
23
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyi ile cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişki
Tip 2 diyabetin görülme sıklığı hızla artmakta ve kontrol edilemeyen kronik hiperglisemi ciddi komplikasyonlara yol açmaktadır. Cinsel işlev bozukluğu karmaşık bir patogenezi olan diyabetin yaygın fakat ihmal edilen komplikasyonlarından biridir. Magnezyum, glukoz homeostazisinde ve insülin duyarlılığında rol oynayan önemli bir hücre içi katyon olup tip 2 diyabetli hastalarda seviyelerinin düşük olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyleri ile cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan bu çalışmaya 167 tip 2 diyabetli ve 168 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 335 kadın dahil edildi. Serum magnezyum seviyeleri ölçüldü ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi puanları hesaplandı. Cinsel işlev bozukluğunu değerlendirmek için kadın cinsel işlev indeksinin Türkçe versiyonu kullanıldı. Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi skoru arasındaki ilişki araştırıldı. Tip 2 diyabetli hastalarda serum magnezyum düzeyleri ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeks skorları anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev indeksi puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon gözlendi (p <0,001, r = 0,453). Düşük plazma magnezyum konsantrasyonları, tip 2 diyabetli kadın hastalarda cinsel işlev bozukluğuna yol açabilir. Bu nedenle tip 2 diyabetli hastalarda magnezyum düzeyleri kontrol edilmeli ve bu gibi durumlarda magnezyum takviyesi tamamlayıcı tedavi olarak düşünülmelidir.
Hemodiyaliz hastalarında nutrisyon ve inflamasyon durumunun kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisi
Hemodiyaliz (HD), son dönem böbrek hastalığı (SDBH) tanısı alan hastalarda en sık uygulanan renal replasman tedavi yöntemidir. Hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler risk ve buna bağlı mortalitenin, malnutrisyon ve inflamasyon ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak, pratikte bu durumu değerlendirmek için kullanılan C-reaktif protein (CRP), albümin ve lökosit gibi inflamasyon ve malnutrisyon parametrelerinin, hastaların nutrisyonel ve inflamatuar durumlarının tespitinde yeterli olmadığı düşünülmektedir.Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının laboratuvar verilerine dayanarak hesaplanan Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru, Prognostik Nutrisyon İndeksi (PNI), Nutrisyonel Risk İndeksi (NRI), Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (Sİİ), Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) değerlerinin, HD hastalarında kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisini ortaya koymaktır. Bu çalışma, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Başkent Üniversitesi Alanya Uygulama ve Araştırma Hastanesi ve Özel Alanya Can Diyaliz Merkezi'nde 1 Ocak 2023 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında en az üç ay süreyle hemodiyaliz tedavisi görmüş, 18 yaşından büyük hastalar üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastalara ait hekim notları, laboratuvar sonuçları, tıbbi görüntüleme kayıtları, hemodiyaliz verileri ve patoloji raporları, ilgili hastanelerin otomasyon sistemleri aracılığıyla elde edilmiştir.2023 yılı Ocak ayına ait laboratuvar verilerinden hesaplanan hastaların parametreleri A olarak, 2024 yılı Ocak ayına ait verilerden ya da çalışma süresi içerisinde vefat eden hastalar için vefat tarihinden önceki son verilerinden hesaplanan parametreleri B olarak ifade edilmiştir. Controlling nutritional status skoru, prognostik nutrisyon indeksi, nutrisyonel risk indeksi nötrofil/lenfosit oranı, monosit/lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi ile hastaların mortalite ve kardiyovasküler sonlanımları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Çalışmamız, yaşları 22 ile 88 arasında olan, 96'sı (%39,3) kadın ve 148'i (%60,7) erkek olmak üzere toplam 244 olgu ile yapılmıştır. Hastalar, yaşayanlar, vefat edenler, yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olanlar ve yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olmayanlar olarak gruplara ayrılmıştır. Hastaların 31'i (%12,7) vefat ederken, 213'ü (%87,3) yaşamaktaydı. Hastaların 22'sinde yeni kardiyovasküler olay gelişmiş, 222'sinde ise yeni gelişen kardiyovasküler olay saptanmamıştır. MLR yüksek olanlarda mortalite oranı düşük olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Mortalite riski açısından cutoff noktası ≥0,36 VI olarak belirlenmiştir (duyarlılık %84,2; özgüllük %62,4). NLR yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek bulunmuştur. Cutoff noktası ≥3,43 olarak saptanmış (duyarlılık %86,8; özgüllük %53,1). Sİİ yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek saptanmıştır. Cutoff noktası ≥725,2 olarak tespit edilmiştir (duyarlılık %81,6; özgüllük %48,4). PNI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ≥8,95 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %75,6; özgüllük %63,2). NRI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ≥45,24 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %65,3; özgüllük %57,9). CONUT skoru normal, hafif, orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında mortalite oranları sırasıyla %1,3, %8,6, %31,1 ve %85,7 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile mortalite oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). MLR kardiyovasküler sonlanım riski açısından değerlendirildiğinde, cutoff noktası ≥0,36 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %77,3; özgüllük %36,5). NLR için ise cutoff noktası ≥3,9 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %68,2; özgüllük %52,3). Sİİ kardiyovasküler sonlanım açısından Ki-kare testinde anlamlı bulunmuş olsa da ROC Curve analizinde anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0,061). 2024 verileri incelendiğinde, CONUT skoru normal ve hafif düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında kardiyovasküler olay sıklığı sırasıyla %3,9, %7,8 iken orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olanlarda ise %19,2 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile kardiyovasküler olay sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p=0,010). Ek hastalık varlığına göre sağkalım durumu değerlendirildiğinde, hipertansiyon tanısı olanlarda olmayanlara göre mortalite oranı daha yüksek saptanmış ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Bu çalışmada, inflamasyon parametreleri olan monosit/lenfosit oranı, nötrofil/ lenfosit oranı ve sistemik immün-inflamasyon indeksi (Sİİ) ile hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler sonlanım ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Malnutrisyon parametreleri olan PNI, CONUT ve NRI'nın hemodiyaliz hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu belirlenmiş, ancak kardiyovasküler sonlanımların yalnızca CONUT skoru ile anlamlı ilişki gösterdiği tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, klinisyenlerin hemodiyaliz hastalarını değerlendirirken bu parametreleri kullanmalarının faydalı olabileceği ve bu parametrelerin kardiyovasküler hastalıklar ve mortalite açısından erken birer belirteç olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: mortalite, hemodiyaliz, Prognostik nutrisyon indeksi, Nutrisyonel risk indeksi, Controlling Nutritional Status (Nutrisyonel Durum Kontrolü) skoru, Sistemik immün-inflamasyon indeksi, Monosit/lenfosit oranı, Nötrofil/lenfosit oranı
Acil servis travma hastalarında travma şiddetinin peritravmatik stres ölçeği özelinde değerlendirilmesi
Bu çalışma, acil servise başvuran travma hastalarında travma şiddeti ile peritravmatik dissosiyatif tepkiler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Travma şiddeti Injury Severity Score (ISS) ile, dissosiyatif yanıt düzeyi ise Peritraumatic Dissociative Experiences Questionnaire (PDEQ) ile ölçülmüş; veriler tanımlayıcı, karşılaştırmalı, korelasyon ve regresyon analizleri yoluyla değerlendirilmiştir. Araştırmaya Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne travma nedeniyle başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 37,47 ± 14,95 yıl olup, %64'ü erkektir. Ortalama ISS skoru 7, PDEQ skoru ise 16 olarak saptanmıştır. Travma şiddeti arttıkça dissosiyatif tepkilerde anlamlı bir artış gözlenmiş, ISS değeri yüksek bireylerde PDEQ ≥20 olasılığı anlamlı düzeyde artmıştır (OR = 3,44; p = 0,004). ROC analizine göre ISS için AUC değeri 0,677 olarak bulunmuş, en iyi ayırıcı eşik değeri ISS = 10 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyet değişkeni dissosiyatif etkilenim açısından anlamlı bulunmuş, kadınlarda PDEQ skorları daha yüksek saptanmıştır. Çoklu regresyon analizinde ISS ve cinsiyet bağımsız parametre olarak öne çıkarken, yaşın etkisi anlamlı bulunmamıştır. AIS dağılımı ekstremite ve yüz bölgelerinde yoğunlaşmakta olup, baş-boyun travmalarında belirgin sayıda orta-yüksek şiddette yaralanma tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kadın cinsiyette travma şiddeti arttıkça stres düzeyi artmaktadır. Yaş ise stres düzeyini etkilememektedir. Yalnızca fiziksel travma şiddetinin değil, bireysel ve psikososyal değişkenlerin de peritravmatik dissosiyasyonun gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Acil servis ortamında travma sonrası psikolojik etkilenimi erken dönemde belirlemeye yönelik değerlendirmelerin yapılması, bütüncül sağlık hizmeti sunumu açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Dissosiyasyon; Travma Şiddeti; ISS Skoru; PDEQ; Acil Servis
Alanya eğitim ve araştırma hastanesi geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) Merkezi'ne başvuran kişilerin GETAT hakkındaki bilgi , tutum, davranış ve uygulama sonrası fayda düzeylerinin değerlendirilmesi
Günümüzde sağlık hizmetlerinden beklentiler değişmekte ve tedavide kişi merkezli ve bütüncül yaklaşımlara ilgi artmaktadır. Bununla birlikte geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) uygulamaları sağlık hizmetlerinde göz ardı edilmemesi gereken bir konumdadır. Bu çalışmada, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran bireylerin GETAT uygulamaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranış düzeylerini değerlendirmek ve uygulama sonrası algıladıkları fayda durumlarını belirlemek amaçlandı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, Kasım 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran iletişim engeli olmayan gönüllü katılımcılar üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılara sosyodemografik özelliklerini, GETAT hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını ve uygulama sonrası fayda düzeylerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 13 sorudan oluşan 4'lü likertle hazırlanmış Tamamlayıcı Tıpa Yönelik Tutum Ölçeği (TTTÖ) ve Görsel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Veriler Jamovi (v 2.6.25) istatistiksel analiz programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların %58'i GETAT'ı yardımcı yöntem olarak görmektedir ve en sık (%66) kupa tedavisini tercih etmektedir. İlk kez GETAT uygulaması yaptıranlar çoğunlukla kupa uygulaması (%74,5) için başvurmuşlardır. Katılımcıların ortalama ölçek puanı 23,9±5,1 bulunmuştur. GETAT'a yönelik düşünceler ölçek puanını anlamlı şekilde etkilemektedir (p=0,012). GETAT sonrası VAS skorları anlamlı şekilde düşük saptanmıştır (p=0,001). Çalışmamıza göre hirudoterapi ve kupa terapinin proloterapi uygulamasından fayda düzeyi daha yüksektir. Çalışma bulguları, GETAT uygulamalarına yönelik toplum farkındalığının arttığını ve bireylerin bu yöntemlerden anlamlı düzeyde fayda gördüğünü göstermektedir. Bu sonuçlar, GETAT uygulamalarının sağlık hizmetlerine bilimsel temelde, etkin ve güvenli şekilde entegre edilmesi ve yaygınlaştırılması için önemli bir veri sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Tamamlayıcı terapiler, geleneksel tıp, sağlık bilgisi, tutum ve davranış
Hemodiyaliz Hastalarında Modifiye CHA2DS2-VASc HSF Skorunun Yaşamı Tehdit Eden Olaylar ve Mortaliteyi Öngörmede Yeri
Kronik böbrek hastalığı (KBH), dünya genelinde giderek artan yaygınlığı ve yüksek morbidite-mortalite oranları ile önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu hastaların önemli bir bölümü yaşamlarını hemodiyaliz (HD) tedavisi ile sürdürmektedir. HD hastaları, KBH'nın erken evrelerinden itibaren çok sayıda komplikasyon ve ölüm riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle risk faktörlerinin erken dönemde tanımlanması ve etkili bir şekilde yönetilmesi büyük önem taşımaktadır. Modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skorunun prognoz ve mortalite ile ilişkisini araştıran çeşitli çalışmalar literatürde mevcuttur. Bu tez çalışmasında, hemodiyaliz hastalarında bu skorlama sisteminin miyokard enfarktüsü, kardiyak revaskülarizasyon ihtiyacı, inme gibi yaşamı tehdit eden olaylar ile tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngörme gücünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Çok merkezli ve retrospektif tasarıma sahip bu çalışmaya, 2023 yılına ait hastane verileri incelenmiş ve en az 3 aydır HD tedavisi almakta olan, 18 yaş ve üzeri 248 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yıl başındaki verilerine göre modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skorları hesaplanmış; takip eden 12 aylık süreçte gelişen miyokard enfarktüsü, perkütan koroner girişimler, koroner by-pass operasyonları, inme ve mortalite kayıtları analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %60,1'i erkek olup, yaş ortalaması 62,8±13,1 olarak belirlenmiştir. Ortalama skor 3,64±1,8 olup, %3,2'sinde kardiyak olaylar, %2,8'inde serebrovasküler olaylar, %11,3'ünde ise mortalite gözlenmiştir. CHA₂DS₂-VASc HSF skorunun ≥4,5 olması; hem mortalite (p=0,000) hem de serebrovasküler olay riski (p=0,002) açısından anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skoru, hemodiyaliz hastalarında özellikle serebrovasküler olay ve mortalite riskinin öngörülmesinde kullanılabilecek etkili ve pratik bir tarama aracı olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, CHA₂DS₂-VASc HSF, Prognoz, Mortalite
Büyüme çizgisi kırıklarının tanısında nokta bakım ultrasonografinin doğruluğunun değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, acil servise travma nedeni ile başvuran ve fizik muayenesinde büyüme çizgisi kırığı şüphesi olan pediatrik hastalarda, kırıklarının tanısı ve kırık özelliklerinin tanımlanmasında Point of Care Ultrasound (POCUS)'un etkinliğini direk grafi (XR) ile karşılaştırılarak ortaya koymaktır. Prospektif olarak yapılan bu tez çalışmasına acil servise travma nedeniyle başvuran, hayati tehlikesi olmayan, klinik bulguları stabil olan, fizik muayenede büyüme çizgisi kırık şüphesi olan 0-18 yaş arasındaki çocuk hastalar alındı. Hastaları değerlendiren ilk hekim POCUS muayenesi yaptı, ikinci hekim XR görüntülerini yorumladı. XR ve POCUS görüntülerinde kırık varlığı, fizise uzanımı, ekleme uzanımı açılanma, basamaklanma, kırık tipi, çıkık ve Salter-Harris (SH) sınıflaması değerlendirildi. POCUS'un XR'a göre doğruluğunu değerlendirmek için ROC (Receiver operating characteristic) analizi ve Kappa (κ) değeri kullanıldı. κ büyüklüğüne göre uyumluluk derecelendirildi. κ değerinin 0.75'ten büyük olması mükemmel uyum; 0.75-0.40 arası orta uyum; 0.40'ın altında olması ise zayıf uyum olarak kabul edildi. Çalışmaya 117 hasta alındı. Bu hastaların 85'inde kırık saptandı. XR ile karşılaştırıldığında POCUS'un kırığı saptamada sensitivitesi %97, spesifitesi %94, fizis kırığını saptamada sensitivitesi %94, spesifitesi %96, ekleme uzanan kırığı saptamada sensitivitesi %60, spesifitesi %71 bulundu. Açılanma, basamaklanma ve komşu kemik kırığı için sensitivite %100 olarak hesaplandı. POCUS'un XR'a göre kırıkların tiplendirilmesinde kappa değeri 0.881; çıkıkların tespit edilmesinde 0.742 bulundu. XR'da tespit edilen fizis kırıklarının 8'i (%50) SH tip II, 3'ü (%19) SH tip III, 5'i (%31) SH IV idi. SH sınıflamasında POCUS'un XR'a göre kappa değeri 0.682 bulundu. POCUS ile hastaların 30'unda (%26) dokuda hematom ve 5'inde (%4) hemartroz saptandı. Çocuklarda travmaya bağlı kemik kırıklarının görüntülenmesinde, fizise uzanan kırıkların saptanmasında POCUS'un duyarlılığı yüksektir. Aynı zamanda POCUS ile yumuşak doku yaralanmaları görüntülenebilir. Buna karşılık kırığın eklem içine uzanımında, çıkıkların tespit edilmesinde ve SH sınıflamasında XR ile POCUS arasında orta düzeyde uyum vardır. Anahtar Kelimeler: Fizis, kırık, çocuklar, direkt grafi, POCUS
Acil serviste kullanılan sedasyon ajanlarının optik sinir kılıf çapı üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışma, acil serviste sedasyon amacıyla kullanılan propofol ve ketaminin intrakraniyal basınç (İKB) üzerindeki etkilerini, oküler ultrasonografi (USG) ile optik sinir kılıf çapını (OSKÇ) değerlendirerek karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Prospektif olarak tasarlanan bu tez çalışmasına, 1 Kasım 2023 - 31 Mayıs 2025 tarihleri arasında acil servise başvuran ve sedasyon uygulanan 18 yaşından büyük oküler hastalık ve intrakraniyal patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Sedasyon öncesi (SÖ) ve sedasyon sonrası (SS) kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlendirildi. Oküler USG ile SÖ ve SS 5. dk'da her iki göz için OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 68 hastanın 31'ine (%46) sedasyon ajanı olarak ketamin, 37'sine (%54) propofol verildi. Ketaminin SÖ OSKÇ değeri sağ gözde 3,86±0,53 mm, sol gözde 3,89±0,49 mm, SS sağda 3,86±0,56 mm, solda 3,86±0,55 mm olarak ölçüldü. Propofolün SÖ OSKÇ değeri sağda 4,26±0,40 mm, solda 4,30±0,43 mm, SS sağda 4,16±0,44 mm, solda 4,16±0,47 mm olarak ölçüldü. Ketamin sedasyonu sonrası OSKÇ'de anlamlı bir değişim gözlenmedi (P>0,05). Propofol sedasyonu sonrası OSKÇ değerlerinde istatistiksel anlamda bir azalma gözlendi (P<0,05). Ketamin uygulanan hastaların sedasyon sonrası vital bulgularında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmadı (p>0,05). Propofol uygulanan hastalarda ise sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız ve SpO2 değerlerinde sedasyon sonrası düşme tespit edildi (p<0,05). Ketamin, OSKÇ ve vital bulgular üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmadığından hemodinamik açıdan unstabil ve/veya İKB artış şüphesi olan hastalarda güvenle kullanılabilir. Propofol ise OSKÇ üzerinde orta düzeyde, vital bulgular üzerinde ise büyük düzeyde azaltıcı etki göstermektedir. İKB artış şüphesi olan ve/veya hemodinamik açıdan unstabil olmayan hastalarda kullanılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Ketamin, propofol, intrakraniyal basınç, optik sinir kılıf çapı, ultrasonografi
Alfa lipoik asit ve nörotropik vitamin kullanan diyabetik nöropatili hastalarda retinal yapıların değerlendirilmesi
Tip 2 diyabetin görülme sıklığı hızla artmakta ve kontrolsüz kronik hiperglisemi, mikrovasküler komplikasyonlara yol açmaktadır. Diyabetik nöropati, sinir hasarıyla karakterize, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen yaygın bir komplikasyondur. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin antioksidan ve sinir koruyucu etkileri bilinmekte olup, son yıllarda bu bileşiklerin retinal yapılar üzerindeki olası etkileri de dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, diyabetik nöropatili tip 2 diyabet hastalarında alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin retinal gangliyon hücre tabakası (GCL) ve santral retinal kalınlık (CRT) üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Retrospektif olarak planlanan çalışmaya, poliklinik başvuruları taranan 1150 hasta arasından, tip 2 diyabet tanılı ve en az 6 aylık takip verisi bulunan diyabetik nöropatili 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar, tedavi almayanlar, yalnızca alfa lipoik asit kullananlar ve alfa lipoik asit ile nörotropik vitamin kombinasyonu kullananlar olarak üç gruba ayrıldı. Tüm hastaların 0, 3. ve 6. aylarda yapılan optik koherens tomografi (OCT) ölçümleri incelendi. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminlerinin GCL ve CRT üzerindeki koruyuculuğu araştırıldı. Alfa lipoik asit ve nörotropik vitamini kombinasyonu kullanan grupta, bilateral GCL ve CRT değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yapısal korunma sağlandı (p=0,0007 ve p<0,001; p=0,047 ve p=0,001). Sonuç olarak, alfa lipoik asit ve nörotropik vitaminler, diyabetli bireylerde retinal yapıların korunmasına katkı sağlayabilir ve diyabetik retinopatili hastalarda retinal koruyucu tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.
Osteoporozu olan hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği
Osteoporoz; genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin etkisiyle geliştiği düşünülen multisistemik bir kemik hastalığıdır. Toplum genelinde artan yaşlı nüfus ile birlikte sık görülmesi nedeniyle önemli bir halk sağlığı problemidir. Birçok sistem ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda gastrointestinal sistem ile ilişkisi de merak konusu olmuştur. Pankreas ekzokrin yetersizliği (PEY), pankreastan salgılanan sindirim enzimlerinin eksikliği ya da etkisizliği sonucu gelişen bir hastalıktır. Sebep olduğu malabsorbsiyon nedeniyle kemik sağlığını da olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Buradan yola çıkarak çalışmamızda osteoporoz hastalarında PEY sıklığının araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan çalışmaya osteoporozu olan 109 hasta ve osteoporozu olmayan 92 hasta olmak üzere toplam 201 postmenopozal kadın dahil edildi. Tüm katılımcılar pankreas ekzokrin yetersizliği için PEI-Q (Pancreatic Exocrine Insufficiency Questionnaire) anketi ile tarandı. Biyokimyasal parametreleri kaydedildi. Osteoporozlu hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği anlamlı düzeyde daha fazla bulundu (p=0.003). Ayrıca, PEI-Q skorları osteoporozu olan hastalarda daha yüksek hesaplandı (p=0.001). Osteoporozun erken tanısı ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi, sebep olduğu sonuçlardan dolayı önemlidir. PEY; sık görülen ancak farkındalığı az olan bir gastrointestinal hastalık olup, osteoporozun nedenlerinden birisi olabilir. Osteoporozlu hastalarda PEY'in araştırılması ve tedavi edilmesi, osteoporoz tedavisinde tamamlayıcı bir etki yaratabilir. Anahtar kelimeler: Osteoporoz, Malabsorbsiyon, Pankreas Ekzokrin Yetersizliği, PEI-Q Anketi
Yağlı karaciğeri olan hastalarda Hepatit B belirteçlerinin karaciğer fibrozisi üzerindeki etkisinin farklı skorlama sistemleri ile değerlendirilmesi
Giriş: Yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hepatit B (HBV) enfeksiyonu karaciğer fibrozisi gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Ancak bu iki patolojinin eş zamanlı varlığının fibrozis progresyonuna etkisi net değildir ve sonuçlar çelişkilidir. Bu çalışmanın amacı, karaciğer yağlanması olan bireylerde hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşma durumuna göre oluşturulan serolojik gruplar arasında karaciğer fibrozisinin non-invaziv skorlama sistemleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Gerekçe ve Yöntem: Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya, karaciğer yağlanması saptanan 286 hasta dahil edilmiştir. HBV ile hiç karşılaşmamış bireyler, HBsAg pozitif taşıyıcılar, HBV geçirmiş immün hastalar (anti-HBs ve anti-HBc pozitif) ile izole anti-HBc pozitif hastalar şeklinde dört gruba ayrılmıştır. Her bir hastanın demografik, klinik ve biyokimyasal verileri ile birlikte FIB-4, APRI, GPR ve NAFLD Fibrosis Skoru (NFS) hesaplanmış; serolojik gruplar arasında fibrozis skorları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Fibrozis skorları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir. FIB-4 ve NFS skorları en yüksek İzole Anti-HBc pozitif grupta, APRI ve GPR skorları ise en yüksek HBV taşıyıcısı grupta saptanmıştır. (p<0,01) HBV ile hiç karşılaşmamış ve geçirmiş immün bireylerin fibrozis skorlarının daha düşük olduğu görülmüştür. Tüm gruplarda yapılan korelasyon analizlerinde FIB-4 ile APRI ve NFS arasında %62-74 arasında orta- güçlü, FIB4- GPR arasında %54-24 arasında orta-düşük düzeyde korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Hepatit B taşıyıcılığı ve okkült HBV enfeksiyonu, yağlı karaciğer hastalarında fibrozis riskini artırabilir ve bu hasta grubunda daha dikkatli bir klinik yaklaşım gerekebilir. Non-invaziv skorların birlikte kullanımı, klinik karar sürecini destekleyebilir. Bulguların, biyopsi gibi altın standart yöntemlerle doğrulandığı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Steatotik karaciğer hastalığı, Hepatit B virüsü, Karaciğer fibrozisi