
27
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Daimi birinci molar dişlerin kontrollü çekim sonuçlarının sefalometrik analiz ile değerlendirilmesi
ÖZET Daimi Birinci Molar Dişlerin Kontrollü Çekim Sonuçlarının Sefalometrik Analiz ile Değerlendirilmesi Bu retrospektif çalışmanın amacı, farklı nedenlerle çekim endikasyonu konularak daimi birinci büyük azı dişi tek veya çift taraflı çekilmiş çocuklarda, 20 aylık bir süre zarfında; SNA, SNB, ANB, SNGoGn, Max1-NA, Mand1-NB, IMPA ve Keserler Arası Açı gibi sefalometrik parametrelerle birlikte Overjet ve Overbite ölçümlerindeki değişikliklerin, çekim boşluğunun boyutsal değişimi, komşu dişlerin hareketleri ve dental orta hattın konumundaki değişikliklerin klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışmaya, klinik ve radyografik verilerine dayanarak tek taraflı veya çift taraflı alt ve üst en az bir adet daimi birinci büyük azı dişi çekilmiş olan, çekim sırasında ikinci büyük azı dişi Nolla sınıflamasına göre 7. evrede bulunan ve tüm daimi üçüncü büyük azı dişlerinin jerminin radyografik olarak görüldüğü dental molar oklüzyonu ve yüz profili normal olan dahil edilmiştir. Çekim yapılan olgular, ortalama 20. ayda kontrol için çağırılmış ve klinik değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Bunun yanı sıra, panoramik ve sefalometrik radyografiler üzerinden radyolojik incelemeler yapılmıştır. Sefalometrik filmlerden elde edilen ölçümler Dolphin Software kullanılarak analiz edilmiştir. 20 aylık takip süresi sonunda, sefalometrik filmler üzerinde gerçekleştirilen açı ölçümleri ile Overjet ve Overbite değerlerinin başlangıç durumlarına göre değişimleri karşılaştırılmıştır. Panoramik radyografi üzerinden çekim boşluğunun kapanma miktarı ve orta hat sapmaları incelenmiştir. Çekim boşluğunun kapanma miktarı hesaplanırken ikinci daimi büyük azı dişinin en mesial noktası ile ikinci daimi küçük azı dişinin en distal noktası arasındaki mesafeler ölçülmüştür. Orta hat sapması için Levandovski yöntemine göre maksiller orta hat referans alınarak, dental orta hat sapmaları değerlendirilmiştir. Ayrıca, ağız içi görseller kullanılarak, daimi ikinci büyük azı dişlerinde linguale veya palatinale devrilme olup olmadığı incelenmiş, ikinci büyük azı ve küçük azı dişlerinde görülen rotasyonlar ark şekline göre değerlendirilmiştir. Çekim boşluklarının boyutsal ölçümleri ve komşu dişlere ait açısal ölçümler ise AutoCAD® programı kullanılarak panoramik radyografiler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Her çenede çekim boşluğunun başlangıca kıyasla boyutsal değişimi, komşu dişlerin rotasyonları ve dental orta hat sapmaları analiz edilmiş, alt ve üst çeneler arasındaki farklılıklar detaylı şekilde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, çekimlerin tek ya da çift taraflı olmasının komşu dişlerde bir etkisi olup olmadığı da araştırılmıştır. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapılmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Takip süresi boyunca SNA açısında anlamlı bir artış, SNGoGn açısında ise anlamlı bir azalma tespit edilmiştir (p<0.05). Bunun yanı sıra, Overbite ve Overjet değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlemlenmiştir (p<0.05). Çalışma, ayrıca çekim boşluklarının tüm çenelerde başlangıç verilerine kıyasla boyutsal olarak anlamlı değişimler gösterdiğini ortaya koymuştur (p<0.05). Elde edilen bulgular, alt ve üst çenelerde gerçekleştirilen çekimlerin farklı sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Üst çenede yapılan çekimler spontan boşluk kapanması açısından daha başarılı bulunmuştur. Takip süreci sonunda, üst çenede spontan kapanma başarı oranı %58,3 olarak saptanırken, alt çenede bu oran %31,25 olarak belirlenmiştir. Bu durum, alt çenede yapılan çekimlerin daha uzun süreli ve özenli bir takip gerektirdiğini vurgulamaktadır. Çalışmanın sonuçları, daimi birinci molar diş çekimi yapılan hastalarda dik yön açılarında bir azalma ile Overbite ve Overjet değerlerinde artış gözlemlendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle halihazırda derin kapanış (deepbite) sorunu yaşayan hastalarda, daimi birinci molar dişi çekimlerinin yalnızca zorunlu durumlarda gerçekleştirilmesi gerektiği önerilmektedir. Tek ya da çift taraflı gerçekleştirilen çekimlerin, komşu dişlerin rotasyonu veya linguale/palatinale devrilmeleri üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Ancak, çekim bölgesine komşu dişlerin büyük bir çoğunluğunda rotasyon ve ikinci molar dişlerde linguale devrilme eğilimi gözlemlenmiştir. Bu bulgular, hekimin takip sürecini özenle planlaması ve gerektiğinde hızlı müdahalede bulunabilecek şekilde hazır olması gerektiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, daimi birinci molar dişi çekimi sonrası ortodontik tedavi ihtiyacının ortaya çıkabileceği değerlendirilmiştir. Bu tür çekim kararlarının multidisipliner bir yaklaşımla planlanması büyük önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: azı dişi, diş çekimi, sefalometrik analiz
Büyük azı keser hipomineralizasyonlu dişlerde uygulanan farklı deproteinizasyon protokollerinin rezin esaslı restoratif materyallerin bağlantısına etkisinin değerlendirilmesi
Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH) olgusuyla beraber seyreden en önemli klinik problemlerden birisi, dişin artmış organik içeriği sonucunda diş sert dokusu ile rezin materyal arasında görülen bağlanma problemidir. Bu tez çalışmasında, diş yüzeylerinde deproteinizan etkinliği kanıtlanan sodyum hipokloritin (NaOCl) ve bu solüsyona alternatif olabilecek hipokloröz asit solüsyonunun (HOCl) farklı konsantrasyonlarda ve sürelerde uygulanmasının rezin esaslı restoratif materyallere olan bağlanma dayanımının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İn-vitro koşullar altında yapılan bu çalışmada etik kurul onayı alındıktan sonra çekilmiş orta şiddetli BAKH bulgusuna sahip 128 büyük azı diş yüzeyi randomize bir şekilde 8 farklı deproteinizasyon protokol grubuna [a: %1 NaOCl, 15 sn (n=16), b: %1 NaOCl, 30 sn (n=16), c: %6 NaOCl, 15 sn (n=16), d: %6 NaOCl, 30 sn (n=16), e: 50 ppm HOCl, 15sn (n=16), f: 50 ppm HOCl 30 sn (n=16), g: 100 ppm HOCl, 15sn (n=16) ve h: 100 ppm HOCl, 30 sn (n=16)] ayrılmıştır. Sonrasında, hassas kesit cihazı kullanılarak diş yüzeylerinin okluzal 1/3'lük kısmı kesilip standardizasyon sağlanmıştır. Ardından diş yüzeylerine sırasıyla her grubun kendi deproteinizan protokolü uygulandıktan sonra, 20 saniye süre ile %37'lik fosforik asit, 20 saniye universal bond ve en son standardizasyonu sağlamak amacıyla hazırlanan 2x2 mm silindirik, şeffaf bloklar içine kompozit materyal uygulanıp restorasyonları tamamlanmış ve örnekler makaslama cihazında analiz edilmiştir. Diş yüzeylerine örneklerde kopma meydana gelene kadar 0.5 mm/dk çapraz hız ile kuvvet uygulanmış ve bu değerler cihazın kendi bilgisayarı ile Newton ve Megapaskal (MPa) cinsinden kaydedilmiştir. Verilerin analizinde, bağımsız iki grubun karşılaştırılmasında t testi (student t testi), ikiden fazla grubun karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Tek yönlü varyans analizi sonucunda en az bir grubun farklı olduğu sonucuna ulaşılırsa çoklu karşılaştırma testlerinden Bonferroni testi kullanılarak hangi grupların farklı olduğu belirlenmeye çalışılmış ve p≤0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, grupların kendi içerisindeki bağlanma dayanımlarının değerlendirildiği verilerde sadece 50 ppm HOCl grubunun 15 ve 30 saniyelik grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p=0.033), grupların birbirleri arasındaki bağlanma dayanımlarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinde ise sadece 30 saniyelik grup içinde istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur (p=0.002). Yapılan Post-Hoc analizinin sonucunda, 30 saniyelik grupta 50 ppm HOCl uygulamasının rezin materyale bağlanma dayanımı, diğer deproteinizan ajanlara göre (%1 NaOCl, %6 NaOCl ve 100 ppm HOCl) anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Bu çalışmanın sunduğu sonuçlara göre, deproteinizan etkinliği birçok çalışmada kanıtlanan ve altın standart kabul edilen NaOCl'nin etkinliğine benzer verileri ile HOCl solüsyonu da başarılı sonuçlar göstermiştir. Elde edilen bu veriler, HOCl solüsyonunun; NaOCl'nin yüksek alkali özelliğinden dolayı oral mukozayı tahriş edebilmesi, sitotoksik özellikleri ve çocuk hasta popülasyonunda tadının ve kokusunun tolere edilebilmesinin zor olmasından kaynaklı deproteinizasyon amacıyla BAKH'lı dişlerde alternatif olarak kullanılabileceği yönünde umut vadetmektedir. Ancak, bu çalışmanın sonuçlarının doğrulanması adına başarılı bulunan solüsyonun kullanıldığı ileri randomize klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.
Ortodontistlerin hasta kooperasyonunu öngörmesi; öngörünün doğruluğunun değerlendirilmesi ve hasta kooperasyonunun geliştirilmesi
Bu çalışma, hasta kooperasyonunu tedavi öncesinde belirlemeye yönelik maddelerin ve kooperasyonu geliştirebilecek yöntemlerin belirlenmesini sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu amaçla d iğer araştırmacıların kooperasyon konusunda önemli bulduğu maddelerin belirlenebilmesi için literatür taraması yapılarak 72 ifadeden oluşan bir anket hazırlanmıştır. Anket iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ortodontistlerin hasta kooperasyonunun öngörülmesinde kullandığı maddelerin tespitine yönelik sorular; ikinci bölümde ise ortodontistlerin tedavi sürecinde hastalarından edindikleri tecrübeler sonucu kooperasyon ile ilgili tespitleri yine benzer maddeler üzerinden değerlendirilmiştir. Türk Ortodonti Derneği'ne üye olan 1.172 ortodontiste e-mail yoluyla hazırlanan anket gönderilmiş ve 120 kişiden yanıt alınmıştır. Kooperasyonu etkileyen ve öngörü amacıyla kullanılabilecek parametreler ile ortodontistlerin kooperasyona dayalı tecrübeleri arasındaki ilişki incelenmiştir.
İskeletsel sınıf III anomaliye sahip bireylerde çenelik ve yüz maskesi tedavisi ile hyoid kemik pozisyonundaki değişikliklerin sefalometrik olarak ı̇ncelenmesi
Bu çalışmada iskeletsel Sınıf III maloklüzyon tedavisinde uygulanan çenelik ve yüz maskesi apareyleri ile hyoid kemik pozisyonunda oluşan değişimin retrospektif olarak incelenmesi ve iki farklı tedavi sonuçlarının birbiriyle karşılaştırılması hedeflenmiştir. Çenelik ve yüz maskesi tedavisi ile hyoid kemik konumunda oluşan değişikliklerin büyüme gelişim ile oluşan değişikliklerden farkını tespit edebilmek amacıyla tedavi edilmemiş iskeletsel Sınıf I ve Sınıf III bireylerdeki değişimlerin incelenmesi amaçlanmış, bu sebeple çalışma dört grup olacak şekilde planlanmıştır. Tedavi grupları 18'er ve kontrol grupları 15'er kişi olacak şekilde çalışmaya toplam 66 birey dahil edilmiştir. Çenelik ve yüz maskesi grubundaki bireylerin yaş ortalaması sırasıyla 10,25±2,08 yıl ve 10,99±1,98 yıldır. Sınıf I kontrol grubu ve Sınıf III kontrol grubundaki bireylerin yaş ortalaması sırasıyla 10,71±1,17 yıl ve 10,46±1,27 yıldır. Çenelik grubundaki hastalara, kuvvet kondil ve çene ucundan geçecek doğrultuda ve toplamda 700 g olacak şekilde uygulanmıştır. Yüz maskesi grubundaki hastalarda, protraksiyon kuvveti her bir taraf için 400 g olacak ve okluzal düzlemle 30 açı yapacak şekilde uygulanmıştır. Çenelik ve yüz maskesi grubunda tedavi öncesi (T0) ve sonrası (T1) toplanan, Sınıf I ve Sınıf III kontrol gruplarında ise gözlem süresi öncesi (K0) ve sonrası (K1) toplanan 132 sefalometrik radyografi ve 132 el-bilek radyografisi ile çalışma materyali oluşturulmuştur. Çenelik ve yüz maskesi grupları için ortalama tedavi süreleri sırasıyla 15,89±4,39 ay; 14,39±4,65 aydır. Sınıf I ve Sınıf III kontrol grupları için ortalama gözlem süresi sırasıyla 15,8±3,76 ay; 13,93±3,17 aydır. Yapılan sefalometrik analizler sonucunda elde edilen verilerin grup içi T1-T0 dönemleri arasındaki değişimlerinin incelenebilmesi için Wilcoxon sıralı işaretler testi yöntemi kullanılmıştır. Gruplar arası fark ölçümleri için Kruskal Wallis analiz yöntemi ve Mann-Whitney U analiz yöntemi uygulanmıştır. Hyoid kemik ile diğer parametreler arasındaki ilişki ise Spearman Brown korelasyon katsayısı ile belirlenmiştir. Sefalometrik değerlendirmede yüz maskesi ve çenelik grubunda hyoidin kontrol gruplarına göre daha anteriorda konumlandığı tespit edilmiştir. Mesafe ölçümlerindeki değişim incelendiğinde hyoidin servikal vertebralarla sagittal düzlemdeki ilişkisinin büyüme ve tedaviyle stabil kalma eğiliminde olduğu sonucuna varılmıştır. Sınıf I ve Sınıf III iskeletsel büyüme paternine sahip bireylerin mandibular büyüme yönü ve miktarında farklılıklar olduğu ve bu diferansiyel büyümeye hyoidin hareketinin de eşlik ettiği görülmüştür. Çenelik grubunda, mandibulanın anteroposterior yöndeki büyümesinin kısıtlandığı ölçüde hyoidin daha fazla inferior yönde hareket ettiği sonucuna varılmıştır. Çenelik ve yüz maskesi grubunda tedaviyle meydana gelen hyoidin inferior yöndeki hareketi grup içi anlamlı bulunmuş olsa da büyüme gelişimle oluşan değişimden farklı bulunmamıştır.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde nazopalatin kanal tespitinin yapay zeka ile karşılaştırılması
NPK; maksiller santral keserlerin posteriorunda, orta hatta lokalizasyon gösteren bir anatomik oluşumdur. Kanalın morfolojisi oldukça fazla ve önemli miktarda değişkenlik göstermektedir. NPK bir ileri görüntüleme yöntemi olan KIBT ile de görüntülenebilir. Bunun yanısıra, KIBT yapay zeka alanında da pek çok çalışmada kullanılmaktadır. Yapay zeka, veriler aracılığıyla öğrenebilen makinelerin problemleri çözmeleri amaçlanarak geliştirilmiş sistemlerdir. YOLO (You Only Look Once) oldukça hızlı bir nesne tanıma mimarisi olarak karşımıza çıkmaktadır. YOLO'nun 5. Versiyonu olan YOLOv5'in son resmi güncellemesinde segmentasyon modelleri kullanıma sunulmuştur. Bu Tez çalışmasının amacı KIBT görüntülerinde NPK'ın segmente edilmesi ve dallanma durumunun değerlendirilmesi açısından gözlemci ile yapay zekayı karşılaştırmaktır. Çalışma kapsamında, KIBT görüntüleri retrospektif olarak tarandı. Taranan görüntülerden, NPK'da dallanma var olan 100 kanala ve dallanma olmayan 100 kanala ait, toplamda 200 KIBT görüntüsü seçildi. Bu KIBT görüntülerine ait aksiyel kesit çerçeve görüntüsü etiketleme işlemi için kullanıldı. Görüntülerdeki NPK dallanma varlığı ya da yokluğu durumuna göre sınıflandırılarak etiketlendi. Bu tez çalışması, YOLOv5x-seg modeli ile yapıldı. Görüntülerin %80'i olan 160 tanesi eğitim veri seti, %10'u olan 20 tanesi doğrulama veri seti, %10'u olan 20 tanesi test veri seti olarak ayrıldı. YOLOv5x-seg modeli ile 800 epoch (eğitim turu) yapılarak eğitim gerçekleştirildi. Karışıklık Matrisi kullanılarak, yapay zekanın performansı değerlendirildi. Gözlemci içi güvenilirlik için 2 hafta sonra görüntülerin % 20'si dallanma varlığı ya da yokluğu durumu açısından tekrar sınıflandırıldı. YOLOv5x-seg modelinin NPK tespiti ve sınıflandırılması için duyarlılık, kesinlik, F1 skoru ve IoU değerleri; NPK dallanması olan grup için sırasıyla 0.9680, 0.9953, 0.9815, 0.9636 olarak, NPK dallanması olmayan grup için sırasıyla 0.9827, 0.9975, 0.9900, 0.9803 olarak bulundu. mAP ve AUC değerleri ise; NPK dallanması olan grup için sırasıyla 0.7930, 0.8841, NPK dallanması olmayan grup için sırasıyla 0.9637, 0.9510 olarak bulundu. YOLOv5x-seg modelinin NPK dallanma varlığı ve daha az veri seti ile eğitildiğinde bile, mükemmel olmasa da gayet başarılı ve kabul edilebilir sınırların üzerinde bir tahmin doğruluğu elde ettiğini düşünmekteyiz. Temelde nesne algılama algoritması olan YOLOv5 algoritmasının segmentasyon özelliği, yeni geliştirilmesine rağmen oldukça başarılı sonuçlara ulaştığı ancak geliştirilmeye açık ve umut vaadedici olduğunu düşünmekteyiz.
Diş hekimlerinin oral kanser farkındalık ve bilgi düzeylerinin ölçülmesi
Amaç: Oral kanser insidansının gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere çoğu ülkede zaman içinde artış gösterdiği göz önüne alındığında, diş hekimlerinin oral kanserlerle ilgili farkındalıkları, bilgi düzeyleri, oral kansere olan yaklaşımları gözlemlenmeli ve konunun sürekli güncel tutulması, konuyla ilgili eğitimlerin daha da artırılması gerekmektedir. Gereç ve Yöntem: 516 gönüllü ile yapılan 36 soruluk bu anket çalışmasında anketler her bir kişiye elden dağıtılmıştır. Bu çalışmada katılımcıların demografik bilgileri, oral kanser muayenesi ve oral kansere yaklaşımları, oral kanserlerin görünümleri, etiyolojileri, epidemiyolojileri ile ilgili bilgileri, oral kanserlerle ilgili aldıkları eğitimleri, hastaları konu ile ilgili bilgilendirip bilgilendirmedikleri sorgulanmıştır. Çalışmada betimsel istatistikler, frekans tabloları analizi, çapraz tablolar, kontenjans tabloları, istatistiksel veri görselleştirme teknikleri kullanılmıştır. İlgili analizler için G-Power 3.1 programında örneklem büyüklüğü çalışması yapılmıştır. %5 hata, %95 anlamlılık düzeyinde karşılaştırma tabloları için örneklem büyüklüğü 495 olarak elde edilmiştir.Bulgular: Genel olarak oral kanserlerle ilgili yeterli eğitim aldığını düşünenlerin oranı düşük düzeylerde (%47.7) olmasına rağmen, mezuniyetten sonra bilgilerini güncellediğini belirtenlerin oranı da çok düşük düzeylerdedir (%38.6). Fakat konuyla ilgili bilgilenmek isteyenlerin oranı yüksek düzeylerdedir (%93.2). Katılımcılar oral kanserler ve oral kanserlerin ağızda verdikleri görüntülerle ilgili bilgi sahibi olduklarını belirtmekte, erken teşhisin yaşam kalitesi ve yaşam süresini arttırdığı konusunda yüksek bir farkındalık göstermekte; ancak muayene konusunda yetersiz (tüm katılımcıların sadece %28.6'sı rutin olarak oral kanser muayenesi yaptığını belirtmiştir), oral kanserleri tanıyabilme veya oral kanserlerle ilgili herhangi bir girişimde bulunma konusunda kendilerine güvenmedikleri görülmektedir.(Oral kanserleri görünce tanıyabildiğini belirtenler, en yüksekortalama (5 / 3.72) ile oral diyagnoz ve radyoloji uzmanları olmuştur. Yine tüm katılımcıların %7.9'u biyopsi aldığını belirtirken, %42.6 ile çene cerrahları en yüksek oranda biyopsi aldığını belirten hekimler olmuştur.) Bunun yerine hastaları sevk ettiklerini belirtirken; yarısı hastayı ağız, diş ve çene cerrahına sevk etmektedir. Oral kanserlerin etiyolojileri ile ilgili sorulara verdikleri cevaplardan kısmen yeterli bilgilere sahip oldukları görülürken, epidemiyoloji ile ilgili sorulara verdikleri cevaplardan bilgilerinin yetersiz olduğu görülmektedir.Sonuç: Artan oral kanser vakaları, hem toplumun hem de hekimlerin oral kanserlerin erken teşhisi konusunda yeterli bilgi ve farkındalığa sahip olmadığını veya oral kanser muayenesini yeteri kadar önemsemediği bu yüzden yüzeyde ve son derece 125kolay saptanabilen lezyonların bile göz ardı edilebildiğini, özellikle prekanseröz lezyonlar konusunda farkındalık ve bilgi düzeylerinin düşük seviyelerde olduğunu göstermektedir. Bu durumun düzeltilebilmesi için fakültelerde öğretim üyelerinin, fakülte dışında kendi çalıştıkları kamu kuruluşlarında pratisyen hekimleri bilgilendirebilecek konumdaki insanların kesinlikle daha çok çaba göstermeleri gerektiğini, yine hekimlerin meslek içi seminerlerle karşılıklı bilgi alışverişi içerisinde olmaları gerektiğini düşünmekteyiz. Bu çalışma ile konuyla ilgili eksikliklere dikkat çekmiş, bundan sonraki bilinçlendirme hareketlerine ve eğitime katkı sağlamış bulunmaktayız. Bu çalışmanın sonuçları, farkındalık ve bilgi düzeylerinin daha çok artması gerektiğini ve bu durumda en büyük görevin akademisyenlere düştüğünü göstermektedir. Oral kanser dinamik bir konu olduğundan, Dünya Sağlık Örgütünün konuyla ilgili yaklaşımları sürekli değişmekte, yeni öneriler olabilmekte, erken tanı için yeni teknolojik gelişmeler kaydedilmekte olduğundan bu bilgiler sürekli güncellenerek, eğitimlerin dinamik bir şekilde sürmesi gerekmektedir.
Protez temizleyicilerinin termocycle işlemi ile yaşlandırılmış akrilik rezin kaide ve silikon esaslı yumuşak astar materyali arasındaki çekme bağlantı dayanıklılığı üzerine etkisi
Tam ve bölümlü hareketli protezlerde, protez üzerine gelen kuvvetlerin eşit olarak dağıtılmasını sağlamak ve atrofik bölgelerde oluşan oklüzal yük dağılımlarını azaltmak amacıyla yumuşak astar materyalleri kullanılır. Kimyasal yapılarındaki farklılıklar sebebiyle özellikle silikon esaslı yumuşak astar materyalleri ile PMMA arasındaki bağlantı başarısızlığı yaygın olarak karşılaşılan bir sorundur. Yumuşak astar ve akrilik kaide arasındaki bağlantının güçlendirilmesine yönelik çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Yumuşak astar uygulanmış protezlerin temizliğinde etkili fırçalama yüzeye zarar verir ve yapıyı bozar. Bunun için protez temizleyicilerin kullanımı Candida kolonizasyonunu ve protez stomatitini önlemede etkili bir yöntemdir. Protezlerin temizliği için birçok farklı yöntem ve temizlik maddesi bulunmaktadır. Ancak klinik uygulamada kullanılan protez temizleyiciler de yumuşak astar materyallerine zarar verebilir. Çalışmamızın amacı, protez temizleyicilerinin ve kumlama yapılıp yapılmamasının silikon esaslı yumuşak astar materyali ve akrilik rezin kaide arasındaki çekme bağlantı dayanıklılığı üzerine etkisini araştırmaktır. Araştırmamızda, 10x10x40 mm boyutlarında 120 adet sıcak akrilik rezinden (Meliodent Heat Cure) bloklar hazırlandı. Tüm akrilik örneklere 1 yıllık termal değişimini simüle edecek şekilde 5-550 C sıcaklıkları arasında 10.000 siklus termocycle işlemi uygulandı. Daha sonra örnekler rastgele 2 gruba ayrılıp, gruplardan birisine 2 bar basınç altında 125 μm Al2O3 partikülleri ile 10 mm uzaklıktan 10 sn süre ile pürüzlendirme işlemi yapıldı. İki akrilik blok arasına 3 mm kalınlığında silikon esaslı yumuşak astar materyali (Ufi Gel P) yerleştirildi. Kumlanan ve kumlama yapılmayan gruplar kullanılan temizlik malzemesine (%1 NaOCl, Corega, distile su [kontrol grubu]) göre kendi içinde rastgele 3 alt gruba ayrıldı (n = 10). Örnekler %1'lik NaOCl içeren solüsyonda 10 dk, Corega temizleyici tablet içeren solüsyonda ise 3 dk bekletildi. 180 günlük protez temizliği klinik olarak simüle edildi. Daha sonra örnekler bir Universal Test Cihazı kullanılarak 5mm/dk hızla kopana kadar gerilim altında tutuldu ve çekme bağlantı dayanıklılığı değerlendirildi. Elde edilen verileri analiz etmek için iki yönlü varyans analizi (Two-way ANOVA) testi, post hoc karşılaştırmalarda Tukey HSD testi kullanıldı. Sonuç olarak, kumlama yapılan ve yapılmayan gruplar arasında çekme bağlantı dayanıklılığı ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Protez temizleyiciler arasında çekme bağlantı dayanıklılığı ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Sadece kumlama yapılmadığında Corega grubunun çekme bağlantı dayanıklılığı, distile su ve sodyum hipoklorit gruplarından anlamlı şekilde düşüktür. Yani kumlama ile yüzey pürüzlendirme işlemin ve kullanılan protez temizleyici tipinin çekme bağlantı dayanıklılığı üzerinde bir etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Yumuşak astar materyali, kumlama, protez temizleyiciler, çekme bağlantı dayanıklılığı.
İmplant üstü simante edilen monolitik zirkonya ve metal destekli porselen kronlarda vida erişim deliği açılmasının kron direncine etkisi
Siman tutuculu implant üstü kronlarda vida gevşemesi görüldüğünde ya da herhangi bir problem durumunda çıkarılması gerektiğinde restorasyonun zarar görmeden çıkarılması oldukça zor olmaktadır. Ayrıca temizlenemeyen artık siman varlığı periimplantitis için predispozan bir faktördür. Kombinasyon implant kronu; restorasyonların vida deliğine erişimi kolaylaştırmak ve subgingival simanın temizlenmesini sağlamak için hem siman hem de vida ile retansiyonun sağlanması avantajlarını sunar. Çalışmanın amacı; implant üstü metal destekli porselen ve monolitik zirkonya kronlarda vida erişim deliği açılmasının kırılma dayanımlarını nasıl etkilediğinin değerlendirilmesidir. Çalışma için 44 adet abutment (Dentis Implant, Daegu, Güney Kore) ve 44 adet analog (Dentis Implant, Daegu, Güney Kore) kullanılmıştır. 11 adet metal destekli porselen kron, 11 adet vida erişim deliği bulunan metal destekli porselen kron, 11 adet monolitik zirkonya kron, 11 adet vida erişim deliği bulunan monolitik zirkonya kron üretilmiştir. Hazırlanan kronlar abutmentlara simante edildikten sonra Üniversal test makinesi (Lloyd LRX instruments, Hampshire, İngiltere) ile kırılma dirençlerine bakılmıştır. Delikli ve deliksiz metal destekli porselen grupları arasında maksimum yük ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Delikli ve deliksiz monolitik zirkonya grupları arasında maksimum yük ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Delik olduğunda ve delik olmadığında; monolitik zirkonya gruplarının maksimum yük ortalaması, metal destekli porselen gruplarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm örneklerin kırılma dayanımları doğal dişli bireylerin maksimum çiğneme kuvvetlerinden daha yüksek seviyelerdedir. Kombinasyon implant kronu tekrarlanabilirlik avantajı sunduğundan olası vida gevşemesi nedeniyle ya da kronun yerinden çıkarılmasını gerektirecek herhangi bir durumda restorasyona zarar vermeden kolaylıkla yerinden çıkarılabilir ve siman tutuculu kronlarda simantasyon sonrası kalabilecek artık simanın oluşturabileceği periimplantitis gibi olumsuzluklara karşı çözüm alternatifi olabilir. Anahtar Kelimeler: Kombinasyon implant kronu, monolitik zirkonya, metal destekli porselen, kırılma direnci
İki farklı deproteinizasyon protokolünün universal adeziv sistemlerin mikro sızıntısı üzerine etkisinin mikro-bt ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, iki farklı deproteinizasyon materyallerinin mikrosızıntı üzerine etkisinin mikro-BT kullanılarak değerlendirilmesidir. 60 adet yeni çekilen çürüksüz insan azı dişi toplanmış, temizlenmiş ve distile su içinde bekletilmiştir. Her diş bukkolingual yönde 3mm genişliğinde, gingival basamak sement-mine birleşiminin 1 mm altında ve aksiyal duvar duvar derinliği 2mm olan standardize sınıf II kaviteler hazırlanmıştır (120 kavite hazırlığı). Hazırlanan dişler eşit olarak 4 adeziv gruba ayrılmıştır (Clearfil Universal Bond Quick ER, Prime & Bond Universal, Clearfil SE Bond ve G2 Bond Universal). Bu gruplardan 3'ü universal adeziv biri self-etch adezivdir. Her grup deproteinizasyon materyali çeşidine göre (deproteinizasyon yapılmayan kontrol grubu, NaOCl deproteinizasyonu, HOCl deproteinizasyonu) göre 3 eşit alt gruba (n = 10) ayrılmıştır. Termal siklus uygulamasından sonra,% 50 gümüş nitrat çözeltisi izleyici olarak kullanılmıştır. Sızan AgNO3 miktarı, mikro bilgisayarlı tomografi sistemi (Bruker Skyscan 1275, Kontich, Belçika) kullanılarak ölçülmüştür. Kullanılan adezivden bağımsız olarak, kontrol grubundaki mikrosızıntı miktarı, deproteinizasyon yapılan gruplardan daha fazla gözlemlenmiştir. Prime Bond Universal kullanılmış, HOCl ve NaOCl ile deproteinize edilmiş gruplar arasında AgNO3 penetrasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. Prime Bond Universal dışındaki diğer adeziv gruplarda, NaOCl uygulanan örneklerdeki mikrosızıntı miktarı, HOCl ile deproteinize gruplarla karşılaştırıldığında bir artış gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Deproteinizasyon, Universal Adezivler, Mikrosızıntı, Micro-BT
Travmatik dental yaralanmalarda diş hekimlerinin bilgi, tutum ve tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Travmatik Dental Yaralanmalarda Diş Hekimlerinin Bilgi, Tutum ve Tedavi Yaklaşımlarının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışma Türkiye'deki diş hekimlerinin TDY konusundaki güncel yaklaşım ve tedavi protokollerine ilişkin bilgi düzeylerini ölçüp, değişkenler arasında farklılıkları saptayıp muhtemel sebeplerini sorgulayıp öneriler sunmak amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Türkiye genelinde çalışan 327 diş hekimi dahil edilmiştir. Anket formu, diş hekimlerinin sosyodemografik verileri ve TDY ile ilgili bilgi ve yaklaşımlarına ilişkin veri toplamayı hedefleyen toplam 21 sorudan oluşmaktadır. Sanal ortamda gerçekleştirdiğimiz anket çalışmasında katılımcıların bilgi sorularına verdikleri yanıtlar, tanımlayıcı değişkenlere göre gruplandırılıp analiz edilmiştir. Nominal değişkenlerin grup karşılaştırmalarında (çapraz tablolarda) Ki-Kare test kullanıldı. Katılımcıların bilgi puanlarının iki grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi, ikiden fazla gruplar arasındaki karşılaştırmalarında Kruskal Wallis Varyans Analizi kullanıldı. Farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığı Kruskal Wallis Çoklu Karşılaştırma testi ile incelendi. Katılımcıların bilgi düzeyini değerlendirmek için 0 ila 8 puan aralığında bir "Dental Travma Bilgi Puanı" kullanıldı. Değerlendirmelerde IBM SPSS version 20 (Chicago, IL, USA) programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların %58,4'ünün bilgi puanının kabul edilebilir/ortalama düzeyde olduğunu, %21,4'ünün yetersiz ve %20,2'sinin ise yüksek başarı elde ettiğini görmekteyiz. Verileri karşılaştırıldığında; bilgi puanı daha yüksek olan gruplar: kadın hekimler, 24-35 yaş aralığında olanlar, üniversitede çalışan, uzmanlık geçmişi olanların, 6 yıldan az mesleki deneyimi olan, ToothSOS uygulamasından haberdar olan ve mezuniyet sonrası eğitim almış olan hekimler olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %72,8'i travmaya uğramış dişlere splint uyguladığını, splint materyali olarak %64,2'si ortodontik tel, %62,7'si kompozit rezin, %29,7'si fiber splint materyali ve %22,9'u misina kullandıklarını belirttiler. Travmatik dental yaralanmaların radyolojik değerlendirmesinde periapikal radyografi yöntemine başvurma oranı %92 iken oklüzal radyografi yöntemine başvurma oranı %25,7 olarak saptandı. Sonuç: Katılımcılarımızın TDY'da bilgi düzeyi kabul edilebilir orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bilgi sorularında en fazla doğru yanıt alan sorular; konküzyon, avülsiyon ve lateral lüksasyon ile ilgiliyken, kök kırığı, intrüzyon, komplike kron kırığı sorularında daha düşük oranda doğru yanıtlar alınmıştır. Elde edilen sonuçlara göre diş hekimlerinin ve özellikle mezuniyetinin üzerinden uzun zaman geçmiş hekimlerin TDY ile ilgili mezuniyet sonrası sürekli eğitimleri desteklenmeli ve hekimlerde eğitimin önemine yönelik daha fazla farkındalık sağlanmalıdır. Hekimlerin bilgilerini güncellemeleri ve geliştirmeleri açısından önemli olan ToothSOS gibi bilgilendirici uygulamalar hakkında farkındalık yaratılıp kullanımı desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Travmatik dental yaralanmalar, daimî dişler, bilgi düzeyi, Türkiye.