
36
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Azerbaycan propolisinde faydalı biyolojik aktiviteye sahip fenolik bileşiklerin nitel ve nicel olarak incelenmesi
Propolis, bal arılarının bitki ve ağaçların sürgün, çatlak gibi kısımlarında bulunan reçine ve salgıları toplayıp oluşturdukları bir arı ürünüdür. Çok eskilerden beri insanlar tarafından bilinen propolisin zengin içeriği ve biyolojik özelliği sebebiyle günümüzde apiterapi, sağlıklı beslenme, gıda ve biyokozmetik alanında kullanımı yaygınlaşmıştır. Fenolik bileşiklerin propolisin ana kimyasal bileşenleri olduğu ve propolise biyolojik özellikler kazandırdığı bilinmektedir. Ayrıca propolisin içeriğindeki fenolik bileşiklerin sayı ve miktarları, toplandıkları bölgelere göre değişim gösterebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Azerbaycan propolislerinin içerdiği faydalı biyolojik özelikleri bilinen fenolik bileşiklerin sayı ve miktarlarını belirleyerek Azerbaycan propolisinin kalitesi ile ilgili bilgi sahibi olmaktır. Bu amaçla 2018 Eylül ayında Azerbaycan'ın 5 ilinde bulunan 14 farklı arılıktan propolisler kazınarak toplandı. Propolisteki 17 farklı fenolik bileşiğin (gallik asit, epigallokateşin gallat, kafeik asit, ferulik asit, isoferulik asit, metilşiringat, 3,4-dimetoksisinamik asit, kuersetin, sinnamik asit, naringenin, apigenin, kaemferol, krisin, pinosembrin, galangin, kafeik asit fenetil ester ve kalkon) analizi nicel ve nitel olarak HPLC-DAD sistemi kullanılarak yapıldı. Analiz sonucunda, Azerbaycan propolislerinde toplamda hedeflenen 17 fenolik bileşik ölçülebilir düzeylerde tespit edildi. Tespit edilen toplam 17 farklı fenolik bileşikten epigallokateşin gallat, kafeik asit, ferulik asit ve isoferulik asit 14 numunenin tamamında tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmadaki Azerbaycan propolislerinin fenolik bileşik içeriğinin Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika propolislerinin yapısıyla benzerlik gösterdiği ve miktarları açısından değerlendirildiğinde analizi yapılmış ve belirli bir kaliteye sahip diğer ülkelerin propolisleriyle benzer kaliteye sahip olduğu tespit edilmiştir.
Yeni doğan kriptorşidili çocuklarda bazı endokrin bozucuların kan düzeylerinin belirlenmesi
Yeni Doğan Kriptorşidili Çocuklarda Bazı Endokrin Bozucuların Kan Düzeylerinin Belirlenmesi Organik klorlu pestisitler (OKPler) ve Poliklorlu bifenillerin (PCBler) dünya genelinde yaygın kullanımlarının hem günlük yaşamımızda insan sağlığı hem de yabanıl hayat ve çevre sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğu tartışılmaktadır. Kalıcı organik kirleticiler olarak bilinen bu kimyasalların hormon benzeri etkileri göstermeleri nedeniyle organizmaların gelişim, büyüme ve üreme sağlığı üzerine toksik etkileri konusunda giderek artan sayıda veri bulunmaktadır. Erkek üreme sağlığının son 50 yıldır olumsuz etkilendiği ve özellikle sperm kalitesi ve sayısında azalma, erkek üreme sistemi organlarında malformasyon (kriptorşidizm ve hipospadia gibi) görülme sıklığında ve testiküler kanser vakalarının insidansındaki artışlar epidemiyolojik çalışmalarla ortaya konmaktadır. Kriptorşidizm yani bir veya her iki testisin gerekli inme hareketi yapamaması hastalığının gelişmiş ülkelerde görülme sıklığının giderek arttığı yönünde endişeler bulunmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde kriptorşidik tanısı konmuş yeni doğanlar (n=20) ve anneleri (n=20), sağlıklı yeni doğanlar (n=38) ve annelerin (n=38) kan örneklerindeki 29 organik klorlu pestisit ve 18 PCB bileşiğinin konsantrasyonları karşılaştırılmıştır. Bulgularımız, kriptorşidik yeni doğan annelerinin kanındaki pentaklorobenzen, 4,4'-DDD ve 2,4'-DDD miktarlarının sağlıklı yeni doğan annelerin kanındaki miktarlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu ortaya koymaktadır (sırasıyla p=0.0032; p=0.0496; p=0.0284). Öte yandan kriptorşidik yeni doğanların kanındaki PCB 180, ß-HCH, ?HCH, HCB, ?DDT, 4,4'-DDT, 4,4'-DDE, cis-heptakloroepoksit ve dieldrin konsantrasyonlarının, sağlıklı yeni doğanların kandaki miktarlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.0199; p=0.0077; p=0.0079; p=0.0020; p=0.0019; p=0.0092; p=0.0025; p=0.0025; p=0.0113). Anahtar Kelimeler: Kan, yeni doğan, Kriptorşidizm, OKP, PCB
Koyunlarda diklofenak' ın farmakokinetiği ve sulfonamit-trimetoprim ile etkileşimi
Diklofenak ve Sülfonamid-trimetoprim kombinasyonu enfeksiyöz hastalıkların tedavisinde birlikte kullanılan ve karaciğerde P450 enzimi tarafından metabolize edilen iki bileşiktir. Sülfonamid-Trimetoprim bu enzimlerde inhibisyon yapmaktadır. Bu durum sülfonamid-trimetoprim ile birlikte kullanılan ilaçların farmakokinetiğini değiştirmektedir. Çalışmada her grupta 6 koyun olmak üzere 18 adet hayvan kullanılmıştır. 1. gruba kas içi yolla 1 mg/kg dozunda diklofenak, 2. gruba damar içi yolla 1 mg/kg dozunda diklofenak, 3. gruba ise kas içi yolla diklofenak (1 mg/kg) ve damar içi yolla sülfadoksin-trimetoprim (5 mg/kg) karışımı verilmiştir. İlaçların uygulanmasından sonra 2, 5, 10, 15, 30, 45. dakikalarda ve 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 10, 12 ve 24. saatlerde kan alındı. Laboratuvarda serumları çıkarıldı, ekstraksiyonları yapıldı ve Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografisine (HPLC) uygulandı. Yapılan analizler sonucunda diklofenak İV yolla verildiğinde t½ 1,481±0,056 saat, AUC0-t 3,407± 0,127µg/ml/saat, AUC0-∞ 3,549±0,143 µg/ml/saat, AUMC 5,096±0,343 µg/ml/saat, Vz 0,603±0,015 L/kg, MRT 1,428±0,039 saat, Cl 0,284±0,011 L/kg/saat, İM yolla diklofenak'ın tek başına ve sülfadoksin-trimetoprim ile birlikte uygulamasından sonra, sırası ile t ½ 2,313± 0,016- 3,628± 0,099 saat, t max 0,750± 0,000-1,000± 0,000 saat, AUC0-t 3,313± 0,063-3,524± 0,055 µg/ml/saat, AUC0-∞ 3,467±0,065-4,065±0,078 µg/ml/saat, AUMC 12,219±0,236-22,689±2,377 µg/ml/saat, Vz 0,964± 0,020-1,452± 0,171 L/kg, MRT 3,523± 0,020-5,543± 0,465 saat, Cl 0,288± 0,005-0,246± 0,004 L/kg/saat, biyoyararlanım İM uygulamada % 93, kombine uygulamada % 99 bulunmuştur. Diklofenakın sülfadoksin-trimetoprim ile birlikte uygulanması t max, t ½, AUC 0-t, AUC 0-∞, AUMC, Vz, MRT, Cl ve biyoyararlanımda artışlara neden olmuştur. Bu, sitokrom P450 enzimlerinin sülfadoksin-trimetoprim tarafından doğrudan inhibisyonundan kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda diklofenakın dozunun koyunlarda yeniden ayarlanmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.
Ratlarda sisplatin ve karboplatin tarafından indüklenen trombositopeni üzerine likopen'in etkilerinin araştırılması
Çalışmada platin türevi antineoplastik ilaçlardan sisplatin ve karboplatin ile trombositopeni oluşturulan ratlarda likopenin koruyucu etkileri araştırıldı. Deney için 4-6 aylık 250-300 g canlı ağılıklarında Spraq-Dawley ırkı erkek ratlar kullanıldı. Toplam 48 rat her grupta 6 hayvan olacak şekilde 8 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol), Grup 2 (Sisplatin; 5 mg/kg İ.M, 4 gün arayla iki doz), Grup 3 (Karboplatin; 60 mg/kg tek doz), Grup 4 (Likopen; 4 mg/kg oral), Grup 5 (sisplatin+likopen), Grup 6 (Karboplatin + Likopen) aynı dozaj rejiminde uygulandı. Grup 7 (Sisplatin + Dekzametazon; 1 mg/kg, İM) ve Grup 8 (Karboplatin +Dekzametazon) grubu olarak bölündü. Çalışmanın sonunda kan örnekleri (2 ml) kalpten antikoagulanlı tüplere alındı. Dekapite edilen hayvanlardan kemik, kemik iliği alındı. Kanda trombosit sayımları başta olmak üzere oksidatif stres parametreleri (MDA, CAT, GSH, GSHPx) spektrofotometrik olarak belirlendi. Kemik iliği ve dalak doku örneklerinde histopatolojk analizler rutin işlemlerle yapıldı. Sonuç olarak Grup 2 (Sisplatin) ve Grup 3 (Karboplatin) uygulanan gruplar Grup 1 (Kontrol) grubu ile karşılaştırıldığında plazma MDA düzeyinde önemli artış, kan ve GSH düzeyinde, CAT, GSH-Px, aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0,001). Grup 5 (Sisplatin + Likopen) ve Grup 6 (Karboplatin + Likopen) uygulanan gruplar Grup 1(Kontrol) grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0,001). Grup 7 (Sisplatin + Dekzametazon) ve Grup 8 (Karboplatin +Dekzametazon) sırasıyla Grup 2 (Sisplatin) ve Grup 3 (Karboplatin) ile karşılaştırıldığında bu fark anlamlı bulunmadı. Tüm deneme gruplarında genel olarak kemik iliğinde hipoplazi dikkati çeken başlıca değişimdi. Tek başına Grup 2 (Sisplatin) ve Grup 3 (Karboplatin) uygulanan gruplarda genellikle myelopoeziste ve megakaryositlerde azalmaya ilişkin kemik iliği hipoplazisi dikkati çekti. Deksametazon uygulamalarının ise yukarıda anılan değişimlere ek olarak özellikle eritropoeziste azalmaya neden olduğu ve hipoplazi şiddetini daha da artırdığı belirlendi (P˂0.001). Likopen uygulamalarının ise hipoplastik değişimler üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı tespit edildi. Bu çalışmada Grup 2 (Sisplatin) ve Grup 3 (Karboplatin) uygulanan gruplar Grup 1 (Kontrol) ile karşılaştırıldığında trombosit sayısında anlamlı bir azalma görüldü (p<0,001). Grup 4 (Likopen), Grup 5 (Sisplatin + Likopen) ve Grup 6 (Karboplatin + Likopen) uygulanan gruplar sırası ile Grup 2 (Sisplatin) ve Grup 3 (Karboplatin) uygulanan gruplar karşılaştırıldığında likopenin trombosit sayısını anlamlı olarak düşürdüğü belirlendi (p<0,001). Dekzametazonun ise trombosit sayısı üzerine etkisi anlamlı bulunmadı.
İnaktif parapoxvirüslerin immunomodulatör etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada; İnaktif parapoxvirus ovis (iPPVO)'in Infectious Bovine Rhinotracheitis (IBR )'li sığırlarda serum antikor seviyeleri ve total lökosit miktarları, iPPVO uygulanan farelerde ise ELISA testi ile TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8 ve RT-PCR ile TNF-α, IL-1β, IFN-γ seviyeleri araştırıldı. Bu amaçla çalışmada 15 adet sığır ve 10 adet fare kullanıldı. Sığırlar kontrol grubu ( n=5 ), IBR aşı grubu ( n=5 ) ve IBR aşı+iPPVO grubu ( n=5 ) olarak ayrıldı. Sığırlarda kontrol grubuna 1. ve 15. günde PBS uygulandı, 0. 15. ve 30. günde kan örnekleri alındı, IBR aşı grubuna 1. ve 15. günde kas içi IBR aşısı uygulandı, 0. 15. ve 30. günde kan örnekleri alındı, IBR aşı+iPPVO grubuna 1. ve 15. günde kasiçi IBR + iPPVO uygulandı, 0. 15. ve 30 günde kan örnekleri alındı. Farelerde kontrol grubuna 0.1 ml PBS, iPPVO grubuna ise 0.1 ml derialtı yolla iPPVO verildi ve 10 gün sonra kan ve dalakları alındı. Denemenin sonunda yapılan analizler sonucu; sığırlarda IBR+iPPVO grubunda, kontrol ve IBR grubuna göre total lökosit miktarında ve serum antikor titrelerinde anlamlı düzeyde yüksek, farelerdede iPPVO grubunda kontrol grubuna göre ELISA testlerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8 ve RT-PCR testlerinde de IL-1β, IFN-γ, TNF-α değerlerinde istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak sığırlarda ve farelerde iPPVO uygulamasının immunomodulatör etki oluşturduğu, enfeksiyonların sağaltımında ve korunmasında etkili olacağı sonucuna varılmıştır.
Tip 2 diyabet hastalarının tedavisinde ilaç ve fitoterapi uygulamaları ile beslenme ve fiziksel aktivite yöntemlerinde bireysel tecrübelerin incelenmesi
Bu çalışma, Tip 2 Diyabet hastalarında ilaçla tedavi ve fitoterapi uygulamaları ile tıbbi beslenme ve fiziksel aktivite gibi yöntemlerin bireysel tecrübeler ışığında ne ölçüde başarı sağlayabildiği hususlarını araştırmaktadır. İlaçla tedaviye destek sağlayacak doğru beslenme yöntemlerinin, egzersiz programlarının ve bitkisel takviyelerin ne olduğunun ve hastaların bunlara ilişkin bilinç ve farkındalık düzeylerinin hangi seviyede olduğunun bilinmesinin, hastalığın ortadan kaldırılmasına veya önlenebilmesine fayda sağlayacağı öngörülmektedir. Bu çalışma, öncelikle Glukoz Homeostazı ve Diabetes Mellitus hastalığının ortaya çıkışına ilişkin temel metabolik mekanizmayı izah ederek bu mekanizmanın yanında Tip 2 Diyabetin oluşmasına sebep olan gerekçeler, risk faktörleri, risk grupları ve hastalığın bulgularına ilişkin olarak yerli ve yabancı literatürün taramasını gerçekleştirmektedir. Literatür taraması ışığında Tip 2 Diyabetin tedavisi noktasında yapılmış bilimsel çalışmaları inceleyerek ilaçla tedavinin yanında doğru beslenme yönteminin ne olduğu, fiziksel aktivitelerin tedaviye etkisi ve fitoterapi yöntemlerinin alternatif olarak ne sağladığı gibi konulara odaklanan bu çalışmada anket yöntemi kullanılarak bireysel tecrübeler ekseninde başarı düzeyleri analiz edilmektedir. Türkiye'de yerleşik ve diyabet teşhisi konulmuş 117 kişiden elde edilen ve 18 sorudan oluşan anket verilerinin nitel bir yorumlama ile korelasyon ilişkisinin incelenmesi sayesinde hastaların bilinç ve farkındalık düzeylerine dair bulgulara ulaşılması amaçlanmaktadır. Böylelikle, ilaç kullanan ve kullanmayan hastaların hangi ilave yöntemleri kullanarak diyabet hastalığıyla mücadele ettikleri araştırılmakta; ayrıca, beslenme, egzersiz ve fitoterapi yöntemlerine dair farkındalık düzeyinin ne şekilde artırılabileceğine dair öneriler geliştirilmesi hedeflenmektedir. Yapılan anket çalışması neticesinde, insanların bilinç ve farkındalık düzeylerinden ve Tip 2 Diyabetin tedavisinin uzun süreli olmasından ötürü, doğru beslenme alışkanlığı ve istikrarlı fiziksel aktivitenin yeterince sağlanamadığı sonucuna ulaşılmıştır. Katılımcıların ilaç tedavisine bitkisel terapilere göre daha sıcak baktığı ve bitkisel alternatiflerden en çok zeytin yaprağı, tarçın ve elma sirkesine yöneldikleri gözlemlenmiştir. Son olarak, bitkisel alternatiflere internetten ve konunun uzmanı olmayan kişilerden aldıkları tavsiyelerle yöneldikleri ortaya konuşmuştur.
Ratlarda doksorubusin ile teşvik edilmiş kardiyotoksisite üzerine boraks'ın koruyucu etkileri
Sunulan bu çalışma dokdorubusin kullanımına bağlı olarak gelişen kardiyotoksisite üzerine boraksın koruyucu etkisini irdelemek amacıyla planlandı. Araştırmada toplam 20 adet Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Ratlar her grupta 5'er adet olmak üzere: Kontrol (standart pelet yem + su+ serum fizyolojik), Doksorubisin, (3,75 mg/kg/ip), Doksorubisin + Boraks, (3,75 mg/kg/ip + 25 mg/kg/oral sırasıyla) ve Boraks (25 mg/kg/oral, haftada bir kez) olmak üzere, 4 gruba ayrıldı. Deney sonunda alınan kan numunelerinde MDA, GSH, CAT, SOD ve CK düzeyleri ölçüldü. Elde edilen sonuçlara göre, yalnızca boraks uygulanan grubun MDA seviyelerinde, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak ( p < 0,05) anlamlı düşüşler olduğu gözlendi. Bunun yanında, CK seviyelerinin başta DXR uygulanan ratlar olmak üzere, kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan önemli ( p< 0,05 ) seviyede yükseldiği; diğer gruplardaki yükselmelerin ise önemli olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, elde edilen veriler boraksın doxorubusin kökenli kardiyotoksitenin önlenmesinde koruyucu olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Deneysel ülseratif kolit modelinde kolona hedeflendirilen linalool ve likopen'in etkinliğinin araştırılması
Bu çalışma, deneysel olarak ülseratif kolit (ÜK) oluşturulan ratlarda linalool ile likopen'in geleneksel ve kolona hedeflendirilerek kullanılmasının muhtemel koruyucu etkilerini karşılaştırmalı olarak araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada her grupta 7 adet olmak üzere toplam 49 adet Wistar Albino rat kullanıldı. Geleneksel ve hedeflendirilmiş linalool (200 mg/kg) ile likopen (10 mg/kg) ratlara 7 gün uygulandıktan sonra intrarektal olarak %4'lük asetik asit kullanılarak ÜK oluşturuldu. Çalışmanın sonunda hayvanlar dekapite edilerek analizler için kolon dokuları alındı. Histopatolojik analizlerde, ülseratif lezyonların derinlik ve genişlikleri açısından skorlar, en yüksek ÜK grubunda bulunurken, hedeflendirilen gruplarda düşük bulundu (P<0.001). ÜK grubunda kolon dokusu malondialdehit (MDA) seviyelerinin yükseldiği (P<0.05), indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ile katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) aktivitelerinin ise azaldığı (P<0.05) tespit edildi. ÜK grubuyla karşılaştırıldığında linalool ve likopen grupları ile hedeflendirilen gruplarda MDA seviyeleri azalırken (P<0.05), GSH düzeyleri ile CAT ve GPx aktivitelerinin arttığı belirlendi. Ayrıca, ÜK grubunda tümör nekroz faktör α (TNF-α), interlöykin 1β (IL-1β) ve interlöykin 6 (IL-6) düzeyleri yüksek bulunurken (P<0.05) hedeflendirilen likopen'in tüm değerleri, linalool'ün ise IL-1β ve IL-6 düzeylerini düşürdüğü (P<0.05) tespit edildi. İlaveten; ÜK grubunda nükleer faktör kappa B (NF-kB) ve siklooksijenaz 2 (COX-2) protein ekspresyon düzeylerinin yüksek, nükleer faktör eritroit 2-ilişkili faktör 2 (Nrf-2) düzeylerinin düşük olduğu (P<0.05), hedeflendirilen gruplarda ise NF-kB ve COX-2 düzeylerinin azaldığı, Nrf-2 düzeylerinin ise arttığı görüldü (P<0.05). Sonuç olarak; deneysel ÜK modelinde kolonda meydana gelen histopatolojik, oksidatif ve yangısal hasarlara karşı etken maddelerin geleneksel yolla kullanımına kıyasla hedeflendirilerek kullanılmasının daha etkili olduğu ortaya konulmuştur. Ayrıca ÜK modelinde hedeflendirilmiş likopen uygulanmasının linalool'den daha başarılı olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular ışığında, yangısal bağırsak hastalıklarının korunmasında kolona hedeflendirilmiş likopen ve linalool'ün etkili kullanım potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılmıştır.
Deneysel kolorektal kanser modelinde eugenol ve glisirizik asitin koruyucu etkileri
Kanser, dünyada ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Kolorektal kanser (KRK) ise dünya genelinde hem erkek hem de kadınlarda dördüncü en yaygın kanser tipi olup kanser nedenli ölümlerde üçüncü sırada yer almakta ve her yıl yaklaşık 1 milyon yeni vaka meydana gelmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan konvensiyonel antineoplastiklerin birçok olumsuz yan etkisi bulunmaktadır. Çalışmanın amacı deneysel olarak azoksimetan (AOM) ile kolorektal kanser modeli oluşturulan ratlarda bitkisel kaynaklı eugenol (EU) ve glisirizik asit (GA)'in muhtemel koruyucu etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada 80 adet Sprague Dawley ırkı erkek rat kullanıldı. Ratlar, her grupta 10 hayvan olacak şekilde; kontrol, AOM (15 mg/kg, deri altı yolla, haftada bir kez olmak üzere iki kez), EU (100 mg/kg, gavaj), GA (15 mg/kg, gavaj), EU+GA, AOM+EU, AOM+GA, AOM+EU+GA olarak 8 gruba ayrıldı. EU ve GA, AOM ve kontrol grubu dışındaki gruplara çalışmanın başlangıcından itibaren 16 hafta boyunca günlük olarak uygulandı. Çalışmanın sonunda alınan kolon doku örneklerinde histopatolojik olarak anormal kript odakları (ACF) tayini ve klasik histopatoloji yapıldı. Biyokimyasal olarak malondialdehit (MDA) ve indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ile süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktiviteleri ölçüldü. Kan örneklerinde ise MDA, GSH, SOD ve CAT analizleri yapıldı. Kolon dokusunda Western blot tekniğiyle Bax, Bcl-2, COX-2, NF-kB ve p53 protein ekspresyonları belirlendi. AOM uygulamasının kolon dokusu MDA düzeyleri ve CAT aktivitelerini artırdığı buna karşın GSH düzeyleri ile SOD aktivitelerini azalttığı; kanda ise oksidatif stres parametreleri üzerine önemli bir değişikliğe yol açmadığı tespit edildi. AOM uygulamalarının kolon dokusunda Bcl-2/Bax oranlarını artırdığı buna karşın NF-kB, COX-2, p53 ve Bax oranlarını ise azalttığı; histopatolojik incelemelerde ise ACF ve kötü huylu tümöral lezyon sayısını artırdığı tespit edildi. Tedavi gruplarından sadece AOM+EU ve AOM+EU+GA gruplarında oksidatif stres parametrelerinin iyileştiği, ACF sayılarının azaldığı, apoptozun indüklendiği ve tümör süpresör protein olan p53 ekspresyonlarının arttığı görüldü. Sonuç olarak, tedavi grupları içerisinde EU ve EU+GA uygulamalarının kolorektal kansere karşı koruyucu etkileri olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Rat, eugenol, glisirizik asit, azoksimetan, ACF, oksidatif stres.
Amalgam diş dolgusu yapılan tavşanlarda kan ve kıl cıva düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma tavşanlarda ağızdaki amalgam dolgulu dişlerin sayısına bağlı olarak kan ve kıl cıva geçişinin hangi düzeyde olduğunu irdelemek amacıyla yapıldı. Araştırmada toplam 18 adet Yeni Zellanda erkek tavşan kullanıldı. Bu çalışmada tavşanlar 3 gruba ayrıldı. İlk grup kontrol grubu, 2. grup ikili amalgam dolgu yapılan grup ve 3. grup ise dörtlü amalgam dolgu yapılan grup olarak belirlendi. Dolgu yapılan hayvanlardan dolgudan önce, 24 saat, 1. hafta ve 1. ayda kan örnekleri ve dolgudan önce ve 1. ayda kıl örnekleri alındı. Araştırmaya alınan tavşanların kan ve kıl örneklerinde cıva tayini, atomik absorbsiyon spektrofotometresinde hidrür sistemi ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak değerlendirildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 24. saate ikili ve dörtlü amalgam dolgu gruplarında kan cıva düzeyi bakımından gruplar arasında istatistiki fark tespit edilemedi (P>0.05). Bir hafta ve bir ay sonraki kan cıva düzeyleri ise kontrol grubundan önemli derecede yüksek saptandı (P<0.05). İkili ve dörtlü amalgam dolgu gruplarında incelenen tüm dönemlerde kan cıva düzeyi gruplar arasında benzer bulundu (P>0.05). Kıl örneklerinde cıva tespit edilemedi. Sonuç olarak, amalgam dolgunun kan cıva düzeyini etkilediği ortaya konuldu.
Vankomisin ve daptomisinin ratlarda oluşturduğu renal hasarın karşılaştırılması
Ülkemizde son yıllarda artış gösteren metisiline dirençli Stapyhlococcus aureus (MRSA) özellikle nozokomiyal enfeksiyonlarda sıkça karşımıza çıkmaktadır. Mortalite oranı yüksek olan MRSA için kullanılan antibiyotiklerden vankomisin ve daptomisinin tedavideki yeri oldukça önemlidir. Ancak vankomisinin 1950'lilerdeki keşfinden sonra zamanla vankomisine karşı direnç oluşumu, uygulama sıklığı, uygulama sırasında yoğun ağrı oluşumu ve nadiren de olsa red man sendromu oluşması gibi birçok nedenden ötürü alternatif antibiyotik bulma eğilimi baş göstermiştir. 2009 yılında Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onayıyla beraber piyasaya sürülen daptomisin kullanımının günde tek doz olması, ağrısız olması ve direnç gelişiminin az olması nedeniyle kısa sürede popülarite kazanmıştır. Ancak her iki antibiyotiğin de hastalarda belli oranlarda nefrotoksisite gösterdiği gözlenmiştir. Bu tez çalışmasında amaç, ratlara 2 hafta süreyle vankomisin ve daptomisin verilerek oluşan böbrek hasarının derecelerini ilgili parametreler kullanarak tespit etmektir. Araştırmada 21 adet, 8 haftalık, ortalama 200-250 g ağırlığında Spraque Dawley ırkı erkek rat kullanıldı. Ratlar, her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruba (kontrol grubu) serum fizyolojik, 2. gruba vankomisin 200 mg/kg, 3. gruba daptomisin 4 mg/kg günde bir kez periton içi yolla 14 gün boyunca uygulandı. Enjeksiyonların bitiminden 24 saat sonra ratlar sakrifiye edildi. Ratlardan alınan idrar örneklerinden kreatinin (CR) ve üre, alınan kan örneklerinden kan üre nitrojeni (BUN) ve CR değerleri tespit edildi. Bu değerlerden yola çıkılarak kreatinin klirensleri hesaplandı. Böbrek dokularında N-asetil glikozaminidaz (NAG), katalaz (CAT) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) ve redükte glutatyon (GSH) düzeyleri saptandı. Ayrıca böbrek dokusu histopatolojik olarak incelendi ve immunohistokimya ile apoptotik hücreler tespit edilip böbrekteki bulgular ortaya konuldu. Çalışmanın sonunda, vankomisin ve daptomisin uygulanan ratlarda böbrek hasarı gözlendi. Kontrol grubunda ise böbrek hasarı gözlenmedi. Ancak vankomisinin daptomisine oranla oluşturduğu renal hasar seviyesinin daha yüksek olduğu elde edilen bulgularla ortaya konuldu.
Alabalıklarda hasat öncesi ve hasat döneminde yenilebilir doku örneklerinde florfenikol kalıntılarının araştırılması
Hayvanlarda bakteriyel hastalıkların sağaltımı amacıyla kullanılan amfenikoller grubunda yer alan florfenikolün alabalıklarda yenilebilir dokularındaki (deri, kas ve karaciğer) kalıntı miktarının araştırıldığı bu çalışmada; Elazığ' daki beş farklı alabalık işletmesinden 25 adet hasat öncesi ve 25 adet hasat dönemine ait toplam 50 adet alabalık kullanılmıştır. Numunelerdeki florfenikol düzeyleri yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir.Analizler sonucunda hasat öncesi dönemindeki alabalıkların deri dokusunun %44' ünde, kas dokusunun %32' sinde ve karaciğer dokusunun %16' sında florfenikol saptanmıştır. Ayrıca hasat dönemindeki alabalıkların deri dokusunun %40' ında, kas dokusunun %36' sında ve karaciğer dokusunun %32' sinde florfenikol saptanmıştır. Hasat öncesi kas dokusundaki florfenikol miktarının (3,52 ± 0,89) hasat dönemindeki kas dokusundan (0,69 ± 0,21) istatistiksel olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), deri ile karaciğer dokularında ise istatistiksel bir fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). Hasat öncesi alabalıkların deri, kas ve karaciğer dokularındaki florfenikol miktarı ile hasat dönemindeki alabalıkların deri, kas ve karaciğer dokularındaki florfenikol miktarı arasında istatistiksel bir fark bulunamamıştır (p>0.05).Çalışma sonucunda gerek hasat öncesi ve gerekse hasat dönemindeki alabalıkların yenilebilir dokularındaki (deri, kas ve karaciğer) florfenikol ortalama miktarlarının Türk Gıda Kodeksi Tebliğindeki kalıntı limitinin (1000 µg/kg) üzerinde olduğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Florfenikol, alabalık, kalıntı, HPLC.
Deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda Sispilatin'in nefrotoksisitesine karşı likopenin etkileri
Günümüzde diyabet ve kanser milyonlarca insanı etkileyen önemli hastalıklardır. Diyabete bağlı böbrek hasarları ve kanser tedavisinde kullanılan sisplatin'in en önemli yan etkilerinden biri böbreklerde oluşturduğu nefrotoksisitedir. Bu çalışmada; deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatin tarafından oluşturulan nefrotoksisteye karşı, likopenin'in muhtemel koruyucu özellikleri araştırılmıştır. Çalışmada, ratlar 5 gruba bölünmüş ve ilk grup kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Diğer gruplar ise STZ ile deneysel diyabet modeli oluşturulmuş gruplar olup ikinci grup tek başına diyabet grubu, üçüncü grup diyabet+sisplatin grubu, dördüncü grup diyabet+likopen grubu, beşinci grup ise diyabet + sisplatin + likopen grubu olarak belirlenmiştir. Dekapite edilen ratlardan kan ve böbrek dokuları alınarak plazmada üre ve kreatinin düzeyleri otoanalizör yardımı ile böbrek dokusunda oksidatif stres parametrelerinden MDA, CAT ve indirgenmiş GSH düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemlerle belirlenmiştir. Çalışma sonucunda plazma üre, kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinin, diyabet ve sisplatin uygulamalarına (grup 2 ve 3) bağlı olarak artışlar gösterdiği; buna karşın, böbrek dokusunda CAT ve GSH düzeylerinin ise azaldığı belirlenmiştir. Diyabet ve sisplatin ile eşzamanlı likopen uygulamalarının oluşan bu nefrotoksiste bulgularını kısmen iyileştirdiği ve hem diyabet hem de sisplatin tarafından oluşturulan böbrek hasarlarının ise likopen uygulamalarıyla hafifletilebileceği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Diyabet, Sisplatin, Nefrotoksisite, Likopen, Rat
Deneyel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatinin neden olduğu nefrotoksisiteye karşı curcuminin koruyucu etkileri
Diyabet ve kanser günümüzde yaygın görülen ve birçok problemi beraberinde getiren önemli hastalıklardır. Kanser tedavisinde kullanılan sisplatin?in en önemli yan etkisi böbreklerde oluşturduğu nefrotoksisitedir. Bu çalışmada, deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatinin meydana getirdiği nefrotoksisiteye karşı curcumin?in muhtemel koruyucu özellikleri araştırılmıştır. Çalışmada ratlar 5 gruba bölünmüş ve ilk grup kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Diğer gruplarda streptozotosin ile deneysel diyabet modeli oluşturulmuş ve ikinci grup diyabet oluşturulan grup, üçüncü grup diyabet+sisplatin grubu, dördüncü grup diyabet+curcumin grubu, beşinci grup ise diyabet+sisplatin+curcumin grubu olarak belirlenmiştir. Araştırmaya alınan ratlardan kan ve böbrek dokuları alınarak plazmada üre ve kreatinin düzeyleri otoanalizör cihazı yardımı ile böbrek dokusunda oksidatif stres parametrelerinden malondialdehit (MDA) katalaz (CAT) ve indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemlerle belirlenmiştir. Plazma üre/ kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinin diyabet ve sisplatin uygulamalarına bağlı olarak artışlar gösterdiği, buna karşın böbrek dokusunda katalaz ve GSH düzeylerinin azaldığı belirlenmiştir. Curcumin uygulamalarının oluşan bu nefrotoksisite bulgularını kısmen iyileştirdiği ve hem diyabet hem de sisplatin tarafından oluşturulan böbrek hasarlarının curcumin uygulamalarıyla hafifletilebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Sisplatin, Nefrotoksisite, Curcumin, Rat
Greyfurt kabuk ekstraktının arı sağlığı ve nosema enfeksiyonu üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı greyfurt kabuk ekstraktının arı sağlığı üzerine etkileri ve anti-nosemal aktivitesinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kurutulmuş greyfurt kabukları yanıt yüzey yöntemi kullanılarak klasik ve mikrodalga destekli ekstraksiyon yöntemleri ile en yüksek verimle optimize edilmiştir. Her iki ekstraksiyon için optimum şartlar belirlenmiştir ve optimizasyon için Central Composite Design (Merkezi Kompozit tasarım) kullanılmıştır. Optimizasyon ile en yüksek oranda Toplam fenolik madde (TPC), Toplam Antiradikal aktivite (TAA-DPPH) ve Toplam flavanoid madde (TFC) içeriği elde edilmiştir. Klasik çözücü ekstraksiyonu için çözücü oranı %74,336, çözücü/katı oranı 20 ml/g, süre 20 saat ve sıcaklık 50 Cº'dir. Mikrodalga destekli ekstraksiyon için çözücü oranı %65, çözücü/katı oranı 30 ml/g, süre 5 dakika ve mikrodalga gücü 525 W olduğu belirlendi. Optimum ekstraktlarda Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC) ile polifenolik madde içerikleri belirlendi. Optimum ekstraktların bal arıları üzerine etkileri akut ve kronik toksisite çalışmalarıyla belirlendi. Ekstraktların bağırsak sağlığı üzerine etkileri histopatolojik inceleme ile değerlendirildi. Optimal ekstraktların (%1) antinosemal aktivitesi değerlendirildi. Akut ve kronik toksisite çalışmalarıda ekstraktların şeker şurubuna eklenmesinin histopatolojik incelemelerde bağırsak sağlığı üzerine olumsuz etkiler olmadığı belirlendi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Kronik toksisite çalışmalarında optimize edilen ekstraktlarla 10 günlük beslemenin yaşam süreleri arasında anlamlı bir farklılık oluşturmadığı belirlendi. Yaşam Testi çalışmalarında ise her iki ekstrakt için yaşam süreleri anlamlı farklılık gösterdi. Klasik ekstraktın %1 oranında şeker şurubuna eklenerek beslenmesi sonu bal arıları kontrol grubuna göre daha uzun yaşam süresi gösterdi. Optimal ekstraktlar kontrol grubuna kıyasla nosema sporlarını azaltıcı aktivite gösterdi ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak greyfurt kabuğu ekstraktlarının nosema enfeksiyonuna karşı kullabilmesi ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Aloe vera jel'in genotoksik etkisinin araştırılması
Aloe vera Jel, Aloe vera bitkisinin ortasındaki musilajın alınması yoluyla elde edilmektedir. Aloe vera bitkisinin yaprağının dış kısmında bulunan usare ise, başta çeşitli antrakinonlar olmak üzere pek çok toksik bileşik içermektedir. Usarede bulunan bu toksik bileşiklerin üretim sırasında yanlışlıkla veya uygun olmayan tekniklerin kullanılması nedeniyle jele karışmasının, ciddi sağlık riski taşıyacağı belirtilmektedir. Aloe vera jel yurdumuzda üretici çeşitli firmaların oluşturduğu satış ağı ile tüketiciye kapıda ulaşma yoluyla pazarlanmaktadır. Bu pazarlama sırasında ürünün geniş bir yelpazede? pek çok hastalığa iyi geldiği ve pek çok hastalıktan bireyleri koruduğu? yönünde satış elemanlarınca pazarlaması yapılmaktadır. Bu ürünler eczanelerde satılmamaktadır. Dolayısıyla bu pazarlama yöntemi ile bilinçsiz kullanıcılar için olası sağlık risklerinin ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Özellikle Aloe vera jele yönelik olarak yapılan toksisite çalışmalarında , ürün kullanımına yönelik olarak başta karsinojenik etki olmak üzere gelişebilecek genotoksisite çalışmalarının yeterli olmaması dikkati çekmektedir. Aloe vera jelin yaratabileceği genotoksisitenin değerlendirilmesine yönelik çalışmaların sonuçları bu ürünün güvenliği konusunda aydınlatıcı bilgilerin oluşmasına neden olacaktır.Sunulan çalışmada, piyasada satış elemanlarınca satılan Aloe vera jelin ticari preparatının muhtemel genotoksik etkilerinin farelerde Comet yöntemi ile araştırılması gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla yetişkin, 30-45 g ağırlığında, her iki cinsten sağlıklı Swiss Albino tür fareler kullanılmıştır. Comet tekniği memeli hücrelerindeki DNA hasarını ölçmek ve analiz etmek amacıyla kullanılan hızlı, basit ve duyarlı bir tekniktir. Bu amaçla sunulan çalışmada Aloe vera jel, tavsiye edilen toplam günlük insan dozunun ve bu dozun ½ ve 2 katı dozda doğrudan piyasadaki sıvı ürün üzerinden hazırlanarak deney hayvanlarına 14 gün boyunca intragastrik gavaj ile günde bir kez uygulanmıştır. Ayrıca bir kontrol grubu oluşturarak aynı hacimde yine oral yolla distile su verilmiştir. Çalışma sırasında farelerin kuyruk venlerinden 1, 7 ve 14. günlerde kan alınarak, Comet yöntemi ile genotoksisite parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, önerilen dozun yarısı uygulamasında 1.ve 14.günlerde p<0.01 düzeyinde, normal doz uygulamasında 1. ve 7. günlerin yanısıra 1. ve 14. günlerde p<0.01 düzeyinde, önerilen dozun iki katı uygulamasında 1.ve 7. günler arsında p<0.01 düzeyinde 1. ve 14. günler arasında p<0.05 düzeyinde % kuyruk yoğunlukları arasında artış yönünde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Nitekim kontrol grubu ile sonuçların değerlendirilmesinde 1. gün sonuçları göz önünde tutulduğunda doz grupları ile kontrol grubu arasında bir farklılık yokken (p>0.05), kontrol grubunun 7. gün sonuçları ile uygulanan dozun 2 katı olan doz grubu arasında anlamlı bir artış (p<0.01) saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Aloe vera jel, genotoksisite, comet yöntemi
Deksmedetomidinin sedatif ve hemodinamik etkileri ile alfa 2a gen C-1291G polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması
Uzun yıllardır, kullanılan ilaçlara oluşan yanıtın bireysel farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. İlk olarak ilaçları metabolize eden enzimlerin aktivitelerinin bireysel farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ancak, günümüzde yalnızca enzimlerin değil, taşıyıcıların ve ilacın hedefi durumundaki reseptörlerin de bireylerarası farklılık gösterdiği bilinmektedir. Farmakogenetik bilim dalının gelişmesiyle ilacı metabolize eden enzimler, taşıyıcı proteinler ve reseptörleri kodlayan genlerdeki mutasyonlar açığa çıkarılmaya başlanmıştırPiyasada mevcut ilaçların üçte birinin adrenerjik sistem için agonist veya antagonist olduğu düşünülürse adrenerjik sistemin farmakogenetikteki önemi anlaşılabilir. Adrenerjik reseptör-ilaç ve reseptör-patolojik durum beraberliğini araştıran çok fazla çalışma mevcutturDeksmedetomidin; 1999 yılının sonlarında Amerika Gıda ve İlaç Teşkilatı (FDA) tarafından erişkin yoğun bakım hastalarında kısa süreli (<24 saat) infüzyon ile sedasyon amaçlı kullanımı onaylanmış bir sedatif ilaçtır. Deksmedetomidin ?2-AR lere klonidine göre sekiz kat fazla afinite gösterir. ?2 agonistik etkisi ?1 agonistik etkisine göre 1620 kat daha fazla potenttir. Bu ilacın, etkilerini ?2A-AR'ler aracılığıyla gösterdiği ispatlanmıştır. Bu ilaca yanıt ile ilacın hedefi durumundaki ?2A-AR kodlyan genin yapısı arasındaki bağlantıyı araştıran bir klinik çalışma mevcut değildirBu çalışmada, deksmedetomidinin etkilerinde aracılık eden ?2A-AR C-1291G gen polimorfizminin ilaç etkinliğine olan etkisi araştırılmıştır. Koroner arter bay-pas greft cerrahisi geçiren 110 hastadan polimorfizm tayini için kan örnekleri alınmış ve operasyon bitiminde BİS monitorizasyonu ve Ramsay sedasyon skalası ile uyanıklık durumları takip edilmiştir. Genotip sıklığı %43.6 (n=48) WT (CC), %45.5 (n=50) heterozigot (CG) ve %10.9 (n=12) mutant (GG) olarak bulunmuştur. Hiperlipidemi ile ?2A-AR C-1291G gen polimorfizmin arasındaki bağlantı bu çalışmada da ortaya konmuştur. G-1291G genotipine sahip mutant bireylerin tümünün hiperlipidemik olduğu ve diğer iki grupla karşılaştırıldığında anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Mutant bireylerin kan glukoz düzeyleri de diğer iki gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05Genotipe göre sedasyon ölçüm değerlerimiz olan BİS ve Ramsay sedasyon skorlarının zamana göre değişiminde mutant bireylerin daha yavaş uyuduğu gözlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı bulunmuştur. Genotipik yapıya göre sistolik arter basıncı, diastolik arter basıncı ve kalp atım hızının zamana göre değişiminde de gruplararası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştırSonuç olarak; ?2A-AR C-1291G polimorfizminin deksmedetomidinin klinik etkileriyle bağlantısı bulunmamıştır. Ancak ileriki çalışmalarda hasta sayısının arttırılması veya farklı polimorfik bölgelerin çalışılmasının faydalı olabileceği görüşündeyiz
Köpeklerde ivermektin ve doramektinin ağız ve deri altı yol ile uygulanmalarını takiben karşılaştırmalı farmakokinetikleri
48- OZET Köpeklerde İvermektin ve Doramektinin Ağız ve Derialtı Yol ile Uygulanmalarını Takiben Karşılaştırmalı Farmakokinetikleri Bu çalışmada köpeklerde ivermektin ve doramektinin 200 ug/kg dozunda, ağız ve derialtı uygulamalarını takiben 40 günlük süre boyunca farmakokinetik profillerini belirleyerek karşılaştırmak amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak canlı ağırlıkları 15-30 kg arasında değişen, 2-5 yaşlı, karışık ırk toplam 20 sağlıklı dişi köpek kullanıldı. Hayvanlar ortalama ağırlıkları birbirine yakın ve her grupta 5 hayvan olacak şekilde 4 gruba (Grup I, II, III, IV) ayrıldı. Gruplara ayrılan hayvanlardan grup I (İVM-OR) ve grup II (DRM- OR)'ye sırasıyla ivermektin (Ivomec®, 1%) ve doramektin (Dectomax®, 1% ) 200 (ig/kg dozda ağız yolu ile, grup III (İVM-SK) ve grup IV (DRM-SK)'e aynı dozda ilaç deri altı yol ile uygulandı. İlaç uygulamadan bir gün önce ve ilaç uygulamasını takiben 1, 2, 4, 8, 12, 16, 24, 32, 48, 72, 96 saatlerde ve 6, 9, 12, 15, 20, 25, 30, 35 ve 40. günlerde vena cephalica antebrachii (sephalik ven)'den kan örnekleri (5ml) heparinli tüplere alındı. Çalışma süresince ilaç uygulanan hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. İvermektinin derialtı uygulamasını takiben ilaç molekülü, ilk örnek olan 1. saat ile 30. günler arasında tesbit edilebiliyorken, doramektinin derialtı uygulaması ve her iki ilacın ağız yoluyla uygulamasını takiben 1. saat ile 25. günler arasında tespit edilebildi. Sonuç olarak, ivermektin ve doramektinin derialtı uygulamasını takiben farmakokinetik parametreleri arasında önemli bir fark görülmezken; her iki ilacın ağız yolu ile uygulamalarını takiben ivermektinin absorbsiyonunun doramektine göre daha yavaş (ivermektin için tdomk^ 0.23±0.09 gün, doramektin için Wuk: 0.12±0.05 gün), maksimum plazma yoğunluğunun daha yüksek (ivermektin için Ydon*: 116,80±10.79 ng/ml, doramektin için Ydon*: 86.47±19.80 ng/ml) ve eğri altı alanının (ivermektin için EAA: 236,79±41.45 ng.g/ml, doramektin için EAA: 183,48±13.17-49 ng.g/ml) ise daha geniş olduğu saptandı. Buna ilaveten ivermektin ve doramektinin derialtı ve ağız yolu ile uygulamaları karşılaştırıldığında maksimum plazma yoğunluğunun önemli oranda düşük (ivermektin ve doramektin SK Ydomk sırasıyla 66.80±9.67 ng/ml ve 54.78± 11.99 ng/ml, ivermektin ve doramektin OR Ydoruk sırasıyla 116.80±10.79 ng/ml ve 86.47±19.80 ng/ml), emiliminin yavaş (ivermektin ve doramektin SK tdoruk sırasıyla 1.50±1.00 gün ve 1.70±0.76 gün, ivermektin ve doramektin OR tdoruk sırasıyla 0.23±0.09 ve 0.12±0.05gün), eğri altı alanının ise daha büyük (ivermektin ve doramektin SK EAA sırasıyla 349.18±47.79 ng.g/ml ve 292.10±78.76 ng.g/ml, ivermektin ve doramektin OR EAA sırasıyla 236.79±41.45 ng.g/ml ve 183.48±13.17 ng.g/ml) olduğu tespit edilmiştir. Her iki molekülün ortalama kalış süresi (OKS) ve yanlanma ömründe (tı/2Xz) istatiksel bir fark gözlemlenmemiştir. Bu çalışmada ivermektin ve doramektinin köpeklerde paraziter enfeksiyonların kontrolünde ve tedavisinde oral ve derialtı yolla ile uygulanabileceği sonucuna varıldı.
Aydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinde aflatoksin varlığının araştırılması
ÖZETAydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinde aflatoksin varlı ının ara tırılmasıAflatoksinler, Aspergillus flavus, A. Parasiticus ve A. Nomius gibi mantarların gıda veyemlerdeki toksik metabolitleri olup, karsinojenik ve teratojenik etkiye sahip olmalarıbakımından oldukça önemlidirler. B1, B2, G1, G2 ile M1, M2 bu grubun en önemlitoksinleridir. Aflatoksin M1 (AFM1) toksisitesi en fazla olan aflatoksin B1 (AFB1)'in sütleatılan temel metabolik ürünüdür. AFB1 çok güçlü bir karaci er karsinojenidir. AFM1,laktasyondaki hayvanların AFB1 içeren yemlerle beslenmesinden sonra sütle atıldı ı için süt,peynir, yo urt, süt tozu ve tereya ı gibi süt ürünlerinde bulunabilmektedir. Süt ve ürünleri;özellikle bebekler, çocuklar, emziren anneler, ya lılar vb. bu ürünleri çokça tüketen ki ilerinbesin kayna ı oldu undan bu ürünlerdeki AFM1 miktarları önemlidir bu yüzden bir çokülkede ve Türkiye'de süt ve süt ürünlerinde bulunan AFM1'in düzeylerini saptamak ve riskien aza indirmek amacıyla çe itli ara tırmalar yapılmı tır.Avrupa ve di er geli mekte olan ülkelerde aflatoksinlerin süt ve süt ürünleri ileyemlerdeki varlı ı sistemik olarak kontrol edilirken, Türkiye' de süt ve süt ürünleri ileyemlerin AFB1 ve AFM1 ile kontaminasyonu önlemek için kontrol sistemleri yeterli de ildir.Dünya Sa lık Organizasyonu (WHO) ile Gıda ve Tarım Organizasyonu'nun (FAO)düzenledi i yönetmeli e göre AFB1'in sütteki düzeyi 0.05 µg/kg' dan daha azdır.Bu çalı mada Aydın ili ve ilçelerindeki mandıralarda, piyasada satılmak üzere üretilensüt ve süt ürünlerinden elde edilen örnekler HPLC (Yüksek Performanslı Likit Kromatografi)yöntemiyle incelenerek AFM1 düzeyleri incelenip, halk sa lı ı açısından risk olu turupolu turmadı ı ara tırıldı.Bu amaçla 26 mandıraya ait, süt (13), beyaz peynir (7), ka ar peyniri (6), tulum peyniri(6), lor peyniri (6) ve yo urt (9) olmak üzere toplam 47 adet numune AFM1 yönündenincelendi. Sonuçta, incelenen örneklerde ortanca düzeyi % 0,105 düzeyinde AFM1 belirlendi.AFM1 insidansı % 100 ve aralı ı 0,027-0,250 pbb arasında saptandı. ncelenen sütörneklerinin % 61,5'i, yo urt örneklerinin % 77,7' si ve peynirlerin % 4' ünün yasal olarakbelirlenen sınırları a tı ı saptandı.Aydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinin sa lık sorunlara nedenolabilece i bu ara tırma ile do rulanmaktadır. Süt ve süt ürünleri, AFM1 varlı ı yönünden birprogram kapsamında kontrol edilmelidir. Hayvanlara verilen yemlerde AFB1 olu umunusa layan artlar ve AFB1 varlı ı sürekli kontrol edilmelidir.
Gökkuşağı alabalıklarında (oncorhynchus mykiss) sık görülen patojen mikroorganizmaların tespiti ve antibiyotik duyarlılık düzeylerinin belirlenmesi
Çalısma gökkusagı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) önemli ekonomik kayıplara sebep olan bazı önemli bakteriyel hastalık ve etkenlerinin tespit edilmesi, sagaltımda gereksiz ilaç kullanımına baglı kalıntı sorunlarının ve tedavi maliyetinin en aza indirilebilmesi için etkenlerin çesitli antibakteriyellere karsı duyarlılık derecelerinin belirlenmesi amaçlanmıstır. Bu amaçla çalısmada, alabalıklarda önemli bakteriyel hastalık etkenlerinin izolasyon, identifikasyon ve etkili antibakteriyel sagaltım seçeneklerinin belirlenmesi için aylık dönemler içinde 8'er adet olmak üzere 12 ay boyunca toplam 96 adet gökkusagı alabalık örneklerinin iç organları (karaciger, dalak, böbrek) ve solungaçlarından uygun besiyerlerine steril kosullarda ekimler yapılarak etkenlerin 22 ve 37 C'lik sıcaklıklarda inkübasyonu sonucunda izolasyonları gerçeklestirilmistir.identifikasyon amacıyla bakterilerin morfolojik ve biyokimyasal testlerini takiben balıklarda önemli bakteriyel enfeksiyonlara neden olan Aeromonas salmonicida, Lactococcus garvieae, Vibrio anguillarum ve Yersinia ruckeri izole edilmistir. Toplam 96 adet gökkusagı alabalık örneklerinden 37 adet (% 38,5) izolat elde edilmistir. Bu izolatların 6'sı (% 16,22) Aeromonas salmonicida, 13'ü (% 35,13) Lactococcus garvieae, 7'si (% 18,92) Vibrio anguillarum ve 11'i (% 29,73) Yersinia ruckeri'dir. zolatların çesitli antibakteriyellere karsı duyarlılıklarında Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi kullanılmıstır. Yapılan antibiyogram testlerine göre Aeromonas salmonicida'nın enrofloksasin, florfenikol, fusidik asit, gentamisin, kloramfenikol, nalidiksik asit, novobiosin, oksitetrasiklin, siprofloksasin ve sulfametaksazol - trimetoprim'e duyarlı, eritromisin ve neomisin'e orta derecede duyarlı, Lactococcus garvieae'nın amoksisilin, basitrasin, eritromisin, florfenikol, kloramfenikol, novobiosin ve oksitetrasiklin'e duyarlı, enrofloksasin, sefoksitin ve siprofloksasin'e orta derecede duyarlı, Vibrio anguillarum'un enrofloksasin, florfenikol, gentamisin, kloramfenikol, nalidiksik asit, novobiosin, oksitetrasiklin, siprofloksasin, sulfametaksazol-trimetoprim'e duyarlı, eritromisin ve neomisin'e orta derecede duyarlı, Yersinia ruckeri'nin de enrofloksasin, florfenikol, gentamisin, nalidiksik asit ve siprofloksasin'e duyarlı iken bu etkenlerin diger antibakteriyellere dirençli oldukları tespit edilmistir. Sonuç olarak bu hastalık etkenlerinin tümünün enrofloksasin, florfenikol ve siprofloksasine duyarlı oldukları tespit edilmistir.
Ege bölgesinde tüketime sunulan ballarda sülfonamid kalıntılarının araştırılması
Avrupa Birliği düzenlemelerine göre antimikrobiyel ajanlar için `azami kalıntı seviyesi (AKS)' belirlenmemiş olup, bal üretimi yapılırken antibiyotik kullanılmasına müsaade edilmemektedir. Ülkemizde sülfonamid grubu antibiyotikler bal üreticileri tarafından illegal olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Ege Bölgesi'nde tüketime sunulan balların sülfonamid grubu antibiyotik kalıntıları yününden araştırılmasıdır. Bu amaçla, üretim miktarları göz önünde tutularak bölge illerinden toplam 103 adet bal örneği toplanmıştır. Bu örnekler, metot geliştirme ve validasyonu takiben sıvı-sıvı faz yöntemi ile özütleme sonrası Yüksek Basınçlı Sıvı Kromotografi (HPLC) cihazında, florasan detektör aracılığında, kolon sonrası türevlendirme metodu ile 7 sülfonamid türevi (sülfanilamid, sülfadiazin, sülfatiyazol, sülfamerazin, sülfametazin, sülfametoksazol ve sülfadimetoksin) yönünden analiz edilmişlerdir.Yöntemde, sülfanilamid, sülfadiazin, sülfatiyazol, sülfamerazin, sülfametazin, sülfametoksazol sülfadimetoksinin sırasıyla; ortalama % geri alımları; 62,37, 64,10, 62,57, 67,11, 66,94, 57,31, 53,99, % standart sapmaları (RSD); 8,01, 7,02, 6,83, 6,57, 7,57, 7,06, 7,88, değerlendirme seviyeleri; 6,83, 5,36, 5,51, 6,67, 7,34, 5,02, 6,73 ng/g olarak hesaplanmıştır. Ege bölgesinden toplanan 103 balın % 23'ünde sülfonamid kalıntısı tespit edilmiş olup, pozitif örneklerin % 68'inin sülfametazin, % 12'sinin sülfamerazin, ve % 20'sinin de sülfametoksazol ile kontamine olduğu belirlenmiştir.Sonuç olarak, toplanan bal örneklerinde yaygın olarak sülfonamid kalıntılarına rastlanmış olup Ege Bölgesi arı yetiştiricilerinin yasadışı olarak bu ilaçları kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu sorunu önlemek için yetiştiricilerin eğitilmesi, denetimlerin artırılması ve caydırıcı cezai işlemlerin yürürlüğe sokulması fayda sağlayabileceği gibi toplum sağlığı korunacak ve ülke ekonomisine de katkıda bulunulacaktır.
Antiepileptik ilaçların troid hormon düzeyleri ve serum biyokimyasına etkileri
Antiepileptik ilaçların hormon, lipit ve lipoprotein metabolizmasını etkiledikleri, serum vitamin B12 ve folat düzeylerini değiştirdikleri gösterilmiştir. Ancak bu yayınlar enzim inhibisyonu veya indüksiyonu yapan eski antiepileptiklerle yapılmış çalışmalardır. Yeni nesil antiepileptik ilaçlarla bu konularda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Oysaki son yıllarda yan etkilerinin ve ilaç etkileşimlerinin daha az olması sebebiyle tercih edilen yeni nesil antiepileptikleri kullanan hasta sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışmada eski (karbamazepin ve valproik asit) ve yeni nesil antiepileptiklerin (okskarbazepin, levetirasetam, topiramat) tiroid hormonları, vitamin B12, folat ve lipit profiline etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Parsiyal epilepsi tanısıyla izlenen, en az 1 yıldır tek tip antiepileptik ilaç (Karbamazepin (n=15), valproik asit(n=15), topiramat (n=9), Levetirasetam (n=9) ve okskarbazepin(n=15)) kullanan toplam 63 epileptik hasta çalışmaya alınmıştır. Ayrıca sağlıklı kontrol grubu (n=15) ve epileptik kontrol grubu (n=15) olmak üzere 2 farklı kontrol grubu oluşturuldu.Sağlıklı kontrol grubu ve epileptik kontrol grubu grupları karşılaştırıldığında epileptik kontrol grubunda trigliserit, VLDL yüksek (P<0,05), AST (P<0,05) ve folik asit değerlerinin düşük (P=0,001) olduğu tespit edilmiştir. Karbamazepin kullanan hastalar sağlıklı kontrol gubuyla karşılaştırıldığında total kolesterol değerlerinin yüksek (P<0,05), folik asit değerlerinin düşük (P<0,001), epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise HDL değerlerinin yüksek (P<0,05) olduğu tespit edilmiştir. Valproik asit kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST ve ALT değerlerinin düşük (P<0,05) folik asit değerlerinin düşük (P=0,001) ve epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında vitamin B12 değerlerinin düşük (P<0,05) olduğu tespit edildi. Okskarbazepin kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında FT4 düşük (P<0,005) total kolesterol yüksek (P<0,05) ve folik asit düşük (P=0,001), epileptik kontrol grubuile karşılaştırıldığında ise HDL ve AST yüksek (P<0,05) olarak tespit edildi. Levetirasetam kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında total kolesterol yüksek, vitamin B12 ve folat düşük (P<0,05) olarak tespit edildi. Epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Topiramat kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırldığında AST düşük (P<0,005), folat düşük (P<0,05), epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise trigliserit düşük (P<0,05) ve HDL yüksek (P<0,05) olarak saptandı.Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre yeni nesil antiepileptikler genel olarak; tiroid hormonları, karaciğer enzimleri, vitamin B12 ve folat üzerinde olumsuz etkiye sahip değilken lipit profili üzerinde ateroskleroza karşı koruyucu etkiler göstermekte ve literatürde koroner kalp hastalarında tercih edilebileceğini gösteren bulguları desteklemektedir. Gözlenen bazı patolojik bulgular, epileptik kontrol grubu ile kıyaslandığında, istatistiki açıdan önem arzetmemiştir. Bu durum, literatürde sıkça bildirilen ve antiepileptiklere atfedilen bozuklukların, ilaçlara değil, epilepsinin bizatihi kendisinin yarattığı ve henüz nedenlerini bilmediğimiz etmenlere bağlanabileceğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: Antiepileptik, Folat, Vitamin-B12, Tiroid, Lipit
Resveratrolün streptozotosin tarafından oluşturulan genotoksik hasarı önleyici etkisi
Resveratrolün (RSV) sağlığa yararlı pek çok etkisi olduğu bilinmektedir. Bu tezin amacı streptozotosin STZ kullanılarak oluşturulan deneysel diyabet sonucu meydana gelen oksidadif stres kaynaklı DNA hasarına RSV'nin etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada yetişkin Wistar- Albino erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar beş gruba ayrıldı, kontrol negatif (diyabetik olmayan sıçanlar n=9), kontrol pozitif (diyabetik sıçanlar n=6) ile RSV grupları 5mg/kg (n=6), 25mg/kg (n=6) ve 50 mg/kg (n=6) oluşturuldu. RSV sıçanlara 45 gün boyunca intragastrik sonda ile verildi. Şeker hastalığını tetiklemek için tek doz intraperitoneal yolla 50mg/kg STZ verildi. Kan şeker düzeyi 200mg/dl üzerinde olan sıçanlar diyabetli kabul edildi. Çalışmanın sonucunda şeker hastası olan sıçanlarda, sağlıklı sıçanlara göre vücut ağırlığında azalma görüldü (P=0,001). Total antioksidan durumunun RSV 5mg/kg grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olduğu görüldü (P=0,003). Fakat 25 ve 50 mg/kg gruplarında ( sırasıyla P=0,662 ve P=0.969) kontrol negatif grubuna göre anlamlı bir fark gözlenmedi. Uygulanan RSV' nin kan glukoz düzeyini etkilemediği görüldü. Gruplar arasında total oksidan miktarı anlamlı farklılıklar göstermedi. Genetik hasar indeksi (GHI), kontrol pozitif ve kontrol negatif grupları arasında farklılık gösterdi (P<0,001). Kontrol pozitif grubuna göre, RSV gruplarında GHI daha düşük bulundu (P<0,001). RSV 25 ve 50 mg/kg grupları arasında GHI farklı bulunmadı. Fakat RSV 5 ve 50 mg/kg grupları arasında RSV 50mg/kg grubunun GHI daha düşük bulundu. Bu sonuçlar RSV' nin şeker hastası farelerde DNA hasarını azaltabileceğini ileri sürmektedir.Anahtar kelimeler; Resveratrol, Streptozotosin, DNA hasarı, diabetes mellitus, Comet yöntemi
Rikobendazolün keçi ve koyunlarda karşılaştırmalı farmakokinetiği ile keçilerde arttırılmış dozlarda uygulanmasının plazma kinetiğine olan etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı Rikobendazol (RBZ)'ün deri altı yolla 5 mg/kg dozda uygulanmasını takiben keçi ve koyunlarda karşılaştırmalı farmakokinetiği, keçilerde arttırılmış dozlarda (10 ve 15 mg/kg) uygulanmasının plazma kinetiğine olan etkisi ve RBZ'ün (-) ve (+) enantiomerlerinin her iki hayvan türünde plazma dağılımlarının araştırılmasıdır.Araştırmada deney hayvanı olarak 12-16 aylık, toplam 8 koyun ve 16 keçi kullanıldı. Çalışma iki fazlı yönteme göre tasarlandı. Faz-1'de I. gruptaki koyunlara (8 adet) ve II. gruptaki keçilere (8 adet) deri altı yolla ve III. gruptaki keçilere (8 adet) ise damar içi yolla 5 mg/kg dozunda RBZ uygulandı. I. ve II. gruptan, ilaç uygulamadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 1. ve 192. saatler arasındaki farklı zamanlarda vena jugularis'den kan örnekleri heparinli tüplere alındı. Faz-2'de ilaçların kandan tamamen arınması için 1 ay beklendikten sonra RBZ'ün koyunlarda damar içi farmakokinetiğini ve keçilerde artırılmış doz uygulamasının etkisini araştırmak için I. gruptaki koyunlara 5 mg/kg dozunda RBZ damar içi yolla uygulanırken, II. gruptaki keçilere ise artırılmış dozlarda 10 mg/kg, III. gruptaki keçilere 15 mg/kg dozunda RBZ deri altı yolla uygulanarak Faz 1'de belirtilen aynı zaman aralıklarında kan örnekleri alındı. Plazma örneklerinde RBZ ve metabolitleri katı faz (SPE) yöntemi ile özütlemeyi takiben yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) ile analiz edilerek yoğunlukları belirlendi. Ayrıca, steriospesifik bir molekül olan RBZ'ün plazma enantiomer yoğunlukları ve oranları da özütlemesi ve analizi yapılan plazma örneklerinde kiral bir HPLC yöntemi ile tespit edildi.RBZ'ün koyun ve keçilere deri altı yolla 5 mg/kg dozunda uygulanmasını takiben RBZ ve ABZSO2 metabolitinin kinetik parametreleri karşılaştırıldığında koyun ve keçilerde istatiksel olarak önemli farklılıklar görüldü. RBZ için yarılanma ömrü koyunlarda (T1/2) keçilere göre istatiksel olarak daha uzun olup, ABZSO2 metabolitleri için de aynı durum söz konusudur. Her iki hayvan türünde RBZ'ün doruk plazma yoğunluklarında (Tdoruk) önemli bir fark olmamasına rağmen, ilacın plazmada en son belirlenebildiği zaman (Tson) koyunlarda keçilerden istatiksel olarak daha geç gözlemlendi. Ayrıca RBZ'ün koyunlardaki eğri altı alan (EAA) ve ortalama kalış süresi (OKS) de keçilerdeki değerler ile mukayese edildiklerinde istatistiksel olarak sırasıyla daha büyük ve daha uzun oldukları belirlendi.Artırılmış dozlarda (10 ve 15 mg/kg) RBZ'ün deri altı yolla uygulaması sonrasında plazma yoğunluklarının ve farmakokinetik parametrelerin (Ydoruk, T1/2 ve EAA) istatistiksel olarak birbirlerinden farklı ve doza bağlı olarak artış gösterdikleri belirlendi. Benzer farklılıklar ve doz bağımlılığı RBZ'ün birincil metaboliti olan ABZSO2 içinde tespit edildi.RBZ'ün koyun ve keçilere damar içi yolla 5 mg/kg dozunda uygulanmasını takiben RBZ ve ABZSO2 metabolitinin her iki hayvan türünde kinetik parametreleri arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi. Keçilerde klirens (Cl), T1/2?z, OKS ve EAA değerlerinin koyunlarınkinden istatistiksel olarak sırasıyla daha hızlı, kısa, az ve daha küçük bulunmuştur. Ayrıca aynı dozda deri altı uygulanan RBZ'ün keçilerdeki biyoyararlanımı (%82.0) da koyunlardaki değerden (%97.9) daha küçük tespit edilirken artırılmış 10 ve 15 mg/kg dozlarında uygulanan RBZ'ün biyoyararlanımları ise sırasıyla %91.18 ve %110.01 olarak bulunmuştur.RBZ'ün (-) ve (+) enantiomerleri değerlendirildiğinde, hayvan türü ve uygulama yolundan bağımsız olarak benzer plazma dağılımı sergilediği gözlendi. Rasemik RBZ'ün uygulama sonrası ilk 2-10 saat aralığında plazmada (-) enantiomer oranı daha yüksek iken (% 55:45) bu saatlerden sonra giderek (+) enantiomerin oranı artmakta ve son belirlenen yoğunluklarda neredeyse (+) enantiomerin tamamen baskın (% 5:95) duruma gelmektedir.Deri altı uygulama sonrası keçi ve koyunlarda RBZ'ün emilimi ve doruk plazma yoğunluğu benzerlik gösterdi. Bu sonuçlar RBZ'ün koyun ve keçilerde aynı dozda kullanılabileceğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Ancak, keçilerde RBZ ve metabolitinin plazma yarılanma ömrünün ve buna bağlı olarak ortalama plazma kalış süresinin (OKS) koyunlardan daha kısa olması, keçilerde eliminasyonun koyunlardan daha hızlı olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Ayrıca her iki türde RBZ'ün damar içi uygulanması sonrası elde edilen veriler de bu sonucu destekler niteliktedir.Keçilere artırılmış 10 ve 15 mg/kg dozlarda RBZ uygulanması sonucunda plazma yoğunluklarının doza bağlı olarak artış gösterdiği belirlenerek özellikle daha yüksek dozlarda uygulanmasının tavsiye edildiği paraziter enfeksiyonlarda daha yüksek plazma yoğunluğu ve kalış süresi dolayısı ile daha yüksek etkinlik sağlayabilecektir. Bununla birlikte, bu dozlarda uygulama yapılırken dozun ikiye bölünerek deri altı farklı iki bölgeye tatbik edilmesi uygulama yerinde oluşabilecek istenmeyen reaksiyonları azaltabilecektir.Anahtar Kelimeler: Rikobendazol, Albendazol sülfon, Farmakokinetik, Enantiomer, Keçi, Koyun. ?
Ankara ili çevresinde tüketime sunulan çiğ sütlerde nitroimidazol grubu ilaç kalıntı varlığının LC/MS/MS ile araştırılması
Nitroimidazoller anaerobik bakterilere ve ayrıca protozoal enfeksiyonların patojenlerine karşı oldukça aktif olan bir ilaç grubudur. Bunların hayvansal ürünlerindeki kalıntıları insanlar üzerinde mutajenik ve kanserojenik etkiler sergiler. Bu çalışmada, nitroimidazol ve metabolitlerinin sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC/MS/MS) ile belirlenmesine yönelik metot validasyonu ile birlikte Ankara ilinde tüketime sunulan çiğ inek sütü örneklerinde nitroimidazol grubu ilaçların kalıntı varlığının analiz edilmesi ve elde edilen bulgular ile gerek hayvan sağlığı ve gerekse tüketiciler için olası kalıntı risk durumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Analiz öncesi süt örneklerinden bileşiklerin eldesi için etilasetat ve n-hekzan ile ön işlemler gerçekleştirildi ve son kısımda örnekler metanol-su karışımı ile muamale edilerek LC/MS/MS'ye enjeksiyon işlemi yapıldı. Analitlerin ayrılmasında C18 kolon ve asetonitril ve suda formik asitli mobil faz işlemi yapıldı. Çalışmada, nitroimidazol bileşiklerinin geri kazanımlarının 100,5-101,7 arasında, tespit ve ölçüm limitlerinin sırasıyla 2,22-2,37 µg/l ve 2,66-3,12 µg/l, CCα ve CCβ değerlerinin sırasıyla 2,21-2,34 µg/l ve 2,35-2,58 µg/l arasında olduğu tespit edildi. Ayrıca, çalışma kapsamında Ankara ilinden toplanan 60 adet çiğ inek süt örneği LC/MS/MS ile nitroimidazol kalıntı varlığı yönünden analiz edildi ve elde edilen veriler neticesinde örneklerin nitroimidazol kalıntısı içermediği belirlendi. Sonuç olarak, nitroimidazollerin belirlenmesi için kullanılan yöntemin hassas ve doğru sonuç verdiği, tüketime sunulan çiğ sütlerin nitroimidazoller açısından tüketici sağlığı için bir risk oluşturmadığı görüldü.
Afyonkarahisar bölgesinden toplanan çiğ sütlerde beta-laktam grubu antibiyotik kalıntı varlığının araştırılması
Hayvanlarda tedavi edici, koruyucu ve benzeri amaçlarla kullanılan antibiyotikler bu hayvanlardan elde edilen gıdalarda kalıntı bırakabilmektedir. Antibiyotik kalıntıları bakımından çiğ süt yüksek risk içermektedir. Böyle gıdaların insanlar tarafından tüketimi ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Bu amaçla, Afyonkarahisar bölgesinden toplanan 80 çiğ süt örneği beta-laktam antibiyotik kalıntı varlığı bakımından ELISA yöntemiyle analiz edildi. Yapılan analizler neticesinde 38 örneğin beta-laktam grubu antibiyotik kalıntısı içermediği, 35 örneğin değişen konsantrasyonlarda ve bulunmasına izin verilen maksimum kalıntı limitleri içerisinde ve 7 numunenin ise maksimum kalıntı limitinin üzerinde beta-laktam antibiyotik kalıntısı içerdiği tespit edildi. Sonuç olarak, çiğ sütlerde saptanan değerlerin nispeten yüksek olmasının antibiyotik verilmiş hayvanlardan gerekli arınma süresi geçmeden sütlerin tüketime verildiği şeklinde değerlendirildi.
Afyonkarahisar ilinden toplanan çiğ sütlerde kinolon grubu antibiyotik kalinti varliğinin araştirilmasi
Hayvanlarda tedavi edici, koruyucu ve benzeri amaçlarla kullanılan antibiyotikler bu hayvanlardan elde edilen gıdalarda kalıntı bırakabilmektedir. Antibiyotik kalıntıları bakımından çiğ süt yüksek risk içermektedir. Böyle gıdaların insanlar tarafından tüketimi ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Bu çalışmada; Afyonkarahisar ilinden toplanan 80 çiğ süt örneği kinolon grubu antibiyotik kalıntı varlığı bakımından ELISA yöntemiyle analiz edildi. Yapılan analizler neticesinde 70 örneğin kinolon grubu antibiyotik kalıntısı içermediği, 10 örneğin ise maksimum kalıntı limitinin altında kinolon antibiyotik kalıntısı içerdiği tespit edildi. Sonuç olarak, çiğ sütlerde saptanan değerlerin düşük olmasının antibiyotik verilmiş hayvanlardan gerekli arınma süresi geçtikten sonra sütlerin tüketime verildiği şeklinde değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik, kinolon, kalıntı, süt, Afyonkarahisar
Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine başvuran zehirlenme vakalarının değerlendirilmesi
Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran zehirlenme olguları ile ilgili demografik özellikleri değerlendirmek ve literatürle karşılaştırmak amacıyla yapılan bu çalışmada 2015-2017 yılları arasında zehirlenme tanısıyla başvuran 1027 olgu yaş, cinsiyet, başvurdukları ay, mevsim, yerleşim yerleri, zehirlenme tipi, alınan ilaç türü, uygulanan tedavi yöntemleri, hastanede yatış süreleri, antidot kullanıp kullanılmadığı gibi demografik özellikleri bakımından değerlendirildi. Çalışmada zehirlenme tanısıyla başvuru yapan 1027 hasta incelenmiştir. 583'ü kadın (%56,8), 444'ünün (%43,2) erkek olduğu görülmüştür. En sık zehirlenme vakasına 21-30 yaş grubunda rastlanmıştır. Zehirlenme vakaları en çok ilkbahar mevsiminde görülmüştür. En fazla görüldüğü aylar mayıs ve nisan aylarıdır. Mayıs ayında %10,9, nisan ayında %9,4 oranında başvuru olmuştur. Vakaların 673'ü il merkezinden (%65,5), 205 hasta köyden (%20) ve 149 hasta ilçeden (%14,5) başvurmuştur. En çok başvurunun 19.00-24.00 saatleri arasında olduğu görülmüştür. Zehirlenmelerin %58.4'ü ilaç kaynaklı görülmüştür. Olguların %40'ı kaza, %60'ı intihardır. Tüm intihar olgularının %61,9'u kadın ve %38,1'i erkektir. Sonuç olarak bu retrospektif çalışma Türkiye'deki zehirlenme vakalarıyla ilgili yapılan diğer çalışmalarla benzer bulgular göstermektedir. Küçük çocuklarda ve yaşlılarda genel olarak kazara zehirlenme görülürken, genç yaşlarda özellikle intihar amaçlı ilaç alımı görülmektedir. Zehirlenmelerin önlenmesi ve tedavisi için toplumlarda bu tarz çalışmaların yapılarak her toplumun epidemiyolojik verilerinin tanımlanması önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, antidot, intihar, tedavi, zehirlenme
Muğla bölgesinde üretilen ballarda antibiyotik kalıntılarının araştırılması
Arı yetiştiriciliğinde sağaltım sağlamak, verim artırmak, kolonilerde hastalıkları önlemek amacıyla kullanılan antibiyotikler arı ürünlerinde kalıntıların varlığına neden olmaktadır. Kalıntı bulunan gıdaların insanlar tarafından tüketilmesi antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine, zehirlenmelere ve teratojenik, mutajenik, karsinojenik etkilere neden olabilmektedir. Bu çalışma, Muğla bölgesinde üretilen ve tüketime sunulan ballarda, insan sağlığı açısından olumsuz sonuçları bulunan tetrasiklin ve sülfametazin kalıntılarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Muğla merkez ve 12 ilçesinden 7'şer adet olmak üzere toplanan 84 adet bal numunesi ELISA test kitleriyle analiz edilmiştir. ELISA test sonuçlarına göre incelenen örneklerde; tetrasiklin antibiyotik, örneklerin %58,3'ünde (n:49) pozitif bulunmuş, %41,7'si (n:35) negatif bulunarak antibiyotik kalıntısına rastlanmamıştır. Sülfametazin ise örneklerin %100'ünde (n:84) pozitif varlığı tespit edilmiştir. ELISA testinin kalıntı yönünden sadece tarama yapması nedeniyle, elde edilen sonuçların daha hassas ileri tekniklerle kontrol edilmesi gerekmektedir. Çalışmanın bulguları, yapılan bilimsel çalışmalarla da karşılaştırıldığında paralellik ve benzerlik gösterdiği görülmektedir. Bu demektir ki yasal olmamasına rağmen bu antibiyotik türevleri halen arı hastalıklarıyla mücadelede bilinçsizce kullanılmaktadır. Arı yetiştiricilerine arı hastalıklarıyla mücadelede etkili yollar açıklanmalı, eğitimler verilmeli, insan ve toplum sağlığına olumsuzlukları anlatılarak bilinç geliştirilmelidir.
Klorprifos uygulanan diyabetli ratlarda likopenin antioksidan ve hipoglisemik etkilerinin araştırılması
Son yıllarda yapılan çalışmalar, artmış serbest radikallerin ve lipid peroksidasyonun, diyabet gibi birçok hastalığın patogenezinde ve pestisidlerin toksisitesinde rol aldığını göstermektedir. İnsan ve hayvanların organik fosforlu bileşiklere maruziyetinin yan etkilerinden birisinin de hiperglisemi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle çalışmada, organik fosforlu bileşiklerden Klorprifos etil?in, normal ve STZ ile diyabet oluşturulmuş ratlarda oluşturduğu oksidatif stres ve hiperglisemi üzerine likopenin olası antioksidan ve hipoglisemik etkisini araştırma amaçlandı.Bu amaçla 56 yetişkin Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar her grupta 7 adet olacak şekilde rastgele 8 gruba ayrıldı ve gruplar K (0,5 ml mısır yağı), D, KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), L (10 mg/kg likopen), D+KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), D+L(10 mg/kg likopen), L (10 mg/kg likopen) + KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), D+L (10 mg/kg likopen) + KP (2,7 mg/kg klorprifos etil) olarak isimlendirildi. D grubuna tek doz 50 mg/kg STZ periton içi yolla uygulandı. Mısır yağı, KP ve L ratlara oral gavaj ile 28 gün boyunca verildi. Çalışma süresince (4 hafta), her hafta rat ağırlık artışları ve açlık kan şekeri düzeyleri ölçüldü. Çalışma sonunda tam kanda MDA ve GSH düzeyleri, plazmada; SOD, CAT, GPx, insülin, AkE, NO düzeyleri ve AST, ALT, glikoz, TNF-? ve TAK düzeyleri de serumda belirlendi.Bu çalışmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında STZ ve klorprifos etiluygulamalarının açlık kan şekeri, serum glikoz düzeylerini yükselttiği, plazma insülin düzeylerini ise azalttığı görüldü. Ayrıca STZ ve klorprifos etiluygulamalarının MDA düzeylerini önemli oranda artırdığı, antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT, GPx) ile birlikte GSH ve TAK düzeylerini ise önemli oranda azalttığı ortaya konuldu.Likopen uygulamalarının D ve KP gruplarındaki glikoz düzeylerinde bir azalma, insülin düzeylerinde bir artışa neden olduğu, D+KP gruplarındaki glikoz ve insülin düzeylerine ise bir etkisinin olmadığı görüldü. Ayrıca likopenin D grubundaki ratların MDA düzeylerini azalttığı, antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT, GPx) ile birlikte GSH ve TAK düzeylerini artırdığı tespit edildi. Bu çalışmada kullanılan likopen dozunun ise KP ve D+KP gruplarında meydana gelen oksidatif stres üzerine olumlu bir etkisinin olmadığı belirlendi.Sonuç olarak likopenin diyabet ve klorprifos etil tarafından oluşturulan hiperglisemi ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek komplikasyonların tedavisine 99yardımcı, güvenli ve etkili bir alternatif olabileceği önerilebilir. Ayrıca diyabetli insan ve hayvanlarda oluşabilecek pestisid toksikasyonunda likopenin daha yüksek dozlarda veya diğer antioksidanlarla kombine kullanımının bundan sonraki çalışmalarda araştırılması gerektiği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Diyabet, hiperglisemi, klorprifos etil, likopen, oksidatif stres
Hipertiroidli ratların idrar kesesi kontraksiyonları üzerine eritromisinin etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada, eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraktil cevapları üzerindeki olası inhibe edici etkisinin ortaya konması amaçlandı. Deneyde 250-350 g ağırlığında yetişkin erkek Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı (her grupta 10'ar olmak üzere), birinci gruba standart rat yemi ve su (euthyroid), ikinci gruba ise 10 gün boyunca derialtı yolla 50 µg/100g L tiroksin verildi (hipertiroid). Rat idrar keseleri izole organ banyosuna asıldı. Eritromisin (10-3, 5x10-4 ve 10-8 M) varlığı ve yokluğunda, karbakol (10-3-10-8 M) ve potasyumun (10-2 – 6×10-2 M, KCl) kontraktil cevapları Emax, pD2 ve shiftEC50 olarak belirlendi. Ayrıca eritromisin varlığında ve yokluğunda, atropin (10-8 M), verapamil (10-8 M) ve kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde karbakol (10-3-10-8 M) kontraktil cevapları belirlendi. Eritromisin uygulaması, karbakol ve KCl ile uyarılmış kontraksiyonları önemli derecede azalttı. Buna karşın atropine direnç gösteren karbakol ile uyarılmış kontraksiyonları engellemedi. Kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde ve 10-8 M verapamil varlığında karbakolün kontraktil cevapları azaldı. Ayrıca eritromisin verapamil (10-8 M) ile birlikte uygulandığında karbakolun kontraktil cevaplarını engelledi. Çalışma sonunda eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraksiyonlarını engellediği, bu etkisini de kalsiyumun taşınımında değişikliğe yol açarak ve kalsiyumun hücre içine girişini kısıtlayarak gösterdiği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Eritromisin, hipertiroid, idrar kesesi, kontraksiyon, inhibisyon, rat.
Afyonkarahisar ilindeki anne sütü örneklerinde aflatoksin M1 düzeylerinin belirlenmesi
ÖZETAfyonkarahisar lindeki Anne Sütü Örneklerinde Aflatoksin M1 DüzeylerininBelirlenmesiBebek beslenmesinde anne sütünün önemi bilinmektedir. Aflatoksin M1 (AFM1) içeren annesütleri bebek sağlığı açısından büyük bir risk faktörüdür.Bu çalışmada, Afyonkarahisar'da bulunan farklı hastahanelerde doğum yapmışannelerden, Eylül 2005-Nisan 2006 tarihleri arasında alınan 200 süt örneği kullanıldı veAFM1 miktarları ölçüldü.Anne sütlerindeki AFM1 ölçümleri için yarışmalı ELISA kullanıldı ve 200 anne sütütest edildi. ncelenen örneklerin 21 (%10.5)'i pozitif bulundu. Pozitif örneklerde ortalamaAFM1 oranı 8,45 pg/ml (5,66-12,53 pg/ml) olarak ölçüldü.Sonuç olarak, anne sütlerinde saptanan AFM1'in bebek sağlığı açısından önemli birrisk faktörü olabileceği ve ayrıca halkın gıda güvenliği konusunda bilgilendirilmesi ile annesütlerine gıda yolu ile geçen AFM1 oranının azaltılabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Anne sütü, Aflatoksin M1, ELISA
Duloksetinin antikanser aktivitelerinin skov-3 ve huvechücrelerinde araştırılması
Ovaryum kanseri pek çok ülkede kadınlarda en ölümcül kanserler arasında kabul edilmektedir. Güncel kemoterapi yöntemleri yetersiz kaldığı için yeni tedavi yöntem-leri araştırılmakta ve yeni ilaçların keşfedilmesi hayati önem taşımaktadır. Anjiyoje-nez, önceden var olan damarlardan yeni kan damarları büyümesini kapsayan fizyolojik bir süreçtir. Aniyojenezin tümör oluşumu ve metastazdaki rolünün keşfi yeni antianji-yogenik tedaviler için yol gösterici olmuştur. Antidepresan olarak kullanılan Duloksetin, bir serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörüdür ve kanser hastalarındaki depresyonun tedavisinde sıklıkla reçete edilen bir ilaçtır. Bu tez çalışmasında duloksetinin SKOV-3 (ovaryum kanserli hücre hattı) ve HUVEC (insan göbek kordonu toplar damarından elde edilmiş endotel hücreleri) hüc-releri üzerindeki hücre çoğalmasını engelleyici etkisi mitokondriyal aktivite testi olan MTT ve ROS testleri ile, sitotoksik etkisi laktat dehidrojenaz (LDH) testi ile anjiyoje-nez üzerine etkisi ise HUVEC hücreleri kullanılarak yapılan tüp oluşum deneyi ile araştırılmıştır. MTT, LDH ve ROS test sonuçlarına göre duloksetinin SKOV-3 ve HU-VEC hücrelerinde doza ve zamana bağlı olarak etki gösterdiği ve HUVEC hücrelerinde tüp oluşumunu bozduğu gözlenmiştir.
Monoamin oksidaz enzimi inhibitörü ilaçların in vitro hepatotoksik etkilerinin değerlendirilmesi
Monoamin oksidaz (MAO) inhibitörleri, uzun yıllardır depresyon, panik hastalığı ve sosyal fobinin tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların uzun süreli kullanımına rağmen karaciğer hasarı açısından hepatotoksik etki profilleri ve bu etkilerin mekanizmaları hala tam olarak aydınlatılamamıştır; ancak MAO inhibitörlerinin ilaçlarla indüklenen karaciğer hasarı (İİKH) için yüksek risk taşıdığı ifade edilmektedir. Bu noktadan hareketle; tez kapsamında MAO inhibitörü ilaçlardan Moklobemid, Selejilin ve Klorjilinin hepatotoksisitesinin HepG2 hücre hatları üzerinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla ajanların 3-(4,5-dimetil-2-tiyazolil)-2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) yöntemi ile sitotoksik etkileri, olası toksisitenin biyogöstergeleri olan alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), üre ve total bilirubin (TBILI) seviyeleri, apoptotik/nekrotik hücre ölümünün belirlenmesi, oksidatif stres parametreleri belirlenerek; olası hepatotoksisiteleri ve mekanizmaları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; Klorjilin sitotoksisiteyi indüklemiş ve ALT, AST ve üre miktarlarını arttırmıştır. Selejilin ALT, AST ve üre seviyelerini azaltmıştır. Tüm ilaçlar apoptotik süreçleri ve oksidatif stresi indüklemiş; fakat moklobemid pozitif kontrole kıyasla anlamlı reaktif oksijen türleri (ROT) artışına yol açmıştır. Tüm sonuçlar değerlendirildiğinde, klorjilin diğer ajanlara göre daha fazla hepatotoksisite belirtecinde anlamlı farklılıklara yol açmıştır. Sonuç olarak bu tez çalışmasında hem MAO inhibitörlerinin hepatotoksisite izlemi gerçekleştirilmiş hem de preklinik dönemde tespiti oldukça zor fakat sonuçları yıkıcı olabilen İİKH için de diğer ilaçlar açısından bir izlem yöntemi ortaya konmuştur.
Antimikrobiyal ilaç kalıntılarının danaların kesim öncesi ve sonrası biyolojik örneklerinde biochip array tekniği ile belirlenmesi
Veteriner hekimliğinde yaygın olarak kullanılan antimikrobiyal ilaçlar, bilinçsiz kullanılmaları halinde hayvansal gıdalarda kalıntıya neden olabilmektedir. Gıdalardaki ilaç kalıntıları küresel etkilere sahip, ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Besi hayvanlarında yapılan rutin kalıntı analizleri, çoğunlukla kesim sonrası elde edilen, gıda değeri olan dokular üzerinden yürütülmektedir. Kalıntı varlığının, kesim öncesinde alınan biyolojik örneklerden tespit edilmesi, sürecin yönetilebilir olmasını sağlayacaktır. Bu çalışmanın amacı, terapötik dozlarda antimikrobiyal uygulanmış besi danalarının kesim öncesinde alınan serum, ağız sıvısı ve dışkı gibi biyolojik örneklerinde kalıntı varlığının biochip array tekniği ile hızlı ve pratik bir şekilde tespit edilip edilemediği; yasal arınma süreleri sonunda kesime gönderilen hayvanların karaciğer, böbrek ve kas örneklerinde tespit edilen antimikrobiyallerin maksimum kalıntı limitlerini aşıp aşmadığı ve bu kapsamda prospektüste belirtilen yasal arınma sürelerinin pratikle uyumlu olup olmadığının belirlenmesidir. Çalışmada her bir antimikrobiyal için 4 adet besi danasından oluşan bir çalışma grubu oluşturulmuş ve toplamda 32 adet besi danası ile çalışılmıştır. Veteriner hekimliğinde sıklıkla kullanılan 8 farklı antimikrobiyal ilacın (oksitetrasiklin, seftiofur, enrofloksasin, tilosin, tilmikosin, florfenikol, penisilin G ve amoksisilin) ticari preparatları, prospektüs bilgileri doğrultusunda, deney grubunda bulunan besi danalarına uygulanmıştır. Numune toplama günleri, antimikrobiyallerin yasal arınma sürelerine göre belirlenmiştir. Kesim öncesinde serum, ağız sıvısı ve dışkı; kesim sonrasında ise karaciğer, böbrek ve kas örnekleri alınarak, bir tarama yöntemi olan biochip array tekniği ile analizleri yapılmıştır. Pozitif sonuçların bir kısmı LC-MS/MS yöntemi ile doğrulanmıştır. Biochip array sonuçlarına göre, serumda oksitetrasiklin, enrofloksasin, tilosin, tilmikosin, florfenikol, penisilin G ve amoksisilinin; ağız sıvısında oksitetrasiklin, seftiofur, enrofloksasin, tilosin ve tilmikosinin; dışkı örneklerinde ise tilosin ve florfenikolün tespit edilebildiği belirlenmiştir. Yasal arınma süresi sonunda alınan karaciğer, böbrek ve kas örneklerinde antimikrobiyallerin tespit edilebildiği, tilosin hariç, maksimum kalıntı limitlerini aşmadığı ve prospektüste belirtilen yasal arınma süreleriyle uyumlu olduğu tespit edilmiştir. Tilosinin karaciğer ve böbrek örneklerinde tespit edilen konsantrasyonları, LC-MS/MS ile doğrulanmış ve sonuçların maksimum kalıntı limitlerini aştığı belirlenmiştir. Bu kapsamda, tilosinin prospektüste belirtilen yasal arınma sürelerinin yetersiz kalabileceği ve yasal arınma sürelerinin daha kapsamlı çalışmalarla gözden geçirilmesi gerektiği görülmüştür. Sonuç olarak, antimikrobiyal ilaç kalıntılarının, sığırların kesim öncesi ve sonrası alınan örneklerde biochip array yöntemi ile hızlı ve pratik bir şekilde tespit edilebildiği belirlenmiştir. Kullanılan yöntemin tarama testi olmasından dolayı, kalıntı varlığının sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesi için elde edilen pozitif sonuçların kromatografik yöntemlerle doğrulanması gerektiği görülmüştür.
Kovan önü ve kovan içi arı zehiri üretim tekniklerinin zehir kalitesi ve miktarı üzerine etkileri
Bu çalışmada Anadolu ırkı bal arısı (Apis mellifera anatoliaca) kolonilerinden, kovan önünden ve kovan içinden arı zehiri toplanması, toplanan arı zehirlerinin genel miktarları ile apamin, fosfolipaz A2 ve melittin miktarlarının belirlenmesi ve değerlendirilmesi amaçlandı. Bir arı çiftliğinden kovan önünden sekiz ve içinden 12 arı zehiri örneği, iki farklı cihazla, öğle (13:00-14:00 arası) ve akşam (17:00-18:00 arası) saatlerinde toplandı. Arı zehiri, numuneleri 280cm2 (Tip I) ve 480cm2 (Tip 2) toplama alanına sahip iki farklı cihazla toplandı. Arı zehirlerinin apamin, fosfolipaz A2 ve melittin analizi HPLC-DAD sistemi ile yapıldı. Her cihazın kendi içinde kovan önü ve içi ile öğle ve akşam toplanan miktarları arasında fark bulunmasına rağmen bunun istatistiki olarak önemli olmadığı belirlendi. Ancak Tip II arı zehiri toplama cihazı ile akşam toplanan numunelerin fosfolipaz A2 miktar ortalamasının öğle ortalamasından istatistiki olarak yüksek olduğu (p=0,048) tespit edildi. Pratik olması bakımından kovan içinden arı zehiri toplamanın daha avantajlı olduğu kanısına varıldı. Apamin, fosfolipaz A2 ve melittin oranlarının diğer benzer çalışma sonuçlarıyla uyumlu olduğu görüldü.