
135
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Canine visceral leismaniasis'in farklı evrelerinde ekokardiyografik incelemeler ile kardiyak troponin ı, d-dimer ve nt-probnp düzeylerinin değerlendirilmesi
Araştırmanın hayvan materyalini 28' i visceral leishmaniasis'li (VL), 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. VL ön tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELİSA prensibiyle çalışan test kitleri ve İmmun floresan antikor testi (İFAT) ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. grup: evre I (hafif şiddetli olgular), 2. grup: evre II (orta şiddetli olgular), 3. grup: evre III (şiddetli olgular), 4. grup: evre IV (çok şiddetli olgular) ve 5. grup: sağlıklı kontrol şeklinde oluşturuldu. Evrelerine göre gruplandırılan VL'li ve sağlıklı köpeklerin 2 boyutlu M ve B mode ekokardiyografik incelemeleri gerçekleştirildi. Alınan kan örneklerinde evrelemeye ve kardiyak hasara ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları (İPK) ölçüldü. Elde edilen verilerin karşılaştırması ve korelasyonlarının belirlenmesinde geçerli istatistiksel yöntemler kullanıldı. Klinik bulgular değerlendirildiğinde farklı gruplarda değişen sayıda olguda yüksek vücut sıcaklığı, lenfodenopati, kilo kaybı, onikogripozis, hipotrikozis, perioküler alopesi, deri lezyonları ve/veya epistaksis gözlemlendi. Çalışmanın V. grubundaki olgularda Leishmaniasise karşı ait üretilen herhangi bir Ig G antikor titresine rastlanılmamıştır. I. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/64 iken, II. ve III. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/128-1/512 arasında değişim göstermekteydi. IV. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/1024 ile 1/16000 arasında titrasyon basamaklarına sahipti. Ortalama (± standart sapma) lökosit (WBC) değerleri açısından kontrol grubu (V.) ile diğer gruplar arasında (P=0.049), ortalama (± standart sapma) eritrosit (RBC) değerleri açısından evre III ve evre IV ile diğer gruplar arasında (P=0.001) belirgin farklar mevcuttu. Ortalama (± standart sapma) hemoghlobin (HGB) değerleri açısından evre I ile evre III ve evre IV arasında (P=0.008), ortalama (± standart sapma) hematokit (HCT) değerleri açısından evre I ile diğer evrelerdeki gruplar arasında (P=0.001); ortalama (± standart sapma) Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerleri açısından evre I ile evre III ve IV arasında (P=0.046) belirgin farklar mevcuttu. Serum kreatinin düzeylerinde ortalama (± standart sapma) serum biyokimyasal değerleri açısından evre IV ile evre I, II ve grup V arasında (P=0.008), serum total protein düzeylerinde, evre IV ile evre I, III ve grup V arasında (P=0.002), serum albümin düzeylerinde, evre IV ile evre I ve II arasında belirgin farklılıklar (P=0.004) belirlendi. Leishmaniasis ile enfekte (I.-IV.) grupların ve kontrol grubunun (V.) ekokardiyografi (EKO) muayenesinde LA/Ao (ortalama ± standart sapma) değerleri açısından evre IV ile diğer gruplar arasında belirgin (P=0.003) fark mevcuttu. İncelenen diğer parametrelerde [fraksiyonel kısalma (FS), ejeksiyon fraksiyonu (EF), sol ventriküler iç çap sistol (LVIDs) ve sol ventriküler iç çap diastol (LVIDd)] bireysel manada istatistiksel olmayan farklılıklar mevcut olsa da, genel değerlendirmede gruplar arası farklılık saptanamadı. Kardiyopulmoner belirteçler ele alındığında ortalama (± standart sapma) değerleri açısından cTnI düzeylerinde V. grup ile evre IV arasında ve evre I ile evre IV arasında (P=0.018), D-dimer düzeylerinde V. grup ile evre II, III ve IV arasında (P<0.01) ve N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeylerinde V. grup ile evre III ve IV arasında ve evre I ile evre III ve IV arasında belirgin farklılıklar (P<0.01) belirlendi. Kontrol grubu sağlıklı olguların tamamında idrarda kreatitinin proteine oranı (İPK) değerlerinin üst referans aralık olan 0,1'in altında olduğu saptanmıştır. İPK değerlerinin çalışmanın I. grubundaki olgularda <0,1-0,3, II. grubunda 0,5-1, III. grupta 2-3, IV. grubunda 5-10 arasında değişim göstermekte olduğu saptandı. Sonuç olarak Leishvet Çalışma Grubunun serolojik (İFAT titreleri ile hızlı ELİSA testleri), klinik ve laboratuvar bulguları [özellikle total protein (TP), albümin (ALB) ve İPK) değerlendirildiğinde 4 farklı grupta (evre I-IV) yer alan olgularımızda ekokardiyografik [sol atriyal genişleme LVIDs'de artma/azalma, LVIDd'de artma/azalma, FS'de ve EF'de azalma (sistolik disfonksiyon)] ile D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak troponin I (cTnI) seviyesindeki artışların CVL'li köpeklerde dikkate alınması gerektiği söylenebilinir. VL'li köpeklerde intravital diyagnoza katkı sağlayan kardiyak değişikliklerin üzerinde önemle durulması ve gerekli ilave sağaltım protokollerinin uygulanması fayda sağlayabilir.
Canine visceral leishmaniasis' in farklı evrelerinde konvensiyonel rutin koagülasyon profili ile D-dimer konsantrasyonunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada Canine Visceral Leishmanisis' in farklı evrelerinde trombozise zemin hazırlayan koagülasyon eğiliminin D-dimer düzeyleri ve konvensiyonel rutin koagülasyon profilinin ölçülerek belirlenmesi amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini 28' i CVL' li, 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. CVL tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELISA prensibiyle çalışan test kitlerive IFAT analizleri ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (her grupta n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. Grup: Evre I (Hafif şiddetli olgular) 2. Grup: Evre II (Orta şiddetli olgular) 3. Grup: Evre III (Şiddetli olgular) 4. Grup: Evre IV (Çok şiddetli olgular) 5. Grup: Sağlıklı kontrol şeklinde belirlendi. Evrelerine göre gruplandırılan CVL' li ve sağlıklı köpeklerin alınan kan örneklerinde evrelemeye ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları ile D-dimer konsantrasyonu ve konvensiyonel rutin koagülasyon profili (APTT, PTT, FIB) ölçüldü. Çalışmada elde edilen sayısal veriler, dağılımlarının kontrolünü takiben uygun parametrik veya non-parametrik testlerle gruplararası karşılaştırma (ANOVA) ve parametrelerin ilişkisi ile değerlendirildi. Serum albumin düzeyleri (minimum-maksimum) sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda 2-2.86 mg/dL (evre I); 1.84-3.16 mg/dL (evre II); 1.3-2.76 mg/dL (evre III); 1.3-2.1 mg/dL (evre IV) ve 2-2.5 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Serum kreatinin xiv düzeyleri ele alındığında (minimum-maksimum) evre I, 0.44-1.3 mg/dL; evre II, 0.48-1.3 mg/dL; evre III, 0.6-2.3 mg/dL; evre IV, 0.6-2.6 mg/dL ve sağlıklı kontrol grubunda ise 0.4- 0.8 mg/dL olarak saptandı. Serum total protein düzeyleri sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda (minimum-maksimum) 2.8-8.3 mg/dL (evre I); 5.4-6-8 mg/dL (evre II); 3.86-6.22 mg/dL (evre III); 5.2-8.9 mg/dL (evre IV) ve 3.6-5.8 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Ortama APTT değerleri arasında sağlıklı grup ile evre IV grubu arasında istatistiksel bir fark olduğu (p=0.009) saptandı. PT ve FIB değerleri açısından gruplar arası farklılık yoktu. Ddimer düzeyleri açısından yapılan değerlendirmede sağlıklı grup ile evre III ve evre IV grupları arasında istatistiksel olarak belirgin faklılık olduğu (p=0.009) saptandı.
Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde subakut ruminal asidozis insidansının belirlenmesi
Subakut ruminal asidozis (SARA) geviş getiren hayvanların artan derecede önem kazanan bir bozukluğu haline gelmektedir. Bu araştırma ile Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde farklı biyobelirteçler aracılığıyla SARA insidansının belirlenmesi amaçlandı. Total karışım rasyonu (TKR) ile besleme yapılan ve Aydın ilinde yer alan 8 farklı süt sığırcılığı işletmelesi çalışma kapsamına alındı. Her bir işletmede I. grup erken laktasyon (0-70. günler) ve II. grup orta laktasyonda (70- 140. günler) olmak üzere (her grupta en az n=12) 2' şer farklı grup oluşturuldu. Tez kapsamında tanımlayıcı biyobelirteçler olarak rumen pH' sı (dijital pH metre), rumen kontraksiyonlarının sayısı (fonendeskop), dışkı skorlaması (inspeksiyon), vücut kondüsyon skoru (Edmonson metodu) kullanıldı. Çalışma kapsamında 15/184 (% 8.15) hayvanın SARA pozitif (pH˂ 5.5) olduğu (12' si erken laktasyonda, 3' ü orta laktasyonda) bunun yanı sıra farklı iki çiftlikte (% 25 oranla D ve F çiftlikleri) saptanan birer olgunun SARA açısından risk grubunda, 167 olgunun ise SARA açısından negatif olduğu belirlendi. Rumen sıvısı pH değerlerinin sağlıklı hayvanlarda 6.54± 0.36, SARA teşhisli hayvanlarda ise 5.28±0.17 (p˂0.01) olduğu saptandı. Rumen kontraksiyonlarının sağlıklı olgularda 9.47± 1.13, SARA teşhisi konulanlarda 7.01± 0.7 olduğu ve istatistiksel olarak belirgin farklılık bulunduğu (p ˂0.01) görüldü. Dışkı skoruna ait ortanca değerin sağlıklı hayvanlarda 3± 0.009, SARA teşhisli hayvanlarda 2.5± 0.033 (p ˂0.01) olduğu dikkat çekti. Vucut kondisyon skoru (VKP) bakımından rumen pH'sı değerlendirildiğinde, 3˂VKP˂4 arasında VKP' ye sahip olan ineklerin ortalamaları diğer VKP gruplarına göre yüksek bulundu. İlaveten SARA teşhisi konulan 15 hayvanın 12 tanesinin VKP' si 4.25 ve 3 tanesinin VKP' si 4 olarak tespit edildi. Sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerin rumen pH' sı ile çalışma kapsamına alınan biyobelirteçler arasındaki korelasyonlar incelendiğinde rumen pH' sı ile rumen kontraksiyonu arasındaki ilişki sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerde sırasıyla 0.246 ve 0.647 olarak bulunmuş olup (P˂ 0.01), özellikle SARA teşhisi konulan ineklerde her iki özellik arasındaki korelasyonun sağlıklı hayvanlara göre yüksekliği dikkat çekti. Yine, rumen pH' sı ile VKP arasındaki ilişki her iki durumda da istatistiksel açıdan önemli bulundu (P˂ 0.01; sırasıyla sağlıklı ve SARA teşhisi konulan inekler için 0.414 ile 0.781). Dışkı skoru ile rumen pH' sı arasındaki ilişki her iki sağlık durumu bakımından ele alınmış olup, sağlıklı olan hayvanlarda düşük ancak istatistik bakımdan önemli değerler (0.222) elde edilirken, SARA teşhisi konulan hayvanlarda ise negatif yönde (-0.428) bir ilişkinin varlığı tespit edildi (P˃ 0.05). Sonuç olarak Aydın ili sınırlarında yer alan işletmelerde SARA'nın varlığı ilk kez bu çalışma ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında SARA ile ilişkide olan biyobelirteçlerin (rumen pH' sı, rumen kontraksiyonları, dışkı skoru, VKP) korelasyonlarıda incelenmiş olup tanı amacıyla da değerlendirilebileceği, erken koruyucu tedbirler alınarak hastalığın engellenebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aydın, sütçü sığır, subakut ruminal asidozis, insidans, biyobelirteç
Enfektif ishalli ve sağlıklı neonatal buzağılarda serum amyloid a, serum calprotectin ve fekal calprotectin arasındaki ilişkilerin ve inflamatuvar marker olarak diagnostik önemlerinin belirlenmesi
Bu çalışmada neonatal dönemdeki enfektif ishalli buzağılarda serum amyloid A (SAA), serum calprotectin (SCalp) ve fekal calprotectin (FCalp) düzeyleri araştırıldı. Çalışma gruplarını etiyolojik teşhislere göre, E.coli (n=17), C.parvum (n=11), C. Parvum + viral (mix) (n=8), viral (n=19) ve kontrol grubu (n=15) olacak şekilde toplam 70 buzağı oluşturdu. İshalin ilk tespit edildiği an olan 0. günde ve tedavi sonrası 7. günde buzağıların vücut sıcaklığı, respirasyon ve pulzasyon sayıları, dışkı, emme ve mental statü skorları kayıt altına alındı. Bu günlerde ayrıca kan ve dışkı örnekleri alındı. 0. gün kan örneklerinden WBC, serum GGT, SAA ve SCalp; dışkı örneklerinden ise FCalp düzeyleri belirlendi. Bütün klinik parametrelerde 7.günde istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı. 0.günde ölçülen ortalama SAA konsantrasyonları, ishalli ve sağlıklı grup için sırası ile 0,54 (0,16 – 2,18) ng/ml ve 38,40 (8,28 – 83,96) ng/ml olarak ölçüldü ve iki ölçüm günü arasında istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). Sunulan çalışmada 0. gün SCalp düzeyleri açısından ishalli (68,02 ng/ml) ve kontrol (24,05 ng/ml) grubu arasında anlamlı istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). E.coli pozitif buzağıların oluşturduğu gruptaki SCalp ve FCalp değerleri diğer etiyolojik etkenlerdeki düzeylere göre daha yüksek saptandı. Ayrıca bakteriyel ve viral kökenli ishal vakaları ayırt etme gücünün tespiti için yapılan ROC analizinde SCalp'ın cut-off değeri ≤ 70,969 ng/ml (Sens: %94, Spec: 62,5, AUC: 0,842, P=0,002) olarak bulundu. FCalp düzeyleri 0.günde ishalli ve sağlıklı grupta sırasıyla, 98,23 ng/ml ve 87,91 ng/ml olarak bulundu ve iki grup arasında istatistiksel fark elde edildi (P = 0,01). ROC analizlerine göre FCalp'ın cut-off konsantrasyonu > 91,804 ng/ml olarak bulundu (AUC: 0,694, P = 0,0057). Ayrıca yapılan lojistik regresyon analizinde, 0.gün FCalp Odds Ratio değerinin 6,316 (P = 0,009) olduğu belirlendi. Bu çalışmada; veteriner literatüründe buzağı ve sığırlarda ilk kez değerlendirilen FCalp ve SCalp'ın önemleri vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, buzağılarda enfektif intestinal hastalıklarda, SCalp ve FCalp ile elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı, sahada kullanışlı bir parametre olarak yangısal sürecin monitarizasyonunda kullanılabileceği düşünülmektedir.
Anemili köpeklerde plazma laktat konsantrasyonunun incelenmesi
Birçok klinik durumda, laktat düzeyinin belirlenmesinin önemi vurgulanırken anemik durumlarda aneminin tipi ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonuna etkisi tam anlamıyla bilinmemektedir. Bu çalışmada anemili köpeklerde aneminin şiddeti ve tipinin plazma laktat konsantrasyonlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten 36 anemik, 12 sağlıklı, toplam 48 köpek çalışmaya dahil edildi. Anemili köpekler aneminin şiddetine ve tipine göre sınıflandırıldı. Hematolojik değerlendirmeler RBC, HGB, HCT ve MCV ölçümlerini kapsadı. Plazma laktat konsantrasyonları hasta başı analizörü ile kolorimetrik olarak test edildi. Anemili köpeklerde plazma laktat değeri sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek bulundu. Şiddetli anemili köpeklerde, plazma laktat değeri, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlendi. Rejeneratif anemili köpeklerin plazma laktat konsantrasyonları, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlenirken, rejeneratif ve nonrejeneratif anemili gruplar arasında plazma laktat değerleri için önemli düzeyde farklılık belirlenmedi. Bu çalışma ile köpeklerde aneminin tip ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonu üzerine etkisinin olabileceği ve bu verilerin gelecekte köpeklerde yapılacak daha geniş kapsamlı araştırmaların yürütülmesi için bir referans olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Anemi, köpekler, laktat.
Atopik dermatitli köpeklerde alerjen spesifik in vitro IgE analizleri
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde kan serumunda pratik, non-invaziv, in vitro alerjen spesifik IgE tayinine yönelik olarak Polycheck alerji testinin i) hastalık aktivitesi ile olan ilişkilerinin belirlenmesi ii) kullanılabilirliğinin, iii) tanısal değerinin ve iv)gerek sahada gerekse pratikte öneminin araştırılması amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini Aydın ili Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Küçük Hayvan Kliniğine atopik dermatit ön tanısı (kaşıntı, alopesi, kabuklanma, kepeklenme, hiperpigmentasyon, vb.) anamnezi ile getirilen farklı yaşta, her iki cinsiyetten köpekler oluşturdu. I.grupta (n=28), II.grupta (n=15) olacak şekilde ; I. grupta Favrot kriterleri doğrultusunda atopik dermatit bulunan köpekler, II. grupta ise sağlıklı köpekler (atopik dermatit ya da başka herhangi bir hastalığı bulunmayan) yer aldı. Polycheck alerji testine göre (In vitro test sonuçları baz alındığında) D. pteronyssinus (P=0,000), D.farinae (P=0,000), Lepidoglyphus (P=0,002), Kayin/Kızılağaç/Fındık Ağacı (P=0,012), Çavdar poleni (P=0,000), Ot karışımı (P=0,004), Sinirli ot (P=0,001), Kuzu kulağı (P=0,049), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), Pire (P=0,000) spesifik Ig E konsantrasyonları açısından atopik dermatitli köpekler ve sağlıklı köpeklerin p değerleri arasında istatiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edilmiştir. Sonuç olarak atopik dermatit tanısı konulan köpeklerde ilgili alerjenlere yönelik mümkünse desensitizasyon uygulamaları, çevresel alejenlerin ya da gıda bulaşlarının uzaklaştırılması ile immunostimulasyon (mukozal immunite) yapılması gerekliliği söylenebilinir.
Hipertiroidili kedilerde alerjen spesifik in-vitro IGE analizleri
Bu çalışmada farklı klinik bulguları bulunan, hipertiroidizm tanısı konulan kedilerde alerjen spesifik in vitro IgE seviyelerinin tespiti ile endokrin bozukluğa ilişkin korelasyonun belirlenmesi amaçlanmıştır. Tezin içeriğini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Ana Bilim Dalına hipertiroidizm ile uyumlu dermatolojik, gastrointestinal, kardiyovasküler bulgular ile getirilen değişik yaş, her iki cinsiyetten kediler oluşturdu. Yapılan teşhis çalışmalarında göre I. grupta (n=9) hipertiroidizmi bulunan kediler, II. grupta (n=14) ise sağlıklı kediler yer aldı. Olgularda ilişkin hastalığa yönelik diğer hastalıkların ekarte edilmesi amacıyla V-check (Vcheck V200, Bionote, Kore: ELK Diagnostic, Türkiye) cihazı ile total T4 (TT4) seviyeleri ölçüldü. Her iki gruptaki kedilerde Vena cephalica antebrachii'den antikoagulantsız serum tüplerine 0.2'şer ml kan örneği alınarak santrifüj işlemi uygulandıktan sonra in vitro yöntem ile 20 farklı alerjene spesifik Ig E düzeyleri Polycheck alerji testi (Biocheck, Almanya: Atateknik/RDA Grup, Türkiye) ile belirlendi. In vitro test sonuçları baz alındığında D. farinae (P=0.000), D. pteronyssinus (P=0.000), Malassezia (P=0.000), Lepidoglyphus (P=0.013), Aspergillus-Penicillium (P=0.019), Ragweed (Ambrosia) (P=0.000), kayın/kızılağaç/fındık/poleni (P=0.009), çınar/söğüt/kavak poleni (P=0.000), Parietaria (Wall pellitory) (P=0.000), çavdar poleni (P=0.002), ot karışımı (P=0.003), ısırgan otu (P=0.000), beyaz kaz ayağı (P=0.000), sinirli ot (P=0,001), adi pelin (P=0,000), kuzu kulağı (P=0,000), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), pire (P=0,000) spesifik IgE konsantrasyonları açısından hipertiroidili kediler ve sağlıklı kedilerin P değerleri arasında istatistiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edildi. Bu çalışmada kontrol grubuna (n=14) dahil edilen kedilerin bazılarında çeşitli alerjenlere karşı IgE yanıt geliştiği, ancak bu durumun hipertiroidili kediler ile karşılaştırıldığında daha düşük miktarlarda olduğu görüldü. Sonuç olarak hipertiroidili kedilerde farklı alerjenlerin hastalık aktivitesi ile ilişkide olabileceği yapılan çalışma kapsamında serum total T4 seviyeleri ve alerji test sonuçları baz alınarak söylenebilir.
Atopik dermatitli köpeklerde derinin biyofiziksel parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde meydana gelen deri lezyonlarının korneometri cihazı ile pH, hidrasyon, deri sıcaklığı, elastikiyet melanin profillerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmamızın hayvan materyalini Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Küçük Hayvan Kliniği'ne gelen 19'u atopik dermatitli, 10'u sağlıklı olmak üzere toplam 29 köpek oluşturdu. Deri lezyonları ile kliniğe getirilen köpeklerden Favrot Kriterlerinden 3 ya da daha fazlasına sahip olanlar atopik dermatit grubuna dahil edilerek, in-vitro alerji testi ile korneometrik analiz metodları uygulandı. Yapılan korneometrik analizlere göre atopili köpeklerde pH ölçümü (p=0,001), elastikiyet (p=0,003), deri sıcaklığı (p=0,031) ve melanin ölçümlerinin (p=0,014) sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan önemli olduğu fark edildi. Yapılan korneometrik ve in-vitro alerji testlerinin gerek tanı gerek sağaltım metodlarının seçimi konusunda ileride yapılacak çalışmalara yol gösterebileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Atopik dermatitis, korneometrik analiz, alerji testi.
Sol ventriküler disfonksiyonlu köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi
Bu çalışmada ekokardiyografik muayene sonucu sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma aşamasında toplamda 35 köpekten 25'i hasta grubunu oluştururken, 10'u sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu. Ekokardiyografik muayene sonucunda sağ parasternal pozisyonda B Mod ve M mod kullanılarak uzun eksen, kısa eksen ve apikal eksende görüntüler elde edilerek ejeksiyon fraksiyonu, fraksiyonel kısalma, diyastol ve sistol anındaki; interventriküler septum, sol ventrikülün iç çapı, sol ventrikülün dış duvarının ölçümleri alındı. Mitral kapaklar düzeyinde Mitral regürgitasyon varlığı değerlendirildi. Ekokardiyografik muayene sonucunda sol ventriküler disfonksiyonu bulunan hasta grubu köpekler ile sağlıklı kontrol grubu köpeklerde D-dimer, NT-proBNP, CK-MB, cTnI ve Myo gibi kardiyak biyobelirteçler ile APTT, FİB ve PT koagülasyon profilleri değerlendirildi. M-mod ekokardiyografik ölçüm sonuçlarının istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucu hasta gruptaki köpeklerde LA çapında artış (p=0,028), AO/LA oranında ise azalma (p=0,012) saptandı. Hasta ve kontrol grubu köpekler arasında PT zamanı açısından (p=0,001), D-dimer konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000), CK-MB enzim aktivitesinde (p=0,023) miyoglobin konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000) hasta ve kontrol grubu köpekler arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark görüldü. Sonuç olarak sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesine yönelik olarak PT zamanı, D-dimer konsantrasyonu, CK-MB enzim aktivitesi ile miyoglobin konsantrasyonun ölçülmesinin önem arz ettiği vurgulanabilir.
Visceral leishmaniasis'li köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesi
Bu tez çalışmasında Leishmaniasisli hayvanlarda derinin korneometrik analizleri yapılıp hastalığın deriyi ne oranda etkilediği tespit edilerek uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutması amaçlandı. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğine Canine Visceral Leishmaniasis pozitif (n=28) ve sağlıklı (n=10) olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette toplamda 38 köpek çalışma kapsamına alındı. Leishmaniasis tanısında klinik bulgular ile birlikte hızlı test kitleri (ELISA), IFAT ve PZR yöntemleri kullanıldı. Evrelendirme Leishvet grubunun rehber bülteni ile uyumlu olarak idrar protein/ kreatinin ve kan kreatinin düzeyleri dikkate alınarak yapıldı. Çalışmaya alınan CVL'li köpekler 4 farklı gruptan birinde (her grupta n=7) değerlendirildi. Buna göre; I. grup: evre 1 (hafif), II. grup: evre 2 (orta şiddetli), III. grup: evre 3 (şiddetli), IV. grup: evre 4 (çok şiddetli) olarak değerlendirildi. Sağlıklı kontrol grubu (V. grup) ise ADÜ Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Küçük Hayvan Kliniğine rutin kontrol amaçlı getirilen, klinik ve laboratuvar bulgularında herhangi bir anormallik saptanmayan farklı ırk, yaş ve cinsiyette köpeklerden (n=10) oluştu. Sağlıklı ve hasta hayvanlarda derinin hidrasyonu, elastikiyeti, sıcaklığı ve melanin miktarı ölçülerek biyofiziksel muayene gerçekleştirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda sağlıklı köpeklere göre tüm evrelerdeki Leishmaniasis'li köpeklerde pH değerinde azalma belirlenirken (p<0.001), melanin değerleri evre I ve III grubu köpeklerde, sağlıklı ile evre II ve IV'teki köpeklere göre yüksek bulunmuştur (p<0.01). Hidrasyon, elastikiyet ve sıcaklık parametrelerinde gruplar arası farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Sonuç olarak Visceral Leishmaniasis saptanan köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesinin önem teşkil ettiği ve uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutabileceği öne sürülebilir.
Akut renal hasarlı köpeklerde fibrin yıkımlanmasına ait önemli bir biyobelirteç: plazma D-dimer seviyeleri
Bu çalışmada akut renal hasarlı köpeklerde; fibrin yıkımlanması sonucunda oluşan D-dimer'ın hastalığın teşhisinde ve evrelerinin belirlenmesinde hangi oranda yararlı bir biyobelirteç olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğine getirilen akut renal hasarlı (n=10) ve sağlıklı (n=10) olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette toplamda 20 köpek çalışma kapsamına alındı. Anamnez doğrultusunda akut renal hasarı olduğundan şüphelenilen ve serum biyokimyasal analizleri yapıldığında üre ve kreatinin değerlerinde artış tespit edilen ve klinik bulguları akut böbrek hasarı ile uyumlu hayvanlardan tam kan örnekleri alındı. Köpeklerde serum biyokimyasal ve idrar analizler doğrultusunda hastalığın evrelendirilmesi International Renal Interest Society (IRIS) kriterleri doğrultusunda gerçekleştirildi. Kan örneklerinin toplanması amacıyla V. cephalica lateralis, V. saphena antebrachii'den tekniğine uygun olarak sodyum sitrat içeren mavi kapaklı tüplere 2.5 ml kan örnekleri alındı. Kan alım işleminden sonra kan örnekleri, 6.000 rpm'de 5 dakika santrifüje edilerek kan plazması ayrıştırıldı. Ayrıştırılan plazma örneğinden, Finecare FIA system FS-131 cihazı ile D-dimer seviyeleri ölçüldü. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda kontrol grubundaki 10 köpekte D-dimer seviyeleri ortalama olarak 0,56 ± 0,64 (0.10-1.60), akut renal hasarlı köpeklerde 10 olguda D-dimer seviyeleri ortalama olarak 4,59 ± 3,94 (0.2-10.00) bulunmuştur. Akut renal hasarlı ve kontrol grubu köpeklere ait verilerin değerlendirilmesi sonucu akut renal hasarlı köpeklerde D-dimer seviyelerinde istatistiksel anlamlı artış belirlenmiştir (p<0.001). Yapılan çalışmalara paralel olarak böbreklerdeki fonksiyon kaybı ve hasara bağlı olarak D-dimer seviyelerinin, normal biyokimya ve idrar değerlerine sahip hastalara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. xv Sonuç olarak akut renal hasarlı köpeklerde prefibrinolitik aktivitenin bir göstergesi olarak fibrin yıkımlanma ürünü olan D-dimer seviyelerinin yükselebileceği, normal ve rutin serum biyokimyasal analizlerin yanı sıra D-dimer seviyelerinin de ölçülmesinin gerek prognostik açıdan gerekse teşhis ve sağaltım yönünden önem arz ettiği öne sürülebilir.
Yavru köpeklerde bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonun aşı sonrası bağışıklık yanıt üzerine etkileri
Bu araştırmada yavru köpeklerde oral yolla kullanılan bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu ile sadece vitamin D'nin aşılama sonrası bağışıklık yanıt üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu kapsamda, çalışmaya 55-65 günlük yaşta, her iki cinsiyetten de olan melez ırkta köpekler (n=21) dahil edildi. Çalışma kapsamına alınan köpekler ticarî karma aşı (Grup 1), karma aşı ile bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu (Grup 2), aşı ve vitamin D (Grup 3) uygulanan olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonunun uygulandığı gruptaki köpeklerin tüy yapısının ve iştahlarının diğer gruplara kıyasla daha iyi olduğu gözlemlendi. Kanin distemper virüsüne karşı gelişen antikor titrelerinin 1. ve 2. rapel aşı sonrasında ilk aşılamaya kıyasla gruplar arasında herhangi bir istatiksel anlamlı farklılığın olmadığı hayvanların hastalıktan korunma açısından yeter antikor titrelerine ulaştığı belirlendi. Kanin parvo virüs aşılamasına karşı gelişen antikor titrelerinde ise ilk aşılama zamanında gruplar açısından istatiksel farklılığın olmadığı buna karşın, 2. rapel aşıların yapıldığı zamanda alınan örneklerde bifidobacterium animalis subs lactis ve vitamin D3 kombinasyonu uygulanan grupta (Grup 2) diğer gruplara kıyasla antikor titrelerinde istatiksek anlamlı farklılığın olduğu belirlendi (P<0,05). Sonuç olarak 2. Rapel aşılamaların yapılmadan önce köpeklerin kanin parvo virüs ve kanin distamper virüse karşı yeterli antikor yanıtın oluştuğu ve bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D3 kombinasyonunun parvovirüse karşı gelişen antikor yanıt üzerine olumlu yanıtın gerçekleştiği belirlendi.
Ürtikerli atlarda hematolojik ve serum biyokimyasal muayene bulguları
Bu tez çalışmasında atlarda şekillenen ürtikerin hematalojik ve serum biyokimyasal parametleriyle ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilen atlar sağlıklı (n=20) ve klinik olarak üritker semptomu gösteren (n=15) at olacak şekilde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen ya da saha koşullarında farklı at yetiştiriciliği yapılan haralarda bulunan farklı ırk yaş ve cinsiyetten oluştu. Sağlıklı oldukları belirlenen ve klinik olarak ürtiker tanısı konmuş olan atlardan V.jugularis aracılığı ile tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri ilgili biyokimyasal değerlendirmeler yapılmak üzere laboratuara ivedilikle taşındı. Sağlıklı ve ürtikerli atların hematolojik değerlerinin karşılaştırılmasında NEU, MCH ve MCHC değerlerinin istatisitiksel anlamlı farklılıklar gösterdiği incelenen diğer parametlerde ise herhangi bir anlamlı farklılığın bulunmadığı görüldü. Sağlıklı atlara kıyasla ürtikerli atların NEU değerlerinin daha düşük seyir ettiği (p<0,05), buna karşın MCH ve MCHC konsantrasyonlarının ürtikerli atlarda sağlıklı atlara göre anlamlı düzeyde (p<0,05) düşük olduğu belirlendi. Sağlıklı ve ürtikerli atların biyokimyasal parametreleri incelendiğinde ALP, AST, Total Kolesterol, Kreatinin ve Trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı düzeyde değişimler olduğu belirlendi. Söz konusu değişimlerin Total Kolesterol ve Trigliserid seviyelerinde anlamlı azalmalar şeklinde, ALP, AST ve Kreatinin seviyelerinde ise istatistiksel anlamlı (p<0,05) artışlar şeklinde olduğu belirlendi. Sonuç olarak ürtikerli atların hematolojik ve biyokimyasal parametrelerinin değerlendirilmesinde genellemelerin yapılmasından ziyade hastaların söz konusu parametreler yönünden bireysel olarak değerlendirilmesi ve ürtiker semptomunun yanında olası diğer hastalık ya da metabolik değişimler yönünden incelenemesinin daha doğru olacağı kanısına varıldı.
Aydın yöresi köpeklerinde Rickettsia conorii'nin seroepidemiyolojik araştırılması
Amaç: Bu çalışmada Aydın yöresindeki köpeklerde R. conorii'ye karşı antikor varlığının belirlenmesi ve R. conorii'nin varlığıyla ilgili potansiyel risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Yüz on beş köpekten (çeşitli hastalıkları olan 90 köpek ve 25 klinik sağlıklı köpek) sağlanan 115 serum örneği, R. conorii'e karşı IgG antikorları için indirekt immünfloresan antikor (IFA) testi kullanarak incelendi (pozitif titreler >1:64). Seroprevalansların, köpeklerin sağlık durumu, ırk, yaş, cinsiyet, barınma şekli, kene enfestasyonu, kene önleyici tedavi ve vücut sıcaklığı ile ilişkileri Ki-Kare (χ2) Testi ile analiz edildi. Bulgular: İncelenen 115 adet köpekten 55'i (%47,8) pozitif bulundu. Anti-R. conorii antikor seroprevalansı, kene enfestasyonlu köpeklerde (%61,8), kene enfestasyon öyküsü olmayan köpeklerden (%38,2) önemli düzeyde yüksek bulundu (χ2 = 6,331, p = 0,012). Buna karşın R. conorii seropozitifliğinin sağlık durumu, ırk, yaş, cinsiyet, barınma şekli, ektoparaziter uygulamalar ve vücut sıcaklığına göre anlamlı farklılıklar göstermediği belirlendi. Sonuç: Bu çalışma, R. conorii'nin Aydın yöresindeki köpeklerde oldukça yaygın (%47,8) olduğunu ilk kez ortaya koydu. Bununla birlikte, IFA ile elde edilen bu yüksek prevalans, çapraz reaksiyon potansiyeli nedeniyle dikkatli bir şekilde yorumlanmalıdır. Bu nedenle, Aydın yöresindeki köpeklerde R. conorii prevalansını moleküler yöntemler kullanılarak daha iyi karakterize edici çalışmalar gereklidir. Anahtar kelimeler: İndirekt Floresan Antikor, Köpek, Rhipicephalus, Rickettsia conorii, Seroprevalans.
İshalli kedilerde cryptosporıdıum SPP.'nin araştırılması
Amaç: Cryptosporidium spp. insanlar ve hayvanlarda önemli gastro intestinal hastalıklara sebep olabilen protozoal bir parazittir. Ülkemizde insan ve bazı hayvan türlerinde Cryptosporidium spp. üzerine çeşitli çalışmalar bulunurken ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin varlığı üzerine çalışma bulunmamaktadır. Bu tezde özellikle zoonatik özellikte olan Cryptosporidium spp.'nin ishalli kedilerde varlığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne ishal şikayeti ile muayene ve sağaltım amacıyla getirilen, farklı yaş, ırk ve cinsiyette 100 adet ishalli kedi dışkısı oluşturuldu. İshalli kedilerden alınan dışkı örenklerinden hazırlanan preparatlar Kinyon asit-fast boyama tekniği ile boyandı ve mikroskopta incelendi. Mikroskopta x100'lük büyütmede mavi zemin üzerinde boyutları 4,5 x 5,5μm arasında değişen yuvarlak şekilde parlak pembe-kırmızı boyanan Cryptosporidium ookistlerini gösteren yapılar pozitif olarak değerlendirildi. İshalin süresi, dışkı kıvamı, cinsiyet ve yaşa göre Cryptosporidium türlerinin dağılımları arasındaki farklar ki-kare (X2) testi ile değerlendirildi. Bulgular: İshalli kedilerden toplanan dışkı örneklerinde Cryptosporidium spp. varlığı %5 olarak saptandı. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen verilere göre ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin dikkate almasının önemli olduğu sonucuna varıldı. Elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara referans olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Cryptosporidium, İshal, Kediler.
Sistemik hipertansiyonlu köpeklerde plazma sistatin c konsantrasyonunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada köpeklerde sistemik hipertansiyonun görülme sıklığının belirlenmesi ve sistemik hipertansiyonlu köpeklerde erken renal hasar biyobelirteci olarak sistatin C düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya farklı ırk, yaş ve cinsiyetten toplam 93 köpek dâhil edildi. Kan basıncı ölçümü non-invaziv olarak köpekler için kullanıma uygun osilometrik cihaz (petMAP Graphic II, Ramsey Medikal, ABD) ile gerçekleştirildi. Sistolik kan basıncı sınır değerine göre köpekler normotansif ve sistemik hipertansiyon; hedef organ hasarı riskine göre ise normotansif, prehipertansif, hipertansif ve şiddetli hipertansif olarak alt gruplarda değerlendirildi. Plazma sistatin C konsantrasyonu ELISA yöntemiyle ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan 93 köpeğin 57'si (%61) sistemik hipertansiyonlu olarak tanımlandı. Hedef organ hasar riskine göre %19'u prehipertansif, %23'ü hipertansif ve %19'u şiddetli hipertansif olarak belirlendi. Plazma sistatin C konsantrasyonu sistemik hipertansiyonlu köpeklerde normotansif köpeklere göre yüksek bulundu (p<0,01). Hedef organ hasarı riski sınıflandırmasında prehipertansif (p<0,05) ve şiddetli hipertansif (p<0,001) gruplarda normotansif gruba göre yüksek bulundu. Sonuç: Sistemik hipertansiyon ve hipertansiyona bağlı organ hasarı riskinin köpek popülasyonlarında oldukça yaygın olabileceği, sistemik hipertansiyonlu köpeklerde sistatin C seviyelerinin yükselebileceği ve bu durumun hipertansiyona bağlı hedef organ hasarı nedeniyle oluşabileceği öne sürülebilir. Ancak bu bilgilerin daha fazla olgu sayısı ve böbrek fonksiyonunun daha detaylı incelendiği çalışmalarla geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Köpek, Sistatin C
İshalli köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçlerin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, çeşitli nedenlere bağlı ishal gelişen köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçler arasında yer alan zonulin ve laktat düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya etiyolojik olarak sınıflandırılmayan 30 ishalli köpek ile 15 sağlıklı köpek dahil edildi. Her bir köpeğin Vena cephalica antebrachii'sinden tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Antikoagulantsız tüplere alınan kan örneklerinden ELISA prensibine dayalı ticari test kiti (Canine Zonulin ELISA Kit, Cat No. MBS2605074) kullanılarak serum zonulin düzeyleri ölçüldü. Heparinli tüplere alınan kan örneklerinden ise el analizatörü (Lactate Pro 2, Arkray, Hollanda) kullanılarak plazma laktat seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Serum zonulin konsantrasyonlarının ishalli köpeklerde 9,80 ± 6,7 ng/ml seviyesinde bulunmasına karşın sağlıklı köpeklerde serum zonulin konsantrasyonlarının 1,94 ± 1,4 ng/ml düzeyinde olduğu tespit edildi. İshalli köpeklerin plazma laktat seviyelerinin ise 9,02 ± 4,7 mmol/L seviyesinde olduğu buna karşın sağlıklı köpeklerin plazma laktat konsantrasyonlarının 1,21 ± 1,4 mmol/L düzeyinde bulunduğu tespit edildi. Yapılan istatistiksel değerlendirmede hem zonulin hem de laktat konsantrasyonlarının ishalli köpekler için yüksek düzeyde (p< 0,000) anlamlı olduğu tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak ishalli köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçlerden zonulin ve laktat düzeylerinin kandaki konsantrasyonlarının arttığı ve ishale bağlı olarak bağırsaklarda meydana gelebilecek hasarın tespitinde zonulin ve laktatın dikkate alınabileceği, bu belirteçlerin ishalin prognozu ve sağaltımının takibinde kullanılabileceği kanısına varıldı.
Theileriosisli sığırlarda anemi ve elektrokardiyografik bulguların araştırılması
Bu çalışmada, theileriosisli sığırlardaki anemi derecesine göre kalpte oluşabilecek değişimleri elektrokardiyografi ile tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, 2019-2020 yıllarında Elazığ yöresinde ve Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğine getirilen, doğal olarak T. annulata ile enfekte 24 theileriosisli sığır (hasta grubu) ile yine aynı bölgeden 8 sağlıklı sığır (sağlıklı grup) olmak üzere 1-5 yaşlarda toplam 32 hayvan üzerinde yürütülmüştür. Theileriosis teşhisi konulan toplam 24 adet sığır, hematokrit değer ve eritrosit sayısına göre (aneminin şiddetine göre) her grupta 8 sığır olmak üzere 3 gruba (Grup 1 hafif şiddetli anemi grubu, Grup 2 orta şiddetli anemi grubu ve Grup 3 şiddetli anemi grubu) ayrılmıştır. Klinik olarak theileriosis şüpheli hastaların tekniğine uygun olarak kulak uçlarından alınan kan ile yayma preparatlar hazırlanmış, giemsa ile boyanmış ve ışık mikroskobunda immersiyon objektifi ile T. annulata'nın piroplazm formlarının varlığı tespit edilmiştir. Klinik muayeneler yapıldıktan sonra hematolojik muayeneleri için kan örnekleri hayvanların V. Jugularis'inden steril iğnelerle EDTA'lı hematoloji tüplerine yöntemine uygun olarak alınmıştır. Kan örnekleri bekletilmeden, bir kan sayım cihazı kullanılarak, hematolojik parameteler saptanmıştır. Çalışmaya alınan sığırlar lastik izolasyonlu zeminde ayakta iken, Base Apex (BA) derivayonu uygulanarak, taşınabilir elektrokardiyograf ile elektrokardiyogramları (EKG) elde edilmiştir. Veriler IBM®SPSS 22 paket programı kullanılarak önce normallik analizi yapılmıştır. Gruplar arasında klinik muayeneleri, kan parametreleri ve EKG değerleri varyans analizine (One-Way ANOVA) tabi tutulmuş ve çoklu karşılaştırma testi olarak da Duncan testi kullanılmıştır. Ayrıca aynı değerler arasındaki ilişkinin varlığı Pearson Korelasyon testi kullanılarak ortaya konmuştur. İstatistiksel anlamlılık düzeyi P≤0.05 olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada klinik muayene bulguları incelendiğinde; sağlıklı grubu ile Grup 1 ve Grup 2'deki hastaların kalp ve solunum frekansları ortalamalarında istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmakla birlikte, Grup 3'de ise tüm gruplara göre istatistiksel artışlar (P≤0.05) saptanmıştır. Vücut sıcaklığı ortalamalarına bakıldığında ise sağlıklı grubuna göre, diğer 3 hasta grubunda da istatistiksel artışlar (P≤0.05) belirlenmiştir. Sağlıklı hayvanların hiçbirinin kan frotisin de T. annulata'ya rastlanmamıştır. Grup 1'de genellikle ++, Grup 2 ve Grup 3'te ise genellikle +++ düzeyinde T. annulata'nın piroplazm formu tespit edilmiştir. Çalışmada hematolojik muayene bulguları incelendiğinde; Grup 1 ve Grup 2 ile sağlıklı grubu arasında ve Grup 3 ile diğer gruplar arasında eritrosit sayısı ve hemoglobin miktarında istatistiksel (P≤0.05) azalışlar bulunmuştur. Hematokrit değer bakımından tüm gruplar açısından istatistiksel (P≤0.05) azalışlar belirlenmiştir. Lökosit sayısı ortalaması bakımından sağlıklı grubuyla karşılaştırıldığında Grup 1'de istatistiksel (P≤0.05) olan azalışlar, diğer gruplarda ise istatistiksel olmayan azalışlar kaydedilmiştir. Bu çalışmada EKG muayene bulguları incelendiğinde; Grup 2 ve Grup 3 ile sağlıklı grubu arasında T dalgası amplitüdünde istatistiksel (P≤0.05) artışlar bulunmuştur. P dalgası, T dalgası, PQ intervali ve QT intervali süresi bakımından, sağlıklı grubuna göre, diğer gruplarda istatistiksel (P≤0.05) azalışlar belirlenmiştir. QRS dalgası süresi açısından, sağlıklı grubuna göre, Grup 3'te istatistiksel (P≤0.05) azalışlar kaydedilmiştir. ST intervali süresi bakımından, Grup 3'te diğer gruplara göre istatistiksel (P≤0.05) azalışlar saptanmıştır. Hayvanların kalp frekansı, hematolojik ve elektrokardiyografik değerleri arasındaki Pearson korelasyon katsayıları incelendiğinde; kalp frekansı ile eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında negatif, T dalgası amplitüdü arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Eritrosit sayısı ile hemoglobin miktarı, hematokrit değer, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hemoglobin miktarı ile hematokrit değer, T dalgası amplitüdü arasında negatif, P dalgası, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hematokrit değer ile QRS dalgası, T dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon, T dalgası amplitüdü ile negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak, theileriosisli sığırlarda aneminin derecesine göre kalbin etkilendiği ve bunu da sinüs taşikardi başta olmak üzere bazı aritmilere neden olabileceği, EKG'de T dalgası amplitüdünde artış, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri sürelerinde ise kısalma görülebileceği kanısına varılmıştır.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliği hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun portatif bir cihazla belirlenmesi, hayvanın kalsiyum durumunun hızlı bir şekilde değerlendirilmesine ve saha şartlarında etkili bir tedavinin yapılmasına imkân tanır. Bu çalışmanın amacı, i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 121 sığır kullanılmıştır. Venöz kan örnekleri kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun belirlenmesi için i-STAT ve Radiometer ABL 800 analizörlerine uygulanmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma, doğruluk, uyum ve güvenilirliği ortaya koymak için eşli t testi, konkordans analizi, Passing-Bablok regresyon analizi ve Bland-Altman analizine tabi tutulmuşlardır. Radiometer ABL 800 referans metot olarak i-STAT ise test metodu olarak kabul edilmiştir. i-STAT'ın performansı, iki farklı kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerinde (< 1 mmol/L; <1.18 mmol/L) receiver operating characteristics (ROC) eğrisi ile değerlendirilmiştir. i-STAT ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen ortalama kan iyonize kalsiyum konsantrasyonları benzer olarak belirlenmiştir (1.09 vs 1.09 mmol/L; P=.82). i-STAT'ın sonuçlarının Radiometer ABL 800 ile oldukça yüksek korelasyona sahip olduğu tespit edilmiştir (r= 0.98, P < .0001). i-STAT ile ölçülen kan iyonize kalsiyum (Y) ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun (X) regresyon eğrisi Y=-0.108276+1.103448×X olarak ortaya konulmuştur. Benzerlik çizgisinden sapma önemsiz olarak tespit edilmiştir (P = .64). Bland-Altman analizi ortalama hatanın olmadığını belirlemiştir. i-STAT < 1 mmol/L ve < 1.18 mmol/L kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerlerinde sırasıyla % 100 (95% güven aralığı, 87.7 – 100.0) ve % 94.8 (95 % güven aralığı, 87.2-98.6) sensitiviteye sahip olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, i-STAT sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu doğru bir şekilde belirlemiş ve özellikle hipokalsemiyi yüksek sensitivite ile tahmin etmiştir. Anahtar Kelimeler: kalsiyum, sensitivite, süt ineği, portatif analizör.
Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığının araştırılması
Latent asidotik stres (LAS), enerjice zengin içerikli yem maddelerinin uzun süre alınmasıyla bakteriyel fermentasyon sırasında uçucu yağ asitleri sentezinin ve rezorpsiyonunun artması ve salya sekresyonunun azalması sonucu ortaya çıkar. LAS hayvan sağlığı ve konforunu tehdit eden, verim ve hayvan kayıplarına sebep olan en önemli problemlerin başında gelmektedir. Bu çalışma ile ülkemizdeki süt sığırı yetiştiriciliği yapılan işletmelerde önemli bir sorun olan LAS'ın Şanlıurfa yöresindeki görülme sıklığının belirlenmesi yanında, idrarda net asit-baz atılımının araştırılması, veteriner hekimlerin ilgisini bu konuya çekerek sahada erken tanı ve tedavi hakkında bilgilendirilmesi ve böylece ülke ekonomisine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada, Şanlıurfa yöresindeki çeşitli süt sığırcılığı işletmelerinden klinik olarak sağlıklı görünen toplam 100 adet süt ineği kullanılmıştır. Çalışma grupları rumen sıvısı pH değerlerine göre belirlenmiş olup, 5.2< pH <6.0 arası LAS grubu (19 inek), pH 6.0-7.2 arası sağlıklı grup (81 inek) olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra kan, idrar ve rumen sıvısı örnekleri alınmıştır. Rumen sıvısında fiziksel özellikleri (koku, renk, kıvam, sedimentasyon, flotasyon, pH, infusorya yoğunluğu), metilen mavisi indirgenme süresi, total infusorya sayısı, uçucu yağ asitleri (UYA) tayini araştırılmıştır. Ayrıca kan gazları ile idrarda pH ve net asit-baz atılımı muayeneleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS Windows version 24.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kontrol grubu (n=81) ile kıyaslandığında LAS grubu (n=19) ineklerin genel fiziksel muayene bulgularından vücut sıcaklığında istatistiksel olarak fark bulunmazken (p=0.614), kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısında anlamlı artış (p=0.001) saptanmıştır. Rumen sıvısında metilen mavisi indirgenme süresi (p=0.001), pH (p=0.001) ve infusorya yoğunluğunda (p=0.001) azalma, sedimentasyon süresinde (p=0.001) ve toplam UYA miktarında (p=0.001) artış gözlenirken flotasyon süresi oluşmamıştır. Kan pH'sında (p=0.001) ve pO2 değerinde (p=0.001) azalma belirlenirken, pCO2, BE, HCO3 değerlerinde (p=0.001) artış, idrar pH'sı (p=0.001) ve net asit baz atılımı (p=0.001) değerlerinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığı %19 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca rumen içeriği pH'sı ve idrar pH'sı tayinleri yanında idrarda net asit baz atılımı değerlerinin belirlenmesinin LAS tanısında yardımcı bir parametre olarak kullanılabileceği ve sahada kolaylıkla uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
Değişik yaş grubunda olan Anadolu merinosu ve akkaraman ırkı koyunlarda serum leptin ve ghrelin seviyelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması
Bu araştırmada aynı ağılda, aynı yemlerle, aynı şartlarda beslenen 3 aylık, 9 aylık ve 24 aylık yaşlarda ki Merinos ve Akkaraman ırkı koyunlarda serum leptin, ghrelin ve insülin değerleri ölçüldü. Leptin, ghrelin ve insülin değerlerinin farklı ırk ve yaş gruplarında ki değerleri ve yağlı ve yağsız kuyruklu koyunlarda ki değerlerini belirlemek ve aralarındaki ilişkiyi karşılaştırmak amaçlandı.Yağlı kuyruklu bir ırk olan Akkaraman koyun ırkı ile yağsız kuyruğa sahip olan Anadolu Merinosu ırkı karşılaştırıldı. Araştırma materyalini Çankırı ili Orta ilçesinde bulunan Akkaraman ve Merinos ırkı koyun yetiştiriciliği yapılan bir çiftlik oluşturdu. Araştırmanın çalışma grubunu için her yaş grubundan 10'ar olmak üzere toplamda 60 koyundan kan örneği alındı. Bu örnekleri 3 aylık, 9 aylık ve 24 aylık yaşlarında ki Anadolu Merinosu ve Akkaraman ırkı koyunlar oluşturdu. Alınan kan örneklerinden ELISA yöntemi ile ayrı kitler kullanılarak serum leptin, ghrelin ve insülin değerleri ölçüldü. Akkaraman ve Merinos ırkı koyunlarda vücut ağırlıkları kg cinsinden ölçüldü. 3 ay, 9 ay ve 24 aylık yaşlarda Akkaraman ırkında ortalama veriler sırasıyla 42,3 kg, 56,5 kg ve 77,68 kg ölçülürken Merinos ırkında ise 3 ay, 9 ay ve 24 aylık yaşlarda ortalama veriler sırasıyla 35,24 kg, 54,91 kg, 66,14 kg ölçülerek Akkaraman ırkı koyunlar her yaşta canlı ağırlık olarak Merinos ırkı koyunlardan daha fazla ağır gelmişlerdir. Ghrelin değerleri daha ağır ırk olan Akkaraman ırkında 3 aylık yaşta ortalama 180,99 ng/mL ölçülürken Merinos ırkında ise 3 aylık yaşta ortalama daha düşük olarak 124,30 ng/mL çıkmış ve ileri yaş ölçümlerinde her iki gruptada bu seviyelerde düşme gözlemlenmiştir. Karşımıza çıkan sonuçlarda, yağ dokudan sentezlenen Leptin değerleri yağlı kuyruklu bir ırk olan Akkaraman ırkında yağsız kuyruklu Merinos ırkına nazaran daha yüksek çıkmıştır. Akkaraman ırkında 3 aylık yaşta ortalama 122,19 ng/mL olarak ölçülen leptin değeri ise 3 aylık yaştaki Merinos ırkında ortalama 100,91 ng/mL olarak ölçülmüş ve ileri yaş ölçümlerinde Leptin değerleri her iki gruptada yükselmiştir. İnsülin değerleri 3 aylık yaştaki Akkaraman ırkı koyunlarda ortalama 13,49 mIU/L olarak, 3 aylık yaştaki Merinos ırkı koyunlarda ise ortalama 9,66 mIU/L olarak ölçülmüş ve yaş ilerledikçe yapılan ortalama ölçümlerde yükselme gözlenmiştir. Yaşın ve vücut ağırlığının ilerlemesi ile birlikte leptin ve insülinde değerlerinde artış, ghrelin değerlerinde düşüş gözlemlendi. Sonuç olarak, ghrelin, leptin ve insülin hormonlarının yaş, vücut ağırlığı ve yağ kitlesi üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmaların çoğu insanlar üzerinde olup hayvanlar üzerinde ve özellikle ruminantlar üzerinde pek fazla çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma ile birlikte ilk kez yağlı ve yağsız kuyruklu koyunlarda 3 hormonun yaş ve vücut ağırlığı ile ilişkisi incelenmiş oldu.
Feline infeksiyöz peritonitis'li kedilerde pankreatitisin araştırılması
Feline Infeksiyöz Peritonitis'li Kedilerde Böbrek Hasarının Araştırılması Yapılan bu yüksek lisans tez çalışmasında Feline İnfeksiyöz Peritonitis'li (FİP) kedilerde pankreatitisin gelişip gelişmediğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Felin infeksiyöz peritonitis (FİP) mutasyona uğramış Coronavirusların neden olduğu son derece bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Kesin tanı ve tedavideki güçlükler nedeniyle günümüzde hala en tehlikeli viral kedi enfeksiyonları arasında yer almaktadır. Hastalık kedilerde karın, göğüs gibi organlarda sıvı toplanması yanında çeşitli organlarda granulamatöz/pyogranulamatöz lezyonlarla karakterizedir. Felin infeksiyöz peritonitis kedilerde beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, pankreas ve göz gibi organlarda değişik derecelerde hasarlara neden olduğu saptanmıştır. Ancak FİP'li kedilerde yapılan bu çalışmalar ölmüş olan hayvanlarda morfolojik ve histopatolojik düzeydedir. Biyomarkırlar kullanılan organ hasarı, fonksiyon kaybı veya yangıyı belirlemeye yönelik çalışmalar oldukça sınırlı sayıdadır. Mevcut bu çalışmada FİP'li kedileri belirlemek için Nested-PCR testi uygulandı ve Feline Corona Virus (FCoV) pozitif olan 20 FİP'li ve negatif olan 10 klinik olarak sağlıklı kedi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen kedilerin benzer yaş, ırk ve cinsiyetten oluşmasına dikkat edildi. Çalışmaya dahil edilen her bir kediden serum örnekleri alınarak bu örneklerde böbrek, karaciğer ve pankreasa yönelik biyokimyasal analizler yapıldı. Pankreasa yönelik olarak serum örneklerinde kedi spesifik pankreatik lipaz (fPL, Vcheck fPL 2.0, Vcheck V200, USA) ve tripsin benzeri immunreaktivite proteini (fTLI, MyBioSourge ELISA kiti) analizleri yapıldı. Çalışmada FİP'li kedilerin bir kısmında böbrek yetmezliği ile ilgili klinik bulgular ve ikterus bulguları tespit edildi. Yapılan biyokimyasal analizlerde serum albumin/globulin (ALB/GLOB, p<0,01) ve sodyum (Na, p<0,01)) düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunurken, globulin (GLOB, p<0,01), total protein (TP, p<0,01), alkalen fosfataz (ALP, p<0,01), total bilirubin (TBİL, p<0,01), fosfor (P, p<0,001) ve felin tripsin benzeri immunoreaktif protein (fTLI, p<0,01) düzeyleri ise kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Elde edilen klinik bulgular ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler kedilerin bir kısmında böbrek yetmezliği yanında hepatitis/kolangiohepatitisin geliştiğini göstermiştir. Kesim noktası dikkate alındığında FİP'li kedilerin bazılarında fTLI düzeylerinin arttığı ve bunun FİP'li kedilerde belirlenen böbrek, karaciğer, sindirim sistemi ve pankreas yangılarından kaynaklanmış olabileceği söylenebilir. Bununla birlikte kedilerde pankreatik lipaz (fPL) testinin spesifite ve sensitivitesinin yüksek olması nedeniyle iki kedide belirlenmiş olan fPL düzeyindeki artışlar FİP'in kedilerde kolangitis/kolangiohepatitis ile birlikte pankreatitise de neden olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Biyokimya, feline infeksiyöz peritonitis (FİP), Kedi, pankreatitis, felin pankreatik lipaz (fPL), felin tripsin benzeri immunoreaktif protein (fTLI).
Burdur ilinde buzağılarda pasif transfer yetmezliği ve neonatal dönem hastalıkları arasındaki ilişkiler
Buzağılar neonatal dönemde enfeksiyonlara karşı açık olup kolayca bakteriyel, viral ve paraziter etkenlerce enfekte edilebilirler. Bu çalışma doğumdan sonra buzağıların yeterli pasif bağışıklığa ulaşıp ulaşmadığını tespit etmek ve neonatal dönem boyunca herhangi bir hastalığa yakalanıp yakalanmadığını belirlemek amacı ile yapıldı Çalışmada Burdur merkez ve köylerinde belirlenen farklı cinsten 50 adet neonetal buzağı kullanıldı. Doğum öncesi 50 inek E-ıslah programından belirlendi. Doğumdan 48 saat sonra buzağılardan kan alındı. Elde edilen serumlar, TP (Total protein), GGT (gammaglutamil transferaz) ve immunglobulin G (IgG) değerleri incelendi. Bu değerler arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Buzağılar neonatal dönem boyunca gözlendi ve bu dönemde herhangi bir hastalık geçirip geçirmediği kaydedildi. Sonuç olarak 50 buzağının 18 tanesinde (%36) E. coli, 6 tanesinde (%33.3) Cryptosporidiozis, 1 tanesinde Rota virüs (%5.5) ve 1 tanesinde Corana virüs (%5.5) etkeni tespit edildi. Bu buzağılardan 1 tanesi öldü. Elisa testimizin sonuçlarında tüm buzağılarımızın pasif immun transfere ulaşmış olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: PTY (Pasif transfer yetmezliği), IgG (immunglobulin G), TP (Total protein), GGT (Gamma Glutamil Transferaz)
Feline infeksiyöz peritonitli kedilerde adenozin deaminaz ve C reaktif proteinin diagnoztik önemi
Bu çalışmada feline infeksiyöz peritonitis'li (FİP) kedilerde serum adenozin deaminaz (ADA-1) ve C reaktif protein (CRP) düzeyleri, hematolojik ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler belirlenerek FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunun tespiti, akut faz yanıtın belirlenmesi ve olası organ yetmezliklerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışma ile FİP'li kedilerde ilk defa ölçülmüş olan ADA-1 ve CRP düzeylerinin FİP'li kedilerde diyagnostik öneminin belirlenmesi hedeflenmiştir. FİP infeksiyonu özellikle immun sistemi zayıf çok genç ve çok yaşlı kedilerde daha çok görülmekte olup hasta kedilerin teşhisi de oldukça güçtür. Sağlıklı veya hastalığı atlatan kedilerin büyük bir çoğunluğu taşıyıcı olmakta ve diğer kedilere hastalığı sürekli bulaştırmaktadır. Aynı zamanda coronavirusların güçlü mutasyon yeteneği nedeniyle virüsü taşıyan kedilerde immun sistemleri zayıfladığı durumlarda şiddetli ve öldürücü olan FİP enfeksiyonu gelişebilmektedir. Bu kedilerde hücresel immun yanıt daha önemli olup humoral yanıtın yüksek olduğu kedilerde FİP enfeksiyonunu daha kolay geliştiği ileri sürülmüştür. Dolayısı ile FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunu ortaya çıkaracak ve hastalığın teşhisine yönelik prognostik indikatötlerle ilgili çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu amaçla, çalışmada FİP şüpheli ve klinik olarak sağlıklı kedilere hızlı test kitlerinden felin coronavirus (FCoV) antikor ve antijen, felin immunodeficiency (FİV) antikor ve feline leukoma virüs (FLeV) antijen hızlı test kitleri uygulanmıştır. Testler sonucunda, sadece FCoV antikor veya antijen pozitif olan 20 adet kedi ile klinik olarak sağlıklı ve bütün test kitlerinde negatif olan 10 adet sağlıklı kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca FİP'li kediler klinik bulgular, radyografi ve nekropsi bulgularına göre kuru form (n=10) ve yaş form (n=10) FİP'li olarak gruplandırılmıştır. Bu kedilerden K3EDTA'lı ve aktivatör jelli antikogulantsız tüplere kan alınarak K3EDTA'lı kanlarla hematolojik analizler yapılırken antikougulansız kan örneklerinden elde edilen serumlar ile biyokimyasal analizler yapılmıştır. Ayrıca kuru formdaki kedilerin serum örneklerinde ve yaş form FİP'li kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde ADA-1 ve CRP düzeyleri kedi spesifik ELISA ile belirlenmiştir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FİP'li kedilerde lökopeni (p<0,001), granulositozis (p<0,001), monositozis (p<0,001), lenfositopeni (p<0,001) ve eritrositopeni (p<0,001) belirlenmiştir. Lökositozis, granülosit ve monosit artışı kaynaklı olup ayrıca bu hayvanlarda orta düzeyde anemi belirlenmiştir. Biyokimyasal analizler sonucunda ise FİP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,01), ALP (p<0,01); TP (p<0,01), globulin (p<0,01) düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde yüksek bulunurken FİP'li kedilerin albümin (p<0,01) ve A/G oranları (p<0,01) ise önemli düzeyde düşük bulundu. Kuru formda bulunan kedilerin TP ve G değerleri yaş formda bulunan kedilere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). FİP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001) ve CRP (p<0,001) düzeyleri kontrol grubunda yer alan kedilerin değerlerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Yaş formda yer alan kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde yüksek düzeyde ADA-1 ve CRP tespit edilmiş olup bu iki parametrenin hem serum hem de efüzyon düzeylerindeki artışta pozitif korelasyon belirlendi. Yapılan çalışmada FİP'li kedilerin bir kısmında analiz edilen xi parametrelerde önemli değişimler olurken bir kısmında ise sağlıklı kedilere benzer değerler elde edilmiştir. Bunun muhtemel nedenleri kedilerin farklı yaş grubunda bulunması, hastalık süreç ve şiddetinin farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte FİP'li kedilerde analiz edilen parametrelerde enfeksiyona bağlı olarak değişim olabileceği gibi, bu kedilerde normal değerlerinde elde edilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, FİP enfeksiyonu kedilerde lenfositopeni, eritrositopeni, granulositozis ve monositozis kaynaklı lökositozis'i de içeren hematolojik değişimlere neden olmaktadır. Ayrıca bu enfeksiyon kedilerde hiperproteinemi, hiperglobinemi ve hipoalbuminemiye neden olarak karaciğer veya böbrek fonksiyonlarını da negatif yönde etkilemektedir. T-lenfosit aktivasyonu ve yangısal durumlarda artan ADA-1 ve pozitif akut faz protein olan CRP düzeylerindeki artış ve buna karşın negatif akut faz protein olan albümin düzeyindeki düşüş FİP'li kedilerde akut faz yanıtın oluştuğunu göstermektedir. ADA-1 düzeyindeki artış FİP'li kedilerde T-lenfosit kaynaklı hücresel immun yanıtın aktif olduğunu göstermektedir. Çalışmada FİP'li kedilerde serum ve peritoneal efüzyon ADA-1 ve CRP düzeylerindeki artışlar ve aralarında tespit edilmiş olan pozitif korelasyon, bu parametrelerin kedilerin FİP enfeksiyonunun tanısında kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.
Kedilerde feline coronavirus (FCOV) enfeksiyonu'nun kalsiyum metabolizması ve adenozin deaminaz (ADA) enzimi üzerine etkisi
AraĢtırmanın amacı FCoV ile enfekte ve FĠP belirtileri gösteren kedilerde enfeksiyonun Ca metabolizmasını nasıl etkilediğinin ve hücresel immun yanıtın yeterliliğinin belirlenmesidir. Ayrıca Ca metabolizmasındaki ve ADA-1 düzeylerindeki değiĢimlerin diagnostik bir öneminin olup olmadığının ortaya çıkarılması da hedeflenmiĢtir. Bunlara ek olarak bazı biyokimyasal ve hematolojik analizlerle enfeksiyonun organ veya sistemler üzerindeki etkisinin ortaya konulması da amaçlanmıĢtır. Birçok hastalık durumunda kalsiyum (Ca) metabolizmasının etkilendiği ve hastalıklara bağlı olarak kan Ca düzeylerinin arttığı belirlenmiĢtir. Özellikle tümoral veya granulomatöz oluĢumlarda, kanser olgularında kan Ca seviyesinin önemli düzeyde arttığı ve bu artıĢın diagnostik öneminin olduğu vurgulanmaktadır. Kedilerde FĠP enfeksiyonunda karaciğer, böbrek gibi birçok organda granulomatöz lezyonlar geliĢmekte olup bu hastalıkta Ca düzeyi ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Adenozin deaminaz (ADA-1) insanlarda ve havanlarda özellikle lenfosit kökenli hücresel immun yanıtın yeterliliğinin ölçülmesinde kullanılmakta olup FĠP'li kedilerde ADA ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Bu nedenle sunulan bu araĢtırmada FĠP'li kedilerde Ca metabolizmasının nasıl etkilendiğinin ortaya konulması ve hücresel immun yanıtın ADA-1 ölçülerek durumunun belirlenmesi araĢtırmanın konusunu oluĢturmaktadır. Ayrıca çalıĢmada karaciğer ve böbrekleri ilgilendiren bazı biyokimyasal analizlerle tam kan sayımları yapılacak ve olası organ yetmezlikleri ortaya konulacaktır. Bu çalıĢmada YaĢam Veteriner Kliniği (Konyaaltı/Antalya) getirilen corona pozitif , FIV ve FeLV negatif non- efüziv ve efüziv form kriterlerinin taĢıyan 20 adet FĠP li kedi ile 10 adet corona, FIV, FeLV negatif sağlıklı kedi çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. 20 kedinin 10 tanesi efuziv 10 tanesi non- efüziv olarak belirlenmiĢtir. Bu hayvanların klinik muayeneleri yapılarak, solunum sayısı, vücut ısısı, kalp frekansı değerleri kayıt altına alındı. Bu hayvanların tam kan sayımları ve bazı biyokimyasal parametreleri analiz edildi. FĠP li kedilerin hücresel immun durumunu belirlemek için ADA-1 düzeyleri ölçüldü. FĠP'li kedilerin sadece solunum sayıları kontrol grubuna göre yüksek bulunmuĢ olup (p<0,01) kalp frekansı ve rektal derecelerinde istatistiksel olarak önemli farklar belirlenememiĢtir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FĠP'li kedilerin total lökosit (WBC) (p<0,01), granulosit (p<0,01) ve monosit (p<0,01) sayılarında kontrol grubuna göre önemli düzeyde artıĢlar belirlendi. Ayrıca FĠP'li kedilerin total eritrosit (p<0,01) ve lenfosit sayıları (p<0,05) ile HGB konsantasyonları (p<0,05) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düĢük olduğu saptandı Biyokimyasal analizler sonucunda FĠP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,05), ALP (p<0,05), TB (p<0,01), TP (p<0,05) ve G (p<0,001) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, A(p<0,05) ve A/G (p<0,001) oranının ise daha düĢük olduğu saptandı. Kuru formda bulunan kedilerin BUN, TP, A, G değerlerinin YaĢ formda bulunan kedilerin değerlerine göre daha yüksek, A/G oranının ise daha düĢük olduğu belirlendi. Yapılan anlizler sonucunda FĠP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001), PTH (p<0,01), PTHrP (p<0,001) ve P (p<0,01) düzeyleri kontrol grubu kedilerin değerlerine göre önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi. Kesim noktaları dikkate alındığında FĠP'li kedilerin %60'ında ADA-1 ve %25'inde PTHrP düzeylerinde artıĢlar belirlenmiĢtir. PTH, kalsitonin ve D3 vitamini artıĢları ise sadece birer kedide belirlenmiĢtir. Bununla birlikte FĠP'li kedilerin kalsitonin ve vitamin D3, Ca seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak herhangi bir fark belirlenemedi. Sonuç olarak FĠP'li kedilerde hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde değiĢimler belirlenmiĢ ve bu değiĢimlerin kuru ve ıslak formu arasında fark göstermediği ortaya konulmuĢtur. FĠP'li kedilerin tanısında ADA-1 ve Ca seviyelerindeki artıĢın tanıda etkili bir parametre kabul edilebilir. Anahtar Kelimeler: Adenozin Deaminaz (ADA), Biyokimya, Calcitrol (1,25 dihydroxyvitamin D3), Feline Coronavirus (FCoV), Hematoloji, Kalsitonin (CT), Kalsiyum (Ca), Kedi, Magnezyum (Mg), Fosfor (P), Paratriod Hormon (PTH), Paratriod hormon related-peptid (PRTrP)
Taze ve dondurulmuş kolostrumla beslenen buzağıların kan serumlarındaki immunoglobulin G, laktoferrin ve çinko değerlerinin araştırılması
Kolostrum tüm memeli hayvanlarda doğumu takiben memeden salgılanan, renk ve bileşim bakımından normal sütle kıyaslandığında oldukça farklılık gösteren sarımtırak renkte ve yoğun bir sıvıdır. Besleyici değerleri daha yüksek olup, normal süte göre daha kolay sindirilebilir. Kolostrum, normal süte kıyasla daha fazla kuru madde, yağ ve yağsız kuru madde, protein ve en önemlisi daha fazla immunoglobulin (Ig) konsantrasyonuna sahiptir. Öyle ki normal inek sütünün kuru madde oranı %12 civarında iken, kolostrumda %22-28 seviyelerine kadar yükselebilmektedir. Kolostrum aynı zamanda, yüksek vitamin ve mineral konsantrasyonuna sahip olmasına rağmen laktoz oranı, normal süte kıyasla daha düşüktür. İmmunoglobulinler gebe hayvanlarda artan östrojen konsantrasyonuna bağlı olarak gebeliğin son beş haftasında kolostrumda toplanmaya başlar. En önemli görevi, nötralizasyon yoluyla patojenleri ve toksinleri etkisiz hale getirmektir. Laktoferrin, transferrin gen ailesinin demir bağlama yeteneğine sahip bir protein ürünüdür. Laktoferrin, polimorfonükleer nötrofillerin sekonder granüllerinin ana bir bileşeni olarak görev yapar ve meme bezindekiler de dahil olmak üzere epitelyal hücreler tarafından üretilir. Çinko, farklı metabolik yollarda 300'den fazla enzimin kofaktörü ve aktivatörü olarak görev alır ve biyolojik olarak önemli bir iz mineral olarak bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı yenidoğan buzağılar için hayatı önem taşıyan kolostrumun dondurularak saklama yöntemiyle içeriğindeki immunoglobulin G, laktoferrin ve çinko konsantrasyonlarının azalma eğilimi gösterip göstermediğini incelemektir. Çalışmada bir gruba taze kolostrum (n=12) bir gruba da dondurulmuş (-20°C) kolostrum (n=12) verilmiş ve 32 saat sonra kan örnekleri toplanmıştır. Elde edinilen sonuçlara göre grup 1 (taze kolostrum) ve grup 2'de (dondurulmuş kolostrum) IgG, laktoferrin ve çinko değerlerinin ilk ölçümlerinde gruplar arasında istatistiksel farklılık bulunmamıştur. Her iki grubunda kendi aralarındaki birinci ve ikinci ölçümleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İki grup arasındaki ikinci ölçümlerde de immunoglobulin G (p=0,996), laktoferrin (p=0,513), çinko (p=0,605) değerleri arasında istatiksel bir farklılık bulunamamıştır. Anahtar kelimeler; Çinko, Dondurma, Kolostrum, Laktoferrin, İmmunoglobulin
Enteritli buzağılarda gastrointestinal motilite belirteçlerinin araştırılması
Bu çalışmada; enteritli buzağılarda ghrelin ve motilin düzeylerinin ortaya konması ve klinik skor parametreleri, enfeksiyöz etkenler, asideminin şiddeti, laktat ve elektrolit düzeyleriyle ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Sığır yetiştiriciliği için neonatal hastalıklar ciddi bir problem teşkil etmekte bu hastalıkların başında da buzağı ishalleri gelmektedir. Sığırlarda gastrointestinal sistem motilitesinin düzenlenmesi henüz tam olarak açıklanamamış ancak, kimyasal kontrolde ghrelin ve motilin gibi bazı hormonların rol oynadığı bildirilmiştir. Buzağı ishallerinde ise gastrointestinal motilitede görevli hormonların değişimleri ve bunların diğer patolojik değişiklikler ile ilişkisi hakkında çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu nedenle, enteritli buzağılarda ghrelin ve motilin hormonlarının değişimlerini inceleyen bu çalışma tasarlandı. Bu araştırmanın materyalini, 1-20 gün yaş aralığında 50 enteritli (ishal skor tablosuna uyan ve hızlı fekal immunokromatografik test uygulanan), 20 sağlıklı olmak üzere toplam 70 buzağı (31 simental, 39 holstein) oluşturdu. Buzağıların klinik muayene ve skorlamaları yapılarak asidemi düzeylerine göre gruplandırıldı. Kan örnekleri, son beslenmesinden 2 saat süre geçen hayvanların tedavisi yapılmadan önce juguler venden alındı. Toplanan kan örneklerine, hemogram, kan gazı ve serum biyokimya ölçümleri ayrıca, bovine spesifik ticari ELİSA kitleri kullanılarak ghrelin ve motilin hormon analizleri yapıldı. Enteritli buzağı grupları ile kontrol grubu buzağıların ghrelin ve motilin hormon düzeyleri karşılaştırıldığında; Şiddetli metabolik asidoza sahip enteritli buzağıların ghrelin düzeylerinin, hem kontrol grubuna (p<0,05) hem de metabolik asidoz bulunmayan buzağılara kıyasla önemli düzeyde yüksek olduğu (p<0,01) belirlendi. Şiddetli metabolik asidoza sahip enteritli buzağıların motilin düzeylerinin, diğer enteritli gruplara göre önemli ölçüde düşük olduğu (p<0,05) saptandı. Tüm enteritli buzağıların ghrelin ve motilin düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla yüksek olduğu ancak, bu yüksekliklerin istatistiksel yönden anlam ifade etmediği bulundu. Sonuç olarak; buzağılarda ishale bağlı şekillenen klinik bulgular ve sıvı-elektrolit bozuklukların kötüye gittikçe ghrelin ve motilin hormonlarındaki değişimlerin önemli düzeyde etkilendiği görüldü. İshalli buzağılarda ghrelin ve motilinin gastrointestinal motilitenin düzenlenmesinde etkili hormonlar olabileceği ortaya konuldu. Çevresel değişkenlerin kontrol edilebildiği deneysel çalışmalara ihtiyaç olduğu tespit edildi.
Simental ırkı değişik yaş grubundaki sığırlarda telomeraz enzimi ve IgG değerlerinin ilişkinin araştırılması
Telomerler, spesifik karakterde olup heterokromatin yapısındadırlar. Ökaryotiklerde lineer kromozomların uç bölgelerinde yer alırlar ve gen kodlamazlar. Hücrelerin yaşlanma ve çoğalma kapasiteleri ile doğrudan bağlantılı olan telomerler kromozom yapısının korunması ve kromozomun stabilitesinin sağlanmasında da yer almaktadırlar. Telomer uzunluğunun muhafaza edilmesi yaşlanmayla görülebilecek hastalıklardan kaçınmak ve hücresel yaşlanmadan sakınmada etkin bir rol üstlenebileceğini akıllara getirmektedir. Telomerlerin boyları her hücre bölünmesinde bir miktar kısalır. Telomer dizilerinin uzatılmasından telomeraz enzimi sorumludur. Immunglobulinler, antikorların moleküler yapısı olarak düşünülebilir. Glikoprotein yapısındadırlar. Ruminantlar plasental yolla gebelik döneminde immunglobulin alamadıklarından solunum ve intestinal mukozalarla alınabilecek hastalık yapıcı etkenlere karşı yeni doğduklarında dirençsiz doğarlar. Yeni doğduklarında aldıkları kolostrumla birlikte lgG de alırlar ve lgG'ler buzağıyı septisemiye karşı dirençli hale getirirken ince bağırsaklardan emilmeyen lgG'ler bölgesel bağışıklık sağlar. IgG, tüm vücut sıvılarında tespit edilebilir, antikorların %75-80'nini oluşturur. Bazı bakteri, virüs ve mantarların hastalık yapma potansiyellerine karşı koyarlar. Yetişkin hayvanlardaki toplam plazma ve serum protein oranlarının hemen hemen %20'sini oluştururlar. Virüs ve bakterilere karşı metabolizmayı koruyan temel yapılardır. Bu çalışmanın amacı yaşın ilerlemesi ile immun sistemde önemli yeri olan IgG ile telomeraz enziminin seviyelerini değerlendirmektir. Araştırma materyalini, Burdur ilinde bulunan çeşitli çiftliklerdeki Simental ırkı 1 günlük buzağı 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 6 aylık buzağı 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 1 yaşında dana 8 adet (4 dişi, 4 erkek), 4 yaşında sığır 12 adet (6 dişi, 6 erkek) ve 6 yaşında 10 adet (5 dişi, 5 erkek) sığır toplam olarak 46 hayvan oluşturdu. Hayvanlardan alınan kan örnekleri santrifüje tabi tutulduktan sonra serumları ayrıldı. Daha sonra uygun ELISA kitleri kullanılarak telomeraz enzim düzeyleri ve IgG düzeyleri ölçülüp karşılaştırıldı.
Obez kedilerin kan serumlarındaki paraoksonaz ve telomeraz enzimleri ile HDL (High density lipoprotein) değerlerinin ölçülmesi ve birbirleriyle olası ilişkilerinin araştırılması
Obezite, vücuttaki yağ oranının metabolik ve fizyolojik fonksiyonlarını bozacak şekilde artışıdır. Günümüzde obezite, evcil kedilerde ciddi bir sağlık sorunu olarak görülmekte ve giderek yaygınlaşmaktadır. Obezitenin, endokrin ve metabolik bozukluklar, hiperadrenokortisizm, hipotirodizm gibi birçok hastalık ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Paraoksonaz tip 1 (PON1), anti-inflamatuar özelliklere sahiptir ve negatif bir akut faz proteinidir. Karaciğerden PON sentezini diyet, yaşam biçimi karaciğer fonksiyonları ve herhangi bir hastalık görülme durumunun etkilediği bildirilmiştir. PON1, kanda HDL'nin (High Density Lipoprotein) farklı bölgelerine bağlantı yaparak taşınmaktadır ve oksidasyona karşı HDL'yi koruyucu özelliği bulunmaktadır. İnsanlarda obezite olgularında kanda PON1 düzeylerinin azaldığı bildirilmiştir. Plazma lipoproteinlerinden biri olan HDL, kolesterolün depolanması, boşaltımı veya yeniden dağıtılması için karaciğere geri taşınmasında rol oynamaktadır. Kediler için HDL başlıca kolestrol taşıyan lipoproteinlerdir. Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzimidir. Telomer uzunluğu stres, obezite, egzersiz eksikliği, kötü beslenme alışkanlıkları sebebiyle daha da kısalmaktadır. Telomeraz enzimi yeterli bulunmadığında telomerler uzatılamaz ve böylece hücre döngüsünün durması, apoptoz veya ölümle sonuçlanacak bir DNA hasarı oluşabilmektedir. Bu çalışmada obez ve obez olmayan kedilerin kan serumlarındaki paraoksonaz, telomeraz enzimleri ve HDL değerleri ölçüldü ve birbiriyle ilişkileri değerlendirildi. Çalışmaya obez (n=15) ve kontrol grubu (n=10) olmak üzere toplam 25 kedi dahil edildi. Kedilerde vücut yağ ölçüm sistemiyle % vücut yağ oranı, %30'un üzerinde olanlar obez (n=15) olarak değerlendirildi, %30'un altında olanlar ise kontrol grubu (n=10) olarak değerlendirilip kan örnekleri toplandı. Her iki grupta olan kedilerde serum paraoksonaz, telomeraz enzim aktiviteleri ve HDL değerleri ölçülerek değerlendirildi. Paraoksonaz enzimi (p<0.001), telomeraz enzimi (p<0.001) ve HDL (p<0.008) değerleri obez ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gösterdi ve obez grupta kontrol grubuna göre düşük saptandı. Sonuç olarak; oksidatif stres parametresi olan ve inflamasyonlarda düştüğü bilinen paraoksonaz ve telomeraz enzimlerinin obez kedilerde de düştüğü görüldü. HDL değerlerinin kontrol grubundan düşük olması da obezite ile birlikte ortaya çıkan hastalıkların olduğunun bir göstergesidir.
Koyunların gebelik toksemisinde güncel metabolik biyobelirteçlerin ve lipid profilinin incelenmesi
Bu çalışmada; koyunların gebelik toksemisinde şekillenen lipid metabolizması değişikliklerinin (LDL, HDL, VLDL ve trigliserid) güncel metabolik (FABP1, FGF21, Asprosin ve PPARα) ve geleneksel (BHBA, NEFA, glikoz, HbA1c, AST, ALT, ALP, GGT, fosfor ve kreatinin) biyobelirteçler kullanarak fizyopatolojik mekanizmanın ortaya koyulması ve metabolik biyobelirteçlerin erken tanı, koruyucu ve tedavi edici protokollerin oluşturulmasına katkı sağlaması amaçlanmıştır. Gebelik toksemisi, sığır, koyun ve keçilerde, gebeliğinin özellikle son dönemlerinde, klinik ve subklinik olarak ortaya çıkan önemli bir metabolik hastalık olup enerji açığının oluşmasına neden olan birçok predispoze faktör sonucunda ketozis tablosu ile kendini göstermektedir. Gebelik toksemisi ile oluşan ketozis hormonal hemostazisi de bozabilmektedir. Bu nedenle, gebelik toksemisine predispoze hayvanlarda insüline direncine yatkınlık oluşabilmektedir. Bu durum, İnsanlarda, Diyabetes Mellitus ve ineklerde ketozise benzerlik göstermektedir. Bu hastalıkların tanı ve tedavilerinde bazı güncel metabolik biyobelirteçler kullanılmaktadır. Yapılan literatür taramasında; koyun gebelik toksemisinde bu metabolik biyobelirteçlerin etki düzeyleri, lipit metabolizması, glikoz ve HbA1c ile ilişkisi hakkında çalışmalara rastlanmamıştır. Bu çalışmada, klinik ve subklinik ketozisli gebe koyunların lipit metabolizması bozukluklarının güncel metabolik biyobelirteçler ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bu araştırmanın materyalini; Bingöl ilindeki bireysel yetiştirilen koyun sürülerinden, gebeliğinin son 2-3 haftasında olan koyunlardan, klinik ketozisli (n:20), subklinik ketozisli (n:30) ve sağlıklı (n:20) olmak üzere toplam (n:70) hayvan oluşturdu. Gruplar, koyunların klinik muayene ve BHBA değerlerine göre düzenlendi. Serum BHBA değeri < =0,8 mmol/L olanlar kontrol grubu, 0,8-3 mmol/L arasında olanlar subklinik grubu, >=3 mmol/L olanlar olanlar klinik grubuna dahil edildi. Gruplardaki tüm koyunların klinik muayene (vücut sıcaklıkları, solunum ve kalp frekansları) bulguları ölçülerek kan numuneleri alındı. Biyokimya ölçümleri için geleneksel parametreler olan; BHBA, HDL, LDL, VLDL, trigliserid, AST, ALT, ALP, GGT, glikoz, fosfor, kreatinin, HbA1c ile metabolik biyobelirteç olan; FABP1, asprosin, FGF21 ve PPARα (koyun spesifik ticari ELİSA kitleri) parametrelerinin serum değerleri gruplara göre karşılaştırıldı. Çalışma sonucunda; BHBA, HbA1c, glikoz, LDL, HDL, trigliserid ve fosfor değerleri için tüm gruplarda anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,001). GGT, ALP, kreatinin, asprosin ve PPARα, FABP1 klinik grubu ile subklinik grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). FGF21, AST, ALT ve VLDL değerleri her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir. Sonuç olarak; koyunların gebelik toksemisinde FABP1, PPARα ve asprosin biyobelirteçlerinin lipit metabolizması ve geleneksel parametreler ile önemli düzeyde anlamlı olduğu tespit edildi. Çalışmada, gebelik toksemisi olan koyunlarda FGF21, FABP1, PPARα ve asprosinin lipit metabolizma bozuklukları ile ilişkili ve ketozis mekanizmasının düzenlenmesinde rol alabilecek biyobelirteçler olabileceği ortaya konuldu. Bu çalışma, bireysel yetiştirilen koyun sürülerinden alınan kan örneklerinden yapıldığı için birçok çevresel değişken (barınak, beslenme, popülasyon yoğunluğu gibi) dikkate alınamamıştır. Bu nedenle, çevresel değişkenlerin kontrol edilebildiği deneysel çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Leishmaniosis'li köpeklerde C-reaktif protein/albümin oranının değerlendirilmesi
Leishmaniosis, vektör kaynaklı hastalıklar içerisinde yer almaktadır ve Akdeniz bölgesi başta olmak üzere tüm Türkiye'de görülmektedir. Bu hastalığın tamamen vücuttan arındıracak bir tedavisi olmamakla birlikte sağaltım protokolleri hastanın durumuna göre değişiklik göstermektedir. Bu bağlamda hastalığın prognozunu belirlemek önem teşkil etmektedir. Günümüz beşeri ve veteriner tıbbında C-reaktif protein / Albümin oranı çeşitli hastalıklarda prognostik bir belirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışma ile köpeklerde Leishmaniosis hastalığının prognozunun belirlenmesi için CRP/ALB oranının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmasında Leishmaniosis'li 20 köpek ile sağlıklı 10 köpeğin CRP/ALB oranı belirlenmiştir. Elde edilen bulgular ışığında iki grup arasında istatistiki açıdan anlamlı bir fark olduğu (P<0,05) görülmüştür. CRP/ALB oranının köpeklerde Leishmaniosis hastalığı için prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği görülmüştür
2,4-dinitroflorobenzen ile atopik dermatit benzeri lezyon oluşturulan cd1 farelerinde klinoptilolite ve topikal takrolimus etkinliğinin değerlendirilmesi
Atopik dermatit (AD), çok faktörlü bir hastalık sürecidir. "Çevresel alerjenlere karşı immünoglobulin (Ig) E üretimi ile ilişkili, genetik olarak yatkınlık gösteren, inflamatuar ve kaşıntılı alerjik deri hastalığı" olarak tanımlanmaktadır. İndüklenmiş modeller, AD'nin tedavisi için terapötik ajanların değerlendirilmesinde önemli görülmektedir. 2,4-dinitroflorobenzen (DNFB) ile oluşturulan AD modelinde klinoptilolite ile takrolimusun atopik dermatit lezyonları üzerindeki etkilerinin ortaya koymak amaçlandı. Bu amaçla klinoptilolite ve takrolimusun klinik skor, serum TARC ile histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeleri yapıldı. Farelerde, aseton içinde çözdürülmüş 2,4-dinitroflurobenzenin tekrarlanan topikal uygulamasının, deride egzematöz değişiklikleri indüklediği ve kalıcı kaşınmaya neden olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda farelere 5 hafta boyunca haftada 2 kez %0,15 DNFB uygulandı. Sonraki 4 hafta boyunca inflamasyonu korumak için haftada 1 kez %0,15 DNFB uygulandı. Bu 4 hafta boyunca topikal takrolimus krem (%0,1) ve topikal klinoptilolite toz ile tedavi edildi. Klinoptilolite tedavisinin gerek klinik skorların ve gerekse histopatolojik değerlerin normalizasyonunda etkin bulunurken serum TARC seviyelerinin ise değişken olduğu tespit edildi. Sonuç olarak klinoptilolitin antiinflamatuar etkisi takrolimus ile benzerlik göstermiştir.
Burdur il merkezindeki kedilerde toxoplasma gondii seroprevalansı
Toksoplazmozis dünya genelinde yaygın olarak görülen protozoer zoonoz bir hastalıktır. Parazitin insanları enfekte edebiliyor olması ve tüm sıcakkanlı canlılar için endemik olması hastalığın prevalansı açısından büyük önem taşımaktadır. Son konak olan kedinin insan popülasyonları ile yakın temasta olması hastalığın yayılmasında oldukça etkili bir faktördür. Bu çalışma Burdur il merkezinde yaşayan kedilerin Toxoplasma gondii seroprevalansının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yapılan çalışmada 200 ev ve sokak ilişkili kediden serum örnekleri alınmış ve hızlı antikor test kiti ile T. gondii seropozitifliği belirlenmiştir. Test sonuçları doğrultusunda farklı yaş ve cinsiyette evde veya sokak ilişkili olarak barındırılan 200 kediden 11'i T. gondii antikorları yönünden pozitif bulundu. Bu çalışma ülkemizde Burdur ilinde T. gondii açısından daha fazla bilimsel veriye ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Kedi, Seroprevalans, Toxoplasma gondii
Parvoviral enteritisli köpeklerde C-reaktif protein/albümin oranının değerlendirilmesi
Parvoviral enterit, CPV Tip-2 virüsünden kaynaklanan ve yavru köpeklerde yüksek morbidite ve mortaliteye sahip önemli enfeksiyöz hastalıktır. Türkiye dahil olmak üzere tüm dünyada bu hastalıkla savaşılmaktadır. Hastalığa özgü spesifik bir tedavi protokolü olmamakta birlikte hastalığı destekleyici sağaltım uygulamaları yapılmaktadır. Beşerî tıp alanında birçok hastalığın şiddetinin ve prognozun belirlenmesinde kullanılan C-Reaktif protein/albümin oranı günümüzde veteriner hekimlik alanında da yer almaya başlamıştır. Yapılan bu çalışmada parvoviral enteritli köpek prognozunun ve hastlalık şiddetinin belirlenmesine katkı sunması beklenen CRP/ALB oranının belilenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 20 adet parvoviral enteritli ve 10 adet sağlıklı köpek kullanılmıştır. Bu çalışmada bazı hemogram ve biyokimyasl parametrelerle birlikte CRP/ALB oranı da hesaplanmıştır. Elde edilen veriler ışığında parvoviral enteritli köpeklerde CRP/ALB oranının (34,16±3,61) sağlıklı (2,67±0,34) hayvanlara göre yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Parvoviral enteritli köpeklerin CRP/ALB oranının belirlenmesi hastalığın klinik şiddetinin ve prognozun ortaya konması açısından umut vermiştir.
Sistemik inflamatuvar yanıt sendromlu kedilerde prokalsitonin, serum amiloid A, trombomodulin ve D-dimer'ın tanısal öneminin araştırılması
Sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS); mikroorganizma ile kontamine veya kontamine olmayan nedenlerden dolayı canlının hematolojik ve immünolojik yönden verdiği yanıtlar bütünü olarak ifade edilir. Bu çalışma sistemik inflamatuvar yanıt sendromlu kedilerde Prokalsitonin (PCT), Serum Amiloid A (SAA), Trombomodulin (TM) ve D-Dimer (DM) serum düzeylerinin SIRS ve sepsisin tanısındaki önemini ve mortalite ile ilişkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Çalışmada toplam 70 adet kedi kullanıldı. SIRS ve qSOFA kriterlerine göre çalışmaya dahil edilen kediler SIRS (n: 50) grubunu ve sağlıklı olduğu tespit edilen kediler kontrol (n: 20) grubunu oluşturdu. SIRS'li kediler kendi içinde ayrıca ölen ve yaşayan kediler olarak gruplandırıldı. PCT, SAA, TM ve DM analizleri kedi spesifik ticari ELİSA kitleri kullanılarak ölçüldü. SIRS'li kedilerde serum PCT (p<0,01), SAA (p<0,01), TM (p<0,01) ve DM (p<0,01) düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ek olarak PCT (p<0,01), SAA (p<0,01), TM (p<0,01) ve DM (p<0,01) değerleri ölen kedi grubunda kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak önemli ve yüksek düzeyde belirlendi. ROC eğrisi analizinde SAA, TM ve DM ile kıyaslandığında SIRS grubunu belirlemede PCT'nin en yüksek ayırt edici potansiyele (AUC 0,94) sahip olduğu saptandı. PCT, SAA ve TM ile karşılaştırıldığında ölümü tahmin etmede DM'nin en yüksek potansiyele (AUC 0.86) sahip olduğu tespit edildi. Sonuç olarak PCT, SAA, TM ve DM düzeylerinin SIRS'li kedilerde diagnostik amaç ile kullanılabileceği kanısına varıldı. Konu hakkında daha çok sayıda hayvanda ileri düzey yeni çalışmalar yapılması gerektiği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: D-Dimer, Kedi, Prokalsitonin, Sepsis, Serum Amiloid A, SIRS, Trombomodulin.
Obez ve obez olmayan kedilerde leptin ve ghrelin hormonlarının araştırılması
Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesine bağlı olarak metabolik ve fizyolojik fonksiyonlarının bozulmasıdır. Evcil kedilerde giderek yaygınlaşan bir problem olan obezitenin temel tıbbi kaygısı anormal yağ birikimine eşlik eden birçok hastalıkla ilişkili olmasıdır. Obezitenin nedenleri, gelişiminde rol oynayan birçok farklı değişken olduğu için net değildir. Leptin ve ghrelin enerji dengesini ile ilgili iki hormondur. Ghrelin oreksijenik bir hormonken leptin anoreksijenik bir hormondur. Bu iki hormon hakkında hala yeterince bilgi yoktur ve obezite ile bağlantısını araştıran araştırmalar çok azdır. Bu çalışmanın hayvan materyalini klinik olarak sağlıklı rutin kontrollere getirilen fizik muayene ile hemogram ve kan biyokimya sonuçlarına göre sağlıklı olan değişik ırk, yaş ve cinsiyette kedilerden oluşmaktadır. Çalışmada kedilerde vücut yağ ölçüm sistemiyle 20 kedi değ erlendirildi. Vücut yağ oranı, %30'un üzerinde olanlar obez (n=10) olarak değ erlendirildi, %30'un altında olanlar ise kontrol grubu (n=10) olarak değ erlendirilip kan örnekleri toplandı. Her iki gruptaki kedilerden Vena jugularisten antikoagulansız tüplere kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri santrifüje tabi tutulduktan sonra serumları ayrıştırılarak serum analizleri yapılana kadar -20°C de saklandı. Daha sonra ELİSA yöntemi ile leptin ve ghrelin değerleri ölçüldü ve birbiriyle ilişkileri değerlendirildi. Her iki grupta olan kedilerde serum leptin (p=0,05) ve ghrelin p=0,001) değerleri belirlendi ve istatiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlendi. Sonuç olarak obez kedilerde leptin ve ghrelin hormonları önemli rol oynadıkları ve birbirleri ile bağlantılı olduğu saptandı.
Obez köpeklerde insülin direncinin araştırılması
Hazırlanan bu yüksek lisans çalışmasında obez veya fazla kilolu köpeklerde insülin direncinin gelişip gelişmediği araştırılmıştır. Obez köpeklerde daha fazla görülen ,en önemli endokrin sistem hastalıklarından biri de insülin direnci ve buna bağlı gelişen tip-2 diabetus mellitus (T2DM) olgusudur. Yapılan bu çalışmada vücut kondisyon skoru (VKS) çizelgesine göre köpekler ideal kilolu (kontrol, n=10), kilolu veya obez (çalışma grubu, n=20) olmak üzere iki gruba ayrılarak çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca kilolu veya obez olan köpekler kendi aralarında eşit olarak kilolu (n=10) ve obez (n=10) olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm köpeklerden serum örnekleri toplanarak lipid profili ve insülin direnci parametreleri analiz edilmiştir. Lipid profili için serum total kolesterol (total-C), high density lipoprotein kolesterol (HDL-C), Very Low density lipoprotein kolesterol (VLDL-C), trigliserid (Tg) ve glukoz (GLU) düzeyleri biyokimya cihazı kullanılarak ölçüldü. Low density lipoprotein (LDL-C) düzeyi ise total kolesterolden–(HDL-C+Tg/5) formülü kullanılarak hesaplandı. Glukoz metabolizması ile ilgili parametrelerden insülin ve asprosin köpek spesifik ELISA kitleri kullanılarak ölçüldü. Ayrıca köpeklerin serum furuktozamin (FRU) düzeyleri Idexx test kitleri kullanılarak ölçüldü. Köpeklerin açlık glukoz ve insülin değerleri kullanılarak aşağıdaki formül ile HOMA-IR (homeostasis model assessment of insulin resistance), HOMA-β (homeostasis model assessment of β cell function) ve insülin-glukoz oranı (IGR) hesaplandı. HOMA-IR: Açlık glukoz (mg/dl) x Açlık insülin (mU/L) /405. HOMA-β : 20 X Açlık insülin (μIU/ml) / Açlık glukoz (mmol/L) -3,5. IGR : açlık insülin (mU/L)/açlık glukoz (mg/dl). Çalışmada, kilolu obez köpeklerin oluşturduğu grupta yer alan hayvanların total-C (p<0,05), Tg (p<0,01), ASP (p<0,01), İNS (p<0,01), FRU (p<0,001), HOMA-IR (p<0,01), HOMA-β (p<0,01) ve IGR (p<0,01) değerleri kontrol grubunda yer alan köpeklerin değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. Kontrol, kilolu ve obez grubundan elde edilen parametrelerin karşılaştırılmasında ise obez ve kilolu köpeklerin total-C (p<0,01), VLDL-C (p<0,05), LDL-C (p<0,01), HDL-C/LDL-C (p<0,05) değerlerinin obez köpeklerde hem kontrol hem de kilolu köpeklerden daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca hem kilolu hem de obez köpeklerin ASP (p<0,05), İNS (p<0,05), HOMA-β (p<0,05) ve IGR (p<0,05) değerlerinin kontrol grubu değerlerinden daha yüksek olduğu belirlendi. Bunlara ek olarak obez köpeklerin HOMA-IR (p<0,01) ve FRU (p<0,01) değerleri kontrol grubunda yer alan köpeklerin değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca lipid profili ve glikoz metabolizması ile ilgili parametrelerdeki artış, sayı ve oranlarının obez köpeklerde kilolu köpeklere göre daha fazla olduğu saptandı. Ayrıca çalışmada analiz edilen parametreler arasında korelasyon analizleri yapılmış ve Total-C ile HDL-C (p<0,01), VLDL-C (p<0,01) ve LDL-C (p<0,01) arasında, HDL-C ile VLDL-C (p<0,01) arasında, total C/LDL-C ile HDL-C (p<0,01) ve Tg (p<0,01) arasında, İNS ile HOMA-IR (p<0,01), HOMA-β (p<0,01), IGR (p<0,01) arasında, HOMA-IR ile HOMA-β (p<0,01) ve IGR (p<0,01) arasında, HOMA-β ile IGR (p<0,01) arasında yüksek düzeyde pozitif korelasyonlar belirlendi. Ayrıca HDL-C/LDL-C ile total-C (p<0,01) ve HDL-C (p<0,01) arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak obez veya kilolu köpeklerin lipid profili ve glikoz metabolizmasını gösteren parametrelerde önemli değişiklikler olduğu ortaya konulmuştur. Ancak x yapılan cut-off hesaplaması ve parametrelerde artış gösteren köpek sayıları dikkate alındığında tüm obez veya kilolu köpeklerde artışın olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte obez veya kilolu köpeklerin serum ASP, GLU, İNS, FRU, HOMA-IR, HOMA-β ve IGR değerlerinin arttığı ve %75'inde insülin direncinin geliştiği belirlendi. Elde edilen sonuçlar hem lipid profili parametreleri hem de HOMA-IR, HOMA-β ve IGR gibi insülin direnci indeksleri ve ayrıca İNS, FRU ve ASP gibi parametreler arasında yüksek düzeyde belirlenen korelasyonların varlığı bu parametrelerin obez köpeklerde insülin direncinin belirlenmesinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Asprosin, İnsülin direnci, Köpek, Lipid profili, Obezite
Antalya ilinde köpeklerde dirofilariazisin prevalansı
Dirofilariasis, Dirofilaria immitis veya Dirofilaria repens tarafından oluşturulan karnivorlarda özellikle köpekgillerde ciddi kardiyovasküler ve kardiyopulmoner bozukluklara neden olan bir nematod hastalığıdır. Bu paraziter hastalığın bilinen minimum prepatent süresi 6 aydır ve patent süre ise 5 yıldan fazladır. Köpeklerin bu en önemli kardiopulmoner hastalığı zoonozdur ve insanlara naklinde bit, pire, sivrisinek, tabanid ve yakarca gibi artropodlar vektörlük eder. Bu araştırmanın amacı Antalya ilindeki D. immitis kaynaklı Dirofilariazis prevalansının hızlı test kitleri ile teşhisi ve insidansının araştırılmasıdır. Antalya'da bulunan özel bir veteriner kliniğinde 14.10.2022 – 02.04.2023 tarihleri arasında getirilen 100 köpek örnek seçilip kan almadan önce rutin klinik muayeneleri yapılarak kaydedilmiştir. Her yaştaki hayvanları değerlendirebilmek amacıyla muayeneleri yapılan köpeklerin yaşları belirlenip 0- 1 yaş arası, 1- 5 yaş arası, 5-10 yaş arası ve 11+ yaş üstü dört ana gruba ayrılmıştır. Araştırmada Dirofilaria antijenini tespit etmek için, Bionote CHW Ag (Canine Heartworm Antigen) test kiti ile rastgele seçilen 100 adet köpek kullanılmıştır. Floresan Europium komplekslerinden yararlanılarak yapılan test yöntemi ile çalışmada 1(%1) seropozitif 99 (%99) seronegatif sonuç elde edilmiştir. Sonuç olarak; Antalya ilinde D. immitis prevalansının düşük olduğu ve bu çalışmanın sonucunda elde edilen verilerin gelecekte Antalya ilinde ve ilçelerinde yapılacak olan çalışmalarda referans olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Sağlıklı koyunlarda karaciğer, böbrek ve dalağın ultrasonografik görüntülerinde ekojenite karşılaştırılması ve histogram analiziyle değerlendirilmesi
Rutin ultrasonografik incelemede, abdominal organların değerlendirmesinde kalitatif olarak subjektif kriterler kullanılmaktadır. Ancak, hastalıkların teşhisi ve tedavisi için daha güvenilir ve kesin sonuçlara ulaşmak için sonografik görüntüdeki histolojik durumun ölçümü için histogram ile kantitatif analiz gerekmektedir. Veteriner hekimlikte koyunlar için dalak, karaciğer ve renal dokuların kantitatif ekojenite değerlendirmeleri ve kriterleri henüz tam olarak belirlenmemiştir. Bu çalışmada, sağlıklı koyunlardan elde edilecek dalak, karaciğer ve böbrek histogram analizi ile bu organlara ait kantitatif ekojenite farklılıklarının ortaya konulması amaçlamıştır. Araştırma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Tarım, Hayvancılık ve Gıda Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde bulunan 8- 12 ay yaş aralığında 14 adet dişi Merinos ırkı koyun oluşturmaktadır. Sağlıklı koyunlardan alınan ultrason görüntülerinden elde edilen dalak, karaciğer ve böbrek dokularının ekojeniteleri, histogram analiz yöntemiyle kantitatif olarak değerlendirildi. Görüntüleme işlemi 3 gözlemci tarafından yapılmıştır. Dalak, karaciğer ve böbrek görüntülemesi yapılmıştır. Her organdan üçer görüntü olmak üzere 14 hayvandan 126 Koyundan B-mod ultrasonografi görüntülerinin alınması amacıyla karaciğer ve böbrek için sağ lateral yatış pozisyonuna dalak için ise sol lateral yatış pozisyonuna alınmıştır. Histogram analizine göre, en yüksek ekojenite değerine sahip organ dalak olduğu görüldü, bunu takip eden organların ise sırasıyla karaciğer ve böbrek oldu. Dalak, Karaciğer ve böbreğin histogram analizi ortalamaları dalak dokusunda 126±36.6, karaciğer dokusunda 96.5±37 ve renal kortex dokusunda 65±23,4 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, sağlıklı koyunlarda dalak, karaciğer ve böbrek ekojeniteleri arasında kantitatif olarak bir fark olduğu tespit edildi. Organlar arası kantitatif ekojenite farklılıklarının organ patolojilerinin tespitinde kullanılacağı zaman bu farklılıkların dikkate alınması gerektiği görüldü.
Veteriner kliniklerinde biyogüvenlik uygulamalarının değerlendirilmesi
Veteriner hekimlik uygulamalarında biyogüvenlik üzerine gerekli özenin gösterilmemesi büyük bir risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'deki küçük hayvan veteriner hekimleri arasında biyogüvenlik kontrol uygulamaları (BKU) hakkındaki bilgi ve kullanım düzeyini değerlendirmek amaçlanmıştır. 2023 yılında rastgele seçilen Türkiye'de çalışan küçük hayvan veteriner hekimlerinin, önlem bilincini ve zoonotik hastalık risklerine ilişkin algılarını değerlendirmek üzere bir anket Microsoft Forms aracılığı ile elektronik ortamda anonim olarak katılımcılara gönderilmiştir. Katılımcılara yanıtları temelinde Likert ölçeğine göre bir önlem farkındalığı (ÖF) puanı (0 ile 4 arasında) verilmiştir. Daha yüksek verilen puanlar BKU'nın daha sıkı olduğunu ifade etmektedir (asla diyenler 0, her zaman diyenler 4 gibi). Benzer konu ile alakalı olan soru yanıtları kendi aralarında gruplandırılarak bireysel bazda puanlar toplanmıştır. Cinsiyet, yaş, deneyim süresi, hizmet tipi, biyogüvenlik ile alakalı eğitim düzenlenenler/düzenlenmeyenler, yazılı enfeksiyon protokolü olanlar/olmayanlar, ayrı temizlik görevlisi olanlar/olmayanlar, ayrı izolasyon odası olanlar/olmayanlar, ayrı yeme içme alanı ve buzdolabı olanlar/olmayanlar v.b gibi ilişkili özellikler grup grup farklı analizler yapılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler yapılırken IBM SPSS Statistics programından faydalanılarak Bağımsız Örneklem T testi yapılmıştır. Testler uygulanırken Güven Aralığı (GA) %95 olacak şekilde hesaplamalar yapılmıştır. Analizler arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı sig. P değeri (<0,05 veya >0,05) baz alınarak değerlendirilmiştir. Genel olarak, katılımcılar zoonotik hastalık bulaşmasına karşı korunmak için uygun olduğu düşünülen koruyucu davranışlarda bulunmamış veya kişisel koruyucu ekipman (KKE) kullanmamıştır. Yazılı enfeksiyon kontrol politikası olmayan muayenehanelerde çalışan küçük hayvan veteriner hekimlerinin düşük farkındalığa sahip olma olasılığı önemli ölçüde daha yüksektir. Erkek veya kadın bireyler arasında KKE kullanımı dışında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Çalışan personel sayısı 5 kişi< olanlar ve biyogüvenlik ile alakalı eğitim düzenlenmeyen; ayrı bir izolasyon odası bulunmayan; temizlik için görevlendirilmiş ayrı bir personel olmayan işletmelerde çalışanlar küçük hayvan veteriner hekimleri düşük farkındalık ile ilişkilendirilmiştir. Yaş ve deneyim yılı ile ilgili anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuçlar, Türkiye'deki veteriner hekimlerin çoğunun uygun KKE kullanımının farkında olmadığını ve zoonotik hastalık bulaşmasını azaltmaya yardımcı olabilecek uygulamalarda bulunmadığını göstermiştir. BKU hakkında bilgi ve eğitim sağlanması ve yazılı enfeksiyon kontrol politikalarının oluşturulması, veteriner hekimlik uygulamalarında BKU'nın iyileştirilmesi için etkili araçlar olabilir.
Kronik böbrek yetmezliği olan kedilerde bazı anemi parametreleri ile hepsidin düzeyinin ilişkisi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), kedilerde sık görülen bir sağlık sorunudur ve önemli komplikasyonlara yol açabilir. Anemi, kanın yeterli oksijen taşıma kapasitesinin azalmasıyla karakterize olan bir durumdur ve KBY hastası olan kedilerde sıklıkla görülmektedir. Yaşam kalitesini olumsuz etkileyen aneminin mekanizması farklı şekillerde olabilmektedir. Son yıllarda, aneminin KBY ile ilişkisi ve altında yatan mekanizmaları araştıran çalışmalar artmaya başlamıştır. Bu bağlamda hepsidin adlı bir peptitin rolüne yönelik ilgi de artmıştır. Hepsidin, demirin bağırsak emilimi ve vücuttaki depolanmasını kontrol ederek demir metabolizmasında kilit rol oynamaktadır. Bu tezin temel amacı, kronik böbrek yetmezliğinde hepsidinin yerini araştırmak ve anemi parametreleri ile hepsidinin arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Bu çalışmada KBY olan 10 kedi ile sağlıklı 10 kedinin anemi parametreleri ile hepsidin değerleri belirlenmiştir. İki grup arasında hepsidin değeri açısından istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir fark olduğu ortaya konmuştur (p < 0,001). Ayrıca, HBG ve RBC değerleri ile hepsidin değeri arasında da oldukça anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p < 0,001), HCT değeri ile hepsidin değeri arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,004). Elde edilen sonuçlar, kedilerde KBY olgularında hepsidin parametresinin önemini ortaya koymuştur.
Obez kedilerde oksidatif stres ile kalp yetmezliği arasındaki ilişki
Obezite, kedilerde ilerleyen yaşlarda, özellikle kısırlaştırılmış kedilerde yaygın görülen bir beslenme bozukluğudur. Kedi popülasyonunun üçte birini etkilediği tahmin edilmektedir. Obezitenin en büyük sorunlarından biri diğer hastalıklarla ilişkili olmasıdır. Obezite, kediler de insülin direnci, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, topallık ve cilt hastalıkları gibi çeşitli metabolik ve klinik bozukluklara sebep olabilir. Bu nedenle obezite veteriner hekimlikte büyük önem taşır. Oksidatif stres, oksidan ve antioksidanlar arasındaki dengenin oksidan sistem tarafına doğru bozulması, lipid peroksidasyonu ve serbest radikal/reaktif oksijen ürünlerinin ortaya çıkması sonucu organizmada meydana gelen hücresel hasar oluşumudur. Oksidatif strese karşı organizmanın savunma mekanizmaları (antioksidan mekanizmalar) yetersiz kalırsa, hücrelerde oksidatif hasar meydana gelerek fonksiyonlarda aksamalar ortaya çıkar. Pek çok hastalığın patogenezinde kritik bir öneme sahiptir. Bu mekanizma, obezite, yaşlanma süreci ve kardiyovasküler hastalıklar, kanser, sepsis, dejeneratif nörolojik hastalıklar, böbrek yetmezliği, infertilite, kas ve karaciğer hastalıkları gibi birçok hastalığın etiyolojisinden sorumludur. Kedilerde çeşitli kalp rahatsızlıkları ve kalp yetmezlikleri görülebilir. Bunlar hem kalıtsal hem de edinsel sebeplerle ortaya çıkabilir. Edinsel sebeplerden bir tanesi de düzensiz beslenme ve obezitedir. Bu tez çalışmasında obez kedilerde oksidatif stres ve bunula birlikte kalp yetmezliği arasındaki ilişki değerlendirilerek veteriner hekimlik alanında teşhis, tedavi ve korunmada veteriner hekimlere rehber olması amaçlanmaktadır.
Antalya ilinde köpeklerde gözlenen paraziter deri hastalıklarının çeşitliliği ve insidansı
Bu çalışmada, 2016 – 2017 (Grup 1) ve 2022 – 2023 (Grup 2) yılları arasında, Antalya'da özel hayvan hastaneleri, özel klinikler ve barınaklardan temin edilen çeşitli ırk, yaş ve cinsiyetteki köpeklerde ektoparazitlerin insidansı ve sebep olduğu deri hastalıklarının çeşitliliğinin araştırılması amaçlandı. Grup 1'de, dermatolojik problemli toplam 200 köpeğin %71 (142 köpek)'inde kene, %57 (114 köpek)'sinde pire gözlendi. Grup 2'de incelenen toplam 1250 köpeğin %32 (400 köpek)'sinde kene, %68 (850 köpek)'inde ise pire enfestasyonu tespit edildi. Grup 1'de, %36,5 (73 köpek)'inde Demodex canis, %26 (52 köpek)'sında Sarcoptes scabei Grup 2'de incelenen köpeklerin; %40 (500 köpek)'ında Demodex canis, %2 (5 köpek)'sinde ise Sarcoptes scabei identifiye edildi. Grup 1'de, köpeklerin %23,5 (47 köpek)'inde Grup 2'de ise; %49,6 (620 köpek)'sında Kutanöz Leishmaniasis identifiye edildi. Grup 1'de köpeklerden alınan svab örneklerinin %10 (20 köpek)'unda, Grup 2'de ise, %10 (125 köpek)'unda Otodectes cynotis direkt olarak identifiye edildi. Grup 1'de, %2,5 (5 köpek)'inde, Grup 2'de ise %0,08 (1 köpek)'inde Cheyletiella yasguri identifiye edildi. Grup 1'de, %1,5 (3 köpek)'inde, Grup 2'de ise %1,2 (15 köpek)'sinde Trombicula spp. identifiye edildi. İstatistiki sonuçlar incelendiğinde; etkenlerden kene, pire, Sarcoptes scabei, Leishmania infantum ve Trombicula spp. için görülme oranına göre farklar bulundu (p<0,05). Çalışmamızda Grup 1'deki kene, Trombicula spp. ve Sarcoptes scabei enfestasyon oranı Grup 2'den daha yüksek (p<0,001) iken, pire (p=0,001) ve Leishmania infantum önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulunmuştur.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor, potasyum konsantrasyonlarını belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Son yıllarda Veteriner Hekimlikte portatif, hastanın hemen yanında çok kısa sürede sonuç veren sistemler kullanılmaktadır. Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırların kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor, potasyum konsantrasyonlarını belirlemedeki geçerliliğinin araştırılmasının amaçlandığı bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 98 sığır kullanılmıştır. Kan örnekleri tüm sığırların vena jugularis'lerinden bir kanül aracılığıyla lithium heparin içeren tüplere alınmıştır. Alınan kan numunesinin bir kısmı kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarının belirlenmesi için üretici firmanın önerisi doğrultusunda i-STAT'a uygulanmıştır. Elde edilen veriler kaydedilmiştir. Kalan numune derhal santrifüj edilmiştir. Elde edilen plazma örneği bir otoanalizörle kan üre nitrojen, plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarının belirlenmesi için kullanılmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma için eşli t testine, güvenilirlik için Passing Bablok resgresyon, Bland-Altman analizine ve sensitivite-spesifitenin belirlenmesi için de receiver operating characteristics curve'e tabi tutulmuşlardır. Kreatinin için 2 mg/dL, potasyum için 3,9 mmol/L (hipokalemi) ve 5,8 mmol/L (hiperkalemi) plazma konsantrasyonları eşik değerler olarak kabul edilerek i-STAT'ın spesifitesi (öznellik) ve sensitivitesi (nesnellik) belirlenmiştir. Oto analizör ile ölçülen ortalama kan üre nitrojen, plazma kreatinin konsantrasyonları i-STAT ile ölçülenlerden istatistiki olarak daha düşüktü. i-STAT ve oto analizörün ölçtüğü ortalama sodyum konsantrasyonları arasında istatistiki olarak fark bulunmazken, oto analizör ortalama klor ve potasyum konsantrasyonlarını i-STAT'tan istatistiki olarak yüksek ölçmüştür. i-STAT ile oto analizör arasındaki Konkordans korelasyon katsayısı (r); BUN, kreatinin, potasyum, sodyum ve klor için sırasıyla 0.979, 0.987, 0.970, 0.922 ve 0.866 olarak belirlendi. Ortalama hata (oto analizör - i-STAT konsantrasyonu) BUN, kreatinin, potasyum, sodyum ve klor için sırasıyla 1.03, 0.15, -0.20, -0.16 ve -0.87 olarak tespit edildi. i-STAT eşik kreatinin konsantrasyonunda % 100 sensitivite ve % 91,9 spesifiteye sahipti. i-STAT hipokalemiyi belirlemede % 100 sensitivite ve % 91,94 spesifite; hiperkalemiyi belirlemede de % 100 sensitivite ve % 100 spesifite göstermiştir. i-STAT'ın sığırların plazma kreatinin, sodyum, klor ve potasyum konsantrasyonlarını ölçmede güvenilir bir şekilde kullanılabileceği belirlenmiştir. i-STAT'ın BUN ölçümünde ise anlamlı olarak aşırı tahminde bulunduğu ve özellikle yüksek BUN konsantrasyonlarında hatasının arttığı tespit edilmiştir.
Elazığ, Samsun, Sivas, Tokat ve Yozgat illerindeki sığır ve koyunlarda kırım kongo kanamalı ateş virüs enfeksiyonunun seroprevalansının araştırılması
Bu çalışmada, Elazığ, Samsun, Sivas, Tokat ve Yozgat illerindeki sığır ve koyunlarda Kırım Kongo Kanamalı Ateş Virüs (KKKAV) enfeksiyonunun seroprevalansının araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada her ilden 20 sığır ve 20 koyun olacak şekilde toplam100 sığır ve 100 koyun kullanılmıştır.Tüm hayvanların sistematik klinik muayeneleri yapıldıktan sonra, serolojik ve biyokimyasal muayeneler için hayvanların vena jugularislerinden antikoagulantsız vakumlu tüplere kan örnekleri alınmıştırBiyokimyasal analizler otoanalizatörde ticari kitler kullanılarak, serolojik incelemeler ise Capture IgG ELISA yöntemiyle yapılmıştır.İstatistiksel analizler SPSS 11,5 windows programında yapılmıştır. Gruplar arasındaki farkın önemliliği bağımsız iki örnekli t testi ile belirlenmiştir.ELISA analizleri sonucunda, 100 sığırın 17'sinin seropozitif (%17), 83'ünün seronegatif (%83), koyunlarda ise, 100 koyunun 37'si seropozitif (%37), 63'ünün seronegatif (%63) olduğu tespit edilmiştir.Klinik parametrelerde, hem sığır hem de koyunlarda seropozitif gruplardaki hayvanların vücut sıcaklıkları, solunum ve kalp frekansları ve rumen hareketi sayılarının ortalama değerleri ile seronegatif gruptakilerin ortalama değerleri arasında istatistikî olarak farkın önemsiz olduğu (p>0,05) belirlenmiştir.Biyokimyasal parametrelerde ise, hem sığır hem de koyunlarda seropozitif gruplardaki hayvanların serum ALT, AST, GGT ve TBİL düzeylerinin ortalama değerleri ile seronegatif gruptakilerin ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak farkın önemli (p>0,05) olmadığı gözlenmiştir.Sonuç olarak; bu çalışmada KKKAV enfeksiyonunun sığırlardaki seroprevalansı %17, koyunlarda da %37 olarak saptanmıştır. Bununla beraber ülkemizde evcil çiftlik hayvanlarının KKKAV enfeksiyonunun epidemiyolojisinde ve bulaşmasındaki rollerinin araştırılması ile ilgili geniş kapsamlı çalışmaların yapılmasının gerekliliği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sığır, Koyun, KKKAV, ELISA, Seroprevalans
Tropikal theileriozisli sığırlarda hemoliz üzerine araştırmalar
Bu çalışmada tropikal theileriozisli sığırlarda aneminin oluşumunda etkili olan hemolizin tipi ve şiddetinin belirlenmesi amaçlandı.Araştırmada, 10 baş sağlıklı (Grup I: Kontrol grubu) ve 30 baş Theileria annulata ile enfekte olmak üzere toplam 40 baş kültür ırkı ve bunların melezleri olan sığırlar kullanıldı. Hasta hayvanlar aneminin derecesine göre hafif (Grup II), orta (Grup III) ve şiddetli (Grup IV) derecede anemili olmak üzere 3 eşit gruba ayrıldı.Klinik bulgular ve Giemsa boyası ile boyanan kan frotilerinin muayene bulgularına dayanarak theileriozisin tanısı yapıldı. Ayrıca RLB testi ile tür tayini yapılarak etkenin Theileria annulata olduğu teyit edildi.Araştırmada kullanılan tüm hayvanların sistematik olarak klinik muayeneleri yapıldıktan sonra laboratuar muayeneleri için kan (V. jugularis'ten) ve idrar örnekleri alındı.Hematolojik muayenelerden eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, trombosit ve total lökosit sayısı kan sayım cihazı (Sysmex Kx 21-N) kullanılarak, retikülosit sayımı Beckman Coulter Gen-S cihazı yardımıyla ve formül lökosit ise kan frotilerinin mikroskopta incelenmesiyle yapıldı. Biyokimyasal muayenelerden total bilirubin, indirekt bilirubin, AST ve LDH ölçümleri otoanalizatör (Cobas 6000 marka) ile yapıldı. SAA ve haptoglobin analizleri ELISA kitleri (Tridelta LTD, Ireland) ile prosedürlerine uygun olarak yapıldı. İdrarın makroskopik olarak rengi ve kokusu muayene edildikten sonra idrar test şeridiyle (Compur 10) dansisitesi, pH'sı, protein, bilirubin, urobilinojen, keton, glikoz, kan, hemoglobin ve lökosit miktarları kantitatif olarak belirlendi. İdrar sedimenti mikroskopta incelendi. Ayrıca idrar sedimentinin karanlık saha mikroskopta leptospira yönünden muayenesi yapıldı.İstatistiki hesaplamalar SPSS MS Windows Release 13.0 bilgisayar programı kullanılarak, gruplar arası faklılığın istatistiksel önemliliği varyans analizi ve Duncan testine göre yapıldı.Çalışma hayvanlarının klinik muayene bulguları incelendiğinde; kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubundaki hastaların vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketlerinin ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.001 düzeyinde önemli olduğu saptandı. Ayrıca kalp ve solunum frekansları ile rumen hareketleri ortalama değerleri açısından hafif ve orta derecede anemili gruplar ile şiddetli derecede anemi grubu arasındaki farklılıkların önemli (p<0.001) olduğu belirlendi.Çalışmaya alınan hayvanların hematolojik parametreleri incelendiğinde; eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değeri ve trombosit sayısının kontrol grubuna göre hafif derecedeki anemi grubundan şiddetli derecedeki anemi grubuna doğru istatistiki olarak önemli (p<0.001) düzeyde azaldığı belirlendi. Retikülosit sayıları ortalama değerleri açısından gruplar arasında istatistiki açıdan önemli farklılıklar olmasa da, orta ve şiddetli derecede anemi gruplarında artış olduğu tespit edildi. Total lökosit sayısı açısından kontrol grubu ile hafif ve orta derecede anemi grubundaki hastaların ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.05 düzeyinde önemli olmasına rağmen, kontrol ile şiddetli derecede anemi grubu ve anemili üç hasta grup arasında istatistiki olarak önemsiz (p>0.05) değişikliklerin olduğu görüldü. Çalışmada, ortalama lenfosit yüzde oranları açısından kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubu arasında p<0.01 düzeyinde önemli farklılıklar olduğu belirlendi. Ortalama eozinofil yüzde oranları açısından kontrol grubu ile hasta grupları arasında istatistiki olarak önemli (p<0.001) azalmaların olduğu saptandı. Nötrofil, monosit ve bazofil ortalama yüzde oranları açısından gruplar arası farklılıkların önemli olmadığı (p>0.05) belirlendi.Çalışma hayvanlarının biyokimyasal muayene bulguları incelendiğinde; total ve indirekt bilirubin seviyeleri ortalama değerleri açısından, kontrol grubu ile hafif derecede anemi grubu arasındaki farklılığın istatistiki olarak önemsiz (p>0.05) olmasına rağmen, hafif derecede anemi grubundan şiddetli derecedeki anemi grubuna doğru istatistiki olarak önemli (p<0.001) düzeyde arttığı belirlendi. Ortalama AST seviyeleri açısından kontrol ve hafif derecede anemi grupları arasındaki değişikliklerin önemli olmadığı (p>0.05), ancak orta ve şiddetli derecede anemi gruplarındaki ortalama değerlerin kontrol ve hafif derecede anemi grubuna göre önemli (p<0.001) derecede arttığı saptandı. LDH seviyelerinin ortalama değerleri arasındaki farkın kontrol grubundan şiddetli derecede anemi grubuna doğru p<0.001 güven eşiğinde önemli derecede arttığı tespit edildi. Ortalama SAA seviyelerinin kontrol grubu ile hafif, orta ve şiddetli derecede anemi grubundaki hastaların ortalama değerleri arasındaki farklılıkların p<0.001 düzeyinde önemli olmasına rağmen, orta ile şiddetli derecede anemi gruplarındaki hastaların ortalama SAA değerleri arasındaki farklılıkların önemsiz (p>0.05) olduğu belirlendi. Hafif derecede anemi grubundaki hayvanların ortalama haptoglobin düzeylerinin kontrol, orta ve şiddetli derecede anemi gruplarına kıyasla önemli derecede (p<0.001) artmasına rağmen, kontrol ile orta ve şiddetli derecede anemi grupları arasındaki farklılıkların önemsiz (p>0.05) olduğu saptandı.Hastaların hiçbirinde hemoglobinüri görülmemiştir.Sonuç olarak, Theileria annulata'nın neden olduğu tropikal theilerioziste oluşan aneminin patogenezinde rolü olan hemolizin ekstravasküler tipte olduğu ve hastalığın ilerlemesiyle şiddetinin arttığı kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sığır, Theileria annulata, tropikal theileriozis, hemoliz, anemi
Sığırlarda akut inflamasyonun belirlenmesinde serum demir düzeyinin diyagnostik öneminin araştırılması
Sığırların bakteriyel, viral ve paraziter hastalıklarının birçoğu akut inflamasyonla seyretmektedir. Bu hastalıklarda şekillenen inflamasyonun varlığının ve derecesinin saptanması, hastalıkların tanısında, prognozun belirlenmesinde ve tedaviye cevabın değerlendirilmesinde büyük bir öneme sahiptir. İnsanlarda ve bazı hayvan türlerinde, akut inflamasyonun belirlenmesinde kullanılan total ve ayırıcı lökosit sayımları ile akut faz proteinleri analizleri, çeşitli nedenlerden dolayı sığırlarda sınırlı bir kullanım alanına sahiptir. Bu çalışmada, sığırların akut inflamatuvar karakterleri iyi bilinen akut retikülo peritonitis travmatika ve akut mastitis gibi hastalıklarında şekillenen akut inflamasyonun belirlenmesinde, serum demir düzeylerinin duyarlılığının araştırılması amaçlanmıştır.Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne tanı ve tedavileri için getirilen 10 adet akut retikülo peritonitis travmatikalı (RPT Grubu), 10 adet akut mastitisli (Mastitis Grubu) ve çevredeki işletmelerde belirlenen 10 adet sağlıklı (Kontrol Grubu) sığır kullanıldı. Çalışmada kullanılan her hayvandan alınan kan örnekleri ile hematolojik muayeneler, bazı akut faz proteinleri (haptoglobin, serum amiloid A, alfa-1 asit glikoprotein ve fibrinojen) analizleri ve serum demir ölçümü ile diğer bazı biyokimyasal muayeneler yapıldı.Serum demir değeri ortalamaları Kontrol Grubu'nda 149,60 µ/dl, RPT Grubu'nda 33,50 µ/dl, Mastitis Grubu'nda ise 43,70 µ/dl olarak belirlendi. Hem RPT hem de Mastitis Grupları'nda görülen serum demir düzeyindeki azalmalar istatistiksel olarak önemli bulundu.Sonuç olarak, serum demir ölçümlerinin hem akut RPT hem de akut mastitisli sığırlardaki inflamasyonun ortaya konulmasında önemli bir tanı kriteri olabileceği belirlenmiştir. Serum demir analizi, kolay uygulanabilmesi, pahalı olmaması ve bireysel vakaların tanısında kullanılabilmesi nedeniyle inflamatuvar sığır hastalıklarının tanısında geniş bir kullanım alanı bulabilir.
Respiratuvar distres sendrom (RDS)`lu prematüre buzağıların tedavisinde eksojen surfaktan kullanımının etkinliği
Bu çalışmada, respiratuvar distres sendrom (RDS)'lu prematüre buzağılarda eksojen surfaktan kullanımının tedavideki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini sistematik klinik muayeneleri yapılarak tanısı konulan 20 RDS'li prematüre buzağı oluşturmuştur. Surfaktan elde edilmesi amacıyla, yeni kesilmiş sağlıklı genç sığırların akciğer lavaj sıvısı toplanmıştır. Bu sıvının hücresel döküntüleri uzaklaştırıldıktan sonra surfaktanı içeren pelet kısmı elde edilmiştir. Peletin kloroform-metanol ekstraksiyonu ile elde edilen surfaktan ekstraktınm konsantrasyonu kolorimetrik fosfat tayini ile belirlenmiştir. Sığır akciğer surfaktan ekstraktı prematüre buzağılara 100 mg/kg canlı ağırlık dozunda intratrakeal yolla uygulanmıştır. Çalışmadaki hayvanlardan surfaktan uygulamasından önce, surfaktan uygulamasından 2 saat ve 24 saat sonra arteriyal kan örnekleri alınmıştır. Alman kan örneklerinin kan gazlan analiz cihazı ile pH, pO2, pCO2, laktat ve HCO3 değerleri belirlenmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saat sonraki ortalama pH değerinde surfaktan uygulamasından önceki ve surfaktan uygulamasından 2 saat sonraki değerlere göre önemli (p<0,01) bir artış belirlenmiştir. Ortalama pO2 değerlerinde, surfaktan uygulamasından 2 ve 24 saat sonra surfaktan uygulamasından önceki değerlere göre sırasıyla p<0,01 ve p<0,05 güven eşiğinde artışlar tespit edilmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saat sonra, hem surfaktan uygulamasından önceki hem de 2 saat sonraki değerlere kıyasla pCO2 değerlerinde sırasıyla p<0,01 ve p<0,05 güven eşiğinde azalma belirlenmiştir. Surfaktan uygulamasından 24 saatsonra surfaktan uygulamasından önceki ve surfaktan uygulandıktan 2 saat sonraki değerlere kıyasla laktat miktarında önemli bir azalma (p<0,05), HCO3 değerinde ise önemli bir artış (p<0,05) saptanmıştır. Çalışmada kullanılan 20 hastanın 12 tanesinin tedavisinde basan sağlanırken 7 hasta tedavinin 1. günü içerisinde, 1 hasta ise surfaktan uygulamasından 5 gün sonra ölmüştür. Yapılan çalışma neticesinde, RDS'li prematüre buzağılarda eksojen surfaktan tedavisinin başarılı olduğu ortaya konulmuş olup, bu tedavi yönteminin veteriner hekimlikte de yaygın bir uygulama alanı bulmasıyla prematüre doğumlara bağlı olarak şekillenen buzağı ölümlerinin ve dolayısıyla ekonomik kayıpların önemli oranda azalacağı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler; Prematüre, buzağı, surfaktan, respiratuvar distres sendromu (RDS), tedavi