Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Psikiyatri Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

95

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, yaşam olayları, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonlarla ilişkisi

Amaç: Endişe verici yaşam olayları intihar için önemli risk etkenlerinden biridir.Buna karşın endişe verici yaşam olaylarıyla karşılaşmada her birey aynı düzeyde etkilenmeyebilir. Psikotik bozukluk hastalarında yaşam olaylarıyla baş etmede, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonların intihar düşüncesi üzerine olan etkileri yerince araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, geçmişteki intihar girişimleri, mevcut psikopatolojileri, problem çözme becerileri, yaşam olayları ve kognitif fonksiyonlar ile ilişkisini araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğinde psikotik bozukluk tanısıyla tedavi gören ve DSM-IV tanı sınıflandırmasına göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk tanısı olan klinik olarak remisyonda veya stabil durumdaki 101 hasta ve 101 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalara ve sağlıklı kontrollere sosyodemografik veri formu, SCID-I, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Barratt İmpulsivite Ölçeği-11, Endişe Veren Yaşantılar Listesi,Sorun Çözme Ölçeği kullanılmış ve Wisconsin Kart Eşleme Testi uygulanmıştır. Ayrıca hastalara PANSS ve Calgary Depresyon Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Psikoz grubunda yer alan hastaların %52.5?inde (n=53) halen aktif intihar düşüncesi (AİD) olduğu saptanmıştır. AİD olan hastaların geçmişte intihar girişiminde bulunma öyküsü, AİD olmayan hastalardan istatistiksel olarak daha fazlaydı.AİD olan ve olmayan hastalar arasında, ailede intihar girişimi öyküsü, ailede psikotik bozukluk öyküsü, ortalama hastalık süresi, PANSS pozitif, PANSS genel psikopatoloji, PANSS toplam puanları bakımından fark saptanmadı. AİD olan hastaların PANSS negatif puanları AİD olmayan hastaların PANSS negatif puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü. AİD olan hastalarda major depresyon tanısı (%58.5, n=31), AİD olmayan hastalardan (%18.8, n=9) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı. 41Endişe verici yaşam olayları AİD olan hastalarda, AİD olmayan hastalardan ve sağlıklı kontrollerden istatistiksel anlamlı düzeyde daha fazla saptandı. Psikotik hastalarda eşlik eden bir veya daha fazla yaşam olayı varlığının AİD bulunma riskini yaklaşık olarak 1.4 kat arttırdığı bulundu (risk oranı: 1.391). Sorun çözme becerileri yönünden değerlendirildiğinde AİD olan ve olmayan hasta grupları arasında fark saptanmamakla birlikte sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında hastaların sorun çözme becerileri sağlıklı kontrollerden daha düşüktü. Sorun çözme becerileri ölçeğinin alt ölçeklerine göre değerlendirildiğinde; hastalar ve kontroller arasında olumlu sorun yönelimi ve akılcı sorun çözme tarzı arasında fark olmamakla beraber, hastaların olumsuz sorun çözme yönelimi daha düşük, dürtüsel/dikkatsiz sorun çözme ve kaçınan sorun çözme puanları daha yüksek saptandı. Hastalarının sorun çözme becerileri ile PANNS değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Wiscon Kart Eşleşme Testinde saptanan Perseveratif Hata yüzdeleri karşılaştırıldığında AİD olan ve olmayan gruplar arasında fark saptanmadı. AİD olan ve AİD olmayan hastaların WKET Perseveratif Hata yüzdeleri, kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuçlar: Psikoz hastalarında aktif intihar düşüncelerin varlığı; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ailedeki intihar girişimi ve ruhsal hastalık öyküsü, PANSS pozitif, genel psikopatoloji ve toplam puanları, sorun çözme becerileri ve WKET ile ölçülen perseveratif hata yüzdeleri ile ilişkili bulunmamıştır. Hastalardaki major depresyon varlığı, PANSS negatif semptom puanları, yaşam olayları ve geçmişteki intihar girişimleri aktif intihar düşüncelerinin varlığı ile ilişkili olarak saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Psikoz, İntihar, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Yaşam Olayları, Sorun Çözme

Biliş bozukluklarıBilişsel işlevlerProblem çözme becerisi+7
Hanife Sevinç İnal
Adnan Menderes University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dini yönelim, intihar ve intihara yönelik tutumlar

Üniversite öğrencisi gençlerde intihar davranışını, dini yönelim ile intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişkiyi incelemek bu tezin amacıdır. Bu bağlamda Aydın ilinde bulunan çeşitli bölümlerde okuyan 697 üniversite öğrencisi katılımcı olarak yer almıştır. Katılımcılara İntihar Davranışı Soru Formu, Eskin İntihara ve İntihara Eden Kişiye Karşı Tutumlar Ölçeği, Müslüman Dini Yönelim Ölçeği ve demografik özellikleri içeren genel bilgi formu uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda dini yönelim, intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişki incelenmiş içsel dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında negatif yönde bir ilişki, sorgulama dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca içsel dini yönelim ile intihar eden kişiyi sosyal kabul etme arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Dışsal dini yönelim ile intiharla ilgili kendini açma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür. Cinsiyet farklılıkları açısından bakıldığında en az bir kez kendini öldürme girişiminde bulunmanın erkeklerde kadınlara kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür. Ancak dini yönelimin alt boyutlarında cinsiyete yönelik anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.Anahtar sözcükler: Dini yönelim, İntihara karşı tutumlar, İntihar davranışı

Dinİntihar
Betül Çetintulum Huyut
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Benlik kurguları intihar ve intihara yönelik tutumlar

Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve intihara yönelik tutumlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları, intihara karşı tutumları ve intihar eden kişiye karşı tutumları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 309 erkek, 393 kız toplam 702 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olan bireylerin özerk benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu, intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olmayan bireylerin ilişkisel benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur. Özerk-ilişkisellik puanlarının ise intihar düşüncesi ve intihar davranışı olan katılımcılarda daha yüksek olduğu, intihar girişimi açısından anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, özerk benlik, ilişkisel benlik, özerk-ilişkisel benlik, intihar, intihara karşı tutumlar, intihar eden kişiye karşı tutumlar.

BenlikBenlik imajıKişilik+2
Özge Yaren Yavuz
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Depresyonun sağaltımında sorun çözme eğitiminin etkililiği

Sorun çözme terapisi, yapılan etkililik çalışmalarından elde edilen bulgulara göre depresyonun tedavisinde etkili bir yol olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada temel olarak, sorun çözme terapisinin, daha kısa ve grup formatında psikoeğitim şeklinde uygulanmasının depresyon belirtilerini azaltmada etkili olup olmadığı araştırılmıştır. SCID-I'e göre depresyon tanısı alan 24 hastaya, 4 grup olarak, 4 hafta boyunca sorun çözme eğitimi uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği , Beck Anksiyete Ölçeği ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri ile hastalardan, kabul ölçümü, eğitim öncesi ölçüm, eğitim sonrası ölçüm ve izlem ölçümü olmak üzere 4 ölçüm alınmıştır. Elde edilen bulgular, hastaların eğitim sonrası ve izlemde ölçülen depresyon ve anksiyete düzeylerinin, kabul ve eğitim öncesine göre anlamlı oranda daha düşük olduğunu göstermiştir. Bunun yanında, hastaların eğitim sonrasında ve izlemde ölçülen sorun çözme beceri düzeylerinde, kabul ölçümüne göre anlamlı oranda bir yükselme bulgulanmıştır. Sonuç olarak sorun çözme eğitiminin depresyonun tedavisinde etkili bir yol olduğu söylenebilir. , Anahtar Kelimeler: sorun çözme terapisi, sorun çözme eğitimi, depresyon, anksiyete, sorun çözme becerisi

AnksiyeteDepresyonProblem çözme+2
Elvan Demirbağ
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocukluk çağı travmalarının duygu düzenleme ve kimlik gelişimine etkisi ve bunların psikopatolojiler ile ilişkisi

Çocuk istismarı ve ihmali farklı alanlarda farklı şekillerde tanımlansa de genel olarak 18 yaşın altındaki çocukların fiziksel, duygusal, zihinsel ve toplumsal gelişimlerini zedeleyici ve sağlığını olumsuz etkileyici her tür davranış istismar ve ihmal olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağında travma yaşama, duygu düzenleme güçlüğü ve kimlik bocalaması arasındaki ilişkinin varlığı ve yönünü araştırmaktır. Ayrıca psikopatolojilerle bağlantısını incelemektir. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi öğrencilerinden 69 kişi katılmıştır. İlk aşamada 635 kişi olan örneklem grubu içerisinden Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği?ne göre ortalamanın üzerinde kalan bireyler (en yüksek puan alandan ortalamaya doğru şeklinde ulaşılabilenler ve katılmak isteyenler) ikinci aşamaya dahil edildi. Kadınların oranı %66,7 (n:46), erkeklerinse %33,3 (n:23), genel olarak yaş ortalaması 20,93 (17-29 yaş)?tür. Araştırmada genel bilgi formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA), SCID I ve SCID II kullanılmıştır. Araştırmada bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkeni yordama gücünü belirlemek üzere bir dizi tekli ve çoklu regresyon analizinden yararlanılmıştır. Sonuçlara göre duygusal ihmal ve duygusal istismarın cinsel ve fiziksel istismar ile fiziksel ihmalden daha yaygın olduğunu, sosyoekonomik değişkenlerde gelir düzeyi 1000 TL ve altında olan ve psikiyatrik ve tıbbi değişkenlerden ilaç kullanan, kendisinde veya ailesinde zarar verme davranışları bulunan veya intihar girişimleri olan katılımcılar diğerleriyle karşılaştırıldığında ÇÇTÖ puanlarının anlamlı bir şekilde farklılık gösterdiği, daha yüksek puanlar aldıkları bulunmuştur. Duygusal istismar ve cinsel istismarın DDGÖ üzerinde, duygusal istismar ve duygusal ihmalin KDDA üzerinde anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Ayrıca çocukluk çağı travmaları ve özellikle de alt boyutu olan duygusal istismar ile kimlik bocalaması ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı değişken olduğu görülmüştür. Son olarak tanı alanlar ile almayanların karşılaştırıldığında tanı alanların KDDA puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunsa da ÇÇTÖ ve DDGÖ puanları açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.

KimlikPsikopatolojiStres bozuklukları-post travmatik+4
Esra Şahin Demirkapı
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ebeveyn kontrol davranışlarının ergenlerin öz düzenleme becerileri ve duygusal sorunları üzerine etkisi

Öz düzenleme kısaca, bireyin tepkilerinde değişiklik yapabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Gelişiminde anne - babanın etkisinin olduğu belirtilen kendini düzenlemenin, ebeveyn kontrol davranışları tarafından ne şekilde etkilendiğinin anlaşılması ve bunun ergenlerin yaşadıkları duygusal sorunlara katkıda bulunup bulunmadığının görülmesi amacıyla böyle bir araştırma planlanmıştır. Bu amaçla 6., 7., 8. sınıflarda okuyan erken ergenlik dönemindeki 219 ergen ve bu gençlerin ebeveynlerinden oluşan bir katılımcı grubuna, Ergenler İçin Öz Düzenleme Ölçeği, Ebeveyn Psikolojik Kontrol Ölçeği, Ebeveyn Davranışsal Kontrol Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi uygulanmıştır. Çalışmada psikolojik ve davranışsal kontrol davranışlarının öz düzenleme becerilerinin aracı etkisiyle ergen degiskenlerini etkilediği; farklı kontrol boyutlarının farklı ergen degiskenleri ile iliskili olduğu; aracı degiskenli modelin büyük oranda doğrulandığı bulunmuştur. Buna göre, ergenler tarafından algılanan ana-baba psikolojik kontrolünün iki boyutu da ergenlerin özdenetim becerilerini, bu özdenetim becerileri de ergenlerin yaşadığı duygusal güçlükleri kısmı aracılık etkisi ile yordamaktadır. Babalara göre de psikolojik kontrol boyutlarından suçluluk yükleme boyutu duygusal sorunları tam aracı olarak yordarken sevgi esirgeme kısmi aracılık etkisi ile yordamaktadır. Ayrıca hem annelerin hem de babaların verdiği yanıtlara göre davranışsal kontrol boyutlarından "izleme" boyutu ergen duygusal güçlüklerini tam aracılık etkisiyle yordamaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik kontrol, davranışsal kontrol, öz düzenleme, duygusal sorunlar, ergenlik, ebeveynlik tarzı

Affektif bozukluklarAna-babaDavranış+7
Canan Çelik Özden
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anne-baba kabul-reddinin psikolojik uyum üzerindeki etkisinin kimlik duygusu açısından incelenmesi

Anne-Baba Kabul-Reddinin Psikolojik Uyum Üzerindeki Etkisinin Kimlik Duygusu Açısından İncelenmesi Bu araştırmada 671 üniversite öğrencisi, anne-baba kabul-reddi, psikolojik uyum ve kimlik duygusu açısından incelenmiştir. Araştırmada Rohner'in (1986, 1999) geliştirdiği Ebeveyn Kabul-Red/Kontrol Ölçeği Anne ve Baba formları, Kişilik Değerlendirme Ölçeği ve Dereboy ve ark. (1994) tarafından geliştirilmiş olan Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular, kimlik duygusunda sorun yaşayan üniversite öğrencilerinin anneleri ve babaları ile olan ilişkide sorun yaşamayanlara göre daha yüksek düzeyde saldırganlık, ihmal, ayrışmamış red ve düşük düzeyde sıcaklık göstermiştir. Genel psikolojik uyum açısından, bu araştırmada elde edilen bulgular, kimlik duygusunda sorun yaşayan üniversite öğrencilerinin genel psikolojik uyumlarının kimlik duygusunda sorun yaşamayanlara göre daha sağlıksız olduğunu ortaya koymuştur. Kimlik duygusunda sorun yaşayan üniversite öğrencileri kimlik duygusunda sorun yaşamayanlara göre daha saldırgan, bağımlı ve olumsuz bir benlik algısına ve özyeterliliğe sahiptirler, uygun duygusal tepkiler vermekte zorlanmaktadırlar, duygusal tutarlılıkları yoktur ve olumsuz bir dünya görüşüne sahiptirler. Çocuklukta ebeveynler ile yaşananların bugünkü psikolojik uyum üzerindeki etkisinde kimlik duygusunun aracılık etkisi incelendiğinde, üniversite öğrencilerinin bugünkü psikolojik uyumları hem çocuklukta anne-babalarıyla ilişkide algıladıkları kabul-red hem de kimlik duyguları ile ilişkilidir. Diğer yanda, kadın üniversite öğrencilerinin bugünkü psikolojik uyumları sadece kimlik duyguları ile ilişkilidir. Erkek üniversite öğrencilerinin kimlik duyguları çocuklukta algılanmış olan anne-baba kabulü ile psikolojik uyum arasındaki ilişkiye kısmi aracılık etmiştir. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn kabul-reddi, psikolojik uyum, kimlik duygusu

Aile içi ilişkilerAna-babaKimlik+3
Jale Bilen
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ergenlerde sağlıklı yaşam biçimi davranışları, ebeveyn kontrolü ve depresyon ile obezitenin ilişkisi: Obezite için koruyucu ve risk faktörleri

Obezite yaygınlığı tüm dünyada her geçen gün hızla artmaktadır. Bu çalışmada obezitenin davranışsal, fizyolojik ve psikolojik risk faktörleri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine sahip liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 625 öğrenciden oluşmuştur. Katılımcıların yaşa ve cinsiyete özgü beden kitle indeksleri (BKİ) belirlendikten sonra yapılan analiz sonucunda araştırmamıza katılan ergenlerin %12,3'ü fazla kilolu ve obez bulunmuştur. Davranışsal, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin BKİ artışını yordayıcı gücü açısından bir arada değerlendirildiği analiz sonucunda, ailede fazla kilolu birey bulunması, ergenliğe erken girilmiş olması, su tüketim miktarının az olması ve hızlı yemek yemeye ek olarak psikolojik etmenlerden aileden algılanan psikolojik kontrolün beden kitle indeksinin artışını yordadığı bulunmuştur. Bu sonuçlar psikolojik etmenlerin de obezite gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Anahtar sözcükler: Obezite, risk faktörleri, psikolojik kontrol

DepresyonErgenlerObezite+3
Neşe Uzun
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ergenlerde yeme tutumları ile sorun çözme eğilimleri ve ebeveyne bağlanma arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yeme bozuklukları ile anormal yeme tutum ve davranışları konusunda yapılan araştırmalarda bu tutum ve bozuklukların özellikle ergenlik döneminde daha çok görülen durumlar olduğu şeklinde görüşler hakimdir. Bu bozukluklarda etyolojik olarak çeşitli faktörlerin etkileşiminden söz edilmektedir. Ülkemiz alanyazınına bakıldığında ergenlik dönemindeki gençlerin hem sorun çözme hem de ebeveynlerine bağlanma tarzlarını inceleyen çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu sebeple bu çalışmada ergenlerin yeme tutumları, sahip oldukları sorun çözme eğilimleri ve ebeveyn bağlanma stilleri; ayrıca sorun çözmenin, ebeveyne bağlanma ve yeme tutumu arasındaki ilişkide aracı rolü olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 412 kız, 327 erkek toplam 739 öğrenciden oluşmuştur. Katılımcılara Yeme tutum Testi (YTT), Sosyal Sorun Çözme Envanteri (SSÇE) ve Anne-Babaya Bağlanma Ölçeği (ABBÖ) uygulanmıştır. Buna göre ergenlerin % 21.2'sinin yeme tutumu kesme puan (kesme puan=30) üzerinde olduğu bulgulanmıştır. Kızlarda ebeveynden algılanan aşırı koruma arttıkça yeme tutumlarında görülen bozukluğun arttığı erkeklerde ise ebeveynin ilgisiz olarak algılanmasının yanı sıra aşırı korumacı ve özerkliğe izin vermeyen şekilde görülmesi arttıkça yeme tutumlarında bozulmada artmaların olduğu görülmektedir. Anormal yeme tutumuna sahip ergenlerin normal yeme tutumuna sahip ergenlerle karşılaştırıldığında sorun çözme becerilerinin daha az olduğu; sorunlara olumsuz yaklaştıkları ve sorunların çözümünde daha kaçıngan ve dürtüsel oldukları görülmektedir. Son olarak sorun çözme becerileri ebeveynden algılanan bağlanma ile yeme tutumları arasındaki ilişkiye aracılık etmekte; ergenlerin yeme tutumlarını yordamada önemli bir etkiye sahip olmaktadır.

Ana-babaBağlanmaBeslenme+6
Nur Aytin
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İntiharın anlamı, intihar ve intihara yönelik tutumlar

İntihara, ölüme ve yaşama yüklenen anlamların ve intihar tutumlarının intihar davranışında bulunan ve bulunmayanlardaki ve lise ve üniversite öğrencilerindeki farklılıklarının, intihara yüklenen anlamların intihar tutumları ile olan ilişkisinin araştırılması bu tezin amacıdır. Bu bağlamda Aydın ili Nazilli ilçesinde bulunan liselerde okuyan 387 lise öğrencisi ve Adnan Menderes Üniversitesinde çeşitli bölümlerde okuyan 378 üniversite öğrencisi katılımcı olarak yer almıştır. Katılımcılara İntihar Davranışı Soru Formu, Eskin İntihara ve İntihar Eden Kişiye Karşı Tutumlar Ölçeği, Eskin İntiharın, Ölümün ve Yaşamın Anlamı Formu, Gözden Geçirilmiş İntihar Davranışları Anketi ve demografik özellikleri içeren bilgi formu uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, intiharın ölümün ve yaşamın anlamlarının, intihar davranışı olan ve olmayan bireylerde ve lise ve üniversite öğrencilerinde birbirinden farklı zihinsel temsillerinin olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda intihar davranışı olan ve olmayan bireylerin ve lise ve üniversite öğrencilerinin intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlarının da birbirinden farklı olduğu bulunmuştur. Diğer taraftan intiharın anlamının intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlarla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son olarak, intihara yönelik tutumlarının ve intihara, ölüme, yaşama yükledikleri anlamların gelecekte intihar etme olasılıklarına yönelik değerlendirmeleri ile de ilişkili olduğu saptanmıştır.

DavranışYaşamÖlüm+1
İhsan Yeğenoğlu
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bireylerin psikoterapiye ulaşım, bilgi ve algı düzeyleri

Bu araştırmada, bir psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerin ruh sağlığı hizmetleri ve psikoterapilere ilişkin görüşlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma Nazilli Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bireylerle yürütülmüştür. Araştırmaya sistematik örnekleme yöntemi ile seçilen 240 kişi alınmıştır. Araştırmada bireylerin ruh sağlığı hizmetleri ve psikoterapilere ilişkin görüşlerini belirlemek için araştırmacı tarafından oluşturulan katılımcıların sosyodemografik bilgilerinin yanı sıra, 30 maddeden oluşan ve bireylerin ruh sağlığı hizmetleri, psikoterapi hizmeti alma düzeyleri ve psikoterapiye ilişkin bilgi ve tutumlarına ilişkin Ruh Sağlığı Hizmet Soru Formu kullanılmıştır. Katılımcıların % 42,9'u önceden bir ruhsal yardım almıştır. Önceden ruhsal yardım alanların %6,79' u psikoterapi alırken, katılımcıların tamamı içerisinde psikoterapi alma oranı %2,91 olmuştur. Ruhsal yardıma başvuru düzeyleri ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslekler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Dul, boşanmış ve ayrı yaşayan gruptakilerin daha fazla ruhsal yardıma başvurduğu saptanmıştır. Katılımcıların önceden psikoterapi kelimesini duyma düzeyleri, verilen tanım sonrası psikoterapiyi bilme düzeyleri ile yaş, cinsiyet arasında anlamlı bir farklılık saptanmazken, eğitim, medeni durum ve meslek ile aralarında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek ile psikoterapiye ilişkin toplam tutum arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Eğitim düzeyleri ile psikoterapiye ilişkin tutumlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır.

Görüşme-psikolojikMental bozukluklarPsikiyatri+3
Hakan Şenel
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerde içselleştirilmiş homofobi ve psikolojik sıkıntılar

Çalışmada gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin içselleştirilmiş homofobi düzeyleri, psikolojik sıkıntıları ve intihar arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ayrıca gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin travmatik yaşantıları da incelenmiştir. Çalışmaya araştırmacının sosyal kaynakları aracılığıyla ulaştığı ve internette belirli gay, lezbiyen ve biseksüel topluluklara üye olan 277 (156 gay ve lezbiyen, 121 biseksüsel) katılımcı katılmıştır. Araştırma bulgularına göre içselleştirilmiş homofobi düzeyi yüksek olan katılımcıların depresyon, anksiyete düzeylerinin, psikolojik sıkıntılarının ve intihar düşüncelerinin anlamlı düzeyde daha fazla olduğu bulunmuştur. Ayrıca travmatik yaşantı sayısı, travmadan etkilenme düzeyi ve içselleştirilmiş homofobinin psikolojik sıkıntılardaki değişimi anlamlı bir şekilde yordadığı bulunmuştur. Psikolojik sıkıntıların en yüksek olduğu grubun hem içselleştirilmiş homofobi düzeyi hem de travmadan etkilenme düzeyi yüksek olan katılımcılar grubu olduğu görülmüştür. İntihar davranışının yordayıcılarına yönelik lojistik regresyon analizinde ise içselleştirilmiş homofobi ve travmatik yaşantı sayısının intihar düşüncesi ve girişimini anlamlı düzeyde yordamadığı, travmadan etkilenme düzeyinin ise intihar düşüncesi ve girişimini anlamlı bir şekilde yordadığı görülmüştür. Bulgular doğrultusunda içselleştirilmiş homofobinin gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin psikolojik sıkıntılar yaşamasında bir risk faktörü olduğu söylenebilir.

BiseksüaliteCinsel bozukluklarCinsel davranış+6
Merve Baydar
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Benlik kurgularının intihar ve sorun çözme becerileriyle ilişkisi

Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve sosyal sorun çözme becerileri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları ve bu ilişkide sosyal sorun çözme becerilerinin etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinin farklı bölümlerinde öğrenim görmekte olan, çalışmaya katılmaya gönüllü, 564 kadın, 266 erkek toplam 830 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda özerk benlik kurgusuna sahip katılımcıların intihar girişimi ve düşüncesi açısından yüzde dağılımlarının daha yüksek olduğu, bununla birlikte en düşük yüzde dağılımlarının ilişkisel benlik kurgusuna sahip olan katılımcıların olduğu bulunmuştur. Sosyal sorun çözme becerilerinin intihar düşünceleri olan ve girişiminde bulunan bireylerde düşük düzeyde olduğu, sosyal sorun çözme becerileri yüksek olan bireylerin özerk benlik kurgusu ölçek puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Benlik kurgularıyla sosyal sorun çözme becerileri düzeyi arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Hem benlik kurgularının hem de sosyal sorun çözme becerilerinin intihar davranışı üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, ilişkisel benlik, intihar, özerk benlik, özerk-ilişkisel benlik, sosyal sorun çözme becerisi

BenlikBenlik kurgularıProblem çözme+3
Ünal Alpay
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Travmatik yaşam olayları ve sorun çözme becerilerinin intihar davranışı ile ilişkisi

Bu çalışmada üniversite öğrencilerinde travmatik yaşam olayları ve sorun çözme becerisi düzeylerinin intihar davranışı ile olası ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini, Adnan Menderes Üniversitesi'nde öğrenim gören 624 (% 64,9 kadın) öğrenci oluşturmuştur. Katılmayı kabul eden öğrenciler demografik özellikler ve intihar davranışı hakkında sorular ile sorun çözme becerilerini değerlendiren Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanterini ve travmatik yaşam olaylarını değerlendiren Travmatik Yaşantılar Ölçeğini içeren bir anket formu doldurmuşlardır. Yapılan analizler sonucunda öğrencilerin % 25,7'si kendilerini öldürmeyi düşünmüş ve % 9'u da bu yönde bir girişimde bulunmuşlardır. Grubun % 59,5'i başlarına en az bir travmatik yaşam olayının geldiğini belirtmiştir. Ayrıca yapılan analizler, sorun çözme becerisindeki yetersizliğin ve travmatik olaylara maruz kalmanın hem intihar düşüncesi hem de girişimlerinin bağımsız yordayıcıları olduklarını göstermiştir. Diatez-stres modeli doğrultusunda, hem intihar düşünceleri hem de girişimleri, sorun çözme becerileri yetersiz olan ve aynı zamanda başlarına fazla travmatik olay gelen öğrenciler arasında yoğunlaşmıştır. Bulgular sorun çözme becerisi düzeyinin düşük olması ve aynı zamanda travmatik olaya maruz kalmanın intihar davranışının önemli bir yordayıcısı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Travmatik yaşam olayları, sorun çözme, intihar, intihar düşüncesi, intihar girişimi

Problem çözmePsikolojik durumÇoklu travma+1
Betül Gündüz
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

DSM-5'e göre kişilik bozukluğu tanısı alan hastaların kişilerarası işlevsellikte yetersizlik düzeyleri

Bu araştırmada DSM-5'e göre kişilik bozukluğu tanısı alan hastaların kişiler arası işlevsellikteki yetersizliklerinin değerlendirilmesi amacıyla empati becerilerinin ve samimiyet düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Böylece DSM-5'te araştırılması gereken alanlar içinde yer alan "Kişilik Bozuklukları İçin Alternatif DSM-V Modeli" kapsamındaki A tanı kriterlerinin kişiler arası boyutunun Türkiye örneklemindeki işlerliği test edilmiştir. Çalışmada ADÜ Psikiyatri Anabilim Dalı'nda kişilik bozuklukları tanısı alan ve almayan toplam 118 kişilik bir örneklem grubu oluşturulmuştur. 50'si erkek, 68'i kadın olan katılımcıların yaş ortalamaları 34.86 ( 1.09)'dır. Veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, Empatik Eğilim Ölçeği, Empatik Beceri Ölçeği B Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, MMPI L, F, K Geçerlik Ölçekleri soru formları, SCID-II ve DSM-V Kişilik İşlevselliği Klinik Değerlendirme Formu uygulanmıştır. Bulgulara bakıldığında, DSM-V alternatif modele göre kişilik bozukluğu tanısı alan 53 kişi ile, kişilik bozukluğu tanısı almayan 65 kişi arasında, empati ve samimiyet düzeyleri bakımından anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Tanı alan grubun kişilerarası işlevsellikte yetersizlik düzeyleri tanı almayan gruba göre daha yüksektir. Kişilerarası işlevselliğin değerlendirilmesinde ön bilgi sağlaması bakımından EEÖ ve YİYE II ölçeklerinin kullanışlı olduğu görülmüştür. Ek olarak, Kişilik İşlevselliği Klinik Değerlendirme Ölçeği'nin kişilik bozukluğu ve kişilik işlevselliğinin değerlendirilmesinde geçerli bir araç olduğu bulunmuştur. Sonuçlar ilgili alanyazın ışığında tartışılmış; araştırmanın güçlü yanları ve sınırlılıkları ele alınmış; gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Empati, Kişilerarası İşlevsellik, Kişilik Bozukluğu, Samimiyet

EmpatiKişiler arası iletişimKişiler arası ilişkiler+4
Nilay Konduz
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin obsesif kompulsif bozukluk hastalarında çocukluk dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun klinik etkisi

Erişkin Obsesif Kompulsif Bozukluk Hastalarında Çocukluk Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Klinik Etkileri Amaç: Bu çalışmanın amacı erişkin Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarında çocukluk dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (DEHB) kliniğe etkilerini araştırmaktır. Yöntem: Örneklem Adnan Menderes Üniversitesi Araştırma Hastanesi ve Aydın Devlet Hastanesi Psikiyatri kliniklerine ardışık olarak başvurmuş 64 OKB'li hastadan oluşmuştur. Tik bozukluğu ve Major Depresyonu olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Hastalara OKB belirtilerinin şiddeti ve içeriğini belirlemek için Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon ölçeği (Y-BOKÖ), dürtüsellik düzeylerinin tespiti için Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BIS-11), çocukluk DEHB tanısını açısından Wender-Utah Ölçeği (WURS-25) ölçeği uygulanmıştır. WURS-25 skorları 36 ve üzerinde olan 32 kişi OKB-DEHB grubu olarak belirlenmiş ve bu gruba Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Ölçeği (E-DEHDÖ) uygulanmıştır. Böylece çocukluk DEHB tanısı olan (s=32) ve olmayan (s=32) hastalar çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenler yönünden karşılaştırılmıştır. Bulgular: OKB-DEHB grubunda obsesif kompulsif belirtilerin başlangıç yaşı OKB grubuna göre daha erkendir (p<0.001). OKB-DEHB grubunda diğer grupla karşılaştırıldığında daha fazla simetri obsesyonu, sıralama ve biriktirme kompulsiyonları saptanmıştır. Eş tanılı grupta BIS-11 toplam (p<0.001), dikkatsizlik (p<0.001) ve motor alt ölçek skorları (p<0.05) OKB grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Her iki grupta da WURS-25 skorları ile ortalama obsesyon sayıları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). Bu grupta E-DEHDÖ genel skoru ile ortalama obsesyon sayısı arasında pozitif bağıntı vardır (p<0.05). Sonuç: Çocukluk DEHB tanısı olan OKB'nin, OK belirtilerin daha erken başladığı, dürtüselliğin daha baskın olduğu, simetri obsesyonları ile biriktirme kompulsiyonlarının ön planda olduğu OKB'nin bir alt tipi olarak kabul edilebilir. Anahtar Kelime: OKB, DEHB, eştanı, alt tip.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuKomorbiditeMental bozukluklar+2
Sanem Mersin Kılıç
Adnan Menderes University
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gençlerde görülen toplumsal kaygı bozukluğu ve bulimiya nervoza belirtileri üzerinde ebeveyn psikolojik kontrolünün etkisi: yalnızlık ve öfke faktörlerinin aracı rolü

Çalışmanın amacı ebeveynden algılanan psikolojik kontrol ile gencin deneyimlediği bulimiya nervoza ve toplumsal kaygı bozukluğu belirtileri arasındaki ilişkilerin incelenmesi ve bu ilişkilerde hissedilen öfke ve yalnızlık duygularının olası aracı etkilerinin araştırılmasıdır. Bu amaçla araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi'nin Eğitim Fakültesi, Fen Edebiyat Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi bölümlerinde okuyan 747 öğrenci dahil edilmiş; ölçme araçları olarak Psikolojik Kontrol Ölçeği, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Edinburg Bulimiya Araştırma Testi, Ucla Yalnızlık Ölçeği ve Sürekli Öfke ve Öfke Tarz Ölçeği kullanılmıştır. Bu çalışmada anne-babadan algılanan psikolojik kontrol düzeyi arttıkça bulimiya nervoza ve toplumsal kaygı bozukluğu belirtilerinin arttığı görülmüştür. Yapılan aşamalı çoklu regresyon analizleri sonucunda ilk olarak, hissedilen öfke düzeyinin, öfkenin bastırılarak içe yöneltilmesinin, anneden algılanan psikolojik kontrolün ve yalnızlık duygusunun bulimiya nervoza belirtilerinin ciddiyetini yordadığı bulunmuştur. İkinci olarak, yalnızlık duygusunun, anneden algılanan psikolojik kontrolün, öfkenin baskılanarak içe yöneltilmesinin ve öfkenin kontrol edilmesinin toplumsal kaygı bozukluğu belirtilerinin artışını yordadığı bulunmuştur. Son olarak sınanan aracılı modelde, anneden algılanan psikolojik kontrolün, hem gencin öfkesini baskılayarak içe yöneltmesi hem de yalnızlık hissetmesi üzerinden bulimiya nervoza belirtilerini anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Ayrıca anneden algılanan psikolojik kontrolün hissedilen yalnızlık duygusunun aracılığı ile toplumsal kaygı bozukluğu belirtilerini anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Elde edilen bulgular alan yazın ışığında tartışılmış ve araştırmanın sınırlılıkları ve diğer çalışmalar için önerilerden bahsedilmiştir.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBulimia+7
Şerife İnci Kuyu
Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyete duyarlılığı indeksi?3'ün türkçe formunun geçerlik ve güvenilirlik çalışması

Amaç: Anksiyete duyarlılığı kişinin yaşayacağı anksiyete belirtilerinin zararlı sonuçları olacağı inancına dayanan ve bu nedenle anksiyeteye bağlı duyum ve belirtilerden aşırı derecede korku olarak tanımlanmıştır. Anksiyete duyarlılığı anksiyeteyi yükselten bir durum olup kişide anksiyete bozukluğu geliştirme riskini artırmaktadır. İlk kez Reiss ve McNally tarafından 1985 yılında tanımlanmıştır. Anksiyete duyarlılığını ölçmek için Anksiyete Duyarlılığı İndeksi, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi Gözden Geçirilmiş Formu ve Anksiyete Duyarlılığı Profili adında ölçekler geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı S.Taylor ve arkadaşları (2007) tarafından geliştirilen Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3'ün Türkçe'ye uyarlanarak hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında geçerlik ve güvenilirlik çalışmasının yapılmasıdır.Yöntem: Çalışma DSM-IV tanı ölçütlerine göre anksiyete bozukluğu ve/veya major depresyon tanısı almış 300 hasta ve herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 150 sağlıklı gönüllü grubundan oluşan, toplam 450 kişinin oluşturduğu bir örneklemde yapılmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden tüm katılımcılara M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview, Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme, Klinisyen Değerlendirmesi) yapılandırılmış klinik görüşmesi uygulanarak psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğu belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 (ADİ-3), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi (ADİ), Sürekli Kaygı Envanteri (SKE), Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği (BDAÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) uygulanmıştır.Bulgular: Geçerlik çalışmalarında ölçeğin, sadece Başka Türlü Adlandırılamayan Anksiyete Bozukluğu (Anksiyete Bozukluğu BTA) hasta grubu dışında (p= 0.289) diğer hasta grupları (panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu, majör depresyon) ile sağlıklı grubu ayırt ettiği gösterilmiştir. Ölçeğin ADİ ile (r= 0.85, p< 0.001), BAÖ ile (r= 0.71, p< 0.01) yüksek düzeyde ilişkili olduğu SKE ile (r= 0.68, p< 0.01), BDAÖ ile (r= 0.47, p< 0.01) ve BDE ile (r= 0.57, p< 0.01) orta düzeyde ilişkili olduğu ve yapılan faktör analizinde fiziksel, bilişsel ve sosyal olmak üzere 3 faktörlü bir yapıya sahip olduğu saptanmıştır. ADİ-3'ün yüksek bir iç tutarlılık gösterdiği (Cronbach alfa katsayısı= 0.93), ölçeğin tüm maddelerinin ölçeğin tümü ile tutarlılığının yeterli olduğu ve test tekrar test güvenilirliğinin oldukça iyi olduğu gösterilmiştir (r= 0.64, p< 0.001).Sonuç: Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Ölçeğin panik bozukluğu başta olmak üzere diğer anksiyete bozuklukları, majör depresyon gibi hastalıkların bilişsel yapısını daha iyi anlamada ve hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak sağlık araştırmalarında kullanımının yararlı olacağı düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Anksiyete duyarlılığı, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi?3, geçerlik, güvenilirlik

Psikiyatrik durum derecelendirme ölçekleriÖlçekler
Atıl Mantar
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panik bozukluğu olan hastalarda C02 inhalasyonu ile panik atağı sırasında, serebral kan akımının SPECT ile değerlendirilmesi

Giriş: Panik bozukluğunun patofizyolojisiyle ilgili araştırmalar halensürmektedir. Panik bozukluğunda serebral hemodinamik özelliklerindeğerlendirildiği çalışmalar etyopatogenezin ortaya konmasındakullanılmaktadırAmaç: Panik Bozukluğu (PB) tanılı hastalarda dinlenme ve % 5 CO2 inhalasyonu sonrası parahipokampal, hipokampal, temporal alan ve bazal gangliyonların Tc-99m-HMPAO (Teknesyum- Hexamethylpropylenamine) SPECT ile ölçülen bölgesel beyin kan akımının (bBKA) sağlıklı kontrollerle (SK) farklı olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca % 5 CO2 sonrasında panik atağı geçiren PB hastaları, panik atağı geçirmeyen PB hastaları ve panik atağı geçirmeyen SK' ların bBKA karşılaştırılmıştır..Yöntem: Olgu grubu tedavi almayan, ek psikiyatrik ve fiziksel hastalığı olmayan 14 panik PB hastası ve 11 SK' dan oluşmaktadır. İlk görüşmede HAM-D, HAM-A, PBŞÖ, PAÖ, ADI uygulanmıştır. Dinlenme öncesi görsel analog ölçek (GAÖ) ve akut panik envanteri (APE) uygulanan gönüllülerin Tc-99m-HMPAO SPECT çekimi yapılmıştır. İlk SPECT çekiminden en az iki gün sonra gönüllülere (12 PB ve 11 SK) 20 dakika steady-state yöntemi ile % 5 CO2 inhalasyonu sonrası SPECT çekimi yapılmıştır. İnhalasyon sonrası SPECT çekimi öncesinde ve sonrasında da gönüllülere GAÖ ve APE uygulandı. Hastaların geri bildirimi, klinik gözlem, GAÖ ve APE skorları göz önünde bulundurularak panik atağı geçirenler belirlendi. SPECT görüntüleme, çift başlı gama kamera ( FORTE, PHİLİPS ) ile LEHR kollimatör kullanılarak, 128*128 matrix ve 35 saniyeden 128 frame olacak şekilde yapıldı.Bulgular: Dinlenme sırasında PB hastaları ve SK' lar arasında bBKA arasında farklılık saptanmamıştır. % 5 inhalasyonu sonrasında panik atağı geçiren (n=5), geçirmeyen PB hastaları(n=7) ve panik atağı geçirmeyen SK (n=10)' ların dinlenme sırasındaki bBKA arasında farklılık saptanmadı. Bu üç grubun dinlenme ve CO2 inhalasyonu sonrası bBKA değişimi istatistiksel olarak anlamlı bir değildi. Panik atağı geçiren PB ve Panik atağı geçirmeyen PB hastalarının CO2 inhalasyonu sonrası sağ parahipokampal girus bBKA istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.04).Sonuç: Çalışmamızda PB patofizyolojisinde önemli nöroanatomik yapılar olduğu düşünülen ve daha önceki çalışmalarda çelişkili sonuçların saptandığı parahipokampal, hipokampal, temporal alan bBKA' da dinlenme durumunda PB hastaları ile SK' lar arasında fark gösterilememiştir. Ayrıca % 5 CO2 inhalasyonu sonrası Panik atak geçiren, geçirmeyen ve SK' ların dinlenme durumuna göre bBKA' da değişiminde fark saptanmamıştır. Bu değişimi saptayamamız CO2 inhalasyonunun pCO2' ye ne derece etki ettiğini yöntemsel olarak saptayamama sınırlılığımızdan kaynaklanıyor olabilir. Ancak % 5 CO2 inhalasyonu sonrası panik atağı geçiren PB' ler ve panik atağı geçirmeyen PB' ler arasında bBKA' da fark saptamıştır. Bu fark, inhalasyon sonrası şiddetli anksiyete nedeni ile Panik atağı geçiren PB' lerin bBKA minimal azalma ve deney prosedürüne alışma nedeni ile hafif anksiyete yaşayan panik atağı geçirmeyen PB' lerin bBKA' daki minimal artma nedeni ile ortaya çıkmış olabilir.

Karbon dioksitPanik bozuklukPozitron emisyon tomografi+1
Deniz Özbay
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda motor kortekse eksitabilite ölçümleri ve ölçümlerin klinik seyir ile ilişkisini araştıran kontrollü bir çalışma

Giriş: Günümüze dek Obsesif ? Kompulsif Bozukluğun (OKB) patofizyolojisiyle ilişkili çeşitli biyolojik varsayımlar ve bunları destekleyen birçok ilaç, beyin görüntüleme ve elektrofizyolojik çalışmaları mevcuttur. OKB'de yapılan elektrofizyolojik çalışmaların sayısı ve eksitabilite ilgili veriler henüz yetersiz ve bulguların bir kısmı çelişkilidir. Ayrıca bu çalışmaların çoğunun örneklem büyüklüğü oldukça küçüktür.Amaç: Mevcut çalışmanın amacı ilaç kullanımı ve komorbidite kısıtlaması olmadan daha geniş bir örneklemde, OKB hastaları ile sağlıklı gönüllüler arasında motor eşik ve diğer eksitabilite ölçümleri arasında anlamlı farklılıklar olup olmadığını incelemektir.Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2008 ? Şubat 2009 tarihleri arasında, DSM-IV'e göre OKB tanısını karşılayan ve yaşları 18 ? 65 arasında değişen toplam 32 hasta ve 21 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hasta ve sağlıklı kontrollerin eksen I tanıları KUNG ile değerlendirilmiştir. Herhangi bir eksen I bozukluğu, alkol ? madde kullanımı olan sağlıklı gönüllüler çalışmadan dışlanmıştır. Katılımcılar elektrofizyolojik ölçümlerle eş zamanlı (± 1 hafta) uygulanan, Y-BOCS, HAM-D, HAM-A, CGI, BDE ve Görsel Analog Skalalar ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların elektrofizyolojik uyartımları için ?MagProX100 incl. MagOption? (Medtronic A/S, Denmark) TMS cihazı ve 70 mm çaplı olan kelebek biçimli TMS halkası (MCF-B65) kullanılmıştır. EMG ölçüm kayıtları sağ elin ABP kasından, yüzeyel elektrodlarla saptanmıştır. Daha sonra sol motor korteks uyartımı ile katılımcıların RMT, SICI, ICF ve LICI ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Bu çalışmanın ana bulgularına bakıldığında, RMT ölçümlerinde sağlıklı kontrol ve hastalar arasında anlamlı bir fark saptanmamış, ancak depresyon komorbiditesi olan ve hastalık şiddeti yüksek olan hasta alt gruplarında RMT anlamlı biçimde daha yüksek olarak saptanmıştır. SICI ölçümleri ne hastalar ile kontroller arasında, ne de hasta alt grupları içinde farklılık göstermemiştir. ICF değerlerinde ise hastalar ve sağlıklı kontroller arasında istatistiksel farklılık saptanmamış, ancak kombine ilaç kullanımı olan ve hastalık süresi uzun (> 10 yıl) olan OKB alt gruplarda anlamlı biçimde yüksek saptanmıştır. Hasta ve sağlıklı kontroller arasında LICI değerleri de bir farklılık göstermemekte, ancak erken hastalık başlangıcı olan OKB grubunda istatistiksel olarak daha yüksek saptanmıştır.Sonuç: Günümüze kadar OKB ile ilgili yapılan eksitabilite çalışmalarına bakıldığında, bu çalışma yayımlanmış çalışmalar arasında örneklem büyüklüğü en geniş olanıdır. Çalışmamızda sağlıklı kontroller ve OKB hastaları arasında elektrofizyolojik ölçümler açısından belirgin farklılık saptanmamıştır. Bu durum, sağlıklı kontrollerin seçiminde bir yan tutma olabileceği gibi, muhtemel metodolojik farklılıklardan, hastaların kullandıkları ilaçların ve/veya komorbid hastalıkların etkilerinden kaynaklanıyor olabilir. Diğer taraftan, önceki çalışmaların örneklemlerinin küçük olması, çoğunda eşlik eden tik bozukluğu / Tourette Sendromu'nun olması ve kontrol olgularının seçimindeki yan tutmaları da, OKB ile ilgili önceki bulguları etkilemiş olabilir. Çalışmamızda, özellikle depresif olan hastaların elektrofizyolojik bulguları, major depresif bozuklukla ilgili önceki bazı elektrofizyolojik çalışmalarla uyumludur. OKB'de kortikal eksitabilite ölçümlerini değerlendirmeyi amaçlayan gelecek çalışmaların planlanmasında araştırma yönteminin olabildiğince önceki çalışmalara benzer seçilmesi, ilaç kullanımı açısından daha homojen olan hasta gruplarının seçilmesi ve komorbiditenin olası etkilerinin farklılıkların göz önüne alınması önemlidir.Anahtar Sözcükler: Obsesif ? Kompulsif Bozukluk (OKB), Kortikal Eksitabilite, Motor Eşik, Transkraniyel Manyetik Stimülasyon (TMS).

AnksiyeteDepresyonElektrofizyoloji+5
Selçuk Şimşek
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsel istismara uğrayan ergen olgularda bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin tanımlanması ve bu özellikler ile birlikte başa çıkma biçimleri, aile işlevleri ve anne baba tutumlarının ve olgu olmaya etkisinin belirlenmesi

Bu araştırmada bir yıl içinde çocuğun cinsel kötüye kullanımı yakınması ile başvuran 11 -18 yaş arası çocuk ve ergenler cinsel istismara uğrayan ergen olgularda bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin tanımlanması, bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin psikiyatrik bozukluk oluşum üzerine etkisi olup olmadığının karşılaştırılması ve başa çıkma mekanizmaları ile aile işlevlerinin ve anne ve babaların tutum farklılıklarının olgu olmaya etkisinin belirlenmesi amacıyla değerlendirilmiştir. Çalışmada 24'ü kız, 7'si erkek toplam 31 olgu ve 47'si kız, 14'ü erkek 61 sağlıklı ergenden oluşmaktadır. Her iki gruba da Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu ile tanı açısından taranmıştır. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenler ile anneleri tarafından Stresle Başa Çıkma Yolları Ölçeği - Ergen Formu, Stresle Baş Etme Tarzları Ölçeği - Erişkin Formu Formu, Aile Değerlendirme Ölçeği ve Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği doldurulmuştur. Değerlendirmeler sonunda, olgu olmayı belirleyen faktörler arasında okula gitmeme, kardeş sayısının çok olması, kaçıncı çocuk olduğu, fiziksel hastalık varlığı, zeka düzeyinin düşüklüğü, anne eğitiminin düşük olması, baba alkol kullanımı, marital sorun, aile içi şiddet ve ailede cinsel örselenme öyküsünün olduğu, olgu grubunda daha yüksek oranda psikopatoloji ve belirti olduğu saptanmıştır. Araştırma grubunda anksiyete bozukluğu ve depresif bozukluklar en sık görülen tanılar olmuştur. Olgu grubundaki çocuklarda tanıya etki olduğu saptanan tek sosyo-demografik değişkenin, sosyo-ekonomik düzey olduğu, belirlenmiştir. Ana baba tutumlarının psikopatoloji gelişimi üzerine etkisi saptanamamış; aile işlevleriyle ilgili olarak ise olgu grubunda iletişim ve gerek ilgiyi gösterme alt testlerinde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmıştır. Başa çıkma biçimleriyle ilgili olarak ise olgu grubunun problem odaklı başa çıkmaları daha az kullandığı ve bu başa çıkma biçimini daha az kullanmanın olgu olma riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Tanı almayı etkileyebilecek yordayıcıları saptamaya yönelik çalışmalardan da ruh sağlığına yönelik yordayıcı sonuçlara ulaşılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Cinsel istismar, başa çıkma, psikopatoloji, yordayıcı, risk faktörleri

Aile işlevleriAna-babaAna-baba tutumu+7
Özlem Önen Doğan
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlk epizodu depresyon olan bipolar bozukluk tanılı hastaların, antidepresan sağaltım altında manik/hipomanik kayma geliştiren ve geliştirmeyen major depresyon tanılı hastalarla klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalık yüklülüğü açısından karş

ÖZETBaşlık: İlk epizodu depresyon olan ?Bipolar Bozukluk? tanılı hastaların, antidepresansağaltım altında manik\hipomanik kayma geliştiren ve geliştirmeyen major depresyontanılı hastalarla, klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalık yüklülüğü açısındankarşılaştırılmasıAmaç: Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanısıyla izlenen ve ilk epizodu depresyon olanhastaların, antidepresan sağaltım almaktayken manik\hipomanik kayma geliştiren vegeliştirmeyen major depresyon tanılı hastalarla klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalıkyüklülüğü açısından karşılaştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD yataklı hasta birindeyatarak tedavi gören, bipolar bozukluklar biriminde ya da genel poliklinkte izlenmekte olup,öyküsünden ilk epizodun depresyon olduğu saptanmış olan bipolar bozukluk I ya da II tanılı 76hasta alındı. Tanı ve öykü , DSM-IV ölçütleri temel alınarak yapılandırılmış psikiyatrikgörüşmeler (SCID-I) ile yeniden değerlendirildi. Hastanın kendisi ve aile bireyleriyle gerçekleşenyarı yapılandırılmış görüşmeler yapıldı, tüm tıbbi kayıtlar geriye dönük olarak incelendi. Veriler,daha önce aynı yöntemlerle değerlendirilmiş, unipolar depresyon tanısıyla izlenmekte ikenantidepresan ilaç / EKT ile manik/hipomanik kayma geliştirme öyküsü olan 61 ve major depresifbozukluk (Unipolar depresyon) tanılı 80 hastanın verileri ile karşılaştırıldı.Bulgular: Bipolar bozukluk grubunda, hastalığın başlangıç yaşı ortalaması (27.2±9.4), unipolardepresyon grubundan (35.4±13.29) anlamlı olarak daha düşük, manik kayma grubundan(31.9±12.38) ise farklı değildi. Bipolar bozukluk tip 1 (25.2±8.68), tip 2'den daha erken yaştabaşlamaktaydı (38.7±9.1). Manik kayma grubunda bipolar ve unipolar gruba göre daha sıkdepresif epizod gözlendi. En yüksek hastaneye yatış oranı bipolar grupta (% 68.4) idi, onu manikkayma (% 36.1) ve unipolar depresyon (% 13.8) tanılı hastalar izliyordu.1Melankolik özellik, manik kayma grubunda en yüksek (% 62.3), bipolar grupta ikinci sıklıkta (%57.9) unipolar depresyon grubunda ise daha düşük oranda (% 27.5) bulundu. Psikotik özellik enyüksek bipolar grupta (% 46.1), daha sonra manik kayma grubunda (% 11.5), en düşük unipolardepresyon grubunda (% 1.3) saptandı. Atipik özellik, sırasıyla manik kayma (% 13.1), bipolar(% 10.5) ve unipolar depresyon grubunda (% 1.3) gözlendi. İntihar girişimi bipolar grupta enyüksek (% 39.5) idi, manik kayma grubu (% 23) ve unipolar depresyon (% 15) onu izliyordu.Bipolar bozukluk grubunun % 28.9'unda, manik kayma grubunun % 24.6'sında, unipolardepresyon grubunun ise % 8.8'inde ikinci derece akrabalarda psikiyatrik hastalık öyküsü vardı.Sonuç: İlk epizodu depresyon olan bipolar bozukluk tanılı hasta grubunun klinik özellikleri vehastalığın gidişi, antidepresana bağlı manik kayma geliştiren hasta grubununkine benzer, unipolardepresyondan ise farklılık göstermekteydi. Antidepresana bağlı manik kayma gösteren hastalar,unipolar ve bipolar bozukluk arasında bir geçişi yansıtıyor olabilir. Bu bulgular, gelecektekisınıflandırmalarda, antidepresanlarla tetiklenen mani/hipomani'lerin ?bipolar bozukluklar?başlığı altında yer alması gerektiği görüşünü desteklemektedir.2

Zahide Orhon
Dokuz Eylül University
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Şizofreni hastasına bakım verenlerin ruhsal sağlık durumlarını etkileyen etmenlerin incelenmesi

Araştırma, şizofreni hastasına bakım verenlerin ruhsal sağlık durumlarını etkileyen etmenleri incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Temmuz 2006-Şubat 2007 tarihleri arasında İzmir'de iki üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine ve İzmir Şizofreni Dayanışma Derneği'ne gelen şizofreni hastalarının 103 bakım vereni oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak etkileyen etmenler soru formu, stresle başa çıkma tarzları ölçeği (S.B.T.Ö) ve genel sağlık anketi (GSA- 12) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, sayı ve yüzdelik dağılımı, t testi, Varyans analizi, Mann Whitney U, Kruskal Wallis testi ve Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Çalışmada yer alan bakım verenlerin yaş ortalaması 56.28'dir. Bakım verenlerin %52.4'ü kadın olup, %47.6'sı hastanın annesidir. Hastaya bakım süresi ortalama 13.15 yıldır. Çalışmada bakım verenlerin %65'inde ruhsal bir rahatsızlık bulunma olasılığının yüksek olduğu belirlenmiştir. Kadın bakım verenlerde ruhsal sağlık sorunu bulunma riski erkek bakım verenlerden anlamlı derecede daha yüksektir. Bakım verenlerin hastaya yakınlık derecesine göre ruhsal sağlık durumları arasında fark saptanmamıştır. Şizofreni hakkında grup eğitiminde yer almayan bakım verenlerde ruhsal sağlık sorunu bulunma riskinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bakım verende artan yaş ve bakım süresiyle birlikte ruhsal sağlık sorunu bulunma riski artmaktadır. Baş etme yöntemi olarak kendine güvenli yaklaşım, iyimser yaklaşım ve sosyal destek arama yaklaşımı kullanıldığında bakım verende ruhsal sağlık sorunu bulunma riski azalırken, çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşım kullanıldığında ruhsal sağlık sorunu bulunma riski artmaktadır. Sonuç olarak çalışmamızda yer alan bakım verenlerin %65'inde ruhsal sağlık sorunu bulunması açısından yüksek risk saptanmıştır. Bakım verenlerin ruhsal sağlık durumlarını etkileyen diğer değişkenlerin araştırılması ve bakım verenlerin ruh sağlığını korumaya ve geliştirmeye yönelik programların uygulanması önerilmektedir.

Figen Şengün
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Elektrokonvülsif tedavi (EKT)ye yönelik verilen eğitimin hemşirelik uygulamalarına ve hasta memnuniyetine etkisinin incelenmesi

Bu araştırma psikiyatri kliniğinde çalışan hemşirelere EKT'ye yönelik verilen eğitimin hemşirelik uygulamalarına ve hasta memnuniyetine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmış, yarı-deneysel bir çalışmadır. Araştırmanın pre-test örneklemini, Nisan-Ekim 2006 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde uygulanan ve hemşirelerin yönetimine katıldığı 52 EKT, post-test örneklemini ise Ocak-Mart 2007 tarihleri arasında Psikiyatri Kliniğinde uygulanan hemşirelerin yönetimine katıldığı 52 EKT oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak uzman görüşü alınarak araştırmacı tarafından geliştirilen EKT'de Hemşirelik Bakımının Belirlenmesine İlişkin Gözlem Formu ve Memnuniyet Formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamına alınan hemşirelerin; eğitim öncesi EKT yönetiminde toplam hemşirelik bakımından aldıkları puan X:4, eğitim sonrası ise X:11,5'tir. Eğitim öncesinde ve sonrasında hemşirelerin EKT yönetiminde hemşirelik bakım puanları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Hastaların eğitim öncesi EKT'de uygulanan hemşirelik bakımından memnuniyet puanı X:2,5, eğitim sonrası ise X:4,1'dir. İki ortalama arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05) Sonuç olarak; hemşirelere EKT'ye yönelik verilen eğitim hemşirelik uygulamalarını ve hasta memnuniyetini arttırmaktadır. Bu nedenle EKT yönetiminde hemşirelik bakımına yönelik hizmet içi eğitimlerin planlanması ve eğitimlerin düzenli aralıklarla tekrarlanması önerilmektedir.

Elektrokonvülsif tedaviHasta memnuniyetiHemşirelik bakımı
Burcu Arkan Kasabalı
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanılı bir grup hastada plazma norepinefrin düzeyleri: Uzun süreli lityum sağaltımının etkileri

V. ÖZET: Bu çalışmada bir grup bipolar bozukluk tanıtı ve uzun süredir sağaltım altında olan hastanın, hastalık dönemi dikkate alınmaksızın ve ilaç kullanmakta iken dinlenme durumu plazma NE düzeylerinin saptanması ve bunun hastalığın doğası ve özellikle de lityum başta olmak üzere sağaltımı ile olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla DSM-III R'ye göre bipolar affektif bozukluk tanılı ve uzun süreli ilaç sağaltımı altında olan 44 hasta (ortalama yaş ± SS=41.8±11.8 ;18 erkek, 26 kadın) ve 27 sağlıklı gönüllü (ortalama yaş ± SS=42.2 ± 13.1; 11 erkek, 16 kadın) A.B.D. Ulusal Sağlık Enstitüsünde ele alınmış, SADS-L (Affektif Bozukluklar ve Şizofreni Skalası yaşam boyu versiyonu) ile görüşmeye alınarak RDC (Araştırma Tanı ölçütü ) ile Bipolar I ve II alt tanı gruplarına ayrılmış, dinlenme durumunda kanları alınarak plazma NE düzeyleri saptanmıştır. Teknik nedenlerle 41 hastanın plazmaları ile çalışılabilmiş, 23 hasta ve sağlıklı gönüllü cinsiyet ve yaşça eşleştirilebilmiştir. Sonuçta hasta grubunun plazma NE düzeylerinin, cinsiyet ve yaş bakımından eşieştirilebilen kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu, tüm grupta plazma NE düzeyinin yaş, sistolik ve diastolik kan basıncı ile anlamlı derecede ilişkili olduğu, serum ü düzeyi ile zıt yönde ancak istatistiksel anlamı olmayan derecede ilişkili olduğu, cinsiyet, hastalığın başlangıç yaşı ve lityum kullanım süresiyle ilişkisinin olmadığı, yaş bakımından farklık göstermedikleri halde yalnız Li alan grubun plazma NE 49düzeyinin kontrollere göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu, ailesinde duygulanım bozukluğu olmayanların olanlara ve kontrollere göre daha yüksek plazma NE düzeyine sahip oldukları saptandı. Elde edilen veriler literatür ışığında tartışıldı ve uzun süreli lityum kullanımının presinaptik a2 reseptörler üzerinden etki göstererek plazma NE düzeylerini yükseltmiş olma olasılığı irdelendi. 50

Bipolar bozuklukLityumNorepinefrin+1
Ayşegül Özerdem
Dokuz Eylül University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hızlı döngülü bipolar bozukluğun belirleyici özellikleri

ÖZET Bu çalışmada hızlı döngülü bipolar bozukluğun belirleyici özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Hasta örneklemi, Harvard Üniversitesi, Massachusetts Genel Hastanesi, Bipolar Programında 1990-1999 yılları arasında değerlendirilen hastalardan oluşturulmuştur. % 39,9'unda hızlı döngülü bir gidiş olduğu belirlenen toplam 223 bipolar hasta (% 59,2 'si kadın) için yeterli veri toplanmıştır. Hızlı döngülü grup ile hızlı döngülü olmayan grup ilk affektif episodun başlangıç yaşı açısından karşılaştırıldıklarında, hızlı döngüsel gidiş gösteren hastaların, normal döngülü bipolar hastalardan daha erken yaşta hastalandıkları gösterilmiştir. Hastalar cinsiyetlerine göre ayrılarak analiz tekrarlandığında, hızlı döngülü kadın bipolar hastalarda ilk episodun başlangıç yaşı, hızlı döngülü olmayan kadın bipolar hastalardan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Ancak erkek bipolar hastalar arasında böyle bir fark bulunmamıştır. Hasta grubu erken ve geç başlangıçlı iki gruba ayrılarak yapılan ileri analizlerde, genel grupta ve kadın bipolar hastalarda hızlı dongülülük ve erken başlangıç yaşı 55arasında bir ilişki olduğu, ancak erkek bipolar hastalarda böyle bir ilişki bulunmadığı desteklenmiştir. Bu bulgular ışığında hızlı döngülü bipolar bozukluğun erken yaşlarda hastalanmayla belirli, hastalığın daha şiddetli bir tipi olabileceği düşünüldü. Kadın bipolar hastaların, hızlı döngülü bir gidiş izlemeye yatkınlık sağlayan yapısal bir eğilimleri olduğu ve bu riskin, erken başlangıçlı olgularda daha da arttığı gözlendi. Cinsiyet, ve başlangıç yaşı ile ilişkili biyolojik etkenlerin, hızlı döngülü gidişin altında yatan pato fizyolojik mekanizmalarla ilişkili olabileceği sonucu çıkarıldı. Bu bulguların tedaviye verilecek yanıtla ilişkili, klinik yansımaları olabileceği tartışıldı. 56

Ayşegül Yıldız
Dokuz Eylül University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaşam Boyu Panik Agorafobi Spektrum Ölçeği geçerlik ve güvenirlik çalışması

XI. ÖZET DSM-IV ve ICD-10 tanısal sistemleri çoğu kez Eksen I bozukluklarının subsendromal biçimlerini kapsamamaktadır. Tam kriterleri arasında yer alan çekirdek semptomlarla ilişkili olma olasılığı bulunan başka mental bozukluklar, çeşitli kişilik hatları ve bazı davranış stilleri yeterince tanınamamaktadır. Son yıllarda kategorik sınıflamalar yerine önerilen spektral bozukluklar kavramı ile, ana ruhsal bozuklukla ilişkili olan atipik ya da subklinik semptomları, çekirdek semptomlarla ilişkili olan davranış kümelerini, temperamental veya kişilik özelliklerini değerlendirmek mümkün olmaktadır. Panik bozukluğu fenomenolojik yapısı, farklı klinik görünümleri, rekküren gidişi, fiziksel ve ruhsal bozukluklarla yüksek oranda komorbiditesi nedeniyle bu kısıtlılıkların belirgin olduğu bir bozukluk olarak bir çok araştırmaya konu olmuştur. Tüm bu özellikleri nedeniyle spektral bozukluklar kavramı içerisinde ilk olrak değerlendirilen klinik tablolar arasında yer almıştır. Bu amaçla panik agorafobik spektrumu ve belirtilerini değerlendiren Yaşam Boyu Panik-Agorafobi Spektrumu Ölçeği geliştirilmilştir. Yapılan yurtdışı çalışmalarda ölçeğin geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiştir. Geliştirilmiş olan Yaşam Boyu Panik- Agorafobi Spektrumu Ölçeği (PASÖ-YB) ile literatürde panik bozukluğu ile ilgili olarak varolan ve yukarıda sözünü ettiğimiz bir çok boşluğu doldurabilecek verileri elde etmemizi sağlayabileceği düşünülerek PASÖ-YB'nu Türkçe'ye kazandırılması ve ülkemizdeki panik bozukluğu çalışmalarında kullanılması amacıyla geçerlik ve güvenirlik araştırması yapılmıştır. Çalışma DSM-IV tam kriterlerini karşılayan panik bozukluğu agorafobi ile birlikte (n=71), panik bozukluğu agorafobi olmayan (n=ll) 82 kişiden oluşan hasta grubu ve 58sağlıklı (n=66), obsesif kompulsif bozukluk (n=24), major depresyon (n=23) olmak üzere toplma 1 14 kişiden oluşan kontrol grubuna ait veriler değerlendirilmilştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular PASÖ-YB'nin güvenilir ve geçerli olduğu konusunda açık kanıtlar sağlamıştır. PASÖ-YB'nin Cronbach alfa (r= 0.82), madde-toplam puan ve test-retest korelasyonu (r=0.88) değerlendirmeleri oldukça mükemmel korelasyonlar göstermiş olup, ROC analizi ile bir kesme noktası (46 ve üzeri) saptanmış ve PASÖ-YB'nin farklı hasta grupları ile normaller arasında ayırdediciliğinin olduğu ANOVA ile de gösterilmiştir. Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin, spektral özellikleri dahilinde panik bozukluğu hastalarında yapılacak olan genetik-aile çalışmaları, komorbidite, prognostik göstergeler, psikoterapi ya da ilaç tedavilerine yanıt gibi veri eksikliği olan bir çok alanda, hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak araştırmaların da kullanmak yararlı olabilir. 59

Behice Elif Tunçel
Dokuz Eylül University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompülsif bozuklukta bilişsel işlevlerin ve klinik özelliklerin olaya ilişkin işitsel uyarılmış potansiyeller (P300) ve nöropsikolojik testler ile ilişkileri

VII. ÖZET Nöropsikolojik ve Olaya İlişkin Endojen Potansiyel (OİEP) çalışmalarında elde edilen bulgular obsesif kompulsif bireylerde bilişsel işlevlerde ve bilgi işleme sürecinde bozukluklar olduğuna dikkat çekmektedir. Bu çalışmada depresyonu olmayan ve ilaç kullanmayan OKB tanısı almış olan hastalarda bilişsel işlevler araştırılmış, OİEP'ler ile bazı nöropsikolojik test sonuçları karşılaştırılmıştır. DSM-IV tanı kriterlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış olan 31 hasta ve 30 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Tüm deneklerden standard oddball paradigması kullanılarak olaya bağlı işitsel uyarılmış potansiyellere ait latans ve amplitüd değerleri elde edildi. Tüm deneklere özellikle frontal lob işlevlerine yönelik olarak Stroop, iz Sürme, Desen Akıcılığı, Kontrollü Kelime Çağrışım Testleri uygulandı. Hastaların obsesif-kompulsif belirtileri Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Değerlendirme ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Hamilton Depresyon Değerlendirme ölçeği puanı 16'nın altında olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların anksiyete düzeyleri Hamilton Anksiyete Değerlendirme ölçeği ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubu OİEP bulguları yönünden karşılaştırıldığında, hasta grubunda N200 latansında anlamlı uzama ve P300 süresinde anlamlı kısalma \ saptandı. Hasta grubunda sol temporal posterior bölgeden kayıt edilen P300 amplitüdlerinin sağa oranla ve kontrol grubunda sağ temporal anterior bölgeden kayıt edilen p300 amplitüdünün sola oranla anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Hastalık şiddeti ile P300 latansı arasında anlamlı pozitif ilişki olduğu saptandı. Nöropsikolojik testler yönünden iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Depresyon ve anksiyete düzeylerinin nöropsikolojik ölçümleri ve OİEP bulgularını etkilemediği bulundu. Stroop süreleri ile bazı alanlardan kayıt edilen P300 amplitüdleri arasında ve İz Sürme Testi- A süresi ile N200 latansı arasında anlamlı pozitif ilişki olduğu saptandı. Somatik obsesyonları olan hastalarda oksipital bölgeden yapılan kayıtlarda P300 amplitüdünün daha düşük olduğu, ancak diğer obsesyon ve kompulsiyon alt tiplerinde P300 amplitüdü ve 58nöropsikolojik testler yönünden anlamlı farklılık olmadığı saptandı, öncesinde ilaç kullanmış olmanın OİEP ve nöropsikolojik parametreleri etkilemediği bulundu. Ayrıca hastalığın başlangıç yaşı ile N200 latansı, Desen akıcılığı Testi, İz Sürme Testi -B ölçümleri ve hastalık süresi ile Desen akıcılığı Testi arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı. Sonuçta N200 latansının uzaması ve P300 süresinin kısalması, bilişsel işlevlerde bozulma olduğunu gösterebilir. Bilişsel işlevlerin bozulması OKB'lu hastalarda dikkat, ayrıntı land ırma, karar verme ve bazı tepkileri bastırma gibi işlevlerde bozulma şeklinde olabilir. OKB'un oluşumunda frontostriatal döngünün bozulduğu öne sürülmektedir. Ancak bu çalışmanın bulguları ile bozukluğun hangi düzeyde olduğunu söylemek olası değildir. İleride yapılacak olan çalışmalarda nöropsikolojik, nörofizyolojik ve nöroradyolojik yöntemlerin birlikte kullanılması OKB oluşumunda etkili olan nöronal olayların anlaşılmasını kolaylaştırabilir. 59

Nöropsikolojik testlerObsessif kompülsif bozukluk
Berna Binnur Kıvırcık
Dokuz Eylül University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabzon ilinde, birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlara başvuran bir grup hastada depresyon yaygınlığı ve bunu etkileyen değişkenler

Adnan Bulut
Karadeniz Technical University
1995
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni ve benzer psikozlarda akut faz reaktantları

Cengiz Soylu
Karadeniz Technical University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken başlangıçlı ve yetişkin depresyonunda mizaç özelliklerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Depresyon ruhsal bozukluklar arasında sık görülen bir hastalık olması dışında neden olduğu yeti yitiminin büyük kayıplara yol açması nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Mizaç (Huy), genetik olarak aktarılan, biyolojik temelli, kişinin hayatı boyunca neredeyse hiç değişmeyen, tekrarlayan özelliklerden oluşmaktadır. Mizacın duygudurum bozuklukları ile ilişkisi birçok araştırmaya konu olsa da depresyonun başlangıç yaşı ile ilişkisi literatürde yeterince araştırılmamış konulardan biridir. Bu çalışmada DSM-5 ölçütlerine göre majör depresif bozukluk hastalarının mizaç özelliklerinin depresyonun başlangıç yaşıyla ilişkisini araştırmayı ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri kliniğine 07/11/2022- 30/12/2022 tarih aralığında başvuran ve Depresif Bozukluk tanısı konulan 114 hasta ilk depresyon atağı yaşına göre erken (18-30 yaş, n=55) ve yetişkin başlangıçlı (30-65 yaş, n=59) olarak gruplandırıldı. Hastalar ve 53 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna Sosyodemografik veriler, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi uygulandı. BULGULAR: EBD ve GBD hastalarının mizaç özellikleri sağlıklı bireylerden farklıdır. Depresif ve irritabl mizaç puanları erken başlangıçlı depresyon grubunda geç başlangıçlı depresyon grubundan anlamlı düzeyde daha yüksekti. Baskın afektif mizacın olması depresyonun erken başlangıç yaşına etki eden faktörlerdendir. Afektif mizaçlardan siklotimik, irritabl, depresif ve anksiyöz mizacın tek başına veya birden fazla baskın afektif mizacın olması intihar eğilimi ile ilişkilidir. SONUÇ: MDB başlangıç yaşı depresif, irritabl ve anksiyöz mizaç puanlarını yordamaktadır. Anahtar Kelimeler: Baskın mizaç, depresyon, erken başlangıçlı depresyon, mizaç

DepresyonKişilik özellikleriMizaç+2
Esra Güneysu Elmalı
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğu hastalarında damgalanma ve benlik saygısı ile relapslar arasındaki ilişkinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Alkol ve madde kullanım bozukluğu (AMKB) tedavisinde en önemli sorunlardan biri yüksek relaps oranlarıdır ve literatürde yüksek relapsla ilişkili faktörleri inceleyen az sayıda çalışma vardır. Ayrıca yüksek damgalanma ve düşük benlik saygısının AMKB tedavisindeki olumsuz etkileri bilinmesine rağmen relapslarla ilişkisinin araştırıldığı çalışmalar sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda AMKB hastalarında damgalanma ve benlik saygısının relapslar ile ilişkisinin incelenmesini amaçladık. Çalışmanın hipotezi yüksek damgalanma puanlarının ve düşük benlik saygısının yüksek relaps oranları ile ilişkili olduğudur. YÖNTEM: Çalışmaya SEAH Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatarak tedavi gören 102 hasta dahil edildi. Hastalara DSM-5 temelli yapılandırılmış tanı görüşmesi, sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Madde Kullanımında Damgalanma Mekanizması Ölçeği, Bağımlılık Profil İndeksi–Öz bildirim Ölçeği uygulandı. Ayrıca çalışmada klinik rutininde uygulanmakta olan bazı ölçeklerden yararlanıldı. Hastalar taburculuk sonrasındaki 1. 3. ve 6. Aylarda kendileri ve birinci derece yakınları ile yapılan telefon görüşmeleri aracılığıyla relaps açısından değerlendirildi. BULGULAR: Altıncı ay sonunda hastaların %69,6'sının relaps olduğu görülmüştür. Tedavi sonrası relaps olan ve olmayan grupların damgalanma düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Oluşturulan regresyon modellerine göre düşük benlik saygısının tedavi sonrası 6. Ayda yüksek relaps oranını öngördüğü bulunmuştur. Benlik saygısı orta düzey olan hastaların benlik saygısı düşük olan hastalara göre relaps olma olasılığı daha düşüktür. Hastaların geçmişte bağımlılık nedeniyle yatış sayısının fazla olmasının, başlangıç aşerme puanının yüksekliğinin, tedavi süresince uygulanan SAMBA programını tamamlamamış olmanın ve daha önce bağımlılık nedeniyle tedavi başvurusunun olmamasının tüm aylarda yüksek relaps oranını öngördüğü bulunmuştur. Fiziksel hastalık varlığı erken dönemde (1 ve 3 ay) düşük relaps olasılığı ile ilişkili iken düşük gelir düzeyi 6. ayda yüksek relaps olasılığını öngörmektedir. SONUÇ: Relapsla ilgili risk faktörlerinin belirlenmesi tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma, literatürde bu alanda yapılan az sayıda izlem çalışmalarından biridir. Alkol ve madde kullanım bozukluğu tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilebilmesi için daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkol, benlik saygısı, damgalama, madde, relaps.

Alkol bağımlılığıAlkolizmBağımlılık+4
Hanife Özkan Yavaş
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı yetişkinlerde kronotip, yeme tutumları ve gözün ön-arka segment bulguları arasındaki ilişkilerin incelenmesi

ÖZET Amaç ve Giriş: Amaç: Bu çalışma, sağlıklı yetişkinlerde kronotip, yeme tutumları ve Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) ile ölçülen retinal mikrovasküler parametreler arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamıştır. Kronobiyolojik farklılıklar (sabahçıllık/akşamcılık), uyku-uyanıklık döngülerini, duygudurumu ve yeme davranışlarını modüle eden temel biyolojik belirleyicilerdir. Literatür, akşamcıl kronotipi; artmış anksiyete, depresyon, dürtüsellik, düzensiz yeme davranışları ve azalmış psikolojik sağlamlık ile ilişkilendirmektedir. Retinal mikrovasküler yapının serebral vasküler sağlığın bir göstergesi olduğu kabulünden yola çıkarak, OKTA parametrelerinin psikiyatrik değişkenlerle birlikte incelenmesi, potansiyel nöropsikiyatrik biyobelirteçlerin araştırılmasına katkı sağlayabilir. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde yürütülen bu kesitsel çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 sağlıklı yetişkin (N=250; %56,8 kadın, n=142) dahil edilmiştir. Katılımcıların verileri; Sabahçıl-Akşamcıl Anketi Kısa Formu (rMEQ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11-SF), Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (CD-RISC) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile toplanmıştır. Retinal mikrovasküler yoğunluklar OKTA kullanılarak foveal bölgede değerlendirilmiştir. Veri analizinde korelasyon ve regresyon testleri kullanılmış; istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Analizler, akşamcıl kronotipin (düşük rMEQ puanları) anlamlı olarak daha kötü uyku kalitesi (yüksek PUKİ), daha yüksek anksiyete/depresyon belirtileri (yüksek HADÖ), artmış dürtüsellik (yüksek BIS-11-SF) ve azalmış psikolojik sağlamlık (düşük CD-RISC) ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, akşamcıl kronotip; yüksek duygusal yeme/dışsal yeme (DEBQ alt ölçekleri) ve düşük kısıtlayıcı yeme eğilimleri ile de ilişkili bulunmuştur. OKTA ölçümleri, kötü uyku kalitesine sahip bireylerde (PUKİ > 5 varsayılarak), iyi uyku kalitesine sahip olanlara kıyasla, hem superficial (21.80 ± 7.70 vs. 24.00 ± 9.10) hem de deep foveal kapiller yoğunluğun (38.10 ± 8.40 vs. 40.30 ± 9.10) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu ortaya koymuştur (her ikisi için p<0.05). Korelasyon analizleri, PUKİ skorları ile OKTA parametreleri arasında anlamlı negatif ilişki olduğunu doğrulamıştır. Sonuç ve Tartışma: Bu bulgular, akşamcıl kronotipin yalnızca olumsuz davranışsal profillerle değil, aynı zamanda azalmış retinal mikrovasküler yoğunluk vi gibi potansiyel nörovasküler değişikliklerle de ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Akşamcıl bireylerde gözlenen düşük uyku kalitesi, artmış emosyonel yeme ve azalmış psikolojik sağlamlık; sirkadiyen sistemin hem psikolojik işlevsellik hem de mikrovasküler bütünlük üzerinde bütüncül bir rol oynadığını göstermektedir. Kronotip, uyku kalitesi ve retinal vaskülarite arasındaki bu ilişki, biyolojik ritimlerin psikiyatrik değerlendirmelerdeki önemini vurgulamakta ve retinal mikrosirkülasyonun potansiyel bir nöropsikiyatrik biyobelirteç olarak araştırılmasına zemin hazırlamaktadır. Çalışmanın kesitsel tasarımı nedensellik ilişkisi kurmayı engellemektedir; bu nedenle bulguların uzunlamasına çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.

Mert Gözen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu ile takip edilen hastaların kronotiplerinin tedavi seyrine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Madde Kullanım Bozukluğu (MKB) biyolojik, psikolojik, davranışsal ve sosyal etkenlerin rol aldığı, depreşme ve remisyon dönemleriyle seyreden kronik seyirli bir hastalıktır. MKB'de sirkadyen özellikler olduğu ve akşamcıl kronotipe sahip olanların bağımlılığa ve daha yüksek miktarda madde kullanmaya yatkın oldukları gösterilmiştir. Çalışmamızda kronotipin MKB tedavisi sonuçları üzerine etkisi araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Haziran-Eylül 2018 tarihleri arasında AMATEM polikliniğe başvuran, DSM V tanı ölçütlerine göre MKB tanısı alan, 18-65 yaşlarında 66 hasta alınmıştır. İlk görüşmede sosyodemografik veri formu, bağımlılık profil indeksi (BAPİ) uygulayıcı formu, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Ölçeği, Sabahlılık/Akşamlılık Anketi (MEQ) ve Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) uygulanmıştır. Altı ay sonra yapılan ikinci görüşmede remisyon/depreşme durumu değerlendirilmiştir. BULGULAR: Genel erişkin nüfusta beklenen sabahçıl, akşamcıl ve ara tip kronotip dağılımına göre MKB hastalarında sabahçıl oranı daha düşük bulundu (%20, %20, %60 karşın %4,5, %16,7, %78,8). Depreşme gösterenlerin sabahlılık/akşamlılık skorları remisyonda kalanlara göre akşamlılık yönünde farklı bulundu (45,62±8,70 karşın 49,75±7,60). Aşerme ve BAPİ total puanı (bağımlılık şiddeti) arttıkça daha akşamcıl kronotipe sahip skorlar aldılar. Depreşme olanlarda aşerme ve Beck depresyon skor ortalaması remisyonda kalanlardan daha yüksekti. SONUÇ: Depreşme gösteren hastaların daha akşamcıl kronotipe sahip olduğunu ve genel nüfusa göre MKB hastalarının daha az sabahçıl kronotipe sahip olduğunu gösteren bulgularımız, MKB oluşmasında/korunulmasında ve tedavi sürecinde kronotopin rolü olduğunu, MKB tedavisinde sabahçıl kronotipe döndürme şeklinde sosyal ritim terapisinin uygulanması ile daha iyi remisyon oranlarının sağlanabileceğini düşündürmektedir. Araştırmamız ayrıca sabahçıl koronotipe sahip olmanın MKB'den korunmadaki rolünü araştıran daha geniş örneklemlerde yapılacak çalışmalara ilham vermektedir.

KronobiyolojiKronotipMadde kullanım bozuklukları+5
Özlem Akçay Ciner
Sakarya University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antipsikotik kullanan şizofreni hastalarında prolaktin düzeyi ve osteoporoz arasındaki ilişki

Bahar Berberoğlu Günal
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofrenide atipik antipsikotik kullanımı sonrası ortaya çıkan obsesif kompulsif bozukluğun sıklığı ve klinik duruma etkisi

Filiz Yurtman
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresif bozukluğu olan hastalarda B12, Folat ve Homosistein seviyeleri; Hastalığın şiddeti ile olan ilişkileri ve mevcut tedavi yanıtındaki rolleri

Kemal Kaya
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk risk grubu ve bipolar bozuklukluğu olan hastalarda yaratıcılığın belirteçlerinin ayrıntılı ve karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Var olan çalışmalar Bipolar Bozukluk (BB) ile yaratıcılık arasında bir ilişki olabileceğini düşündürtmektedir. Yaratıcı bireylerde görülen bazı kişilik ve mizaç özellikleri BB tanılı bireylerde daha sık görülür. Çok az sayıda çalışma BB riski taşıyan kişilerde yaratıcılığı değerlendirmiştir ve var olan çalışmalar büyük ölçüde ailevi riski olan bireylerde gerçekleştirilmiştir. Bipolar bozukluk için klinik yüksek riski olan (KYR-BB) ve olasılıkla BB öncesi prodromal evrede olan bireylerde yaratıcılığın değerlendirilmesinin klinik önemi ve damgalamayı azaltıcı rolü olabilir. Ancak bu konuda bugüne kadar sadece 9 kişinin değerlendirildiği bir pilot çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmanın amaçları, KYR-BB olan olgularda yaratıcılık düzeyini BB, sağlıklı ve yaratıcı kontrollerle karşılaştırmak ve BB ve KYR-BB görülen yaratıcılığın kişilik, mizaç ve diğer değişkenlerle ilişkisini ortaya koymaktır.Yöntem: Araştırma DEÜTF Psikiyatri Erken Tanı ve Müdahale Programı (ETAP) ve bipolar bozukluk polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi BB tanılı 31 kişi, KYR-BB tanılı 31 kişi, sağlıklı kontrol 32 kişi ve yaratıcı kontrol 34 kişi olmak üzere 128 kişiden oluşmaktadır. KYR-BB ve BB grubundaki kişiler ötimik dönemde değerlendirilmiştir. KYR-BB tanısı Bipolar Semptom Görüşme ve Ölçeği Prospektif ile (BPSS-P) ile konmuştur. Bu gruba prodromal psikotik ve negatif bulgular için Psikoz Risk Sendromları için Yapılandırılmış Görüşme (SIPS) değerlendirmesi de yapılmıştır. Yaratıcı kontrol grubunda hipomanik bulgular Hipomani Soru-Listesi-32 ile taranmıştır ve bu ölçek ya da klinik öyküye dayalı şüpheli olguları dışlamak için BPSS-P uygulanmıştır. Bilişsel işlevler Psikiyatride Bilişsel Bozukluğu Tarama Testi (SCIP) ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların kişilik ve mizaç özellikleri Büyük Beş-50 Kişilik Testi (B5KT-50), TEMPS-A mizaç ölçeği, Davranışsal İnhibisyon Sistemi / Davranışsal Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS/DAS) ve Gerçekleşmesi İstatiksel olarak Zor Hedefleri Olma (WASSUP) testleriyle değerlendirilmiştir. Yaratıcı uğraşlarda başarı ve ilgi otobiyografik değerlendirilmesi için Yaratıcı Etkinlikler ve Başarılar Envanteri (YEBE) kullanılmıştır. Nesnel yaratıcılık testleri olarak Görsel Estetik Duyarlılık Ölçeği (VAST), Barron-Welsh Sanat Ölçeği (BWAS), Iraksak Düşünce Testi (IDT) ve Uzak Bağlantılar Testi (UBT) uygulanmıştır. Gruplar arasındaki farklar ANOVA ve ki kare testleriyle incelenmiştir. BB ve KYR-BB gruplarında yaratıcılığın ilişki gösterdiği klinik, psikometrik ve bilişsel değişkenler Pearson korelasyon analizleriyle incelenmiştir. Bu gruplarda yaratıcılığın yordayıcılarını daha ayrıntılı belirlemek için çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Bilişsel işlevler incelendiğinde, BB grubunun performansı diğer gruplardan anlamlı derecede düşüktü. BB grubunun (ortalama (S.S) =90.5 (26.0)) hırs düzeyi sağlıklı bireylerden (ortalama (S.S) =73.5 (18.3)) belirgin derecede fazlayken, KYR-BB ve yaratıcı kontrol grupları bu 2 grubun ortasında yer aldı. KYR-BB grubunda depresif, anksiyöz ve siklotimik mizaç özelliklerinin belirgin derecede artmış olduğu görüldü. KYR-BB grubunda duygusal dengelilik boyutunda anlamı derecede düşük skor saptandı. BWAS için BB (ortalama (S.S) =37.4 (13.2)) ve yaratıcı kontrol (ortalama (S.S) =37.2 (10.6)) grubunun istatistiksel olarak sağlıklılardan (ortalama (S.S) =29.8 (12.7)) daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. KYR-BB (ortalama (S.S) =32.6 (14.4)) grubu BB/yaratıcı kontrol ile sağlıklı grup arasında puanlar almıştır. YEBE- İlgi için yaratıcı kontrol grubunun (ortalama (S.S): 44.9 (22.0)) performansı BB grubundan (ortalama (S.S): 28.6 (24.8)) anlamlı derecede yüksekti. KYR-BB grubunun skoru da (ortalama (S.S): 39.3 (24.3)) sağlıklı kontrol ve BB grubundan yüksek olmaya eğilimliydi. Korelasyon analizlerinde KYR-BB grubunda, bilişsel işlevler IDT ile (r=, p=) ile pozitif olarak ilişkiliyken, premorbid zeka UBT (r=0.42, p=0.02) ve IDT (r=,p=) ile anlamlı derecede ilişkiliydi. .BWAS da yaratıcı yanıtlar DİS/DAS eğlence arayışıyla pozitif (r=0.45, p=0.01), prodromal negatif bulgularla ters yönde ilişkiliydi (r=-0.43, p=0.02). YEBE İlgi dışadönüklük (r=0.44, p=0.01), deneyime açıklık (r=0.58, p=0.001) ve prodromal manik bulguların şiddeti (r=0.47, p=0.009) ile pozitif olarak ilişkiliydi. YEBE-Başarı deneyime açıklık (r=0.39, p=0.03) ve prodromal manik bulguların şiddeti (r=0.42, p=0.02) ile pozitif yönde ilişki gösterdi. BB grubunda yüksek bulunan BWAS için yapılan korelasyon analizlerinde, bu değişken DİS/DAS Davranışsal İnhibisyon puanı ile pozitif (r=0.49, p=0.006), hipertimi ile negatif (r=-0.42, p=0.02) yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular BB tanılı kişilerin ve yaratıcı bireylerin sağlıklı bireylerden farklı olarak asimetrik ve karmaşık görsel uyaranları tercih ettiklerini ve bu açıdan benzer olduklarını göstermektedir. Bu durum özellikle davranışsal inhibisyonu belirgin ve hipertimik olmayan BB tanılı bireyler için doğrudur. Benzer bir eğilim, KYR-BB olan bazı bireyler, özellikle prodromal negatif bulguları olmayan ve yenilik arayışı yüksek olan kişiler için geçerli olabilir. Daha da önemlisi KYR-BB, yaratıcı etkinliklere sağlıklı bireylerden daha çok ilgi göstermeye eğilimli olabilir. Bu durum özellikle dışa dönük ve deneyime açık KYR-BB gençlerde belirgindir. Klinik olarak daha da önemli bir nokta, prodromal manik bulguların şiddetinin KYR-BB de yaratıcı alanlara ilgi ve yaratıcı alanlarda başarı ile ilişkili olmasıdır. Bu durum bir yandan bipolar bozukluk riskinin getirdiği pozitif özellikler arasında sayılabilir. Diğer yandan, yardım arayan ve eşik altı hipomanik bulgu öyküsü veren gençlerde yaratıcı uğraşlar ve artmış yaratıcılık izlemde bipolar bozukluk riskiyle ilişkili olabilir. KYR-BB grubunda yaratıcılığın uzun dönem seyirle ilişkisini inceleyecek uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, prodrom, yaratıcılık

Elif Ceren Çümen
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozuklukta eşlik eden psikoz yüksek risk sendromunun bilişsel fonksiyonlar ve işlevsellikle ilişkisi

Amaç: İşlevselliği yaşam boyu ciddi derecede etkileyen şizo-bipolar spektrumdaki bozukluklar prodromal dönemde ve ilk atakta benzer klinik görünümler ile karşımıza çıkmaktadırlar. Paylaşılan ortak biyolojik temel, genetik göstereler, beyin görüntüleme çalışmalarının sonuçları ve nörogelişimsel hipotez göz önüne alındığında bu hastalıklar arasında önemli ölçüde örtüşmeler vardır. Dolayısıyla hastalıkların erken dönemlerinde doğru tanı koymak konusunda zorluklar bulunmaktadır. Oysa bipolar bozukluk, şizoafektif bozukluk ve şizofreni gibi genç erişkinlik ve ergenlik dönemlerinde başlayıp belirgin yeti yitimine yol açabilen ciddi psikiyatrik hastalıklara mesleki ve toplumsal biçimlenme açısından kritik olan gençlik yıllarında doğru tanı koyabilmek erken müdahale için önemli bir aşamadır. Tipik şizofreni ya da bipolar bozukluk tanıları konan olguların bile seyirde tanılarının yüzde 10-15 oranında değiştiği gözlenmiştir. Bipolar bozukluk tanısı konan bireyler ilerleyen dönemde psikotik bozukluğa dönüşebilmektedirler. Bu iki hastalık grubu birbirileri ile klinik ve bilişsel açıdan önemli ölçüde örtüşme göstermekle birlikte kendi içlerinde klinik seyir, psikososyal işlevsellik ve kognisyon açısından belirgin bir heterojenite mevcuttur. Bipolar bozuklukta epizod dönemlerindeki psikotik belirtiler çalışılmış olsa da ataklar arasında süren silik pozitif ve negatif belirtiler ve şizotipal özellikler yeterince araştırılmamıştır. Klinik izlemdeki tanısal instabilite ve bipolar bozukluk içerisindeki heterojenite göz önünde bulundurulduğunda hastalığın erken dönemlerindeki ötimik bipolar bozukluk hastalarında bulunan psikoz yüksek risk sendromu, şizotipi, düşünce bozukluğu ve negatif belirtilerin ilerleyen dönemde psikotik bozukluk veya şizoafektif bozukluğa dönüşü veya işlevsellik kaybını yordayabileceği düşünülmektedir. Bipolar bozukluk içerisinde şizofreni benzeri kesitsel özelliklerle ilişkili olacağını düşündüğümüz bu alt grubun tanımlanması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, 'Bipolar Bozuklukta Psikoz Yüksek Risk Sendromu' olarak tanımladığımız psikoz yüksek risk sendromu, negatif belirtiler, pozitif düşünce bozukluğu ve şizotipal özellikler şeklinde 4 alt maddeyi içeren bipolar bozukluk alt grubunun nörobilişsel ve sosyal bilişsel fonksiyonları psikososyal işlevselliğini incelemek ve bu sendromum mevcut olmadığı diğer bipolar bozukluk hasta grubu ile karşılaştırmaktır. Bu ana değişkenler haricinde ek olarak dürtüsellik, içgörü, premorbid işlevsellik, apati ve pozitif yapısal düşünce bozukluğu da değerlendirilmiştir. Yöntem: Çalışmamıza bipolar bozukluk tanısı son 10 yıl içerisinde konulmuş olan 77 kişi dahil edildi. İlk aşamada katılımcılara araştırmacı tarafından Psikoz Risk Sendromları için Yapılandırılmış Görüşme (SIPS), Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PBDÖ), Kısa Negatif Belirtiler Ölçeği (KNBÖ) uygulandı ve Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ) verildi. Bu görüşme ve ölçeğin sonuçlarına göre katılımcıların araştırma grupları belirlendi. Bipolar bozukluk atak dönemleri dışında Prodromal Belirtiler için Yapılandırılmış Görüşmeye (SIPS) göre 'Kısa Aralıklı Psikotik Semptom Sendromu (BLIPS)', 'Hafif Psikoz-Risk Sendromu APS), 'Genetik Risk ve İşlevsellikte azalma Psikoz-Risk sendromu (GRİAS)' kriterlerini son 3 yıl içinde karşılayanlar, Bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında 'Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ) puanı 42 ve üzerinde olanlar, bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında Kısa Negatif Belirtiler Ölçeğinde (KNBÖ) 'Avolüsyon' ve 'Duygulanımda Küntlük' alt ölçeklerinden 3 ve üzeri puan alanlar veya bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeğinde (PBDÖ) pozitif yapısal düşünce bozukluğu sorularından 2 ve üzeri puan alan katılımcılar Bipolar Bozuklukta Psikoz Yüksek Risk Sendromu grubuna dahil edildi. Belirtilen kriterlere göre Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grup 34 katılımcı, Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunmayan grup 43 katılımcı içeriyordu. Klinik değerlendirmede olgu rapor formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Belirti ve Tarihçenin Kapsamlı Değerlendirmesi (CASH), Sidney Melankoli Prototipi İndeksi ve Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ) uygulandı. Katılımcılara nörobilişsel ve sosyal bilişsel değerlendirme için Bilişsel Bozukluk Tarama Ölçeği (SCIP), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Boncuk Görevi, Ödül için Efor Sarfetme Testi (EEFRT), Yetişkinler için zeka testi (WAIS) genel bilgi alt testi, DEU SCAN LAB Sosyal Biliş Bataryası uygulandı. Düşünce bozukluğu ses kayıtları alınarak Düşünce ve Dil Ölçeği (DDÖ) ile değerlendirildi. İşlevsellik Hastalık Öncesi Uyum Ölçeği (PAS) ve Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ile ölçüldü. Hastalara Boyutsal Apati Ölçeği (BAÖ) ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) öz-bildirim ölçeği olarak verildi. Bulgular: Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grupta eşik altı depresif belirtilerin daha erken yaşta başladığı ve depresif dönemlerde daha fazla psikotik belirti gösterdikleri bulunmuştur. Psikotik mani dönemlerinde ise bu grubun daha fazla Schneiderian belirti gösterdiği belirlenmiştir. Öz-bildirim ölçekleri ile değerlendirilen apati ve dürtüsellik puanları Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu grubunda anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında DDÖ puanları, nörobilişsel testler ve sosyal bilişsel testlerin toplam skorları açısından anlamlı bir farklılık gösterilememiştir. Yalnızca sosyal biliş alanlarından atıf stilini değerlendirmekte kullanılan İçsel Kişisel ve Durumsal Atıflar Ölçeğinde (IPSAQ) Spontan Dışsal Negatif Durumsal Atıf yapma ve Spontan Dışsal Durumsal Atıf yapma maddelerinde Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunmayan grubun daha fazla spontan negatif dışsal durumsal ve spontan dışsal durumsal yaptığı gösterilmiştir. Ancak tüm örneklem dahil edilerek boyutsal olarak sosyal bilişle ilişkili olabilecek faktörlerin araştırıldığı korelasyon analizlerinde sosyal bilişsel testler ile negatif belirtiler, prodromal pozitif psikotik belirtiler ve düşünce bozukluğu arasında bazı zayıf ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. İşlevselliğin ölçüldüğü testlerin analiz sonuçlarında da Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grubun hem premorbid işlevselliğinin hem şimdiki işlevselliğinin diğer gruba kıyasla daha bozuk olduğu gösterilmiştir. Korelasyon analizi sonuçları işlevsellikteki bu bozulmanın negatif belirtiler, prodromal pozitif psikotik belirtiler ve düşünce bozukluğu ile anlamlı bir ilişki içerisinde olabileceğine işaret etmektedir. Sonuç: Sonuçlarımız Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grubun diğer gruptan klinik bazı özellikler, scheneiderian belirtiler, işlevsellik, apati ve dürtüsellik açısından farklılaştığına işaret etmektedir. Yapısal düşünce bozukluğu, nörobilişsel testler ve sosyal bilişsel testler arasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiş olması altta yatan kognitif bozulma biçimi haricinde farklı türde mekanizmaların araştırılması gerektiğini düşündürmektedir. Bu mekanizmaların aydınlatılması klinik açıdan değerli olacaktır. Düşünce bozukluğu, nörokognisyon ve sosyal kognisyon açısından grupların fark göstermeyişi bir yandan bu alanlardaki bozulmaların belirli bir tanı grubu ile sınırlı olmayıp bir spektrum üzerinde değişen şiddette bulunduğuna işaret etmekte olup beklenen bir bulgudur. Boyutsal değerlendirmelerimizde ise sosyal biliş ve işlevsellikle ile negatif belirtilerin, prodromal psikotik belirtilerin, düşünce bozukluğunun ve şizotipinin şiddeti arasında bir ilişki olabileceğinin gösterilmesi de spektrum üzerinde değişen şiddette bulunan sendromlarla ile karşı karşıya olduğumuz görüşünü desteklemektedir. Bizim sonuçlarımız hastalıkların çok boyutlu yapısına dikkat çekmektedir. Spesifik ve kişiye özgü müdahalelerin yapılabilmesi için bipolar bozukluğun kognitif açıdan heterojen yapısı göz önünde bulundurularak alt gruplar tanımlanmalıdır. Bipolar bozukluğun erken döneminde psikoz için risk teşkil eden ötimik dönem bulguları fark edilirse tıpkı ilk atak psikoz öncesi dönemdeki gibi erken müdahale stratejileri geliştirilebilir. Doğru müdahale stratejilerini geliştirebilmek için psikoz riskini, kinik gidiş ile ilgili yordayıcıları fark etmek önemlidir. Elde ettiğimiz veriler ileride prospektif olarak bipolar bozukluktan spektrumun psikoz ucundaki bir bozukluğa dönüşümü inceleyecek çalışmalara katkı sunacaktır. Ayrıca psikotik bozukluğa dönüşümü yordayan faktörler kullanılarak geliştirilecek olan risk hesaplayıcı çalışmalarına öncülük edecektir.

Simge Uzman Özbek
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofrenide semptomatik remisyonun belirleyicileri: Bilişsel işlevler, pozitif ve negatif belirtiler, tedavi uyumu ve diğer klinik özellikler ile ilişkisi

Giriş: Şizofreni, bilişsel işlev bozukluklarının da eşlik ettiği birçok belirtinin bir arada görüldüğü, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen, morbidite ve mortaliteyi artıran ağır bir mental bozukluktur. Şizofrenide hastalığın seyri ve şiddeti bireysel farklılıklar göstermektedir. Belirtilerin belli bir süre boyunca kontrol altında olduğu ve kişinin işlevselliğinin atak dönemlerine göre daha iyi olduğu semptomatik remisyon dönemleri, şizofreni hastalarında en önemli tedavi hedefleri arasındadır. Yöntem: Psikoz polikliniğinde düzenli takip edilen 122 hasta içerisinden 10 yıllık uzunlamasına bir izlem süreci sonunda tekrar değerlendirilen 34 hastanın hem 10 yıl önceki, hem de günümüzdeki sosyodemografik özellikleri, klinik parametreleri ve bilişsel işlevleri ile şimdiki semptomatik remisyon durumu arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 34 hasta katılmıştır. Katılımcılardan 17 tanesinin (%50.0) semptomatik remisyonda olduğu bulunmuştur. Günümüzdeki semptomatik remisyon durumu ile günümüzdeki Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS), Şizofreni Hastalarında Yaşam Niteliği Ölçeği (ŞYNÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ) puanları ile bilişsel işlevlerden İz Sürme Testi-A (İST-A), İz Sürme Testi-B (İST-B), Sayı Sembol Testi (SST), Wisconsin Kart Eşleme Testi- Toplam hata (WCST-H), Sayı Menzili Testi- Geriye doğru (G-SMT), İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralama Testi (İÜSHST), Stroop Testi-İnterferans Süresi (ST-İ) ve interferans hataları (ST-İH) puanı ilişkili bulunmuştur. Günümüzdeki semptomatik remisyon ile, 10 yıl önceki CGI, PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği (PANSS -), Calgary Depresyon Ölçeği (CDÖ), ŞYNÖ ve AHİÖ, bilişsel işlevlerden İST-A, İST-B, SST, WCST-Kategori sayısı (WCST-K) puanları ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Semptomatik remisyon ile hem 10 yıl önce, hem de günümüzde ilişkili bulunan hastalık şiddeti, negatif semptomlar, içgörü düzeyi ve bilişsel işlevlerden işlemleme hızı semptomatik remisyon için tutarlı öngördürücüler olabilir. 10 yıl öncesinde değerlendirilmemiş olan, ancak günümüzdeki değerlendirmede semptomatik remisyon ile ilişkili bulunan eğitim yılı, tedavi uyumu, işlevsellik düzeyi ve geçmişteki semptomatik remisyon hali de uzun dönemde semptomatik remisyonu öngördürebilir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bilişsel işlevler, semptomatik remisyon.

Belirti ve semptomlarBilişsel işlevlerPsikiyatrik hastalıklar+2
Eldem Güvercin
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil servise özkıyım girişimi ile başvuran hastalarda, psikiyatrik değerlendirmenin etkisi

Giriş ve amaç: Özkıyım girişimi, kişinin kendi kendine uyguladığı, ölümle sonuçlanmayan ancak ölme niyetinin kanıtı (açık veya örtük) olan, potansiyel olarak zarar verici eylemler olarak tanımlanır. Bu araştırmada amacımız özkıyım girişimi ile acil servise başvuran hastalara taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde poliklinik randevusu düzenleme şeklindeki temas artırma müdahalesinin tekrarlayan özkıyım girişimi oranına etkisini istatistiksel olarak değerlendirmektir. Yöntem: 1 Ocak 2015 tarihinden 31 Aralık 2018 tarihine kadar DEÜ Acil servisine özkıyım girişimi nedeniyle başvurmuş olan 989 kişiden 154 kişi ile 1 Aralık 2021 – 1 Ekim 2022 tarihleri arasında yüz yüze veya online görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu kişilerle yapılan görüşmelerden elde edilen bilgiler ile sosyodemografik veri formu, klinik veri formu ve özkıyım girişiminin özellikleri ve yapılan müdahaleler ile ilgili veri formu doldurulmuştur. Elde edilen veriler ile taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde poliklinik randevusuna gelme durumu ile tekrarlayan özkıyım girişimi arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Acil servise özkıyım girişimiyle başvuran bireylerden taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde düzenlenen psikiyatri randevusuna gelmeyenlerin tekrarlayan özkıyım girişimi olasılığının, randevuya gelenlere göre iki kat fazla olduğu saptanmıştır (p=0,04). Bir işte çalışmayan bireylerin çalışan bireylere göre tekrarlayan özkıyım girişimi olasılığı 2,5 kat daha fazla bulunmuştur (p<0,01). Bireyin esrar dışında bir psikoaktif madde kullanımı olması (p=0,02), psikiyatrik bir tanısının bulunması (p<0,01) ve geçmişte özkıyım girişimi öyküsünün bulunmasının (p<0,001) tekrarlayan özkıyım girişiminde bulunma olasılığını arttırdığı bulunmuştur. Sonuç: Bulgularımız, özkıyım girişimiyle acil servise başvuran hastalar taburcu edildikten sonra ilk yedi gün içinde planlanan ek bir erken randevunun yeniden özkıyım girişimi riskini azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Özkıyım girişimi, suisidoloji, konsültasyon ve liyezon psikiyatrisi, acil psikiyatri

Acil servis-hastaneAcil tıpPsikiyatri+6
Mehmet Emin Demir
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Halüsinasyonların psikotik belirteçlerle ilişkisi

Amaç: Halüsinasyonlar birçok psikopatolojinin belirti kümesinde yer almakta ve psikotik benzeri yaşantılar olarak yaygın şekilde psikiyatri pratiğinde karşımıza çıkmaktadırlar. Bir kısmı süreklilik hipotezi içinde psikotik bozukluk sürecinin parçası olurken, bir kısmı ise psikotik olmayan bozukluklar tanı kümesinde yerini almaktadır. Halüsinasyonlar, bu iki tanı kümesindeki varlığıyla önemli bir çalışma alanı sunmakta ve oluşum mekanizmalarının incelenmesi tanısal açıdan önem kazanmaktadır. Literatürde şizofreni ve psikotik bozuklukla ilgili oldukça fazla çalışma yer almakta, klinik ve psikometrik ölçümlerin bu gruptaki davranışları iyi bilinmektedir. Klinik olarak önemli diğer bir nokta ise psikiyatri rutininde tanısal süreçlerdeki nesnel ölçümlerin az sayıda ve yetersiz olmasıdır. Bu alanda bilgisayarlı analiz yöntemleri tanısal süreçte nesnel bir bakış açısı kazanmamızda yol gösterici olabilir. Bu çalışmada psikotik bozuklukların yıllar içinde tanımlanan özelliklerinden yola çıkarak, bu belirteçlerin psikotik olmayan bozukluklardaki rolü karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bu sayede, klinik bulgular, düşünce dil alanı, nörobiliş ve sosyal biliş boyutlarına bütüncül bir yaklaşım geliştirme imkanı bulurken aynı zamanda katılımcıların ses kayıtları üzerinden gerçekleştirilen makine öğrenmesi algoritmaları sınıflama analizleriyle bu yaklaşıma nesnel bir tutarlılık kazandırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya dahil edilen 18-45 yaş arası katılımcılardan 28 katılımcı Psikotik Halüsinasyon Grubunu oluştururken, Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda 29 katılımcı bulunuyordu. Katılımcılara Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (Scale for Assesment of Positive Symptoms - SAPS), Kısa Negatif Belirtiler Ölçeği (Brief Negative Symptom Scale - BNSS), Hamilton Depresyon Ölçeği (Hamilton Depression Rating Scale - HDRS) araştırmacı tarafından uygulandı. Ayrıca katılımcılara, Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (Dissosiative Experiment Scale - DES), Borderline Kişilik Envanteri (Borderline Personality Inventory -BPI), Çocukluk Çağı Travmalar Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire - CTQ) ve Psikoz için Bilişsel Yanlılık Anketi (Cognitive Biases Questionnaire for Psychosis) öz değerlendirme ölçekleri verildi. Nörobilişsel ve Sosyal Bilişsel etkilenme uygun psikometrik testlerle değerlendirildi. Bilişsel yanlılıkları değerlendirmek için Boncuk Görevi ve Babbles Test uygulandı. Son olarak, hastalardan DISCOURSE protokolüne uygun olarak alınan ses kayıtları üzerinden, Düşünce ve Dil Ölçeği, Semantik olmayan Graf Analizi ve Akustik Ses Analizi uygulandı. Graf verileri ve Akustik veriler kullanılarak Random Forest Sınıflama Algoritması ile sınıflama analizleri yapıldı. Bulgular: Yapılan analizlerde pozitif psikotik belirti şiddeti Psikotik halüsinasyon Grubunda daha yüksekti. Amotivasyon faktörü için gruplar arası fark yokken, Expresyon faktörü Psikotik Halüsinasyon Grubunda Yüksek bulundu. Disosiyatif yaşantılar, borderline kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları ilgili öz değerlendirme ölçeklerinde Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda daha yüksek olarak bulundu. Sayı sembolleri alanı haricinde Norobilişsel performans iki grupta da benzerdi. Sosyal Bilişsel testlerde Zihin kuramında Psikotik Halüsinasyon grubu daha hipomentalize cevaplar verme eğilimdeyken, Psikotik olmayan Halüsinasyon grubunda hipermentalizasyon belirgindi. Nesnel ölçümlerde, sonuca atlama yanlılığı, Psikotik Halüsinasyon Grubunda daha yüksek bulunurken, öz değerlendirme ölçeklerinde Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda daha yüksek bulundu. Yapılan regresyon analizinde klinik verilerin tanı grubundaki ön görücülüğü % 84.9 olarak hesaplandı. Sınıflama analizlerinde Random Forest algoritmasının başarısı ise Graf analizi için en yüksek %78.6 ve Akustik analiz için %75 olarak bulundu. Sonuç: Halüsinasyonları olan katılımcılarla yapılan bu çalışmada, halüsinasyonların psikotik ve psikotik olmayan bozukluklarda farklı mekanizmalarla meydana geldikleri görülmüştür. Zihin kuramında hipomentalizasyonun varlığı klinik olarak Psikotik Bozukluk tanısına yaklaştırırken, Hipermentalizasyonun varlığı Psikotik olmayan Bozukluklar için anlamlı bulunmuştur. Nesnel ve öznel bilişsel yanlılık ölçümleri arasındaki fark ise bilişsel fonksiyonlarda metakognisyonun önemine işaret etmektedir. Yapılan klinik ölçümler ve sınıflama analizleri birbirleriyle tutarlı bulunmuş olup, yüksek ve anlamlı bir tanısal ön görücülüğe sahiptir. Nesnel bir tanı aracı geliştirmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarBilişsel yanlılıkHalüsinasyonlar+6
Mahmut Koçoğlu
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metamfetamin kullanan hastalarda klinik ve sosyodemografik özellikler

Giriş ve Amaç: Metamfetamin(MA)'in yasadışı kullanımı, küresel olarak büyüyen bir halk sağlığı sorunudur ve bir sıra olumsuz etkilere neden olur. MA kötüye kullanımı dünya çapında büyüyen bir salgındır. Dünyada 15 milyondan fazla insan kokain kullanıcısı, ∼ 10 milyon insan eroin kullanıcısı, 35 milyondan fazla insan düzenli olarak MA dahil amfetamin kullanmaktadır. MA bağımlılık yapan bir santral sinir sistemi (SS) uyarıcısıdır ve MA'nın tekrar tekrar kullanılması beyindeki dopaminerjik ve serotonerjik yollarda uzun süreli hasara neden olmaktadır. MA kullanıcılarının klinik ve sosyo-demografik özelliklerinin araştırılması, bu bağımlılığın ciddiyetinin anlaşılması ve etkili önleme ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için önemlidir. Elde edilen sonuçlar, bu bağımlılıkla mücadelede daha etkili stratejiler ve rehabilitasyon programları geliştirilmesine katkı sağlayabilir. MA kullanımı, toplumun sağlığını ve sosyal uyumunu etkileyen önemli bir konudur. Bu nedenle, politika yapıcılar, sağlık uzmanları ve toplum liderleri, bu sorunla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için araştırmalara dayalı önlemler geliştirmeye odaklanmalıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Alkol ve Madde Bağımlığı Uygulama ve Araştıma Merkezine başvuran Temmuz 2018-Temmuz 2023 tarihleri arasında MA kullanan hastaların bilgileri retrospektif olarak incelendi. Veriler Kişisel bilgi formu ile toplandı. Çalışmaya eksiksiz verileri olan, DSM-V'e göre uyarıcı kullanım bozukluğu tanı kriterlerini karşılayanlar, 18-65 yaş aralığında olan, okur-yazar olan 500 hasta dahil edildi. 18 yaş altı, 65 yaş üstü olgular, psikiyatrik hastalık öyküsü olan hastalar, nörolojik hastalık öyküsü olan hastalar, zeka geriliği varlığı olan olgular araştırma dışı bırakıldı. Hastaların arşiv ve bilgi yönetim sistem taraması yapıldı. Bulgular: Yapılan analiz sonuçlarına göre, yaştaki 1 birimlik artış psikotik semptom görülme ihtimalini %5,6 (1-OR; OR: 0,946; %95 CI: (0,909-0,985); p=0,007) düşürmektedir. Aynı şekilde, semptom varlığı üzerinde çalışma durumunun da anlamı bir etki gösterdiği anlaşılmaktadır (OR: 2,103; %95 CI: (1,221-3,625); p=0,007). Çalışmayan kişilerde Psikotik semptom görülme ihtimali, çalışan kişilere göre 2,103 kat daha yüksektir. Kendine zarar verme öyküsü olan hastalarda ise, psikotik semptom görülme ihtimali, bu davranışın görülmediği kişilere göre 1,778 kat daha fazladır (OR: 1,778; %95 CI: (1,026-3,083); p=0,040). Çalışmada yer alan diğer parametrelerin, MA kullanımına bağlı Psikotik semptom varlığı üzerinde herhangi anlamlı bir etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Bir halk sağlığı problemi olarak görülen madde kullanım sorunundan bireylerin kendini korumada dikkat etmesi gerekli hususlar hem tedavisi sonlanıp uyum sürecinde olanlar hem de hiç kullanmayanlar için ifade edilmektedir. Özellikle genç bireylerin sigara kullanmamaları, sportif faaliyetlere yönelmeleri, hobilerle ilgilenmeleri, alkollü ortamlardan uzak kalmaları tavsiye edilmektedir. Madde kullanımı olup uyum sürecinde olanlar için ise psikolojik ve sosyal destek alarak bu sürecin olumsuz etkilerinden kendilerini korumaları ve bozulan ilişki yapılarını sağlıklı olarak yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaları önerilmektedir.

Ilgar Fatalıyev
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni hastaları ile psikotik özellikli bipolar duygudurum bozukluğu I hastaları, hasta kardeşleri ve sağlıklı kontrol gruplarında silik nörolojik bulgular ve minör fiziksel anomalilerin karşılaştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Şizofreni ve psikotik belirtili bipolar I bozukluğu genç yetişkin çağlarda başlar ve kronik seyirlidir. Şizofreni hastalarında ara dönemlerde negatif ve bilişsel belirtiler devam ederken bipolar bozukluk hastalarının genelde, ara dönemlerde işlevsellikleri daha iyidir. Her iki bozukluk genetik olarak yüksek oranda kalıtılır; sanrı, varsanılar, silik nörolojik belirtiler (SNB), minör fiziksel anomaliler (MFA) gibi bulgular gösterebilir. Sanrı ve varsanı gelişimi, bilişel belirtiler, minör fiziksel anomaliler, silik nörolojik belirtiler ikinci trimestrdeki nöron göçü gibi nörogelişimsel etmenlere, sinaptik budanma dönemlerindeki beynin yeniden şekillenmesine bağlı oluşabilir. Her iki mekanizma nörogelişimsel hipotezi destekler. SNB ve MFA, hem şizofreni hem bipolar duygulanım bozukluğu hastalarında sağlıklı insanlara oranla daha sık saptanmaktadır. SNB ve MFA'nın şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarının birinci derece yakınlarında da sağlıklı kontrollere göre daha sık olduğu gözlenmiştir. Bipolar bozukluğun alt tipleri birbirinden farklıdır ve bir kısmında psikotik belirti gözlenmez. Kardeş çalışmaları, birinci derece yakınların seçimsiz alındığı çalışmalara göre genetik farkı yöntemsel olarak daha etkin gösterir. Bizm araştırmamızda üç temel özgün yön vardır. İlk olarak; SNB ve MFA'nın şizofreni, psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları, sağlıklı kontroller ve kardeşlerle karşılaştırıldığı bir çalışma bizim bilebildiğimiz kadarıyla tespit edilememiştir. İkinci olarak; SNB ve MFA açısından izole psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastalarını, kardeşler ve sağlıklı kontroller ile karşılaştıran çalışma bulunamamıştır. Son olarak, DSM 5 sonrası (Şizotipal kişilik bozukluğu ve prodrom şizofreninin DSM 5'te şizofreni spektrum bozuklukları içerisine alınması ile) hastalık öncesi belirtilerin şizofreni kardeşleri ve psikotik özellikli bipolar I hasta kardeşlerinde sağlıklı kontrollerden farklı olup olmadığını araştıran öncü araştırmalardan olmasıdır. Bu çalışmada; a) Psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları ile şizofreni hastalarının MFA ve SNB açısından farklı olup olmadığı, b) SNB ve MFA'nın şizofreni için state/trait marker adayı olup olmadığı, c) SNB ve MFA'nın psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları için state/trait marker adayı olup olmadığı, d) Psikotik özellikli bipolar I bozukluk hasta kardeşlerinin, şizofreni hastalarının kardeşlerinden ve sağlıklı kontrollerden şizotipi belirtileri açısından farklı olup olmadığı sorularına yanıt aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Klinik olarak remisyonda olan 30 şizofreni hastası, 30 psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastası, 30 sağlıklı şizofreni kardeşi, 30 sağlıklı psikotik özellikli bipolar I bozukluk kardeşi ve 30 sağlıklı kontrol SNB ve MFA açısından karşılaştırıldı. Tüm gruplar yaş, cinsiyet, eğitim açısından istatistiksel olarak farksızdı. SNB için Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ), MFA için Minör Fiziksel Anomaliler Ölçeği (MFAÖ), işlevsellik düzeyi için Genel İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (GDÖ), hastalık şiddetini ölçmek için şizofreni hastalarında Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS), bipolar bozukluk hastalarında Young Mani Değerlendirme Ölçeği (YMDÖ), büyüsel düşünce düzeyini ölçmek için hastaların sağlıklı kardeşlerinde ve kontrol grubunda Büyüsel Düşünce Ölçeği (BDÖ) kullanılmıştır. Bulgular ve Sonuç: Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri ve sağlıklı kontrollerden hem NDÖ toplam puanı olarak hem de alt ölçeklerde daha düşük skorlara sahipti. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları da, NDÖ toplam skoru açısından şizofreniye benzer şekilde hem bipolar kardeşlerinden hem de sağlıklı kontrollerden daha düşük skorlara sahipti. Motor koordinasyon (MK), karmaşık motor hareketlerin sıralanması (KMHS) alt ölçek skorları şizofreni hastalarında, kardeşlere ve sağlıklı kontrollere göre yüksek bulunmuştur. Şizofreni ve Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları hiçbir alt ölçek ve NDÖ toplam puanı açısından birbirlerinden farklı bulunmamıştır. Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri, psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları, bipolar kardeşleri ve sağlıklı kontroller arasında düşük kulak anomalisi farklı bulunmuştur. Düşük kulak anomalisinin şizofreni hastalarında şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşlerinden, kardeşlerde ise sağlıklı kontrollerden daha sık olduğu saptanmıştır. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastalarında ise şizofreniye benzer şekilde düşük kulak anomalisi sıklığı yüksek iken, bipolar hastalarının sağlıklı kardeşleri sağlıklı kontrollerden farksızdır. Hem şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşleri, hem de bipolar bozukluk hastalarının sağlıklı kardeşleri büyüsel düşünce ölçeği skorları açısından birbirlerinden ve sağlıklı kontrol grubundan farklı bulunmamıştır. Tartışma: Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri ve sağlıklı kontrollerden hem NDÖ toplam puanı olarak hem de alt ölçeklerde daha kötü performans sergilemiştir. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları da, NDÖ toplam açısından şizofreniye benzer şekilde hem bipolar kardeşlerinden hem de sağlıklı kontrollerden daha kötü performans göstermektedir. Motor koordinasyon (MK), karmaşık motor hareketlerin sıralanması (KMHS) alt ölçek skorları şizofreni hastalarında, kardeşlere ve sağlıklı kontrollere göre yüksek bulunmuştur ve MK ile KMHS alt ölçek skorlarının şizofreni için hastalığa özgü state marker adayı olabileceği düşünülmektedir. Şizofreni ve psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları birbirleriyle karşılaştırıldığında hiçbir alt ölçek ve NDÖ toplam puanı açısından birbirlerinden farklı değildir. Bu haliyle NDÖ toplam puanı her iki hastalık için tipik bir trait marker adayı gibi gözükmektedir. Düşük kulak anomalisi şizofrenide ve şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşlerinde kontrol grubundan fazla bulunmuştur. Psikotik belirtili bipolar bozukluk hastalarında ise şizofreniye benzer şekilde düşük kulak anomalisi sık iken, bipolar kardeşlerinde şizofreni kardeşlerinden farklı olarak bu anomali sıklığı gözlenmemektedir. Düşük kulak anomalisi bu nedenle bipolar bozukluk için state marker adayı, şizofreni için trait marker adayı gibi gözükmektedir. Şizofreni kardeşleri, bipolar bozukluk kardeşleri ve sağlıklı kontrol grubunda psikotik düzeyde olmayan eşik altı düşünce bozukluğu örüntüsü benzer bulunmuş olması tüm grupları etkileyen benzer olan birçok dini ve kültürel öge ile açıklanabilir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, bipolar bozukluk, kardeş, silik nörolojik belirtiler, minör fiziksel anomaliler, büyüsel düşünce, düşük kulak

Bipolar bozuklukBüyüsel düşünceKardeşler+5
Derya Arslan
Akdeniz University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni-bipolar spektrumdaki yüksek riskli bireylerde negatif belirtilerin sosyal işlevsellik ve bilişsel bozuklukla ilişkisi

Amaç: Şizofreni ve bipolar bozukluk, genç yaşta başlayan, belirgin yeti yitimine yol açan, kalıtsallığı yüksek psikiyatrik hastalıklardır. Bu hastalıkları erken tanıma ve önleme amacıyla ailesel yüksek risk (FHR) grupları ile yapılan çalışmalar artmaktadır. Bu araştırmada, şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel yüksek riskli bireylerin negatif belirtiler, bilişsel işlevler ve sosyal işlevsellik açısından karşılaştırılması; negatif belirtilerin, bilişsel işlevler ve sosyal işlevsellikle ilişkisi ve bu klinik sonuçları yordayıcı faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 44'ü şizofreni FHR ve 42'si bipolar bozukluk FHR olmak üzere 18- 29 yaş aralığındaki bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılar DEUTF Psikiyatri polikliniğine başvurmuş şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların birinci derece akrabaları ve polikliniğe başvuran kişilerden ailesel yüksek risk kriterlerini karşılayanlar arasından seçilmiştir. Katılımcıların negatif belirtileri BNSS ile, sosyal işlevsellik düzeyleri PSP ile ölçülmüştür. Nörobilişssel ve sosyal bilişsel yetiler değerlendirilmiştir. Bulgular: Şizofreni FHR grubunda bipolar bozukluk FHR grubuna göre negatif belirti şiddeti daha yüksek (p:0.006) ve sosyal işlevsellik düzeyi daha düşük (p:0.080) bulunmuştur. Tüm FHR'li bireylerde negatif belirtilerin şiddeti, sosyal 10 işlevsellik düzeyi ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur (r:-0.703). Negatif belirtiler, ailesel yüksek risk grubu tipine göre sosyal işlevsellik düzeyini daha iyi öngörmüştür. Sonuç: Şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel yüksek riskli bireyler negatif belirtiler ve sosyal işlevsellikteki bozulmanın şiddeti açısından farklılık göstermekle birlikte, tüm grupta negatif belirtilerin sosyal işlevsellik düzeyini tanı grubundan daha iyi öngördüğü gösterilmiştir. Bu durum ailesel yüksek risk yaklaşımının kategorik değil bir süreklilik yaklaşımı çerçevesinde daha iyi ele alınabileceğine işaret etmektedir. Erken tanı ve önleme mühalelerinin etkili olabilmesi için daha büyük örneklemli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Çağrı Çimentepe Sezer
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 enfeksiyonu sonrası bilişsel işlevler

AMAÇ: COVID-19 sonrası bazı belirtilerin beklenenden uzun sürmesi sonucunda meydana geldiği düşünülen Uzun COVID'in önemli belirtilerinden biri de bilişsel problemlerdir. Hastalıktan haftalar hatta aylar sonra ortaya çıkabilen bilişler sorunların hangi bilişsel işlevlerden kaynaklandığı halen net olarak bilinmemektedir. Bu alandaki çalışmaların büyük kısmı hastalık sırasına veya hastalıktan hemen sonrasına ait çalışmalardır ve hastalık geriledikten sonra bilişsel işlev sorunlarının olup olmadığına dair bilgimiz azdır. Ek olarak, mevcut çalışmalarda yapılan nöropsikiyatrik değerlendirme, bilişsel işlevlerin farklı yanlarını kapsamamaktadır. Bu çalışmada COVID-19 sonrası, hastalığın üzerinden en az 6 ay geçtikten sonra bireylerin bilişsel işlevlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi COVID-19 İzlem Polikliniğince izlenen, erken dönem bulgusu anosmi olan hastaların kayıtlarından yararlanarak pulmoner tutulum, ensefalopati, entübasyon ve hipoksi öykülerine ulaşılması ve bu bireylerde hastalıktan 6 ay sonra bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya bu özellikleri taşıyan toplam 135 kişi alınmıştır. Katılımcılara Beck Anksiyete ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Nöropsikiyatrik değerlendirme için Wechsler Bellek Ölçeği Geliştirilmiş Formu- Sayı Menzili Alt Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Saat Çizim Testi, Sözel Akıcılık Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi yapmıştır. BULGULAR: COVID-19 tanısıyla yatarak tedavi gören hasta grubu ile ayaktan tedavi gören hasta grubu arasında karşılaştırılma sonucunda Öktem Bellek Süreçleri Testinde yatan hasta grubunda anlık bellek puanı ayaktan hasta grubuna göre daha düşüktü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (Odds Oranı: 0,62, %95 Güven Aralığı: 0,44-0,87, p=0,006). SONUÇ: Özellikle yatarak tedavi gören hastalarda Uzun COVID olarak sık saptanan bilişsel şikayetlerin izlenmesi, çalışmamızın sonucuna göre de desteklenmektedir. Yatan hastalarda 6 ay sonrasında bilgiyi öğrenme ve kaydetmede sorun olduğu, belleğin etkilendiği gözlemlenmiştir. Bundan sonraki çalışmalarda daha uzun izlem süresinde, bilişsel belirtilerin sürüp sürmediğinin incelenmesi önemlidir.

Bilişsel işlevlerCOVID 19Enfeksiyonlar+3
Zhala Mursalova
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Majör depresif bozuklukta kardiyovasküler risk ve inflamatuar süreçler ilişkisinin araştırılması

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklarla depresyon arasında yıllardır bilinen bir ilişki mevcuttur. Bu ilişkinin nedenine yönelik çok sayıda farklı hipotez bulunmaktadır. Bunlardan biri de kardiyovasküler hastalıklarla depresyon arasındaki ilişkiye inflamatuar süreçlerin aracılık ettiğine dair olan hipotezdir. Bu araştırmada majör depresif bozukluğu olan hastalarla sağlıklı kontrollerin kardiyovasküler risk ve NLRP3 inflamazomunu oluşturan biyomoleküller açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Depresyon hastalarında NLRP3 inflamazomunu oluşturan bileşenlerin ekspresyonlarının ve kardiyovasküler riskin sağlıklı kişilere göre daha yüksek olacağı ve depresyon şiddeti ile korelasyon göstereceği öngörülmüştür. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş, majör depresif bozukluk tanısı almış, 21 maddelik Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçek puanı 18 ve üzerinde saptanmış 58 kişi ile, benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip, sağlıklı 58 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kardiyovasküler risk değerlendirmesi için beden kitle indeksini içeren 10 yıllık Framingham Kardiyovasküler Risk Skorlaması kullanılmıştır. NLRP3, ASC, kaspaz-1 ve NEK7 proteinlerini kodlayan genlerin mRNA ekspresyonları gerçek zamanlı kantitatif PCR ile, plazma IL-1β seviyeleri ELISA ile belirlenmiştir. Bulgular: Depresyon hastalarında sağlıklı kişilere kıyasla NLRP3 (p=0,037) ve ASC (p=0,002) ekspresyonları artmış olarak bulunmuştur. Artan NLRP3 (p=0,046), ASC (p=0,003) ve NEK7 (p=0,011) ekspresyonlarının depresyon ihtimalini anlamlı olarak arttırdığı saptanmıştır. Sonuç: NLRP3 inflamazomunun depresyon oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir. Kardiyovasküler riskin depresyon ve NLRP3 inflamazomu ilişkisindeki rolünü değerlendirmek için farklı sosyodemografik özelliklere sahip örneklemlerde yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: depresyon, NLRP3, inflamazom, NEK7, IL-1β, kardiyovasküler risk

Depresif bozuklukDepresif bozukluk-majörKardiyovasküler hastalıklar+5
Fatih Özel
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofrenide pozitif belirtiler ile anksiyete ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin sigara kullanımı üzerine etkisi

Amaç: Tütün kullanımı, erken yaşta ölümlerin ana nedenlerinden biri olup önlenebilir hastalık ve ölümlerin başlıca sebepleri arasındadır. Şizofreni hastalarında tütün kullanımı yaygındır. Şizofreni tanılı hastaların yüksek miktarda sigara içmesi self-medikasyon, antipsikotiklerin yan etkilerini azaltma, kognitif problemleri düzeltme, sosyal etkileşimi sağlama gibi farklı hipotezlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı psikiyatri polikliniğinde şizofreni ve şizofreni spektrum bozukluğu tanısı ile izlenmekte olan hastaların pozitif ve negatif semptomlarının değerlendirilmesi, pozitif belirtilerin anksiyete ve dürtüsellik üzerine etkisinin belirlenmesi, sigara kullanma davranışının saptanması ve bunlar arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklem grubunu Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı psikiyatri polikliniğinde ICD-10'a göre şizofreni, şizoaffektif ve şizofreniform bozukluk tanısı alan hastalar oluşturmuştur. Hastalar ardışık olarak çalışmaya alınmış olup, bu kişiler ile poliklinik muayenesi için başvuruda bulundukları gün tek bir görüşmeci tarafından yüz yüze görüşme yapılmıştır. Çalışmaya 150 hasta alınmıştır. Hastalara Olgu Veri Kayıt Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BIS-11), Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT), Durumluk- Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) uygulanmıştır. Bulgular: Erkeklerin %94,3'ü, kadınların %82,3'ü (p=0,018) şizofreni tanılı saptandı. Erkeklerin %45,5'u, kadınların %17,7'si (p=0,001) sigara; erkeklerin %36,4'ü, kadınların %12,9'u (p=0,005) alkol kullanıyordu. Erkekler ve kadınlar arasında FTNB açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0, 785). PANSS, STAI ve BIS-11 ölçek puanları erkekler ve kadınlar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Hastalar yüksek ve düşük pozitif PANSS puanlarına göre iki gruba ayrıldığında sosyodemografik açıdan medeni durum dışında (p=0,002) anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yüksek ve düşük pozitif PANSS grupları arasında psikiyatrik yatış sayısı (p=0,007) ve kullanılan antipsikotik türleri (p=0,019) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Bu iki grup arasında sigara kulanımı (p=0,604) ve FNBT (p=0,187) açısından anlamı sonuçlar elde edilemezken; anksiyete ve dürtüsellik açısından istatistiksel olarak anlamlı (p< 0,001) sonuçlar elde edilmiştir. PANSS pozitif (p=0,563) ve negatif (p=0,979 ) alt ölçek puanları ile sigara kullanımı arasında ilişki saptanmamıştır. PANSS pozitif alt ölçek puanı ile anksiyete (p< 0,001) ve dürtüsellik (p< 0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta düzeyde korelasyon bulunurken; FNBT arasında (p=0,379) anlamlı ilişki saptanmamıştır. STAI anksiyete puanları ve BIS-11 dürtüsellik puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı (p< 0,001) pozitif yönde orta düzeyde korelasyon mevcuttur. STAIDurumluk anksiyete (p=0,262), Sürekli anksiyete (p=0,449) ve BIS-11 dürtüsellik puanları (p=0,255) ile FNBT arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Örneklemimizde sigara kullanım oranları psikiyatri kaynaklarında belirtilenden daha düşük olup, ülkemiz genel toplum örneklemi ile benzerlik göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları pozitif ve negatif belirtilerin sigara kullanımı ile ilişkisi olmadığını göstermiştir. Yazında bununla ilgili çelişkili sonuçlar mevcuttur. Aynı şekilde pozitif belirtilerle sigara bağımlılık derecesi hakkında da anlamlı sonuç elde edilememiştir. Bu durum metadolojik farklılıklar ve örneklem büyüklüğü gibi değişkenlerden kaynaklanıyor olabilir. Pozitif belirtilerin anksiyete ve dürtüsellik ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Yazında da benzer sonuçlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında anksiyete ve dürtüselliğin artmış şiddet eğilimi ve öz kıyım riski ile ayrıca daha kötü işlevsellik ile ilişkisi mevcut olup pozitif belirtileri kontrol etmek bu alanlarda riski azaltmak anlamında yarar sağlayabilir. Pozitif belirtileri baskın olan hastaların klinik değerlendirmelerinde bu riskler göz önünde bulundurumalıdır. Anksiyete belirtilerinin dürtüsellik ile olan anlamlı ilişkisi, anksiyete belirtilerine yönelik gerek farmakolojik gerek nonfarmakolojik tedavileri etkin olarak kullanmanın gerekliliğine işaret edebilir.

AnksiyeteDürtüsel davranışNikotin+2
Mervegül Ertekin Şimşek
Dokuz Eylül University
2020
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Birinci kuşak antipsikotik, klozapin ve klozapin dışındaki diğer ikinci kuşak antipsikotikleri kullanan şizofreni hastalarının optik koherens tomografi sonuçlarının kontrol grubu ile karşılaştırılması

Son yıllarda, invaziv olmaması, kolay uygulanması ve zaman kazandırması gibi özellikleri nedeniyle optik koherens tomografi (OKT), şizofrenideki nöronal dejenerasyonu araştırmak amacıyla çeşitli araştırmacılar tarafından kullanılmış ve sağlıklı kontrollere göre retinal yapılarda bazı değişiklikler tespit edilmiştir. Ancak, Antipsikotik (AP) ilaçların şizofrenideki OKT bulguları üzerine etkisi henüz aydınlatılmamıştır. Biz bu çalışmada, şizofreni hastalarının aldıkları AP tedavi alt grubunun OKT bulgularına etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışma, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) tanı kriterlerine göre şizofreni tanısıyla takip edilen; düzenli olarak birinci kuşak antipsikotik grubu (BKAG), ikinci kuşak antipsikotik grubu (İKAG) ve klozapin grubu (KG) olmak üzere üç farklı gruptan antipsikotik ilaç kullanan hastalar ve sağlıklı kontrollerden oluşturuldu. Bu geriye dönük çalışmada, hasta grubu aynı zamanda tedaviye dirençli şizofreni (TDŞ) ve tedaviye dirençli olmayan şizofreni (TDOŞ) diye iki ayrı gruba ayrıldı. Hasta kayıt sisteminden elde edilen sosyodemografik veri formu ve psikometrik ölçekler kullanıldı. Bir spektral OKT cihazı vasıtasıyla ölçülmüş, her iki göze ait retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (İPT) ve koroid tabakası kalınlığı verileri incelendi. Sağlıklı kontrol grubu olarak hastalık tanısı olmayan ve ilaç kullanmayan kişiler alındı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi (p değeri) 0.05 ya da altı olarak belirlendi. İçleme ve dışlama kriterleri esas alınarak çalışmaya, 82 hasta (18 kadın, 64 erkek) ve 50 sağlıklı kontrol (18 kadın, 32 erkek) dâhil edildi. Her iki cinsiyet için de kontrol grubu ile hasta grubu arasında; BKAG, İKAG ve KG'nin kendileri arasında yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p<0.05). Hasta grubunun eğitim ve çalışma durumunun kontrol grubuna göre daha düşük olduğu, medeni durum açısından da evlenmemiş olma oranlarının hasta grubunda daha fazla olduğu görüldü (p<0.05). TDŞ grubunda, TDOŞ grubuna göre bozukluk şiddeti göstergesi olan pozitif ve negatif sendrom ölçeği (PANSS) ve klinik global izlenim ölçeği (KGİÖ) skorları, yatış ve atak sayısı daha yüksekti (p<0.05). RSLT ve alt parametreleri açısından, hasta grubu ile kontrol grubu arasında; kontrol grubu ile TDŞ ve TDOŞ grupları arasında ve kontrol grubu ile BKAG, KG, İKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Şizofreni hastalarında kontrol grubuna göre TDŞ grubunda daha belirgin olmak üzere GHT ve İPT açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanırken (p<0.05); BKAG, İKAG ve KG kendi aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Koroid tabakası kalınlığı açısından her iki göz için de İKAG'ın en yüksek değere sahip olduğu, kontrol, KG ve BKAG değerlerinin sırasıyla azalarak İKAG'ı takip ettiği, İKAG ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadığı (p>0.05); İKAG ile KG ve BKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0.05); kontrol grubu ile BKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0.05) görüldü. Bulgularımız literatür eşliğinde değerlendirildiğinde; sosyodemografik verilerimizin, şizofreniye bağlı ortaya çıkan bilişsel ve sosyal işlevsellik kaybını destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Tedaviye direnç, hastalık süreci ile ilişkili parametreleri olumsuz yönde etkilemektedir. RSLT alt parametlerinin hasta gruplarında kontrol grubuna göre farklı olması, aksonal dejenerasyonun bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Şizofreninin GHT ve İPT'de incelmeye neden olduğu, bu parametreler ile tedaviye direnç arasında negatif yönde ilişki olduğu görülmüştür. Bu bulgular şizofreninin nörodejeneratif bir bozukluk olduğunu ve yine bozukluğun şiddeti ile doğru orantılı olarak bu nöronal dejenerasyonun arttığını göstermeştir. İKAG, KG, BKAG arasında, GHT ve İPT açısından anlamlı fark olmaması, nöronal dejenerasyonun patofizyolojisinde kullanılan ilaçlardan ziyade hastalığın seyri ve şiddetinin daha önemli bir rol oynadığını düşündürmüştür. Koroid tabakası açısından, İKAG'ın kontrolden daha kalın, BKAG ve KG'den daha ince olması, İKA'ların metabolik parametreleri bozması ile ilişkilendirilmiştir. KG'de koroid kalınlığının İKAG ve kontrollere daha ince olması, klozapin kullanan hastaların tedaviye dirençli olması ve klozapinin antiinflamatuar özelliği ile ilişkilendirilmiştir. BKAG'ın koroid tabaka kalınlığının diğer ilaç alt gruplarına ve kontrol grubuna göre daha ince olması, BKA'ların literatürle de uyumlu olarak günlük pratikte İKA'lara yeterli cevap alınmadığında kullanılması, klozapine geçiş öncesinde bir ara basamak tedavisi gibi değerlendirilmesi ve hatta klozapine cevap vermeyen tedaviye dirençli şizofrenide yeniden BKA'ların kullanılması ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.

Mehmet Hamdi Örüm
Adıyaman University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesi psikiyatri bölümünde takip edilen, duygudurum bozukluğu tanısı alan hastaların, sosyodemografik verilerinin, psikometrik ölçek sonuçlarının ve optik koherens tomografi verilerinin geriye dönük olarak (retrospektif) incelenmesi

Son yıllarda, nöronal dejenerasyonu araştırmak amacıyla; girişimsel olmayan, kolay uygulanan ve retinanın güvenilir şekilde, hızlı değerlendirilmesi imkanı sağlayan optik koherens tomografi (OKT) birçok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde; bipolar hastaların sağlıklı kontrollere göre retinal yapılarında bazı değişiklikler olduğu tespit edilmiş ancak; bipolar bozukluk tedavisinde sıklıkla kullanılan lityum, valproik asit ve antipsikotik gibi ilaçların, OKT parametreleri üzerine etkisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmamızda, bipolar bozukluk tanılı hastaların, kullandıkları ilaçların (lityum, valproik asit ve antipsikotik) OKT parametreleri üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışma, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-5 (DSM-5) tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanısı ile izlenen hastalar ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Ayrıca hasta grubuda düzenli olarak lityum, valproik asit (VPA) ve antipsikotik (AP) ilaçlardan herhangi birinin kullanımına göre 3 alt gruba ayrıldı. Hasta kayıt sisteminden elde edilen sosyodemografik veri formu ve psikometrik ölçekler kullanıldı. Bir spektral OKT cihazı ile ölçülen her iki göze ait retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (IPT) ve koroid tabakası kalınlığı verileri incelendi. Sağlıklı kontrol grubu olarak hastalık tanısı olmayan ve ilaç kullanmayan kişiler alındı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 21 paket programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi (p değeri) 0,05 ya da altı olarak belirlendi. Çalışmamıza 100 hasta (48 kadın, 52 erkek) ve 50 sağlıklı kontrol (32 kadın, 18 erkek) dâhil edildi. İlaç alt gruplarında kadın ve erkek oranları benzer bulundu (p>0,05). Hasta grubunun kontrol grubuna göre evli olma oranı anlamlı olarak düşük, bekâr ve dul yüzdesi ise daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). İlaç alt gruplarına baktığımızda ise medeni durum açısından aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda çalışmayan oranı kontrol grubundan yüksek olup aralarında anlamlı bir faklılık olduğunu saptandı (p<0,05). Hasta gubunun ilaç alt grubunda meslek değerlendirmesinde ise lityum ve antipsikotik kullananlar, valproik asit kullananlara göre çalışmıyor oranını daha yüksek ve aralarında anlamlı bir farklılık saptandı (p<0,05). Hasta grubunun kontrol grubuna göre eğitim seviyesi anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0,05). Hasta ilaç alt grupları arasında yapılan karşılaştırmada ise eğitim durumu açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). İlaç alt gruplarında yer alan lityum, VPA ve AP kullanan bireylerin toplam hastaneye yatış sayılarının birbirine yakın olduğu ve aralarında anlamlı farklılık olmadığı saptandı. İlaç alt gruplarında yer alan lityum, VPA ve AP kullanan bireylerin ilaç kullanım süreleri (yıl) incelendiğinde AP kullanan hastaların ilaç kullanım süreleri daha kısa iken lityum kullananlarda ise daha uzun ve aralarında anlamlı bir farklılık olduğu saptandı (p<0,05). Optik koherens tomografi parametrelerini değerlendirdiğimizde; RSLT alt parametrelerinde; hasta grubunda kontrol grubuna göre kısmi incelmeler olduğu, hatta bazı alt tiplerde (sol N, sol NI, sağ NI, sağ TS, sol TS, sağ TI, sol TI ) bu incelmenin anlamlı düzeyde olduğu tespit edildi (p<0,05). Sistemik hastalığı olmayan BB hastalarında her iki gözde ölçülen koroid kalınlığının kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edildi (p<0,05). Çalışmamızda, ilaç alt gruplarının OKT parametrelerini karşılaştırdığımızda; RSLT ortalaması, RSLT alt parametrelerinden NS, N, NI, TS, T, TI ortalama değerleri sağ ve sol gözde lityum kullananlarda, VPA, AP kullananlara göre daha yüksek bulundu (p<0,05). GHT kalınlığında sağ ve sol gözde lityum kullananlarda VPA ve AP kullananlara göre daha yüksek bulundu ve aralarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). IPT kalınlığında ise sağ ve sol gözde lityum kullananlarda VPA ve AP kullananlara göre daha yüksek ve aralarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Koroid tabakası kalınlığına bakıldığında ilaç alt grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda sigara içenlerin OKT parametre değerleri sigara içmeyenlerden daha düşük olmasına rağmen; yalnızca RSLT alt parametrelerinden sağ göz T, TI, RSLT ortalaması ile sol göz T kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Kontrol grubunda, OKT parametrelerinde sigara kullananların değerlerinin kullanmayanlara göre daha düşük tespit edildi ancak; aralarında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Lityum, VPA ve AP kullananların OKT parametrelerinin ortanca değerleri sağ-sol gözde sigara kullanan hastalarda, sigara kullanmayan hastalardan daha düşük tespit edildi. Yalnızca lityum kullananlarda sağ-sol göz RSLT ortalama ve T ortanca değerinde, sigara kullananlar ile kullanmayanlar arasında incelme yönünde anlamlı bir farklılık tespit edildi (p<0,005). Bulgularımız, literatür bilgileri doğrultusunda değerlendirildiğinde; sosyodemografik değişkenlerin literatürle uyumlu olduğu görülmüştür. BB tanılı hastalarımızda; RSLT ortalaması ile RSLT'nin bazı alt tiplerinde (sol N, sol NI, sağ NI, sağ TS, sol TS, sağ TI, sol TI ) anlamlı düzeyde incelme olduğu tespit edilmiş ve bu durum retinal sinirlerdeki aksonel dejenerasyon lehine yorumlanmıştır. Hasta grubunda GHT ve IPT değerlerinde anlamlı düzeyde incelme olduğu gösterilmiştir. Bu durum, retinal sinir hücresinin soma ve dentritteki hasar olduğunu bununda retinal sinirlerde nörodejeresyon geliştiğini düşündürmüştür. GHT ve IPT'de dejenerasyonun daha belirgin, RSLT'de ise bazı alt parametrelerde incelmenin olması; bu dejenerasyonun, erken dönemde öncelikle GHT ve IPT bölgesinde başladığını göstermektedir. RSLT'de ilerleyen dönemlerde (hastalık şiddeti, atak sayısı vs. gibi etkenlerlerin de katkısıyla) progresif bir şekilde giden incelmenin olması RSLT'nin de hastalıktan etkilendiğini ve aksonel dejenerasyonun gerçekleştiğini düşündürmektedir. Başka bir deyişle, nöronal yıkım arttıkça RSLT tabakasındaki dejenerasyonun ilerleyebileceği düşünülmektedir. BB hastalarında her iki gözde ölçülen koroid kalınlığının, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edilmiştir. Bu durumun temel nedeni olarak BB'de rol alan, artmış inflamatuar belirteçlerden kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Lityum, VPA ve AP'lerin OKT üzerindeki etkilerini karşılaştırdığımızda; lityum kullanan hastaların VPA ve AP kullananlara göre RSLT ortalaması, RSLT bazı alt parametreleri, GHT ve IPT değerlerinin anlamlı düzeyde daha kalın olması, lityumun retina sinirleri üzerinde nöroprotektif etkisi ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda sigara kullanan hasta ve kontrol grubunda RSLT, GHT ve IPT değerlerinde anlamlı düzeyde olmasa da incelme olduğu gösterilmekle birlikte, sigara kullanımın OKT parametrelerini etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca lityum alan ve sigara kullanan hastaların, VPA ve AP kullananlara göre RSLT, GHT ve IPT değerlerinin görece kalın olması; lityumun, sigaranın retinal sinirler üzerindeki inceltici (dejeneratif) etkisine rağmen retinal sinirler üzerinde koruyucu etkisinin devam ettiğinin bir göstergesi olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Lityum, Optik koherens tomografi, Nörodejenerayon, Nöroprotektif etki

AdıyamanEğitim ve araştırma hastaneleriPsikometri+3
Aslı Egeli
Adıyaman University
2020
00