işaret etmese de Agamben, mültecilerin hukuki durumunun sürekli yeniden belirlendiği, istisna rejimleriyle yönetildiği politikaların kavranarak mültecinin öznesi olduğu, dışlama rejimlerine hapsedilmediği, güvenceli bir hukuki statüyü barındıran yeni bir siyaset düşüncesi için mültecilik kavramı üzerine düşünülmesini önemser. Günümüzde mültecilerin sınırlarda yaşadığı çeşitli hak ihlalleri, Arendt ve Agamben'in endişelerinin hala geçerli olduğunu, insan haklarının ve mültecilerin yaşadığı ihlallerin, sistematik sorunların düşünsel kökenleri üzerine düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Arendt'in yıllar önce insan haklarının vatandaşlığa özgülenmiş olduğuna ilişkin tespitini bugün aynı iddiayla savunmak, 2. Dünya Savaşı'nın ardından insan haklarının evrensel ve bölgesel koruması hedefiyle kurulan uluslararası yargı organlarının varlığı nedeniyle güç görünmektedir. Ancak bu organların varlığının yanında mülteci hukukunun ve insan hakları hukukunun korumasını zayıflatacak düzenlemelerle yaratılan gri alanlar ve mültecilerin dünya çapında yaşadığı hak ihlalleri göz önünde bulundurulduğunda, insan hakları düşüncesinin ve onu koruyan hukuki mekanizmaların düşünsel kökeninde mültecilerin haklara sahip olabilmesi ve haklarını öne sürebilmesi bakımından birtakım engeller barındırıp barındırmadığının düşünülmesi gerekir. Çalışma bu anlamda mültecilerin yaşadığı sistematik hak ihlallerinin düşünsel bir zemini olup olmadığının araştırılmasına ve bunların giderilebileceği bir yaklaşımın teorik olarak nasıl mümkün olabileceğine odaklanmıştır. Sunduğu çözümün döngüselliği bir yanda dursa da Arendt'in mültecilerin tecrübesinden yola çıkarak insan hakları krizlerine ilişkin 70 yıl önce yaptığı, doğru soruları soran tespitlerinin bugün ne derece geçerli olduğunu tartışmak; insan hakları teorisinin temel varsayımlarındaki çelişkilerin bugün hala orada olup olmadığını görmek açısından önem taşır.

Yazar

Dr. Irmak Kepenek

Bu Yayına Nasıl Atıf Yapılır

Irmak Kepenek (Yüksek Lisans Tezi). Hannah Arendt'in haklara sahip olma hakkı ve mülteci krizi, 2021, Galatasaray University.

Lisans

Tüm Hakları Saklıdır

Bu eser belirtilen lisans koşulları altında paylaşılmaktadır.

Galatasaray University tezlerinden daha fazlası