
11
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde ellajik asitin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi
Siklofosfamid tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kematerapötik ajandır. Tedaviyi takiben olguların çoğunda HS ve zaman zaman da mortalite görülmektedir. CP'e bağlı yan etkileri önlemek için Mesna kullanılır. Ancak, bu ajanın da bir takım yan etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, damar ve epitel koruyucu özellikleri ortaya konmuş olan EA, CP'in yan etkilerine karşı alternatif bir tedavi olarak incelenmiştir. Çalışmada kullanılan hayvanlar (49 adet, erkek Sprague Dawley rat) 7 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna GG yolla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. CP grubu İP yolla 150 mg/kg CP'e maruz bırakılmıştır. CP+Mesna grubu İP yolla 150 mg/kg CP ve ayrıca, CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra Mesna uygulamasına maruz bırakılmıştır. Diğer dört grup deney grupları olarak ihdas edilmiş ve aşağıdaki protokoller uygulanmıştır. CP+EA50 ve CP+EA75 gruplarındaki hayvanlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde sırasıyla 50 mg/kg ve 75 mg/kg üç doz EA verilmiştir. Son iki deneme grubuna da bir önceki protokol uygulanmış, fakat sadece ilk EA uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Mesna ve EA+Mesna kombinasyonlarına göre biraz daha zayıf kalmakla birlikte EA'in tek başına uygulandığı gruplarda CP grubuna göre mesane histopatolojisinin oldukça korunmuş olduğu gözlenmiştir. Histopatolojik bulguların TAS ve TOS sonuçları ile de uyumlu olduğu izlenmiştir. Elde edilen bu bulgular ışığında EA'in HS'i önlemede destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varılmıştır.
Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi
Birçok neoplastik ve neoplastik olmayan patolojide yaygın olarak kullanılmakta olan CP, aynı zamanda geniş bir yan etki listesine sahiptir. Zaman zaman ölümcül dahi olabilen CP uygulamalarında en bariz yan etki HS'dir. Mesna kullanımı HS'yi önleyebilmekte ancak diğer bazı olumsuzluklar için yetersiz kalmaktadır. Bu deneysel çalışmada CP ilişkili yan etkilere karşı glycyrrhizinin etkisi tek başına bir alternatif olarak veya Mesna ile birlikte destekleyici olarak incelenmiştir. Çalışmada 49 adet, erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde dizayn edilen deneyde, Kontrol grubundaki hayvanlara GG yoluyla yalnız fizyolojik tuzlu su, CP grubundaki hayvanlara ise İP yolla 150 mg/kg dozunda CP verilmiştir. CP+Mesna grubuna ise İP yolla 150 mg/kg CP uygulaması yapılmış olup CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra olmak üzere toplam 3 doz Mesna uygulanmıştır. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz glycyrrhizin uygulanmıştır. Bir önceki protokol son iki deneme grubuna uygulanmış olup sadece ilk glycyrrhizin uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Çalışmada glycyrrhizinin tek başına uygulanmış olduğu gruplarda CP grubuna kıyasla mesane makroskobisi ve histopatolojisinin daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, bu korumanın Mesna ve GLY+Mesna kombinasyonlarına kıyasla biraz daha zayıf kaldığı izlenmiştir. Buradan yola çıkılarak glycyrrhizinin CP ilişkili HS'de önleyici olabileceği aynı zamanda Mesna kombinasyonlarına destek verebileceği kanaatine varılmıştır.
Ratlarda cisplatin nörotoksikasyonuna karşı Naringin'in koruyucu etkilerinin patomorfolojik olarak araştırılması
Cisplatin kötü huylu tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Tedavi aşamasında birçok organ ya da sistemde mortaliteye varan istenmeyen etkiler oluşmaktadır. Bunlardan biri de periferal nöropatidir. Naringin ise, daha çok narenciyelerde bulunan bitkisel bir flavoniddir. Naringin'in antimutajenik, antimikrobial, antiflamatuar, kolestrol düşürücü, serbest radikalleri toplayıcı ve antioksidan etkileri gibi tedavi edici özellikleri vardır. Bu çalışma ile bitkisel antioksidan özellikleri olan naringinin, cisplatine bağlı olarak gelişebilecek yan etkilerini önlemede ya da azaltmada bir tedavi etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvanlar 48 adet 10-12 haftalık 180-220 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley Rat 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gastrik gavaj (GG) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. Cisplatin grubu İ.P. yolla 10mg/kg Cisplatin'e maruz bırakılmıştır. Cisplatin + Naringin grubu SF içinde çözülen Cisplatin 10 mg/kg dozunda 5. gün 1 kere İ.P. yolla, SF içinde çözülen 50 mg/kg Naringin ise 15 gün süreyle gavaj yolla uygulandı. Naringin grubuna SF içinde çözülen 50mg/kg Naringin 15 gün süresince GG yolla uygulandı. Cisplatin + Naringin verilen grupta; Cisplatin uygulaması sonucunda ortaya çıkan beyin ve perifer sinir histopatolojisinde başarılı sonuçlar gözlendi. Histopatolojik bulguların kan örneklerinin biyokimyasal parametreler sonuçları ile de uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bu bulgular sonucunda Naringin'in Ratlarda Cisplatin Nörotoksikasyonuna karşı yan etkilerini azaltmada destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Naringin, nörotoksikasyon, histopatoloji, rat,
Sığır pnömonilerinde bovine herpesvirus Tip-1 ' in varlığının immunohistokimya, immunofloresans ve ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) yöntemleri ile araştırılması ve patolojik bulgular
Amaç: Bu çalışmada Erzurum ilinde faaliyet gösteren mezbahalarda kesimi yapılan sığırlara ait akciğer örneklerinde Bovine Herpesvirus I etkeninin immunohistokimyasal, immunofloresan boyama yöntemleri ve Antijen ELISA testi ile varlığı ve yaygınlığının saptanması amaçlanmıştır. Ayrıca kullanılan bu 3 metodun istatistiksel olarak karşılaştırılması yapılarak laboratuvar ve saha şartlarında kullanılabilirlikleri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Yapılan çalışmada toplam 1023 sığır kesimi izlendi. Makroskobik olarak pnömoni gözlenen 120 adet (%11.73) akciğer toplandı. Toplanan dokuların rutin histopatolojik, immunohistokimyasal ve immunfloresan boyamaları Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim dalı laboratuvarında, Antijen ELISA testi ise Viroloji Anabilim dalı laboratuvarında gerçekleştirildi. Bulgular: Makroskobik ve mikroskobik incelemeler sonucunda akciğerde gözlenen pnömoniler; bronkopnömoni ( Kataral-İrinli, Fibrinli) , intersitisyel pnömoni, embolik pnömoni, granulomatöz pnömoniler olarak sınıflandırıldı. Sunulan çalışmada % 6.7 kataral-irinli bronkopnömoniye, % 5 fibrinli bronkopnömoniye, % 84.1 intersitisyel pnömoniye, %4.2 granulomatöz pnömoniye rastlanmış, embolik pnömoni ise gözlenmemiştir. Yapılan IHC, IF ve antijen ELISA yöntemlerine göre BoHV-1 pozitifliğine sırasıyla %48.33, %50.83 ve %29.9 oranlarında rastlandı. IHC ve IF yöntemlerinde pozitifliklere çoğunlukla alveolar makrofajlarda, bronş, bronşiyol ve alveol epitel hücrelerinin sitoplazmasında, bronş ve bronşiyol çevresinde, intersitisyel alanda, eksudattaki yangı hücrelerinde rastlanmıştır. İstatistiksel olarak IHC ve antijen ELISA'nın diagnostik açıdan IF'den farklı olduğu, ancak IHC'nin antijen ELISA'ya kıyasla laboratuvar ve saha şartlarında daha güvenilir bir yöntem olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde sığır pnömonilerinde BoHV-1'in yaygın bir şekilde gözlendiği, solunum sistemi hastalık kompleksi içinde önemli bir yere sahip olduğu çeşitli teşhis metodları ile ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Antijen ELISA, BoHV-1, immunohistokimya, immunofloresan, pnömoni,
Sıçanlarda izoproterenol ile oluşturulan kardiyotoksisitede koenzim q10'un etkilerinin araştırılması
Çalışmanın amacı, koenzim Q10'un (CoQ10) sıçanlarda izoproterenol (IP) ile indüklenen kardiyotoksisitede kardiyomiyositler, telositler ve gelişmesi muhtemel kök hücreler üzerine koruyucu etkilerinin belirlenmesidir. Çalışmada 60 adet Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 6 grup oluşturuldu. Grup I: Kontrol, Grup II: Serum fizyolojik (SF) uygulanan kontrol grubu, Grup III: Yağ uygulanan kontrol grubu, Grup IV: IP grubu, Grup V: CoQ10 grubu, Grup VI: IP+CoQ10 grubu olarak sınıflandırıldı. IP, SF içerisinde çözdürülerek 85 mg/kg dozda intraperitoneal yolla çalışmanın 8. ve 9. günlerinde 2 doz uygulanırken, CoQ10 zeytinyağı içerisinde çözdürülüp deney süresince 20 mg/kg dozda oral gavaj ile uygulandı. Deney sonunda alınan kalp dokusu örnekleri değerlendirildi. Kalpteki proliferasyon ve mitozun değerlendirilmesi amacıyla PCNA ve Histon H3 antikorları kullanıldı. Progenitör hücreler ile telositlerin varlığı da c-Kit, CD34, CD45 ve vimentin antikorlarıyla ortaya kondu. PCR ve western blot yöntemleriyle de protein ve gen ekspresyonları belirlendi. CoQ10 uygulamasının kalpte izoproterenol'ün neden olduğu dejenerasyon, nekroz, yangısal infiltrasyon, fibrozis bulgularını azalttığı görüldü. Kalp hasarının onarım sürecinde, kalpte postmitotik olduğu bilinen kardiyomiyositlerde, PCNA ve Histon H3 gibi hücre siklusu aktivatörlerinin uyarılmasının rol oynadığı belirlendi. Kök hücrelerin erişkin kalbinde oldukça sınırlı sayıda bulunmasına rağmen, c-Kit ve CD34 kök hücrelerinin CoQ10'un pozitif etkisiyle arttığı ortaya kondu (P<0,05). Özellikle kalpte rejenerasyonda önemli etkileri olan telositlerin varlığı CD34-c-Kit, CD34-Vimentin ikili immunohistokimyasal boyamalarla görüntülendi. CoQ10'un, izoproterenol'ün indüklediği kardiyotoksisite sonucu oluşan kardiyak lezyonları hafiflettiği, kalpte intersitisyel hücreler ile çok sınırlı sayıda kardiyomiyositte hücre siklusu aktivitörlerini uyardığı, kalpteki progenitör hücrelerin sınırlı sayıda da olsa artışına etkisi olduğu belirlenmiştir.
Afyon ve yöresindeki mezbahalarda kesilen mandaların karaciğerlerinin patomorfolojik yönden incelenmesi
Bu çalışma, Afyonkarahisar mezbahalarında 15 ay boyunca kesime alınan, yaşları 2.5 ? 7 yıl arasında değişen mandalarda karaciğer lezyonlarının patomorfolojik özelliklerini ve insidensini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Bu amaçla, mezbahalarda kesilen 117 adet mandanın karaciğerleri postmortal olarak incelendi ve 62'sinde (% 52.99) çeşitli lezyonlar ve değişiklikler tespit edildi. Lezyonlu karaciğerlerin % 68.34'ünde görülen dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları (% 53.83), yangısal değişiklikler (% 50.40), hydatidosis (% 13.67), atrofi (% 12.82), fasciolasis (% 11.96), siroz (% 10.25), apse (% 7.69) ve pigmentasyon (% 7.68)'un izlediği görüldü. Çalışmada 75 adet mandaya ait karaciğerlerden bakteriyoljik ekimler yapıldı ve bunların 41'inden (% 54.66) tek başına veya miks kültür şeklinde çeşitli bakteriler izole edildi, 34 olguda (% 45.33) ise herhangi bir etken üretilemedi. İzole edilen bakteriler arasında Staphylococcus spp'nin ilk sırayı aldığı, bunu E.coli, Acinetobacter spp, Mannheimia spp, Actinobacillus spp'nin izlediği tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmada Afyonkarahisar mezbahalarında kesilen mandalarda karaciğer lezyonlarının oranı % 52.99 olarak kaydedildi ve karaciğer lezyonları içerisinde dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları, yangısal değişiklikler, hydatidosis, atrofi, fasciolasis, siroz, apse ve pigmentasyonun izlediği tespit edildi.
Ratlarda deneysel arsenik toksikasyonunun patolojisi ve eş zamanlı uygulanan cistus laurifolius l. (Cistaceae) bitkisinin koruyucu etkisinin araştırılması
Bu çalışma, arsenik verilen ratlarda oluşan patomorfolojik bulguları saptamak ve arsenik ile eş zamanlı olarak uygulanan Cistus laurifolius L. (Cistacea) bitkisinin toprak üstü kısımlarından (bitkinin çiçek, yaprak ve gövdesi) hazırlanan çeşitli polaritedeki ekstrelerin ve fraksiyonların, arseniğin toksik etkisine karşı, dokularda morfolojik olarak koruyucu etki gösterip göstermediğini araştırmak için yapılmıştır. Çalışmada, 4-6 aylık Sprague - Dawley ırkı, toplam 108 adet erkek rat kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan Cistus laurifolius L. bitkisinin toprak üstü kısımları yöremizdeki dağların yamaç ve eteklerinden toplanmış, çeşitli polaritelerdeki ekstreleri Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Anabilim Dalı'nda hazırlanmıştır. Çalışmada ratlar, her grupta 9 adet olacak şekilde 12 gruba ayrılmıştır.Çalışmada elde edilen sonuçlara göre; arsenik ile eş zamanlı olarak Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin uygulandığı 10. gruptaki ratlarda hiçbir klinik, makroskobik, mikroskobik ve immunohistokimyasal bulgunun şekillenmemiş olması, ayrıca bu gruptaki ratlarda biyokimyasal parametrelerde de değişimlerin olmaması nedeniyle, Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin arsenik toksikasyonunun önlenmesi veya tedavi edilmesi amacıyla kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.
Farelerde deneysel amiloidozis' in immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada farelerde deneysel amiloidozisin immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada kullanılan 120 adet "Swiss albino" ırkı 7 haftalık dişi fareler 20' şerli 6 eşit gruba ayrıldı. Amiloidozisi indüklemek amacıyla Complete Freund's Adjuvant - Kazein emülsiyonu deney ve tedavi gruplarındaki hayvanlara çalışmanın 8. ve 10. haftasında intraperitoneal ve subkutan olarak enjekte edildi. Ayrıca tedavi gruplarındaki hayvanlara intramuskuler olarak iki doz halinde sol arka bacağa methylprednisolon enjekte edildi. Enjeksiyonu takiben 8. haftanın sonunda farelerin kanları alınarak nekropsileri yapıldı. Nekropside karaciğer, dalak ve böbrek dokuları alınarak amiloid varlığı Kongo kırmızısı ile, Interleukin (IL)-1β, IL-6, TNF-α ve Amiloid A' nın varlığı immunohistokimyasal yöntem ile belirlendi. Serumda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' ya ELISA yöntemiyle bakıldı. Serumda en yüksek oranda serum amiloid A' ya (SAA) tedavi grubunda (Grup-5) (p<0,05) ve deney grubunda (Grup-3) rastlanırken, dokuda en şiddetli amiloid birikimine Grup-3' te rastlandı. Serumda TNF-α, IL-1β, IL-6' ya en yüksek oranda Grup-3' te rastlandı (p<0,05). Sonuç olarak amiloidozis oluşumunda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' nın önemli bir rol oynadığı, hatta SAA ile proinflamatuar sitokinler arasında ve IL-1β ile IL-6 arasında önemli bir korelasyonun olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca amiloidozisin baskılanmasına yönelik olarak methylprednisolonun tekrarlayan ve değişik dozlarda verilmesinin uygun olabileceği kanaatine varıldı.
Ratlarda siklofosfamid kaynaklı karaciğer hasarına karşı glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin incelenmesi
Siklofosfamid (CP), çok çeşitli neoplastik ve non-neoplastik hastalığın tedavisinde oldukça yaygın olarak kullanılan sitotoksik özellikteki kemoterapötik bir ajandır. Terapötik kullanım sahası geniş olsa da etkenin toksisitesi ve yan etkileri bulunmaktadır. Karaciğer, CP ilişkili bu yan etkilerden en çok etkilenen organlardan biridir. Bu deneysel çalışmada, CP'nin hepatotoksik etkilere karşı glycyrrhizin'in (GLY) etkisi incelendi. Çalışmada, her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde toplamda 28 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Kontrol grubundaki hayvanlara gastrik gavaj (g.g.) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verildi. CP grubundaki hayvanlara intraperitonal (i.p.) yolla 150 mg/kg dozunda CP verildi. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara ise i.p. yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4. ve 8. saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz GLY uygulandı. Dokular hematoksilen-eozin boyama yöntemi ile histopatolojik açıdan caspase-3, TRPM2 ve Bcl-2 belirteçleri ile immunohistokimyasal olarak incelendi. CP grubunda meydana gelen hepatotoksisite bulgularının GLY uygulanan gruplarda azaldığı gözlendi. Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler ışığında, 200 mg/kg dozda GLY uygulanan grupta karaciğer dokusunun 100 mg/kg dozda GLY uygulanan gruba kıyasla daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu gözlendi. Bu doğrultuda, glycyrrhizinin CP ilişkili karaciğer hasarına karşı destekleyici olabileceği düşünüldü.
Afyonkarahisar ilinde tavuk mezbahalarında kesilen yumurtacı tavuklarda karaciğer lezyonları üzerine patomorfolojik araştırmalar
Hayvanlarda karaciğer bozuklukları, önemli verim düşüklüklerine ve kayıplarına yol açmaktadır. Mezbahalarda bu şekilde hastalıklı ya da hastalık bakımından şüpheli karaciğerler genellikle imha edilmektedir. Bu durum ise, doğal olarak ilgili işletmecilik ve Ülkemiz hayvancılık sektöründe, çok büyük önemli ekonomik kayıpları da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde evcil memeli hayvanlarda, karaciğer hastalıklarının patolojisi hakkında çalışmalara ve kayıtlara rastlanılmakla birlikte, yumurtacı tavuk ırklarında, karaciğerde şekillenen hastalıkların patolojisi üzerinde herhangi bir çalışmaya ya da kayda rastlanılmamıştır. Yumurtacı tavuk ırklarında, literatürde saptanan böylesine bir eksiklik, bu çalışmanın planlanmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu kapsamda, bu çalışma, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan yumurtacı ırk tavukların karaciğerlerinin, kesim sonrası, postmortem olarak muayene edilmesi ve tavukların karaciğerlerindeki bozuklukların patomorfolojik bulgularının ortaya konulması ve bu bozuklukların sayısal bazda oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan, 20-22 aylık, yumurtacı ırk tavuklardan alınan karaciğerler oluşturdu. Kesime alınan, 4856 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri, postmortem olarak muayene edildi. Makroskobik muayenelerde lezyonlu ya da lezyon yönünden şüpheli görülen 523 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri değerlendirmeye alındı. Yapılan histopatolojik muayeneler sonunda; 523 tavuğun 493'ünün karaciğerinde değişik histopatolojik bulgular saptandı, 30 tavuğun karaciğerinde ise herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böylece, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğer lezyonlarının oranı % 10.15 olarak kaydedildi. Karaciğerde şekillenen patolojik bulgular; dolaşım bozuklukları, metabolizma bozuklukları, dejeneratif, nekrotik, atrofik ve yangısal değişiklikler ile karaciğerin kronik zedelenmelere karşı gösterdiği reaksiyonlar olarak tanımlandı. Lezyonlu karaciğerlerin 153' ünde (% 31.03) dejeneratif değişikliklerin şekillendiği ve ilk sırayı aldığı görüldü. Bunu 122 olguda (% 24.73) dolaşım bozukluklarının, 119 olguda (% 24.13) nekrotik değişikliklerin, 51 olguda (% 10.34) yangısal değişikliklerin, 19 olguda (%3.85) sirotik değişikiklerin, 18 olguda (% 3.65) atrofik değişikliklerin ve 11 olguda (% 2.23) pigmentasyona ilişkin değişikliklerin takip ettiği görüldü. Çalışmada, tavuklarda gelişim bozukluğu, anomali ya da tümoral değişikliklere ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, bu mezbaha çalışmasında, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğerde şekillenen patomorfolojik değişiklikler tanımlandı ve lezyonların bulunuş oranı, % 10.15 olarak kaydedildi. Anahtar kelimeler: Yumurtacı, tavuk, karaciğer, lezyon, patomorfoloji.
Afyonkarahisar ilinde tavuk mezbahalarında kesilen yumurtacı tavuklarda karaciğer lezyonları üzerine patomorfolojik araştırmalar
Hayvanlarda karaciğer bozuklukları, önemli verim düşüklüklerine ve kayıplarına yol açmaktadır. Mezbahalarda bu şekilde hastalıklı ya da hastalık bakımından şüpheli karaciğerler genellikle imha edilmektedir. Bu durum ise, doğal olarak ilgili işletmecilik ve Ülkemiz hayvancılık sektöründe, çok büyük önemli ekonomik kayıpları da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde evcil memeli hayvanlarda, karaciğer hastalıklarının patolojisi hakkında çalışmalara ve kayıtlara rastlanılmakla birlikte, yumurtacı tavuk ırklarında, karaciğerde şekillenen hastalıkların patolojisi üzerinde herhangi bir çalışmaya ya da kayda rastlanılmamıştır. Yumurtacı tavuk ırklarında, literatürde saptanan böylesine bir eksiklik, bu çalışmanın planlanmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu kapsamda, bu çalışma, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan yumurtacı ırk tavukların karaciğerlerinin, kesim sonrası, postmortem olarak muayene edilmesi ve tavukların karaciğerlerindeki bozuklukların patomorfolojik bulgularının ortaya konulması ve bu bozuklukların sayısal bazda oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan, 20-22 aylık, yumurtacı ırk tavuklardan alınan karaciğerler oluşturdu. Kesime alınan, 4856 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri, postmortem olarak muayene edildi. Makroskobik muayenelerde lezyonlu ya da lezyon yönünden şüpheli görülen 523 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri değerlendirmeye alındı. Yapılan histopatolojik muayeneler sonunda; 523 tavuğun 493'ünün karaciğerinde değişik histopatolojik bulgular saptandı, 30 tavuğun karaciğerinde ise herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böylece, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğer lezyonlarının oranı % 10.15 olarak kaydedildi. Karaciğerde şekillenen patolojik bulgular; dolaşım bozuklukları, metabolizma bozuklukları, dejeneratif, nekrotik, atrofik ve yangısal değişiklikler ile karaciğerin kronik zedelenmelere karşı gösterdiği reaksiyonlar olarak tanımlandı. Lezyonlu karaciğerlerin 153' ünde (% 31.03) dejeneratif değişikliklerin şekillendiği ve ilk sırayı aldığı görüldü. Bunu 122 olguda (% 24.73) dolaşım bozukluklarının, 119 olguda (% 24.13) nekrotik değişikliklerin, 51 olguda (% 10.34) yangısal değişikliklerin, 19 olguda (%3.85) sirotik değişikiklerin, 18 olguda (% 3.65) atrofik değişikliklerin ve 11 olguda (% 2.23) pigmentasyona ilişkin değişikliklerin takip ettiği görüldü. Çalışmada, tavuklarda gelişim bozukluğu, anomali ya da tümoral değişikliklere ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, bu mezbaha çalışmasında, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğerde şekillenen patomorfolojik değişiklikler tanımlandı ve lezyonların bulunuş oranı, % 10.15 olarak kaydedildi. Anahtar kelimeler: Yumurtacı, tavuk, karaciğer, lezyon, patomorfoloji.