
23
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Acil servis travma hastalarında travma şiddetinin peritravmatik stres ölçeği özelinde değerlendirilmesi
Bu çalışma, acil servise başvuran travma hastalarında travma şiddeti ile peritravmatik dissosiyatif tepkiler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Travma şiddeti Injury Severity Score (ISS) ile, dissosiyatif yanıt düzeyi ise Peritraumatic Dissociative Experiences Questionnaire (PDEQ) ile ölçülmüş; veriler tanımlayıcı, karşılaştırmalı, korelasyon ve regresyon analizleri yoluyla değerlendirilmiştir. Araştırmaya Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne travma nedeniyle başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 37,47 ± 14,95 yıl olup, %64'ü erkektir. Ortalama ISS skoru 7, PDEQ skoru ise 16 olarak saptanmıştır. Travma şiddeti arttıkça dissosiyatif tepkilerde anlamlı bir artış gözlenmiş, ISS değeri yüksek bireylerde PDEQ ≥20 olasılığı anlamlı düzeyde artmıştır (OR = 3,44; p = 0,004). ROC analizine göre ISS için AUC değeri 0,677 olarak bulunmuş, en iyi ayırıcı eşik değeri ISS = 10 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyet değişkeni dissosiyatif etkilenim açısından anlamlı bulunmuş, kadınlarda PDEQ skorları daha yüksek saptanmıştır. Çoklu regresyon analizinde ISS ve cinsiyet bağımsız parametre olarak öne çıkarken, yaşın etkisi anlamlı bulunmamıştır. AIS dağılımı ekstremite ve yüz bölgelerinde yoğunlaşmakta olup, baş-boyun travmalarında belirgin sayıda orta-yüksek şiddette yaralanma tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kadın cinsiyette travma şiddeti arttıkça stres düzeyi artmaktadır. Yaş ise stres düzeyini etkilememektedir. Yalnızca fiziksel travma şiddetinin değil, bireysel ve psikososyal değişkenlerin de peritravmatik dissosiyasyonun gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Acil servis ortamında travma sonrası psikolojik etkilenimi erken dönemde belirlemeye yönelik değerlendirmelerin yapılması, bütüncül sağlık hizmeti sunumu açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Dissosiyasyon; Travma Şiddeti; ISS Skoru; PDEQ; Acil Servis
Alanya eğitim ve araştırma hastanesi geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) Merkezi'ne başvuran kişilerin GETAT hakkındaki bilgi , tutum, davranış ve uygulama sonrası fayda düzeylerinin değerlendirilmesi
Günümüzde sağlık hizmetlerinden beklentiler değişmekte ve tedavide kişi merkezli ve bütüncül yaklaşımlara ilgi artmaktadır. Bununla birlikte geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) uygulamaları sağlık hizmetlerinde göz ardı edilmemesi gereken bir konumdadır. Bu çalışmada, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran bireylerin GETAT uygulamaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranış düzeylerini değerlendirmek ve uygulama sonrası algıladıkları fayda durumlarını belirlemek amaçlandı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu araştırma, Kasım 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi GETAT Uygulama Merkezi'ne başvuran iletişim engeli olmayan gönüllü katılımcılar üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılara sosyodemografik özelliklerini, GETAT hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını ve uygulama sonrası fayda düzeylerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 13 sorudan oluşan 4'lü likertle hazırlanmış Tamamlayıcı Tıpa Yönelik Tutum Ölçeği (TTTÖ) ve Görsel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Veriler Jamovi (v 2.6.25) istatistiksel analiz programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların %58'i GETAT'ı yardımcı yöntem olarak görmektedir ve en sık (%66) kupa tedavisini tercih etmektedir. İlk kez GETAT uygulaması yaptıranlar çoğunlukla kupa uygulaması (%74,5) için başvurmuşlardır. Katılımcıların ortalama ölçek puanı 23,9±5,1 bulunmuştur. GETAT'a yönelik düşünceler ölçek puanını anlamlı şekilde etkilemektedir (p=0,012). GETAT sonrası VAS skorları anlamlı şekilde düşük saptanmıştır (p=0,001). Çalışmamıza göre hirudoterapi ve kupa terapinin proloterapi uygulamasından fayda düzeyi daha yüksektir. Çalışma bulguları, GETAT uygulamalarına yönelik toplum farkındalığının arttığını ve bireylerin bu yöntemlerden anlamlı düzeyde fayda gördüğünü göstermektedir. Bu sonuçlar, GETAT uygulamalarının sağlık hizmetlerine bilimsel temelde, etkin ve güvenli şekilde entegre edilmesi ve yaygınlaştırılması için önemli bir veri sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Tamamlayıcı terapiler, geleneksel tıp, sağlık bilgisi, tutum ve davranış
Hemodiyaliz Hastalarında Modifiye CHA2DS2-VASc HSF Skorunun Yaşamı Tehdit Eden Olaylar ve Mortaliteyi Öngörmede Yeri
Kronik böbrek hastalığı (KBH), dünya genelinde giderek artan yaygınlığı ve yüksek morbidite-mortalite oranları ile önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu hastaların önemli bir bölümü yaşamlarını hemodiyaliz (HD) tedavisi ile sürdürmektedir. HD hastaları, KBH'nın erken evrelerinden itibaren çok sayıda komplikasyon ve ölüm riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle risk faktörlerinin erken dönemde tanımlanması ve etkili bir şekilde yönetilmesi büyük önem taşımaktadır. Modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skorunun prognoz ve mortalite ile ilişkisini araştıran çeşitli çalışmalar literatürde mevcuttur. Bu tez çalışmasında, hemodiyaliz hastalarında bu skorlama sisteminin miyokard enfarktüsü, kardiyak revaskülarizasyon ihtiyacı, inme gibi yaşamı tehdit eden olaylar ile tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngörme gücünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Çok merkezli ve retrospektif tasarıma sahip bu çalışmaya, 2023 yılına ait hastane verileri incelenmiş ve en az 3 aydır HD tedavisi almakta olan, 18 yaş ve üzeri 248 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yıl başındaki verilerine göre modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skorları hesaplanmış; takip eden 12 aylık süreçte gelişen miyokard enfarktüsü, perkütan koroner girişimler, koroner by-pass operasyonları, inme ve mortalite kayıtları analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %60,1'i erkek olup, yaş ortalaması 62,8±13,1 olarak belirlenmiştir. Ortalama skor 3,64±1,8 olup, %3,2'sinde kardiyak olaylar, %2,8'inde serebrovasküler olaylar, %11,3'ünde ise mortalite gözlenmiştir. CHA₂DS₂-VASc HSF skorunun ≥4,5 olması; hem mortalite (p=0,000) hem de serebrovasküler olay riski (p=0,002) açısından anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, modifiye CHA₂DS₂-VASc HSF skoru, hemodiyaliz hastalarında özellikle serebrovasküler olay ve mortalite riskinin öngörülmesinde kullanılabilecek etkili ve pratik bir tarama aracı olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, CHA₂DS₂-VASc HSF, Prognoz, Mortalite
Osteoporozu olan hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği
Osteoporoz; genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin etkisiyle geliştiği düşünülen multisistemik bir kemik hastalığıdır. Toplum genelinde artan yaşlı nüfus ile birlikte sık görülmesi nedeniyle önemli bir halk sağlığı problemidir. Birçok sistem ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda gastrointestinal sistem ile ilişkisi de merak konusu olmuştur. Pankreas ekzokrin yetersizliği (PEY), pankreastan salgılanan sindirim enzimlerinin eksikliği ya da etkisizliği sonucu gelişen bir hastalıktır. Sebep olduğu malabsorbsiyon nedeniyle kemik sağlığını da olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Buradan yola çıkarak çalışmamızda osteoporoz hastalarında PEY sıklığının araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan çalışmaya osteoporozu olan 109 hasta ve osteoporozu olmayan 92 hasta olmak üzere toplam 201 postmenopozal kadın dahil edildi. Tüm katılımcılar pankreas ekzokrin yetersizliği için PEI-Q (Pancreatic Exocrine Insufficiency Questionnaire) anketi ile tarandı. Biyokimyasal parametreleri kaydedildi. Osteoporozlu hastalarda pankreas ekzokrin yetersizliği anlamlı düzeyde daha fazla bulundu (p=0.003). Ayrıca, PEI-Q skorları osteoporozu olan hastalarda daha yüksek hesaplandı (p=0.001). Osteoporozun erken tanısı ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi, sebep olduğu sonuçlardan dolayı önemlidir. PEY; sık görülen ancak farkındalığı az olan bir gastrointestinal hastalık olup, osteoporozun nedenlerinden birisi olabilir. Osteoporozlu hastalarda PEY'in araştırılması ve tedavi edilmesi, osteoporoz tedavisinde tamamlayıcı bir etki yaratabilir. Anahtar kelimeler: Osteoporoz, Malabsorbsiyon, Pankreas Ekzokrin Yetersizliği, PEI-Q Anketi
Hemodiyaliz hastalarında nutrisyon ve inflamasyon durumunun kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisi
Hemodiyaliz (HD), son dönem böbrek hastalığı (SDBH) tanısı alan hastalarda en sık uygulanan renal replasman tedavi yöntemidir. Hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler risk ve buna bağlı mortalitenin, malnutrisyon ve inflamasyon ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak, pratikte bu durumu değerlendirmek için kullanılan C-reaktif protein (CRP), albümin ve lökosit gibi inflamasyon ve malnutrisyon parametrelerinin, hastaların nutrisyonel ve inflamatuar durumlarının tespitinde yeterli olmadığı düşünülmektedir.Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının laboratuvar verilerine dayanarak hesaplanan Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru, Prognostik Nutrisyon İndeksi (PNI), Nutrisyonel Risk İndeksi (NRI), Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (Sİİ), Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) değerlerinin, HD hastalarında kardiyovasküler sonlanımlar ve mortalite ile ilişkisini ortaya koymaktır. Bu çalışma, Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Başkent Üniversitesi Alanya Uygulama ve Araştırma Hastanesi ve Özel Alanya Can Diyaliz Merkezi'nde 1 Ocak 2023 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında en az üç ay süreyle hemodiyaliz tedavisi görmüş, 18 yaşından büyük hastalar üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastalara ait hekim notları, laboratuvar sonuçları, tıbbi görüntüleme kayıtları, hemodiyaliz verileri ve patoloji raporları, ilgili hastanelerin otomasyon sistemleri aracılığıyla elde edilmiştir.2023 yılı Ocak ayına ait laboratuvar verilerinden hesaplanan hastaların parametreleri A olarak, 2024 yılı Ocak ayına ait verilerden ya da çalışma süresi içerisinde vefat eden hastalar için vefat tarihinden önceki son verilerinden hesaplanan parametreleri B olarak ifade edilmiştir. Controlling nutritional status skoru, prognostik nutrisyon indeksi, nutrisyonel risk indeksi nötrofil/lenfosit oranı, monosit/lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi ile hastaların mortalite ve kardiyovasküler sonlanımları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Çalışmamız, yaşları 22 ile 88 arasında olan, 96'sı (%39,3) kadın ve 148'i (%60,7) erkek olmak üzere toplam 244 olgu ile yapılmıştır. Hastalar, yaşayanlar, vefat edenler, yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olanlar ve yeni gelişen kardiyovasküler sonlanımı olmayanlar olarak gruplara ayrılmıştır. Hastaların 31'i (%12,7) vefat ederken, 213'ü (%87,3) yaşamaktaydı. Hastaların 22'sinde yeni kardiyovasküler olay gelişmiş, 222'sinde ise yeni gelişen kardiyovasküler olay saptanmamıştır. MLR yüksek olanlarda mortalite oranı düşük olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Mortalite riski açısından cutoff noktası ≥0,36 VI olarak belirlenmiştir (duyarlılık %84,2; özgüllük %62,4). NLR yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek bulunmuştur. Cutoff noktası ≥3,43 olarak saptanmış (duyarlılık %86,8; özgüllük %53,1). Sİİ yüksek olanlarda mortalite oranı daha yüksek saptanmıştır. Cutoff noktası ≥725,2 olarak tespit edilmiştir (duyarlılık %81,6; özgüllük %48,4). PNI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ≥8,95 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %75,6; özgüllük %63,2). NRI değeri yüksek olanlarda mortalite oranı daha düşük bulunmuştur. Cutoff noktası ≥45,24 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %65,3; özgüllük %57,9). CONUT skoru normal, hafif, orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında mortalite oranları sırasıyla %1,3, %8,6, %31,1 ve %85,7 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile mortalite oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). MLR kardiyovasküler sonlanım riski açısından değerlendirildiğinde, cutoff noktası ≥0,36 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %77,3; özgüllük %36,5). NLR için ise cutoff noktası ≥3,9 olarak belirlenmiştir (duyarlılık %68,2; özgüllük %52,3). Sİİ kardiyovasküler sonlanım açısından Ki-kare testinde anlamlı bulunmuş olsa da ROC Curve analizinde anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0,061). 2024 verileri incelendiğinde, CONUT skoru normal ve hafif düzeyde beslenme yetersizliği olarak gruplandığında kardiyovasküler olay sıklığı sırasıyla %3,9, %7,8 iken orta ve ağır düzeyde beslenme yetersizliği olanlarda ise %19,2 olarak bulunmuştur. CONUT skorundaki artış ile kardiyovasküler olay sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p=0,010). Ek hastalık varlığına göre sağkalım durumu değerlendirildiğinde, hipertansiyon tanısı olanlarda olmayanlara göre mortalite oranı daha yüksek saptanmış ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Bu çalışmada, inflamasyon parametreleri olan monosit/lenfosit oranı, nötrofil/ lenfosit oranı ve sistemik immün-inflamasyon indeksi (Sİİ) ile hemodiyaliz hastalarında kardiyovasküler sonlanım ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Malnutrisyon parametreleri olan PNI, CONUT ve NRI'nın hemodiyaliz hastalarında mortalite ile ilişkili olduğu belirlenmiş, ancak kardiyovasküler sonlanımların yalnızca CONUT skoru ile anlamlı ilişki gösterdiği tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, klinisyenlerin hemodiyaliz hastalarını değerlendirirken bu parametreleri kullanmalarının faydalı olabileceği ve bu parametrelerin kardiyovasküler hastalıklar ve mortalite açısından erken birer belirteç olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: mortalite, hemodiyaliz, Prognostik nutrisyon indeksi, Nutrisyonel risk indeksi, Controlling Nutritional Status (Nutrisyonel Durum Kontrolü) skoru, Sistemik immün-inflamasyon indeksi, Monosit/lenfosit oranı, Nötrofil/lenfosit oranı
Tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyi ile cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişki
Tip 2 diyabetin görülme sıklığı hızla artmakta ve kontrol edilemeyen kronik hiperglisemi ciddi komplikasyonlara yol açmaktadır. Cinsel işlev bozukluğu karmaşık bir patogenezi olan diyabetin yaygın fakat ihmal edilen komplikasyonlarından biridir. Magnezyum, glukoz homeostazisinde ve insülin duyarlılığında rol oynayan önemli bir hücre içi katyon olup tip 2 diyabetli hastalarda seviyelerinin düşük olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada tip 2 diyabetli kadın hastalarda serum magnezyum düzeyleri ile cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Kesitsel olarak planlanan bu çalışmaya 167 tip 2 diyabetli ve 168 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 335 kadın dahil edildi. Serum magnezyum seviyeleri ölçüldü ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi puanları hesaplandı. Cinsel işlev bozukluğunu değerlendirmek için kadın cinsel işlev indeksinin Türkçe versiyonu kullanıldı. Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev fonksiyon indeksi skoru arasındaki ilişki araştırıldı. Tip 2 diyabetli hastalarda serum magnezyum düzeyleri ve kadın cinsel işlev fonksiyon indeks skorları anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Magnezyum düzeyleri ile kadın cinsel işlev indeksi puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon gözlendi (p <0,001, r = 0,453). Düşük plazma magnezyum konsantrasyonları, tip 2 diyabetli kadın hastalarda cinsel işlev bozukluğuna yol açabilir. Bu nedenle tip 2 diyabetli hastalarda magnezyum düzeyleri kontrol edilmeli ve bu gibi durumlarda magnezyum takviyesi tamamlayıcı tedavi olarak düşünülmelidir.
Yapay zeka ile eritrosit morfolojilerinin incelenmesi
Giriş: Periferik yayma, hematoloji pratiğinde uzun yıllardır temel tanı yöntemlerinden biri olmuştur. Ancak gözlemciye bağımlı yorum farklılıkları ve zaman alıcı yapısı, yöntemin güvenilirliğini sınırlamaktadır. Son yıllarda yapay zekâ (YZ) destekli görüntü analizleri, bu sorunlara çözüm sunabilecek yenilikçi bir alan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, periferik yayma görüntülerinde YZ algoritmalarının kullanılabilirliğini ve elde edilen bulguların hemogram parametreleriyle, özellikle ortalama eritrosit hacmi (MCV) ile olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırmaya 286 hastadan elde edilen 1000 periferik yayma görüntüsü dahil edildi. Görüntüler 100x büyütmede dijitalleştirildi ve YOLOv8 algoritması ile eritrositler tespit edildi. Toplamda 298.043 eritrosit analiz edildi. Bulgular: YZ analiziyle elde edilen ortalama eritrosit alanı ile MCV arasında pozitif yönde, orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (ρ = 0.4297, p < 0.0001). Passing-Bablok regresyonu doğrusal uyum gösterirken, Bland-Altman analizi –0.37'lik ortalama fark ve –9.26 ile +8.53 arasında güven sınırları ortaya koydu.. Sonuç ve Öneriler: Bulgular, periferik yayma analizinde yapay zekanın yalnızca morfolojik değerlendirme için değil, laboratuvar parametreleriyle birlikte kullanıldığında da güçlü bir araç olabileceğini göstermektedir. Bu yaklaşım, özellikle anemi ve diğer hematolojik bozuklukların erken tanısında klinik uygulamaya değerli katkılar sunabilir. İleride yapılacak daha geniş ölçekli ve prospektif çalışmalar, yöntemin doğruluğunu ve klinik entegrasyon potansiyelini güçlendirecektir. Anahtar Kelimeler: Eritrosit morfolojisi, Yapay zeka, Periferik yayma, Ortalama korpüsküler hacim
Travmatik akciğer yaralanması olan hastaların EKG bulgularının analizi
Bu tez çalışmasının amacı, toraks travması tespit edilen ve klinik olarak kardiyak yaralanması olmayan hastalarda toraks travma şiddet skoru ile EKG bulguları ve laboratuvar sonuçlarını karşılaştırmaktır. Prospektif ve gözlemsel olarak planlanan bu çalışmaya, fizik muayene sonucu toraks travması tespit edilen ve toraks bilgisayarlı tomografi (T-BT) görüntülemesi yapılan 18 yaş üstü hastalar alındı. Klinik takibinde kardiyak yaralanması saptanan, özgeçmişinde iskemik kalp hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı. Tüm hastalardan EKG örnekleri alındı, Hs-Troponin I ve laktat düzeyi ölçüldü. Hastaların Toraks BT'leri Radyoloji tarafından yorumlanan sistemdeki raporlardan alındı. Hastaların toraks travmasının şiddet skoru (TTSS) hesaplandı. TTSS puan aralığına göre gruplandırıldı. Grup I'e TTSS: 0-5, Grup II'ye TTSS: 6-10, Grup III 'e TTSS: 11-15 olan hastalar alındı. Hastaların TTSS'sine göre EKG bulguları ve laboratuvar sonuçları karşılaştırıldı. Grup III (TTSS≥11) hastalarının troponin ve laktat düzeyleri Grup I ve Grup II'den yüksek bulundu (P=0.011). Kontüzyon gelişen hastalarda troponin (P=0.045) ve laktat (p= 0.003) düzeyi kontüzyon olmayan hastalardan yüksek bulundu. Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde, EKG'de en sık sinüs taşikardisi, voltaj düşüklüğü, sağ dal bloğu, uzun QTc, DIII'te negatif T dalgası ve sağ EKG'de V3R -V6R'da negatif T dalgaları tespit edildi. TTSS≥11 olan hastalarda voltaj düşüklüğü, sağ dal bloğu, uzun QTc, DIII'te negatif T dalgası ve V1-V6'da ardışık 2 derivasyonda negatif T dalgası daha sık gözlendi. Akciğer kontüzyonunda en sık aVR'de ST segment elevasyonu görüldü. Voltaj düşüklüğü ve sağ dal bloğu en sık hemopnömotoraks ve akciğer kontüzyonunda görüldü. Pnömotoraksta sağ dal bloğu ve sol aks sapması ile uzun QTc sık görülen bulgulardandı. Toraks travmasında TTSS arttıkça kan laktat ve troponin düzeyi artmaktadır. Aynı zamanda TTSS arttıkça EKG bulguları da artmaktadır. Travma sonucu oluşan akciğer kontüzyonu, pnömotoraks ve hemopnömotoraks EKG değişikliğine neden olmaktadır. Bu değişiklikler, pnömotoraks ve hemopnömotoraksta olduğu gibi göğüs kafesinde yer kaplayıcı lezyonların kalbin üzerindeki mekanik etkisine bağlı olabilir. Ayrıca, akciğer kontüzyonunda olduğu gibi akut pulmoner arter basınç artışı ile sağ kalp yüklenmesine bağlı olabilir. Anahtar kelimeler: Toraks travması, EKG, Toraks travma şiddet skoru, Akciğer kontüzyonu, hemopnömotoraks, pnömotoraks, Troponin I, Laktat
Kardiyorenal sendrom gelişen hastalarda inflamasyon durumununkardiyovasküler sonlanım, son dönem böbrek hastalığına ilerleyiş ve mortalite ile ilişkisi
Kardiyorenal sendrom, kalp ya da böbrekte gelişen akut veya kronik fonksiyon kaybının, karşı organda benzer bir disfonksiyonu tetiklediği çift yönlü bir patofizyolojik süreçtir. Kalpte ortaya çıkan yapısal veya fonksiyonel bozukluklar renal perfüzyonu azaltarak böbrek fonksiyonlarını bozar; azalmış glomerüler filtrasyon, sıvı retansiyonu ve toksik metabolit birikimi de kardiyak yükü artırarak kalp yetmezliğini ağırlaştırır. Bu karşılıklı etkileşimde inflamasyon, sürecin temel belirleyicilerinden biridir. Kronik inflamatuvar yanıt, her iki organda da hücresel hasar, fibrozis ve fonksiyonel kaybı hızlandırarak sendromun ilerlemesine katkı sağlar. Dolayısıyla inflamasyon, kardiyorenal sendromda yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda süreci başlatan, sürdüren ve kötüleştiren merkezi bir mekanizma olarak değerlendirilmektedir. Bu retrospektif çalışma, 1 Ağustos 2022 – 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında Alanya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji ve Kardiyoloji polikliniklerinde izlenen kronik kardiyorenal (Tip 2) ve kronik renokardiyak (Tip 4) sendrom tanılı toplam 101 hastayı kapsamaktadır. Kardiyorenal sendrom, Acute Dialysis Quality Initiative (ADQI) 16. Uzlaşı Raporu esas alınarak sınıflandırılmış; analize yalnızca kronik tipler dâhil edilmiştir. Tip 2 KRS, en az üç aydır kalp yetmezliği tanısı bulunan ve buna bağlı kalıcı böbrek fonksiyon kaybı (eGFH < 60 mL/dk/1.73 m2) gelişen hastaları; Tip 4 KRS ise kronik böbrek hastalığı (KDIGO Evre ≥ 3) tanısı olup izlemde ejeksiyon fraksiyonu (EF) < %60'a gerileyen olguları kapsamaktadır. İnflamasyon düzeyi, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO) ve sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII = [nötrofil × platelet]/lenfosit) kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu parametreler, sistemik inflamatuvar yanıtın göstergeleri olarak elealınmış ve kardiyak-renal fonksiyon değişimleriyle ilişkileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Katılımcıların ortanca yaşı 68 yıl olup, %81,2'si erkektir. İzlem süresince 6 hastada mortalite, 6 hastada son dönem böbrek yetmezliği (SDBY), 29 hastada ise akut kardiyovasküler hadise (AKVH) gelişmiştir. Kardiyak fonksiyon değerlendirmesinde olguların %36,6'sında EF azalmış, %48,5'inde değişmemiş, %14,9'unda artış gözlenmiştir. Renal fonksiyon açısından, glomerüler filtrasyon hızı (GFH) olguların %77,2'sinde azalmış, %20,8'inde artmıştır. İnflamatuvar belirteçlerin analizinde NLO, PLO ve SII düzeyleri mortalite ve SDBY gelişen hastalarda daha yüksek olmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (tüm p > 0,05). Ancak AKVH gelişen olgularda ikinci izlem NLO düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p = 0,025). ROC analizleri, inflamatuvar belirteçlerin klinik sonlanımları öngörmedeki ayırt edici gücünün sınırlı olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, inflamatuvar yanıtın kardiyorenal sendromun ilerleyişinde ve klinik sonuçlarında önemli bir rol oynadığı, ancak NLO, PLO ve SII gibi rutin parametrelerin bu süreci öngörmede tek başına yeterli olmadığı belirlenmiştir. Daha geniş örneklemli ve prospektif çalışmalar, inflamasyon temelli prognostik modellerin geliştirilmesine ve risk sınıflandırmasının güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Kardiyorenal sendrom, Kronik renokardiyak sendrom, Kronik kardiyorenal sendrom, İnflamasyon, Sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII), Nötrofil/lenfosit oranı (NLO), Platelet/lenfosit oranı (PLO), Ejeksiyon fraksiyonu (EF), Glomerüler filtrasyon hızı (GFH)
Kolorektal kanserlerde yapay zekâ ile belirlenen vücut kompozisyonunun prognostik etkisinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünya genelinde en sık görülen maligniteler arasında yer almakta ve yüksek mortalite oranlarıyla önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar vücut kompozisyonu parametrelerinin kanser prognozu üzerinde belirleyici olabileceğini ortaya koymuştur. Ancak manuel yöntemlerle yapılan ölçümler zaman alıcı ve gözlemciye bağımlı olduğundan, bu parametrelerin rutin klinik uygulamalara entegrasyonu sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda yapay zekâ (YZ) tabanlı otomatik segmentasyon yöntemi kullanılarak kolorektal kanserli hastalarda visseral adipoz doku (VAT) ve subkutan adipoz doku (SAT) hacimleri hesaplanmıştır. Bu parametrelerin sağkalım üzerindeki prognostik etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, 2022–2025 yılları arasında Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde kolorektal kanser tanısı alan 113 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinden elde edilen VAT ve SAT hacimleri, RECOMIA platformu kullanılarak derin öğrenme tabanlı otomatik segmentasyon yöntemiyle abdominal BT'nin tüm kesitleri üzerinden ölçülmüştür. Elde edilen veriler ROC, Kaplan–Meier ve Cox regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda yüksek SAT düzeyinin hem genel sağkalım (OS) hem de progresyonsuz sağkalım (PFS) açısından anlamlı biçimde koruyucu bir faktör olduğu saptanmıştır (OS HR=0,17, p=0,005; PFS HR=0,46, p=0,042). Çok değişkenli analizde de yüksek SAT bağımsız bir sağkalım avantajı göstermiştir. Buna karşılık VAT hacmi ve VKİ değerlerinin OS ve PFS üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, yapay zekâ destekli hacimsel analizle ölçülen SAT miktarı kolorektal kanserli hastalarda önemli bir prognostik belirteç olarak öne çıkmaktadır. YZ tabanlı otomatik segmentasyon, manuel ölçümlere kıyasla çok daha hızlı, tekrarlanabilir ve gözlemciden bağımsız sonuçlar sağlayarak klinik uygulamalara entegrasyon açısından önemli avantaj sunmaktadır. Bu sayede hasta risk sınıflamasının iyileştirilmesine ve kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: Kolorektal kanser, yapay zekâ, vücut kompozisyonu, subkutan adipoz doku, sağkalım