
2.668
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ön ergenlerde öfke ve öfke ifade tarzlarının yordayıcısı olarak anne baba tutumu ve örselenme yaşantılarının incelenmesi
Bu çalışmada Ön ergenlerde Öfke ve Öfke İfade Tarzlarının Yordayıcısı Olarak Anne Baba Tutumu ve Örselenme Yaşantılarının İncelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, İstanbul ili, Gaziosmanpaşa ilçesindeki bir okulda 6. 7. ve 8. sınıf öğrencisi olan 12-14 yaş arasındaki 296 öğrenciye yaş, cinsiyet, devam ettikleri sınıf, ekonomik düzey, anne ve babanın eğitim durumu, anne- babanın medeni durumu, anne babanın tutumunu nasıl algıladıkları (anlayışlı-demokratik, baskıcı-otoriter, ilgisiz-kayıtsız) ile ilgili soruları içeren kişisel bilgi formu, Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖÖTÖ), Algılanan Anne-Baba Tutumu Ölçeği (ABTÖ) ve Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ) uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda öğrencilerin öfke dışa vurumu ile öfke kontrolü arasında negatif bir korelasyon olduğu görülmüştür. Öfke ifade tarzları ile sürekli öfke durumu arasında orta düzeyde pozitif bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Araştırmaya katılan ön ergenlerin öfke ifade tarzlarını yordayan değişkenler ele alındığında hem öfkeyi bastırma, içinde tutma hem de öfkeyi dışa vurmayı sadece ebeveynin kabul eden ve ilgili tutumu ile psikolojik özerklik değişkenlerinin anlamlı şekilde yordadığı görülmüştür. Her iki değişken de öfke ifade tarzlarındaki varyansın ortalama %14,4'ünü açıklamaktadır. Yine görülmektedir ki ebeveynin kabul ve ilgili tutumu ergenlerdeki öfke kontrolünü de yordayan tek anlamlı değişkendir. Ön ergenlerin öfke ifade tarzları ve öfke durumları üzerinde anne baba tutumları ve örselenme yaşantıları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacı ile yapılan çalışma sonucunda görülmektedir ki anne babanın ilgisiz oluşu, kabullenici olmayıp reddedici tavır sergilemesi, psikolojik özerkliği desteklemeyen yaklaşımı sürekli öfkenin yüksek olmasına, öfke kontrolünün zayıf olmasına ve öfkenin ifade tarzına etki etmektedir.
Böbrek nakli bekleme listesindeki hastaların sürekli öfke düzeyleri ve öfke ifade tarzları ile obsesif kompulsif semptomları arasındaki ilişkinin sosyo - demografik değişkenler eşliğinde incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı, böbrek nakli bekleme listesindeki hastaların sürekli öfke düzeyleri ve öfke ifade tarzları ile obsesif kompulsif semptomları arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. Araştırma Şişli Florence Nightingale Hastanesi Böbrek Nakli Bekleme Listesinde tedavi görmekte olan hastalar oluşturmaktadır. Böbrek Nakli Bekleme Listesinde kayıtlı bulunan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 106 hasta oluşturmaktadır.Çalışmaya katılan 106 hastanın yaş ortalaması (55) yıl olarak hesaplanmıştır. Hastaların Maudsley OKSL ve SÖÖİTÖ'nden aldıkları puanların birbirleri ile ilişkisi incelendiğinde, Sürekli Öfke alt boyutu puanı ile Kontrol Etme, Temizlik, Yavaşlık, Kuşku alt boyutları ve Toplam puan arasında pozitif yönlü zayıf ilişki olduğu; Ruminasyon alt ölçeği ile arasında pozitif yönlü orta dereceli ilişki olduğu belirlenmiştir. Öfke Kontrol alt boyutu ile Maudsley OKSL'nin alt boyutları arasında negatif yönlü zayıf ilişki olduğu; ancak Temizlik alt boyutu ile arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Öfke içe alt boyutu puanı ile kontrol etme, yavaşlık, kuşku ve renimasyon alt boyutları arasında pozitif yönlü zayıf ilişki olduğu; ancak temizlik alt boyutu ile arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür.Öfke Dışa alt boyutu ile Maudsley OKSL'nin hiçbir puanı arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır. Maudsley OKSL ile SÖÖİTÖ için verilen yanıtların iç tutarlılığı incelendiğinde, Maudsley OKSL'ye verilen yanıtların oldukça tutarlı olduğu, SÖÖİTÖ'ye verilen yanıtların ise nispeten daha az tutarlılığa sahip olduğu belirlenmiştir.Hastaların Maudlesy OKSL'nin alt ölçeklerinden ve toplamından aldığı puanlar cinsiyete göre değerlendirildiğinde, Kontrol Etme puanları ortancası erkek ve kadınlarda sırasıyla 2.0-5.0 olarak hesaplanmıştır. Kadınların erkeklere göre anlamlı düzeyde daha yüksek Kontrol Etme puanına sahip olduğu belirlenmiştir. Erkeklerin Temizlik puanı ortancası 4.0, kadınların Temizlik puanı ortancası 6.0 olarak elde edilmiştir. Kadınların erkekleregöre Temizlik alt ölçeğinden daha yüksek puan aldıkları tespit edilmiştir. Kadınların diğer alt ölçek puanları ve toplam ölçek puanlarının da, erkeklerin puanlarından anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür.Hastaların SÖÖİTÖ alt boyut puanları cinsiyet bazında ele alındığında, Sürekli Öfke puanı ortancası erkek hastalarda 16.0, kadın hastalarda ise 18.0 olarak hesaplanmıştır. Kadınların Sürekli Öfke puanlarının erkeklere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Öfke Kontrol ve Öfke İçte alt boyutları için erkeklerin puanlarının kadınlara göre yüksek olduğu tespit edilmiştir. Öfke Dışta alt boyutunda puanların cinsiyete göre benzer olduğu görülmüştür.
Mizah tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu araştırmada, mizah tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Araştırma, Türkiye'de yaşayan ve yaşları 18-66 arasında değişen, 149 kadın, 101 erkek olmaz üzere 250 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara, demografik verileri belirlemek için "Kişisel Bilgi Formu", mizah tarzlarını ölçmek için "Mizah Tarzları Ölçeği" ve psikolojik belirtileri ölçmek için "Kısa Semptom Envanteri" uygulanmıştır. Ölçekler internet üzerinden doldurulmuştur. Araştırmanın amacı doğrultusunda ilk olarak, Mizah Tarzları Ölçeği alt boyutları ve Kısa Semptom Envanteri alt boyutları arasındaki ilişkileri belirlemek için korelasyon analizi uygulanmıştır. Ardından ilişkili çıkan değişkenlere uygun olarak basit ve hiyerarşik regresyon analizleri uygulanmıştır. Analizler sonucunda, Kendini Yıkıcı Mizah ve tüm Kısa Semptom Envanteri alt boyutları ve toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuş ve hepsinin Kendini Yıkıcı Mizah alt boyutunu yordadığı görülmüştür. Kendini Geliştirici Mizah alt boyutu ile Depresyon ve Olumsuz Benlik alt boyutları arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuş ve yalnızca Depresyonun Kendini Geliştirici Mizah alt boyutunu yordadığı görülmüştür. Hostilitenin ise Saldırgan Mizah alt boyutunu yordadığı gözlemlenmiştir. Mann Whitney-U ve Kruskall Wallis-H testlerini uygulayarak cinsiyet ve yaş değişkenlerinin Mizah Tarzları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sonucunda, Saldırgan Mizah alt boyut puanının erkeklerde kadınlara oranla daha yüksek olduğu ve 18-26 yaş aralığında Katılımcı Mizah alt boyutu puanının daha yüksek olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Mizah Tarzları, Psikolojik Belirtiler
14 - 18 yaş arası ergenlerin benlik saygısı ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırmanın amacı lise çağındaki ergenlerin benlik saygıları ile psikolojik dayanıklılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bunun yanı sıra teorik anlamda benlik saygısıyla ilişkili olduğu düşünülen; cinsiyet, yaş, doğum sırası, ebeveynlerin eğitim durumu, ebeveynlerin birliktelik durumu, algılanan sosyoekonomik düzey gibi demografik özelliklerin de bu değişkenle ilişkileri araştırılmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır ve araştırmanın evrenini Yalova Anadolu Lisesi Lise 1. 2. 3. ve 4. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Örneklemi ise araştırmaya gönüllü olarak katılmak isteyen 148'i kız, 154'ü erkek olmak üzere toplamda 302 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplamak amacıyla Kişisel Bilgi Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Ergen Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 21.0 programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotlar (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma) kullanılıp, normal dağılımın incelenmesi için de Kolmogorov - Smirnov dağılım testi kullanılmış ve her iki değişken için de normalliğin sağlandığı görülmüştür. Benlik saygısı için p=0,062 (p>0,05), psikolojik dayanıklılık için p=0,055 (p>0,05) değerleri bulunmuştur. Sonuçlar % 95 güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 16,14±1,13 olarak bulunmuştur. Araştırma sonucunda benlik saygısı ve psikolojik dayanıklılık arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Araştırma sonuçları; benlik saygısı düzeyi arttıkça psikolojik dayanıklılık düzeyinin de arttığını göstermektedir. Ayrıca yaş, cinsiyet, ebeveynlerin birliktelik durumu ve sosyo-ekonomik düzey değişkenleriyle benlik saygısı düzeyi arasında da anlamlı ilişkiler bulunmuştur.
İlişkiye dair inançlar ve bilişsel çarpıtmaların evlilik uyumuna etkisi
Evlilik süresince, evliliğin niteliğinde değişimler olabilmektedir ve bu değişimlerle evlilik olumlu ya da olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Son dönemlerde yapılan konuyla ilgili çalışmaların çoğu eşlerin inançlarının içeriğine odaklanmıştır. Bunun nedeni ise bazı ilişki inançlarının işlevsel olmaması ve ilişkideki bireyleri mutsuzluğa sürüklemesidir. Eşler isteklerini, beklentilerini ve inançlarını evlilik ilişkisine yansıtmakta ve bunlar karşılanmadığında uyumsuzluklar ve sorunlar görülmektedir. Bu araştırmada, evlilik uyumunda ilişkiye yönelik bilişsel çarpıtmaların ve inançların etkileri çok yönlü değerlendirilmiştir. Araştırmaya Türkiye'de yaşayan ve gönüllü olarak katılan 176 kadın ve 64 erkekten oluşan toplam 240 evli birey katılmıştır. Araştırmada demografik özelliklerin belirlenebilmesi için oluşturulan "Demografik Bilgi Formu", Evlilikte Uyum Ölçeği, İlişkilerde İnanç Envanteri ve İlişkilere İlişkin Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği kullanılmıştır. Veriler internet ortamında ölçeklerin doldurulmasıyla toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular üç bölümde toplanmıştır. Öncelikle, analiz öncesinde veri temizleme, betimleyici istatistikler (ör., ortalama ve standart sapmalar) ve değişkenler arasındaki korelasyonlar verilmiştir. Sonrasında, değişkenler arasındaki grup farkları sunulmuştur. Son olarak, hiyerarşik regresyon analizine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Evlilik, evli bireyler, inançlar, evlilik uyumu
Normal basınçlı hidrosefalı hastalarında şant operasyonu öncesi ve sonrası kognisyonun incelenmesi
Giriş ve Amaç: Normal Basınçlı Hidrosefalide bilişsel alanlarda görülebilen bulguların Shunt operasyonu sonrasında bir iyileşme gösterip göstermediğini nöropsikolojik batarya ölçümleriyle araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evreni Normal Basınçlı Hidrosefali hastaları olup, örneklemi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji A.B.D Davranış Nörolojisi polikliniğe başvuran 22 Normal Basınçlı Hidrosefali Hastası ve İstanbul Bilim Üniversitesi, Şişli Florence Nightingale Hastanesi Davranış Nörolojisi polikliniğine Başvuran 8 Normal Basınçlı Hidrosefali hastasıdır. Bulgular: Hastaların %53'ü erkek %47'si kadındır, hastaların yaş ortalaması 59 olarak bulunmuştur. Şant öncesi ölçülen Stroop test puanlarının ortalaması, şant sonrasına göre daha yüksek bulunmuştur. İstatistiksel olarak da şant öncesi ve şant sonrası ölçülen Stroop test puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Şant sonrası ölçülen Saat çizim puanlarının ortalaması, şant öncesine göre daha yüksek bulunmuştur. İstatistiksel olarak da şant öncesi ve şant sonrası ölçülen saat çizim puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Ki kare testine göre şant öncesi ve şant sonrası ölçülen Luria Altern Çizim Puanları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Türkiye'de genel nüfus içinde yaşlıların oranı yıllar içinde artış göstermektedir. şant cerrahisi uygulanan hastalarda bellek bozukluğu başta olmak üzere çeşitli bilişsel bozukluklar, kişilik değişiklikleri çeşitli ve değişkenlik gösteren psikiyatrik ve davranışsal semptomlar bir arada görülür. Bu tür çalışmaların uygulanması toplumda bellek ve dikkat sorunlarının erken tanınması ve tedbir alınması açısından önem taşımaktadır. Bu araştırmanın örneklemi 30 hasta ile sınırlıdır. Araştırma örnekleminde sayı arttırılarak farklı örneklem grubunda görsel bellek sözel bellek karşılaştırılması daha kapsamlı yapılabilinir. Anahtar Kelimeler: Normal Basınçlı Hıdrosefalı, Ventriküloperitoneal Şant Öncesı, Ventriküloperitoneal Şant Sonrası, Kognisyon.
Üniversite öğrencilerinde riskli davranışların dürtüsellik ve üstbilişsel inançlar ile ilişkisi
Bu çalışma, üniversite öğrencilerindeki riskli davranışların, dürtüsellik ve üstbilişsel inançlar ile ilişkisini ve riskli davranışların, sosyo-demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesini hedeflemiştir. Bu amaç ile çalışmada; İstanbul'da üniversite öğrenimi gören 361 katılımcıya, araştırmacı tarafından hazırlanan "Sosyo-demografik form", dürtüsellik düzeyini ölçmek amacıyla "Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11" (BDÖ-11), riskli davranışları belirlemek amacıyla "Riskli Davranışlar Ölçeği Üniversite Formu" (RDÖÜF) ve üstbilişsel inançlarını ölçek amacıyla "Üstbiliş Ölçeği-30" (ÜBÖ-30) uygulanmıştır. Araştırma sorularını yanıtlamak amacıyla öncelikle korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular doğrultusunda, riskli davranışlar ölçeğinin tüm alt boyutları ile toplam dürtüsellik ve dürtüsellik alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü ilişki olduğu saptanmış; riskli davranışlar ölçeğinin alt boyutlarından olan intihar eğilimi alt ölçeği ile; toplam üstbiliş ve üstbiliş alt ölçeklerinden; olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven, düşünceleri kontrol ihtiyacı puanları arasında pozitif yönde ilişki saptanmış; riskli davranışlar ölçeğinin alt boyutlarından olan okul terki alt ölçeği ile; toplam üstbiliş ve üstbiliş alt ölçeklerinden; kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven alt ölçekleri ve ölçeği arasında yine pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Korelasyon analizi sonucunda ilişkili bulunan değişkenler arasında, hiyerarşik regresyon analizi yapılmış olup, analiz sonuçlarına ait bulgular çalışmanın güçlü ve zayıf yanları üzerinde de durularak literatür desteğiyle tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Üstbilişsel inançlar, Riskli davranışlar, Dürtüsellik
Üniversite öğrencilerinin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarının araştırılması
Bu araştırmada; ruhsal hastalıklara yönelik inançların, sosyo-demografik verilerle birlikte ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmaya, İstanbul Bilim Üniversitesi'nde çeşitli bölümlerde öğrenim gören altı yüz kırk üçü kadın, yüz kırk yedisi erkek; yedi yüz doksan öğrenci katılmıştır. Araştırmada, demografik özelliklerin belirlenmesi için araştırmacı tarafından oluşturulan 'Sosyo Demografik Bilgi Formu' , ruhsal hastalıklara yönelik inançların belirlenmesi amacıyla 'Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği' kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde, Kolmogorov-Smirnov Normallik Testi, Bağımsız Örneklem T Testi, Bağımsız Örneklem Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ve Tukey Testi, Mann-Whitney U Testi, Kruskal-Wallis T testi, Pearson Korelasyon Testi uygulanmıştır. Yapılan istatiksel analizlerin sonucunda; yaş, eğitim bölümleri, doğdukları yerlere göre, psikiyatrik muayene ve tedavi öyküsü, aileden psikiyatrik muayene ve tedavi öykülerinin olup olmama ve tehlikelilik, çaresizlik ve kişiler arası ilişkilerde bozulma, utanma arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş, bu ilişkiler detaylı tablolar ve açıklamalarla ifade edilmiştir. Anahtar Sözcükler Ruhsal hastalık, İnanç, Üniversite Öğrencileri
Yeni anne olmuş evli kadınlarda ilişkisel belirsizlik, cinsiyet rollerine ilişkin kalıpyargılar, partner duyarlılığı ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiler: İlişkisel türbülans modeli bakış açısıyla bir inceleme
Bu çalışmanın temel amacı, 0-36 ay arası en az bir çocuğu olan yeni anne olmuş evli kadınlarda eşitlikçi cinsiyet rolleri, ilişkisel belirsizlik, algılanan partner duyarlılığı ve ilişkisel türbülans değişkenlerinin, bahsi geçen kadınların algıladıkları evlilik doyumu üzerinde izledikleri yol incelenmiştir. Bu amaç doğrultusunda, ilk olarak, "İlişkisel Belirsizlik Ölçeği" ve "İlişkisel Türbülans Ölçeği"nin geçerlik ve güvenirlik analizleri yürütülmüş ve bahsi geçen ölçekler Türkçeye uyarlanmıştır. Ardından, ana çalışma kapsamında ortaya konmuş olan araştırma modelini test etmek amacıyla 464 katılımcı anneye Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği, İlişkisel Belirsizlik Ölçeği, Algılanan Partner Duyarlılığı Ölçeği, İlişkisel Türbülans Ölçeği ve Evlilik Yaşam Ölçeği uygulanmıştır. Ancak, çeşitli sebeplerle 57 katılımcının verileri çalışmaya dahil edilmemiş ve 407 katılımcının verisi üzerinden YEM analizi yürütülmüştür. Araştırma modeli YEM analizi ile test edilmiş ve bulgular modelin veri ile uyumlu olduğuna işaret etmiştir. Modelde yer alan doğrudan ve dolaylı etkiler incelendiğinde, çalışmanın hipotezleriyle tutarlı olarak, algılanan partner duyarlılığının, sırasıyla, eşitlikçi cinsiyet rolleri ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiye, ilişkisel belirsizlik ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiye, eşitlikçi cinsiyet rolleri ve ilişkisel türbülans arasındaki ilişkiye, ilişkisel belirsizlik ve ilişkisel türbülans arasındaki ilişkiye aracılık ettiği görülmektedir. Ek olarak, bulgular algılanan partner duyarlılığı ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiye ilişkisel türbülansın aracılık ettiğine işaret etmektedir. Son olarak, eşitlikçi cinsiyet rolleri ve algılanan partner duyarlılığı arasındaki ilişkiye ilişkisel belirsizliğin aracılık ettiği görülmektedir. Mevcut çalışma bulgularının hem psikoloji alan yazınına hem de uygulamaya yönelik çift terapistlerine önemli katkıları olduğu düşünülmektedir.
Terror management and pro-social values: Does mortality salience facilitate forgiving only in-group transgressors?
The main goal of the current research was to examine the existential motivations that underlie forgiveness and punishment in the intergroup context. The personal importance of self-transcendence and self-enhancement values and the Social Dominance Orientation (SDO) were also investigated for their potential contributions to the moral judgment process. The results of 2 (Condition: Mortality Salience, Control) x 2 (Group Affiliation of the Transgressor: Out-Group, In-Group) MANCOVA and follow-up two ANCOVAs demonstrated a main effect of group affiliation of the transgressor. Participants were less forgiving towards and harsher in sentencing the in-group offender (M.H., a Turkish citizen) than the out-group offender (M. H., with a Syrian origin). Contrary to the expectations, mortality salience did not result in the heightened tolerance for the wrongful in-grouper. Higher scores on the self-enhancement values predicted lower levels of forgiveness. Additionally, penalty toughness was negatively predicted by the self-transcendence value, and positively by the self-enhancement value. The findings were discussed for their contributions to the related literature.
The role of affect-related smoking outcome expectancies in relations between emotion dysregulation/negative urgency and smoking dependence
The aim of the present study was to examine the relations between difficulties in emotion regulation/negative urgency and smoking dependence through the mediator roles of affect-related smoking outcome expectancies (i.e., negative affect reduction and boredom reduction expectancies). With this purpose in mind, firstly, the Brief Smoking Consequences Questionnaire – Adult (BSCQ-A; Rash &Copeland, 2008) was adapted into Turkish to measure smoking outcome expectancies of Turkish smokers. Next, two multiple mediation models between emotion dysregulation/negative urgency and smoking dependence with the mediator roles of affect-related smoking outcome expectancies were tested using multiple mediation analyses (Hayes, 2013). The results demonstrated that affect-related expectancies from smoking mediated the relationship between difficulties in emotion regulation and smoking dependence, as well as, the relationship between negative urgency and smoking dependence. In the light of the literature, findings, strengths and implications, as well as limitations and future suggestions of the present study were discussed. Keywords: Smoking Dependence, Smoking Outcome Expectancies, Negative Urgency, Emotion Dysregulation
Erken ergenlikte bilişsel duygusal düzenleme, algılanan anne baba tutumu ve algılanan sosyal destek ile psikolojik sağlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma erken ergenlik döneminde bilişsel duygu düzenleme, algılanan anne baba tutumu, algılanan sosyal destek ile psikolojik sağlık arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma Ankara'nın Emek semtinde bulunan 10 ile 15 yaş arası 250 kız ve erkek öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan bilgi toplamak için; demografik bilgi toplama formu, Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri, Güçler ve Güçlükler Anketi, Algılanan Anne Baba Tutumu Ölçeği, Algılanan Sosyal Destek Ölçeği kullanılmıştır. Toplanan bilgiler, korelasyon, çoklu varyans (MANOVA) ve Regresyon analizleri ile incelenmiştir. Yapılan analizler sonucunda bilişsel duygu düzenleme stratejilerinden felaketleştime kullanımı arttıkça ergenlerin yaşadıkları psikolojik belirti, davranışsal ve duygusal problemler oranınında artış meydana geldiği gözlemlenmiştir. Benzer olarak kendini suçlama stratejisinin yüksek oranda kullanan ergenlerde daha fazla psikolojik belirti düzeyi olduğu görülmüştür. Ayrıca annelerinin tutumlarını daha fazla reddedici ve babalarının tutumlarını daha fazla aşırı koruyucu olarak algılayan ergenlerin daha fazla psikolojik belirti puanına sahip oldukları ve daha fazla davranış ve duygusal problemleri yaşadıkları bulunmuştur. Algılanan aile desteğinin artmasının da düşük düzeyde psikolojik belirtilere ve davranış ve duygusal problemlerine sahip olmakla ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Araştırma bulguları ilgili literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bilişsel Duygu düzenleme, Psikolojik Sağlık, Erken ergenlik, Algılanan Anne Baba Tutumu, Algılanan Sosyal Destek
The efficacy of Cognitive-Behavioral Therapy (CBT) and Acceptance and Commitment Therapy (ACT) in mitigating the effects of emotional abuse among Turkish women: An experimental design study
This study developed and implemented a Cognitive-Behavioral Therapy (CBT) and Acceptance and Commitment Therapy (ACT)-based intervention program to enhance the well-being of Turkish women exposed to emotional abuse.The intervention was designed to reduce emotional abuse (perpetration and victimization) and perceived stress while improving emotion regulation and psychological well-being. A pilot study (N = 24) was conducted to refine the program content, structure, and assessment procedures. The main randomized controlled trial (N = 60) assigned participants to either an intervention or waitlist control group. The nine-week program combined CBT strategies with ACT methods. Standardized measures—the Cognitive Emotion Regulation Questionnaire (CERQ), Multidimensional Measure of Emotional Abuse (MMEA), PERMA Well-Being Scale, and Perceived Stress Scale (PSS)—were administered at baseline, post-test, and two-month follow-up. The intervention group demonstrated statistically significant improvements in adaptive emotion regulation and psychological well-being, alongside reductions in perceived stress and both emotional abuse perpetration and victimization compared with the control group. Most effects were maintained at follow-up. Limitations include the use of a small, homogeneous sample of married Turkish women, reliance on self-report data, a short follow-up period, and the absence of partner or clinician-reported assessments. Clinically, the findings highlight the potential of a structured, low-cost, and trauma-informed CBT–ACT program to enhance emotional recovery, resilience, and relational health in women affected by emotional abuse. The approach is applicable in both clinical and community settings and holds promise for integration into prevention as well as treatment frameworks.
Genç yetişkinlerde yaygın anksiyete bozukluğu belirtileri ve doğayla etkileşimin dikkat restorasyonu kuramı çerçevesinde incelenmesi: Türkiye ve Norveç'in karşılaştırılması
Doğa çeşitli kaynaklarıyla bireyin fizyolojik ve psikolojik iyi-oluşunu desteklemektedir. Ancak doğaya maruz kalmanın psikolojik faydalarının hangi bilişsel süreçlerle gerçekleştiği güncel tartışma konuları arasında yer almaktadır. Dikkat Restorasyonu Kuramı (Attention Restoration Theory [ART]) doğa ile etkileşimin faydalarını açıklayan temel kuramlardan biridir; Kuram doğa maruziyetinin özellikle yönlendirilmiş dikkat mekanizması üzerindeki olumlu etkilerini ve modern yaşamın neden olduğu zihinsel yorgunluğu azaltma potansiyelini vurgular. Bu çalışmada doğa maruziyeti, zihinsel yorgunluk ve yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) belirtileri arasındaki ilişkiyi, ART çerçevesinde, algılanan restoratiflik ve bilinçli farkındalığın aracı rolünü inceleyerek kültürlerarası bir bağlamda araştırmayı amaçlamıştır. YAB'deki kaygının dikkatle olan yakın ilişkisi ve YAB'nin bilişsel belirtileri (çalışma belleği, gecikmeli bellek, görsel uzamsal beceriler ve olaysal bellek işlevlerinde zayıflama) göz önüne alındığında, doğa maruziyetinin YAB belirtilerini azaltmadaki etkisi ART çerçevesinde incelenmiştir. Çalışma, kesitsel ve korelasyonel bir araştırma desenini benimseyerek Türkiye ve Norveç'ten genç yetişkin katılımcıları (18-26 yaş arası) karşılaştırmıştır. Norveç'in daha az kentleşmiş ve yeşil alanların yaygın olduğu yapısı, kültürel farklılıkları karşılaştırmak için uygun bir bağlam sunmuştur. Katılımcılar, sosyal medya platformları ve üniversite ağları aracılığıyla toplanmış olup, Türkiye'den 224 (154 kadın, 70 erkek) ve Norveç'ten 123 (93 kadın, 30 erkek) kişi çalışmaya katılmıştır. Veriler, Google Formlar ve Nettskjema aracılığıyla demografik ve psikometrik ölçümler (YAB-7 Ölçeği, Zihinsel Yorgunluk Ölçeği, Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Doğayla İlişki Ölçeği, Algılanan Restoratiflik Ölçeği, Algılanan Restoratiflik Ölçeği Kısa Formu) kullanılarak toplanmıştır. Veri analizi IBM SPSS 28 kullanılarak yapılmış, Pearson korelasyon analizi, çok değişkenli varyans analizleri (MANOVA), aracılık analizleri gerçekleştirilmiştir. Özellikle ART'nin kuramsal çerçevesini test etmek yapısal eşitlik modellemesi (Structural Equation Modelling [SEM]) ve çok gruplu yapısal eşitlik modellemesi (Multi-group SEM) kullanılmıştır. Ana bulgularda Türkiye katılımcılarına ait modelin veriye iyi uyum sağladığı gözlemlenmiştir. Norveç katılımcılarına ilişkin modelin de veriye uyum sağladığı bulunmuştur. Bununla birlikte çoklu grup yapısal eşitlik modellemesi analizlerinde metrik değişmezliğin (faktör yüklerinin) ve yapısal yolların (yol katsayılarının) gruplar arasında farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Bu bulgu, modeldeki bazı ilişkilerin kültürel bağlama duyarlı olduğunu göstermektedir. Türkiye katılımcı grubunda, doğa maruziyetinin algılanan restoratiflik üzerinde anlamlı ve olumlu bir etkisi olduğu ve bilinçli farkındalığın zihinsel yorgunluğu negatif yönde yordadığı gözlemlenmiştir. Norveç grubunda ise doğa maruziyetinin algılanan restoratiflik üzerindeki yordayıcı etkisi daha güçlü ve bilinçli farkındalık ile zihinsel yorgunluk arasındaki olumsuz ilişki daha belirgin şekilde gözlenmiştir. Her iki grupta da zihinsel yorgunluğun anksiyete belirtilerini anlamlı şekilde yordadığı tespit edilmiştir. Dolaylı etki analizleri incelendiğinde, Türkiye'de doğa maruziyetinin algılanan restoratiflik ve bilinçli farkındalık aracılığıyla yaygın anksiyete belirtileri üzerinde anlamlı bir dolaylı etkisi olduğu görülmüştür. Başka bir deyişle doğaya maruz kalmak, algılanan restoratiflik ve bilinçli farkındalık yoluyla anksiyete belirtilerini dolaylı olarak azaltmaktadır. Norveç'te ise bu dolaylı etkinin anlamlı olmadığı gözlemlenmiştir. Genel olarak, doğa maruziyetinin zihinsel yorgunluğu azaltması ve bunun yaygın anksiyete belirtilerine etkisi, ART'nin bilişsel yenilenme boyutuna doğrudan kanıt sunmaktadır. Bilinçli farkındalık hem zihinsel yorgunluğu hem de YAB belirtilerini anlamlı düzeyde yordayarak önemli bir koruyucu faktör olarak öne çıkmıştır. Bu etki, doğa ile etkileşimin psikolojik yararlarını artırıcı bir unsur olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak bu çalışma doğa ile kurulan ilişkinin ve doğada geçirilen zamanın YAB gibi yaygın psikolojik sorunların azaltılmasında dolaylı ve doğrudan yollarla etkili olabileceğini göstermiştir. Doğanın zihinsel yorgunluk üzerindeki iyileştirici etkisi hem kuramsal hem de uygulamalı düzeyde önemli katkılar sunmaktadır. Özellikle ART çerçevesinden bakıldığında, bu bulgular doğanın dikkat sistemi üzerindeki restoratif gücünün yalnızca kısa vadeli rahatlama ve zihinsel yorgunluğun giderilmesi değil, yaygın anksiyete belirtileri gibi psikolojik problemlerin yönetiminde de uzun vadeli bir kaynak olabileceğini göstermektedir. Bilinçli farkındalık ve algılanan restoratifliğin bu etkileşimde oynadığı rol, doğa temelli psikolojik müdahalelerin bireyselleştirilmesi ve güçlendirilmesi açısından değerlidir.
Öz yeterlik ve plasebonun bellek üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Cognitive psychology has long focused on understanding how individuals evaluate and regulate their own memory processes. Research in the field of metamemory, an important subfield of metacognition, increasingly highlights the role of individual cognitive traits such as self-efficacy in memory performance and metacognitive judgments. This study examined how self-efficacy levels, groups, and personality traits may influence various metamemory indicators, including Judgment of Learning, Free Recall, Feeling of Knowing, Recognition, and Confidence Rating. The study sample consisted of 124 healthy volunteers (95 female, 29 male) aged 18–25 (20.86 and SD of ±1.66). Participants were divided into two groups based on their scores on the General Self-Efficacy Scale: low self-efficacy and high self-efficacy. Subsequently, each group was randomly divided into two different groups: an Experimental group and a Control group. While participants in the Experimental group received a placebo intervention, the Control group did not receive a placebo. Then all participants proceeded to the memory task phase. In the memory task programmed using PsychoPy, participants were presented with 60 words carrying emotional content (20 positive, 20 negative, and 20 neutral) in randomly paired sets (30 pairs). Participants were then asked to rate these words on Judgement of Learning, Free Recall, Feeling of Knowing, Recognition, and Confidence. A series of 2 x 2 x 3 mixed factorial ANOVAs were conducted to evaluate the main and interaction effects of self-efficacy level, group, and word type on the five dependent variables. Significant main effects of self-efficacy were observed within Recognition and Confidence Rating, with higher levels of self-efficacy associated with improved metamemory performance. The significant main effects of word type were observed in JOL, Recall, FOK, and Confidence Rating, which highlight differences between positive and negative stimuli. However, interaction effects involving word type were not consistent across all dependent variables. Pairwise comparisons further revealed that participants with high self-efficacy in the Experimental group outperformed their peers within the Control group, especially in FOK, Recognition, and Confidence Ratings, notably when processing positive words. Manipulation checks verified the physiological effectiveness of the placebo intervention and the ANOVA results demonstrated that the placebo yielded a noticeable improvement in metamemory performance across some dependent variables. These findings illustrate the vital role of self-efficacy in shaping both cognitive and metacognitive outcomes, independent of placebo-induced effects.
Noterde çalışan personelin iş doyumu ve yaşam doyumu ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, Mersin il ve ilçelerinde bulunan noter çalışan personelin iş ve yaşam doyumlarının demografik değişkenler göre etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma ilişkisel tarama yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada anket tekniği kullanılarak birincil veri toplanmıştır. Anketler mersinde bulunan noterlerde çalışan toplam 121 personele uygulanmıştır. Yapılan bu çalışmada veri toplama aracı olarak kullanılan ölçeklerin katılımcılara uygulanıp toplanmasından sonra veriler SPSS 22.0 paket programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Veriler cinsiyet, yaş, sektörde çalışma yılı, evlilik durumu, eğitim durumu, gelir değişkenleri açısından analiz edilmiştir. Uygulanan Kişisel Bilgi Formu, İş Doyumu Ölçeği-Job Satisfaction Survey (JSS) ve Yaşam Doyumu Ölçeği'nden elde edilen bilgiler araştırmanın amacı çerçevesinde istatistiksel olarak çözümlenerek bilgisayara işlenmiştir. Veriler, betimsel İstatistiksel teknikleri, iki değişkenli olması durumunda bağımsız gruplar t-testi, ikiden fazla olması durumunda ise tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi yapılmıştır. Ayrıca analizde iş doyum alt boyutları, iş doyumu ve yaşam doyumu arasında korelasyon analizleri yapılmış olup frekans, ortalama ve bağımsız değişkenler arasında anlamlı farklılık olup olmadığına bakılmıştır. En son aşamada iş doyum alt boyutlarının yaşam doyumu ve demografik değişkenler üzerindeki etkisi pearson korelasyon analizi ile incelenmiştir. Elde edilen iş doyumu ve yaşam doyumu puanları incelendiğinde yaş, cinsiyet, sektördeki deneyime göre ölçek puan ortalamaları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Eğitim seviyesi ve evlilik durumu değişkenine göre ölçek puan ortalamaları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı tespit edilmiştir. Araştırma bulgularında iş ve yaşam doyumu arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışanların iş doyumu ile yaşam doyumu arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda pozitif yönde anlamlı ve güçlü bir ilişki saptanmıştır. Çalışanların iş doyumu arttıkça yaşam doyumlarının da arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışanlarında iş ve yaşam doyumu ile cinsiyet, yaş arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanmamıştır. Anahtar Kelimeler: İş Doyumu, Yaşam Doyumu.
Kadınların bağlanma stilleri ile yalnızlık düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırma evli ve boşanmış kadınların bağlanma stilleri ile yalnızlık arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Bu iki değişken, katılımcıların eğitim durumu, evlilik süresi, çalışma durumu ve gelir düzeyleri gibi sosyoekonomik değişken biçimleriyle ilişkili olarak incelenmiştir. Verilerin toplanmasında Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği ve UCLA Yalnızlık Ölçeği ile birlikte Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır, ölçekler yüz yüze uygulanmıştır. Kartopu örneklem kullanılmıştır; katılımcıların 95'ievli ve 75'i boşanmış kadınlardan oluşmaktadır, toplam 170 katılımcı ölçeklere yanıt vermiştir. Verileri analiz etmek için çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Sonuçlar, bağlanma stilleri ile evli ve boşanmış kadınların yalnızlık puanları arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Kaçınan bağlanma stili ile yalnızlık düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Güvenli bağlanma stili ile yalnızlık düzeyi arasında da negatif bir ilişki bulunmuştur. Bulunan bir diğer olumlu ilişki ise kaygılı-kararsız bağlanma stili ile yalnızlık düzeyi arasındadır. Sonuçlar araştırmanın amacına uygun olarak tartışılmıştır.
Devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi öğrencilerinin dijital bağımlılıklarının gelecek beklentileri ve kişisel özelliklerine göre incelenmesi
Bu çalışma; devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi öğrencilerinin dijital bağımlılık düzeylerinde geleceğe yönelik tutumlarına ve kişisel bilgilerine (cinsiyet, anne eğitim düzeyi, baba eğitim düzeyi, sahip olunan teknolojik cihaz, okuduğu üniversite) göre fark olup olmadığını inceleme amacıyla yapılmıştır. Araştırma evrenini 2022-2023 eğitim öğretim döneminde öğrenim gören Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi ve TC. Toros Üniversitesi öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, veterinerlik, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, radyo televizyon ve sinema, gazetecilik, Türkçe öğretmenliği bölümünden 248 öğrenci ile Toros Üniversitesi psikoloji, iktisat, uluslar arası ilişkiler, gastronomi, hemşirelik ve fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümünden 162 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Dijital Bağımlılık Ölçeği ve Geleceğe Yönelik Tutum ölçeği kullanılmıştır. Çalışmaya katılan öğrencilerin dijital bağımlılık düzeylerinde fark olup olmadığını incelemek için t-testi ve çoklu varyans analizinden (MANOVA) yararlanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre devlet üniversitesi ile vakıf üniversitesi öğrencilerinin dijital bağımlılık düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05 p=0.03). Devlet üniversitesi ile vakıf üniversitesi öğrencilerinin geleceğe yönelik tutumları karşılaştırıldığında; geleceğe yönelik olumlu yönelim (p>0.05 p= 0.27), kaygılı yönelim (p>0.05 p= 0.51) ve planlı yönelim(p>0.05 p=0.89) alt boyutlarında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Devlet üniversitesi öğrencilerinin dijital bağımlılık düzeylerinde, geleceğe yönelik tutum (p>0.05 p=0.132), baba eğitim seviyesi (p>0.05 p=0.07) ve sahip olunan teknolojik cihaz sayısına (p>0.05 p=0.44) göre anlamlı bir fark bulunmazken; cinsiyet (p<0.05 p=0.000) ve anne eğitim seviyesine (p<0.05 p=0.08) göre istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Vakıf üniversitesi öğrencilerinin dijital bağımlılık düzeylerinde geleceğe yönelik tutum (p<0.05 p=0.001) ve cinsiyete (p<0.05 p=0.02) göre anlamlı bir fark bulunurken; anne eğitim seviyesi (p>0.05 p=0.16), baba eğitim seviyesi (p>0.05 p= 0.07) ve sahip olunan teknolojik cihaz sayısına (p>0.05 p= 0.16) göre istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
İlkokul öğrencilerinin annelerinde COVID-19 kaygısı ve ebeveyn tükenmişliği arasındaki ilişki ve bu ilişkide dijital duygu bulaşması ile sosyal medya kullanımının rolü
2020 yılında dünyayı saran COVID-19 salgını, tüm dünyada sosyal ve ekonomik çalkantılar doğurmuş ve bunların çocuklu aileleri olumsuz etkilemiştir. Salgından korunmak için zaman zaman çocukların okulları, ebeveynlerin işleri bir süre uzaktan sürdürülmüş; alınan önlemlerin hafiflediği dönemlerde bile belirsizliklerin verdiği kaygı ve sıkıntılar devam etmiş, işsizlik, aylık gelirde azalma gibi pek çok sorun yaşanmıştır. Bu olumsuz koşulların ebeveyn tükenmişliğinde artışa yol açabileceği ihtimali düşünülerek bu çalışmada COVID-19 salgınına ilişkin kaygılar ile ebeveyn tükenmişliği arasındaki ilişki incelenmiştir. COVID-19 salgını sırasında özellikle insanlar arasında fiziksel teması azaltmaya yönelik sıkı tedbirler alındığı dönemlerde insanlar haberleşmek ve bazı psiko-sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal medyaya eskisinden daha çok yönelmiştir. Mevcut çalışmada sosyal medya kullanımı ile ebeveyn tükenmişliği arasındaki ilişkinin, kullanım özelliklerine bağlı olarak nasıl değiştiği ve sosyal medyanın işlevsel ve işlevsiz kullanımının etkisini artırmada dijital duygu bulaşmasının rolü incelenmiştir. Çalışmada en az bir ilkokul öğrencisi çocuğu olan 445 anneden anket verisi toplanmıştır. Sosyal medyayı sosyal destek almak, kendisini olumlamak ve aşağı yönde karşılaştırmalar yapmak, duygu düzenlemek ve eğlenmek için kullanmak ebeveyn tükenmişliğini azaltan işlevsel kullanım biçimleri olarak; yukarı yönde karşılaştırmalar için ve sahte bilgileri tüketmek için kullanmak ise işlevsiz kullanım biçimleri olduğu kabul edilmiş ve işlevsel kullanımın ebeveynlik tükenmişliğini azaltıp işlevsiz kullanımın artıracağı hipotezi sınanmıştır. Ayrıca katılımcıların sosyal medyayı işlevsel ve işlevsiz kullanım biçimlerinin ebeveyn tükenmişliğine etkisinin, dijital ortamda üzüntü, korku-öfke ve mutluluk duygularının bulaşmasına ne düzeyde yatkın olduklarına bağlı olarak değişim gösterip göstermediği incelenmiştir. Sonuç olarak COVID-19 salgını sırasındaki finansal kaygıların ebeveyn tükenmişliğini arttırdığını; sosyal medyanın işlevsel biçimde kullanımının ise bu ilişkiyi hafiflettiği görülmüştür. Dijital korku-öfke bulaşmasına yatkın olanlarda, sosyal medyanın işlevsel biçimde kullanımının söz konusu ilişkiyi hafifletici etkisinin görülmediği gözlenmiştir.
"Put yourself in her shoes, it might change your attitudes". manipulating empathy to improve attitudes toward rape victims
Victim blaming and stigmatization are significant problem for rape victims' well-being and healing. Taking others' perspective has shown to improve attitudes toward stigmatized groups. This study investigated attitudes toward rape victims after manipulating empathy to 240 young adults from Kosovo and 240 from Turkey. Attitudes toward wartime rape victims remain understudied despite being a very important and sensitive problem in the case of Kosovo. Participants responded to demographic form and Ambivalent Sexism Inventory to measure Benevolent Sexism (BS) and Hostile Sexism (HS). They were randomly assigned to the low empathy (be objective) or high empathy group (put yourself in the victim's place). Participants randomly read one of the four scenarios that were manipulated as taken place in a non-war situation (daytime vs. nighttime) and in a war situation (daytime vs. nighttime). They reported their emotions on a list with 12 emotional state adjectives including empathy. Lastly, responded to Attitudes toward Rape Victims Scale (ARVS). Kosovar participants scored higher on ARVS, as compared to Turkish participants. The High Empathy group showed significantly fewer negative attitudes toward rape victims. However, there was no significant difference among scenario groups on the ARVS score. The results showed that there was significant interaction effect between Empathy and Scenario, when age and gender were also controlled. As expected, HS and BS showed significant positive correlation, whereas self-reported empathy negative correlation with ARVS. Self-reported empathy, HS and BS were significant predictors of participants' ARVS. The main contributions of this thesis are (1)sample from a country with war-rape history(Kosovo) and one with no such history(Turkey); (2)wartime scenarios; (3)manipulation of empathy to improve attitudes. This thesis suggests that awareness programs with a focus on empathy might improve attitudes toward rape victims. Keywords: attitudes toward rape victims, rape myths, empathy, hostile and benevolent sexism
Sınav kaygısı için bilişsel davranışçı terapi temelli sanal gerçeklik destek programının geliştirilmesi ve etkinliğinin test edilmesi
Sanal gerçeklik günümüzde özgül fobiler, obsesif-kompulsif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu ve hatta psikoz gibi pek çok ruh sağlığı probleminin tedavisinde kullanılabilen bir teknolojidir. Sanal gerçeklikle uygulanan tedavilerin çoğunluğunda, sanal gerçeklik, klinisyenlerin kullanımı için sanal bir maruz bırakma ortamı sağlamış olur. Klinisyen olmadan, kişinin kendi kendine destek alabileceği sanal gerçeklik uygulamalarının sayısı ise fazla değildir. Sınav kaygısı konusunda ise bildiğimiz kadarıyla henüz geliştirilen bir otomatik sanal gerçeklik destek programı yoktur. Bu çalışmanın amacı sınava hazırlanan ve kaygı yaşayan öğrencilere önleyici bir destek sistemi olması amacı ile Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) odaklı bir otomatik sanal gerçeklik uygulaması geliştirilmesi ve etkinliğinin test edilmesidir. Ankara'da üç okuldan seçilen 54 gönüllü öğrenci, cinsiyete ve sınav kaygısı düzeyine göre tabakalandırıldıktan sonra bilgisayar programı tarafından seçkisiz olarak deney grubuna (n = 18), plasebo kontrol grubuna (n = 18) ve bekleme kontrol grubuna (n = 18) atanmıştır. Westside Sınav Kaygısı Ölçeği (WSKÖ), Otomatik Düşünceler Ölçeği (ODÖ), Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE) iki kez (çalışma öncesi ve sonrası) ve iki hafta arayla ölçme ve değerlendirme araçları olarak kullanılmıştır. Tekrarlı ölçümlerde karma Varyans Analizi (ANOVA) ve gruplar arasındaki farkı belirleyebilmek için Tukey testi kullanılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde uygulamanın kullanımının sınav kaygısı ve durumluk kaygısı üzerinde anlamlı ve olumlu bir etkisi olduğu görülmüş, sürekli kaygı ve olumsuz otomatik düşünceler üzerinde ise gruplar arası anlamlı bir etki görülmemiştir. Sonuç olarak bulgular bilgisayar destekli BDT temelli sanal gerçeklik uygulamasının sınav kaygısının azaltılması amacıyla kullanılabilecek psikolojik destek için bir seçenek olabileceğini göstermiştir.
Yükleme biçimleri ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü
Bu çalışmada evlilik doyumu ile yükleme biçimleri arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 219'u (%54.1) kadın ve 186'sı (%45.9) erkek olmak üzere toplam 405 kişi katılmıştır. Katılımcılardan veri toplamak amacıyla demografik veri formu, Evlilik Yaşamı Ölçeği (Tezer, 1996) İlişkilerde Yükleme Ölçeği (Tutarel-Kışlak, 1997) ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (Rugancı ve Gençöz, 2010) kullanılmıştır. Veriler SPSS 26 ve Hayes Process Macro eklentisi ile analiz edilmiştir. Bağımsız örneklem t testi sonuçlarına göre evlilik doyumu ve duygu düzenleme cinsiyete göre farklılaşmamaktadır. Ancak nedensel yüklemelerden genellik ve sorumluluk yüklemelerinden güdü yüklemesi kadınlarda erkeklere göre daha olumsuzdur. Evlilik doyumu ve yüklemeler lisans ve lisansüstü eğitim almış bireylerde anlamlı bir farklılık göstermemekte ancak lisans düzeyinde eğitim alanlar lisansüstü düzeyde eğitim alanlara göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü yaşamaktadır. Evlilik doyumu, duygu düzenleme güçlüğü ve yüklemeler evlilik biçimine göre farklılaşmamaktadır. Korelasyon analizi sonuçlarına göre evlilik süresi ile evlilik doyumu ve yüklemeler arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Ancak evlilik süresi arttıkça duygu düzenleme güçlüğü azalmaktadır. Gelir düzeyi arttıkça evlilik doyumu artmakta, duygu düzenleme sorumluluk yüklemelerinin tüm boyutları (kasıt, güdü, suçlama) ve nedensel yüklemelerden istikrar ve genellik boyutlarındaki yüklemeler daha olumlu hale gelmektedir. Çocuk sayısı ile evlilik doyumu, duygu düzenleme güçlüğü ve yüklemeler arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Aracı değişken analizi sonuçlarına göre yüklemeler, evlilik doyumunu negatif ve duygu düzenleme güçlüğünü pozitif yönlü yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ise evlilik doyumunu negatif yönlü yordamaktadır. Evlilik doyumu ile yükleme biçimleri arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü bulunmaktadır. Bu sonuç, nedensel yüklemlerin evlilik doyumunu duygu düzenleme aracılığıyla dolaylı olarak etkilediği anlamına gelmektedir. Araştırmada ayrıca nedensel yüklemelerin evlilik doyumunu doğrudan da etkilediği bulunmuştur. Yükleme biçimlerinin evlilik doyumu üzerindeki doğrudan etkisi, yükleme biçimlerine yönelik geliştirilecek müdahale programlarının önemine işaret etmektedir. Yükleme biçimlerinin zamanla sabit kaldığı bulgusuyla birlikte düşünüldüğünde, eşin davranışına yönelik olumsuz yüklemeleri azaltmak amacıyla uygulanacak erken müdahalelerin oldukça önemli olduğu değerlendirilmektedir. Duygu düzenlemenin evlilik doyumu üzerindeki aracı rolünün belirlenmiş olması da evlilik doyumunu artırmayı hedefleyen psikolojik müdahalelerde duygu düzenlemeye odaklanılmasını sağlayarak, görece değişmez bir özellik gösteren yükleme biçimlerine kıyasla daha etkili ve hızlı sonuçların alınmasına katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Duygu düzenleme güçlüğü, evlilik doyumu, nedensel yüklemeler, sorumluluk yüklemeleri, yükleme biçimleri
Yetişkinlerde (18-45 yaş) flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolünün incelenmesi
Flört şiddeti bireyleri hem fiziksel hem de psikolojik sağlıkları açısından olumsuz etkilemektedir. Şiddetin en yaygın biçimlerinden olan flört şiddetinin birey üzerinde olduğu kadar toplum üzerinde de yıkıcı etkileri bulunmaktadır. Bu çalışma 18-45 yaş arasındaki genç yetişkinlerde flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolünü incelemektedir. Etik izin ve araştırmada veri toplama aracı olarak kullanılan aydınlatılmış onam formu, demografik bilgi formu, flört şiddeti tutum ölçeği, çocukluk çağı travmalar ölçeği, stresle başa çıkma tarzları ölçeğinin kullanımı için gerekli izinler alındıktan sonra, 18-45 yaş arasındaki 360 gönüllü katılımcı araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler Anova testi kullanılarak varyans analizine tabi tutulmuştur. Parametrik testlerde varyanslar homojen dağılmadığında Welch testi sonuçları baz alınmıştır. Anova testi sonucunda anlamlı bulunan grupların çoklu karşılaştırmalarında varyans homojenliğine göre Tukey veya Tamhane testi uygulanmıştır. Flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü Hayes' in model 4 sonuçlarını baz alınarak değerlendirilmiştir. Sonuçlara göre; Flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü tespit edilmiş; sosyal desteğe başvurmanın aracı etkisi anlamlı (β=-0.74, %95 GA [-0.88/-0.61]), kendine güvenli yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.67, %95 GA [-0.82/-0.51]), iyimser yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.76, %95 GA [-0.91/-0.61]), çaresiz yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.69, %95 GA [-0.83/-0.56]), boyun eğici yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.68, %95 GA [-0.82/-0.54]) bulunmuştur.
Yetişkin Suriyeli mültecilerde dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık ve manevi şükran düzeylerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında Türkiye'deki birçok farklı şehirde yaşayan Suriyeli yetişkin mültecilerin, "dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık, manevi şükran" düzeylerini ölçerek çeşitli sosyo-demografik değişkenlere göre istatistiksel olarak anlamlılık gösterip göstermediği ve kavramlar arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Çalışmaya Türkiye'nin 26 ilinden katılım gösteren 18 yaşını doldurmuş 220 Suriyeli yetişkin birey katılarak örneklem oluşturulmuştur. Çalışmaya katılım gösteren bireylerin 102'si kadın, 118'si ise erkek bireyden oluşurken, 160'ı bekâr ve 60'ı da +evli bireylerden oluşmaktadır. Katılımcıların 107'si 18-24 yaş aralığında, 60'ı 25- 29 yaş aralığında, 53'ü 30 ve üstü yaş aralığında bireylerden oluşmaktadır. Çalışmada veri toplamak amacıyla Sosyo-demografik Form, Dini Başa Çıkma Ölçeği, Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Manevi Şükran Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizlerini yapmak için t testi, ANOVA, Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu ve Doğrusal Çoklu Regresyon Analizi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda dini başa çıkma cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni duruma göre incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Psikolojik sağlamlık ve cinsiyet, yaş, eğitim durumuna göre incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Psikolojik sağlamlık ve medeni duruma göre incelendiğinde ise istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulgulanmıştır. Manevi şükran ve cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni durumuna göre incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Suriyeli bireylerin pozitif dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık ve manevi şükran ölçeklerinden aldıkları toplam ortalama değerleri, bireylerin yüksek dini başa çıkma, yüksek psikolojik sağlamlığa ve yüksek manevi şükrana sahip olduklarını göstermektedir. İlişkisel analiz sonucunda pozitif dini başa çıkma ve psikolojik sağlamlık arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu, pozitif dini başa çıkma ve manevi şükran arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu ve psikolojik sağlamlık ve manevi şükran arasında da pozitif yönlü bir ilişki olduğu bulgulanmıştır. Negatif dini başa çıkmanın ise psikolojik sağlamlık ve manevi şükran arasında bir ilişki bulgulanamamıştır. Yapılan çoklu regresyon analizi sonucuna göre, psikolojik sağlamlık, pozitif dini başa çıkma manevi şükrandaki toplam varyansın %21'ini açıklayarak dini başa çıkma ve psikolojik sağlamlığın manevi şükranı yordadığı bulgulanmıştır.
Gruplar arası temas ve önyargılar arasındaki ilişkidegruplar arası tehdit ve gruplar arası kaygının rolü
Allport'un temas hipotezine odaklanan pek çok araştırma temasın gruplar arası önyargıyı azalttığını ve gruplar arası ilişkileri olumlu yönde etkilediğini göstermiştir. Öte yandan gruplar arası tehdit kuramı gruplar arası temasın dış gruptan algılanan tehdidi ve gruplar arası kaygıyı azaltarak dış gruba yönelik duygu, biliş ve davranışları etkileyebileceğine işaret etmektedir. Mevcut tez çalışmasında yakın olumlu, yakın olumsuz, yüzeysel olumlu ve yüzeysel olumsuz temasın gruplar arası tehdit, kaygı, öfke ve tutumlar bağlamında nasıl bir yordayıcılığa sahip olduğu ve temas ile tutumların çeşitli bileşenleri arasındaki ilişkilerde gruplar arası tehdit, kaygı ve öfkenin aracılık rolü incelenmiştir. Dolaylı ilişkileri sınamak için yakın olumlu temas, yakın olumsuz temas, yüzeysel olumlu temas ve yüzeysel olumsuz temasın öncül olduğu, gruplar arası tehdit, kaygı ve öfkenin aracı olduğu, dış gruba yönelik tutumların öğeleri olan dış gruba yönelik sosyal mesafe, olumlu-olumsuz duygular ve olumsuz kalıpyargıların sonuç değişkenleri olduğu bir yol analizi gerçekleştirilmiştir. Veriler yüz yüze ve online ortamdan toplanmış olup, katılımcılar kendilerini Türk olarak tanımlayan 242 kişiden oluşmaktadır. Sonuçlar yakın olumlu ve yüzeysel olumlu temasların gruplar arası kaygıyı negatif yönde, yakın olumsuz ve yüzeysel olumsuz temasların ise pozitif yönde yordadığını göstermiştir. Yakın ve yüzeysel olumlu temasların dış gruptan algılanan genel tehdidi negatif yönde, yakın olumsuz temasın ise pozitif yönde yordadığı bulunmuştur. Yakın olumlu temas öfkeyi negatif yönde, yakın olumsuz temas pozitif yönde yordarken, olumlu ve olumsuz yüzeysel temaslar öfkeyi anlamlı olarak yordamamıştır. Öte yandan gruplar arası kaygı, tehdit ve öfke de dış gruba yönelik tutumların çeşitli öğelerini (duygular, kalıpyargılar, sosyal mesafe) yordamıştır. Algılanan genel tehdit olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz duyguyu, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Gruplar arası kaygı olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Dış gruba duyulan öfke ise olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Son olarak çeşitli gruplar arası temas değişkenleriyle tutumsal değişkenler (duygular, kalıpyargılar, sosyal mesafe) arasında gruplar arası kaygı, tehdit ve öfke yoluyla dolaylı ilişkilerin var olduğu gözlenmiştir. Hem yakın hem de yüzeysel olumlu temasın kaygı aracılığıyla olumlu duyguyu pozitif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Yakın ve yüzeysel olumlu temasın öfke aracılığıyla olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı gözlenmiştir. Yine hem yakın hem de yüzeysel olumlu temasın genel tehdit aracılığıyla olumlu duyguyu pozitif yönde, olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı görülmüştür. Öte yandan olumsuz temaslar için dolaylı ilişkiler ele alındığında, yakın olumsuz temasın öfke aracılığıyla olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordadığı bulunmuştur. Yüzeysel olumsuz temasın ise kaygı aracılığıyla olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordadığı görülmüştür.
Çocukluk çağı travmaları ve ebeveynlerin istismar farkındalığı arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu tez çalışmasında ebeveynlerin çocukluk çağı travmaları geçmişi ile ebeveynlerin duygu düzenleme becerileri, ebeveynlerin kendi ilişkilerinde çatışma çözme yöntemleri ve istismar ve ihmal farkındalıkları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu çalışmaya Türkiye'de yaşayan, 3-6 yaş arasında çocuğu olan 494 ebeveyn katılmıştır. Yapılan uç değer analizi sonucunda 45 katılımcı analiz sonuçlarının etkilenmemesi adına veri setinden çıkartılmıştır. Yapılan işlem sonrasında 449 katılımcı ile analizler yürütülmüştür. 449 katılımcının 398'i (%88,6) kadın 51'i (%11,4) erkek katılımcılardan oluşmaktadır. Çalışmada veri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Romantik İlişkilerde Çatışma Çözme Stilleri Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form ve Ebeveyn Çocuk İstismar ve İhmal Farkındalık Ölçeği kullanılmıştır. Veri analizleri SPSS 25 paket programı ve AMOS 26 programı üzerinden yapılmıştır. Araştırma dahilinde çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme güçlüğü, çatışma çözümü ve istismar ve ihmal farkındalığı arasında kurulan model yapısal eşitlik modellemesi ile sınanmıştır. Yapısal eşitlik modellemesi AMOS 26 (Analysis of Momement Structure) programı aracılığıyla yapılmıştır. Cinsel istismar boyutu uç değerler çıkartıldığında dahi çarpıklık ve basıklık değerleri kabul edilebilir aralıkta olmadığı için analizlere dahil edilmemiştir. Fiziksel istismar alt ölçeğinin ise Alfa katsayısının kabul edilebilir değer olan.70'in çok altında olması nedeniyle fiziksel istismar boyutu da analizlere dahil edilmemiştir. Bu nedenle model analizleri duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal değişkenleri ile yürütülmüştür. Sonuçlara göre katılımcılar arasında duygusal istismarın yaygınlık oranı %32,5, duygusal ihmalin yaygınlık oranı %38,08 ve duygusal ihmalin %46,32'dir. Çocuk istismarı ve ihmali farkındalık düzeylerine bakıldığında ise katılımcıların %10,2'sinin orta düzeyde; %71,9'unun yüksek düzeyde; %17,8'inin ise çok yüksek düzeyde farkındalık sahibi olduğu bulunmuştur. Analiz sonuçlarına göre duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal duygu düzenleme güçlüğünü pozitif yönde yordamıştır. Duygusal istismar olumsuz çatışma çözümünü pozitif yönde yordamış, olumlu çatışma çözümü ile anlamlı düzeyde ilişkisi olmadığı bulunmuştur. Duygusal ihmalin ise olumsuz çatışma çözümünü pozitif yönde yordadığı, olumlu çatışma çözümünü ise negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Fiziksel ihmale bakıldığında ise olumsuz çatışma çözümü ile anlamlı bir ilişkisi bulunmamış, olumlu çatışma çözümünü ise negatif yönde yordadığı görülmüştür. Duygusal istismar ve duygusal ihmalin istismar ve ihmal farkındalığı ile ilişkisi bulunmamıştır. Fiziksel ihmal, istismar ve ihmal farkındalığını negatif yönde yordamıştır. Olumlu çatışma çözümü istismar ve ihmal farkındalığını pozitif yönde yordamıştır. Duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz çatışma çözümünün istismar ve ihmal farkındalığı ile ilişkisi bulunmamıştır. Dolaylı ilişkilere bakıldığında ise duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmalin olumsuz çatışma çözümü ile ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün aracılık ettiği bulunmuştur. Ayrıca, duygusal ihmal ve istismar ve ihmal farkındalığı arasındaki ilişkide olumlu çatışma çözümü aracılık ettiği görülmüştür.
Erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya tolerans ilişkisinde algılanan sosyal destek ve savunma mekanizmalarının aracı rolü
Bu çalışma, beliren yetişkinlik döneminde erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya tolerans arasındaki ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin aracılık rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya 18-25 yaş arası 481 beliren yetişkin katılmıştır. Katılımcılara Sosyo-demografik Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Savunma Biçimleri Testi-40 (SBT-40), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Duygusal Zorlanmaya Toleranssızlık Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma bulguları, duygusal zorlanmaya toleranssızlık düzeyinin erken dönem uyumsuz şemalar ile pozitif ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmadaki bir diğer araştırma sorumuz erken dönem uyumsuz şemalardan kopukluk ve reddedilme şema alanı ile beliren yetişkinlik döneminde duygusal zorlanma ilişkisinde algılanan sosyal desteğin aracı bir rolünün olup olmadığıdır. Kusurluluk şeması ile duygusal zorlanmaya toleranssızlık arasındaki ilişkide algılanan sosyal desteğin aracı bir rolü olduğu bulunmuştur. Ayrıca, erken dönem uyumsuz şemaların beş temel alanı ile beliren yetişkinlik dönemi duygusal zorlanmaya toleranssızlık ilişkisinde savunma mekanizmalarının aracı rolü incelenmiştir. Kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar, diğeri yönelimlilik, yüksek standartlar şema alanlarının her biri ile olgun olmayan savunma mekanizmaları arasında aracılık ilişkisi olduğu bulunmuştur. Araştırmanın örneklemi beliren yetişkinlik dönemindeki katılımcılar oluşturmaktadır. Duygusal zorlanma yaratabilecek yaşam olaylarıyla sıklıkla karşılaşma olasılığının bulunduğu beliren yetişkinlik dönemine odaklı, erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya toleranssızlığın araştırıldığı bir çalışma alanyazında bulunmamaktadır. Erken dönem uyumsuz şemalar ile beliren yetişkinlik dönemindeki duygusal zorlanma tolerans ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin rolünü incelemek bu dönemde ortaya çıkabilecek bireysel problemler ile baş etmek için de önemli yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Erken dönem uyumsuz şemaları olan bireylere yönelik psikoterapi çalışmalarının ruhsal sağlığın iyileştirilmesinde etkili olabileceği, bireyin duygusal zorlanmaya tolerans seviyesini geliştirmeye yardımcı olabileceği, savunma mekanizmalarının bilinçli kullanılmasında farkındalık oluşturabileceği ve güçlü bir sosyal destek ağı oluşturmaya yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Ebeveynlerin ebeveynlik stilleri, ebeveyn öz yeterliği ve 5-6 yaş çocuklarının benlik algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada anne babalarının ebeveynlik stilleri, ebeveyn öz yeterlik düzeyleri ve 5-6 yaş çocukların benlik algısı düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca sosyodemografik özelliklerin çalışma değişkenleri üzerindeki etkisi belirlenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Konya ili Millî Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı anaokulu ve kreşlerde eğitime devam eden 5-6 yaş çocuklar ile onların anne ve babaları oluşturmuştur. Araştırmaya 20-48 yaş arası 99 anne, 20-50 yaş arası 99 baba ve 5-6 yaş arası 99 çocuk katılım sağlamıştır. Araştırmada anne ve babaların ebeveynlik öz yeterliklerini değerlendirmek amacıyla Yenilenmiş Berkeley Ebeveyn Öz Yeterlik Ölçeği, anne ve babaların ebeveynlik stillerini belirlemek amacıyla Ebeveyn Tutum Ölçeği, anne ve babaların yaşı, eğitim düzeyi, çalışma durumu; çocuğun yaşı ve cinsiyeti gibi sosyodemografik bilgileri için ise araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Formlar ebeveynlere öğretmenler aracılığıyla gönderilmiştir. Ebeveynleri tarafından araştırmaya katılımları onaylanan çocukların benlik algısı düzeylerini belirlemek amacıyla ise Demoulin Benlik Algısı Ölçeği araştırmacı tarafından çocuklara yüz yüze uygulanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde SPSS 26.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırmanın amaçlarını test etmek üzere verilerin analizinde Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu, Basit Doğrusal Regresyon Analizi ve tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda annelerin ebeveyn öz yeterlik ölçeği puanlarının, demokratik ebeveyn tutumlarına ilişkin varyansın %33'ünü, otoriter tutuma ilişkin varyansın %8.7'sini, aşırı koruyucu tutuma ilişkin varyansın ise %7'sini açıkladığı belirlenmiştir. Buna ek olarak baba öz yeterliliği ölçeği puanlarının da demokratik tutuma ilişkin varyansın %44'ünü, otoriter tutuma ilişkin varyansın %8,9'unu, aşırı koruyucu tutuma dair ilişkin varyansın ise %10,8'ini açıkladığı görülmüştür. İzin verici tutum açısından ise anne ebeveyn öz yeterliliği ve baba ebeveyn öz yeterliliği puanlarının yordayıcı etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Anne ve babaların ebeveyn öz yeterlikleri ve ebeveynlik stilleri ile çocukların benlik algısı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Çocukların benlik algısı puanlarının ise çocuğun cinsiyeti, annelerin yaşı, annelerin eğitim düzeyi, annelerin çalışma durumu, babaların yaşı ve babaların eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık göstermediği saptanmıştır. Ayrıca annelerin otoriter, demokratik, aşırı koruyucu ve izin verici ebeveynlik tutum puanları; çocuğun cinsiyetine, anne yaşına, anne eğitim düzeyine göre anlamlı bir farklılık göstermezken aşırı koruyucu ebeveynlik tutum puanları annelerin çalışma durumuna göre anlamlı farklılık göstermiştir. Bulgular incelendiğinde çalışmayan annelerin aşırı koruyucu tutum puanları çalışan annelere kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde babaların otoriter, demokratik, aşırı koruyucu ve izin verici ebeveynlik tutumu puanları; çocuğun cinsiyetine, babaların eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık göstermezken aşırı koruyucu ebeveynlik tutum puanlarının babaların yaşına göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Bulgular 20-35 yaş grubundaki babaların aşırı koruyucu tutum puanlarının 36-50 yaş grubu babalara kıyasla daha yüksek olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Ebeveynlik stilleri, Ebeveyn öz yeterliği, Benlik algısı.
Ortoreksiya ile sağlıklı yaşam biçimi davranışları, besin seçimi ve beden imajı değişkenleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Ortoreksiya nervoza, sağlıklı beslenmeye yönelik takıntılı bir ilgi olarak tanımlanmaktadır. Sağlıklı beslenmeye yönelik daha dengeli ve olumlu ilgi ise sağlıklı ortoreksiya olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada ortoreksiyanın her iki boyutunun ortoreksik eğilim ile ilişkili olabileceği düşünülen demografik değişkenler, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, besin seçimi ve beden imajı ile ilişkilerinin incelenmesi ve sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervoza boyutlarının hangi değişkenler tarafından yordandığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, 18-65 yaş aralığında bulunan, okuma-yazma bilen, çevrimiçi ulaşılabilen ve çalışmaya katılmayı kabul eden 346 katılımcıdan oluşmaktadır. Verilerin toplanması sürecinde katılımcıların cinsiyet, yaş, eğitim düzeyleri gibi bilgilerinin ve ortoreksik eğilim ile ilişkili olabileceği düşünülen özelliklerinin belirlenmesi amacı ile Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın değerlendirilmesi için her iki boyutun ölçümünü sağlayan Teruel Ortoreksiya Ölçeği (TOÖ), sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi amacı ile Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II (SYBD-II) ve besin seçim tercihlerinin belirlenmesi amacı ile Besin Seçimi Anketi (BSA) kullanılmıştır. Beden imajının değerlendirilmesi ise Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ) ile sağlanmıştır. Bu çalışmada, orta yetişkinlik döneminde olanlarda, egzersiz yapanlarda daha yüksek sağlıklı ortoreksiya düzeyi; ailesinde kronik hastalık bulunmayanlarda, kilo verme amacı ile diyet yapanlarda daha yüksek ortoreksiya nervoza düzeyi; diyet yapanlarda ise hem sağlıklı ortotekisya hem de ortoreksiya nervoza boyutunda daha yüksek düzeyler saptanmıştır. Sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın yordanmasına ilişkin yürütülen analiz sonucunda sağlıklı ortoreksiyayı yordayan moedelde doğal içerik alt boyutu, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, sağlık, etik kaygı, duygu-durum alt boyutları ve beden imajının yer aldığı görülmüştür. Bulgular, doğal içerik tercih etme eğiliminin, sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının benimsenmesinin, sağlık ve etik kaygı alt boyutuna verilen önem ve beden imajının olumlu olmasının sağlıklı ortoreksiya eğilimini güçlendirdiğini göstermiştir. Duygu-durum alt boyutuna verilen önemin artmasının ise sağlıklı ortoreksiya eğilimini azalttığı bulunmuştur. Ortoreksiya nervozayı yordayan modelde ise sağlıklı ortoreksiya, doğal içerik, kilo kontrolü, etik kaygı ve aşinalık alt boyutunun yer aldığı görülmüştür. Bulgular, sağlıklı ortoreksiyadaki artışın, kilo kontrolüne verilen önemin artmasının, etik kaygı ve aşinalık alt boyutlarının önem kazanmasının ortoreksiya nervoza eğilimini arttırdığını göstermiştir. Doğal içerik alt boyutundaki artışın ise ortoreksiya nervoza eğilimini azalttığı bulunmuştur. Sonuçlar sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın farklı değişkenler tarafından yordandığını ortaya koymuştur. Çalışmadan elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır.
Yetişkinlerde sosyotropik/otonomik kişilik özellikleri ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü
Bu araştırmada yetişkin bireylerin psikolojik belirti düzeyleri, sosyotropik/ otonomik kişilik özellikleri ve duygu düzenleme güçlükleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada, nicel araştırma yöntemlerinden olan ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini Türkiye genelinde bulunan 18 yaş üzeri 275 kadın ve 75 erkek olmak üzere 350 gönüllü katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmaya 199 katılımcı çevrimiçi ve 151 katılımcı yüz yüze veri toplama aracılığıyla dahil edilmiştir. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-21), Sosyotropi ve Otonomi Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği sunulmuştur. Çalışmanın amacı doğrultusunda ilk olarak katılımcıların psikolojik belirti düzeyleri ile sosyotropik/otonomik kişilik özellikleri arasındaki ilişki incelenmiş ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü analiz edilmiştir. Uygulanan istatistiksel analizler sonucu elde edilen bulgulara göre kadınların psikolojik belirti düzeyleri ve sosyotropi düzeyleri erkek katılımcılara göre daha yüksektir ve aradaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Otonomi düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü toplam puanları açısından ise cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilememiştir. Gerçekleştirilen korelasyon analizi sonucunda katılımcıların psikolojik belirti düzeyleri ile sosyotopi ve otonomi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. Katılımcıların sosyotropi düzeyleri ile duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif yönlü bir ilişki elde edilirken otonomi düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Regresyon analizi sonuçları incelendiğinde ise sosyotropi, otonomi ve duygu düzenleme güçlüğünün pozitif yönde psikolojik belirti düzeyini yordadığı görülmüştür. Son olarak gerçekleştirilen aracılık analizinin bulgularına göre sosyotropi düzeyi ve psikolojik belirti düzeyi arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün kısmı aracılık rolüne sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ancak otonomi düzeyi ve psikolojik belirti düzeyi arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracılık etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları sosyotropi ve otonomi kişilik özelliklerinin psikolojik belirtiler ve duygu düzenleme güçlüğü ile ilişkisine işaret etmektedir. Alanyazında bu konuda yapılacak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Araştırmanın sınırlılıkları, güçlü yönleri ve gelecek çalışmalara yönelik önerilere çalışmanın sonunda yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sosyotropi, Otonomi, Psikolojik belirtiler, Duygu düzenleme güçlüğü.
Nöromusküler hastalığa sahip bireylerde beden memnuniyeti, sosyal kaygı, psikolojik esneklik ve yaşam doyumu arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Mevcut çalışma nöromusküler hastalığa sahip bireylerin, beden memnuniyeti, sosyal kaygı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkilerde psikolojik esnekliğin aracılık rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma 18 yaşından büyük, okur yazar ve en az 6 aydır nöromusküler hastalık tanısına sahip 88 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara Sağlık Değerlendirme Anketi-Engellilik İndeksi, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği, Beden Memnuniyeti Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Psikolojik Esneklik Ölçeği'nden oluşan anket bataryası uygulanmıştır. Çalıma bulgularına göre; psikolojik esneklik, beden memnuniyeti ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide, beden memnuniyeti ve sosyal kaygı arasındaki ilişkide ve son olarak sosyal kaygı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide aracılık rolüne sahiptir. Mevcut çalışma, psikolojik esnekliğin nöromusküler hastalıklara sahip bireyler için koruyu-önleyici müdahale olarak önemli olduğunu göstermekte ve nadir hastalıklar grubundan olan nöromusküler hastalıklarla ilgili kısıtlı sayıdaki yayın havuzuna katkı sağlamaktadır.
Bir norm olarak iç grup yanlılığının minimal grup paradigmasında gruplar arası davranışa etkisi
Gruplar arası bağlamda bireylerin ait oldukları grubun normatif beklentilerine karşı duyarlı oldukları bilinmektedir. Buyruksal nitelikteki grup normlarının kayırmacı tutum ve davranışlar üzerinde yönlendirici olabildiği gösterilmiştir. İç grubun normatif beklentilerinin iç grup yanlılığını yönlendirmedeki gücü alan yazınında sıklıkla incelenmiş olsa da, dış grubun yanlılığa dair buyruksal normlarının iç grup yanlılığı üzerindeki etkisine yönelik bulgular sınırlıdır. Mevcut tez çalışması iç grup yanlılığına yönelik iç grup ve dış grup normunun ayrı ayrı ve etkileşimli olarak kayırmacı tutum ve davranışlar üzerindeki olası etkilerini inceleme amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda çalışmada kayırma beklentisinin olduğu ve olmadığı yönünde değişimlenen iç grup ve dış grup normlarının iç grup yanlılığı üzerindeki etkileri deneysel olarak incelenmiştir. Minimal grup paradigması temelinde tasarlanan deneyde üniversite öğrencilerinden oluşan 95 katılımcı renklerle temsil edilen iki minimal gruptan birine kendi tercihleriyle katılmışlardır. Katılımcılar kontrol grubuna ya da dört deneysel koşuldan birine seçkisiz olarak atanmışlardır: (1) iç grup ve dış grup kayırma bekliyor, (2) iç grup kayırma bekliyor – dış grup kayırma beklemiyor, (3) iç grup kayırma beklemiyor – dış grup kayırma bekliyor, (4) iç grup ve dış grup kayırma beklemiyor. İç grup yanlılığı davranışsal boyutta Tajfel matrislerinden elde edilen kaynak dağıtımına yönelik puanlar ve bu puanlarla hesaplanan farklı dağıtım stratejilerinin kıyaslandığı çekim skorları ile ölçülmüştür. İç grup ve dış grup için olumlu sıfat değerlendirmeleri ile de yanlılık tutum düzeyinde ele alınmıştır. Bulgular hem iç grup normu hem de dış grup normunun ayrı ayrı iç grup yanlılığı üzerinde anlamlı etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Özellikle iç grubun kayırma beklediği deney koşullarında davranış düzeyinde iç grup yanlılığının arttığı gösterilmiştir. Katılımcıların daha rasyonel davranarak ortak kazancı gözetmek yerine kendi gruplarını kayıran ve gruplar arasındaki farkı açmak için kendi grubunun çıkarlarını arka plana atan stratejileri kullanmaya yönelebildiği gösterilmiştir. Dış grup normunun kayırma beklentisi olduğu koşulda da daha sınırlı da olsa benzer etkiler görülmüş, katılımcılar yine gruplar arasındaki farkı arttırmak için kendi gruplarının karından feragat etmişlerdir. İç grup yanlılığı tutumsal olarak ele alındığında ise iç grup normunun etkili olmadığı ancak dış grup normunun kayırma beklentisi olduğu koşulda iç grup yanlılığının arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın bulguları iç grup normlarının yanında dış grup normlarının da iç grup yanlılığı üzerinde yönlendirici olabileceğini öngörmektedir.
Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partner istismarı, ilişki doyumu ve duygu düzenleme arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu tez çalışmasında çocuklukta duygusal istismar ile yetişkinlikte partner duygusal istismarı, ilişki doyumu ve duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkiler incelenmektedir. Mevcut çalışmaya Türkiye'de yaşayan 18-30 yaş aralığında en az 6 aydır süren romantik ilişkisi bulunan 423 katılımcı dahil olmuştur. Katılımcılardan yaş aralığı dışında yer alan veya devam eden romantik ilişkileri bulunmayan toplam 51 kişi veri setinden çıkarılmıştır. Ayrıca istatistiksel analiz aşamasında uç değer gösteren 15 katılımcı veri setinden çıkarılmıştır. Kalan 358 katılımcının 259'u kadın (%72,3), 98'i erkek (%27,4) ve 1'i diğer (%0,3) katılımcıdan oluşmaktadır. Mevcut çalışmada veri toplama sürecinde Demografik Bilgi Formu, Çok Boyutlu Duygusal İstismar Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği Revize Edilmiş ve Genişletilmiş Formu, İlişki İstikrarı Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği Kısa Formu kullanılmıştır. Çalışmada veri analizi AMOS 26 paket programı ve SPSS 22 paket programı ile yapılmıştır. Çalışma modelinin analizinde Yapısal Eşitlik Modellemelerinden Yol Analizi ile AMOS 26 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Analiz aşamasında modelin iyi uyum gösterip göstermediğine ve değişkenlerin regresyon katsayılarına bakılmıştır. Analiz sonuçlarına göre çocuklukta duygusal istismar, partner duygusal istismarına maruz kalmayı, partnere duygusal istismar uygulamayı ve duygu düzenleme güçlüğünü doğrudan yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca duygu düzenleme güçlüğü, partner duygusal istismarına maruz kalmayı doğrudan pozitif yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile partnere duygusal istismar uygulama arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ancak duygu düzenleme güçlüğü partnere duygusal istismar uygulamayı doğrudan yordamamaktadır. Partnere duygusal istismar uygulama ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracılık etkisi bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partnere duygusal istismar uygulama arasındaki ilişkide partner duygusal istismarına maruz kalmanın aracılık etkisi bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile ilişki doyumu arasında duygu düzenleme güçlüğü aracı etkisi bulunmuştur. Partner duygusal istismarına maruz kalma ile ilişki doyumu arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca partner duygusal istismarına maruz kalma ilişki doyumunu doğrudan negatif yordamaktadır. Partnere duygusal istismar uygulama ile ilişki doyumu arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ancak partnere duygusal istismar uygulama ilişki doyumunu yordamamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasındaki ilişkide partner duygusal istismarına maruz kalmanın aracı etkisi bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasında negatif ilişki bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasında partnere duygusal istismar uygulamanın aracı rolü bulunamamıştır. Sonuç olarak erken dönem olumsuz yaşantıların erken dönemde gelişen duygu düzenleme becerisinin gelişimini sekteye uğrattığını ve çocukluk yaşantılarının yetişkinliğe dek uzanan uzun vadeli etkileri olduğunu göstermektedir.
Duygu düzenleme becerilerini artırmaya yönelik bilişsel davranışçı psikoeğitim programının çeşitli psikolojik değişkenler üzerindeki etkisi
Bu çalışmanın amacı, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) temelli bir psikoeğitim programının üniversite öğrencilerinin belirsizliğe tahammülsüzlük, gelecek kaygısı düzeyleri, mükemmeliyetçilik ve psikolojik dayanıklılıkları üzerindeki etkisini incelemektir. Bu çalışmada öntest-sontest ve izleme testi kontrol gruplu deneysel bir desen kullanılmıştır. Çalışma grubu, kamu kurumlarına kayıtlı 24 Türk üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Gönüllüler 12 kişilik bir deney grubuna ve 12 kişilik bir kontrol grubuna rastgele atanmıştır. Deney grubuna sekiz oturumluk, BDT temelli bir psikoeğitim programı çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Program, duygu tanıma, duygu düzenleme, bilişsel çarpıtmalar, ABC modeli, mükemmeliyetçilikle başa çıkma yöntemleri, belirsizliğe tolerans ve psikolojik dayanıklılık konularına odaklanan içeriği kapsamaktadır. Kontrol grubundaki katılımcılar bu süreçte herhangi bir uygulamaya tabi tutulmamıştır. Veriler "Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği", "Duygu Düzenleme Ölçeği", "Üniversite Öğrencilerinde Gelecek Kaygısı Ölçeği", "Büyük üçlü Mükemmeliyetçilik Ölçeği" ve "Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği "nden elde edilmiştir. Programın sonunda, deney grubu üyelerinin programa ilişkin bakış açılarını değerlendirmek amacıyla yapılandırılmamış değerlendirme soruları çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler, tekrarlanan ölçümler ANOVA ile analiz edilmiştir. Kontrol grubu istatiksel olarak anlamlı bir değişim göstermezken, çalışma sonuçları deney grubunun sontest ve izleme testi sonuçlarında kayda değer bir iyileşme olduğunu göstermiştir. Sonuçlar, BDT temelli psikoeğitim programının üniversite öğrencileri arasında psikolojik dayanıklılığı artırırken uyumsuz mükemmeliyetçiliği, gelecek kaygısını ve belirsizliğe tahammülsüzlüğü etkili bir şekilde azalttığını göstermiştir. Yürütülen çalışmanın hipotezlerinin hepsi analizler sonucu doğrulanmıştır. Programın sonunda yapılan değerlendirmelerde katılımcılar, programın kendilerine yeni içgörüler ve bakış açıları sağladığını, kaygı ve mükemmeliyetçiliği yönetme becerilerini geliştirdiğini ve psikolojik dayanıklılık anlayışını teşvik ettiğini bildirmişlerdir. Araştırma bulguları, BDT temelli yapılandırılmış müdahale programlarının üniversite öğrencilerine bilişsel işlevsellik ve duygu düzenleme konularında etkili bir şekilde yardımcı olabileceğini göstermektedir.
Suçluluk ve utanç ile ilişkili otobiyografik bellekte görsel perspektifin duygu düzenleme üzerindeki işlevi
Bu araştırma, bireylerin suçluluk ve utanç gibi öz-bilinçli duygularla ilişkili otobiyografik anılarını hatırlarken kullandıkları görsel perspektifin (birinci şahıs ve üçüncü şahıs) duygu düzenleme üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada suçluluk (haklı ve uyumsuz suçluluk) ile utanç (içsel ve dışsal utanç) duygularının alt boyutları temel alınarak, bu duyguların görsel perspektif tercihi ve duygusal yoğunlukla nasıl bir ilişki kurduğu deneysel bir desenle araştırılmıştır. Bu kapsamda, dışsal utanç yaşayan bireylerin, içsel utanç ve nötr anılarla ilişkili bireylere kıyasla daha fazla üçüncü şahıs perspektifi kullanacakları; benzer şekilde, haklı suçluluk deneyimleyen bireylerin de uyumsuz suçluluk ve nötr anı yaşayan bireylerden daha yüksek düzeyde üçüncü şahıs perspektifi tercih edecekleri öne sürülmüştür. Ayrıca, dışsal utanç ve haklı suçluluk grubundaki katılımcıların, üçüncü şahıs perspektifiyle hatırladıkları anılarda, aynı duyguları birinci şahıs perspektifiyle hatırlayanlara kıyasla daha yoğun duygulanım yaşayacakları varsayılmıştır. Öte yandan, içsel utanç ve uyumsuz suçluluk gibi benliğe yönelik duygulara sahip katılımcıların, nötr anılar ve diğer duygu gruplarına kıyasla daha fazla birinci şahıs perspektifi kullanacakları; ayrıca bu bireylerin birinci şahıs perspektifinden hatırladıkları olumsuz anıların, üçüncü şahıs perspektifiyle hatırlananlara göre daha yüksek duygulanım yoğunluğu oluşturacağı ileri sürülmüştür. Araştırmanın örneklemi, yaşları 18 ile 55 arasında değişen 124 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırma sürecinde katılımcılardan, belirli duygu kategorilerine (içsel utanç, dışsal utanç, haklı suçluluk, uyumsuz suçluluk, nötr) ilişkin istedikleri bir otobiyografik anı yazmaları ve bu anıyı atandıkları perspektif grubuna göre belirli bir perspektiften (birinci şahıs ya da üçüncü şahıs) yeniden canlandırmaları istenmiştir. Deney öncesi ve sonrası duygusal tepkiler ölçülmüş, anıların fenomenolojik özellikleri ve kullanılan perspektif türleri analiz edilmiştir. Bu süreçte, katılımcıların ruhsal durumlarını değerlendirmek amacıyla Beck Depresyon Envanteri-II ve Beck Anksiyete Envanteri uygulanmış; bu ölçeklerden sınırda puan alan bireyler analiz dışı bırakılmıştır. Anıların niteliksel yapısını değerlendirmek için Otobiyografik Bellek Özellikleri Ölçeği kullanılmış, ayrıca deney süreci boyunca katılımcıların duygusal durumları, 11 temel duyguyu içeren 5'li Likert tipi bir derecelendirme ölçeği aracılığıyla ölçülmüştür. Hipotezler, bağımsız örneklem t-testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, hipotezlerin hiçbirinin istatistiksel olarak desteklenmediğini ortaya koymuştur. Ancak içsel utanç grubunda birinci şahıs perspektifinin, üçüncü şahıs perspektifine kıyasla daha yoğun duygulanım oluşturabileceğine işaret eden orta düzeyde bir etki büyüklüğü saptanmıştır. Bu sonuçlar, görsel perspektifin duygusal deneyim üzerinde tek yönlü ve otomatik bir etki oluşturmadığını; aksine bireysel farklılıklar, olayın kişisel anlamı ve zihinsel temsiller gibi çok boyutlu faktörlerle şekillendiğini göstermektedir. Görsel perspektifin, yalnızca duygusal mesafe oluşturmakla kalmayıp, duygudan kaçınma, özdeşleşme ya da yeniden yapılandırma gibi farklı psikolojik süreçlerde de rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda, araştırma, öz-bilinçli duyguların otobiyografik bellekteki temsil biçimlerinin ve bu temsilin duygu düzenleme stratejileriyle olan ilişkilerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkı sunmakta; gelecekteki çalışmalar için bağlamsal değişkenlerin ve bireyler arasındaki farkların daha kapsamlı biçimde ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Çocukluk çağı travmalarının ve ebeveynlik stillerinin karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık ile ilişkisi
Bu tez çalışmasında çocukluk çağı travmaları ve ebeveyn tutumlarının karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık ile ilişkileri incelenmiştir. Aynı zamanda çocukluk çağı travmaları risk gruplarına göre karanlık üçlü ve saldırganlık boyutlarının karşılaştırılmasına yönelik analizler yapılmıştır. Bu çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan ve 18 yaş üzeri olan 317 kadın (%83,6) ve 62 (%16,4) erkek olmak üzere toplam 379 genç ve yetişkinden oluşmaktadır. Araştırma kapsamında katılımcıların demografik bilgilerine ulaşmak için Demografik Bilgi Formu, çocukluk çağı travmalarını ölçmek için Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), çocuk yetiştirme stillerini ölçmek için Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği (ÇYSÖ), karanlık kişilik özelliklerini ölçmek için Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği (SD3) ve saldırganlık düzeylerini ölçmek için Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ) kullanılmıştır. Tüm analizler SPSS 27.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sonuçlara göre, çocukluk çağı travmaları ile karanlık üçlü kişilik özellikleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar tespit edilmiştir. Bu sonuç, çocukluk travmatik yaşantılarının artmasıyla birlikte bireylerin karanlık üçlü özelliklerinin de yükseldiğine işaret etmektedir. Çocukluk çağı travmaları ile saldırganlık arasındaki ilişkiler incelendiğinde çocukluk döneminde aşırı kontrol ve müdahale ile yetiştirilen bireylerin ilerleyen yaşlarda öfke düzeyinin yükselebileceği bulunmuştur. Çalışmada karanlık üçlü kişilik özellikleri ile saldırganlık arasındaki ilişkiler de analiz edilmiştir. Sonuçlar karanlık üçlü kişilik özellikleri arttıkça öfke düzeylerinin de yükseldiğini ve özellikle psikopati alt boyutunun öfke ile daha yakın ilişkili olduğunu göstermektedir. Ebeveyn tutumları ile karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık arasındaki ilişkiler incelendiğinde, anne/baba kabul/ilgi boyutu ile saldırganlık alt boyutları arasında anlamlı ve negatif yönde, anne/baba denetim/kontrol boyutu ile saldırganlık arasında pozitif yönde ilişkiler bulunmuştur. Karanlık üçlü kişilik özellikleri ile ilişkiler incelendiğinde baba kabul/ilgi boyutunun makyavelizmle pozitif, psikopati boyutuyla negatif ilişkiler gösterdiği, anne denetim/kontrol tutumunun, narsisizm ve psikopati ile pozitif yönde anlamlı şekilde ilişkili olduğu, baba denetim/kontrol tutumunun ise narsisizm ile anlamlı şekilde pozitif ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çocukluk çağı travmaları risk gruplarına göre karanlık üçlü ve öfke boyutlarının karşılaştırılması sonuçlarına baktığımızda, fiziksel istismar riski taşıyan bireylerin özellikle psikopati ve toplam karanlık üçlü puanları ile saldırganlık alt boyutlarında belirgin olarak daha yüksek puanlara sahip olduğu görülmektedir. Cinsel istismar risk grubunda olan bireyler karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık düzeylerinde riskli olmayan bireylere göre daha yüksek ortalama puanlara sahip olsalar da, bu farklılıkların istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmektedir. Duygusal istismar risk boyutunda, duygusal istismara maruz kalmanın, bireylerin saldırganlık eğilimlerini ve karanlık kişilik özelliklerini artırabileceği bulgulanmaktadır. Fiziksel ihmal boyutunda, fiziksel ihmalin özellikle psikopati eğilimleri ve saldırganlıkla güçlü bir ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. duyusal ihmal deneyimi olan bireylerin saldırganlık eğilimlerinin, özellikle fizikselsaldırganlık, öfke ve düşmanlık boyutlarında belirgin biçimde yükseldiği söylenebilir. Karanlık Üçlü kişilik özellikleri bakımından anlamlı bir farklılık gözlenmemesi ise, duyusal ihmalin saldırganlık üzerindeki etkisinin daha çok duygusal ve davranışsal boyutlarda ortaya çıktığını düşündürmektedir. Yapılan analizler sonucunda araştırma hipotezlerinin üçü tam, ikisi kısmen doğrulanmıştır. Yürütülen araştırmanın dört değişkeni bir arada incelemesi ve aynı zamanda değişkenleri alt boyutlar düzeğinde ele alması gelecek araştırmalar için iyi bir kaynak olabileceğini göstermektedir.
Yetişkin bireylerde çocukluk çağı travmatik yaşantıları, erken dönem uyumsuz şemalar ve tecavüz mitleri kabulü arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çocukluk çağı travmaları yaşam boyu iz bırakan yıkıcı deneyimlerdir. Bu izler kişinin kendisini, çevresini ve dünyayı algılayıp yorumlamasında aktif rol oynayan bilişsel şemalarında da görülebilmektedir. Bu bağlamda mevcut tez çalışmasının konusu çocukluk çağı travmatik yaşantıları, erken dönem uyumsuz şemalar ve tecavüz mitleri kabulü arasındaki doğrudan ve dolaylı ilişkilerin incelenmesidir. Bu amaçla araştırma verileri online ve kağıt-kalem yöntemleri kullanılarak Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu (DBF), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33), Young Sema Ölçeği – Kısa Form (YSÖ-KF), Illionis Tecavüz Mitleri Kabul Ölçeği (ITMKÖ) Illionis Tecavüz Mitleri Kabul Ölçeği – Örtük Versiyon (ITMKÖ-ÖV) ölçüm araçlarıyla toplanmıştır. Araştırma kapsamında ITMKÖ-ÖV'nin Türkçe uyarlama çalışması da yapılmıştır. Ölçeğin istatiksel olarak güvenli ve geçerli olduğu bulgulanmış, katılımcıların tecavüz mitleri kabul puanları için bu ölçekle elde edilen veriler kullanılmıştır. Analizlere geçilmeden önce araştırmaya katılan katılımcılar arasından ölçek bataryasını eksik doldurmuş olan, dikkat sorularına yanlış cevap vermiş olan ve uç değer gösteren katılımcılar örneklemden çıkarılmıştır. Nihai olarak araştırma örneklemi 243'ü kadın 82'si erkek 329 kişiden oluşmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması ise 30.05'tir. Verilerin istatiksel analizleri SPSS 27 ve AMOS 22 paket programı ile yapılmıştır. Araştırma bulguları çocukluk çağı travmaları ile erken dönem uyumsuz şemalar arasında, başta kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanları arasında, anlamlı pozitif ilişkiler göstermektedir. Çocukluk çağı travmaları ile tecavüz mitleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişkilere rastlanmamıştır. Fakat zedelenmiş otonomi şema alanı hariç olmak üzere, erken dönem uyumsuz şemalar ile tecavüz mitleri kabulü arasında pozitif anlamlı ilişkilere ulaşılmıştır. Yapılan yol analizleri sonucunda zedelenmiş otonomi şema alanı hariç her bir erken dönem uyumsuz şema alanının çocukluk çağı travmaları ile tecavüz mitleri arasında doğrudan etkisi olduğu bulgulanmıştır. Üç değişken arasında çizilen model varyansını en güçlü açıklayan iki şema alanı kopukluk ve zedelenmiş sınırlardır. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır. Araştırma sonuçları erken dönem travmatik yaşantılarının bireyin şema örüntülerini şekillendirdiği, bu örüntülerin de tecavüz mitlerinin daha fazla kabul edilmesinde rol oynadığı yönündedir.
Depresyon ve anksiyete belirtileri olan psikiyatri hastalarında üstbilişsel inançların stres ve başa çıkma çerçevesinde incelenmesi
Bu çalışmada, üstbilişsel inançlar, anksiyete ve depresyon belirtileri arasındaki ilişkiler hem kesitsel hem de ileriye yönelik olarak klinik bir örneklemde incelenmiştir. Çalışmanın kesitsel tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtileri üzerindeki yordayıcılığının olumsuz yaşam olayları ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, çalışmanın ileriye yönelik tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtilerini yordayıp yordamadığının sınanması amaçlanmıştır. Son olarak, anksiyete ve depresyon belirtileri ile üstbilişsel inançlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin mercek altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuru yapmış anksiyete ve depresyon belirtileri olan kişiler araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk ölçümüne 183 kişi katılırken, üç ay sonrasında alınan takip ölçümünde 71 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Üstbilişler-30 Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumlu İnanışlar Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumsuz İnanışlar Ölçeği, Yaşam Olayları Listesi ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Sonuçlar, öncelikle üstbilişsel inançların kontrol edilemezlik ve tehlikeyle ilgili olumsuz inançlar ve bilişsel güvensizlik alt boyutlarının anksiyete belirtilerini kesitsel olarak yordadığını göstermiştir. Anksiyete belirtilerinin yordanmasında olumsuz yaşam olaylarının ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkisi bulunmamıştır. Depresyon belirtilerinin kesitsel olarak yordanmasında ise, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla ilgili olumsuz inanışların etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, olumsuz yaşam olaylarının ve başa çıkma yaklaşımlarının da depresyon belirtilerinin yordanmasında rol oynadığı dikkat çekmiştir. Aracılık analizi sonuçlarına göre, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla depresif belirtiler arasındaki ilişkiye stresle başa çıkma yaklaşımlarının aracılık ettiği bulunmuştur. Çalışmanın ileriye yönelik olarak elde edilen bulguları gözden geçirildiğinde, temel ölçüm düzeyleri kontrol edildiğinde hem anksiyete hem de depresyon belirtileri üzerinde sadece üstbilişsel inançların bilişsel güvensizlik alt boyutunun bağımsız yordayıcılığının olduğu tespit edilmiştir. Son olarak, araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın temel alınarak tartışılmış, çalışmanın sınırlılıklarından ve sağladığı klinik doğurgulardan bahsedilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler verilmiştir.
Planlanmış Davranış Teorisi bağlamında evliliği sürdürme ve sonuçları
Evliliklerin sürdürülmesi zor fakat önemli bir süreçtir. Bu süreç kişinin gerek var olan ilişkiyi devam ettirmek gerekse onarmak için belli davranışlarda bulunmasını gerektirir. Bilimsel çalışmalar doyum sağlanan, ödülü yüksek, bedeli düşük evliliklerin sürdürüldüğünü ve evliliklerin sürdürülmesinde sosyal çevrenin ve benlik kurgularının etkili olduğunugöstermektedir. Doyum sağlanan, mutlu bir evliliğin hem kadın hem de erkeğin sağlığını olumlu etkilediği görülmektedir. Evliliğin sürmesi, kişinin ilişkiyi sürdürme isteği de dahil pek çok değişkenden etkilenmektedir. Bu çalışma kapsamında evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen sürdürme davranışları "Planlanmış Davranış Teorisi (PDT)" bağlamında ele alınmıştır. Bu amaçla evliliği sürdürme niyetine yönelik PDT temelli bir ölçek hazırlanmış ve ölçek maddelerinin hazırlanması, geçerliği ve güvenirliğin test edilmesi amacıyla pilot bir çalışma yapılmıştır. Ana çalışmada evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen davranışlar üzerinde evlilik doyumu, algılanan ödül-bedel, benlik kurguları, PDT değişkenleri olan inançlar, evliliğe yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolün nasıl etki ettiği incelenmiştir. Ayrıca çiftlerin evliliği sürdürme niyeti, evlilik doyumu ve ruhsal sağlık arasındaki etkileşimde ilişkiyi sürdürme davranışlarının rolünün hem bireysel hem de ikili ilişki düzeyinde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya çiftlerin ikili analizleri için 168 evli çift ve PDT kapsamında yol analizleri için de 183 kadın 178 erkek olmak üzere 361 evli kişi katılmıştır. Katılımcılara araştırmacı tarafından pilot uygulaması gerçekleştirilmiş olan PDT'nin boyutlarını içeren Evliliği Sürdürme Niyeti Ölçeği'nin yanı sıra İlişki Sürdürme Mekanizmaları Ölçeği, Evlilik Yaşamı Ölçeği, Algılanan Ödül-Bedel Ölçeği, Genel Sağlık Anketi-12, İlişkisel-Özerk Benlik Kurgusu Ölçeği ve demografik bilgi formu uygulanmıştır. Gerçekleştirilen yol analizleri sonucunda, PDT'nde yer alan davranışsal inançlar, normatif inançlar ve kontrol inançları boyutlarının, ana değişkenler olan davranışa yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolle olumlu yönde ilişkili olduğu; ancak inançlar üzerinden çizilen modelin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra PDT'nin ana değişkenlerinin yer aldığı model anlamlı bulunmuştur ve modelin sonucuna göre evliliği sürdürmeye yönelik davranışsal tutumların, öznel normların ve algılanan kontrolün yüksek olması evliliği sürdürme niyetini olumlu yönde etkilemekte; bunun sonucunda da sürdürme niyeti ilişki sürdürme mekanizmalarına yol açmaktadır. Bu süreçte ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olduğu kişilerin evliliği sürdürmeye yönelik daha olumlu tutumlar ve daha yüksek öznel normlara sahip olduğu görülürken; ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olmasının algılanan davranışsal kontrol ile ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca PDT değişkenlerine ek olarak, evlilik doyumunun sürdürme mekanizmaları ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak algılanan ödül-bedelin sürdürme mekanizmaları üzerinde anlamlı ve orta düzeyde etkiye sahip olduğu görülmüştür. Gerçekleştirilen Aktör-Partner Karşılıklı Bağımlı Aracılık Modeli analizleri sonucunda erkeklerin evliliklerini sürdürme niyetleri ile ruh sağlıkları arasında kendilerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması ve partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık ederken; evlilik doyumu ve ruh sağlığı arasındaki ilişkide ise, yalnızca erkekler için partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık etmektedir. Evliliği sürdürme niyeti ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide sürdürme mekanizmalarını kullanmanın etkisinin incelendiği modelde, hem kadın hem de erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile evlilik doyumu arasında kendisinin sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği görülürken; erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile kadının evlilik doyumu arasında kadının sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği bulunmuştur. Bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, çalışmaya dair sınırlılıklar ele alınmış ve gelecek çalışmalar ile uygulamaya dair önerilerde bulunulmuştur.
İntihar girişiminde bulunmuş hastalarda sorun çözme terapisinin intihar riskini azaltmada etkililiği
İntihar, tüm yaş grupları için üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir. Yapılan çalışmalar intihar girişiminde bulunan bireylerin önemli bir kısmının bu girişim ile bir yardım çağrısında bulunduklarını belirtmektedir. İntihar konusunda problem çözme becerilerinin önemli olduğu da yapılan çalışmalarla gösterilmektedir. İntiharı anlamak ve önlemek adına alan yazında farklı çalışmalar ve müdahaleler bulunmakla birlikte Sorun Çözme Terapisi de bu alanda kullanılan müdahale tekniklerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı sorun çözme terapisinin intihar girişiminde bulunan bireylerdeki etkililiğinin incelenmesidir. Çalışma farklı bireyler üzerinde hem bireysel hem de grup terapi formatında yürütülmüştür. Bu bağlamda, intiharın sağaltımı konusunda Sorun Çözme Terapisinin hem bireysel hem de grup terapi formunun etkililik çalışması yapılmıştır. Bu araştırmada deneysel desenin türlerinden biri olan öntest-sontest kontrol gruplu seçkisiz deneysel model kullanılmıştır. Deney grubunda bireysel terapi formatı alanlar ve grup terapi formatı alanlar olmak üzere iki grup; kontrol grubunda ise bekleme listesi olmak üzere bir grup; toplam 3 grup bulunmaktadır. Müdahale başlamadan önce 50 kişi Bilgilendirilmiş Onam Formunu imzalamış fakat müdahale toplam 39 katılımcı ile sonlandırılmıştır. Her bir grupta (bireysel, grup ve bekleme listesi) 13'er katılımcı ile süreç tamamlanmıştır. İzlem çalışması ise müdahalenin bitiminden 3 ay sonra yapılmıştır. Katılımcılara, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri-Kısa Formu ve Bilişsel Esneklik Envanteri uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for Social Sciences 20.0 (SPSS) aracılığıyla, ön ölçümlerde gruplar arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (one-way ANOVA); araştırma değişkenlerinin zamana ve müdahale almaya bağlı olarak göstermiş olduğu değişim ise Tekrarlayan Ölçümler için Varyans Analizi (Repeated Measure ANOVA) ile incelenmiştir. Bu amaçla deney ve kontrol gruplarının ön test-son test karşılaştırmaları için 5 adet Tekrarlı Ölçümler için ANOVA yapılmıştır. Son olarak, ortak etkinin hangi ikili gruplarda anlamlı olduğunu görmek için t test analizleri yapılmıştır. Çalışma bulgularında, deney grubunda yer alan bireysel terapi ve grup terapi formatındaki katılımcıların intihar olasılığı ve depresyon düzeyleri müdahale sonrasında anlamlı düzeyde azalırken, bilişsel esneklik puanlarının da anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiş olup bekleme listesinde herhangi bir fark olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde, müdahale sonrasındaki Sosyal Sorun Çözme düzeyine ve alt boyutlarına bakıldığında bireysel terapi ve grup terapisi alan katılımcıların puanlarında bekleme listesine nazaran anlamlı düzeyde artış olduğu görülmüştür. Ayrıca, deney grubundaki bireylerin müdahaleden edindikleri kazanımların 3 ay sonraki izlem ölçümünde de korunduğu görülmüştür. Son olarak, bulgular alan yazın ışığında tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları ve klinik doğurgularından bahsedilmiş ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Şubat 2023 depremlerini yaşamış üniversite öğrencilerinde travma sonrası büyüme ile değer odaklı yaşam arasındaki ilişkinin deprem deneyimlerine göre incelenmesi
Bu araştırma, Şubat 2023 depremlerini deneyimlemiş üniversite öğrencilerinde Travma Sonrası Büyüme (TSB) ile Değerler Odaklı Yaşam arasındaki ilişkiyi ve bu değişkenlerin deprem deneyimlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektedir. Araştırmaya 320 üniversite öğrencisi katılmış; veriler Kişisel Bilgi Formu, Travma Sonrası Büyüme Envanteri ve Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeği ile toplanmıştır. Bulgular, TSB ile değerlere bağlı yaşam arasında orta-yüksek düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. TSB'nin alt boyutları olan Benlik Algısında Değişim, Yaşam Felsefesinde Değişim ve İlişkilerde Değişim ile değerlere bağlı yaşam arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Benzer şekilde, Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeğinin alt boyutları; Değerli Yaşam ve Yaşam Doyumu da TSB ile anlamlı düzeyde ilişkilidir. Yapılan basit doğrusal regresyon analizi sonucunda, değerlere bağlı yaşamın TSB'yi anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Regresyon modeli istatistiksel olarak anlamlıdır. Değer Odaklı Yaşamın TSB üzerindeki toplam varyansın %25,4'ünü açıkladığı görülmektedir. Değer odaklı yaşam biçiminin, travmatik deneyimlerin ardından bireyin yeniden yapılanma sürecini destekleyebileceği düşünülmüştür. Kadınların "ilişkilerde değişim" boyutunda erkeklerden anlamlı düzeyde daha yüksek puan aldığı saptanmıştır. Bunun dışında, yakın kaybı, fiziksel yaralanma ve evin hasar alması gibi değişkenlerin TSB ve Değer Odaklı Yaşam düzeylerinde anlamlı bir farklılık oluşturmadığı bulunmuştur. Barınma durumuna ilişkin bulgular, Travma Sonrası Büyüme puanlarında anlamlı bir farklılık olmadığını göstermektedir. Değer Odaklı Yaşam puanlarında ise barınma durumuna göre anlamlı bir fark saptanmıştır; konteynerde kalan bireylerin, evinde kalanlara kıyasla daha düşük puanlara sahip olduğu görülmüştür. Yaşam Doyumu alt boyutunda da gruplar arası fark anlamlı bulunmuş; ancak bu farkın hangi gruplardan kaynaklandığı istatistiksel olarak belirlenememiştir. Sonuç olarak, bireylerin değerlere uygun bir yaşam sürmeleri, travma sonrası yeniden yapılanma ve psikolojik büyüme süreçleriyle yakından ilişkilidir. ACT kuramına göre, bu tür bir değer odaklı yaşam tarzı, bireyin duygusal zorluklara rağmen işlevselliğini ve yaşam anlamını sürdürebilmesini mümkün kılar. Bu bağlamda, değer odaklı müdahalelerin afet sonrası psikolojik destek programlarına entegre edilmesi önerilmektedir.
Depremi yaşamış Suriyeli kadın göçmenlere yönelik narrative terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının etkililiğinin incelenmesi: Karma yöntemler araştırması
Bu araştırmada, Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının, deprem deneyimi yaşamış Suriyeli kadın göçmenler üzerindeki etkililiğinin geniş bir açıdan incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma, nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanıldığı karma yöntem deseni kapsamında, açıklayıcı sıralı desen modeliyle yapılandırılmıştır. Araştırmanın nicel aşamasında Karışık Ölçümler İçin İki Faktörlü ANOVA ve Eşleştirilmiş Grup t-Testi analizleri; nitel aşamasında ise Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz kullanılmıştır. Nicel araştırmanın deneysel desende yürütülen bölümde, veri toplama araçları olarak araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu'nun yanı sıra Hopkins Belirti Tarama Listesi-25 (HSCL-25), Connor-Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (CD-RISC), WHO-5 İyilik Durumu İndeksi ve Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ-10) kullanılmıştır. Araştırma dahil etme kriterlerini karşılayan katılımcılar, 14'ü deney ve 14'ü bekleme listeline seçkisiz bir şekilde atanmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara sekiz oturumdan oluşan Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışması uygulanırken, bekleme listeli gruba herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Nitel araştırma bölümde ise araştırmacı tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme sorularından yararlanılmıştır. Nicel verilerin analiz sonuçlarına göre, deney grubundaki Suriyeli kadınların psikolojik dayanıklılık ve iyilik hâli düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış; depresyon, kaygı ve stres düzeylerinde ise anlamlı düzeyde azalma tespit edilmiştir. Nitel verilerin analizi sonucunda, sekiz katılımcı ile gerçekleştirilen görüşmelerden elde edilen anlatılar, ortak örüntüler, duygusal geçişler ve metaforik ifade biçimleri doğrultusunda Narrative Terapi felsefesi ışığında yorumlanmış ve bu doğrultuda beş temel üst tema altında toplam on sekiz alt tema oluşturulmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda, göç ve savaş gibi zorlayıcı yaşam geçmişe sahip göçmen bireylerin, yaşadıkları yeni coğrafyada karşılaştıkları deprem gibi yaşam olayları karşısında alternatif hikâyelerine ulaşarak psikolojik dayanıklılıklarını güçlendirdikleri tespit edilmiştir. Bu çalışma, kriz ve travma sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde Narrative Terapinin etkililiğini ve göçmen bireylerle yürütülecek ruh sağlığı temelli müdahale programlarının yapılandırılmasına katkı sunmaktadır. Çalışmanın karma yöntem ile gerçekleştirilmesi de literatürü kapsayıcı olarak desteklemektedir. Aynı zamanda, kültürel olarak duyarlı grup temelli terapötik yaklaşımların, afet sonrası iyileşme süreçlerinde nasıl etkili bir araç olabileceğine dair alanyazında önemli veriler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik dayanıklılık, Narrative Terapi, kadın göçmenler, deprem
Yaygın anksiyete ve depresyon tedavisinde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye yönelik şefkat odaklı kabul ve kararlılık terapisinin etkililiğinin incelenmesi: çoklu başlama düzeyi tek vaka çalışması
Bu araştırmanın amacı, yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde sıklıkla görülen tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye (TOD) yönelik şefkat odaklı Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) protokolünün etkililiğini incelemektir. Çalışmada çoklu başlama düzeyli tek denekli deneysel desen kullanılmıştır. Müdahale protokolü, ACT'in temel süreçlerini temel alan ve şefkat bileşenini içeren bir yapı ile oluşturulmuştur. Katılımcılar Hasta Sağlığı Anketi-9 (HSA-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) ölçeklerinden belirli puanları alma kriterine göre seçilmiştir. Araştırmaya toplamda on katılımcı alınmış ve sekiz katılımcı müdahale sürecini tamamlamıştır. Çalışmada hem standart psikometrik ölçekler hem de günlük ölçümler kullanılmıştır. Standart ölçüm araçları arasında Perseveratif Düşünce Ölçeği (PDÖ), Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği (DASÖ-21), Bilişsel Kaynaşma Ölçeği (BKÖ), Değerler Odaklı Yaşam Ölçeği (DBYÖ), Kabul ve Eylem Formu-II (KEF-II) ve Öz Duyarlık Ölçeği kısa formu (ÖDÖ-KF) yer almaktadır. Günlük ölçümlerde TOD şiddeti, işlevsizlik, yaşantısal kaçınma, bilişsel birleşme ve değer odaklı yaşam düzeyleri değerlendirilmiştir. Veri analizi Güvenilir Değişim İndeksi (RCI), Tau-U analizi ve görsel analiz teknikleri ile yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar, katılımcıların çoğunda TOD, depresyon, anksiyete, stres, bilişsel birleşme, yaşantısal kaçınma ve işlevsizlik düzeylerinde azalma olduğunu göstermiştir. Ayrıca değerlere bağlı yaşam, öz şefkat ve psikolojik esneklik düzeylerinde de artış görülmüştür. Bu terapötik kazanımlar, çoğu katılımcıda izlem döneminde korunmuş veya daha da belirginleşmiştir. Bununla birlikte değişimlerin düzeyi ve ortaya çıkış zamanı açısından bireysel farklılıklar dikkat çekmiştir. Sonuç olarak, şefkat odaklı ACT protokolünün yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeyi azaltmada ve psikolojik esnekliği artırarak günlük işlevselliği desteklemede etkili olduğu görülmüştür. Bulgular bu protokolün belirtilen klinik grupta uygulanabilir, etkili ve sürdürülebilir bir müdahale yaklaşımı olduğunu göstermektedir.
Yetişkinlerde algılanan ebeveyn tutumu ve sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolü
Bu çalışmanın amacı, yetişkin bireylerde algılanan ebeveyn tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 18-64 yaş arası 407 yetişkinden bireyden oluşmaktadır. Veriler, uygun örnekleme yöntemi ile toplanmış olup çalışmaya dahil olan katılımcılara çevrim içi platformlar aracılığıyla ulaşılmıştır. Araştırma kapsamında katılmcılara kişisel bilgi formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu uygulanmıştır. Toplanan veriler IBM SPSS 27.0 paket programı ve Hayess PROCESS Macro 4.2. eklentisi aracılığıyla analiz edilmiştir. Analizler sonucunda algılanan aşırı koruyucu ve reddedici ebeveyn tutumu ile sosyal anksiyete arasında pozitif yönlü ve anlamlı; algılanan duygusal sıcaklık ile ise negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca, psikolojik dayanıklılık ile sosyal anksiyete arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Psikolojik dayanıklılıkla algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde algılanan aşırı koruyuculuk ve reddedicilik boyutları arasında negatif yönde ve anlamlı; duygusal sıcaklık boyutu ile pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmanın temel amacı doğrultusunda yürütülen basit aracı değişken analizinin sonuçları ise psikolojik dayanıklılığın, ebeveynlerden algılanan aşırı koruyucu, reddedici ve duygusal sıcaklık tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide kısmi aracı rol üstlendiğini göstermiştir. Elde edilen bulgular, alanyazın doğrultusunda tartışılmış ve olası klinik çıkarımlarından bahsedilmiştir. Son olarak gelecek çalışmalara yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Ebeveynleşme ve depresyon arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici, utanç ve suçluluğun aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışma, çocuklukta yaşanan ebeveynleşme deneyimlerinin yetişkinlikteki depresif semptomlara etkisini, utanç ve suçluluk duygularının aracı rolünü ve öz-şefkatin düzenleyici rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Türkiye'den 404 yetişkinin katıldığı çevrimiçi korelasyonel araştırmada, Ebeveynleşme Envanteri, Depresyon Anksiyete ve Stres Ölçeği Kısa Formu (DASS-21), Öz-Duyarlılık Ölçeği ve Sürekli Utanç ve Suçluluk Ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, ebeveyn odaklı ve kardeş odaklı ebeveynleşmenin depresif semptomları anlamlı şekilde artırdığını göstermiştir. Bu ilişki, bireylerde artan utanç ve suçluluk duyguları aracılığıyla tam aracılıkla açıklanırken, ebeveynleşmenin depresyon üzerindeki doğrudan etkisi anlamsız hale gelmiştir. Öte yandan, ebeveynleşme sürecinden algılanan yarar ve uyumun depresif belirtileri azalttığı, bu ilişkide utanç ve suçluluğun kısmi aracı rol oynadığı görülmüştür. Öz-şefkatin depresyonla güçlü negatif ilişkisine rağmen, ebeveynleşme ile depresyon arasındaki ilişkide düzenleyici etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuçlar, ebeveynleşme deneyimi yaşayan bireylerle yapılan müdahalelerde utanç ve suçluluk gibi duygusal süreçlere odaklanmanın önemini vurgulamaktadır
Çocuk merkezli oyun terapisinin kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı kanser tanısı konmuş 8-12 yaş grubundaki çocuklara yönelik uygulanan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi (ÇMOT) yaklaşımının onların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesidir. Araştırma nicel araştırma tasarımlarından ön-test son-test kontrol ve deney gruplu deneysel desen ile yürütülmüştür. Deney ve kontrol gruplarına katılımcılar seçkisiz yöntemle atanmış olup toplamda kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki 34 katılımcı ile araştırma yürütülmüştür. Deneysel araştırma 2024 yılında, İç Anadolu Bölgesinde bir Tıp Fakültesi Hastanesi'nde gerçekleştirilmiş ve deney grubuna 3 ay boyunca haftada bir kez ve toplamda 12 seans olarak planlanan çocuk merkezli oyunla terapi yöntemi uygulanmıştır. Kontrol grubunda ise herhangi bir terapi uygulanmamıştır. Veri toplama aracı olarak Pediatrik Yaşam Kalitesi 4.0 Envanteri (PedsQL 4.0), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar İçin Öz Şefkat Ölçeği (ÇÖŞÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde parametrik olmayan testler Mann Whitney U Testi ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçları, Araştırma bulguları, ÇMOT'un kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların psikolojik sağlamlıklarını destekleyici ve iyileştirici etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar ÇMOT uygulanan deney grubundaki çocukların yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinde anlamlı düzeyde iyileşmeler meydana gelmiştir. Anksiyete düzeyleri açısından, ayrılık anksiyetesi, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu alt boyutlarında deney grubunun son test puanlarında anlamlı düzeyde düşüşler tespit edilmiştir. Depresyon semptomları bakımından da benzer bir eğilim gözlemlenmiş; majör depresif bozukluk alt boyutunda deney grubundaki çocukların puanları anlamlı şekilde azalmış, buna karşılık kontrol grubunda herhangi bir anlamlı değişim saptanmamıştır. ÇMOT'un öz-şefkat düzeyine etkisi açısından deney grubundaki çocukların son test öz-şefkat puanları, hem kendi ön test puanlarına göre hem de kontrol grubunun son test puanlarına kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Çalışma bulgularına dayanarak, psikologların ÇMOT'u terapilere entegre etmeleri, ailelerin çocuklarının duygusal iyilik hâlleri için bu yöntemi desteklemeleri ve araştırmacıların ÇMOT'un farklı yaş grupları, psikolojik semptomlar ve hastalık türleri üzerindeki etkilerini daha geniş örneklemlerle incelemeleri önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk merkezli oyun terapisi, kanser, depresyon, anksiyete, öz şefkat, yaşam kalitesi
Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği 2'nin (Y-BOCS-II) Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması
Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Ölçeği - İkinci Baskı (Y-BOCS-II), obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarının varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla geliştirilen, kanıta dayalı ve klinisyen tarafından uygulanan yarı yapılandırılmış bir değerlendirme aracıdır. Y-BOCS-II'nin farklı dillerde geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış olmakla birlikte, Türkçe sürümü henüz uyarlanmamıştır. Bu çalışma da, Y-BOCS-II'nin Türkiye toplumunda geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, kliniğe başvuran 184 OKB tanılı birey ve 85 normal kontrolden oluşan toplam 269 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada, yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5-CV) ile birlikte Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ölçüm araçları kullanılmıştır. Y-BOCS-II Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliği; yapı geçerliği, ölçüt bağıntılı geçerlik, iç tutarlılık, test-tekrar test güvenirliği ve değerlendiriciler arası güvenirlik düzeyleri incelenerek değerlendirilmiştir. Y-BOCS-II Türkçe'nin iç tutarlılığı Cronbach alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. Cronbach alfa katsayısı tüm ölçek için .96, obsesyon alt ölçeği için .95 ve kompulsiyon alt ölçeği için .93 olarak bulunmuştur. Sadece OKB tanısı alan bireylerde ise bu değerler sırasıyla .91, .86 ve .90'dır. Değerlendiriciler arası güvenirlik katsayısı ICC = 0.998 ile mükemmel düzeyde tespit edilmiştir. Test-tekrar test güvenirliği (r = .993) ve sadece OKB tanısı almış 51 hasta üzerinden yapılan analizlerde r =.973 bulunmuştur. Ayrıca, Y-BOCS-II puanlarının Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ile anlamlı ilişkiler gösterdiği bulunmuştur. Yapı geçerliği doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ile test edilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi, orijinal makalede önerilen iki modelin de geçerli olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte; klasik iki faktörlü yapının (obsesyon–kompulsiyon) Türk örnekleminde daha iyi uyum sağladığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği'nin Türkçeye uyarlanan bu yeni sürümü (Y-BOCS-II), obsesif kompulsif belirtilerin şiddetini değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı sunmaktadır.
Çocukluk çağı travmaları, beden imajı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasındaki ilişkiler: Bedeni olumsuz algılamanın aracılık rolü
Çocukluk çağı travmaları, sadece çocukluk dönemini değil, yetişkinlik dönemini de birçok yönden etkileyen bir kavramdır. Çocukluk döneminde istismar ve ihmal öyküsü bulunan bireylerin psikolojik problemlere yatkınlığı olduğu yapılan birçok çalışmayla ortaya konmuştur ve bu çalışmalar, çocukluk çağı travmalarının kişinin hayatında başka hangi alanlara etki ettiğini araştırmaktadır. Çocukluk çağı travmalarının etki ettiği düşünülen bir konu da beden algısıdır. Beden algısı, bebeklikten itibaren gelişimi başlayan ve hayat boyu kişinin içinde bulunduğu toplumdan, ailesinden, akranlarından ve medyadan etkilenerek değişimi süren bir kavramdır. Özellikle ergenlik döneminde önem kazanan beden algısı kişinin kimlik oluşumunda, özellikle de cinsel kimlik üzerinde oldukça etkilidir. Bireylerin hayatlarında çok önemli bir yeri olan cinselliğin beden algısı ile ilişkili olduğu gibi, çocukluk çağı travmalarıyla da ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın da temel amacı, çocukluk çağı travmaları, beden algısı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç kavramları arasındaki ilişkiye açıklık getirmek, aynı zamanda cinsel istismar ve cinsel utangaçlık arasında beden imajının aracı rolünü incelemektir. Çalışma, nicel bir araştırma olup ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın verileri 18 yaş üstü 323 gönüllü kişiden Google Forms aracılığıyla dijital olarak toplanmıştır. Bu kişilere onam formu sunulup demografik bilgileri alındıktan sonra Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Beden İmajı Ölçeği, Cinsel Özgüven Ölçeği ve Cinsel Öz-bilinç Ölçeği uygulanmıştır. Toplanan veriler, IBM SPSS Statistics 27.0 ve Jamovi 2.0 programları ile analiz edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, çocukluk çağı travmaları ve beden imajı ve bunların bazı alt boyutları arasında; çocukluk çağı travmaları, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasında; beden imajı alt boyutları ve cinsel özgüven, cinsel öz-bilinç ölçeklerinin alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Aynı zamanda, bedeni olumsuz değerlendirmenin; çocukluk çağı cinsel istismarı ile cinsel utangaçlık arasındaki ilişkiye aracılık ettiği bulgulanmıştır. Beden imajının sağlıklı gelişimi için aile ve akran ilişkilerinin düzenlenmesi, medya kanallarının ideal beden üzerine değil; kişilerin kendi bedenlerini kabulü ve sağlıklı beden hakkında yayınlar yapması önerilmiştir.
Akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkatleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolü
Bu araştırmanın amacı, akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkat düzeyleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemini Gaziantep ve Hasan Kalyoncu Üniversitelerinde görev yapan akademisyenler oluşturmuştur. Başlangıçta 242 katılımcıdan elde edilen veriler, uç değer analizleri sonucunda 239 kişiyle değerlendirmeye alınmıştır. Veriler, Duygusal Emek Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu ve Connor–Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 25.0 programı aracılığıyla gerçekleştirilmiş; betimleyici istatistikler, Pearson korelasyon analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, varyans analizi (ANOVA) ve moderasyon analizi uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre, öz şefkat düzeyleri akademik unvana göre anlamlı farklılık göstermiştir. Akademik unvan arttıkça öz şefkat düzeyinin de yükseldiği görülmüştür. Ayrıca öz şefkatin yaş ve mesleki deneyimle pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte, öz şefkat, duygusal emek ve psikolojik dayanıklılığın cinsiyete göre farklılaşmadığı görülmüştür. Pearson korelasyon analizleri, öz şefkat ile psikolojik dayanıklılık arasında pozitif, öz şefkat ile duygusal emek arasında ise negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermiştir. Psikolojik dayanıklılığın, öz şefkatin alt boyutlarıyla (öz nezaket, farkındalık, ortak insanlık, aşırı özdeşleşme) anlamlı ve pozitif yönde; duygusal emeğin sahte duygular ve gizlenen duygular alt boyutları ile öz şefkatin olumsuz alt boyutları (öz yargılama, izolasyon, aşırı özdeşleşme) arasında anlamlı ve negatif yönde ilişkiler tespit edilmiştir. Yapılan moderasyon analizi sonucunda, psikolojik dayanıklılığın duygusal emeğin öz şefkat üzerindeki etkisinde anlamlı bir düzenleyici rol üstlendiği görülmüştür. Bu bulgu, dayanıklılığı yüksek akademisyenlerin duygusal emek gerektiren durumlarda öz şefkat düzeylerini daha iyi koruyabildiklerini göstermektedir. Araştırma, akademisyenlerin mesleki iyi oluşlarının sürdürülebilmesi için öz şefkat ve psikolojik dayanıklılık becerilerinin desteklenmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü
Mevcut araştırma, psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin (yeniden değerlendirme ve bastırma) aracılık rolünü ve demografik değişkenlerin (yaş, mesleki deneyim süresi, haftalık seans sayısı) etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma korelasyonel desende yürütülmüştür. Araştırma, 2025 yılında Türkiye'de aktif olarak çalışan, yaşları 23-70 arasında değişen 339 (291 Kadın, 48 Erkek) psikoterapist ile yürütülmüştür. Veriler, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu, Duygu Düzenleme Ölçeği ve Tükenmişlik Ölçeği-Kısa Formu kullanılarak çevrim içi ortamda toplanmıştır. Verilerin analizinde, SPSS 21 programı kullanılarak Pearson momentler çarpımı korelasyon analizi, AMOS programı aracılığıyla doğrulayıcı faktör analizi ve Hayes'in Process Macro eklentisi (Model 4) ile aracılık analizi yapılmıştır. Elde edilen bulgular, öz şefkatin tükenmişlik ile negatif yönde anlamlı bir ilişki içinde olduğunu göstermiştir. Ayrıca duygu düzenleme stratejilerinden bastırmanın, öz şefkat ile tükenmişlik arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolü üstlendiği belirlenmiştir. Buna karşın yeniden değerlendirme stratejisinin aracılık etkisi anlamlı bulunmamıştır. Yeniden değerlendirmenin etkisinin stres düzeyi, bağlam ve bireysel farklılıklara bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, öz şefkati yüksek bireylerin olumsuz duygularını bastırmak yerine farkında olarak düzenleyebildiklerini ve bu becerinin tükenmişliği azalttığını ortaya koymaktadır. Demografik değişkenler incelendiğinde; yaş arttıkça öz şefkat düzeyinin yükseldiği, haftalık seans sayısındaki artışın ise öz şefkati artırırken tükenmişlik ve bastırma düzeylerini azalttığı görülmüştür. Ayrıca mesleki tecrübe süresi arttıkça öz şefkatin yükseldiği ve bastırma stratejisinin kullanımının azaldığı belirlenmiştir. Araştırma, psikoterapistlerin iyi oluşunu destekleyecek psikoeğitim programlarında öz şefkatin geliştirilmesinin yanı sıra, duygu düzenleme stratejilerinin fark edilmesi ve dönüştürülmesinin önemine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, çalışma Türkiye'de psikoterapist örnekleminde yürütülen ve öz şefkat, tükenmişlik ve duygu düzenleme ilişkisini bütüncül biçimde ele alan araştırmalardan biri olup, literatüre katkı sağlamaktadır.