
57
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Rezin esaslı restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğüne beyazlatıcı diş macununun etkisi
Bu in-vitro çalışmanın amacı, farklı zaman dilimlerinde rezin esaslı restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğüne beyazlatıcı diş macununun etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda negatif kontrol grubu olarak insan dişi minesi, (DM); pozitif kontrol grubu olarak geleneksel bir nanohibrit kompozit rezin, HXU (Herculite XRV Ultra, Kerr, Orange, CA, ABD); deney grubu olarak sonik aktivasyonlu nanohibrit direkt bulk-fill kompozit rezin, SF2 (SonicFill 2, Kerr, Orange, CA, ABD) ve güçlendirilmiş mikrofil partiküllü indirekt kompozit rezin, TATL (Tescera, Bisco Dental Products, Seul, Kore) kullanılmıştır. Tüm restoratif materyaller standart olarak A2 renginde seçildi. Yüzey pürüzlülüğünü belirlemek için 8 mm çapında ve 4 mm yüksekliğinde disk şeklinde metal kalıplardan yararlanılarak kompozit rezin örnekleri hazırlandı. Her bir kompozit rezin materyal ve üst keser insan dişi mine yüzeyi için 24 adet (n=12) olmak üzere toplamda 96 adet örnek hazırlandı. Örneklerin polimerizasyonunda 1470 ± %20 mW/cm2 gücünde LED ışık cihazı (Elipar Deep Cure-S, 3M ESPE, St.Paul, MN, ABD) kullanıldı. Her bir materyal iki alt gruba ayrılarak beyazlatıcı diş macunu (White Now CC, Signal, Unilever, Bulgaristan) solüsyonu ve distile su kullanılarak yumuşak bir diş fırçası (Sensitive Expert, Signal, Unilever, Almanya) ile 5000, 15000 ve 30000 döngü süresince iki boyutlu fırçalamaya tabi tutuldu. Mekanik profilometre ile tüm döngü zamanlarında yüzey pürüzlülüğü ölçümleri yapılırken, sadece başlangıç aşamasında ve 30000 döngü sonunda AFM cihazında ölçümler gerçekleştirildi. SEM'de 2D ve AFM'de 3D görüntüler alındı. Verilerin istatistiksel analizinde tek yönlü varyans analizi (One-way ANOVA), çoklu grup karşılaştırmaları için Post Hoc LSD testi ve ikili karşılaştırmalar için Bağımsız grup t-testi (Independent sample T-test) uygulandı. Testler α=0,05 istatistiksel anlamlılık düzeyinde yapıldı. Ölçüm yöntemlerinin karşılaştırılmasında mekanik profilometre (Surtronic S-128, Taylor Hobson, Leicester, İngiltere) ile elde edilen yüzey pürüzlülüğü değerleri AFM ile ölçülen değerlerden anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Fırçalama solüsyonu düzeyinde yapılan yapılan karşılaştırmada, kompozit rezinlerde diş macunu ile fırçalanan örneklerde distile su gruplarına göre daha yüksek pürüzlülük değerleri sergilerken, diş minesi grubunda diş macunu ile fırçalanan örneklerde yüzey pürüzlülüğü değerlerinin daha az arttığı görüldü. Materyal düzeyinde yapılan karşılaştırmalarda, AFM Line ve AFM Surface ölçümleri uyumlu çıkarken, mekanik profilometre ölçümlerinde materyallerin pürüzlülük sıralaması AFM ölçümlerinden farklılık gösterdi. İlave polimerizasyon yönteminin ve sonik aktivasyonun yüzey pürüzlülüğü değerlerini azaltmak için pozitif bir katkısı olmamıştır. Beyazlatıcı diş macunu, beklenildiği üzere rezin esaslı kompozit rezin materyallerin yüzey pürüzlülüğünü arttırıcı etki göstermiştir.
Lazer sinter yöntemiyle üretilen tek üyeli ve dört üyeli metal seramik restorasyonlarda marjinal açıklık değerlerinin metal alt yapı ve porselen üst yapı sonrası in vitro olarak karşılaştırılması
İlerleyen teknoloji ve artan estetik beklenti ile birlikte günümüzde tam seramik ve zirkon alt yapılı porselenlerin kullanımı artmıştır. Ancak metal-seramik restorasyonlar; mekanik dayanıklılıklarının yüksek, maliyetlerinin de daha düşük olmaları nedeniyle halen en sık kullanılan restorasyonlardır. Metal-seramik restorasyonların üretiminde geleneksel olarak döküm yöntemi kullanılmasına rağmen ilerleyen teknoloji ile birlikte bilgisayar destekli CAD/CAM restorasyonlar ve direk metal lazer eritme yöntemiyle üretilen restorasyonlarda kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın amacı; direk metal lazer sinterizasyon yöntemiyle iki çeşit metal tozu kullanılarak, iki farklı kalınlıkta üretilen tek üyeli ve dört üyeli restorasyonlarda alt yapı ve porselen üst yapı sonrası oluşan marjinal değişikliklerin in vitro olarak incelenmesidir. Bu amaçla, abutment diş olarak üst birinci premolar ve üst ikinci molar arası olan dört üyeli; üst birinci molar olan tek üyeli modeller üretildi. Çalışmamızda METO ve BEGO marka 2 farklı metal tozu kullanıldı. Lazer sinter yöntemiyle metal alt yapılar 0,4 ve 0,5 mm kalınlıkta olacak şekilde toplamda 80 adet örnek üretildi. Bu parametrelerle toplam 8 grup elde edildi (n=10). Metal alt yapılar elde edildikten sonra silikon replika yöntemi kullanılarak marjinal açıklık değerleri ölçüldü ve bilgisayar ortamına kaydedildi. Daha sonra metal alt yapılar üzerine porselen üst yapı işlemleri uygulandı. Porselen işlemleri biten örneklerden silikon replikalar alınıp marjinal açıklık değerleri kaydedildi. Gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal Wallis testi uygulandı. Gruplar arası fark elde edildiğinde; farklılığı yaratan grup ya da grupların belirlenmesinde Bonferroni düzeltmeli Dunn testinden yararlanıldı. Aynı grupta alt yapı ve üst yapı sonrasında oluşan değişimleri belirlemek için Wilcoxon testi uygulandı. p<0.05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Elde edilen sonuçlara göre tek üyeli restorasyonlarda alt yapı ve üst yapı arasında mezial bölgede BT5 ve MT4 gruplarında marjinal açıklıkta anlamlı azalma görülmüştür. Distal yüzeylerinde BT5 ve MT4 gruplarında anlamlı azalma görülmüştür. Okluzal yüzeylerinde BT4, MT4 ve MT5 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı BT5 grubunda sayısal artış bulunmuştur. Dört üyeli gruplarda ise molar dişlerin mezial yüzeyleri alt yapı ve üst yapı karşılaştırıldığında BD5 ve MD4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı artış görülmüştür. Molar dişlerin distal yüzeylerinde BD4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma BD5 ve MD4 grubunda sayısal bir azalma bulunmuştur. Molar dişlerin okluzal bölgelerinde ise BD5 ve MD4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış BD4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma MD5 grubunda sayısal bir azalma görülmüştür. Dört üyeli grupların premolar dişlerinde mezial bölgede metal alt yapı ve porselen üst yapı arasında tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma bulunmuştur. Premolar dişlerin distal bölgelerinde alt yapı ve üst yapı arasında MD4 ve MD5 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış BD4, BD5 gruplarında ise sayısal artış bulunmuştur. Premolar dişlerin okluzal yüzeylerine baktığımızda BD4, BD5, MD4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış MD5 grubunda istatistiksel anlamlı bir azalma görülmüştür
Fissür örtücü olarak kullanılan materyallere diş fırçalamanın etkisinin in-vitro incelenmesi
Pit ve fissür örtücüler çürük riski yüksek daimi büyük azı dişlerinin okluzal yüzeylerine çürüğü önlemek amacıyla uygulanan restoratif materyallerdir. Bu çalışmanın amacı rezin, giomer, cam iyonomer ve cam karbomer içerikli fissür örtücüler ile kendinden adezivli bir akışkan kompozitin yüzey özelliklerine diş fırçalamanın etkisinin in vitro koşullarda incelenmesi ve bu materyallerin başarılarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada fissür örtücü materyallerden hazırlanan disk şeklinde örnekler ve çürüksüz üçüncü büyük azı dişleri kullanıldı. Disk şeklinde örnekler her materyalden 24 adet olacak şekilde hazırlandı ve farklı fırçalama döngüleri için iki alt gruba ayrıldı (n=12). 120 adet çürüksüz üçüncü büyük azı dişi fırçalama işlemi için iki ana gruba ve farklı materyaller için beş alt gruba ayrıldı (n=12). Disk şeklinde örneklerden mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü ve SEM-EDX analizleri için başlangıç kayıtları alındı. Bu örnekler fırçalama simülatöründe 6 ay (5000) ve 12 aylık (10000) döngülerde fırçalandı. Fırçalama sonrası mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ve SEM-EDX analizleri tekrarlanarak başlangıç verileri ile karşılaştırıldı. Dişlere üretici firmaların önerileri doğrultusunda fissür örtücü materyaller uygulandı. Dişler 6 ay ve 12 aylık fırçalama döngülerinde fırçalandıktan sonra retansiyonlarının değerlendirilmesi amacıyla görsel skorlama metodu ile skorlandı. Çalışma sonucunda mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ile elde edilen verilerin istatistiksel analizi Kruskal Wallis testi ve tekrarlı ölçüm düzeylerinde varyans analizi, görsel skorlama sonucu elde edilen verilerin analizi ise ki kare testi kullanılarak yapıldı. Fırçalama döngüleri sonunda tüm materyallerin mikrosertlik değerlerinde azalma gözlendi ancak bu fark akışkan kompozit (Vertise Flow, Kerr) ve cam karbomer içerikli fissür örtücüde (GCP Glass Carbomer) istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Tüm materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinde fırçalama döngüleri sonrasında artış gözlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı artış sadece rezin içerikli fissür örtücüde (3M Clinpro Sealant) tespit edildi (p<0,05). Fırçalama sonrası tüm materyallerin flor oranlarında azalma gözlendi. Flor oranlarındaki değişim incelendiğinde fırçalama sonunda en fazla değişim giomer içerikli fissür örtücüde (Beautiselant, Shofu) tespit edildi. Materyallerin retansiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılan görsel skorlama sonucunda en yüksek skorlar akışkan kompozit (Vertise Flow, Kerr) ve rezin içerikli fissür örtücüde (3M Clinpro Sealant), en düşük skorlar ise cam iyonomer (GC Fuji Triage) ve cam karbomer (GCP Glass Carbomer) içerikli fissür örtücülerde gözlendi. Sonuç olarak fırçalama sonrası fissür örtücü materyallerin yüzey özellikleri olumsuz yönde etkilenmiştir. Kullanılan fissür örtücüler diş fırçalama işleminden farklı oranlarda etkilenmiştir. Çalışma genelinde kendinden adezivli akışkan kompozitler cam iyonomer içerikli materyallere göre daha başarılı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Fırçalama simülatörü, Mikrosertlik, Pit ve fissür örtücü, Retansiyon, Yüzey pürüzlülüğü
Hamilelerde ağız-diş sağlığının bilgi düzeyi ve farkındalığının üç farklı yöntemle değerlendirilmesi
Çocukların yaşam kalitesinin düşmesine neden olan ağız ve diş sağlığı problemlerinin önlenebilmesi ve geliştirilmesi için ebeveynlerin gerek hamilelik döneminde gerekse hamilelikten sonra bebeklik döneminde sağlıklı alışkanlıkların oluşturulmasında önemli rolleri vardır. Bu araştırmada, 6-22 haftalık (eğitim süresince gebeliğini tamamlamamış olan) gebe olan anne adaylarının üç farklı yöntemle ağız ve diş sağlığı eğitimi verilerek bu konu hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının arttırılması ve bu üç farklı eğitim yönteminin etkinliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmaya 6-22 haftalık gebe olan 110 kadın katıldı. Katılımcıların 39 tanesi kısa animasyon film (KAF), 37 tanesi broşür bazlı bilgilendirme (BBB) ve 34 tane hasta sözel bilgilendirme (SB) gruplarına dahil edildi ve hastalara klinik/hastahane dışı izole ortamlarda ağız diş sağlığı eğitimi verildi. Hastalara bütün eğitim türleri yüzyüze görüşmeler halinde eğitim verildi. Katılımcılardan içerisinde demografik özellikler, oral hijyen uygulama bilgileri ve çocuklarının ağız ve diş sağlığı hakkında bilgilerin yer aldığı anket formları ve bilgi düzeylerini ölçmek için eğitim öncesi (ÖT), eğitimden 1 ay sonra (ST1) ve eğitimden 3 ay sonra (ST2) anket formları doldurmaları istendi. Tez çalışmasının verilerinin analizi için IBM for Statistics v.26 istatistik paket programı kullanıldı.. Değişkenler arasındaki ilişkileri ölçek amacıyla Pearson Ki-kare (2) ilişki analizi kullanılmıştır. İlişkinin gücü için olağanlık katsayısı (Contigency Coefficient) kullanılmıştır.. Power analizi sonucu olarak %88 güven aralığında 110 kişi çalışmamız katıldı. Bu araştırma sonucunda; KAF, BBB ve SB grubunda yer alan katılımcıların ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi düzeylerinin her grup içerisinde eğitimden hemen sonra ve eğitimden 3 ay sonra değerlendirilmesi sonucunda başlangıç düzeyine göre genel olarak arttığı ve verilen eğitimin başarılı olabileceği düşünülmektedir. Üç farklı eğitim yöntemi soru bazlı ve karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde KAF yönteminin BBB yöntemine göre; BBB yönteminin de SB yöntemine göre daha fazla sayıda soruda katılımcıların bilgi düzeyinde anlamlı artış meydana getirdiği ortaya çıkarılmıştır. 6-22 haftalık anne adaylarının hem kendilerinin hem de doğacak çocuklarının ağız ve diş sağlığı hakkında verilecek eğitimler içerisinden; özellikle kısa animasyon film yöntemi, farkındalık ve bilgi düzeyinde tekrarlanabilir ve sürdürülebilir uygulamalarla artış sağlayabilir
Konvansiyonel yöntem ve diyot lazer ile yapılan gingivektomi sonrası yara iyileşmesindeki klinik, biyokimyasal parametrelerin ve epitelizasyon seviyelerinin değerlendirilmesi
Diş eti büyümeleri, akut ya da kronik enflamatuvar değişiklikler sonucunda olan, diş etinde hacimsel artışın klinik olarak gözlemlendiği, sık görülen bir diş eti hastalığıdır. Diş eti büyümelerinin tedavisinde konvansiyonel yöntem dışında lazer ve elektrocerrahi gibi farklı teknikler kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı konvansiyonel yöntem (kontrol grubu) ve diyot lazer (test grubu) ile yapılan gingivektomi sonrası klinik parametreleri, iyileşme sürecindeki epitelizasyon seviyeleri, diş eti oluğu sıvısındaki interlökin-18 (IL-18), trombosit kaynaklı büyüme faktörü-AA (PDGF-AA), insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1) seviyeleri ve ağrı seviyeleri bakımından karşılaştırmaktır. Split-mouth çalışma şekli oluşturuldu; alt veya üst çene sağ ve sol anterior bölgelerde simetrik kronik enflamatuvar diş eti büyümesi olan, sistemik olarak sağlıklı toplam 21 (11 kadın, 10 erkek) hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyon öncesi ve sonrasında 14 ve 21. günlerde hastalardan klinik periodontal parametreler kaydedildi ve diş eti oluğu sıvısı örnekleri toplandı. Operasyon sonrası epitelizasyon seviyelerinin değerlendirmek amacıyla operasyondan hemen sonra, 3, 7, 14 ve 21. günlerde yara bölgesi mira-2-tone ile boyanarak ağız içi fotoğraflar çekildi. Operasyon sonrası ağrı seviyelerini değerlendirmek amacıyla operasyondan sonra aynı gün, 3, 7 ve 14. gün hastalardan VAS ağrı skalasını işaretlemeleri istendi. Test ve kontrol gruplarında plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalanabilen cep derinliği (SCD), sondalamada kanama (SK) ve klinik ataşman seviyesi (KAS) değerlerine bakıldığında tüm zaman dilimlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Operasyon sonrası epitelizasyon seviyelerini değerlendirmek amacıyla çekilen ağız içi fotoğraflar İmage J programında bilgisayar ortamında analiz edildi. Test ve kontrol grupları arasında epitelizasyon seviyesi değerlerine bakıldığında 3. günde test grubunda epitelize olmayan alanların seviyesi kontrol grubundan daha az gözlense de tüm zaman dilimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. 21. günde tüm hastalarda epitelizasyonun büyük çoğunlukla tamamlandığı gözlendi. Biyokimyasal parametreler açısından tüm zaman dilimlerine bakıldığında IL-18, PDGF-AA ve IGF-1 seviyeleri benzer bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Operasyon sonrası ağrı seviyeleri değerlendirildiğinde test ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu bilgiler dahilinde diyot lazer ve konvansiyonel yöntem ile yapılan gingivektomi operasyonlarının birbirleri üzerinde üstünlüğü olmadığı söylenebilir.
Türkiye'de periodontoloji ve ağız diş ve çene cerrahisi alanında çalışan diş hekimlerinin; implant cerrahisindeki ilaç kullanım protokollerinin değerlendirilmesi
Dental implant cerrahisi, günümüzde çeşitli diş eksikliklerinin tedavisi amacıyla rutinde yapılan tedavilerdendir. İmplant cerrahileri; flepsiz tek üye implant yerleştirilmesinden, kemik ogmentasyonuyla aynı seansta immediat implant yerleştirilmesi gibi çeşitli tedavileri içermektedir. Bu tezde; bu cerrahi tedaviyi Türkiye'de sıklıkla uygulayan periodontolog ve ağız diş ve çene cerrahlarının tedavi öncesi ve sonrasında farklı ilaç protokollerini karşılaştırmayı amaçladık. Google drive üzerinden oluşturduğumuz ankete toplam 250 hekim yanıt vermiştir. Anket sonuçlarına göre implant tedavisinin daha sıklıkla özel kurumlarda ve çene cerrahisi uzmanları tarafından yapıldığı görülmüştür. Ağız diş ve çene cerrahları steroid kullanmayı periodontologlardan daha fazla tercih etmektedirler. Özel kurumlarda çalışan hekimler steroid kullanmayı daha çok tercih etmektedir. En sık tercih edilen antibiyotikler amoksisilin ve amoksisilin+klavulonik asit kombinasyonu olmuştur. En sık tercih edilen analjezik ve antienflamatuvarlar ise naproksen sodyum(apranax), flurbiprofen(majezik), deksketoprofen(arveles), parasetamol(parol) ve ibuprofen(iburamin) olmuştur.
Minivida destekli farklı iki kanın distalizasyon yönteminin etkilerinin üç boyutlu model çakıştırma yöntemi ile karşılaştırılması
Bu split mouth çalışmanın amacı bir tarafta power arm ile diğer tarafta direkt braket kullanılark uygulanan kanin distalizasyonunun mekanizmalarını hız, rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya premolar çekimli tedavi ihtiyacı olan 36 birey (ortalama yaş 16.94 ± 3.23) dahil edilmiştir. Mini vida ankraj ünitesi olarak kullanılmış ve bir tarafta direnç merkezine uzatılan power arm üzerinden diğer tarafta direkt braket üzerinden 150 gr distalizasyon kuvveti uygulanmıştır. Randomizasyon tedavi başında kapalı zarflar içine sağ sol yazılıp hastaya seçtirilerek gerçekleştirilmiştir. Hastalardan tedavi başında(T0), birinci ayda(T1), ikinci ayda(T2) ve üçüncü ayda(T3) üç boyutlu ağız içi tarayıcı ile dijital üst çene modelleri elde edilmiştir. Taramalardan önce ark teli çıkarılmış ve kanin dişlerin devrilme miktarının hesaplanabilmesi için vertikal slotlara rehber bükümler yerleştirilmiştir. Her hastanın aylık görüntüleri local best fit yöntemi ile ruga bölgesi üzerinde çakıştırılmıştır. Bu çakıştırmalarda distalizasyon hızı, rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı Geomagic Control X yazılımında ölçülmüştür. Direkt retraksiyon tarafından distalizasyon hızı power arm kullanılan tarafa göre daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla 2.09 ve 1.57, P = .002). iki teknik arasında rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı açısından bir fark görülmemiştir. Distalizasyon hızı ve yaş arasından negatif korelasyon bulunmuştur. Ancak bu korelasyon istatiksel olarak anlamlı değildir. Her iki retraksiyon tekniğinden cinsiyet açısından bir fark bulunmamıştır. Ortodontistler açısından etkinliği ve uygulama kolaylığı, hastalar açısından kullanım kolaylığı düşünüldüğünde direkt retraksiyon tekniği tercih sebebidir.
Dental implant cerrahisinde uygulanan sert doku ogmentasyon materyallerinin farklı uzmanlık alanlarına göre kullanım sıklığının değerlendirilmesi
Alveolar kemiğe uygulanan ogmentasyon işlemleri; greft ve diğer biyomateryallerle rezorbsiyona uğraşmış alveolar kretin genişliğini veya yüksekliğini artırmak ve alveolar kemikte meydana gelen defektlerin tamiri için yapılan prosedürleri kapsar. Meydana gelen rezorpsiyonlar implantların uygun ve doğru pozisyonda konumlandırılmasına engel olmaktadır. Bu nedenden dolayı alveolar kret ogmentasyonu için uygulanan teknikler, uygun protetik rehabilitasyon için ilk şart olmaktadır. Çalışmamızın amacı implant yerleşimi sırasında veya öncesinde ogmentasyon prosedürlerini en sık uygulayan Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi ve Periodontoloji uzmanlarının tercih ettikleri biyomateryallerin kullanım sıklığını değerlendiren bir anket çalışması oluşturmaktır. Çalışmamızda istatiksel analizler sonucunda toplamda 180 uzmanın yer aldığı 16 soruluk bir anket hazırlanmıştır. Anket sonuçlarına göre uzman hekimler sinüs lift işlemlerinde en çok ksenogreft, rezorbe olan membran kullanmaktadır. Yatay ogmentasyon prosedürlerinde sıklıkla kombine greft materyalleri ile rezorbe olmayan membranları; dikey ogmentasyonda yine aynı şekilde kombine greftlerle birlikte rezorbe olmayan membranları tercih etmektedirler. Ağız, diş ve çene cerrahisi uzmanları; Periodontoloji uzmanlarına göre daha sık implant uygulamaktadırlar. Periodontoloji uzmanlarının bariyer membran olarak trombositten zengin fibrin kullanım sıklığı daha fazladır. Periodontoloji uzmanları ayrıca ogmentasyon prosedürlerini daha sık uygulamaktadır.
Adhesiv flashfree ve konvansiyonel seramik braketlerin kopma dayanımı ve renklenme açısından karşılaştırılması: İnvitro çalışma
Amaç: Bu in vitro çalışmanın amacı, termal yaşlanmanın ve 5 farklı sıvının Flash-Free, APC II ve konvansiyonel seramik braketlerin bağlanma dayanımı (BDD), renk stabilitesi ve slot yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yöntemler: Toplam 210 insan küçük azı dişi rastgele 3 gruba ayrıldıktan sonra grupların herbiri 7 alt gruba ayrıldı. Grup 1: işlem yapılmadı, grup 2: sadece termal döngü (TD), grup 3: TD+ 72 saat vişne suyuna daldırıldı, grup 4: TD+ 72 saat kahveye daldırıldı, grup 5: TD+ 72 saat kolaya daldırıldı, grup 6: TD+ 24 saat yapay mide asidine daldırıldı, grup 7: TD+ yapay tükürükte 72 saat daldırıldı. Bağlanma dayanımı değerleri üniversal test makinesi kullanılarak belirlendi. Renk stabilitesi, CIE Lab renk sistemine dayalı olarak çalışan bir Vita Easy Shade spektrofotometresi kullanılarak değerlendirildi. Braket slot tabanlarının pürüzlülüğünü ölçmek için bir 3B optik profilometre kullanıldı. ARI indeksi de bir ışık mikroskobu ile belirlendi. Bulgular: Termal yaşlanmanın herhangi bir değişken üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olmadığı görüldü. Her üç braket grubunda da kola, kahve, vişne suyu ve mide asidinin tümü, slot yüzeyinin pürüzlülüğünü önemli ölçüde artırdı. Bununla birlikte, bu sıvıların neden olduğu pürüzlülükte istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. En düşük BDD değeri (13.39 + 3.49 Mpa) mide asidi grubunda gözlendi. Ancak bu en düşük BDD değeri klinik olarak kabul edilebilir düzeydeydi. Gastrik asit ve kolanın en büyük renk değişikliğine neden olduğu gözlemlendi. Ayrıca maruz kalma süresi arttıkça renklenmenin arttığı ortaya çıktı. Sonuçlar: Termal yaşlanmanın renk değişiminde ve yüzey pürüzlülüğünde belirgin bir etkisi görülmemiştir. Farklı pH değerindeki sıvılar APC flash free, APC II ve konvansiyonel seramik braketlerde renk değişimine ve yüzey pürüzlülüğünün artmasına neden olmuştur. Üç grup arasında konvansiyonel seramik braketler en yüksek bağlanma dayanımı değerine sahip iken en düşük değer APC Flash-free braketlerde bulunmuştur. Her üç grupta da bağlanma dayanımı değeri, mide asidinde tutulduktan sonra bile klinik olarak kabul edilebilirdi. Anahtar kelimeler: Bağlanma dayanımı, Profilometre, Spektrofotometre
Diş sürme döneminde kullanılan farklı diş jellerinin ve bitkisel yağların insan gingival fibroblastları üzerinde sitotoksisitelerinin ve yara iyileşmesine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, diş sürme döneminde kullanılan farklı diş jelleri ve bitkisel yağların insan gingival fibroblast hücreleri (HGF-1) üzerindeki sitotoksik etkisi ve in vitro yara modeli üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda kullanılan preparatların HGF-1 üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile değerlendirildi ve LD50 değerleri hesaplandı. Ardından in vitro yara modeli oluşturuldu ve preparatların LD50 değerindeki konsantrasyonu mikroplakalara uygulandı. İn vitro yara modeli alanının preparatların uygulanmasından önce, uygulandıktan sonra 24. saatte ve 48. saatteki görüntüleri mikroskop üzerinden alındı ve yara alanları Image J (National Institutes of Health, New York, U.S.A) yazılım programı ile hesaplandı. Çalışmada elde edilen bulguların istatistiksel değerlendirilmesinde, IBM SPSS istatistiksel paket yazılım programı (Statistical Package for Social Science, Version 26, IBM SPSS®, Chicago, U.S.A) kullanıldı. Bulgular: İnsan gingival fibroblastları üzerinde yapılan sitotoksisite testi sonucunda en fazla sitotoksik etki gösteren preparatın çay ağacı yağı olduğu, en az sitotoksik etki gösteren preparatın ise Jack N' Jill® diş jeli olduğu bulunmuştur. Yapılan in vitro yara modeli testi sonucunda ise 24. saatte sayısal olarak en yüksek yara iyileşme yüzdesine sahip olan preparat çay ağacı yağı iken, 48. saatte ise Aftadur® diş jeli olarak bulunmuştur. Sayısal olarak en düşük yara iyileşme yüzdesi gösteren preparat ise, hem 24. saatte hem de 48. saatte Calgel® diş jeli olarak bulunmuştur. (p>0,05) Çalışmamızda kullanılan preparatlardan hiçbirisinin yara iyileşme yüzdesi kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmamıştır. (p>0,05) Sonuç: Diş sürme döneminde kullanılan preparatların insan gingival fibroblastları üzerinde çeşitli oranlarda sitotoksik etkilere sahip olduğu ve bu ürünlerin yara iyileşmesine anlamlı bir olumlu etkilerinin olmadığı bulunmuştur. Sağlık çalışanlarının diş sürme döneminde kullanılan preparatlarla ilgili bilinçlenmesi ve ebeveynlere yol göstermesi, reçetesiz ulaşılabilen bu ürünlerin bilinçsiz kullanımının önüne geçilmesi açısından oldukça önemlidir.