
4.826
Arşivlenen Tez
12
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türkiye'de ordu–siyaset ilişkileri ve savunma stratejileri (1923-1950)
Türkiye'de ordu-siyaset ilişkileri hemen her dönemde tartışılagelmiş, bu tartışma kimi zaman ordunun Cumhuriyet devrimlerini koruyucu rolü üzerinden, kimi zaman da kurmaya çalıştığı vesayet rejimi üzerinden yapılmıştır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Türkiye'de ordu, siyasete yön veren, hükümetleri etkileyen, önemli kararların alınıp uygulanmasında bazen öncü, bazen de karşı olarak varlığını devam ettirmiştir. Ordunun karşısında olduğu politikalar genel manada ve çoğu zaman uygulanamazken, ordu içerisinde de türlü grupların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş, bu gruplar belli bir süre sonra darbe heveslisi cuntalara dönüşmüştür. Darbe söylem ve eylemleri ilk olarak İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle ortaya çıkarken, bu dönemde Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan kişinin İstiklal Harbi kahramanı İsmet İnönü olması, planların kısmen de olsa akamete uğramasına sebep olmuştur. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesine giden süreci, İnönü'nün Cumhurbaşkanlığına ve politikalarına karşı çıkan bir grup askerin örgütlemesi, bu dönemin ayrıntılı bir şekilde incelenmesini gerektirmektedir. Öte yandan, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye üzerine kurulan baskı, ülkeyi türlü savunma stratejileri uygulamaya iterken, savaşın askeri ve ekonomik yükü hükümetlerin uzun ömürlü olmalarını da engellemiştir. Sonuç olarak dönemin en önemli problemleri ordunun siyaset içindeki rolü ve ülke savunması olarak belirmiştir. Çalışma, daha detaylı bilgi verebilmesi ve dönemselleştirme açısından 1923–1950 yılları arasını kapsayacak şekilde ele alınmıştır.
Milli Mücadele'de Türk kadını ve Çukurovalı kadınlar
Tezimizin temel amacı Milli Mücadele döneminde gerek cephe gerisinde gerekse bizzat cephede önemli görevler üstlenmiş Türk kadınlarının rolüdür. Bu amaçla Türk kadınının geçmişten günümüze kadar ki geçirdiği evreleri anlatmaya çalıştık. Tezimin ana konusu olan Milli Mücadele Dönemindeki Türk kadınlarının faaliyetleri ve Çukurova yöresi civarındaki Türk kadınlarının yapmış oldukları hizmetlerini esas alarak tezimi 4 bölüm şeklinde hazırlamaya çalıştım. Giriş bölümünde Milli Mücadele Dönemine kadar Türk kadınının tarihsel süreç içindeki rolü hakkında bilgi verilmiştir. Birinci Bölümde, Osmanlı'nın son dönemlerinden Kurtuluş Savaşı Öncesine kadar ki Türk kadınlarının faaliyetlerinden bahsedilmiştir. İkinci Bölümde, Milli Mücadele'de gerek cephe gerisinde gerekse bizzat cephede vazife alan Türk kadınlarından söz edilmiştir. Üçüncü Bölümde, Çukurova bölgesi hakkında genel bilgilendirme yapılmış ve Milli Mücadele'de Çukurova bölgesindeki kadın kahramanların çalışmaları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Güvenlik stratejileri bağlamında Atatürk dönemi Türkiye-İtalya ilişkileri
Bu tez Atatürk döneminde Türkiye-İtalya ilişkilerini güvenlik stratejileri bağlamında incelemektedir. Çalışmanın Türk dış politikasında İtalya konusu özelinde güvenlik araştırmalarında oluşan boşluğu doldurması hedeflenmektedir. Çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ile birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümüne kadar geçen süre zarfında, On İki Adalar üzerinde hakimiyeti bulunan İtalya'dan bu dönemde Türkiye ve bölgeye yönelik tehdit olup olmadığı, eğer varsa bu tehdidin hangi derecede olduğunu ve bu tehditlere karşı Cumhuriyetin yönetici kadrosunun Türk dış politikasında siyasi ve askerî anlamda nasıl bir güvenlik stratejisi uygulamaya çalıştığını ve bu stratejiler özelinde Atatürk dönemi Türk dış politikasında güvenlik stratejisinin ne olduğunu araştırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda Cumhuriyetin yönetici kadrosu içerisinde İtalya tehdidine karşı hangi isimlerin ve kurumların ön plana çıktığı sorusuna cevap aranmaktadır. Tez çalışmasında konu ile ilgili kitap, bilimsel makale, Türkiye Büyük Millet Meclisi Arşivi, Cumhuriyet Arşivi, Türk Diplomatik Arşivi ve Milli Savunma Bakanlığı Askeri Tarih Arşivi'nden yararlanılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden tarama-derleme ve yazılı doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Araştırmalar sonucunda On İki Adalar üzerinden Türkiye'nin Ege ve Akdeniz sahillerine karşı bir tehdit olduğu görülmüş, 1923-1928 arası ilişkiler karşılıklı güvensizlik ortamında şekillenmiş, 1928 yılında taraflar arasında imzalanan Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Yargısal Çözüm Antlaşması ilişkilerde dönüm noktası teşkil etmiştir. 1928-1934 arası ilişkiler nisbeten daha olumlu gelişmiş, 1934 yılında Mussolini İtalya'nın geleceğinin Asya ve Afrika'da olduğunu söylemiş, bu durum Türkiye'yi oldukça rahatsız etmiş, ilişkiler tekrardan gerilmiştir. Türkiye İtalya tehdidine karşı Balkanlardaki anti-revizyonist ülkeler ile birlikte hareket etmiş, Balkan Antantı'nın kurulmasına öncülük etmiştir.
Sicill-i Ahval Defterlerine göre Kerküklü devlet adamları
Osmanlı devleti batının üstünlüğünü kabul ettiği 18. Yüzyıldan itibaren hemen hemen her alanda reform hareketlerinde bulunmuştur. Bu reform çalışmalarının temel sebebi devletin kötü gidişatını engellemektir. Süreçte yönetim kadrolarında da yeniliklere gidilmiş, bürokrasi eskiye göre daha modernize edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde kadrolaşmanın da etkisiyle memur sayısı 30.000'lere kadar ulaşmıştır. II. Abdülhamid döneminde Avrupa'nın da desteğini almak için devlet kadrolarına yalnızca Müslümanlar değil aynı zamanda gayrimüslim vatandaşlarda yerleştirilmiştir. Bununla birlikte artan memur sayısını kontrol altında tutabilmek için kayıtlar tutulmaya başlanmıştır. Sicill-i Ahval Komisyonu tarafından Sicill-i Ahval Defteri'nde bu kayıtlar mevcuttur. Bu defterler günümüz biyografilerinin temelini oluşturmuştur. Bu defterlerde istihdam edilen memurların doğum yerlerini ve yıllarını, hangi milletten olduklarını, babalarının isimlerini, eğitim durumlarını, bildikleri dilleri, aldıkları maaşları, görev yerlerini ve sürelerini kayıt altında tutmuştur. Bu defterlerden Kerküklü devlet adamlarının da kayıtlarına ulaşılmış, dönemin istihdam alanları, eğitim seviyesi, ekonomik durumu gibi bilgiler elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kerkük, Sicill-i Ahval Komisyonu, Devlet Memurları.
Tarih araştırmalarına kaynak olarak Osmanlı basınında İttihâd ve Terakki gazetesinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi (Sayı 41-52)
İttihâd ve Terakki Gazetesi, içerik yönünden yoğun olarak hazırlanmış bir gazetedir. Transkripsiyon yapılırken özellikle bu yoğunluk dikkate alınarak gazeteninin çeşitli tasnifleri yapılmıştır. Çalışması yürütülen tasniflerde gazetenin başlıkları dikkate alınarak: Milletin İttihat ve Terakki'ye İanesi , Dış siyaset , İç siyaset ve Telgraflar gibi önemli başlıklar göze çarpmaktadır. İttihat ve Terakki Gazetesi, 29.7 x 42 cm ebatlarında ve 5'er sütün halinde hazırlanmış olup her sayısı 4'er sayfadan ibarettir. Bu sütün ve sayfaların gazetedeki yerleri araştırmamızın transikripsiyon kısmında ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde telif eserlerin içerisindeki haberlerin, telgrafların ve diğer yazıların değerlendirilmesi yapılarak; İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşu , Cemiyet'in basın organları ve Osmanlı Devleti'nde basın hareketleri sırası ile aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: İttihad ve Terakki Gazetesi, İttihad ve Terakki, Selânik, 1908 Basını, Osmanlı Basını
İdrak gazetesinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi
İdrak gazetesi 1919 yılında 28 Nisan – 22 Temmuz tarihlerinde 33 sayı yayınlanmıştır. '' İştirakçı '' Hilmi tarafından yayınlanmıştır, gazete aynı zamanda Türkiye Sosyalist Fırkasının yayın organıdır. Gazete yayınlanmaya başladıktan kısa bir süre sonra 15.sayıda kapatılmış, ancak 1,5 ay sonra tekrar yayınlanmaya başlanmıştır, 17 gün yayınlandıktan sonra 33.sayıda kalıcı olarak yayın hayatına son verilmiştir. Gazetenin 16. , 17. Ve 21. Sayıları bulunamamıştır. İdrak sosyalizmin Osmanlı Türkiye'sinde tanıtımı ve yayılması konusunda etkili olmuştur. Sosyalizm ile ilgili isimsiz yazı dizileri yayınlamışlardır, '' Sosyalizm Alemi '' haberlerle dünyadaki ve memleketteki işçi hareketleri, sosyalist hareketler hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca barış görüşmeleri, İttihatçıların davaları, devletin yaptığı atamalar, Damat Ferit Paşa kabinesi ve İzmir'in işgali, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda haberler yapılmıştır. Gazete İttihatçılara karşı sert bir muhalefet yapmaktadır, bu yazılara ve haberlere yansımıştır, Damat Ferit Paşa ve hükümetiyse desteklenmektedir. Gazete Osmanlı'dan ve dünyadan haberler yapmış, İstanbul'dan haberler yaptığı için aynı zamanda yerel gazetedir.
1641-1651 arasında Ayntâb şehir merkezindeki ev ve dükkân satışları
Osmanlı Devleti'nde kadı sicil defteri de denilen, Şer'iyye Sicilleri arasında bulunan belge türlerinden birisi de satış hüccetleridir. Tarafların mahkemeye başvurmalarıyla kayıt altına alınan satış belgeleri, daha sonra çıkabilecek anlaşmazlıkların önüne geçmek için hücceti elinde bulunduran kişi açısından önem taşımaktadır. Örneğin kişinin daha sonradan evini satmadığını, mülkünü zapt ettiğini iddia ederek karşı taraftan şikâyetçi olması ve yahut kadının, kocası ile ortak olan mülklerini, izni olmadan kocası tarafından satıldığını iddia etmesi gibi sonradan ortaya çıkabilecek olan nedenler, satış hüccetlerinde oldukça sık rastlanan durumlardır. Ayrıca mülk satışlarında yer alan kişilerin unvanları, meslekleri, evin nerede olduğu, evin bölümleri bilgisi, dönemin şartlarının Ayntâb'ın sosyo-ekonomik hayatına yansımasına ilişkin bizlere bilgi vermektedir. Bu tezde Gaziantep Şer'iyye Sicilleri arasında bulunan yedi defter (16, 17, 18, 19, 20 (iki defter) ve 21) satış belgeleri incelenerek, 17. yüzyıl Ayntâb şehir merkezinin sosyo-ekonomik durumu saptanmaya çalışılmaktadır. Bu araştırmanın sonucunda Ayntâb şehir merkezinde 527 tane ev satışı, 59 tane de dükkân satışı tespit edilmiştir. Ayrıca mahallelerin heterojen yapısı, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunda sınıfsal ayrışmanın olmadığını göstermektedir. Sicillerdeki satış belgeleri dönemin revaçta olan mahalleleri hakkında da fikir vermektedir.
Uygur devletleri döneminde Türk-Tibet ilişkileri (8.-13. yüzyıl)
Tarihi devirlerden itibaren birçok Türk devletinin yabancı milletlerle sosyo-kültürel ve siyasi bir takım ilişkileri gerçekleşmiştir. Türk ve Tibetli kavimlerin ilişkileri ise, Xiongnu ve onların çağdaşı olan Qianglara kadar tarihlendirilebilir. Çin kaynaklarında Tibetlilerin ataları olarak Batı Qiangları gösterilmiştir. Alanın uzmanı birçok akademisyen de bu fikri doğrulamıştır. Hunlardan Gök-Türklere, Gök-Türklerden de Uygurlara kadar birçok Türk devletinin yakın komşusu olan Tibetliler, çoğu zaman siyasi, ticari, sosyo-kültürel ve dini olaylarla Türklerle karşı karşıya geldiler. Uygurlar ve Tibetliler özelinde 8. yüzyıldan itibaren siyasi, sosyal ve dinî bir etkileşimin başladığını söylemek mümkündür. 7. yüzyılda devletlerinin siyasi ve kurumsal yapısını tamamlayan Tibetliler, 8. yüzyılla birlikte Uygurların en ciddi rakiplerinden bir oldular. İlk olarak 8. yüzyılda Çin'deki iç isyanlarda karşılaşan Uygurlar ve Tibetliler, zamanla Orta Asya sathında da mücadeleye giriştiler. Günümüzdeki Doğu Türkistan için Uygurlar ve Tibetliler asırlardır mücadele verdiler. Kimi zaman Tibetliler, kimi zaman da Uygurlar Doğu Türkistan'a hakim oldular. Doğu Türkistan'ın haricinde Gansu'da da bir Uygur-Tibet hakimiyet mücadelesi söz konusuydu. Tibet İmparatorluğu'nun ve Uygur Kağanlığı'nın düşüşü 9. yüzyılda gerçekleşti. Bu yüzyılla birlikte Tibet ve Uygur devletleri yine siyaseten birbirlerinin rakibi olarak devam ettiler. Gansu ve Qinghai'da toplanan Uygur ve Tibet göçleri, bu sahalarda komşu oldular ve hatta iç içe yaşadılar. Özellikle Gansu Uygurları döneminde hem dinî hem de siyasi alanda Tibetlilerle etkileşim içerisine girildi. Gansu Uygurları ile 10. yüzyılda siyasi ortamda görülen ve 11. yüzyılda güçlü bir şekilde devletleşen Tangutlar arasında nefes kesen mücadeleler yaşandı. Tangut Devleti, Tibetli bir kavim olarak eski Tibet devletinin bakiyesi üstüne kuruldu. Bu dönemde Uygurlar ve Tibetliler daha çok Tangutlara karşı birlikte hareket ettiler. 11. ve 12. yüzyıllarda bu iki topluluğu birleştiren en temel şey Budizm'di. 13. yüzyılda Moğolların gelişiyle birlikte artık hakimiyetlerini kaybeden Uygurlar ve Tibetliler, zamanla karışarak kaynakların dahi ayıramadığı topluluklar meydana getirdiler.
XIX. yüzyılda Zir kazasının nüfus defterlerive nüfus yapısı
İnsanların bir araya gelmesi nüfusu oluşturur. Nüfusun konusu ise insandır. Bu nedenle nüfus ve demografik yapı konusu, tarihin her döneminde önemini korumuştur. Tarih boyunca pek çok devlet; nüfusu, nüfus yapısını ve nüfus özelliklerini faklı bakış açısı ile kayıt altına almış, veriler toplamış, istatistikler çıkartmıştır. Bunu da bir takım idarî, askerî, malî ve demografik gerekçelerle yerine getirmiştir. Osmanlı Devleti de kuruluş dönemi sonrasında, bilhassa askerî ve malî gerekçelerle, emlak ve arazilerin kaydını (tahririni) ve vergi nüfusunu belirleme gibi işleri titizlikle yürütmüştür. Osmanlı klasik döneminde sayımlar (tahrirler) daha çok askerî ve malî gerekçelerle, hane esası üzerinden yapılmıştır. Bu anlayış, XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar devam etmiş; 1830'lardan itibaren artık daha çok askerî amaçlı, sadece erkek nüfusun kaydedildiği nüfus sayımları yapılmıştır. Zaman zaman yapılan bu sayımlarda bütün nüfusun, kadın-erkek birlikte yazılması, ancak XIX. yüzyılın sonlarında gerçekleştirilebilmiştir. Osmanlı devlet adamlarının arazi tahrirlerinde elde ettiği kaydetme, yazma ve tescil etme geleneği ve tecrübesi, XIX. yüzyılda nüfus sayımlarında da kendisini göstermiştir. XIX. yüzyılda nüfus sayımlarının yapılmasında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması sonrasında yeni bir oluşum aşamasına giren Osmanlı askerî teşkilatın insan kaynağını belirleme düşüncesinin ve dönemin reform anlayışının büyük rolü olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ilk nüfus sayımı, yukarıda belirtilen askerî gerekçe ile 1830- 1831 yılında yapılmıştır. 1831 yılında da Dahiliye Nezareti bünyesinde nüfus sonuçlarını değerlendirmek ve nüfus işlerini yürütmek için İstanbul'da Ceride-i Nüfus Nezareti, sancaklarda da Defter Nazırlıkları kurulmuştur. Çalışma alanımız olan Zir Kazası (bazı dönemlerde nahiye), farklı dönemlerdeki isim ve idarî statüsündeki değişiklikler bir tarafa bırakılırsa, Ankara şehrinin daha çok batı istikametindeki; günümüzde bir kısmı Pursaklar, Keçiören, Çankaya, Etimesgut, Sincan, Polatlı, Ayaş, Kahramankazan ilçeleri sınırları içinde kalan yerleşim birimlerini içine alan, merkezi de İstanos olan bir idarî birimdir. Ankara sancağına bağlı Zir kazasının, XIX. yüzyılın ilk yarısındaki nüfus defterlerini ve bu defterlerden elde edilen verilerin değerlendirmesini konu alan bu çalışmanın kaynakları; Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi'nde bulunan, Zir kazasına ait 1252/1836, 1256/1840 ve 1258/1842 tarihli nüfus defterleridir. Bu çalışmada, bu nüfus defterlerin okunması, buralarda yer alan nüfus verilerinin değerlendirmesi, elde edilen verilerin tablolara dönüştürülerek analizi ve en sonda da nüfus defterlerinin tamamının transkripsiyonu yapılmıştır. Böylece, Osmanlı dönemine ait bir arşiv defter kaynağı üzerinden, bir kazanın; idarî, sosyal, kültürel ve demografik yapısı ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Osmanlı Posta Teşkilatı'nın Dünya Posta Birliği ile ilişkileri (1874-1920)
19. yüzyılda yaşanan endüstriyel ve ekonomik kalkınma, posta sektörünün de belirgin şekilde büyümesine yol açtı. Daha önce çoğunlukla ticari şirketler tarafından taşınan mektup ve posta gönderileri, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte posta idarelerinin sorumluluğuna bırakılmıştır. Devletlerin posta sistemi, bağımsız bir posta idaresi tarafından idame ettirildiği için farklı posta idareleri arasında süreklilik arz edecek şekilde idari ilişkiler mevcut değildi. Aynı zamanda, transit geçişler, posta mevzuatı ve yüksek posta ücretlerinden dolayı uluslararası posta hizmetleri çok zor ve karmaşık bir durumdaydı. Uluslararası ticaretin gelişimine de engel teşkil eden bu durum, posta mübadelesini ve dolaşımını güçleştirmekteydi. Ek olarak, hizmet sunumunun, hizmet kalitesinin ve hizmetlere erişimin sınırlı kalmasına neden oluyordu. Dolayısıyla, aslında ilk çağlardan itibaren mevcut olan posta hizmetinin belirli bir uluslararası nizam dâhilinde gelişmesine imkân sağlayan gelişme, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanabilmiştir. Postaya özgü bir uluslararası birlik düşüncesi belirdiğinde, Osmanlı Devleti bunu olumlu karşılamış ve desteklemiştir. Osmanlı Devleti, UPU çatısı altında posta ihlallerinin son bulabileceğine ve yabancı posta sorununun kalıcı olarak çözüme kavuşturulabileceğine duyduğu inanç temelinde, 15 Eylül-9 Ekim 1874 tarihlerinde düzenlenen Bern Kongresi`ne katılmış ve 9 Ekim 1874 tarihinde Dünya Posta Birliği'nin ihdasını simgeleyen Uluslararası Posta Sözleşmesi'ne taraf olmuştur. Bu bağlamda, bu çalışma Osmanlı Devleti`nin UPU üyeliğini, Osmanlı topraklarındaki yabancı posta varlığını, Avrupalı devletler ve UPU`nun yabancı posta meselesine yaklaşımını, UPU kongre çalışmalarında yabancı posta meselesinin kapsadığı alanı, Osmanlı Posta Teşkilatı ve yabancı postalara dair görüşlerin Avrupa gazetelerine yansımasını, Osmanlı topraklarındaki posta ihlallerinin meşrulaştırılma ve politikleştirilme çabalarını ve Osmanlı Devleti`nin UPU delegasyonlarını ve kongrelerdeki çalışmalarını analiz etmektedir. Anahtar Sözcükler: Osmanlı Devleti, Osmanlı Posta Teşkilatı, UPU, UPU üyeliği, Yabancı Posta Meselesi, Bern Kongresi, Bern Posta Sözleşmesi ve Posta İhlalleri.
Avrupa'da Endülüs Yahudileri ve İslâm biliminin Avrupa'ya aktarılmasına katkıları (XI.-XV. yüzyıllar)
Avrupa'da Endülüs Yahudileri ve İslâm Biliminin Avrupa'ya Aktarılmasına Katkıları (XI.-XV. Yüzyıllar) Yahudi halkı dünyanın en eski topluluklarından birisi iken Yahudilik de günümüzdeki üç semavi dinden en eski olanıdır. Yahudi toplumu geniş bir coğrafyaya yayılarak farklı halklar ve kültürler içerisinde yaşamışlardır ve kendi içerisinde kapalı bir toplum hâlini almışlardır. Bu farklı kültürler, onlarda çeşitli etkiler yapmıştır. Özellikle birbirleri ile iletişimini sağlayan seyahatleri ve göçleri onların bu etkileşiminde önemli diğer bir faktördür. Yahudilerin yaşadıkları coğrafyalardan birisi olan İber Yarımadası'ndaki Endülüs toplumu ve kültürünün Yahudi halkı üzerinde oluşturduğu etki ve XI.-XV. yüzyıllar arasında gerek seyahat gerekse göç yoluyla bu etkinin Yahudiler tarafından Hıristiyan Avrupa'ya taşınması, orada yaşayan Hıristiyanlar ve Yahudi halkı üzerindeki etki, tezimizin konusunu oluşturmaktadır. Endülüs Yahudileri hakkında çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Ülkemizde Endülüs Yahudilerinin Avrupa'daki faaliyetleri ve özellikle de Endülüs medeniyetinin Avrupa'daki Yahudi halkına taşınması konusunda müstakil bir tez çalışmasına rastlanılmamıştır. Bu sebeple araştırmamızın konusu olarak seçilmiştir. Endülüs Yahudileri Endülüs'ten ayrılarak İtalya ve Güney Fransa gibi ülkelere seyahat amacıyla gitmiş veya göç ederek bu ülkelere yerleşmişlerdir. Böylece Endülüs'te edindikleri birikimleri bu topraklarda yaşayan insanlara özellikle de buralardaki Yahudi halka aktarmak için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bu çabalar bilhassa tercüme faaliyetleri olarak karımıza çıkmaktadır. Kendi telif kitaplarını da yazan bu tercümanlar, Müslüman ilim insanlarının ve Endülüs'te yetişmiş Yahudi bilginlerinin, fikirlerinin yaşadıkları coğrafyalara ulaştırılmasında önemli rol oynamışlardır. Anahtar Kelimeler: Endülüs, Güney Fransa, İbn Tibbon, Josef Kimhi, İbn Ezra.
Çerkez Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki faaliyetleri
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'yla Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nın yenilgisini kabul etmiş sayılmaktadır. Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı Devleti gibi iki cihana 600 yıl boyunca hükmetmiş bir devletin sonu değil, aynı zamanda bir milleti olan Türklüğün yok edilmek istenmesinin neticesidir. Mondros Ateşkes Antlaşması'yla savunmasız bırakılan Anadolu halkı, kendilerini savunmak için yerel direniş örgütü olan Kuvâ-yi Milliye birliklerini oluşturmuşlardır. Yunanlıların 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'i işgal etmesi, Anadolu ve bölge halkının hızlıca teşkilatlanmasına neden olmuştur. Düzensiz olarak örgütlenen teşkilatlar içerisinde önemli olanlardan biri, Çerkez Ethem öncülüğünde kurulmuş olan Kuvâ-yi Seyyâre'dir. Kuvâ-yi Seyyâre işgallere karşı müdahalelerde ve yerel isyanları bastırmada büyük rol oynamış, merkezi otoritenin güçlenmesine katkı sağlamıştır. İzmir'in işgali ile başlayan dış güçlerin Anadolu'da yayılması, Yunanlıların Ege Bölgesi'nin içlerine kadar ilerlemesiyle devam etmiştir. İşgallere karşı Batı Anadolu'da Kuvâ-yi Milliye örgütlenmesi oluşmuştur. Rauf Orbay, Kuvâ-yi Milliye örgütünün ilerlemesi ve Yunanlıların memleket topraklarından atılması için Bandırma'ya giderek, Çerkez Ethem ve ağabeyleri ile görüşerek, Milli Mücadele'ye desteklerini istemiştir. Milli Mücadele'ye katılarak, başlangıçta Yunan ilerlemesini durdurmuş ve ülkede meydana gelen iç isyanları başarıyla bastırarak Anadolu'da kurulan yeni ve düzenli Türk ordusunun teşkilatlanması için yaklaşık bir buçuk yıl gibi bir zaman kazandırmıştır. Bu sayede de Türk İstiklal Harbi'ne önemli bir katkı sağlamıştır.
1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı'nda ayanların rolü
Son 20-30 senede Osmanlı ayanları üzerine çalışmaların sayısı bir hayli artmıştır. Bu çalışmalar çoğunlukla ayanların aile tarihi, yerel yönetimdeki rolleri ve devletle olan ilişkilerine odaklanmıştır. Ne var ki, XVIII. yüzyılda Osmanlı ordusunun mevdundaki artış, bundan kaynaklanan değişim ve ayanların bu değişim içerisindeki yeri çok fazla araştırılmamış konulardır. Bu araştırmada tespit edildiğine göre söz konusu artış Osmanlı Devleti'nin yeni bir tedarik sistemi kurmasına sebep olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı örneğinde savaş müteahhitlerinin ordunun kurulması ve desteklenmesini sağladığı bu sistemde ayanların üstün pozisyonu göze çarpmaktadır. Müteahhit ayanlar bu savaşta, Osmanlı Devleti'nin eyaletlerden talep ettiği birliklerin büyük bir kısmını celp etmişlerdir. Benzer şekilde ordunun ihtiyacı olan zahirenin çoğunluğu ayanlar tarafından satın alınmıştır. Bu müteahhit ayanlar büyük miktarlardaki celp ve alım işlerini organize ederken diğer ayanlar ise kaza seviyesinde bu işlemlerde onlara yardım etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin bu şekilde ayanlarla çalışması onun 1768-1774 Savaşı'nda daha büyük bir ordu kurmasını ve besleyebilmesini sağlamıştır. Hatta savaşın son iki senesinde masrafları ayanlar tarafından karşılanan birlikler sayesinde Osmanlı Devleti'nin en azından bir sene daha savaş alanında kalabildiği söylenebilir. Ayanların ordunun desteklenmesindeki bu etkin rolü onların devlet kademlerinde yer edinmelerini sağlamıştır. İlk önce kapıcıbaşı unvanına layık görülen bazı ayanlar daha sonra vezirlik rütbesi ile ödüllendirilmiş ve böylece yönetici zümre arasına girmişlerdir.
62 numaralı Ayıntâb Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H. 12.29.1119/M.26.12.1715 S.01-125)
Bu çalışma, Ayıntâb'a ait H.12.29.1119/M.26.12.1715 (s.1-125) tarihli Şer'iyye Sicilinin traskripsiyon ve değerlendirmesini içermektedir. Çalışmada; Ayıntâb tarihi, Osmanlı hukuku, Osmanlı Devleti'nde kadılık kurumu, şer'iyye mahkemeleri ve şer'iyye sicilleri hakkında bilgi verildikden sonra, 62 Numaralı Ayıntâb Şer'iyye sicilinin içindeki belgeler özetlenip, konularına göre tasnifi ve genel değerlendirilmesi yapılmıştır. Değerlendirmeden sonra ise transkripsiyon metnine yer verilmiştir. İncelediğimiz Ayıntâb Şer'iyye sicili, vasi, nafaka, miras, alım-satım, alacak-verecek, borç, mal davaları, vekil tayini, evlenme, hırsızlık, darp, ölüm olayları, huzur bozucu, eşkıyalık vb. konulara ilişkin belgeler yer almaktaktadır. Bahsi geçen başlıklar altında 62 Numaralı Ayıntâb Şer'iyye sicilinin incelemeye konu olan tarihlerdeki siyasi, iktisadi ve sosyal durum hakkında bazı tespitlerde bulunulmaya çalışılmıştır. Sicilin hazırlandığı dönem, Osmanlının gerileme dönemine denk gelmektedir. Bu dönemde Osmanlı Devleti padişahı III. Ahmet'tir.
XVII. yüzyılda Ayıntab'da asayiş olayları
Toplumların içyapılarında kamu düzenini ihlal eden suç ve suç eğilimleri görülür. Bu suçun önlenmesi ve toplum içerisinde asayişin sağlanması için alınan tedbirler toplumdan topluma değişkenlik gösterir. Osmanlı Devleti'nin bir şehri olan Ayıntâb toplumunda da XVII. yüzyılda diğer toplumlarda olduğu gibi adam yaralama-öldürme, zina, tecavüz, livata, hırsızlık, adam kaçırma, eşkıyalık gibi çeşitli türden suçlar meydana gelmiştir. Bundan dolayı Ayıntâb şehrinde asayiş konusunun incelendiği bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın amacı, konusu ve yöntemi incelenelerek konuyla alakalı yapılan çalışmalar hakkında bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde asayişten bahsedilerek asayişin sağlanmasında şehirde bulunan görevliler üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Ayıntâb şehrinde meydana gelen suçlar ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. Üçüncü yani son bölümde ise asayişin sağlanma süreci ve bu süreçte yardımcı olan mekanizmalar ile eldeki kayıtlara yansıyan cezalar değerlendirilmiştir.
Yabancı uzmanların Türkiye'nin çalışma hayatındaki yeri ve önemi (1930-1945)
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli hedefleri vardı. Bu hedefler doğrultusunda ekonomi alanında başarılı; kültür ve eğitim alanlarında güçlü bir toplumun oluşturulması gerekliydi. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar doğrultusunda kısa zamanda çalışmalar başladı. Yapılacak çalışmaların önünde iki önemli sorun tespit edildi. Sermaye azlığı ve nitelikli eleman ihtiyacıydı. Bu ihtiyaç yabancı uzmanların yardımıyla giderilmesine karar verildi. Hükümet, hangi alanda nitelikli elemana ihtiyacı varsa alanında ünlü kişileri ülkemize davet etti. Ekonomi, eğitim, kültür, sanat, bayındırlık gibi birçok dalda yabancı uzmanlar farklı ülkelerden ülkemize davet edilerek kurumların dahada verimli çalışması sağlandı. Yeni kurulan bir devletin birçok kurumunun temelinin atılmasında ve bozulan kurumların düzenlenmesini yabancı uzmanlar sağladı. 1930 yılında başlayan ekonomideki devletçilik anlayışı çerçevesinde kurulan Merkez Bankası, Sümerbank, Etibank vb. kuruluşların bir an önce faaliyete geçmesi için yabancı ülkelerden ilgili alanda uzman getirilerek çalışmalar başladı. Bu yabancı uzmanlar sadece geldikleri kurumda çalışmakla kalmadılar. Yüzlerce mühendis, doktor, öğretmen, sanatçı, işçi yetiştirdiler. Yeni kurumlar açıp, kurumların planlarını hazırladılar. Ülke imar faaliyetini hazırlayarak yeni yollar, yeni binalar inşa edilmesi için çalıştılar. Başkent Ankara olmak üzere birçok şehrin imarında ve modern bir yapıya kavuşmasında yardımcı oldular. Ayrıca daha sonraki yıllarda o kurumda çalışacak elamanları yetiştirdiler. Bugün Türkiyenin gelmiş olduğu gelişmişlik seviyesinin temeli 1930'larda yabancı uzmanların ülkemize çağrılmaları ve onlarla birlikte fedakârlık içinde çalışan insanlarımızın gayretleri sayesinde olmuştur. Bu çalışmada 1930-1945 yılları arasındaki Türkiye'nin gelişmesinde yabancı uzmanların çalışmaları ve katkıları açıklanmaya çalışılmıştır.
182 numaralı Besni Şer'iyye Sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi (R.1317-1323/M.1901-1907)
Şer'iyye sicilleri, Osmanlı Devleti'nin askeri, hukuki, iktisadi, dini ve idari müesseseleri gibi alanlarında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Tarihi araştırmalarda önemli bir yere sahip olan ve bölgenin toplumsal yaşantısı hakkında ilgili verileri içinde barındıran şer'iyye sicilleri bu sebeple birinci elden kaynaklar konumundadır. Şehir tarihçileri için önemli bir yere sahip olan şer'iyye sicillerinde, köy ve mahalle isimleri; ticarî, cezaî ve her türlü hukukî kararlar; halkın geçim tarzı, ekonomik ve sosyal yaşamı ile ilgili bütün ayrıntılar bu defterlerde geniş bir biçimde yer almaktadır. Transkripsiyon ve değerlendirmesi yapılan 182 Numaralı Besni Şer'iyye Sicili 120 sayfa olup (R.1317-1323 / M.1901-1907) yılları arasını kapsamaktadır. Ayrıca deftere başka bir defterden eklendiği düşünülen 30 Teşrin-i Sani 1337 (M. 30 Aralık 1921) tarihli bir de tereke belgesi yer almaktadır. Belgelerin geneli evlenme-boşanma, nafaka, miras, alacak-verecek, borç tahsili, haksız gasp, hırsızlık, mülk satışı gibi davalardan ve nikâh akdinden oluşmaktadır. Dolayısıyla 182 Numaralı Besni Şer'iyye Sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi ile Besni'nin (R.1317-1323 / M.1901- 1907) yılları arasındaki siyasi, sosyal, ekonomik, idari, mali ve hukuki durumuna ilişkin somut bilgilere ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Şer'iyye Sicili, Besni, Tereke, Vekil
I. Abdurrahman dönemi Endülüs Emevi Devleti (Siyasi, sosyal, askeri durum)
Günümüzde üzerinde İspanya ve Portekiz'in bulunduğu İber yarımadasında kurulan Endülüs Emevî medeniyeti karanlık bir coğrafyanın aydınlanmasına önemli katkılar sunmuştur. Endülüs Emevî medeniyeti oluşturulurken farklı merhaleler yaşanmıştır. Bu dönemler arasında özellikle İslam dünyası içerisinde çalkantıların olduğu bir zamanda Endülüs'te yeni bir İslam devleti oluşumuna yeltenen ve bu mücadelesinde de başarılı olan I. Abdurrahman dönemi konu edinilmiştir. I. Abdurrahman Emevî soyundan olmakla birlikte devlet yönetiminde aktif olan bir ailenin ferdiydi. I. Abdurrahman'ın ailesinden aldığı devlet yönetimi eğitimi, kurduğu yeni devleti yönetmesini kolaylaştırmış ve bu devletin sağlam bir temelde varlığını devam ettirmesini sağlamıştır. I. Abdurrahman'ın kurduğu devlet kendisinden sonra yaklaşık 250 yıl varlığını sürdürmüştür. I. Abdurrahman, İberya'da yeni bir devlet kurarken yerli halk tarafından kısa süre içerisinde kabul görmüş özellikle İslam Devleti'nin bölgeyi fethinde önemli rol oynayan Berberî ve Yemeni topluluklar I. Abdurrahman'a biat etmişlerdir. Bunun sebebi ise I. Abdurrahman'ın Berberîler ile olan akrabalığı ve Yemenilerin Abbasi valisinden hoşnutsuz olmalarıdır. I. Abdurrahman kendisine karşı oluşan bu olumlu iklimden yararlanarak kısa süre içerisinde bir devlet oluşumu meydana getirmiştir. Bu devlet başlangıçta İslam Dünyasını bölmemek maksadıyla Emirlik olarak düşünülmüştür. I. Abdurrahman kendisinden önceki dönemde olduğu gibi bölgede İslam Medeniyeti oluşturma çalışmalarına devam etmiştir. O'nun kurduğu Devlet bölgede çıkan iç karışıklıklar ve isyanlar neticesinde varlığı son bulma noktasına gelen İslam varlığını yeniden canlandırmıştır. Endülüs Emevîleri I. Abdurrahman döneminde birçok imar faaliyetinde bulunurken bölgenin bir kültür ve eğitim merkezine dönüşmesini sağlamışlardır. I. Abdurrahman bölgede kendisinden önceki dönemden farklı olarak bir birliktelik oluşumuna da katkı sağlamıştır. Anahtar Sözcükler: Endülüs Emevîleri, İslam Dünyası, I. Abdurrahman, İberya.
187 Numaralı Besni Şer'iyye Sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (R. 1322-1322 / M. 1905-1906)
Tarihî olay ve olgulara sahne olan bölgelerde bir tarihçinin bilimsel araştırma yaparken temel kriterleri belgelerdir. Belgeler tarihçinin pusulasıdır. Tarihçinin bu belgeler ışığında olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak çıkarımlar yaptığı ve insanların geleceğe daha güvenle bakabilmesine olanak sağladığı düşünülmektedir. Transkripsiyon ve değerlendirmesi yapılan 187 Numaralı Besni Şer'iyye Sicili ile bölgenin ekonomik, kültürel ve demografik hayatı hakkında önemli bilgilere ulaşma imkânına sahip olunabilir. Gayrimüslim ve Müslüman ahalinin birbirlerine vekillik ve şahitlik yaptıkları, Osmanlı Devleti'nin şer'iyye mahkemelerinde tutulan mahkeme kayıtlarına yansıdığı görülmektedir. Ayrıca gayrimüslimlerin Ermeni Mahallesi, Hristiyan Mahallesi gibi kendilerine has yerleşim alanları kurdukları da mahkeme kayıtlarına yansımıştır. Yine Osmanlı Devleti'nin nakit ihtiyacını karşılamak için uyguladığı iltizam sisteminin 187 Numaralı Besni Şer'iyye Sicili'nde geçen 81 karyede uygulandığı görülmektedir. Ayrıca bu sistemin mültezim çıkarlarına alet edildiği, mahkeme kayıtlarına yansıyan şikâyetlerden çıkarılmaktadır. Ayrıca şer'iye sicilinde iltizam sistemini, alt mültezimleri, devletin mültezimlere sağladığı ödeme kolaylıkları, köy ve mahalle isimlerini, vergi sistemlerini ve ve yapılan usulsüzlükleri, Osmanlı Devleti'nin sefer güzergâhında bulunan yöre halkına uyguladığı vergilendirme sistemi örneklerine ve memur olarak atanan kişilerin görevlerini devam ettirmek için gösterdikleri kefilleri görmekteyiz.
Basın ve canlı kaynaklara göre Çorum olayları (1980)
Ülkemizde yaşanan 1960 askerî darbesi ve 1971 muhtırasının ardından sivil siyaset koalisyon ve azınlık hükümetleri tarafından yürütülmeye çalışılmış, bu hükümetler Türkiye'nin sorunlarını çözmekte başarılı olamamışlardır. Halkın ekonomik zorluklarla mücadele ettiği 1970-1980 arası dönemde üniversite öğrencilerinin liderliğini yaptığı sağ-sol çatışmaları her geçen gün şiddetini artırmış ve zamanla olaylar halkın geneline yayılmıştır. Sokaklar, eğitim kurumları, iş yerleri sağ-sol olaylarının yoğun şekilde yaşandığı yerler haline gelmiştir. Asker ve polisin olaylara müdahalesi yeterli olmamış, siyasilerin ülke yönetimindeki tutumları şiddetin artmasına neden olmuştur. 1978'de Kahramanmaraş'ta Alevilere yönelik saldırılar yaşanmış, güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etmemesi saldıran ve savunma halinde olan grupların karşılıklı mücadelesine ve gücüne dayalı bir çatışma ortamı doğurmuştur. Maraş olayları ile birlikte ülkenin dört bir yanında devam eden olaylar her geçen gün daha fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. 27 Mayıs 1980 tarihinde MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Gümrük ve Tekel Eski Bakanı Gün Sazak'ın suikast sonucu hayatını kaybetmesi üzerine ülke genelinde var olan çatışma ortamı şiddetlenmiş, bu olumsuz durumdan en fazla etkilenen illerden birisi de Çorum olmuştur. Güz Sazak'ın Çorum ile hiçbir alakası olmamasına rağmen Çorum'da önce sağ-sol sonra Alevi-Sünni şeklinde yaşanan ve onlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olan olaylar yaşanmıştır. Olayların başlangıcı ile ilgili farklı iddialar, Çorum olayları süresince asker ve polisin tutumu, hastanelerin durumu, TRT'nin yaptığı hatalı yayınlar, mülki amirlerin aldığı kararlar tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Çorum halkının birlik ve beraberliğine, şehrin maddi ve manevi dokusuna büyük zarar veren bu olayların etkisi günümüzde hâlâ görülmektedir. Gazi Caddesi sembolik bir sınır konumunda olup Alevi ve Sünni halkın oturduğu mahalleleri birbirinden ayırmaktadır. Son yarım yüzyıldaki bu ayrışım ancak yeni kuşakların birbirini anlaması ve ötekileştirici bir tutum içinde olmamaları ile çözülebilecektir. Anahtar sözcükler: Çorum olayları, sağ-sol, Alevi-Sünni, 1980
Hz. Muhammed'in savaşları
Hz. Muhammed, yeni bir din ile ortaya çıktığında ona en büyük tepkiyi kendi kabilesi olan Kureyş gösterdi. On üç yıl Mekke'de yeni dini anlatmasına rağmen istediği başarıyı gösteremeyince Medinelilerin İslam'a girmesi ile Medine'ye hicret etti. Hz. Muhammed'in Medine'ye gidip Mekke karşısında ayrı bir şehir devleti kurmasını kendilerine yönelik bir tehlike gören Mekke'deki Müşrikler, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için düşmanca bir tutum içerisine girdiler ve ona savaş açtılar. Bununla yetinmeyip Medine'ye karşı diğer müttefiklerle ve Medine'nin düşmanlarıyla ittifaklar kurdular. Hz. Muhammed'in Medine'deki hayatı bir yandan yeni dini yaymak, diğer yandan Mekke'nin baskıları ve artan saldırılarına karşı kendisini savunmakla geçti. Bu savaşları tezimizde üç kategori halinde işledik. Birincisi; Yahudilerle olan savaşlar: Yahudiler, Medine'nin yerli kabileleriydi. Mekkelilerin dışarıda yapacağı saldırılara içeriden destek vererek Müslümanları iki ateş arasında bırakabiliyorlardı. Bu nedenle Yahudilere karşı çok dikkatli ve ince bir strateji izlenmiştir. İkincisi; Bizans'la olan savaş: Bizans, dönemin süper gücüydü ve Araplar arasında yeni bir dinin ortaya çıkması, dağınık haldeki Arapların tek bir güç etrafında birleşip güçlenebileceğini düşünmelerine yol açmıştı fakat Bizans'la olan savaşlar daha çok Bizans'ın desteklediği Arap müttefikleri ile yapılmış ve düşük yoğunlukta bir şekilde cereyan etmiştir. Üçüncüsü; müşriklerle yapılan savaşlar: Başını Mekkelilerin çektiği bu savaşlar en uzun süreli ve yıpratıcı olanlardır. Mekke ve müttefikleri Hz. Muhammed'in kendi inançlarına yönelik bir tehlike olarak gördükleri gibi, diğer kabileler de merkezi bir otorite altına girmeye sıcak bakmıyorlardı. Hz. Muhammed'in başarısı Mekke'nin fethi yani itaat altına alınması ile gerçekleşecektir. Anahtar Kelimeler: Savaş, Hz. Muhammed (sav), Mekke, Medine.
37 numaralı Ayıntâb Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H. 1098-1100 / m.1686-1689 s.98-190)
Osmanlı tarihinin ana kaynakları arasında olan şer'iyye sicilleri diğer adıyla kadı sicilleri, kadılar tarafından tutulan defterlerdir. Bu siciller sayesinde Osmanlı Devleti idaresindeki bir şehrin sosyal, siyasi, iktisadȋ, askerȋ vs. tarihi ile ilgili önemli bilgiler elde edilir. Birinci elden kaynak olan kadı sicilleri incelenmeden Osmanlı'nın sosyal, siyasi, iktisadi, askeri, adli vs. durumu hakkında araştırma yapmak çok mümkün değildir. "37 Numaralı Ayntab Şer'iyye Sicili'nin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi (H.1098-1100/ M.1686-1689. s. 98-190)" isimli tezimizde 98 - 190 sayfa aralığının transkripsiyonu yapılmış ve tespit edilen 209 belgenin özeti çıkartılarak konulara göre değerlendirilmesi yapılmıştır. Özellikle Gaziantep şehir tarihinin aydınlatılmasına ve daha sonra şehir tarihi çalışan araştırmacılara önemli katkılar sağlayacaktır.
Osmanlı'da modern kolluk teşkilatının kurumsallaşması ve kolluk faaliyetleri (1826-1846)
Bir devlet organizasyonunun temel enstrümanlarından biri otoritesini toplumun geniş kesimleri üzerinde hissettirecek kolluk gücüdür. Fakat bu öneme rağmen bahse konu kolluk kurum ve uygulamaları tarihçilerin ilgisini çok az çekmiştir. Bu çalışma, konu hakkında hissedilen bir eksikliğin mümkün olduğunca giderilmesi amacıyla 1826-1846 yılları arasında İstanbul'da kolluk örgütlerinin kurumsal gelişmelerini kent asayişi üzerinden ele almaktadır. Konu hakkında az sayıda çalışmadan müteşekkil mevcut literatürde, Yeniçeri Ocağının kaldırılması ile 1845 yılında Polis ve 1846 yılında Zaptiye örgütlerinin kuruluşları arasında kestirme yoldan bir bağlantı kurulmaktadır. Fakat arada bulunan yaklaşık yirmi yıllık sürecin etrafından dolaşılmakta ya da basit bir yaklaşımla bu süreç görmezden gelinmektedir. Oysa çalışma sonucunda görüldüğü gibi söz konusu yirmi yıl, bilgi ve istatistik üzerinden şekillenen modern devlet aygıtları ve iktidar teknolojilerinin ortaya çıktığı bir dönemi ifade etmektedir. Tez çalışmasının temel odak noktası olan kolluk kurum ve uygulamaları ise bahse konu modern devlet aygıtları içerisinde oldukça hayati bir konum işgal etmektedir. Dönemin kısıtlı imkân ve kapasiteleri çerçevesinde kolluk hizmetleri konusunda girişilen kurumsal gelişmelerin ele alınan dönemde toplumsal düzeni nasıl etkilediği, güvenlik için duyulan endişe kaynaklarının nasıl dönüştüğü ve bu endişeler ile nasıl başa çıkıldığı gibi sorulara yanıt aranmıştır. Bu amaç çerçevesinde karşılaştırmalı bir perspektif sunabilmek ve 1826 yılı sonrası düzenlemeler hakkında anlamlı bir takım çıkarımlar yapabilmek adına ilk adımda geleneksel dönemde yürütülen kolluk ve asayiş uygulamaları değerlendirilmiştir. İkinci adımda ise 1826 düzenlemelerini müteakiben İstanbul kolluğunun iki temel aktörü olan Seraskerlik ve İhtisap Nezareti'nin uygulamalarına odaklanılmıştır. Üçüncü aşamada İhtisap Nezareti'nin görev ve sorumluluklarını Zaptiye kurumuna devir ve ilga süreci mercek altına alınmıştır. Çalışmada ağırlıklı olarak arşiv kaynakları ve dönemin kronikleri kullanılmış, bununla birlikte yabancı gözlemcilerin eserlerinden de istifade edilmiştir. Çalışma sonucunda İstanbul kolluğunun iki önemli paydaşı olan Seraskerlik ve İhtisap Nezareti'nin kolluk hizmetlerinin niteliği ve her iki kurumun ilişki ve işbirliğine dair tespit edilen çıkarımlar paylaşılmıştır. Ayrıca Zaptiye teşkilatının kuruluş girişimlerinin geri planında yer alan temel motivasyon kaynakları hakkında tespit edilen bulgular ileri sürülmüştür.
Osmanlı Devleti'nde şehitlik ve gazilik (1826-1918)
Bu çalışmada öncelikle şehitlik ve gazilik kavramlarının Osmanlı Devleti'ndeki tarihsel değişimi ve dönüşümüne değinilmekte daha sonra bu iki kavram çerçevesinde arşiv belgelerinden yararlanılarak Osmanlı Devleti'nin sosyal devlet olma çabalarına vurgu yapılmakta ve son olarak da Müslümanlar için büyük bir önem taşıyan bu kavramların devletin son dönemlerinde propaganda amacıyla kullanılmasına yoğunlaşılmaktadır. Ülkemizde kavram tarihi açısından pek çalışma bulunmaması bu çalışmayı yaparken belirli zorluklarla karşılaşmamıza neden olmuştur. Çalışma şehitlik ve gazilik kavramları özelinden, kelimelerin zaman içerisinde yaşanan tarihsel olaylar neticesinde anlam değişikliğe uğrayabileceğini veya var olan anlamının yanına yeni anlamlar da yüklenebileceğini göstermeyi hedeflemektir. Özellikle toplum üzerinde yoğun etkiye sahip kavramların aktif kullanımlarında zaman içerisinde değişiklik olmuştur. Şehitlik ve gazilik kavramları da bazı toplumlarda etkisi olan kitleleri aynı anda harekete geçirebilecek kelimeler arasındadır. Özellikle Fransız Devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımıyla, artık ulus-devlet olmuş devletler milliyetçi bir anlayışla hareket ederken zorunlu olarak askere aldığı vatandaşları bu kavramlarla etkilemeyi hedeflemektedir. Böylece dini anlamlarla anılan kavramlar artık milliyetçide olmuştur. Savaşla ilişkili olan bu kavramlların hemen hemen her devirde aktif bir biçimde kullanıldığı görülmektedir. Toplumu derin bir şekilde etkileyen iki kavram hakkında daha önce böyle bir çalışma yapılmamıştır. Çalışmanın amacı literatürdeki bu eksikliği birazda olsa gidermeye çalışmaktır.
1844 (H.1259) tarihli Çerkeş Kazası Nüfus Defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Nüfus, sosyal ve ekonomik açıdan bir toplumun gelişmesine etki eden en büyük faktörlerden biridir. Bunun yanında bir devletin nüfusunun durumu ve özellikleri ile de ülkenin gelişmişlik düzeyi arasında sıkı bir bağ söz konusudur. Bu nedenle nüfusun özelliğini ve sayısını belirlemek için yapılan sayımlar tarih boyunca önemli bir veri kaynağı olmuştur. Son dönemlerde farklı bölgelere ait sayıları artan nüfus çalışmaları birçok alana ışık tutmaktadır. Yapılan ve yapılmaya devam eden bu çalışmalar Osmanlı Devleti'nin sosyolojik ve demografik yapısının bir bütün olarak ele alınmasına katkı sağlayacak bilgiler içermektedir. Çalışmanın konusunu oluşturan 1844 tarihli Çerkeş Kazası Nüfus Defteri, Çankırı Belediyesi bünyesinde bulunan Dr. Rıfkı Urga Araştırma Merkezi Arşivi'nden temin edilmiş ve dijitale aktarılan belgeler üzerinde transkripsiyonu yapılıp veriler hazırlanarak değerlendirme çalışması yapılmıştır. Defterdeki kayıtların incelenmesi neticesinde Çerkeş Kazası, mahalle ve köylerinde yaşayan şahısların fiziki özellikleri, özür durumları, lakapları, yaşları, doğumları, ölümleri, askerlik durumları ve meslekleri hakkında bilgiler sunulmaya ve çıkarımlarda bulunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i İslam Nüfus Defteri, Demografi, Osmanlı Devleti, Çerkeş Kazası, Nüfus Sayımı
İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde Serbesti gazetesi (1908-1920)
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, 16 Kasım 1908 tarihinde yayına başlayan Serbesti gazetesi, döneminin en şiddetli muhalefetini yaparak ön plana çıkmıştır. Gazete, meşrutiyetin ilanından önceki 33 yılı bir esaret olarak değerlendirmiş, bu sebeple her fırsatta Sultan II. Abdülhamid ve istibdat olarak değerlendirdiği dönemini eleştirmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonraki dönem için de bazen ülkeyi doğrudan yöneten, bazen de dolaylı olarak yönetime müdahale eden İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni hedef almıştır. Üstelik Cemiyet'e yönelttiği eleştiriler daha şiddetli ve daha keskin olmuştur. Gazetenin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yönelttiği eleştiriler, Cemiyet'in gazeteye gönderdiği tehdit mektuplarıyla karşılık bulmuşsa da Serbesti eleştiriden geri durmamıştır. Bu muhalefet, tarihe ilk basın şehidi olarak geçen Hasan Fehmi'nin öldürülmesine sebep olmuş, devamında ise 31 Mart Vakası'yla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla 31 Mart Vakası'nda Serbesti'nin yayın politikası önemli bir kilometre taşı olmuştur. Serbesti gazetesi, Balkan Harbi sıralarında orduya ve askere ciddi anlamda destek vermiştir. Fakat Milli Mücadele döneminde aksi istikamette hareket ederek Kuvâ-yi Milliye, Mustafa Kemal Paşa ve onun yol arkadaşlarına olanca gücüyle saldırmış; bağımsızlık mücadelesinin karşısında durmuştur. Kürt milliyetçiliğinin en ateşli savunucularından olan gazete, Kürtlere yeni ve müstakil bir kimlik oluşturmada büyük çaba harcamış; aynı zamanda bağımsız bir Kürt devleti kurulması için çok çalışmıştır. Bunların yanında, Serbesti yayın hayatında kaldığı on bir yılı aşkın sürede, eğitim, adalet, hürriyet ve temel insan hakları gibi konuları işlemiş, ülkede meydana gelen kanunsuz eylemlere, yolsuzluklara sütunlarında çokça yer vermiştir. Bu çalışmanın amacı, Serbesti gazetesinin ilk çıktığı günden, son sayısına kadar geçirdiği aşamaları, düşünce dünyasındaki değişimleri ve neden bu derece şiddetli bir muhalefete ihtiyaç duyduğunu anlatmaktır. Bu kapsamda gazetenin elde edilen tüm sayıları dikkatli bir incelemeye tabi tutulmuş, bunun yanında dönemin diğer gazeteleri ve arşiv belgeleri de değerlendirilmiştir. Netice itibarıyla, Serbesti'nin muhalefet politikasının altında yatan temel faktörler ortaya çıkarılmış, tarihe damga vuran önemli olaylarda Serbesti'nin ne derece etkisinin olduğu anlatılmıştır.
Avignon Papalığı: 1305-1378
V. Clemens'in bir alternatif olarak küçük Avignon'u seçmesi, XI. Gregorius'a kadar, toplam yedi papanın Roma Kilisesi'ni buradan idare etmesinin yolunu açmıştır. Bu süreçte hüküm süren papalar Roma'ya uğramadan, Roma Kilisesi ve Batı Hıristiyanlık dünyasını Avignon'dan yönetmişlerdir. Hepsi hukuk eğitimi almış olan papalar, Roma Kilisesi'nin politikasını 14. yüzyılın gerçeklerine göre şekillendirmek için uğraş vermişlerdir. Ancak dönem kendi içerisinde pek çok sorunu bünyesinde barındırmaktadır. Bavyeralı Ludwig ile olan mücadeleler, İtalya meseleleri, Yüzyıl Savaşları, veba salgınları, Kilise'nin doktrinel meseleler haricinde ilgilenmek zorunda olduğu ciddi sorunlardan sadece bir kaçıdır. Papalığın İtalyan arenasından uzaklaşması, onun Avignon merkezli yeni dinamikler üzerine Kilise politikası inşa etmesini beraberinde getirmiştir. Birkaç örnek hariç Avignon papaları, Papalığın kalıcı olarak Roma'ya dönmesinin askeri operasyonlar ile mümkün olduğu sonucuna ulaştıklarından bölgeyi şekillendirmede bu politikayı takip etmişlerdir. Diğer Avrupa ulusları ile ilişkiler de birkaç gerilim anı haricinde dostane bir şekilde seyretmiştir. Roma'dan uzakta olmak beraberinde merkezileşme kaygılarını da getirmiştir. Merkezileşme ile özellikle XXII. Ioannes'in titiz gayretleri sonucunda var olan ofislere işlevsellik getirilmiştir. Papalık, Kilise ofisleri ve idari kadronun şekillenmesi adına Avignon papalarına çok şey borçludur. Ancak merkezileşme çabalarının en önemli ayağının etkin vergi ve fon toplama gerçeği olduğu önemli bir husustur. Bu durumda bir kurum olarak Papalık sarayının laiklerin saraylarıyla aynı görünüme kavuşması, halkın Kilise politikalarından soğumasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Papalık, Avignon Papalığı, V. Clemens, Roma, Fransa.
Kafkas Cephesi'nde 16'ncı Kolordu Komutanlığı ve Mustafa Kemal Paşa
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı coğrafyasının her köşesinde mücadeleler verilmiş, açılan cephelerde şiddetli muharebeler yapılmıştır. Çanakkale Cephesi ve Kafkas Cephesi, stratejik ve askerî açıdan çok önem verilen cepheler olmuştur. Çanakkale Muharebelerinin sona ermesi üzerine 16'ncı Kolordu Komutanlığı yeni verilecek görevlere hazırlanması maksadıyla Edirne'ye gönderilmiştir. Kafkas Cephesi'nde ise öncelikle 3'üncü Ordu Komutanlığı birlikleri görev almış, Rusların Erzurum, Van, Bitlis, Muş gibi yerleri işgal etmesi üzerine Başkomutanlık Vekâletince karargâhı Edirne'de olan 2'nci Ordu Komutanlığının bazı birlikleri ve Albay Mustafa Kemal Bey komutasında 16'ncı Kolordu Komutanlığının karargâhı bölgeye gönderilerek aynı isimle Kafkas Cephesi'nde yeniden teşkilatlandırılmasına karar verilmiştir. Zor şartlarda yapılan bir intikalden sonra Kafkas Cephesi'nde görev alan 16'ncı Kolordu, Bitlis ve Muş'u Rus işgalinden kurtarmış, Rusların geri çekilmesini sağlamış ve onların Irak Cephesi'nde İngiliz kuvvetleriyle birleşmesini engellemiştir. Bu çalışmada 16'ncı Kolordu Komutanlığının kuruluşundan itibaren lağv edilinceye kadar faaliyetleri, Mustafa Kemal Paşa'nın silah arkadaşlarıyla icra ettiği muharebeler, daha önceki cephelerdeki edindiği tecrübeler ışığında Kafkas Cephesi'ndeki uygulamaları, bölgedeki halkla kurduğu sıcak ilişkileri, gönüllü müfrezeler ve bu cephede edinilen tecrübelerin de İstiklal Harbi'ne yansıtılması konuları ele alınmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'nın Edirne'de bulunduğu süreçteki faaliyetleri de incelenerek literatüre önemli katkı sağlanmıştır.
Osman Hamdi Bey'in hayatı ve faaliyetleri
Osman Hamdi Bey 30 Aralık 1842 yılında İstanbul Kuruçeşme'de doğmuş ressam, müzeci ve arkeologdur. Hamdi Bey iki kere evlilik yapmış ve bu evliliklerden dört kız, bir erkek çocuğu olmuştur. 1881 yılına kadar çeşitli kademelerde devlet memurluğu yaptıktan sonra Müze-i Hümayunun başına geçmiştir. Hamdi Bey 1881 yılında Müze-i Hümayuna müdür olarak atandığında Osmanlı arkeolojisini canlandırmış ve milli kazılara başlamıştır. Ardından günümüzün İstanbul Arkeoloji Müzeleri binalarını ve Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulmasını sağlamıştır. Hamdi Bey'in ülkemizde sanatın gelişmesinde de büyük katkısı olmuştur. Yetiştirdiği öğrenciler genç Cumhuriyet'in kültür sanat ortamını şekillendirirken yaptığı tabloları dünyanın en büyük sanat galerilerinde büyük beğeni toplamıştır. Hayatını Osmanlı müzesine ve sanata adayan Hamdi Bey 24 Şubat 1910 günü Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini yummuştur.
Çankırı Müzesi'nde bulunan bir grup cam eser
MÖ 3. binden itibaren keşfedilen ve günümüzde de kullanımını sürdüren cam, doğada katı halde bulunurken insanoğlu tarafından işlenerek şekil verilmiş ve günlük yaşamda kullanılmıştır. Çankırı Müzesi'nde bulunan bir grup cam eser konulu çalışmanın amacı zengin bir koleksiyona sahip eserlerin bilim dünyasına tanıtılarak gerekli ilgiyi görmesini sağlamaktır. Bu çalışmada, öncelikle Çankırı ili, tarihi ve coğrafyası hakkında bilgi verilerek Çankırı Müzesi anlatılmış, sonrasında ise, camın tanımı, üretim ve bezeme teknikleri, cam yapımında kullanılan aletler, cam fırınları ve camın tarihi gelişimi konusunda genel bilgiler verilmiştir. Çankırı Müzesine kazı, bağış, satın alma ve müsadere yoluyla kazandırılmış 512 adet cam eser bulunmaktadır. Genellikle, üfleme ve kalıplama yöntemleri ile üretilen eserler, içlerine çeşitli sıvalar koyarak onları muhafaza etmek ve mezarlarda ölü hediyesi olarak kullanılmıştır. Sağlam olmaları mezar buluntusu olabileceklerini düşündürmüştür. Alabastron, unguentarium, şişe, sürahi, bardak, kase, gibi kapların yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs eşyaları da çalışma kapsamına alınarak 36 adet eser üzerinde değerlendirme yapılmıştır. Aynı formdaki eserlerden bir adedi değerlendirilmiş, literatürde bilinen benzer formlara göre titizlikle tarihlendirilmiştir
Yerel basına göre Demokrat Parti dönemi'nde Karabük
1950-1960 yılları arası yerel basın üzerinden Demokrat Parti Dönemi'nde Karabük'ü anlatan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma da söz konusu eksikliği gidermeyi amaçlamıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra nicelik olarak artan Karabük basın hayatı, 27 Mayıs darbesine kadar büyük çoğunlukla DP'ye destek olmuştur. Bu nedenle iktidar tarafından gazete kapatılma hadisesi yaşanmamıştır. Fakat Karabük basınında muhalif cephenin temsilcileri olarak CHP'yi destekleyen Ata Yolu ve CMP tarafından yer alan Müstakil gazetesi bulunurken, özellikle Müstakil gazetesinin kâğıt bulamama sorunuyla karşılaşması önemli bir detay olarak göze çarpmaktadır. Karabük Postası ise bu yayın organlarına göre belirli bir siyasi partiyi temsil etmemekteydi. Diğer bahsedilmesi gereken hususta tam manasıyla muhalif olarak adlandırılamayacak olsa da özellikle Karabük DP yapılanması içerisindeki muhalif grubu temsil etmesiyle ifade edilebilecek olan Yeni Karabük gazetesidir. Demokrat Parti her ne kadar 1957 yılından itibaren genel manada bir zayıflama göstermişse de Karabük'teki yansımasına bakarsak çok da öyle olmadığını söyleyebiliriz.
İlk kadın milletvekillerinden Hatı Çırpan'ın hayatı ve siyasi faaliyetleri
Hayatın her alanında yer alan, toplumu var eden Türk kadını siyasi arenada geçmişten günümüze birçok hakkı elde etmiştir. Türk kadını 1935 yılında ilk defa milletvekili seçmiş ve seçilme hakkını kullanmıştır. Kadınların siyasi temsili bu aşamaya kadar çok merhalelerden geçmiştir. Cumhuriyetin kazanımlarının temeli, Osmanlı'nın son döneminde atılmıştır. Sırasıyla belediye başkanı ve muhtar olan Türk kadını nihayet 17 kadın milletvekili ile 1935 seçimleri sonucunda TBMM'de yer almıştır. Köylü kadınını temsil eden ve yaşadığı yerin vekili olan Satı Kadın'da Ankara milletvekili olarak yasama görevine getirilmiştir. Babası muhtar, eşi kurtuluş savaşı gazisi olan 6 çocuklu Satı Kadın önce Kazan Köyü Muhtarlığı yapmış ve sonrasında vekil olmuştur. Meclise giren diğer kadın milletvekilleri ile birlikte komisyonlarda görev yapmış, yasama faaliyetlerinde çalışmıştır. Okuma yazmayı sonradan öğrenen Satı Kadın meclis tutanaklarında Hatı Çırpan ismi ile yer almaktadır. İsmini bizzat Atatürk değiştirmiştir. Milletvekilliği süresince içinden geldiği köylü milletini temsil eden Hatı Çırpan, mecliste ziraat komisyonunda görev yapmıştır. Tek dönem milletvekilliği yapan Hatı Çırpan görevi bitince köyüne dönmüştür. Siyasi hayatta yaşadığı olaylar Atatürk dönemi Türkiye'si hakkında bilgi vermektedir. TBMM çatısı altında yer alan ilk kadın milletvekilleri Atatürk önderliğinde elde ettikleri siyasi temsil hakkı ile ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Abbasi Döneminde hükümet sistemi ve halifelik
H. birinci yüzyılın sonu MS 8. yüzyılın başlarında, Emevi devletini ortadan kaldırmayı ve halifeliği teslim etmeyi amaçlayan bir Abbasi siyasi çağrısına tanık oldu. H.132/M.750'de başlayan ve beş yüzyıldan fazla süren Abbasi Devleti kurulmuştur. Arap İslam hilafetinin en uzun dönemi olan h.656/m.1258'de Moğollar onu ortadan kaldırmışlardır. Hz. Peygamberin amcası El-Abbas bin Abdul-Muttalib'e nisbeten Abbasi Halifeliği olarak adlandırıldı. Abbasi vaizlerinin çabaları, Emevi Halifeliğinin yıkılmasındaki ana etkenlerden biriydi. Abbasi devletinin bu şekilde kurulduğu, İslam tarihi boyunca bir devrim olarak kabul edilir. Horasan bu hareketin merkezi olmuştur. Bu halifelik, egemenliği altındaki geniş alanlar ve halkların çeşitliliği ile karakterize edilmiştir. Öte yandan Farslar ve Türklerden, Arap olmayanların, önemli mevkilere girmeleri ve halifelere yakınlıkları ile de ayırt edilmiştir. İlk halifeler İslam halifeliğinin başkentinin yerini de değiştirmiştir. Ve Halife Mansur, Abbasi Halifeliğinin başkenti ve o dönemde kültür, şehir ve bilim merkezi olan Bağdat şehrini inşa etmiştir. Abbasi Halifeliği, ilk halifelerinin gücü ile ayırt edildi ve ilk Abbasi dönemi, en güçlü dönemlerden biri olarak kabul edilir ve altın çağ olarak kabul edilir. Daha sonra Abbasi Hilafetinde yavaş yavaş zayıflamaya başlamış ve birçok siyasi, dini ve ayrılıkçı hareket ortaya çıkmıştır. Birçok krallık da bağımsızlığa girmiş ve farklı bölgelerde Abbasi Halifeliği'nin gövdesinden yavaş yavaş ayrılan birçok küçük devletler kurulmuştur. Abbasi hilafetinin devirleri boyunca en önemli özelliği, kültürel, ilmî ve dinî pek çok yönün, fikri başarıların ortaya çıkması ve başarıları ile Abbasi devrini ve sonraki devirlere ışık tutan birçok âlimin ortaya çıkmasıdır.
Sicill-i ahvâl kayıtlarına göre Taşköprülü memurlar
Osmanlı bürokrasisinde gerek II. Mahmud döneminde gerekse de Tanzimat döneminde önemli değişim ve gelişimler meydana gelmiştir. Bürokraside meydana gelen bu değişikliklerin bir sonucu olarak devletin memur sayısında artış olmuştur. Memur sayısının artması ise denetimde birtakım zorlukların yaşanmasına yol açmıştır. Bu durumun ortadan kaldırılması için öncelikle II. Abdülhamid döneminde Sicill-i Ahvâl Komisyonu kurulmuş ve bu komisyon bünyesinde Sicill-i Ahvâl Defterleri tutulmaya başlanmıştır. Sicill-i Ahvâl Defterleri aracılığıyla memurların isimlerini, lakaplarını, babalarının isimlerini ve mesleklerini, hangi sülaleye mensup olduklarını, eğitimlerini, bildikleri yabancı dilleri, memuriyete başlama tarihlerini, bulundukları görevleri, maaş miktarlarını, aldıkları madalyaları veya cezaları öğrenebilmek mümkündür. Bu çalışmada Osmanlı bürokrasisinde görev almış olan Taşköprülü memurlar tanıtılmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Osmanlı Devleti, Bürokrasi, Sicill-i Ahvâl, Tercüme-i Hâl, Taşköprü.
İslam medenı̇yetı̇nı̇n ortaya çıkışı, gelı̇şı̇mı̇ ve dı̇ğer medenı̇yetlerden farkları çağlar boyunca (El-Raşı̇dı̇, Emevı̇ler ve Abbası̇ler H. 590 yılına kadar)
Arap-İslam medeniyetinin incelenmesi, hem önceki hem de sonraki tüm diğer medeniyetler üzerindeki gelişimini ve hayatın çeşitli yönlerindeki ustalığını gölgede bırakan bir milletin tarihini içerdiğinden, en önde gelen ve geniş kapsamlı konulardan biridir. Bunun birinci nedeni, sağlam temellerini ve kurallarını Allah'ın Kutsal Kitabı'ndan ve O'nun Resûlü'nün biyografisinden almasıdır. Bu, önceki medeniyetlerden benimsediği bazı temellere ek olarak, hakiki İslam dinine uygun olanı alarak. Ve İslam medeniyetinde yazı her konuda olduğu gibi bazı problemlerde olmalıdır. Medeniyet ve en önemli dayanakları nelerdir? İkinci eksen, İslam medeniyetinin gelişimi etrafında döner, peki İslam medeniyetinin refah zirvesine ulaşana kadar geçirdiği aşamalar nelerdir, üçüncü eksen ise İslam medeniyetinin diğer Arap ve diğer medeniyetlerden farkı ile temsil edildi. -Arap, peki İslam medeniyeti ile diğer medeniyetler arasındaki fark noktalarının özü nedirVe İslam medeniyetinde yazı her konuda olduğu gibi bazı problemlerde olmalıdır. Medeniyet ve en önemli dayanakları nelerdir. İkinci eksen, İslam medeniyetinin gelişimi etrafında döner, peki İslam medeniyetinin refah zirvesine ulaşana kadar geçirdiği aşamalar nelerdir, üçüncü eksen ise İslam medeniyetinin diğer Arap ve diğer medeniyetlerden farkı ile temsil edildi. -Arap, peki İslam medeniyeti ile diğer medeniyetler arasındaki fark noktalarının özü nedir. Bu çalışma, İslam medeniyetinin ortaya çıkışının temellerini, şartlarını, özelliklerini, özelliklerini ve siyasi, idari, fikri ve kentsel açıdan gelişimini bilmeyi amaçlamaktadır. Şunu belirtmekte fayda var ki, İslam medeniyeti konusunda İslam sistemleri kitapları da dahil olmak üzere yazılmış bazı çalışmalar vardır ve bunların üniversite edebiyat, tez ve edebiyat çalışmaları da dahil olmak üzere kaynak ve referanslar listesinde oluşturduğumuz pek çok çalışma vardır. Araştırmacı Marwan bin Şuş'un Selçuklular dönemindeki ilmî hareketler ve İslam Doğusu üzerindeki etkileri üzerine yazdığı yüksek lisans tezinden bahsettiğimiz araştırma, Selçuklu dönemindeki ilmî hareketi diğer devirlerden bağımsız olarak sadece ele almıştır. Bu çağda bilimsel hareketin gelişimi için temel ve araştırmacı Ammar Abdel Rahman tarafından Şam'daki İslam mimarisi; Diğer İslam şehirlerinden değil, Şam'daki kentsel manzaralardan memnun olan.
Peygamber'e (S.A.V.) göre savaş etiği
Bu araştırma, Resûlullah'ın fetihlerinde izlediği insani boyutları ele almaktadır. Ahlakı ve savaşın anlamını dil ve ifadelerle tanımladım, ardından Müslümanlar arasındaki savaşların nedenlerinden bahsettim ve bunları diğer ülkelerdeki savaşların nedenleriyle karşılaştırdım ve bu savaşlardan bazıları üzerinde durdum. Daha sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in fetihlerine damgasını vuran bu beşeri boyutların tecellilerini inceledim ve düşman esirlerle -Allah onu korusun ve bağışlasın- münasebetlerine odaklandım. Yaralılar ve onların cesetleri. Sonra düşmanının kadınları ve çocukları ile Müslümanlara karşı yaptığı savaşlara katılmayan sivillerle ilişkisinin boyutunu inceledim. Daha sonra araştırmamın bir bölümünü, Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun, Resûl'ün savaş meydanındaki ashabıyla etkileşiminde insani boyutlardan bahsetmeye ayırdım, çünkü o onlara merhamet etti ve onlardan uzak durdu. Bu, Cenab-ı Hakk'ın kendisine emanet ettiği İslam dininin yayılmasının önünü açsa da, onun sürekli savaştan kaçınma çabasından ve savaşa karşı koymaktaki isteksizliğinden ortaya çıkmıştır. Düşmanın politikası, savaşın ateşiyle savaşmayı kabul etmeye başlamadan önce onları uyarmak ve ondan yüz çevirmek ve - muharebe başladıktan sonra - düşman isterse, kararlı bir şekilde onu bitirmeye çalışmaktır. yoldaşlara ihanet etmemeye vurgu. Ve düşmanın cesetlerini parçalamak ve toplu cezalandırma yöntemini kullanmamak. Sonunda, savaşın sona ermesinden sonra askeri politikasına, sonun büyük bir zafer mi yoksa acı bir kayıp mı olduğuna ışık tuttu. Allah Resulü'nün (s.a.v.) güç kullanmadığını, doğru yol kapanıncaya kadar savaşa girmediğini ve sadece orduyu zayıflatmak için savaşmak istediğini okuyucuya anlatmaktır. Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan boyutları, savaş, mahkumlar, yaralılar
Osmanlı-Venedik ilişkileri ve Venedik devlet arşivi "Carte Turche" Defterleri Kataloğu (1702-1720)
Giriş bölümünde XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti'nin genel durumundan bahsedilmiş, ardından ikinci başlıkta Venedik Cumhuriyeti ile ilişkileri üzerine değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü başlık altında kataloğu oluşturulan belgelerin numaralandırılması uygulanan yöntem hakkında bilgi verilmiş, belgelerin değerlendirmesi yapılmıştır. Son bölümde ise zikrolunan defterlerdeki belgelerin özetleri yer almaktadır. Osmanlı-Venedik ilişkisinde Akdeniz ticaretinin önemi, korsanlık ve Garp Ocaklarının iki devlet arasındaki durumu ve diplomatik ilişkide yerine dair çalışmalar yürüten araştırmacılar için hem arşiv belgelerinin içeriği konusunda yardımcı olacak hem de yeni bir perspektif kazandıracaktır.
Bozkır kültür çevresinde yabancı dinlerin varlığı ve etkisi (Başlangıçtan Uygur dönemi sonuna kadar)
Genel olarak kabul edildiği üzere Türkler bugün Orta Asya diye tarif edilen tarihi coğrafyada tarih sahnesine çıkmıştır. Çeşitli coğrafi ve iklimsel farklılıklara sahip olmakla birlikte, büyük ölçüde Bozkır arazisini de barındıran bu coğrafya Türk kültürünün hayat bulduğu bir alan bulmuştur. Gerek iktisadi gerekse siyasi ve sosyal hayatın şekillendiği bu alanlarda, dini hayatın da kendine has birtakım özelliklere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Bozkır topluluklarının kendi coğrafyaları dışında hayat bulmuş ve gelişmiş yabancı dinlerle de temas kurdukları anlaşılmaktadır. Bozkır halklarının, yabancı dinlerle temas kurmasının en önemli araçlarından biri, esasen ticari bir değer olan İpek yolu olmuştur. İpek Yolu üzerinde hâkimiyeti kurma isteği yanında, bu ticari yolların etkili unsurları olan Soğdlarla ilişkiler de Türklerin, bilmedikleri kültür ve dinlerle tanışmalarına neden olmuştur. Bozkır kültüründe varlık gösteren toplulukların yaşamlarında, dini hayat unsurları ile iç içe olduğu ve bu dinlerin sadece inanç boyutuyla değil; ticari, ekonomik ve siyasi etkilerinin de olduğu görülmüştür. İpek yolu vasıtasıyla taşınan kültür ve din, bozkır topluluklarına yeni unsurlar öğretmiştir. Bozkır halklarının yabancı dinlerle temas kurmasını sağlayan unsurlardan bir diğeri de siyasi, askeri ve iktisadi gerekçelerdir. Gök-Türk ve Uygur Hakanlığı döneminde bazı Hakanların bu gibi gerekçelerle Budizm ve Manihaizm gibi yabancı dinlerle temas kurdukları ve bu dinlere belli ölçüde eğilim gösterdikleri bilinmektedir. Yine de Bozkır coğrafyasında yaşayan Eski Türkler, her ne kadar yabancı dinlerle temasta bulunmuşsa da kendi öz inançlarından vazgeçmemişlerdir. O yabancı dinleri de kendi inançlarıyla birleştirmişlerdir.
Ed-Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî ve Emevî Devletinin zayıflamasındaki rolü
Bu tez, genel olarak İslam devleti tarihinin ilk dönemindeki haricî isyanlarını ve özelde Emevî döneminin sonunda meydana gelen haricî isyanlarından birini konu edinen bir araştırmadır. Özelde konu edilen isyan, Emevî döneminin sonunda ve son Emevî halifesi halife Muhammed bin Mervan el-Cadi döneminde ortaya çıkan Dahhâk bin Kays eş-Şeybânî isyanıdır. Çalışma, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde Emevî Devleti ve Hilafet, ikinci bölümde Emevî Devletinin kurucusu Muaviye b. Ebu Süfyan, Emevî Devletinin kuruluşu ve siyaseti, Emevî Devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan karışıklık ve isyanlar, üçüncü bölümde ise Emevîler döneminde Haricîler ve Dahhâk b. Kays eş-Şeybanî isyanı ele alınmıştır. Daha sonra da çalışmadan elde edilen netice, tavsiye ve bilimsel bulguların ortaya konduğu bir sonuç bölümü ile çalışma sonlandırılmıştır.
Alman araştırmacı Gregor von Helmersen'e göre 19. yüzyılda Türkistan Hanlıkları (Tercüme-tahlil)
Hive, Buhara, Hokand ve Cungar Hanlıkları 16-19. yüzyıllarda Türkistan tarihinde önemli bir iz bırakmış devletler idi. Türkistan'ın siyasi tarihine yön verdiler, ekonomik alanda düzenlerini oluşturdular. Onlar da Türkistan tarihindeki birçok devlet gibi doğdular, büyüdüler ve yıkıldılar. En nihayetinde Türkistan tarihinde yerlerini büyük önemle edindiler. Yapmış olduğumuz bu tez çalışmasında, Türkistan coğrafyasında yaşamış olan ve yaşamaya da devam eden Türk halkları ve diğer etnik toplulukların 19. yüzyıldaki yaşam şekilleri, gelenekleri, ticari hayatı, şehirlerinin mimarisi gibi birçok ögesine Alman asıllı araştırmacı Gregor von Helmersen'in Türkistan hakkında çeşitli kaynaklardan ve dönemin Orenburg Sınır Komisyonu Başkanı Grigoriy Fedoroviç Gens'in topladığı materyallerden yararlanmak suretiyle hazırladığı eser perspektifinden ışık tutmayı amaçladık. Bu çalışmada büyük ölçüde onların uzun süreli araştırmaları sonucunda yazılı hâle getirdikleri eserlerinden faydalanılmıştır. Birincil kaynak olarak kullanılan eserler dışında kıyaslama yapabilmek ve değerlendirebilmek için günümüz literatürüne kazandırılmış mevcut çalışmalardan da faydalanılmıştır.
Abbasî Devletinin son dönemlerinde vezirlik kurumu (H. 512-656)
Bu çalışma, Abbasî Devletinin Son Dönemlerinde Vezirlik Kurumu (H. 512-656)'nu ele almıştır. Selçuklular döneminde vezirlik oldukça zayıflamıştır. Aslında vezirlik makamının durumunun Halifeye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Halifenin otoritesi güçlendiğinde vezirlik makamı da güçlenmiştir. Bu çalışmada vezirin yönetimdeki rolünü ortaya koyduk. Önsözde de değindiğimiz gibi konuyu dört bölümde ele aldık. Bu çalışma, Abbasî Devletinde vezirlik makamının, H. 512 yılından sonra halifelerin yapmış olduğu idari, askeri ve iktisadi ıslahatlar sayesinde oldukça iyi ve güçlü olduğunu ortaya koymuştur. Aynı şekilde H. 575 yılından sonra hilafetin bağımsızlığını sağlamasıyla birlikte ıslahatlar yapması ve eski gücünü eline almasıyla vezirlik makamının da canlandığını, eski gücünü elde ettiğini de ortaya koymuştur. Çalışma, olayları daha kapsamlı ele almak ve olaylar arasındaki bağlantıyı kurabilmek için vezirlerin, halifeler, devlet adamları, düşmanlar ile olan ilişkilerini detaylıca ele alarak vezirlerin hayatları hakkında oldukça detaylı bilgileri ihtiva etmiştir.
Muînüddin Süleyman Pervâne: Hayatı ve siyaseti
II. Gıyaseddin Keyhüsrev, 1237 senesinde tahta oturmuştur. Sonraki süreçte etkileri de büyük olacak olan "Babai İsyanı" ortaya çıkmıştır. Böylece Moğol ordusu Anadolu'ya yönelmiş ve neticede "Kösedağ Savaşı" yaşanmış, Selçuklu Devleti savaşı kaybetmiştir. Neticede ilk Moğol tabiiyeti yaşanmıştır. 1246'da II. İzzeddin Keykavus,'un yönetimi ilan edilmiş, ancak bu yönetim uzun sürmemiştir. Sultan Rükneddin Kılıç Arslan'ın yönetime tek başına sahip olmak istemesi İzzeddin Keykavus ile mücadele içine girmesine sebep olmuştur. Fakat sonuçta "Üç Kardeş" dönemi 1249-1254 başlatmıştır. II. Alaaddin Keykubad'ın ölümüyle üç kardeş dönemi sonlanmış, böylece süreç "İki Kardeş" (1257-1262) dönemiyle devam etmiştir. Pervâne Muînüddin 'in yönetime tek başına sahip olma isteğiyle yaptıkları iki kardeş döneminin de kapanmasına sebep olmuştur. Böylece Pervâne Devri olarak da adlandırılan süreç başlamıştır. Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan, 1262 senesinde tek başına tahta oturmuş, ancak 1266 senesinde ölmüştür. Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahta çıkmasıyla Pervâne Muînüddin, Türkiye Selçuklu Devleti'nde neredeyse tam bir bağımsızlık yaşamıştır. Vezir Fahreddin Ali gibi kendisine tehdit oluşturabilecek kimseleri bertaraf etmeyi amaçlamıştır. Moğolların kendisine olan güvenlerinin sarsılmasıyla Sultan Baybars ile ittifak oluşturmak için iletişime geçmiş ancak daha sonra bu durumdan vazgeçmiştir. Bu sırada Hatıroğlu Hareketi patlak vermiş ve Anadolu büyük bir dönüm noktasının eşiğine gelmiştir. Hatıroğlu İsyanının güç bela bastırılmasıyla Anadolu'da huzur sağlanmışken Sultan Baybars, Anadolu'ya gelmiş ve Kayseri'yi fethetmiştir. Bu durumun haberini alan Abaka Han, Anadolu'ya gelerek Kayseri ve Erzurum'u yağmalamış, Pervâne Muînüddin'i ise idam ettirmiştir.
İslamiyet öncesi Hicaz bölgesinde ticari hayat ve İslamiyet'in ticarete katkıları
Taif ile Medine'nin, Mekke ile arasında oluşan bağı ticaret kuruyordu. Bunun başlıca sebebi ise bu iki şehrin tarım, hayvancılık gibi alanlarda gelişmiş olması ve Kureyşlilerin bu ürünleri hem ihtiyaçları için satın alarak hem de ticaret kervanlarına katarak pazarlaması olmuştur. Hususi olarak kurak bir bölge olması sebebiyle üretimin imkânsız kılındığı Mekke'de dışa bağımlı bir ekonomi anlayışının olması beraberinde birçok ticari ilişkilerin kurulması yoluna götürmüştür. Bu durumu İlâf ile açıklamamız mümkündür. Nitekim Mekke' nin bulunduğu coğrafi konumunun yanı sıra içerisinde kutsal mabedin bulunması ticari açıdan gelişme kazanmasında önemli bir yere sahiptir. Hicretten sonra Hz. Muhammed'in Medine'de ortaya koyduğu faaliyetlerinden birisi de ekonomik yönlü olmuştur. Zira içerisinde farklı etnik kimliklerin oluşturduğu ve Yahudilerin ekonomik tahakkümü altında tutulduğu böyle bir toplumun ayakta kalabilmesi için bütün kesimin bağımsız olduğu ve maddi-manevi olarak birbirlerine destek çıktığı yeni bir yapılanmayı gerekli kılıyordu. Yapılan Medine Sözleşmesi ve muâhat uygulaması bu amaca yöneliktir. Bu dönemde müşrikler karşısında Medine ticaret güzergâhı üzerinde var olma gayretinde bulunan İslam birliği, bir tehdit unsuru olarak devam eden Taif ve Mekke ittifakını alt edebilmenin, onların ticaret yollarını kesmekten geçtiğinin farkındaydı. Buna yönelik yapılan gazve ve seriyyeler amacına ulaşmış, müşriklerin kuzeye olan ticaretleri, Müslümanların yollara hâkim olmasıyla sekteye uğramış ve en nihayetinde anlaşma masasına oturmayı kabul etmişlerdi. Mekke'nin fethi sonrası kurulan İslam devleti, ticarette birliği sağlamak adına tek çatı altında hareket etmiş ve ticaretteki büyüme her geçen gün artış göstermiştir.
Balkan Savaşları dönemindeki çocukluk algısı
Balkan Savaşları Dönemindeki Çocukluk Algısı isimli tezde, olağanüstü bir dönem olan savaş yıllarındaki çocukluk algısının siyasi, toplumsal ve sosyal açıdan nasıl işlendiği ve geçirdiği dönüşüm ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışma neticesinde olağan dönem çocukluk algısı ile savaş dönemi çocukluk algısı arasında belirgin farklar olduğu ortaya konulmuştur. Savaş dönemi çocuk algısı siyasi politikalardan etkilenerek çocukların militarize edilmesine neden olmuştur. Yine savaş dönemi çocuklarının ebeveynlerinin sorumluluklarını yoğun bir şekilde üstlendikleri ve çocukluk ile yetişkinlik arasındaki sınırların yumuşadığı görülmüştür. Savaşın sosyal hayattaki etkileri de çocukların hayat akışını olumsuz yönde etkilemiştir ve savaş çocukların eğitimlerine, oyunlarına, hikâyelerine kadar sirayet etmiştir. Çalışma boyunca farklı enstrümanlarla çocukların hayatına dâhil olan savaşın etkileri örneklerle açıklanılmaya çalışılmıştır. Çocuklarının deneyimlerini resmi belgelerle yansıtmak mümkün olmadığı içinse ana kaynak olarak çocukların deneyimlerini daha kapsamlı bir şekilde yansıtabilecek olan hatıralar, biyografiler ve dönemin şartlarından etkilenerek kurgulanan edebi eserler seçilmiştir. Ayrıca çalışmada, çocukluk algısını yansıtan farklı dinamikleri bir arada incelendiği için kaynak kullanımında da disiplinler arası yönteme başvurulmuştur. Tezin ilk bölümünde yönetimlerin çocukluk algısına olan etkisinin anlaşılması adına Avrupa'daki, II. Abdülhamid dönemindeki ve II. Meşrutiyet dönemindeki çocukluk algısı açıklanmıştır. İkinci bölümde, dönem politikalarının ve sosyal yaşantının biyografi ve anılara nasıl yansıdığı üçüncü bölümde ise edebî kurgulara nasıl yansıdığı örneklerle incelenmiştir. Neticede görülmüştür ki dönem politikaları ve hâkim çocukluk algısı hem ben-anlatılarında hem de kurgu metinlerde yer almaktadır. Bu sayede hem çocukluk tarihinin hem de farklı kaynakların bir arada kullanılmasına dikkat çekilmiş ve alanda araştırılabilecek konulara örnek teşkil edilmeye çalışılmıştır.
Dobruca meselesi (1913-1918)
Bu tezde, Sarı Saltuk'un göç etmesinden beri Dobruca'da yaşayan ve bu bölgede varlığını sürdüren Müslüman toplumun, 1913 – 1918 yılları arasında karşılaştığı anlaşmazlıklar, göç, emlak, mezalim gibi yaşadığı sosyal ve kültürel konular ile beraberbasına yansıyan haberlerle de Romanya ve Bulgaristan arasında kalan Dobruca topraklarında yaşanan hakimiyet mücadelelerine ve Dobruca Meselesi'ne dair gerçekleşen mücadelelere ilişkin durumlar incelenmektedir. Bu anlaşmazlıkların büyük bir kısmı Dobruca'dan Türkiye'ye göçlerle sonuçlanır iken anlaşmazlıkların belli bir kısmı çözümlenememiştir. Tezin amacı, 1913 – 1918 yılları arasında Dobruca bölgesinde yaşanan sorunların belgeler yoluyla ortaya konulması ve bölgede gerçekleşen göçler, kaybolma vakaları, yapılan zulümler, mülk ve tapu sorunlarını ile devletlerarasında Dobruca'nın paylaşılamama durumlarının açıklanması amaçlanmıştır. Bu süreçte ele alınan ve tezi kapsayan sürece dair nesnel ve öznel tüm noktalar özellikle Osmanlı Arşivi belgeleri ışığında, tetkik eserlerle de desteklenerek anlatılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak da Dobruca Bölgesi'nin hararetli yapısının belgelere yansımasıyla devamlı olarak sosyal ve siyasi anlamda dinamik bir yapıda olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak geçmişten itibaren farklı devletlerin sınırlarına ait olan bu topraklarda, farklı etnik ve dini kitlelerin yaşamasıyla ortaya çıkan problemler ele alınıp dönemin havası yansıtılmak istenmiştir.
Dobruca meselesi (1878-1913)
Dobruca, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Berlin Antlaşması sonucu Romanya ve Bulgaristan arasında paylaştırılmıştır. Bu paylaşımın bölgede meydana getirdiği şartları incelemek için Dobruca bölgesinin öncelikle stratejik konumu ve etnik yapısına ve bölgede varlık göstermiş medeniyetlere ve Osmanlı Devleti'nin himayesi altında olduğu süreçte bölgeye dair yapılmış faaliyetlere değinilmiştir. Ayrıca Berlin Antlaşması ile Osmanlı himayesinden kopuş sürecinde Romanya ve Bulgaristan'ın bölgedeki halka karşı tutumlarına da bakılmıştır. Bu çizgide Dobruca meselesini ele alırken ilk olarak bulunduğu coğrafyaya ve coğrafyasının bölgeye sağladığı avantaj ve dezavantajlarına değinmek gereklidir. İkinci olarak bakacağımız husus bölgede varlığını sürdüren medeniyetler ve Osmanlı Devleti hâkimiyeti altına giriş süreci ve sonrasında olan gelişmeler olacaktır. Değineceğimiz bir diğer husus Osmanlı topraklarından ayrılış sürecinde etkili olan unsurlar ve Dobruca bölgesinin paylaşımı sonucunda Romanya ve Bulgaristan'ın bu bölgede yaşayan halka karşı tutumu, emlak meseleleri ve Osmanlı topraklarına yapılan göç hususlarıdır.
Vasvar Antlaşması'ndan Tanzimat Dönemine Osmanlı Elçileri (1664-1839)
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren yabancı devletlerle barış, tebrik, ittifak ve ticaret amaçlarıyla münasebetlerini sürdürmüştür. 1454 yılından itibaren kendi topraklarında yabancı elçi bulundurmaya izin vermişse de kendisi bu uygulamaya 1793 yılında başlamıştır. 1793'te III.Selim döneminde tesis edilen daimî elçilikler istediği faydayı sağlayamayarak uzun süreli olmamıştır. Ancak ikinci defa 1832'de daimî elçiliklerin yeniden tesisi gerçekleşmiştir. Bu çalışma 1664-1839 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin yabancı ülkelere gönderdiği elçileri, bu elçilerin gidiş nedenleri, sefaret sürecinde yaşadıklarını, gözlemlerini ve bu sefaretle ilgili yazdıkları eserleri konu almaktadır.
Oryantalistlerin gözünden İslam fetihleri gerçekleri sunma ve olayları analiz etme çalışması
Bu çalışma oryantalizmin tarihini, amaçlarını ve ürettiği literatürü açıklamaktadır. Bu kapsamda oryantalistlerin İslam fetihleri hakkındaki görüşleri ve sömürgecilik faaliyetleri ile ilişkileri kendi eserlerinden faydalanarak ele alınmıştır. Öncelikle İslam fetihlerinin amaçları ve toplumsal etkileri ile ilgili oryantalistlerin görüşlerine yer verilmiştir. Ardından oryantalistlerin sömürgecilik faaliyetlerinin öncülü olarak dinler ve İslam toplumları arasında mezhebî ayrılıkları körüklemesine ve milliyetçilik tartışmalarını desteklemesine değinilmiştir.
Berlin antlaşması sonrasında Karadağ'da Türk emlakı meselesi
1878 Berlin Antlaşması, sadece Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetinin büyük bir kısmına son vermemiş; aynı zamanda yüzyıllardır bölgede yaşayan dini ve etnik gruplar üzerinde yarattığı uzun vadeli neticeleri açısından da bir dönüm noktası olmuştur. Berlin Antlaşması ile Karadağ bağımsızlığını kazanmış ve Nikşiç, Kolaşin, Podgoritsa, Jablyak, İşbuz gibi yerlerin Karadağ hâkimiyetine bırakılmasıyla buralarda emlak sorunu ortaya çıkmıştır. Çalışmamızın amacı Berlin Antlaşması'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin Karadağ'a bıraktığı topraklar da yaşayan Müslümanların, çeşitli baskılar yüzünden topraklarını terk etmesini ve terk ettikleri yerlerde kalan mallarının neden olduğu emlak meselesini ortaya koymaktır. Berlin Antlaşması Sonrasında Karadağ'da Türk Emlakı Meselesi çalışmamızda Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden elde edilen vesikalar çalışmamızın ana kaynağını oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra yayınlanmış vesikalar, kronikler ve araştırma eserlerinden de istifade edilmiştir.
Osmanlı kara ordusunda küçük zabitliğin gelişim süreci ile ordu, disiplin ve itaat algısındaki rolü (1826-1914)
Bu araştırma, askeri birimlerin temel yapı taşlarından olan astsubayların, Osmanlı Devleti'ndeki ismi ile küçük zabitlerin, görev ve sorumluluklarını anlamaya yönelik bir çalışmadır. Devletin tekelinde bulunan güç mekanizmasının çarklılarından bir dişlisi olarak tanımlanabilecek astsubaylık sınıfının, tarihsel seyirde ilk yazıtlardaki iş yükleri ile Osmanlı Devleti içerisindeki rütbe ve görevleri araştırılmış, değişim ve dönüşüm noktaları açıklanmaya çalışılmıştır. Nefer ile subay arasında bulunan, kimi zaman subaya yardımcı kimi zaman neferi disipline etme ve birlik içi düzeni sağlayıcı pozisyonlarda olan bu sınıfın, Osmanlı Devleti kara ordusundaki önemli değişimlerinden olan yeniçeri ilgası ile batı tarzı ordu sisteminin entegre edilme çabalarında okullaşma süreci ele alınmıştır. Nitekim bu çalışma, Osmanlı ordusu baz alınarak askeri teşkilatların güçlü yönlerini vurgulamak ve zayıf noktalarını anlamak adına bir temel oluşturma gayesi ile yazılmıştır. Astsubaylar üzerinden liderlik modelleri optimize edilerek, eğitim programları geliştirme ve gelişime adapte olma katkısını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Astsubay, Küçük Zabit, Osmanlı Devleti