Recently Added Theses
View AllHisterektomiye ilişkin kadın ve eşlerinin bilgi ve düşünceleri
Araştırmanın amacı histerektomiye ilişkin kadın ve eşlerinin bilgi ve düşüncelerini belirlemek, histerektomi ile ilgili danışmanlık yapan sağlık profesyonellerinin kullanacağı danışmanlık rehberlerine bilgi birikimi sağlamaktır. Araştırma Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi ile Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde histerektomi ameliyatı olacak 215 kadın ve 179 eş ile kesitsel olarak Ekim 2016-Nisan 2017 tarihlerinde yapılmıştır. Araştırma verileri, araştırmacı tarafından literatüre göre hazırlanan soru formu ile toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi SPSS 18,0 programında analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Kadınların yaş ortalaması 49,31±7,33, eşlerinin yaş ortalaması ise 52,77±6,24'dir. Kadınların %63,3'ünün eğitim durumunun okuryazar/ilkokul olduğu , %73'ünün çalışmadığı, %39,1'nin en fazla ilçede yaşadığı, %69,3'nün geliri giderine eşit olduğu ve %62,8'nin menopozda olmadığı belirlenmiştir. Eşlerinin %43,6'sının eğitim durumunun okuryazar/ilkokul olduğu, %30,2'si işçi olduğu, %34,6'sının en fazla il ve %34,6'sının köyde yaşadığı saptanmıştır. Kadınların %86'sının, eşlerinin ise %93,3'ünün ameliyat sırasında hangi organların alınacağını, kadınların %66,5'i, eşlerinin %62'si uterusun görevini kısmen bildiği, kadınların %26'sı, eşlerinin %28,5'i ameliyat sonrası ağır işlerden kaçınma süresini bildiği, kadınların %26,5'inin, eşlerin %25,1'nin ameliyat sonrası cinsel ilişkiden kaçınma süresini bildiği görülmüştür. Kadınların %69,8'i, eşlerin %69,3'ü ameliyat hakkında bilgi aldığını, kadınların %76,4'ü, eşlerin %60,5'i alınan bilginin yeterli olduğunu ve kadınların %50,3'ü, eşlerinin %61'i doktordan bilgi aldıklarını ifade etmiştir. Kadınların çoğunluğu için (%30,4) en önemli kadınlık organı olarak uterus, eşlerinin çoğunluğu için ise (%27,5) vajina olduğu belirlenmiştir. Kadınların histerektomiye ilişkin olumlu ve olumsuz düşüncelerinin olduğu saptanmıştır. Yaş grubu daha düşük olan ve geliri giderine eşit/fazla olan kadınların histerektomiye ilişkin bilgilerinin daha iyi olduğu görülmüştür. Eğitim seviyesi yüksek olan, en uzun süre ilde yaşayan ve memur/işçi olan eşlerin histerektomiye ilişkin bilgilere daha çok doğru cevap verdikleri saptanmıştır. Yaş grubu daha küçük olan kadın ve eşleri için cinselliğin daha önemli olduğu fakat eşlerin cinsellik önem ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda histerektomi hakkında kadın ve eşlerinin bilgi ve düşüncelerinin değişiklik gösterdiği görülmüştür. Eşlerin bilgi durumlarının kadınlara oranla az da olsa daha iyi olduğu görülmektedir. Sağlık personellerinin özellikle hastayla daha fazla zaman geçiren hemşirelerin kadın ve eşlerine histerektomiye ilişkin bilgi vermesi, yanlış bilinen bilgilerin düzeltmesi açısından son derece önemlidir. Kadınların histerektomiye ilişkin olumlu düşünceleri daha fazla olsa da olumsuz düşünceleri de azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmüştür. Kadın ve eşlerinin düşünceleri değerlendirilmeli ve olumsuz düşünceleri azaltılmalıdır. Histerektomiye ilişkin bilgi ve düşünceleri inceleyen daha fazla çalışma yapılmalıdır.
Yüksek kalorili diyetle oluşturulan obezitenin öğrenme ve bilişseel fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Obezite tüm toplumlarda çocuklarla beraber erişkinleri de etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin sinir sisteminde, özellikle merkezi sinir sisteminde yaptığı hasar nedeni ile bilişsel fonksiyonları bozduğu bildirilmektedir. Obezite, serebrovasküler patolojiler yanında nörodejeneratif bozukluklara da yol açabilmektedir. İyonotropik glutamat reseptörleri olan NMDA reseptörlerinin öğrenme ve bellek oluşumuna aracılık ettikleri, ayrıca demans ve AH patogeneziyle ilişkilerinin olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma yüksek yağ içerikli diyet ile beslenip obez yapılan sıçanlarda öğrenme ve bilişsel fonksiyonların azalıp azalmadığını araştırmak amacıyla düzenlenmiştir. Biz çalışmamızda obezitenin öğrenme, bilişsel fonksiyonlar ve hipokampus üzerine negatif etkisinin olduğu hipotezini araştırmayı amaçladık. Deneysel uygulama için; çalışmamızda sıçanlar herhangi bir ilaç ilavesi yapılmadan %40‟lık yüksek kalorili diyet ile obez yapıldı. Kontrol grubuna ise standart pellet yem verildi. Obezite grubu; erkek (n=15). Kontrol grubu; erkek (n=10) olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Lee indeksi hesaplaması kullanılarak obez olduğu belirlenen sıçanlar yer bulma öğrenmesinin değerlendirilmesi için Morris su tankında testlere tabi tutuldu. Kontrol ve obez deney grubu sıçanlarda, platformu bulmak için geçirilen toplam süre değerlerinin istatistiksel olarak grup içi ve gruplar arası karşılaştırması yapılıp obezitenin yer bulma öğrenmesi üzerindeki etkisi değerlendirildi. Morris su labirentinde karşılaştırılan hedef kadranı bulma süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Deney bitiminde sıçanlar dekapite edilerek beyin dokularından hipokampüs dokusunda western blot yöntemi ile NMDA reseptör düzeylerine bakıldı. NR2A homojenatlarında kontrol grubu ile obez uygulaması arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. NR2B homojenatlarında ise deney ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmaktadır. Elde ettiğimiz bulgulara göre yüksek kalorili diyet ile beslenen sıçanlarda gelişen obezitenin öğrenme ve bilişsel fonsiyonlarda negatif etki yaptığı gözlemlenmiştir.
Koyunlarda dehidrasyonun bazı serum akut faz protein konsantrasyonlarına etkisi
Çeşitli yangı ve hastalık durumlarında sıvı alımının azalması ve/veya kaybının artması sonucu sıvı açıkları gelişmekte ve dehidrasyon şekillenmektedir. Dehidrasyonun serum AFP konsantrasyonları üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada dehidrasyonun serum AFP konsantrasyonları üzerine etkisinin ortaya konması amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini 20 adet, sağlıklı 6-8 aylık yaşta, her iki cinsiyette koyunlar oluşturdu. Koyunlar randomize 4 eşit gruba (n=5) ayrılarak 7 gün süreyle takip edildi. Araştırma grupları; •Sistemik Yangı (SİSY): Tek doz sağ M. serratus cervisis kası içine 5 ml FCA uygulanarak ad libitum su ve yem verildi. •Dehidrasyon (DEH): Tek doz sağ M.serratus cervisis kası içine 5 ml plasebo %0,9 NaCl uygulandı ve art arda 5 gün su kısıtlanarak ad libitum yem verildi. •Sistemik Yangı + Dehidrasyon (SİSY+DEH): Tek doz sağ M.serratus cervisis kası içine 5 ml FCA uygulanarak sistemik yangı, art arda 5 gün süreyle de su kısıtlanarak dehidrasyon oluşturuldu. Bu süreçte yem ad libitum verildi. •Kontrol (KON): Tek doz M. sağ serratus cervisis kası içine 5 ml plasebo %0,9 NaCl uygulanarak ad libitum su ve yem verildi. Çalışma gruplarındaki koyunların günlük yem tüketimi, vücut ağırlık ölçümleri ve klinik muayeneleri yapılırken, kan örnekleri araştırmanın 0., 1., 3., 5., ve 7. günlerinde alındı. SİSY ve SİSY+DEH gruplarında serum Hp, SAA, Cp ve Fb konsantrasyonlarında anlamlı artışlar belirlendi. DEH grubunda ise yalnızca Hp konsantrasyonunda anlamlı bir artış saptandı. Sonuç olarak; koyunlarda dehidrasyonda serum Hp konsantrasyonunun artması nedeniyle dehidrasyonun tanı ve izlenmesinde bu biyobelirteçten yararlanılabileceği ve elde edilen tüm verilerin gelecekte yapılacak çalışmalarda referans olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.
Akut lenfoblastik lösemide wip1 fosfatazın kemoterapi üzerine etkilerinin araştırılması
PPM1/DWip1 (Protein phosphatase 1D magnesium dependent/wild type p53 induced phosphatase) genotoksik stres üzerine DNA hasarıyla p53'e bağlı olarak indüklenen bir serin/treonin fosfatazdır. Ancak Wip1 fosfataz stres ve doku tipine bağlı olarak E2F, CREB, c-Jun ve NF-κB gibi diğer transkripsiyon faktörleriyle de indüklenebilir. Wip1 fosfataz indüklendiğinde p53, Chk1, Chk2, H2AX, ATM/ATR dahil çok sayıda proteini defosforilasyon yoluyla inaktive ederek stres cevaplarını azaltmakta ve sonuç olarak hücre döngüsü kontrol noktaları, senesens ve apoptoziside engellemektedir. Wip1'in özellikle wt-p53' e sahip insan solid tümörlerinde aşırı ifade edildiği, amplifiye olduğu ve mutasyona uğradığı ve böylece bir onkogen gibi davrandığı bilinmektedir. Wip1'in deregülasyonu solid tümörlerde kötü prognozla da ilişkililendirilmiştir. Ancak hematolojk kanserlerde ve özellikle mt-p53'e sahip olan akut lösemilerde Wip1'in aşırı ifade edildiğinde rolünü ve sonuçlarını gösteren kapsamlı bir çalışma henüz bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışma da Wip1'i aşırı ifade eden ve mt-p53' e sahip olan akut T lenfoblastik lösemi hücre dizisi (Jurkat) kullanılarak Wip1'ın kemoterapi indüklü hücresel stres cevapları üzerine rolü araştırılmıştır. Öncelikle Jurkat hücrelerinde Wip1 fosfatazın aşırı ekspresse olduğu qRT-PCR ve Western blot analizleriyle konfirm edilmiştir. Wst-1 testi ile etoposid ve doxorubicinin metabolik aktivite üzerinde etkilerinin zamana ve doza bağlı olduğu tespit edilmiştir. Jurkat hücrelerinin etoposid ve doxorubicinle 24 saatlik muamelesi sonucunda apoptozise direnç gösterirken 72 saatlik muamele sonucunda apoptozis oranının arttığı Annexin V ve Caspase3/7 aktivasyon testleri ile belirlenmiştir. Benzer şekilde Jurkat hücrelerinin etoposid ve doxorubicinle 72 saatlik inkübasyon sonucunda senesens oranının da oldukça düşük olduğu tesbit edilmiştir. Sonrasında Jurkat hücrelerinde etoposid ve doxorubicine cevaben DNA hasarı cevabının önemli elemanlarının ATM, ATR, Chk1, Chk2 ve H2AX dahil fosforilasyon düzeyleri WB analiziyle test edildiğinde özellikle ATM ve ATR'nin fosforilasyon düzeylerinin çok düşük olduğu tesbit edilmiştir. Takiben Jurkat hücrelerinde RNA interferansı yöntemiyle Wip1 hedeflendiğinde ise etoposid ve doxorubicine cevaben DDR elemanlarının hepsinin ATM, ATR, Chk1, Chk2 ve H2AX dahil fosforilasyon düzeylerinin arttığı görülmüştür. Wip1'in Jurkat hücrelerinde RNA interferansı ile hedeflenmesi sürpriz bir şekilde AnnexinV ve Caspase 3/7 testi ile gösterildiği gibi apoptozis oranını azaltırken SA-β-gal testiyle gösteridiği gibi senesens oranını artırmıştır. Ayrıca Jurkat hücrelerinde Wip1'in knock-down edilmesinin hücre döngüsü tutuklanması üzerinde etkili olmadığı görülmüştür.
Serebral palsili hastalarda ve onlara bakım verenlerde uykuya ilişkin problemlerin araştırılması
Serebral palsili hastalarda ve onlara bakım verenlerde uykuya ilişkin problemlerin araştırılması. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, AYDIN, 2017. Serebral palsili (SP) olgularda, fonksiyon kayıpları, postür, hareket bozuklukları yanı sıra eşlik eden epilepsi, görme, işitme, beslenme ve uyku problemleri hastanın ve hastaya sürekli bakım veren kişilerin yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada amaç, SP tanılı olguların ve onlara bakım verenlerin uyku problemlerini araştırmaktır. Çalışmaya, SP tanılı 2-15 yaş arasındaki 75 olgu ve onlara bakım veren 75 kişi alındı. SP'li olgulara "Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA)", bakım veren kişilere de Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeks (PUKİ) Anketi uygulandı. Çalışmaya alınan olguların 38'i kızdı (%50,7), %24'ü hemiparezi, %28'i diparezi, %42,7'si tetraparezi ve %5,3'ü diskinetik-spastik tip SP olarak değerlendirildi. Olguların, tümünde uyku problemleri, %70,7'sinde epilepsi, %13,3'ünde beslenme problemi, %5,3'ünde psikiyatrik hastalık, %18,7'sinde görme , %4'ünde işitme, %76'sında ortopedik problemler ve %12'sinde kronik akciğer enfeksiyonu mevcuttu. SP'li olgulara ait ÇUAA skoru ortalaması 62,5±6,5 (47-78) idi. Ebeveynlerin %84'ü düşük uyku kalitesine sahipti ve PUKİ skorları ortancası 7 (1-19) idi. Okul öncesi ve ilkokulda öğrenim gören SP'li olgularda uyku problemleri daha fazla idi (p<0,002). Beslenme şekli N/G ve PEG olan olgularda uyku problemleri oral yol ile beslenenlere göre yüksekti (p<0,05). Epilepsisi olan ve antiepileptik kullanan SP'li olgularda uyku problemleri daha yüksekti (p=0,031, p=0,030). SP'li olgulardaki uyku problemlerinin ebeveynlerin uyku kalitesi üzerinde anlamlı olumsuz etkisi yoktu (p>0,05). Ancak yatma zamanı direnci, uyku kaygısı ve parasomnileri olan SP'li olguların, ebeveynlerinin öznel uyku kalitesinin çok kötü olduğu görüldü (p<0,003, p<0,038, p<0,038). Uyku süresi kısa ve parasomnileri olanların ebeveynlerinde daha fazla uyku bozukluğu olduğu saptandı (p<0,010, p< 0,030). Yatma zamanı direnci yüksek olan olguların ebeveynlerinde, uykuya dalma süresi daha uzundu (p<0,016). Parasomnileri olan olguların, ebevenylerinin gündüz işlev bozukluğu daha yüksekti (p<0,048). SP'li olgulardaki, uyku problemlerinin hem kendileri hem de ebeveynlerin uyku kalitesi üzerinde genel olarak olumsuz etkisi bulunmakta, uyku bozuklukları hem çocuk hem de aileler için önemli bir sorun oluşturmaktadır. Çocuk hekimlerinin bunu göz önünde bulundurarak hastayı değerlendirmesinin ve uyku kalitesini etkileyecek sorunları azaltmasının, çocuğun ve de ailenin yaşam kalitesini arttıracağını düşünüyoruz. Anahtar Kelime:Serebral Palsi, Uyku Sorunları,Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeks Anketi
Doksorubisin kardiyotoksisitesinin önlenmesinde deksrazoksan ve silimarin etkinliğinin karşılaştırmalı olarak araştırılması
Antrasiklinler (ANT) grubunda yer alan Doksorubisin (DOKS), pek çok kansere karşı oldukça etkili olmasına rağmen, diğer kanser ilaçları gibi çok sayıda yan etkileri bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında hayatı tehdit etmesi bakımından en önemlisi kardiyotoksik yan etkidir. DOKS'un kardiyotoksik etkilerinin önlenmesi ya da azaltılmasında kullanılan Deksrazoksan (DEKS)'in tıpkı DOKS gibi Topoizomeraz (Top) II enziminin katalitik inhibitörü olması olması nedeniyle, bu ilaçların birlikte kullanılması durumunda DOKS'un kanser hücreleri üzerindeki etkilerinin azalabileceği endişesine neden olmuştur. Bu bakımdan, DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri olan ancak TopII enziminin aktivitesi üzerinde etkisi olmayan yeni ajanlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu nedenle bu çalışmada antioksidan özelliklere sahip Silimarin (SİL)'in DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri DEKS ile karşılaştırmalı olarak araştırıldı. Ayrıca, SİL'in kalbi koruyucu etkisinde TopIIβ enziminin rolü değerlendirildi. Bu amaçla, 45 adet 6-8 haftalık Balb/c ırkı fare rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. Grup I (Kontrol grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara toplamda 6 hafta süren deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere intraperitoneal (ip) yolla serum fizyolojik (SF) uygulandı. Ayrıca, deney süresi boyunca hergün gavajla SF uygulandı. Grup II (DOKS grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulandı. Grup III (DEKS grubu, n= 5): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup IV (DOKS+DEKS grubu, n= 10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten DOKS uygulamalarından 30 dakika önce intraperitoneal yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup V (SİL grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara 6 hafta boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı. Grup VI (DOKS+SİL grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten deney süresi boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı.DOKS grubunda kalp dokusunda karşılaşılan en belirgin histopatolojik değişiklikler; kardiyomiyositlerde sitoplazmik vakuolizasyon, hiyalin nekrozu ve miyositolizis şeklindeydi. Miyokardiyumda diffuz dağılım gösteren bu değişikliklere çoğunlukla sol ventrikulus duvarı ve interventriküler septumda rastlandı. DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusunda karşılaşılan histopatolojik değişikliklerin hem yaygınlığını hem de şiddetini belirgin olarak azalttığı saptandı. TnT ve TnI birincil antikorları ile boyanan kalp kesitleri değerlendirildiğinde; DOKS grubunda hem TnI hem de TnT immunoreaktivisinin oldukça azaldığı ortaya kondu (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının Tn kayıplarını belirgin olarak azalttığı dikkati çekti (p˂0,001). DNA hasarını gösteren γH2Ax ifadesi değerlendirildiğinde; DOKS grubunda kardiyak hücrelerin tamamına yakınında yoğun γH2Ax ifadesi saptandı (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının γH2Ax ifadesini belirgin olarak azalttığı ortaya kondu (p˂0,001). Deney grupları TopIIβ enzim düzeyi bakımından karşılaştırıldığında; DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusu örneklerinde TopIIβ enzim düzeyini belirgin olarak azalttığı görüldü. Bununla birlikte, DEKS grubunda TopIIβ enzim düzeyi SİL grubuna göre daha az idi. Bu sonuçlar, SİL'in kardiyak hücrelerde TopIIβ enziminin ifadesini azaltarak DOKS kardiyotoksisitesine karşı koruyucu etki gösterdiğini düşündürdü.
