
647
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Kedi ve köpeklerde kanser prevalansının retrospektif araştırılması
Bu çalışma kedi ve köpeklerdeki kanser prevalansının saptanması ve sonuçların değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma materyalini bir tanesi Ankara, beş tanesi İzmir ilinde olmak üzere toplam 6 farklı veteriner kliniğinin veri kayıtları oluşturdu. Çalışmada incelenen 2693 köpek ve 1787 kediye ait bilgiler ve 130 köpek ve 32 kedinin patoloji raporları çalışmada kullanıldı. 2013 ve 2017 yılları arasında kayıt edilen 5 yıllık süredeki vakalar değerlendirmeye alındı. Araştırma sonucunda incelenen 2693 kayıtlı köpekde kanser oranı % 4,83 belirlenirken bu oran 1787 adet kedi de % 1,79 olduğu gözlendi. Köpeklerde en sık karşılaşılan kanser türü %20 oranı ile adenokarsinom olduğu tespit edildi. Otuziki adet kedide en sık görülen kanser türü ise 7 adet (%21,88) ile fibrosarkom olduğu ortaya konuldu. Kanser tehşisi konulan köpeklerde gruplandırması yapıldığında 2-5 yaş arasında 19 tane (%14,62); 6-9 yaş arasında 51 tane (%39,23); 10 yaş ve üzerinde 60 tane (%46,15) olduğu gözlendi. Köpeklerin yaş ortalamasının ise 8,91 olduğu tespit edildi. Kedilerde 6-9 yaş grubu 15 adet (%47,00) ile en çok kanser görülen grup oldu. Sonuç olarak tümörlerin köpek ve kedilerde önemli medikal bir sorun olduğu ve tüm tümör tiplerinin yaşa bağlı olarak artış gösterdiği sonucuna varıldı. Elde edilen bazı bulgular genel hatları ile önceki çalışmalarla uyum göstermiş bazıları ise mevcut literatür ile karşılaştırılamıyacağı anlaşılmıştır. Ülkemizde kedi ve köpeklerde gözlenen kanser vakalarının kayıt altına alınması, kayıtların analiz edilerek ulusal düzeyde kanser prevalansı ve insidansının ortaya konulmasının veteriner kanser alanına önemli katkılar sağalyacağı kanaatine varıldı.
Köpeklerde sitolojik muayene ile transmissible veneral tümör insidansının araştırılması
Sunulan araştırmada, Eskişehir'de farklı ırk, yaş ve canlı ağırlığında olan 255 dişi köpekte Transmissible Venereal Tümör (TVT) insidensi araştırıldı. Tümör ile çeşitli faktörlerin ilişkileri incelendi. TVT'nin teşhisi tümörün klinik görünümü ve temel olarak eksfoliatif sitolojik sonuçlara bakılarak yapıldı. Vajinadan alınan smearlar Gimsa boyama yöntemi ile boyandı. Gözlenen hücreler tipik TVT hücreleri, polimorf nükleer lökositler (PMN), eritrositler, parabazallar, intermedieytler, nükleer ve anükleer süperfiyal hücreler şeklinde ayrıldı. Köpekler mevsime, yaşlarına, ırklarına, ağırlıklarına ve siklik dönemlerine göre gruplandırıldı. Sitolojide TVT hücreleri 44 köpekte (% 17,25) gözlenirken, bunların sadece 14'ünde (%5,49) klinik olarak TVT lezyonları bulundu. Hayvanların 30'unda (%11,76) TVT hücresi belirlenirken, bu köpeklerde TVT lezyonlarına rastlanılmadı. Köpeklerin yaşlarının, ırklarının, siklik periyodunun ve mevsimin TVT lezyonları ve TVT hücreleri üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı belirlendi. Canlı ağırlığı az olanların, ağır olanlara göre TVT hücre gözlenme oranı yüksek ve istatistiki olarak farklı bulundu (p<0.05). TVT lezyonu pozitif olan hayvanlarda eritrositlerin yoğunluğunun fazla olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı çıktığı gözlendi (p<0.0001). TVT hücresi belirlenenlerde PMN yoğunluğu yüksek ve negatif olanlara göre istatisitiki anlamda farklı bulundu (p<0.01). Sonuç olarak TVT lezyonu gözlenmeyen köpeklerin de TVT ile enfekte olabileceği, bundan dolayı köpeklerin belirli periyotlarla TVT hücrelerinin var olup olmadığını belirlemek için sadece klinik olarak değil aynı zamanda sitolojik olarak ta incelenmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu yöntem, lezyon içermeyen ama TVT bulaşmış köpekleri erken bir zamanda bulmak ve tedavi etmek için kolay bir yol olabilir.
Futbolcularda yapılan anaerobik ve aerobik performans testleriyle saha takip cihazlarıyla elde edilen fizyolojik ve kinematik parametrelerin karşılaştırılması
Futbolcularda Yapılan Anaerobik ve Aerobik Performans Testleriyle Saha Takip Cihazlarıyla Elde Edilen Fizyolojik ve Kinematik Parametrelerin Karşılaştırılması Bu çalışmanın amacı fizyolojik performans testleriyle müsabakalarda elde edilen fizyolojik ve kinematik parametrelerin ilişkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya 32 erkek futbol oyuncusuyla (Yaş:21,85± 2,88 yıl, boy: 177,10±8,03 cm, vücut ağırlığı: 72,40±8,98) başlanmış ancak oyuncular testler ve müsabakalar esnasında dahil edilme kriterlerini sağlayamadıkları için 20 erkek futbol oyuncusunun parametreleri çalışmaya dahil edilip istatistiksel olarak değerlendirilmeye alınmıştır. Katılımcıların fizyolojik ve kinematik performanslarının belirlenebilmesi için Yo-Yo testi ve RAST testi uygulanmıştır. Performans testlerinden sonraki 3 hafta içerisinde, haftada bir gün yapılan resmi futbol müsabakalarında katılımcıların GPS destekli saha takip cihazıyla kinematik ve fizyolojik parametreleri alınmıştır. Yapılan çalışmada katılımcılara dair tanımlayıcı istatistik olarak fizyolojik ve kinematik parametrelerin ortalama ve standart sapma değişkenleri hesaplanmıştır. Kinematik ve fizyolojik parametreler arasındaki ilişki spearman kolerasyon katsayısı kullanılarak hesaplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programı kullanılarak ilişkilendirmelerde anlamlılık seviyesi 0,05 olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda sonuç olarak fizyolojik performans testleriyle, GPS destekli saha takip cihazlarıyla resmi müsabakalarda elde edilen fizyolojik ve kinematik parametrelerin ilişkisinin olmadığı saptanmıştır. Bunun yanında, performans testleriyle, müsabakalar arasında yoğun yüklenmelerin yaşandığı anlarda pozitif ilişkiler görülmüştür. Anahtar Kelimeler: GPS, Fizyolojik Testler, Kinematik Testler
Köpeklerde ortopedik hastalıkların prevalansı
Bu çalışma kliniklere ortopedik şikayetlerle gelen hastalara ait verilerin geçmiş yıllara göre toplanması, değerlendirilmesi ve buradan hareketle ortopedik bozukların prevalansının ortaya konulması amaçlamıştır. Ayrıca elde edilen veriler ışığında ırk yatkınlığı, cinsiyet ayrımı, yaş kriterleri, hastalığın görüldüğü anatomik bölge gibi farklılıkları karşılaştırıp, bu verilerin başka çalışmalara yardımcı olması da amaçlanmıştır. Bu çalışma İzmir'in en büyük ilçesi olan Buca'da faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli toplam 6 evcil hayvan kliniğinden ortopedi hasta sayısı fazla ve düzenli kayıt tutuğu öngörülen orta ölçekli üç tanesinin veri tabanından yararlanılarak yapılmıştır. 2014 ve 2017 yılları arasında kliniklere başvurusu yapılan toplam 11.800 hastanın 312 (%3) vakada ortopedik bozukluk tespit edilmiştir. Ortopedik bozuklukların en sık görülme sıklığı sırası ile displazi (n=170), takiben kırıklar (n=110), çıkıklar (n=20) patolojik bozukluklar (n=12) olarak gözlemlenmiştir. Çalışmada ortopedik bozuklukların %46'ı erkeklerde görülürken, %54'ü dişi hayvanlarda gözlenmiştir. Ortopedik bozuklukların meydana gelme çeşitleri bakımından en çok gelişim bozuklukları (%54) ön planda olduğu, bunu takiben trafik kazaları (%16), yüksekten düşme (%7), ezilme (%7), küt travma (%4), patolojik bozukluklar (%4), sıkışma (%3), bilinmeyen (%3), ateşli silah (%2) ve kavganın (%2) yer aldığını görülmektedir. Displazik vakaların sayısı bölgede dikkat çekici şekilde yüksek çıkmıştır. Yüksek sayıda ortopedik hastalıklara sahip ırklarda dişilerdeki olgu sayısının erkeklerden fazla olduğu görülmüştür. Bu durum ırk bazında ortopedik hastalıkların görülme sıklığı azaldıkça erkeklerin oranındaki artışla doğru orantılı olduğu gözlemlenmiştir. Elde edilen veriler yılın ayları ve mevsimlerine göre incelendiğinde ayların oluşturduğu eğrilerin her yıl içinde kısmi uyumluluk gösterdiği, mevsimlere göre ise ilkbaharda klinik başvurularının hep artış yönünde olduğu görülmüştür.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan microsporum canis enfeksiyonunun sağaltımında bor bileşikleri ve ozonlanmış zeytinyağının etkileri
ÖZET Ratlarda Deneysel Olarak Oluşturulan Microsporum Canis Enfeksiyonunun Sağaltımında Bor Bileşikleri ve Ozonlaşmış Zeytinyağının Etkileri Bu çalışma zoonoz karakterli dermatofit olan Microsporum Canis etkeni ile rat derisinde deneysel olarak oluşturulan dermatofitozise karşı deriye topikal olarak uygulanan borik asit, bor katkılı jel ve ozonlanmış zeytinyağının etkilerinin, klasik sağaltımda kullanılan terbinafin ile karşılaştırılarak belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 6-8 haftalık, canlı ağırlıkları 200-250 gram arasında değişen, 39 adet Wistar albino ırkı dişi rat kullanılmıştır. Deneysel olarak tüm ratların sırt derisinde Microsporum Canis enfeksiyonlu alan oluşturulmuştur. Çalışmada ratlar 0., 7., 14., 21. ve 28. günlerde klinik bulgular yönünden klinik skorlamaya tabi tutulmuştur. Ratlar,histopatolojik bulgular yönünden değerlendirilmiştir. Sağaltımda ratlar 5 gruba ayrılarak, A Grubuna (n=8) %1 terbinafin içeren krem, B Grubuna (n=8) ozonlanmış zeytinyağı, C Grubuna (n=8) %3' lük borik asit çözeltisi, D Grubuna (n=8) sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel 28 gün boyunca enfeksiyon oluşturulan deri bölgesine günde bir defa topikal olarak uygulanmıştır. E Grubu (n=7) kontrol grubu olarak bırakılıp M.canis enfeksiyonu oluşturulan deri bölgesine herhangi bir sağaltım uygulanmamıştır. Klinik bulgular değerlendirildiğinde tam iyileşme; %1'lik terbinafin içeren antifungal krem uygulanan A Grubunda 8 rattan 4'ünde, ozonlanmış zeytinyağı uygulanan B Grubunda 8 rattan 1'inde , %3' lük borik asit uygulanan C Grubunda 8 rattan 6'sında, sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubunda 8 rattan 3'ünde olarak belirlenmiştir. Klinik skorlama bulguları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde deneyimizin sonunda sağaltım uygulanan tüm gruplar E Kontrol Grubuna göre klinik skorları azaltma açısından anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Çalışmamızın sonunda klinik skorlama bulguları istatistiksel olarak değerlendirildiğinde klinik skorları azaltma açısından sağaltım grupları (A, B, C, D Grupları) arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamsız olduğu belirlenmiştir(p>0,05). Histopatolojik değerlendirmede dermiste granülasyon ve yangı hücresi infiltrasyon miktarı, kollajen ipliklerin organizasyonu, kollajen paterni, genç ve matür kollajen miktarı parametreleri ile histopatolojik olarak lezyonların iyileşme durumları değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede E Grubu örneklerinde lezyon alanlarının diğer gruplara göre daha geniş olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yangı hücreleri %3'lük borik asit uygulanan C Grubu ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubu örneklerinde daha az izlenirken E Grubunda yangı hücrelerinin daha yoğun olduğu görülmüştür. Histopatolojik skor bulguları değerlendirildiğinde tüm sağaltım gruplarının (A,B,C ve D Grupları) E Kontrol Grubuna kıyasla onarımı ilerlettiği görülmüştür. Histopatolojik değerlendirme istatistiksel olarak değerlendirildiğinde ise sağaltım gruplarından %3' lük borik asit uygulanan C Grubunun ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubunun, E Kontrol Grubu ve diğer sağaltım gruplarından (A ve B Gruplarından) etkinlik farkı olduğu ve bu etkinlik farkının istatistiksel olarak önemli olduğu bulunmuştur(p<0,05). Histopatolojik skor bulgularının istatistiksel değerlendirilmesinde borik asit uygulanan C Grubu ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jel uygulanan D Grubu arasındaki etkinlik farkı anlamsız olarak bulunmuştur (p>0,05). Sonuç olarak; bor bileşikleri içeren %3'lük borik asit ve sodyum pentaborat pentahidratlı jelin ratta M. canis kaynaklı enfeksiyonun sağaltımında kullanılabileceği tespit edilmiştir. %3'lük borik asit ve sodyum pentaborat pentahidrat içeren jelin yan etkisiz, kolay, ucuz, güvenilir ve etkili iyileşme sağlayarak antifungal ajan olan terbinafin gibi klasik sağaltımında kullanılan ilaçlara karşı alternatif sağaltım seçeneği olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Bor, Microsporum Canis, Ozonlanmış zeytinyağı, Terbinafin, Zoonoz mantar hastalıkları.
Mısır tanesinde kuru madde ve ham kül analizleri için NIR kalibrasyonu oluşturulması
FT-NIR yöntemi ve bu yöntemi barındıran cihazlar herhangi bir kimyasal harcamadan organik ve inorganik maddelerde kalitatif ve kantitatif içerik analizi yaparak günlük hayata önemli bir katkı sağlarlar. Bu yöntemin ve ilgili cihazların yem ve hayvan besleme alanında kullanımı ise henüz çok yenidir. Bu nedenle sürekli ve hızlı bir gelişim içerisindedir. Yapılan bu çalışmada ülkenin farklı bölgelerinde yetiştirilen mısır tanesinin nem ve kül düzeyini belirlemede FT-NIR sisteminin etkin bir şekilde kullanılabilmesi amacıyla ilgili yönteme uygun cihazlarda kullanılabilecek kalibrasyon ve validasyon setleri oluşturmak amaçlanmıştır. Buna göre ülkenin en fazla mısır üretimi ve alımı yapıldığı bölgelerinden toplam 320 örnek toplanmıştır. Elde edilen numunelere Weende yöntemine göre nem ve kül analizleri yapılmış ardından FT-NIR analizleri yapılmış ve son olarak NIRCAL programı yardımı ile kalibrasyon ve validasyon setleri hesaplanmıştır. Nem ve kül üçün elde edilen kalibrasyon ve validasyon setlerinin r2 değerleri sırasıyla 0,9658 (kalibrasyon), 0,9687 (validasyon); 0,6081 (kalibrasyon), 0,5371 (validasyon) olarak hesaplanmıştır. Bu sonuçlara göre elde edilen setler nem değeri için oldukça yüksek güvenebilirliğe sahip olup FT-NIR uyumlu spektrofotometrelere yüklenerek bu analizin çok hızlı bir şekilde yapılmasına olanak sağlamaktadır. Ancak aynı sonuç örneklerin yeterli homojeniteye sahip olmamasından dolayı kül için elde edilememiştir. Kül analizinde benzer bir sonuç elde etmek için daha fazla örnekle yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Ratlarda oral ve lokal olarak uygulanan borun yara iyileşmesi ve oksidatif stres üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, borun yara iyileşmesi ve aynı zamanda hem deri dokusu hem de kanda bazı antioksidan ve oksidan parametreler üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen toplam 32 adet erişkin erkek Wistar ratı kullanıldı. Hayvanlar kontrol grubu (n=8), lokal bor (LB) grubu (n=8), oral bor (OB) grubu ve oral+lokal bor (OLB) grubu (n=8) olmak üzere rastgele gruplara ayrıldı. Genel anestezi altında, ratların sırt bölgesinde 1,5 cm çapında dairesel tam kat bir deri defekti oluşturuldu. OB grubunda bulunan ratlara oral olarak 10 mg/kg bor, LB grubunda bulunan ratlara lokal % 3'lük borik asit, OLB grubunda bulunan ratlara oral 10 mg/kg bor ile birlikte lokal olarak % 3'lük borik asit püskürtülerek uygulandı. Kontrol grubuna ise herhangi bir ilaç uygulanmadı. Yirmi birinci günün sonunda hayvanlara ötenazi uygulandı, kan ve yara dokusu MDA, GSH, SOD ve katalaz düzeyleri ölçüldü. Aynı zamanda histopatalojik inceleme için yara oluşturulan deri bölgeleri yarayı içine alacak şekilde çıkartıldı. Histopatolojik olarak; repitelizasyon, granulasyon dokusu oluşumu, kollagen formasyonu, yangısal hücre oluşumu ve neovaskülarizasyonun LB ve OLB gruplarında; kontrol ve OB grubuna göre daha iyi olduğu belirlendi. Aynı zamanda OLB grubunda hiçbir hayvanda ülser oluşumuna rastlanılmadı (p<0,05). OB grubunda kan ve yara dokusu GSH düzeylerinin diğer gruplara göre yüksek olduğu gözlendi. OB ve OLB gruplarında kan ve yara dokusu MDA düzeylerinin kontrol ve LB grubuna göre düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç olarak; yara sağaltımında, lokal olarak borik asit kullanıma ek olarak antioksidan özelliklerinden yararlanılarak oral bor kullanımının yara iyileşmesine katkı sağladığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, bor, malondialdehit, rat, yara iyileĢmesi
Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi
Birçok neoplastik ve neoplastik olmayan patolojide yaygın olarak kullanılmakta olan CP, aynı zamanda geniş bir yan etki listesine sahiptir. Zaman zaman ölümcül dahi olabilen CP uygulamalarında en bariz yan etki HS'dir. Mesna kullanımı HS'yi önleyebilmekte ancak diğer bazı olumsuzluklar için yetersiz kalmaktadır. Bu deneysel çalışmada CP ilişkili yan etkilere karşı glycyrrhizinin etkisi tek başına bir alternatif olarak veya Mesna ile birlikte destekleyici olarak incelenmiştir. Çalışmada 49 adet, erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde dizayn edilen deneyde, Kontrol grubundaki hayvanlara GG yoluyla yalnız fizyolojik tuzlu su, CP grubundaki hayvanlara ise İP yolla 150 mg/kg dozunda CP verilmiştir. CP+Mesna grubuna ise İP yolla 150 mg/kg CP uygulaması yapılmış olup CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra olmak üzere toplam 3 doz Mesna uygulanmıştır. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz glycyrrhizin uygulanmıştır. Bir önceki protokol son iki deneme grubuna uygulanmış olup sadece ilk glycyrrhizin uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Çalışmada glycyrrhizinin tek başına uygulanmış olduğu gruplarda CP grubuna kıyasla mesane makroskobisi ve histopatolojisinin daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, bu korumanın Mesna ve GLY+Mesna kombinasyonlarına kıyasla biraz daha zayıf kaldığı izlenmiştir. Buradan yola çıkılarak glycyrrhizinin CP ilişkili HS'de önleyici olabileceği aynı zamanda Mesna kombinasyonlarına destek verebileceği kanaatine varılmıştır.
Hibernasyonda "Pelophylax caralitanus"(amphibia: anura)'da DNA hasarının araştırılması
Bu çalışmada, ülkemizin göller bölgesi için endemik bir tür olan Anadolu Beyşehir Su Kurbağası (Pelophylax caralitanus)'nda bazı fizyolojik değişimler ve DNA hasarı üzerine hibernasyon döneminin etkileri araştırılmıştır. Hibernasyonun fizyolojik bir davranış olduğu bildirilmiştir. Besin kıtlığında ve mevsimsel sıcaklıkların düşmesi ile gerçekleşir. Canlılar hayatlarını sürdürebilmek için metabolizmalarını minimum seviyeye indirirerek uyku haline geçerler. Jel elektroforez yöntemi olarak bilinen comet assay, DNA hasarını belirlemede kullanılan bir yöntemdir. Kolay, hızlı ve hassas bir yöntem olması sayesinde sıklıkla kusllanılan bir yöntemdir. Literatürde amfibiler üzerinde yapılan comet assay deneyleri genellikle biyoizlem çalışmaları olarak yapılmıştır. Hibernasyona giren amfibiler üzerinde DNA hasarını comet assay yöntemi ile belirleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Hibernasyon dönemine giren amfibilerde oluşan DNA hasarının ve fizyolojik değişikliklerin aydınlatılması büyük önem taşımaktadır. Stresli koşullar altında amfibilerde meydana gelebilecek olumsuz etmenleri en aza indirgemede yardımcı olabilir. Eber Gölü'nden toplanan 30 bireyden 20 tanesi çalışmamız için belirlenmiş olup boy uzunlukları ölçülmüş ve ölçülen değerler arasında istatistiksel bir anlam olmadığı saptanmıştır (p=0,12>0,05). Bu bireylerden 10 tanesi aktif dönemde bırakılıp kalanları ise -3°C'da hibernasyon dönemine girmeleri için belirlenmiştir. Aktif dönemde bırakılan bireylerin kanından H2O2 kullanılarak pozitif kontrol grubu oluşturulmuştur. Her bireyden alınan kan ile P. caralitanus'un hibernasyon döneminde comet assay yöntemi ile DNA hasarının belirlenmesinin yanı sıra glukoz, kolesterol, üre, total antioksidan ve total oksidan miktarlarındaki değişimler de araştırılmıştır. Hibernasyon dönemi, aktif dönem ve pozitif kontrol gruplarında comet uzunluğu (CL), kuyruk uzunluğu (TL), kuyrukta bulunan % DNA miktarı (% DNA) ve olive moment (OM) parametreleri değerlendirilerek her birey için 200 comet hücresi sayılmıştır. Bu parametrelerden alınan sonuçlara göre, hibernasyon döneminde bulunan bireylerde aktif dönemdeki bireylere göre istatiktiksel olarak anlamlı derecede artmış DNA hasarı bulunmuştur (p<0,001). Bu çalışmada DNA hasarının yanı sıra belirlenen kan parametrelerindeki değişimler de gözlemlenmiştir. Hibernasyon döneminde, aktif dönemdeki bireylere göre glukoz miktarı 2,25 kat, üre miktarı 2,78 kat artış gösteririrken, total antioksidan miktarında % 65,7 ve total oksidan miktarında % 68,2 artış olduğu saptanmıştır Kolesterol miktarında ise %45,7 oranında bir azalma gözlnmiştir. Anadolu Beyşehir Su kurbağası olan P.caralitanus'un düşük sıcaklıklara maruz kaldığında bile hayatta kalmayı başardığı görülmüştür. Hibernasyona bırakılan bireylerin en fazla -3 °C'a kadar kısmi donma toleransı gösterebildikleri gözlenmiştir. Bu bireylerde donma ve çözülme sırasında glukoz ve üre seviyelerinin artması ile de oluşan stresin olumsuz etkilerinin hafifletildiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Amfibi, Comet assay, DNA hasarı, Hibernasyon, P.caralitanus
Tüketime sunulan koyun ve keçi peynirlerinde süt türünün araştırılması
İnsan beslenmesi için önemli besin unsurlarını içerdiğinden dolayı süt ve süt ürünleri oldukça önemlidir. Süt ürünleri içerisinde peynir ve çeşitleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu peynir çeşitliliği içerisinde geleneksel ve türe özgü peynirler halk tarafından beğenilerek ve sevilerek tüketilmektedir. Son zamanlarda az bulunan veya maliyeti yüksek olan keçi ve koyun sütünden üretilen peynir üretimine özellikle inek sütü karıştırılabilmekte ya da direkt inek sütünden üretilmektedir. Bu amaçla yapılan bu çalışmada Afyonkarahisar ve Antalya illerindeki market ve halk pazarlarında koyun ve keçi peyniri olarak satışa sunulan beyaz peynirlerin ve tulum peynirlerinin hangi süt türünden üretildiğini Real Time PCR ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla her iki ilden toplam 60 keçi peyniri (32 beyaz peynir, 28 tulum peyniri) ve 60 (26 beyaz peynir, 34 tulum peyniri) koyun peyniri numunesi toplanarak analize alınmıştır. Yapılan analiz sonucu her iki ilden alınan toplam keçi peyniri numunelerinin %20'sinin keçi sütü, %38,33'ünün keçi-inek sütü karışımından ve %41,67'sinin ise sadece inek sütü kullanılarak üretildiği tespit edilmiştir. Toplanan koyun peynirlerinin ise %18,33'ünün koyun sütü, %50,00'sinin koyun-inek sütü karışımından ve %31,67'sinin ise sadece inek sütü kullanılarak üretildiği belirlenmiştir. Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgulara göre keçi ve koyun peynirlerine yüksek oranda inek sütü karıştırıldığı ya da sadece inek sütü ile yapıldığı belirlenmiştir. Tüketiciyi aldatmaya dönük bu durumlarda gerekli kontrol önlemlerinin alınması, denetim ve kontrollerin periyodik olarak yapılması, tüketicilerin bilinçlendirilmesi gerekmektedir.