
156
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
İnflamatuar bağırsak hastalıklarında oküler yüzey özellikleri
İnflamatuar bağırsak hastalıkları (İBH) olan ülseratif kolit (ÜK) ve crohn hastalıkları (CH) ekstraintestinal komplikasyonlara da neden olan hastalıklardır. Çeşitli göz komplikasyonları olan bu hastalıkların kuru göz ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü'nde CH (n=26) ve ÜK (n=31) ile takipli 57 hasta ile yapılmıştır. Kontrol grubu ise 29 sağlıklı bireyden oluşmaktaydı. Çalışmaya katılan tüm hastalara ve kontrol grubuna sırası ile Schirmer 1 testi, GYKZ ölçümü, korneal ve konjonktival floresein boyanma değerlendirmesi ve konjonktival impresyon sitolojisi incelemesi yapıldı. Son olarak da gözde sübjektif yakınmalar oküler yüzey hastalık indeksi (OSDİ) anketi uygulandı. Seksen altı birey üzerinde yapılan analizlerde Schirmer testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %56,1 iken kontrol grubunda % 10,3 olarak tespit edildi (p<0,001). GYKZ testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %52,6 iken kontrol grubunda % 20,7 olarak tespit edildi (p=0,004). OSDI anket skoru İBH hastalarında (15,25±7,31) kontrol grubuna göre (11,75±7,33) anlamlı olarak yüksekti (p=0,039). Oxford şemasına göre hafif-orta şiddette boyanma İBH grubunda (%54,4) kontrol grubuna (%6,9) göre daha fazla idi (p<0,001). Nelson evrelem sistemine göre İBH hastalarında %69 hastada evre 2 ve evre 3 impresyon sitolojisi düzeyi bulunurken, kontrol grubunda hiçbir bireyde evre 2 ya da 3 impresyon sitolojisi düzeyi tespit edilmedi (p<0,001). Schirmer testine göre, sadece 5-ASA kullanan grupta göz kuruluk sıklığı %55,8 iken, 5-ASA ve azathiopurin birlikte kullanan hastalarda %61,5 olarak tespit edildi (p=0,485). Hastalığın başlama zamanından geçen süre ile göz kuruluğu arasında ilişki tespit edilmedi. Sonuç olarak, Kontrol grubuna göre İBH grubunda göz kuruluğunun 3 kata yakın oranda daha fazla olduğu görüldü. İBH hastalarında her nekadar rutin göz muayenesi önerilmemesine karşın, bizim çalışmamızda hastaların %50'sinde göz kurluğu görülmesi bu hasta grubunda rutin göz muayenesine klinik pratikte yer verilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar bağırsak hastalığı, ülseratif kolit, crohn hastalığı, kuru göz.
Kolorektal adenokarsinomlarda wnt-3,β-katenin, mmp7, vegf, vimentin ve ki67 ekspresyonlarının patolojik evre ve diğer prognostik faktörler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi
Wnt yolakları hücre bölünmesi, hücre göçü, hücre farklılaşması ve hücre ölümünde rol alan geniş bir transmembran reseptör ailesi ve hücre içi sinyalizasyon sistemidir. Bu yolaktaki bozuklukların karsinogenezde ve kanser prognozunda önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Kolorektal karsinomlar sanayileşmiş ülkelerde en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerden en çok sorumlu olan kanserlerden biridir. Bu sinyal sistemi elemanlarının kolorektal adenokarsinomların prognozuna etkisi ortaya konabilirse bu proteinlere özgü kemoteröpatikler geliştirilebilecek ve bu yolaktaki proteinlerin ekspresyon düzeyi kolorektal adenokarsinomlarında prognostik faktörlerden biri olabilecektir. Bu çalışmada Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyonlarının kolorektal adenokarsinomlarda evre ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 1 Ocak 2012 ile 1 Ocak 2015 tarihleri arasında merkezimizde kolorektal adenokarsinom sebebiyle opere edilmiş 121 vakanın tümör blokları kullanıldı. Bu vakalardaki Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyon düzeyini belirlemek için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalaması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v18 kullanılarak hesaplandı. Tümördeki artmış nükleer β-katenin ve VEGF ekspresyon düzeyinin lenf nodu tutulumunu arttırdığı izlendi. Buna ek olarak artmış VEGF ekspresyonunun tümör evresini yükselttiği saptandı. Tümöral MMP7 ekspresyonunun, Ki67 proliferasyon indeksinin ve stromal vimentin ekspresyonunun mikroskopik derece, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ve tümör evresi ile ilişkisi olmadığı görüldü. Tümördeki nükleer β-katenin ekspresyonu ve VEGF ekspresyonunun birbirleri ile korele olduğu izlendi.
Retinitis pigmentosa hastalarında oksidatif ve antioksidatif stres markerlarının ölçülmesi
ÖZET Amaç: RP hastalarının klinik ve demografik özellikler tanımlamak ve RP hastalarının periferik kandaki antioksidan-oksidan durumu sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak amaçlandı. Gereç - Yöntem: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniveritesi Tıp Fakültesi polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük Retinitis pigmentosa tanısı alan 35 hasta, ikinci grupta ilk grupta yer alan hastalara aynı yaş grubunda ve cinsiyette 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm olgulara ayrıntılı oftalmolojik muayne yapıldı ve makula ve retina sinir lifi tabakası kalınlıkları ölçümleri yapılarak kaydedildi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubundan kan alınarak serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ölçüldü. Bulgular Çalışmaya Retinitis Pigmentosa tanısı konulmuş 35 hasta ile herhangi bir sistemik ve oftalmolojik hastalığı olmayan sağlıklı 33 kişi dahil edildi. Retinitis Pigmentosa hastalarının %57,1 'i erkek, %42,9 'u kadındı. Kontrol grubunun %54,5 'i erkek, %45,5'i kadındı. Yaş ortalamaları RP hastalarında 37,68±12,76 yıl iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 35,18±8,74 yıl idi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubu serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri açısından karşılaştırıldığında TAS, katalaz, seruloplazmin, albumin, total tiyol, nativ tiyol değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Retinitis pigmentosa hastalarında TOS, İMA, disülfid, indeks 1, indeks 2 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05 ). Sonuç Bu çalışma RP'li hastaların serumlarında oksidatif stres ve oksidatif hasarın devam ettiğine dair kanıtlar bulundu. Bununla birlikte, antioksidan-oksidan durumun RP'nin farklı evrelerinde nasıl ilerlediğini analiz etmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rutin hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında monosit/hdl oranı karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği böbrek fonksiyonlarının kalıcı kaybı ile karakterize,tedavisinde RRT lerinin kullanıldığı, inflamasyon ve oksidatif stres ile seyreden bir süreçtir. RRT alan hastalarda inflamasyon kardiyovasküler mortalite ile yakın bir ilişki içerisindedir. Son dönemde MHO nın yeni bir inflamasyon belirteci olabileceği ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amaç RRT olarak HD ve PD tedavisi alan hastalarda MHO nın karşılaştırlmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniğinde son dönem böbrek yetmezliği tanısı (SDBY) ile RRT alan 47 hasta dahil edildi. Hastalar HD tedavisi uygulanan ve PD uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hastalardan en az 3 ay ara ile bakılan mutlak monosit sayısı ve HDL kolesterol ortalamaları alındı. MHO 2 grup arasında karşılaştırıldı. Verilerin analizinde İBM SPSS Statistics 22.0 (IBM Corp., NY, USA) paket programı kullanıldı. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri incelendiğinde PD ve HD hastalarının medyan yaşları ve cinsiyet dağılımları benzerdi (p>0,05). HD ve PD hastalarında KBY etyolojisi açısından bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tam kan sayımları karşılaştırıldığında MCV HD grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. (p: 0,025). Diğer hemogram parametreleri her iki hasta grubunda benzer bulundu. Lipid parametreleri karşılaştırıldığında HDL kolesterol PD grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,036). Diğer lipid parametreleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Monosit/HDL kolesterol oranı HD hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,028 ). SONUÇ: HD hastalarında PD hastalarına göre monosit/HDL-kolesterol oranı anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Klasik ateroskleroz risk faktörlerinin benzer olduğu iki grup arasında MHO nın farklı bulunması bu parametrenin ateroskleroz gelişimi ve progresyonuna katkıda bulunabileceği düşünüldü.Bu çalışma RRT leri arasında MHO nın karşılaştıran ilk literatür çalışması olması nedeni ile önem arz etmektedir.
Diyabetli bireylerde sms müdahalesinin hastalık algısı ve tedaviye uyuma etkisinin değerlendirilmesi
Kronik hastalıklar bütün dünyada artış gösteren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kronik hastalıklar ile mücadelede bireylerin hastalık algısı ve tedavi uyumları önemli bir yer tutmaktadır. Müdahale tipindeki bu çalışmanın amacı Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ahmet Necdet Sezer Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran diyabetli bireylerde sağlık iletişim teknikleri ile hastalık algısı, sağlık davranışı ve tedaviye uyumun iyileştirilmesinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza katılan bireyler rastgele olarak, kontrol, bilgi ve motivasyon ve hatırlatma olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bir yıl boyunca bilgi içerikli ve motive edici mesajlar haftada bir sıklıkta gönderilirken hatırlatma mesajları günlük olarak gönderildi. Çalışmaya katılan bireylere ilk görüşmede yüz yüze ve çalışma sonunda telefonla görüşülerek tarafımızca hazırlanmış anket formu uygulandı. Görüşmelerde katılımcılara Tedavi Uyum Ölçeği ve Sağlık İnanç Modeli Ölçeği de uygulandı. Çalışma başlangıcında ve sonunda bireylerin metabolik değerleri Hastane Bilgi Sisteminden elde edildi. Çalışmamızda kontrol grubunun sağlık inancı ve tedavi uyumunda zaman içinde anlamlı değişim gözlenmezken hatırlatma ve bilgi gruplarında tedavi uyumunun ve sağlık inancının müdahale sonrası anlamlı artış gösterdiği gözlendi. Grupların HbA1c değerlerinde, hatırlatma ve bilgi gruplarında anlamlı olmasa da zaman içinde düşüş gözlendi. Çalışmamızda diyabetli bireylerde SMS müdahalesinin bireylerin sağlık inançları ve tedavi uyumlarını etkilediği gözlendi. Özellikle bilgi grubunda Sağlık İnanç Modeli Ölçeğinin tüm parametrelinde değişiklik saptandı. Ayrıca bilgi grubunda yer alan algılanan sağlık düzeylerinde iyileşme saptandı. Sağlık inancı ve tedaviye uyumdaki değişikliklerin, hem SMS içeriği ile, hem de içerikten bağımsız olarak hastalıklarını hatırlatıcı bir uyaran ile karşılaşmakla ilişki olduğu gözlendi. Planlanan müdahaleler esnasında bireylerin sağlık inancının belirli aralıklarla tekrar ölçülmesinin ve değişen sağlık inancına göre müdahalelerin düzenlenmesinin olumlu sonuçlar elde edilmesine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
İzoimmün hemolitik hastalığı olan yenidoğanlarda ivig tedavisinin uyuşmazlık tipine göre klinik seyrinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Yenidoğanlardapatolojik indirekt hiperbilirubinemi nedenleri içinde en sık görülenlerden biri anne ile bebek arasında ABO veya Rh uygunsuzluğu ile oluşan izoimmün hemolitik anemidir. Bu hastalarda tedavide verilen İntravenöz immünoglobulin, bilirubin yükselme hızını yavaşlattığı gibi maksimum bilirubin düzeylerini de düşürerek kan değişimi ihtiyacını azaltır. Bu çalışmada İVİG alan ve izoimmun hemolitik hastalığı olan yenidoğanların uyuşmazlık tipine göre (Rh, ABO, subgrup) İVİG tedavisinin klinik seyrini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tipteki çalışmamızda Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasındaki Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi kayıtlarında bulunan direk coombs poozitif Rh, ABO veya subgrup uyuşmazlığı tanısına sahip İVİG verilen yenidoğan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: 24 hastada (%48,98) uyuşmazlık tipi ABO olup bunların 22'si (%91,67) A kan grubuna 2'si (8,33) B kan grubuna sahip idi. 23 hastada (%46,94) Rh ve 2 hastada (%4,08) subgrup uyuşmazlığı saptandı. Coombs pozitifliği arttıkça İVİG verilme sayısı artmaktaydı. Eritrosit süspansiyonu veya kan değişim tedavisi oranı Rh uyuşmazlık grubunda, ABO uyuşmazlık olanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. İVİG tedavisi alan bebeklerde AO kan grubu uyuşmazlık sıklığı daha fazlaydı. Yine AO uyuşmazlığında Coombs pozitifliği oranı BO uyuşmazlığına kıyasla daha yüksek olduğu görüldü. Sonuç: İVİG tedavisi, izoimmun hemolitik anemi ve kan grubu arasındaki ilişki için yol gösterici olsa da kan grubu ile yenidoğanlardaki ABO uyumsuzluğu arasındaki olası ilişkinin değerlendirildiği çalışmaların planlanması gerekmektedir.
Diyabetik maküler ödemi olan hastalarda intravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası mikroperimetrik değişiklikler
AMAÇ : Diyabetik makuler ödem tedavisinde uygulanan intravitreal aflibercept tedavisi ile elde edilen görme keskinliği ve anatomik düzelmeye nöroretinal fonksiyonda iyileşmenin eşlik edip etmediğinin tespit edilmesi. GEREÇ VE YÖNTEM: Daha önce herhangi bir tedavi almamış diyabetik maküler ödem tanılı 32 hastanın 32 gözünün dahil edildiği prospektif girişimsel bir çalışma planlandı. Çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan hastalara beş ay aylık intravitreal aflibercept enjeksiyonu yapılmak üzere 6 ay takip edildi. Hastaların tedavi öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi, fundus fluoresein anjiografileri, optik koherens tomografileri (OKT), mikroperimetri ve mfERG'leri çekildi. Olguların her ay OKT'leri çekildi ve EİDGK'leri değerlendirildi. Ayrıca 3. ve 6. .ayda mikroperimetri ve mfERG'leri çekildi. BULGULAR : Başlangıçtaki ortalama EİDGK 0,73 logmar iken tedavi sonrası 3.ay ortalama EİDGK 0,57 logmar, 6.ay ortalama EİDGK'nin 0,33 logmar değerlerine yükseldiği saptandı (p<0,001). Göz içi basıncı değişimi istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,472). Başlangıç SMK ortalama 390,2 μm iken 3. ay SMK ortalama 289,7 µm, 6.ay ortalama SMK 242,6 μm olarak ölçüldü. SMK'da başlangıç değerleri ile 3.ay ve 6.ay değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü (p<0.001). OKT segmentasyon analizi verilerinde başlangıç değerleri ile 6.ay verileri kıyasladığında, S1MMK'da, RNFL tüm alanlarda (santral 1mm, iç halka, dış halka), GCL santral alanda, IPL santral ve dış halkada, INL tüm alanlarda, OPL santral alanda, ONL tüm alanlarda, IRL tüm alanlarda anlamlı incelmeler izlendi (her biri için p<0,050). Tedavi sonrası 6.ayda mikroperimetri testinde fiksasyon paternlerinde anlamlı düzelmeler izlendi. Maküler duyarlılık 8,2 dB'den 14,2 dB'e yükseldi ve anlamlı idi (p<0,001). Lokal defisit -10,3 dB'den -5,5 dB'e düştü ve anlamlı idi (p<0,001). 6.ayda mfERG çekimlerinde N1 amplitüdü 1.halka ve P1 amplitüdü bütün halkalarda anlamlı artışlar izlendi (her biri için p<0,050). 6.ayda mfERG çekimlerinde N1 dalgası implisit zamanı bütün halkalarda ve P1 dalgası 2.,3.,4. ve 5. halkalarda anlamlı azalma izlendi (her biri için p<0,050). SONUÇ : DMÖ'de intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanan hastalarda hem anatomik ve yapısal bütünlüğü gösteren OKT bulgularında hem de fonksiyonel ve nörofizyolojik düzelmeyi gösteren MP-1 ve mfERG bulgularında anlamlı düzelmeler olduğu görülmektedir. DMÖ patagonezinde günümüzde gittikçe öne çıkan nörodejenerasyonun etkisi düşünüldüğünde intravitreal antiVEGF tedavilerinin, MP-1 ve mfERG ile OKT'nin kombine edilerek nörofizyolojik etkilerinin değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Biyolojik ritim farklılıkları ile silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişki
İnsanlar sirkadiyen ritimler yönüyle, uyku-uyanıklık döngüleri, yaşam tarzları ve melatonin, kortizol ve vücut sıcaklığını da içeren biyolojik zamanlamalar açısından sabah tipi, akşam tipi ve ara tip olmak üzere 3 farklı tipte değerlendirilebilir. Kronotip adı verilen bu bireysel biyolojik ve davranışsal farklılıklar basitçe sabahlık-akşamlık ölçeği (SAÖ) ile test edilebilir. Bu ölçek bireylerin sirkadiyen ritimlerini ve kişilerarası biyolojik ritim değişikliklerini değerlendirmek için geliştirilmiştir. Silik nörolojik belirtiler (SNB) ise özgül beyin bölgesindeki bozuklukla ilişkili olmayan veya iyi tanımlanmış herhangi bir nörolojik sendromun bir parçası olmadığına inanılan, lokalize edilemeyen nörolojik anormallikler olarak tanımlanır. Bu çalışmada biyolojik ritim farklılıklarının SNB ile ilişkisinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Çalışmaya herhangi bir nörolojik ya da psikiyatrik bozukluğu olmayan, fiziksel ve nörolojik durumu etkileyen herhangi bir ilaç kullanmayan sağlıklı bireyler Afyon Kocatepe Üniversitesi öğrencileri arasından rastgele biçimde alınmış; bireylerin yaş, cinsiyet, eğitim gibi demografik verileri sosyodemografik veri formu ile belirlenmiştir. Çalışma için 50 sabah tipi ve 50 akşam tipi bireyin istatistiksel açıdan anlamlılık sağlamak amacıyla alınması hedeflenmiştir. Çalışmaya katılan gönüllü bireylere biyolojik ritimlerini belirlemek amacıyla SAÖ verilmiştir. Ardından psikopatoloji değerlendirebilmek amacıyla Psikiyatrik Semptom Tarama Ölçeği (SCL-90) uygulanmıştır. Sağlıklı bireylere bir psikiyatri araştırma görevlisi tarafından SNB'yi değerlendirmek amacıyla kısa bir muayene yapılmış ve bu muayene bulguları not edilerek hesaplama yapılmıştır. Değerlendirme sonucunda; SNB'nin akşam tipi ve sabah tipi olan gruplarda karşılaştırılmasında; duyu algılarının birleştirilmesi, motor koordinasyon, motor hareketlerin ardışık düzene sokulması, diğer testler alt grupları ve toplam SNB puanında sabah ve akşam tipleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Yalnız sağlıklı bireylerde yapılan bir çalışma olması göz önünde bulundurulduğunda bu sonuç beklenen bir sonuç olmuştur. SCL-90 bakılan iki grupta, akşam tipi olan grupta öfke ve somatizasyon alt gruplarında farklılık olduğu görülmüştür. Bu sonuç literatürdeki benzer çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Bununla birlikte SCL-90 alt gruplarından somatizasyon, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve kişiler arası duyarlılık (KAD) alt ölçek puanlarının ortalamaları ile SNB alt ölçeklerinden yalnızca motor belirtiler arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Bu ilişkinin açıklanabilmesi için yalnız sağlıklı bireylerde yapılan yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut ve akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarda yaşam kalitesi ve sosyal anksiyetenin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesini bozan hastalıklardan biridir. Uzun ağrılı epizodlar gibi semptomatik süreçlerin özellikle pediatrik grupta günlük aktiviteleri kısıtlayıpyaşam kalitesinde bir düşüşe sebep olması olasıdır. Literatürde akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli hastalarda yaşam kalitesi veya anksiyete düzeylerinin ölçüldüğü çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Çalışmada akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit tanılı çocuk hastalarda yaşam kalitesi ve anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundaki çocuklarla karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniklerinde takip edilen, 8-18 yaş arası, akut pankreatitli 20 hasta ve akut tekrarlayan pankreatitli 20 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çocuk alınmıştır. Çalışma grubunun yaş, cinsiyet, çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği ve Sosyal Anksiyete Ölçeği skorları kaydedildi. Grupların ortalama ve ortanca değerlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım uygunluğuna göre Bağımsız Grup T Testi, ANOVA, Mann Withney U ve Kruskal-Wallis testleri kullanıldı. Bulgular: Akut pankreatit grubu, akut tekrarlayan pankreatit grubu ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzer bulundu (p>0.05). Sosyal Anksiyete Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun toplam puan ortalamasının diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu (p<0.001).Çocuklarda Yaşam Kalitesi Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun fiziksel sağlık (p<0.001), psikososyal sağlık (p<0.001) ve toplam puan ortalamalarının (p<0.001) diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu. Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların ölçeklerden aldıkları puanlar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Tartışma Ve Sonuç: . Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu ve sosyal anksiyete skorlarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Literatür incelendiğinde alanda yapılan çalışmaların çok yetersiz olduğu gözlendi. Pediatrik grupta kronik pankreatit vakalarında yaşam kalitesinin sağlıklı gruplara göre daha düşük olduğu kaydedilmiştir. Akut pankreatit veya akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarında yaşam kalitelerinin düşük olması bu grupların uygun şekilde izlenmesi, tedavi edilmesive çocukların psikolojik durumlarının üzerinde durulması gerekliliğini göstermektedir. Klinisyenlerin bu konuda farkındalığının arttırılması ve hipotezin daha geniş çalışma gruplarında daha ileri çalışmalarla sınanmasını öneriyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Akut pankreatit, akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesi, çocuklarda sosyal anksiyete
Hiperreflektif noktalar tespit edilen diyabetik retinopatili hastalarda oksidatif, antioksidatif belirteçlerin ve inflamatuar sitokinlerin değerlendirilmesi
AMAÇ: Optik koherans tomografi ile hiperreflektif noktalar tespit edilen diyabetik retinopati ve diyabetik maküler ödem (DMÖ) tanılı hastalarda serumda oksidatif, antioksidatif belirteçlerin ve inflamatuar sitokinlerin düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Daha önce herhangi bir tedavi almamış DMÖ ve hiperreflektif noktalar (HRN) tespit edilen 31 hasta (grup-1), daha önce herhangi bir tedavi almamış izole DMÖ tespit edilen 29 hasta (grup-2) ve diyabetik retinopati tespit edilmeyen sadece diyabetes mellitus tanısı olan 28 hasta (grup-3) çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı anında, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi, optik koherens tomografileri (OKT) ile SMK (santral maküler kalınlık), SMV (santral maküler volüm), TMV (total maküler volüm), KK (subfoveal koroid kalınlığı) belirlendi ve tüm hastalardan bir biyokimya tüpüne kan alınıp santrifüj ile serum elde edilip -80° derecede saklandı. Hasta serumlarından TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye), VEGF (vasküler endotelyal büyüme faktörü), FGF (fibroblast büyüme faktörü) ve IL-1b (interlökin-1beta) düzeyleri ölçüldü. Üç hasta grubu OKT parametreleri ve biyokimyasal ölçümleri açısından istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 43'ü kadın (%48,9), 45'i (%51,1) erkek 88 hasta dahil edildi. Yaş ortalaması 56.29 ± 9,23 yıl idi. Gözlerin 64'ü fakik, 24'ü psödofakik idi. Yaş ve cinsiyet açısından üç grup arasında fark saptanmadı. Grup 1 ve 2'de EİDGK, grup 3'e göre istatistiksel olarak düşük idi. Grup-1'de SMK, SMV, TMV, TAS, TOS, VEGF ve FGF değerleri grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi. Grup-2'de SMK, SMV, TMV, VEGF ve FGF değerleri grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi. Grup-1'de TOS ve VEGF değerleri grup-2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi SONUÇ: Bu çalışma, hiperreflektif noktalar tespit edilen DMÖ'lü hastalarda oksidatif ve inflamatuar belirteçlerin daha yüksek olarak saptanması nedeniyle, optik koherens tomografide görülen hiperreflektif noktaların inflamatuar bir belirteç olabileceğini göstermektedir.