
Özel Hukuk (medeni Usul ve İcra İflas Hukuku) Anabilim Dalı
Ankara Hacı Bayram Veli University13
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Medenî Usûl Hukukunda istinafa başvuru, istinaf incelemesi ve istinaf mahkemesinin verebileceği kararlar
Medenî Usûl Hukukunda İstinafa Başvuru, İstinaf İncelemesi ve İstinaf Mahkemesinin Verebileceği Kararlar başlığını taşıyan çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Bu çalışmada, 2004 yılında gerçekleştirilen reformla kabul edilen istinaf kanun yolunun temel özellikleri ve aşamaları incelenmiştir.Birinci bölümde istinafın tarihi gelişimi, istinafın pozitif hukuktaki temelleri, istinafın temel özellikleri, amacı, konusu, kanun yolları arasındaki yeri ve istinafa tâbi mahkeme kararları incelenmiştir. Bu bölümde özellikle dar ve geniş istinaf sistemleri üzerinde durulmuştur.Tezin ikinci bölümde, istinaf başvurusu başlığı altında, sırasıyla istinafa başvuru hakkına sahip olanlar, istinaftan feragat, istinaf başvurusunun geri alınması, istinafa başvuru süresi, yetkili istinaf mahkemesi, istinafa başvuru şekli, katılma yoluyla istinaf, istinaf sebepleri ve istinaf talepleri incelenmiştir.Üçüncü bölümde, istinaf incelemesi ve karar başlığı altında, ön inceleme, asıl inceleme (tahkikat), sözlü yargılama ve karar aşamaları incelenmiştir. Bu bölümde ön inceleme başlığı altında ön incelemenin konusu ve sonuçları; asıl inceleme başlığı altında, istinaf incelemesinin nasıl yürütüleceği, incelemenin kapsamı, istinaf derecesinde yapılamayacak işlemler, istinafta dava malzemesi ve duruşma konuları ele alınmıştır. İstinaf mahkemesinin verebileceği kararlar başlığı altında ise, ön inceleme ve asıl inceleme sonunda verilebilecek kararlar, istinaf mahkemesinin geçici hukukî koruma kararı verip veremeyeceği ve istinaf mahkemesi kararının biçimsel özellikleri üzerinde durulmuştur.
Konkordatoda geçici mühlet kararının etkileri
Konkordatoda geçici mühlet, hukukumuz bakımından yeni bir kavramdır. 7101 sayılı Kanun değişikliği ile konkordato mühleti, geçici ve kesin mühlet olarak ikiye ayrılmıştır. Borçluya önce geçici mühlet, daha sonra ise şartları varsa kesin mühlet verilmektedir. Geçici mühlet, konkordatonun başarıya ulaşma ihtimâlinin bulunup bulunmadığının ve kesin mühlete karar verilmesi gerekip gerekmediğinin incelenmesi amacına hizmet etmektedir. Bu bağlamda mahkeme, geçici mühlet kararı ile birlikte konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olup olmadığının yakından incelenmesi amacıyla bir geçici konkordato komiseri görevlendirmektedir. Geçici mühlet kavramının İcra ve İflâs Kanunu'nda düzenlenmesi ile borçluya süratli bir hukukî koruma sağlanması amaçlanmaktadır. Mahkeme, İcra ve İflâs Kanunu'nda belirtilen belgelerin borçlu tarafından eksiksiz olarak ibraz edildiğini tespit ederse, geçici mühlete karar vermektedir. Bu bağlamda, mahkeme tarafından konkordato talebinin esasına girilmemekte, sadece şeklî bir inceleme yeterli olarak görülmektedir. Esasa yönelik asıl inceleme ise kesin mühlet aşamasında yapılmaktadır. Ayrıca geçici mühlete karar verilebilmesi için kural olarak duruşma yapılmasına gerek bulunmamakta, kesin mühlet hâkkındaki karar ise duruşmalı olarak verilmektedir Geçici mühlet, kesin mühletin sonuçlarını doğurmaktadır. Kesin mühletin alacaklıların hakları üzerindeki etkileri, borçlunun malvarlığı üzerindeki tasarruf yetkisine ve sözleşmelere etkileri, geçici mühlet bakımından da geçerlidir. Böylece kesin mühlet kararı verilmesi ile ortaya çıkabilecek sonuçlar, daha önceki bir aşamaya taşınmaktadır.
Terekenin iflas hükümlerine göre tasfiyesi
Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi, esasen iflâsa tabi olmayan terekenin, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilmesine imkân sağlayan bir yoldur. Bu açıdan, en yakın yasal mirasçıların tamamının mirası reddetmesi, mirasın hükmen reddedilmesi veya olağan usulle resmi tasfiye sırasında tereke mevcudunun borçları kar?ılamayacağının anla?ılması halinde, tereke, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir.Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi, Medeni Kanunda düzelenmi? olan resmi tasfiyenin bir türü olmakla birlikte, olağan usulle resmi tasfiyeden farklı özellikler ta?ır. Olağan usulle resmi tasfiyede amaç, terekeyi imkânlar nispetinde en az zarara sokmak, tereke mallarından sadece borçları kar?ılayacak olanları paraya çevirmek ve neticede, borçlar ödendikten sonra geriye kalan malların mirasçılara özellikle aynen intikalini sağlamaktır. ?flâs hükümlerine göre tasfiyede ise, mirasçıların değil, alacaklıların menfaati ön planda tutulduğundan, amaç, tereke mallarını, borçları kar?ılayıp kar?ılamadığına bakılmaksızın en uygun değerde paraya çevirmektir.??K m. 180'de, terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesinin bu Kanun hükümlerine göre gerçekle?tirileceği, bununla birlikte, Medeni Kanunun ?resmi tasfiyeye? ili?kin hükümlerinin saklı tutulduğu öngörülmü?tür. Ancak bu ifade, terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesinde, ?cra ve ?flâs Kanunu hükümlerinin bir kenara bırakılarak, yalnızca Medeni Kanun hükümlerinin uygulanacağı anlamına gelmemektedir.Terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesi, her ne kadar ?cra ve ?flâs Kanununun tasfiyeye ili?kin hükümleri çerçevesinde gerçekle?tirilecek olsa da, i?in mahiyeti gereği Kanunun tasfiyeye ili?kin hükümlerinin bazılarının aynen uygulanması mümkün değildir. Zira burada, gerçek anlamda terekenin iflâsına karar verilmesi söz konusu değildir. Ayrıca, terekesi tasfiye edilen borçlunun ölmü? olması sebebiyle, gerçek anlamda bir müflis de bulunmamaktadır.Terekenin ?flâs hükümlerine göre tasfiyesinde, ticaret mahkemesi ve icra mahkemesinin yerini sulh mahkemesi, iflâs idaresinin yerini ise tasfiye memurları alır. Olağan bir iflâs tasfiyesinde olduğu gibi, burada da iflâs dairesi bizzat görev yapmalı ve tasfiyenin karar organı olan alacaklılar toplantısı yapılmalıdır.En yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilen terekenin iflâs hükümlerine göre tasfiyesinden sonra geriye herhangi bir değer artarsa, bu değerler, sanki mirası reddetmemi?ler gibi hak sahiplerine, yani yasal mirasçılara verilir. Medeni Kanunda açıkça belirtilmemi? olsa da, bu durum, mirasın hükmen reddi ve olağan usulle resmi tasfiye sırasında tereke mevcudunun borçları kar?ılamaması sebebiyle yapılan iflâs hükümlerine göre tasfiyede de geçerlidir.ANAHTAR KEL?MELER:1) Tereke2) Resmî Tasfiye3) ?flâs Tasfiyesi4) Borca Batık5) Mirasın Reddi
Alacaklının talebi ile doğrudan doğruya iflas
Alacaklının talebi ile doğrudan doğruya iflas yolu, iflas takibine gerek olmadan doğrudan ticaret mahkemesinden iflasa tabi olan borçlunun iflasının istenebildiği bir yoldur. Bu yola başvurabilmek için iflasa tabi borçlunun alacaklısı olunması ve kanunda tahdidi bir şekilde sayılmış şartlardan bir tanesinin gerçekleşmiş olması gerekir.Davacı, alacaklı olduğunu ispatlaması gerekir. Bunun dışında hangi doğrudan doğruya iflas sebebine dayanmışsa, onu da ispatlamalıdır. Bu anlamda İcra ve İflas Kanunun 177/1 ve 2. maddedeki hallerin kesin olarak ispatlanması gerekmez. Mahkemede durumun yaklaşık olarak ispatlanması yeterlidir. Kanunda sayılmış doğrudan doğruya iflas sebebi dışında başka bir sebebe dayanılarak borçlunun iflası istenemez. Mahkeme borçlunun iflasa tabi olup olmadığını ise re'sen inceler. Borçlunun gerçek yada tüzel kişi olması arasında ise bir fark yoktur.Eğer bütün şartlar yerine gelmişse, mahkeme borçluya depo emri vermeden borçlunun iflasına karar verir.Master tezimizde, İcra ve İflas Kanunun 177, 179, 309/s, 309/t ve Türk Ticaret Kanunun 180/2, 182/1 maddelerinde düzenlenen hallerden bir tanesinin gerçekleşmesi durumunda, alacaklının iflasa tabi olan borçlusunun doğrudan doğruya iflasını Ticaret mahkemesinden isteyebileceği incelenmiştir.
Medeni Yargılama Hukukunda adalete erişim
Adalete erişim, tanımlanması kolay olmayan bir kavramdır. Adalete erişimin tanımlanmasında çoğunlukla izlenen yol, erişim kavramına odaklanarak engellerin kaldırılması ise de, erişilenin ne olduğu da büyük önem taşımaktadır. Zira, erişilenin ?adalet? olmadığı durumlarda, erişmenin anlamı kalmaz. Bu nedenle adaletin anlamının ve tarihsel süreç içerisinde geçirdiği değişimin gözlenmesi gerekmektedir. Adaletin, toplumun zaman içinde değişme ve gelişmesine paralel olarak değişken bir yapıya sahip olduğu görülse de, aynı zamanda toplumda asgari müşterekler belirlenerek de ortak bir adalet anlayışının benimsenmesi mümkündür.Adalete erişim kaynağını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen ?adil yargılanma hakkı?nda bulur, Türk Hukuku bakımından ise, Anayasamızın her şeyden önce sosyal bir hukuk devleti olduğunu vurgulayan, 2. maddesi ile 5., 9., 10., 36. ve 141/4. maddeleri ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 77. maddesinde adalete erişimi destekleyen temel düzenlemelere yer verildiği görülmüştür. En temelde, hak arama özgürlüğünün gerçekleştirilmesi ve medeni yargılama hukukunda günümüzde yaşanana sorunlarının çözümünde göz önüne alınması büyük önem taşıyan usul ekonomisi ilkesinin uygulamada medeni yargılama hukukunda hakim ilke haline gelmesi sayesinde adalete erişiminin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.Medeni yargılama hukukunda günümüzde adalete erişim bakımından üç ana engel karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, fiziki engeller, mahkemelerin konumu ve yapısal koşulları ile ilgili engellerdir. Engellerden bir diğeri, objektif engellerdir be bunlar da masraf, gecikme ve karmaşıklıktır. Son olarak sübjektif engeller gelmektedir. Sübjektif engeller ile kastedilen ise, kişilerin kendilerinden kaynaklanan, psikolojik veya kültürel koşullarıdır. Adalete erişimin önündeki engellerin sosyal devlet eliyle ortadan kaldırılması ve olumsuz koşulların düzeltilmesi gerekliliği, adalete erişimin günümüzde bir insan hakkı olarak tanınması ve devlete pozitif görevler yükleyen sosyal bir hak olarak ortaya çıkmasının bir sonucudur. Günümüzde, adalete erişim hakkı, en temel insan haklarından biri olarak uluslar üstü bir nitelik kazanmıştır.
Uluslararası tahkimde zararın değerlendirilmesi
Uluslararası tahkimde zararın değerlendirilmesi adını verdiğimiz bu çalışmanın amacı, uluslararası tahkim olarak nitelediğimiz yatırım ve ticari tahkim uygulamalarında zararın değerlendirilmesinde kullanılan kavramlar, temel prensipler, ulusal ve uluslararası düzenlemeler ile uluslararası zararın değerleme yöntemlerinin tahkim kararları ışığında bir çalışmada ayrıntılı olarak incelenmesiydi. Zararın değerlendirilmesi kurumu, uluslararası ticari ve yatırım tahkimi bakmından, uyuşmazlığın sözleşme veya haksız fiilden kaynaklanmasından dolayı bir çok senaryo dahilinde şekillenebileceğinden ulusal veya uluslararası tahkim yargılamasında çok az kaynakta çerçevesi çizilebilmiştir. Türk Hukuku perspektifinden gelişmekte olan tahkim yargılaması açısından; uluslararası uygulamalarda gerek Anglo-Sakson hukuk sitemi olsun gerekse de Kıta Avrupasındaki tahkim yargılamasına özgü zararın değerlendirilmesi kavramlarını Türk Hukukunda kullanılan kavramlarla birlikte ele almaya çalıştık.
Medeni Usûl Hukukunda tasarruf ilkesi
Tasarruf ilkesi, medenî yargılama hukukuna ilişkin önemli bir ilkedir. Bu ilke, medenî yargılama hukuku sisteminde, davanın başlatılması, dava konusunun belirlenmesi, davanın yürütülmesi, davanın sona erdirilmesi ve kanun yoluna başvurulmasında taraf özgürlüğünü belirtmektedir. Dolayısıyla tasarruf ilkesinin medenî yargı faaliyetinin kapsamına ilişkin olduğu sonucuna varılacaktır. Vakıa ve delil sahasında ise taraf egemenliğini belirten taraflarca getirme ilkesi kullanılmaktadır.Bu ilkenin temelinde anayasanın hak arama özgürlüğü bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılması ile bir yargısal faaliyet başlayacak ve yargı organı taraf talebine ilişkin yargılama faaliyetini görmek zorunda olacaktır. Bu yargısal faaliyetin konusunu taraf belirleyecek ve yargılama faaliyeti kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar da dava konusu ile yargısal faaliyetin kapsamına ilişkin işlemlerde bulunma özgürlüğüne sahip olacaktır. Yargı organının görevi ise, istenilenlere bağlı kalarak hukuku uygulamak, yargılamayı görmek ve uyuşmazlığı çözmek olacaktır.
Anglo-Amerikan ve Kıta Avrupası medenî yargılama sistemlerindeki yeni gelişmeler ve Türk Hukuku ile karşılaştırılması
Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan Hukuk Sistemi medeni yargılamasında sistemin işleyişine ilişkin bir çok sorun yaşanmakta olduğu bir gerçektir. Her iki sistemde de, sorunların giderilmesine ve sistemin iyi işlemesine olanak sağlayacak önemli değişiklikler ve reformlar yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Her iki sisteme dahil ülkelerin medeni yargılama hukuklarında bu anlamda çok önemli gelişmeler kaydedilmiştir. İki büyük hukuk sistemi, Kıta Avrupası Hukuk Sistemi ve Anglo-Amerikan (Common Law-Ortak Hukuk) Hukuk Sistemi medenî yargılaması arasındaki ayırıma ilişkin olarak günümüzde hâlâ birçok gerekçe öne sürülmektedir. Ancak, yargılamanın yapısı noktasından bakıldığında, bu ayırım değerini kaybetmektedir. Bunun sebebi, bir çok ülkenin medenî yargılama hukukunda varolan benzer sorunların ve bunların giderilmesine ilişkin olarak gerçekleştirilen reformların, yapısal yargılama modellerinin sınıflandırılmasında kullanılmakta olan farkları azaltmış olması ve esasında yargılamanın yapısı üzerinde birbiri ile uyumlu ve benzer uygulamaları ve sonuçları ortaya koymuş olmasıdır. Bugüne kadar birbirinden hayli farklı görünen bu iki büyük sistem, medeni yargılamanın sorunlarının çözümü noktasında, adalete erişimin kolaylaştırılması ve adil yargılamanın gerçekleştirilmesi amacıyla karşılıklı bilgi ve tecrübe alışverişinde bulunmaya hatta, daha da ileri giderek kendi yapılarının özelliğini oluşturan çok farklı kavram ve kurumları karşılıklı olarak benimsemeye başlamışlardır. Avrupa Birliği içinde ve dünya genelinde hukukun yeknesaklaştırılmasına ilişkin global bir hareket ve iki büyük hukuk sistemine dahil muhtelif hukuk düzenleri arasındaki temel farklılıkların ortadan kaldırılması yolunda görüş birliği oluşmuş ve çok farklı yargılama sistemlerinin yeknesaklaştırılmasına doğru dikkat çekici bir ilerleme kaydedilmiştir. Öte yandan, Anglo-Amerikan medeni yargılama sistemine dahil ülkelerde son zamanlarda gerçekleştirilen reformlar Kıta Avrupası Sistemi'nde yapılanlarla uyum içinde olup, medenî yargılama usûlleri ve kurumları bakımından benzer bir uyum ve yakınlaşma da görülmüştür
Senetle ispat konusunda Fransız Hukukundaki gelişmeler Türk ve Cezayir Hukuku ile karşılaştırma
Çalışmada, Fransız hukukunda senetle ispat konusundaki gelişmeler in-celenmiş; ayrıca Türk ve Cezayir Hukukuyla da karşılaştırma yapılmıştır. Bel-ge ve onun daha özel hali olan senet tüm yargılama sistemleri bakımından önemli bir delildir. Ancak, bazı yargılama sistemlerinde, belgeye veya onun da-ha özel hali olan senede özel bir önem verilmiştir. Bu çerçevede Fransız ve Türk hukukunda senet, medeni yargılama hukukunda kesin delil olarak kabul edil-miştir.Fransız hukukunda ve aynı şekilde Türk hukukunda, hukukî işlemlerin belirli bir miktarı geçmesi halinde senetle ispat edilmesi zorunludur. Ancak, bu kuralın bazı istisnaları da kabul edilmiştir. Maddi ya da manevi olarak senet alınmasının imkansız olması durumunda, senetle ispat kuralına istisnalar geti-rilmiş, takdiri delillerle ispat da kabul edilmiştir. Fransız hukuku, senetle ispat konusunda geleneksel olarak öncü bir role sahiptir. Türk hukukunda da deliller ve senetle ispat konusu Fransız hukuku esas alınarak düzenlenmiştir. Türk me-deni yargılama hukuku, İsviçre hukukuyla yakınlık göstermesine rağmen, ispat ve deliller bakımından Fransız hukukuyla neredeyse aynı yönde düzenleme ya-pılmış bulunmaktadır. Fransız hukukunda keşif ve bilirkişi dışındaki deliller, Medeni Kanun'da düzenlenmiş; keşif ve bilirkişi ise, hâkimin araştırma faaliye-tinden kabul edilerek medeni yargılama kanunu içinde düzenlenmiştir. Türk hukukunda ise, senet de dahil tüm deliller medeni yargılama kanununda düzen-lenmiştir. Bu düzenleme farklılığı dışında hükümler benzerdir.Senedin delil gücü ile ilgili kurallarda bugüne kadar çok önemli değişik-likler olmamakla birlikte, uygulama alanının yargı kararlarıyla genişlediği gö-rülmektedir. Bu konuda yapılan en önemli değişiklik, elektronik belgelerin delil değeri hakkındadır. Tekniğin gelişmesi ile birlikte, bir kağıt veya cisim üzerinde yazılı olmayan bu tür belgelerin delil değeri düzenlenmiş, güvenli elektronik imzalı belgeler senet kabul edilmiştir.Türk ve Fransız hukukunda senetle ispat konusundaki bu yakınlık, aynı şekilde Cezayir hukukunda da söz konusudur. Cezayir hukukundaki düzenle-meler, Fransız hukukuyla neredeyse tamamen aynıdır.
Medeni Usul Hukuku yönünden elektronik adli iletişim
Bilgisayar ve internet teknolojilerinin gelişimine bağlı olarak devletlerin yargı sistemlerinde bilgisayarlardan yararlanma amacıyla oluşturdukları projeler hız kazanmıştır. Çalışma kapsamında yargı düzeninde gerçekleşen bu elektronik gelişmeler, mahkemeler ve yargılamaya katılan taraflar arasında adli bağlayıcılığı bulunan elektronik iletişim kapsamında ele alınmıştır. Bu kavrama ?Elektronik Adli İletişim? denilmektedir. Elektronik adli iletişim elektronik adaletin; elektronik adalet ise elektronik devletin bir uzantısıdır.Nasıl ki kâğıt ortamındaki imzalı belgelerde, imzanın belge sahibinin kimliğini tespit etme işlevi varsa; elektronik imzalı belgelerde de, elektronik imzanın bu işleve sahip olduğu söylenebilir. Bu nedenle elektronik ortamda gönderilen elektronik belgeler, elektronik imzalar ve elektronik sertifikalar üçüncü bölümde genel bir değerlendirme altında incelenmiştir.Klasik yargı düzeninde mahkemeler ve yargılamaya katılan taraflar arasındaki iletişim kâğıt ortamında sürmekte iken, elektronik iletişim ile birlikte kâğıt belgeler yerini elektronik belgelere bırakacaktır. Bu nedenle elektronik belgelerin tıpkı kâğıt ortamındaki belgeler gibi hüküm ifade etmesinin sağlanması gerekmektedir. 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu, güvenli elektronik imzalı belgelerin senet hükmünde olacağını düzenlemişken, elektronik ortamda düzenlenmiş belgelerin yazılı şekil şartını sağlayıp sağlamayacakları yönünde her hangi yenilik getirmemiştir. Oysa Adalet Bakanlığı'nın yürüttüğü Ulusal Yargı Ağı Projesi kapsamında davaların elektronik ortamda açılması imkânı tanınmaktadır. Çalışmamızda elektronik ortam yolu ile dava açılabilmesi için yapılması gerekli düzenlemeler, bu konuda mevzuatında önemli değişiklikler yapmış Alman Hukuku örneklenerek değerlendirilmeye çalışılmıştır
Menkul rehninin paraya çevrilmesi
Çalışmamız İcra ve İflâs Kanunu m. 145, 146, 147, 150/e, 150/f, 150/h, 151 ve 152'de düzenlenen ?Menkul Rehninin Paraya Çevrilmesi?ni içermektedir. Rehin ilişkisi çerçevesinde ekonomik olarak sıkıntıda olan kişi, aldığı borca karşılık kendine veya başkasına ait bir mal üzerinde, borcunu ödeyeceği ve rehni geri alacağı inancıyla alacaklı lehine rehin kurabilmektedir. Böylece alacaklıya borcun ödenmemesi hali için güvence sağlamış olmaktadır. Ancak rehin, alacağın tamamını temin etmekte olduğundan borcun çok küçük bir miktarı dahi ödenmemiş olsa, alacaklının rehinden alacağını tahsil etme hakkı gereği, rehnin paraya çevrilmesi gündeme gelmektedir. Taraflar bu şekildeki bir rehin sözleşmesini hem menkul hem de gayrimenkuller için yapabilmektedirler.Bizim yüksek lisans çalışmamızda ise, sadece menkul rehninin paraya çevrilmesi ayrıntılarıyla incelenmiştir. Çalışmamızda İcra ve İflâs Kanunu hükümlerinin yanı sıra, menkul rehninin paraya çevrilmesinde önemli bir etken olan taşınır rehninin kuruluşu ilkeleri ve hükümleri doğrultusunda Türk Medeni Kanunu'nun 939- 961. maddelerini de ayrıntılı olarak inceleme gereği duyulmuştur. Menkul rehninin kurulmasının ve hükümlerinin işleyiş sürecinde paraya çevrilme işleminden önce gelmesi nedeniyle çalışma planı içinde öncelikle Türk Medeni Kanun çerçevesinde genel olarak menkul rehninin ilkelerine ve ardından rehin tiplerine göre de kuruluşuna ve hükümlerine yer verilmiştir. Bununla birlikte menkul rehni türleri karşılaştırmalı olarak açıklanmış, takip aşaması ise geçerli olarak kurulan bir menkul rehninin olduğu varsayılarak, türlerine göre gruplandırılma yapılmadan anlatılmıştır.Anahtar Kelimeler: Menkul Rehni, Menkul Rehninin Kuruluşu, Menkul Rehninin İlkeleri, Menkulün Paraya Çevrilmesi, İcra Hukukunda Rehin.
Bireysel ve Toplu İş Hukukunda tespit davaları
Tespit davaları, bir hukuki ilişkinin varlığı ya da yokluğunun veyahut içeriğinin tespiti için açılan davalardır. Bir belgenin sahteliği de tespit davasına konu olabilir. Tespit davasının türleri müspet ve menfi tespit davasıdır. Bir hukuki ilişkinin unsurları hakkında ayrı ayrı tespit davası açılamayacağı gibi maddi vakıalar da tespit davasına konu edilemez. Bir davada delil olarak kullanılabilecek ya da iddia ve savunma olarak ileri sürülebilecek hususlarda da tespit davası açılamaz. Davacının tespit davası açmakta hukuki bir yararı bulunması gerekmektedir. Hukuki koruma başka bir dava ile sağlanabiliyorsa tespit davası açmakta hukuki yarar bulunmadığından, eda davası açılabilecek hallerde kural olarak tespit davası açılamaz. Fakat tespit davasının açılması, açık bir yasa hükmüyle tanınmışsa hukuki yararın bulunup bulunmadığı ayrıca araştırılmaz.Tespit davaları, usul hukukunda bir kanun hükmüyle açıkça düzenlenmese de birçok kanunda tespit davalarına yer verilmiştir. İş mevzuatında da bu düzenlemeleri görmek mümkündür. Örneğin 2822 sayılı Kanun'un 46. maddesine göre bir grev veya lokavtın kanun dışı olup olmadığının tespiti, 60. maddeye göre uygulanmakta olan bir toplu iş sözleşmesinin yorumundan doğan uyuşmazlıkların çözümü için tespit davası açılabilir. Doktrin ve yargı kararlarında da tespit davaları, dava türleri arasında kabul edilmektedir.Tespit davası sonunda mahkemenin kabul veya red kararları tespit hükmü niteliğindedir. Bu kararla yeni bir hukuki durum ortaya çıkmaz yahut davalının bir borcu ödemesine, bir şeyi yapmasına hükmedilmez. Bu nedenle, tespit hükümleri kesin hüküm etkisi gösterse de cebri icra kabiliyeti bulunmamaktadır.
Arabuluculuk ücreti
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun yürürlüğe girmesi sonucunda, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden biri olan arabuluculuk, hukukumuza dâhil edilmiştir. Mahkemelerin iş yükünün azaltılmasına yardımcı olan, uyuşmazlıkların geleceğe etkili olarak çözümlenmesi bakımından adalet hizmetlerinin ifasında rol oynayan ve dava şartı olarak arabuluculuğun da uygulanmaya başlanması ile birlikte hukukumuzda etkin bir şekilde yer alan arabulucunun, arabuluculuk faaliyeti kapsamında ücret alıp almaması ile söz konusu ücretin şartları önem arz etmektedir. Bu sebeple, bu çalışmanın konusunu arabuluculuk ücreti oluşturmaktadır. Tezin ilk bölümünde alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerine kısaca değinilmiş, ardından bu yöntemlerden biri olan arabuluculuk genel olarak anlatılmıştır. Tezin ikinci bölümünde ise, arabuluculuk ücreti ayrıntılı olarak ele alınmıştır.