225

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar bağırsak hastalıklarında oküler yüzey özellikleri

İnflamatuar bağırsak hastalıkları (İBH) olan ülseratif kolit (ÜK) ve crohn hastalıkları (CH) ekstraintestinal komplikasyonlara da neden olan hastalıklardır. Çeşitli göz komplikasyonları olan bu hastalıkların kuru göz ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü'nde CH (n=26) ve ÜK (n=31) ile takipli 57 hasta ile yapılmıştır. Kontrol grubu ise 29 sağlıklı bireyden oluşmaktaydı. Çalışmaya katılan tüm hastalara ve kontrol grubuna sırası ile Schirmer 1 testi, GYKZ ölçümü, korneal ve konjonktival floresein boyanma değerlendirmesi ve konjonktival impresyon sitolojisi incelemesi yapıldı. Son olarak da gözde sübjektif yakınmalar oküler yüzey hastalık indeksi (OSDİ) anketi uygulandı. Seksen altı birey üzerinde yapılan analizlerde Schirmer testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %56,1 iken kontrol grubunda % 10,3 olarak tespit edildi (p<0,001). GYKZ testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %52,6 iken kontrol grubunda % 20,7 olarak tespit edildi (p=0,004). OSDI anket skoru İBH hastalarında (15,25±7,31) kontrol grubuna göre (11,75±7,33) anlamlı olarak yüksekti (p=0,039). Oxford şemasına göre hafif-orta şiddette boyanma İBH grubunda (%54,4) kontrol grubuna (%6,9) göre daha fazla idi (p<0,001). Nelson evrelem sistemine göre İBH hastalarında %69 hastada evre 2 ve evre 3 impresyon sitolojisi düzeyi bulunurken, kontrol grubunda hiçbir bireyde evre 2 ya da 3 impresyon sitolojisi düzeyi tespit edilmedi (p<0,001). Schirmer testine göre, sadece 5-ASA kullanan grupta göz kuruluk sıklığı %55,8 iken, 5-ASA ve azathiopurin birlikte kullanan hastalarda %61,5 olarak tespit edildi (p=0,485). Hastalığın başlama zamanından geçen süre ile göz kuruluğu arasında ilişki tespit edilmedi. Sonuç olarak, Kontrol grubuna göre İBH grubunda göz kuruluğunun 3 kata yakın oranda daha fazla olduğu görüldü. İBH hastalarında her nekadar rutin göz muayenesi önerilmemesine karşın, bizim çalışmamızda hastaların %50'sinde göz kurluğu görülmesi bu hasta grubunda rutin göz muayenesine klinik pratikte yer verilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar bağırsak hastalığı, ülseratif kolit, crohn hastalığı, kuru göz.

Serkan Özcan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokarsinomlarda wnt-3,β-katenin, mmp7, vegf, vimentin ve ki67 ekspresyonlarının patolojik evre ve diğer prognostik faktörler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi

Wnt yolakları hücre bölünmesi, hücre göçü, hücre farklılaşması ve hücre ölümünde rol alan geniş bir transmembran reseptör ailesi ve hücre içi sinyalizasyon sistemidir. Bu yolaktaki bozuklukların karsinogenezde ve kanser prognozunda önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Kolorektal karsinomlar sanayileşmiş ülkelerde en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerden en çok sorumlu olan kanserlerden biridir. Bu sinyal sistemi elemanlarının kolorektal adenokarsinomların prognozuna etkisi ortaya konabilirse bu proteinlere özgü kemoteröpatikler geliştirilebilecek ve bu yolaktaki proteinlerin ekspresyon düzeyi kolorektal adenokarsinomlarında prognostik faktörlerden biri olabilecektir. Bu çalışmada Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyonlarının kolorektal adenokarsinomlarda evre ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 1 Ocak 2012 ile 1 Ocak 2015 tarihleri arasında merkezimizde kolorektal adenokarsinom sebebiyle opere edilmiş 121 vakanın tümör blokları kullanıldı. Bu vakalardaki Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyon düzeyini belirlemek için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalaması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v18 kullanılarak hesaplandı. Tümördeki artmış nükleer β-katenin ve VEGF ekspresyon düzeyinin lenf nodu tutulumunu arttırdığı izlendi. Buna ek olarak artmış VEGF ekspresyonunun tümör evresini yükselttiği saptandı. Tümöral MMP7 ekspresyonunun, Ki67 proliferasyon indeksinin ve stromal vimentin ekspresyonunun mikroskopik derece, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ve tümör evresi ile ilişkisi olmadığı görüldü. Tümördeki nükleer β-katenin ekspresyonu ve VEGF ekspresyonunun birbirleri ile korele olduğu izlendi.

Ahmet Çağrı Evran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinitis pigmentosa hastalarında oksidatif ve antioksidatif stres markerlarının ölçülmesi

ÖZET Amaç: RP hastalarının klinik ve demografik özellikler tanımlamak ve RP hastalarının periferik kandaki antioksidan-oksidan durumu sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak amaçlandı. Gereç - Yöntem: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniveritesi Tıp Fakültesi polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük Retinitis pigmentosa tanısı alan 35 hasta, ikinci grupta ilk grupta yer alan hastalara aynı yaş grubunda ve cinsiyette 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm olgulara ayrıntılı oftalmolojik muayne yapıldı ve makula ve retina sinir lifi tabakası kalınlıkları ölçümleri yapılarak kaydedildi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubundan kan alınarak serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ölçüldü. Bulgular Çalışmaya Retinitis Pigmentosa tanısı konulmuş 35 hasta ile herhangi bir sistemik ve oftalmolojik hastalığı olmayan sağlıklı 33 kişi dahil edildi. Retinitis Pigmentosa hastalarının %57,1 'i erkek, %42,9 'u kadındı. Kontrol grubunun %54,5 'i erkek, %45,5'i kadındı. Yaş ortalamaları RP hastalarında 37,68±12,76 yıl iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 35,18±8,74 yıl idi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubu serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri açısından karşılaştırıldığında TAS, katalaz, seruloplazmin, albumin, total tiyol, nativ tiyol değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Retinitis pigmentosa hastalarında TOS, İMA, disülfid, indeks 1, indeks 2 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05 ). Sonuç Bu çalışma RP'li hastaların serumlarında oksidatif stres ve oksidatif hasarın devam ettiğine dair kanıtlar bulundu. Bununla birlikte, antioksidan-oksidan durumun RP'nin farklı evrelerinde nasıl ilerlediğini analiz etmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Elif Ertan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sarkoidoz ve ateroskleroz ilişkisi: Az bilinen bir komorbidite

Sarkoidoz; nedeni tam olarak bilinmeyen, tutulan bölgelerde non kazeifiye granülomatöz inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır. Ateroskleroz ise; toplumda çok yaygın görülen, büyük ve orta boy arterlerin daralmasına veya tıkanmasına yol açan bir hastalıktır. Bu çalışmada asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozun önceden ön görülmesinde aterojenik belirteçlerin ve ultrasonografik değerlendirmenin (intima-media kalınlığı ve tepe sistolik akım (PSV)) etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 10.10.2017-10.02.2018 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği‟ne başvuran ve sarkoidoz tanısı ile izleme alınan 44 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 sağlıklı kontrol grubunu alındı. Katılımcıların laboratuvar, solunum fonksiyon testi ve karotis ultrasonografi değerleri incelendi. Çalışmamıza dâhil edilen sarkoidoz hastalarının %70,5‟i kadın idi ve yaş ortalaması 35,36±7.18 yıl idi. Kontrol grubunun %64,2‟si kadın ve yaş ortalaması 33.58±8.13 yıl idi. Sarkoidoz hastalarının %20,5‟i kontrol grubunun %26,4‟ü sigara kullanıyordu (P=0,492). Hastaların %77,2‟si Evre 1 ve Evre 2 hastalar iken sade 10 hasta (%22,7) Evre 3 ve Evre 4 idi. Hastaların sadece 5‟i hala steroid tedavisi alıyordu. C-Reaktif Protein sarkoidoz hastalarında anlamlı düzeyde yüksek bulundu (P<0,001). Sarkoidoz grubunda HDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan daha düşük iken, diğer kolestroller daha yüksek düzeyde saptandı. Tiroid fonksiyon testi her iki grupta benzer olarak saptandı. Intima-media kalınlığı sarkoidoz hastalarında daha yüksek idi. Yine Tepe Sistolik akın hızı (PSV) değeri sarkoidoz hastalarında daha yüksek saptandı. Aterojenik belirteçler (Aterojenik Indeks (AI), Aterojenik Sabit (AC) ve Kardiyojenik Risk Oranı (CRR)) sarkoidoz hastalarında daha yüksek olarak saptandı. Intima-media kalınlığı ile PSV, AI, AC, CRR, Trigliserid ve VLDL arasında pozitif bir korelasyon varken HDL ile negatif korelasyon saptandı. PSV ile aterojenik belirteçler (AI, AC, CRR) ve kolesteroller (TG ve VLDL) arasında pozitif korelasyon ve HDL ile negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak; sarkoidoz hastalarında ateroskleroza yatkınlık mevcuttur. Asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozu öngörmede aterojenik belirteçler (AI, AC ve CRR) ve karotis arter intima-media kalınlığı ve PSV kullanılabilir. Yine hastalık evresinin ve kortikosteroid kullanımının ateroskleroz gelişimine etkisinin inceleneceği prospektif çalıĢmalara ihtiyaç vardır.

Okan Selendili
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 kollajen emdirilmiş enjekte edilebilen hyaluronik bazlı implant kıkırdak onarımını nasıl etkiler? ratlarda oluşturulan deneysel çalışma

Amaç: Ratların dizlerinde oluşturulan kıkırdak lezyonlarına hyaluronik asit ve tip 2 kollajenin tedavi ve iyileşme sürecinde etkilerini incelemek. Materyal Metod: Çalışmada 32 adet wester albino tipi ratın sağ dizleri kullanıldı. Mikrokırık grubu, hyaluronik asit grubu, tip 2 kollajen grubu ve kombine grup olmak üzere 4 gruba 8er adet rat ayrıldı. Ratların sağ dizlerine paramedian insizyon ile yaklaşılıp femur medail kondillerine 0.8mm K teli yardımı ile subkondral kemiği de içeren mikrokırık uygulanıp kıkırdak lezyonu oluşturuldu. Mikrokırık grubu tedavi iyileşme takibine bırakıldı. Hyaluronik asit grubuna ilk gün cerrrahi sonrası ve tek doz olarak 0,4ml HA enjeksiyonu uygulandı. tip 2 kollajen grubuna ilk gün tek doz olarak 30mikrogram T2C uygulandı. kombine gruba HA ve T2C birlikte uygulandı. 1.ayın sonunda her gruptan 4 hayvan sakrifiye edilip sağ distal femur eksize edildi ve histopatolojik inceleme için labaratuvara gönderildi. Geriye kalan deney hayvanları 2.ay sonunda sakrifiyeedilerek aynı işlem uygulandı. Laboratuvara alınan kemik örnekleri %3 Nitrik asitte dekalsifiye edildikten sonra %10 Nötral formalinde fikse edildi. 7 günlük fiksasyon sonrası örnekler otomatik doku takip cihazı (Leica TP1020) histolojik olarak takip edildi ve parafine gömüldü. Parafin bloklardan 5 µ kalınlıkta kesitler lam üstüne alındı ve genel kemik dokusu özelliklerini ve bağ doku yapılanması ve Tip 2 kollajeni ayrıntılı olarak değerlendirebilmek için Van Gieson boyaması ile boyandı ve ışık mikroskobu (Nikon E-600) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde kırık bölgesinde kıkırdak oluşumu ve tamir kalitesi klasik kıkırdak doku tamiri kriterleri olan O'Driscol ve Modified Mankin değerlendirmeleri (veya sınıflamaları) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde aşağıda yazılı kriterler kullanıldı. Grupların değerleri arasında istatistiksel farklılığın tespiti amacıyla One Way ANOVA istatistiksel analiz testi uygulandı. Değerlendirme için SPSS for Windows 23.0 istatisksel analiz programı uygulandı Bulgular: Her grup için elde edilen değerler hem O'Dricoll hem de Mankin sınıflandırmasında birbirlerine simetrik bir eğri çizmekteydi ki bu elde edilen sonuçların ve metodolojinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte bir bulguydu. HA grubundaki iyileşmenin ve sonrasında Kombine 2Ay grubundaki iyileşmenin mikrokırık grubu değerlerine çok yakın olduğu gözlendi. İlginç olarak HA 2Ay grubunda iyileşmenin diğer gruplara göre çok düşük düzeyde olduğu tespit edildi. Bu durum HA'nın akut etkisinin daha belirgin olduğunu ve uzun süreli kullanımında ek doz gerekliliğini ortaya koymuştur. Diğer yandan Kombine grubunda ve Kombine 2Ay grubunda değerlerin yüksek olduğu ve Kombine 2Ay grubunda Kombine grubuna göre daha fazla artış olması doza bağımlı üzün süreli tedavide olumlu yönde iyileşme olarak değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamızdan çıkarılacak sonuç olarak son dönemde yaygın olarak kullanılan HA nın tek başına kullanılmasının yerine T2C ile kombine edilerek kullanılması yeni çalışmaların önünü açması için değerli olduğu ön görülebilir. Ayrıca kıkırdak hasarlarında mikrokırık uygulanmasının diğer tedavi seçenekleri ile kombine kullanılması daha iyi sonuçlar alınabileceğini düşündürebilir. Kıkırdak iyileşmesinde multifaktöryel etkilerin ve çok sayıda biyolojik kaskadların etkili olduğu akılda tutulmalıdır

Sadık Emre Erginoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rutin hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında monosit/hdl oranı karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği böbrek fonksiyonlarının kalıcı kaybı ile karakterize,tedavisinde RRT lerinin kullanıldığı, inflamasyon ve oksidatif stres ile seyreden bir süreçtir. RRT alan hastalarda inflamasyon kardiyovasküler mortalite ile yakın bir ilişki içerisindedir. Son dönemde MHO nın yeni bir inflamasyon belirteci olabileceği ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amaç RRT olarak HD ve PD tedavisi alan hastalarda MHO nın karşılaştırlmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniğinde son dönem böbrek yetmezliği tanısı (SDBY) ile RRT alan 47 hasta dahil edildi. Hastalar HD tedavisi uygulanan ve PD uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hastalardan en az 3 ay ara ile bakılan mutlak monosit sayısı ve HDL kolesterol ortalamaları alındı. MHO 2 grup arasında karşılaştırıldı. Verilerin analizinde İBM SPSS Statistics 22.0 (IBM Corp., NY, USA) paket programı kullanıldı. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri incelendiğinde PD ve HD hastalarının medyan yaşları ve cinsiyet dağılımları benzerdi (p>0,05). HD ve PD hastalarında KBY etyolojisi açısından bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tam kan sayımları karşılaştırıldığında MCV HD grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. (p: 0,025). Diğer hemogram parametreleri her iki hasta grubunda benzer bulundu. Lipid parametreleri karşılaştırıldığında HDL kolesterol PD grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,036). Diğer lipid parametreleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Monosit/HDL kolesterol oranı HD hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,028 ). SONUÇ: HD hastalarında PD hastalarına göre monosit/HDL-kolesterol oranı anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Klasik ateroskleroz risk faktörlerinin benzer olduğu iki grup arasında MHO nın farklı bulunması bu parametrenin ateroskleroz gelişimi ve progresyonuna katkıda bulunabileceği düşünüldü.Bu çalışma RRT leri arasında MHO nın karşılaştıran ilk literatür çalışması olması nedeni ile önem arz etmektedir.

Alper Sarı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetli bireylerde sms müdahalesinin hastalık algısı ve tedaviye uyuma etkisinin değerlendirilmesi

Kronik hastalıklar bütün dünyada artış gösteren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kronik hastalıklar ile mücadelede bireylerin hastalık algısı ve tedavi uyumları önemli bir yer tutmaktadır. Müdahale tipindeki bu çalışmanın amacı Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ahmet Necdet Sezer Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran diyabetli bireylerde sağlık iletişim teknikleri ile hastalık algısı, sağlık davranışı ve tedaviye uyumun iyileştirilmesinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza katılan bireyler rastgele olarak, kontrol, bilgi ve motivasyon ve hatırlatma olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bir yıl boyunca bilgi içerikli ve motive edici mesajlar haftada bir sıklıkta gönderilirken hatırlatma mesajları günlük olarak gönderildi. Çalışmaya katılan bireylere ilk görüşmede yüz yüze ve çalışma sonunda telefonla görüşülerek tarafımızca hazırlanmış anket formu uygulandı. Görüşmelerde katılımcılara Tedavi Uyum Ölçeği ve Sağlık İnanç Modeli Ölçeği de uygulandı. Çalışma başlangıcında ve sonunda bireylerin metabolik değerleri Hastane Bilgi Sisteminden elde edildi. Çalışmamızda kontrol grubunun sağlık inancı ve tedavi uyumunda zaman içinde anlamlı değişim gözlenmezken hatırlatma ve bilgi gruplarında tedavi uyumunun ve sağlık inancının müdahale sonrası anlamlı artış gösterdiği gözlendi. Grupların HbA1c değerlerinde, hatırlatma ve bilgi gruplarında anlamlı olmasa da zaman içinde düşüş gözlendi. Çalışmamızda diyabetli bireylerde SMS müdahalesinin bireylerin sağlık inançları ve tedavi uyumlarını etkilediği gözlendi. Özellikle bilgi grubunda Sağlık İnanç Modeli Ölçeğinin tüm parametrelinde değişiklik saptandı. Ayrıca bilgi grubunda yer alan algılanan sağlık düzeylerinde iyileşme saptandı. Sağlık inancı ve tedaviye uyumdaki değişikliklerin, hem SMS içeriği ile, hem de içerikten bağımsız olarak hastalıklarını hatırlatıcı bir uyaran ile karşılaşmakla ilişki olduğu gözlendi. Planlanan müdahaleler esnasında bireylerin sağlık inancının belirli aralıklarla tekrar ölçülmesinin ve değişen sağlık inancına göre müdahalelerin düzenlenmesinin olumlu sonuçlar elde edilmesine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Hasan Nadir Rana
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip ayırıcı tanısında serum ve endometrial doku endocan düzeyi

Amaç: Malign tümörlerin ortaya çıkmasında, malign tümörlerle ilişkili inflamasyon ile anjiogenezde ve tümör yayılımında rol oynadığı gösterilen endocan seviyelerinin, endometrium kanseri olgularına ait serum ve doku örneklerinde artacağı düşünülmüştür. Dolayısıyla, endometrium kanserinin diğer benign endometrium patolojilerinden ayırt edilmesinde ve endometrium kanserinin öngörülmesinde endocan düzeylerinin kullanılıp kullanılmayacağını değerlendirmek amacıyla bu tez çalışması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Jinekoloji polikliniğine menometroraji şikayeti ile başvuran ve endometrial biyopsi alınan 90 hasta çalışmaya alındı. Yaşı 25 ile 90 arasında değişen, çalışmaya katılmaya gönüllü olan, eş zamanlı kanseri veya malign tümörü olmayan, sigara ve alkol alışkanlığı olmayan ve vücut kitle indeksi < 31 kg/m2 olan hastalar çalışmaya alındı. Yaşı 25'ten küçük ve 90'dan büyük olan, çalışmaya katılmayı kabul etmeyen, eş zamanlı kanseri veya malign tümörü olan, gebelik saptanan, sigara ve alkol alışkanlığı olan, vücut kitle indeksi ≥31 kg/m2 olan, kemoterapi, radyoterapi veya hormon tedavisi almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. Katılımcıların yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, gravidite, parite, yaşayan çocuk sayısı, menopoz durumu, ek hastalıkları, oral kontraseptif kullanımı, serum ve endometrial dokuda endocan düzeyleri ile ilgili veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların patolojik tanılarına göre dağılımı incelendiğinde, 13'ünde (%14.4) endometrium kanseri, 12'sinde (%13.3) endometrial hiperplazi ve 65'inde (%72.2) endometrial polip belirlenmiştir. Endometrium kanseri olgularının ortalama yaşı ve menopoz sıklığı, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olgularının ortalama yaşı ve menopoz sıklığından anlamlı olarak yüksektir (her iki değişken için sırasıyla p=0.001 ve p=0.01). Endometrium kanseri olgularının ortalama boyu, endometrial polip olgularının ortalama boyundan anlamlı olarak kısadır (p=0.003); ortalama graviditesi, paritesi ve yaşayan çocuk sayısı endometrial polip olgularının ortalama graviditesinden anlamlı olarak fazladır (sırasıyla p=0.023, p=0.045 ve p=0.045). Endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olguları; ortalama vücut ağırlıkları, vücut kitle indeksleri, oral kontraseptif kullanım öyküleri, diabetes mellitus ve hipertansiyon sıklığı bakımından istatistiksel olarak benzerdi (sırasıyla p=0.491, p=0.184, p=0.524, p=0.398 ve p=0.160). Endometrial polip, endometrial hiperplazi ve endometrium kanseri olguları, istatistiksel olarak benzer serum ve endometrial doku endocan düzeylerine sahiptir (sırasıyla p=0.249 ve p=0.675). Sonuç: Literatür taramasında görüldüğü kadarıyla, bu tez çalışması, endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olgularındaki endocan düzeylerini ölçen ilk çalışmadır. Ancak, endometrium kanseri olgularındaki serum ve endometrial doku endocan seviyelerinin anlamlı olarak yükselmediği sonucuna varılmıştır. Bu çelişkili sonuç, çalışmanın yürütüldüğü kohortun nispeten küçük olması, uzun dönem verilerin olmaması, diabetes mellitus, hipertansiyon ve oral kontraseptif kullanan olguların çalışma dışı bırakılmaması gibi etkenlerden kaynaklanmış olabilir. Bu nedenle, endometrium kanserinin ayırıcı tanısında ve öngörülmesinde serum ve endometrial dokudaki endocan düzeylerinin bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını anlamak amacıyla, geniş ölçekli ve ileriye dönük çalışmaların planlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Endometrial kanser, endometrial hiperplazi, endometrial polip, endocan

Musa Büyük
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi çocuk psikiyatri polikliniğine konsülte edilen hastaların sosyodemografik özellikleri, konsültasyon istem nedenleri ve konulan psikiyatrik tanıların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde ayaktan ve yatarak tedavi gören çocuk ve ergenler için istenen psikiyatri konsültasyonlarının geriye dönük incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmada 01.01.2014-01.06.2018 tarihleri arasındaki sürede konsültasyonu istenen ayaktan ve yatarak tedavi gören hastaların kayıtları geriye dönük olarak taranmıştır. Araştırmacı tarafından Konsültasyon Bilgi Formuna; demografik özellikler, konsültasyon isteyen bölüm, konsültasyon istem nedeni, hastanın tıbbı tanısı, değerlendirme sonrası konulan psikiyatrik tanı ve önerilen tedavi verileri doldurulmuştur. Veriler SPSS 20.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: 4 yıl 6 aylık süre içinde ayaktan ve yatarak tedavi gören 818 çocuk ve ergen hastadan psikiyatri konsültasyonu istenmiştir. Değerlendirilen 818 hastanın %57.3'ü kız, %42.7'i erkek olarak bulunurken, olguların yaş ortalaması 11.53 ± 4.26 yıl olarak saptanmıştır. Olguların %52.9'unu yatarak tedavi gören, %47.1'ini ayaktan takip edilen hastalar oluşturmaktadır. En sık konsültasyon isteyen klinikler; sırasıyla genel pediatri (%38.8), çocuk acil (%17.4) ve çocuk nöroloji-nöroloji (%8.2) kliniğidir. Olguların %23.3'ü değerlendirilen kesitte psikiyatrik tanı almamıştır. Psikiyatrik tanılar; en sık %11.1 oranla uyum bozukluğu, ikinci sıklıkta %9.8 oranla depresif bozukluk, üçüncü sıklıkta %7.6 oranla dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılarıdır. Olguların % 11.5'inin intihar girişiminde bulunduğu saptanmıştır. Değerlendirilen olguların %52.9'una medikal tedavi uygulanmıştır. En sık %22.4'üne SSGI grubu antidepresanlar önerilmiştir. Sertralin (%14.7) en sık önerilen psikotropik moleküldür. Sonuç: Bu çalışmada, ayaktan veya yatarak tedavi gören hastalardan, psikiyatri konsültasyonu istenen çocuk ve ergenlerde, yüksek oranda psikopatoloji saptanmıştır. Konsültasyon sürecinin sağlıklı işlemesi bakımından klinikler arası işbirliğinin önemli olduğu düşünülmektedir. Çocuk acil servisinin en sık konsültasyon isteyen 2. birim olması dolayısıyla, acil servis ile işbirliğinin arttırılması ve acil servislerde psikiyatrik değerlendirme için fiziki şartların iyileştirilmesi önerilmektedir. Ülkemizde Türkiye Çocuk ve Genç Psikiyatrisi Derneği öncülüğünde, konsültasyonlar için ortak bir değerlendirme ve uygun tedavilerin yaygınlaşması adına KLP kılavuzu hazırlanmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Konsültasyon, Liyezon, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi,

Yunus Emre Avşar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartritli hastalarda fizik tedavi uygulamasına eklenen su içi egzersizin ağrı, kas gücü ve denge üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada diz osteoartriti olan hastalarda fizik tedavi uygulamalarına eklenen su içi egzersiz tedavisinin ağrı, denge ve kas gücü üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya diz OA tanısı konan toplam 73 hasta dahil edildi ve randomize olarak su içi egzersiz (n=35) ve kara egzersiz grubu (n=38) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Her iki gruba da haftada 5 gün toplam 15 seans semptomatik dizlerine yönelik sıcak paket, TENS, KDD içerikli fizik tedavi programı 3 hafta boyunca uygulandı. Su içi egzersiz grubuna fizik tedavi programıyla kombine olarak egzersiz havuzunda fizyoterapist eşliğinde haftada 5 gün, toplam 15 seans ve 30'ar dakika ( ısınma, su içi yürüme, EHA egzersizleri, kuadriseps güçlendirme egzersizleri, denge, alt ekstremite kaslarına germe egzersizleri ve soğuma) egzersiz programı uygulandı. Kara egzersizi grubuna ise fizik tedavi programıyla kombine olarak fizyoterapist eşliğinde haftada 5 gün, toplam 15 seans ve 30'ar dakika ( ısınma, yürüme, eha egzersizleri, kuadriseps güçlendirme egzersizleri, denge, alt ekstremite kaslarına germe egzersizleri ve soğuma) egzersiz programı uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrasında EHA, VAS, WOMAC, 6DYT, kinestetik denge cihazı ile statik ve dinamik değerlendirmesi, izokinetik dinamometre ile 90 ve 150 derece/saniye açısal hızlarda diz fleksor ve diz ekstensör pik tork değerleri kaydedildi. İstatistiksel analiz Windows için geliştirilmiş SPSS 18 ile yapıldı. Verilerin değerlendirilmesinde gruplar arası ortalama karşılaştırılırken test seçimini yapmak için normal dağılım Shapiro-Wilk testi ile, tanımlayıcı istatistikler ve gruplar arası ortanca farkının önemliliği test edilirken Mann-Whitney U testi, aynı grubun tekrarlayan ölçümlerini değerlendirmede Wilcoxon testi, iki kategorik verinin değerlendirilmesinde Ki kare testi kullanılmıştır. P <0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tedavi öncesi grupların demografik özellikleri, radyolojik evreleri benzerdi. Klinik değerlendirme parametrelerinden hareketle ilişkili VAS, WOMAC fonksiyon ve WOMAC total skoru su içi egzersizde daha düşük, 90 derece/ sn açısal hızda ölçülen diz ekstansör pik tork değeri su içi egzersiz grubunda daha yüksek olup, bunların dışındaki tüm parametreler (EHA, VAS-İ,VAS-G,WOMAC ağrı, WOMAC tutukluk, 6DYT, SBİ ve DBİ ve dieğr izokinetik ölçümleri) birbiriyle benzerdi. Tedavi sonrasında her iki grupta VAS ve WOMAC skorlarında anlamlı olarak azalma, 6DYT, SBİ ve DBİ' de iyileşmeler ve tüm açısal hızlarda izokinetik değerlerde anlamlı olarak olarak artış, sadece kara egzersizi grubunda EHA'da artma mevcuttu. Her iki grubun tedavi sonrası değerlerinin karşılaştırılmasında VAS-H, WOMAC ağrı, WOMAC fonksiyon, WOMAC total, SBİ, 90 derece/sn açısal hızda diz ekstansör pik tork değeri ve 150 derece/ sn açısal hızda diz fleksör pik tork değerlerinde su içi egzersiz grubu lehine anlamlı ilerlemeler mevcuttu. Sonuç: Fizik tedavi uygulamalarına eklenen su iç egzersiz programı ağrıyı azaltmada, statik dengeyi ve kas gücünü iyileştirmede kara egzersiziyle uygulanan fizik tedavi programına kıyasla erken dönemde daha etkili olabilir.

Başak Elif Dal
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00