
1,377
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Trabzon yöresindeki tatlısu balıklarının taksonomisi ve ekolojik özellikleri üzerine araştırmalar
Bu araştırmada, Trabzon yöresinde yaşayan tatlı su balıklarının taksonomik ve ekolojik özellikleri incelenmiş, mevcut tür ve alttürlerin bölgedeki coğrafik dağılımları ve ekolojileri belirlenmeye çalışılmıştır. Balık örneklerinin toplanmasında, serpme ağı, elektrik şok aleti, fanyalı ağ, kepçe ve olta kullanılmıştır. Toplanan örnekler önce % 4 'lük formalinde ilk tespitleri yapılmış, daha sonra % 70'lik alkolde sürekli muhafazaları sağlanmıştır. Araştırma bölgesinden 1990-1993 yılları arasında 1270 birey toplanmıştır. Toplanan bireylerden 9 familyaya ait 17 tür ve 3 alttür tespit edilmiştir. Bunlardan Lampetra (Eudontomyzon) mariae, Gasterostetîs aculeatus, Atherina boyeri, Cobitis taenia, Cyprinus carpio ve Chodrostoma colchicum araştırma bölgesi için yeni kayıttır. Salmo trutta labrax, Barbus plebejus escherichi, Chalchalburnus chalcoides ve Alburnoides bipunctatus fasciatus araştırma bölgesindeki bütün derelerde yaygın olarak bulunmaktadır. Ayrıca Leuciscus cephalus Yıldızlı deresi, Capoeta tinca Ağasar deresi hariç diğer derelerde mevcuttur. Araştırma bölgesindeki Karadere ve İyidere'nin tür zenginliğinin diğer derelerden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Taksonomik ve Ekolojik özellikler, Tatlı su Balıkları, TRABZON IV
Karadeniz Teknik Üniversitesi Kampüsü'nün doğal çiçekli bitkileri
ÖZET Bu çalışmada, Karadeniz Teknik Üniversitesi Kampusunun doğal çiçekli bitkileri araştırılmıştır. Çalışma 1993-1994 yılları arasında yapılmış olup, bu alanda tesbit edilen taksonlar için familya, cins ve tür düzeylerinde tayin anahtarları hazırlanmıştır. Toplanan örnekler herbaryum tekniklerine göre kurutulmuş ve flora kitaplarından yararlanarak teşhis edilmiştir. Yapılan tesbitler sonucunda 50 familya, 146 cins ve bu cinslere dahil 192 taksonun yayıldığı bulunmuştur. Araştırma alanı A7 karesine dahil olup 19 taksonun bu kare için yeni kayıt olduğu tesbit edilmiştir. Araştırma alanında dağılış gösteren ve en fazla türe sahip olan familyaların; Compositae (27), Legüminosae (20), Labiatae (13), Cruciferae (12), Rosaceae (9), Gramineae (8), Scrophulariaceae (8), Boraginaceae (7) ve Caryophyllaceae (7) şeklinde sıralandığı tesbit edilmiştir. Dar bir alanı kapsayan bu araştırma bölgesinde 191 türün bulunması ve bunlardan 19 tanesinin A7 karesi için yeni kayıt olması bu karede daha ayrıntılı floristik çalışmalara gerek olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler : Flora, Çiçekli Bitkiler, K.T.Ü.
İkizdere ve kollarında yaşayan Salmo trutta labrax (Pallas 1811)'ın bazı büyüme özelliklerinin belirlenmesi
Bu araştırmada İkizdere ve kollarında yaşayan Salmo trutta labrax (PALLAS, 1811) populasyonunun bazı büyüme özellikleri incelenmiştir. İkizdere ve kollarındaki sekiz farklı istasyondan Ekim 1994 - Kasım 1995 tarihleri arasında toplam 172 adet Salmo trutta labrax örneği yakalanmıştır. Yakalanan bireyler 0-5 yaş grupları arasında dağılım göstermektedir. 2. yaş grubu % 35.46 ile populasyonda en çok rastlanan yaş grubudur. Bunu % 30.81 ile 1. yaş, % 22.09 ile 3. yaş, % 5.24ile 4. yaş, % 4.65 ile 0. yaş ve % 1.75 ile 5. yaş grupları izlemektedir. Populasyonu oluşturan balıkların boy-ağırlık, yaş-boy ve yaş-ağırlık ilişkileri, yıllık ve oransal boy artışları ile yıllık ve oransal ağırlık artışları ile kondüsyon faktörü belirlenmiştir. Populasyondan avlanan 172 adet Karadeniz alasının boy-ağırlık ilişkisi, boyca büyüme denklemi ve ağırlıkça büyüme denklemi LogW= - 0.8586 + 2.2122LogL (W=0.1384 L 2"2122) Lt=48.63[1-e-0-1351(t+ 1.4121)] Wt = 746.74[1-e-0-1351 (t + 1.4121)] 2.2122 olarak bulunmuştur. Aynı yaş grubundaki karadeniz alalarının ölçümle elde edilen ortalama boy ve ağırlık değerleri ile hesaplama ile elde edilen ortalama boy ve ağırlık değerleri arasındaki farkların önemli olup olmadığı "t-testi" ile kontrol edilmiş ve aradaki farkların istatistiksel olarak önemsiz olduğu saptanmıştır. Populasyonun ortalama kondisyonu 1.3754 olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler. Tatlısu balıkları,Salmo trutta labrax, büyüme özellikleri
Doğu Karadeniz bölgesinde yayılış gösteren bazı Carex L. subgenus Carex (Cyperaceae) türleri üzerine morfolojik, mikroformolojik ve anatomik çalışmalar
Bu çalışmada, Carex L. (Cyperaceae) cinsinin Carex altcinsine dahil 34 takson morfolojik, mikromorfolojik ve anatomik yönden incelenmiştir. Araştırma alam olarak Doğu Karadeniz Bölgesi (Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Gümüşhane) seçilmiştir. 1992 - 1996 yıllan arasında yapılan arazi çalışmaları ile bu bölgeden toplanan materyaller herbaryum ve fiksasyon örnekleri şeklinde saklanmıştır. Herbaryum ve fiksasyon örnekleri üzerine yapılan morfolojik incelemelerde, bir çok önemli morfolojik karakter belirlenmiş ve bu karakterlere göre gruplar ortaya çıkarılmıştır. Flora kitapları ve bazı özel çalışmalar yardımıyla bu gruplar teşhis edilmiş ve Carex türlerinin tanımlanmasında rol oynayan bazı önemli karakterlerin her bir taksona ait orijinal şekilleri çizilmiştir. Mikromorfolojik çalışmalarda, taksonlann aken epidermis hücrelerinin yüzey özellikleri Taramalı Elektron Mikroskobunda (SEM) incelenerek fotoğrafları çekilmiştir. Mikromorfolojik özellikleri belirlenen taksonların karşılaştırmaları yapılmıştır. Adı geçen 34 Carex taksonundan 32' si ilk kez bu çalışmada mikromorfolojik özellikleri yönünden incelenmiştir. Anatomik çalışmalarda, taksonların gövdelerinden enine, yapraklarından ise enine ve yüzeysel kesitler alınarak daimi preparatlar hazırlanmıştır. Bu preparatlar yardımıyla her bir taksonun anatomik özellikleri belirlenerek karşılaştırmalar yapılmıştır. Anatomik şekiller mikroskoba takılı çizim tüpü ile orijinal olarak çizilmiştir. Carex altcinsine ait 34 taksonun morfolojik, mikromorfolojik ve anatomik olarak incelenmesi sonucunda, tür ayırımında yararlı olan ilave karakterler belirlenerek sistematiği problemli türlerin tanımlan daha belirgin hale getirilmiş, benzer türlerin birbirlerinden kesin olarak ayrılmaları sağlanmış ve yeni bir tür tayin anahtarı hazırlanmıştır. Bazı seksiyon, tür ve alttürler yeniden düzenlenmiştir. Türkiye florası için yeni kayıt olan Carex aequivoca V. Krecz. (Sect. Atratae) türü tanımlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Carex, sistematik, anatomi, morfoloji, mikromorfoloji V
Kabak (Cucurbita pepe l.) ve ayçiçeği (Helianthus annus l.) kotiledonlarının senesensi süresince fotosentetik pigment seviyesi çözünebilir protein miktarı ve peroksidaz aktivitesi üzerine BA'nın etkisi
ÖZET Bu çalışmada, sitokinin grubu hormonlardan olan benziladenin (BA)'in kabak {Cucurbita pepo L.) ve ayçiçeği (Helianthus annuus L.) kotiledonlarmın senesensi süresince fotosentetik pigment seviyesi, çözünebilir protein miktarı ve peroksidaz aktivitesi üzerine olan etkisi incelendi. Bu amaçla kotiledonlann senesensi boyunca fotosentetik pigment miktarlarında, peroksidaz aktivitesinde ve çözünebilir protein miktarında meydana gelen değişiklikler spektrofotometrik olarak tespit edildi. Ayrıca, BA'nın peroksidaz izoenzimleri üzerine olan etkisi poliakrilamid jel elektroforeziyle belirlendi. Kotiledonlarda senesens ilerledikçe peroksidaz aktivitesinin arttığı, fotosentetik pigment ve çözünebilir protein miktarlarının ise azaldığı, belirlendi. Her iki bitkide de kotiledonlann senesensi süresince karotenoidlerin miktarının klorofillerden daha yüksek olduğu, klorofil a'mn ise klorofil b'den daha hızlı parçalandığı kaydedildi. Ayrıca BA uygulanan kotiledonlardaki peroksidaz aktivitesinin ve izoenzim sayısının kontrole göre azaldığı; fotosentetik pigment ve çözünebilir protein miktarlarının ise kontrolden daha fazla olduğu tespit edildi. Elde edilen verilere göre, BA'nın etkisi ile azalan peroksidaz aktivitesinin, sitokininlerin ântisenesens rollerine katkıda bulunan bir mekanizma olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Cucurbita pepo, Helianthus annuus, senesens, benziladenin, peroksidaz V
Karayemiş (Prunus laurocerarus l.) meyvelerinde gelişme ve olgunlaşmaya bağlı olarak bazı organik madde miktarları ile polifenol oksidaz aktivitesindeki değişimlerin arştırılması
ÖZET Bu çalışmada, karayemiş (Prunus laurocerasus L.) meyvelerinde gelişme ve olgunlaşma sürecine bağlı olarak polifenoi oksidaz (PFO) aktivitesindeki ve toplam karbohidrat, çözünebilir protein, fenolik madde ile askorbik asit miktarlanndaki değişimler araştırılmıştır. Bu amaçla, iki karayemiş kültivanna ait meyvelerde PFO aktivitesi ve diğer parametreler spektrofotometrik metodlarla analiz edilmiş ve bu analizlere çiçeklenmeden iki ay sonra başlanarak, meyvelerin tamamen olgunlaşmasına kadar devam edilmiştir. Yapılan tayinlerde, PFO aktivitesi meyve büyümesi ve gelişimi boyunca gittikçe artmış, olgunlaşma safhasında ise aktivite değerinde azalma olmuştur. Ayrıca sözkonusu periyotta toplam karbohidrat ve çözünebilir protein miktarlarının önemli derecede arttığı, C vitamini (askorbik asit) miktarının ise azaldığı kaydedilmiştir. Fenolik madde miktarında da PFO aktivitesine benzer değişimler tespit edilmiştir. Meyvelerde poliakrilamid jel elektroforezi ile 1-2 PFO izoenzimi belirlenmiştir. Karayemiş meyvelerinde gelişme ve olgunlaşma sürecine bağlı olarak PFO erizimrnin özelliklerinin ve meyvenin kimyasal içeriğinin belirlenmesi ile literatüre orjinal katkılar sağlanmıştır. Elde edilen bilgilerin, ileride bu bitkinin kültür formlarının arttırılması ve değerlendirilmesi çalışmalarına ışık tutacağı umulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Prunus laurocerasus, Polifenoi Oksidaz, Gelişme ve Olgunlaşma, Çözünebilir Protein, Fenolik Madde, C Vitamini, Toplam Karbohidrat
Doğu Karadeniz bölgesinde yayılış gösteren Alchemilla L. türlerinin morfolojik ve sitotaksonomik yönden incelenmesi
Bu çalışmada, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yayılış gösteren Alchemilla cinsine ait 50 tür, morfolojik ve karyolojik yönden incelenmiştir. İncelenen türlerin tamamı Alchemilla seksiyonuna dahildir. Bunlar 3 subseksiyon (Chirophyllum Rothm., Heliodrosium Rothm., Calycahthum Rothm.) ve 5 seride (Sericeae Buser, Pubescentes Buser, Vulgares Buser, Elatae Rothm., Catycinae Buser) yer almışlardır. Çalışmada kullanılan materyaller Doğu Karadeniz Bölgesi'nden (Trabzon, Rize, Gümüşhane ve Artvin) 1993-1996 yıllan arasında bitkilerin vejetasyon devrelerinde arazi çalışmaları ile toplanmıştır. Morfolojik incelemeler herbaryum örneklerinden ve kromozom sayıları da stok edilen kök uçlarından yapılmıştır. Bu çalışma sonunda Türkiye Alchemilldlan için yeni bir tür tayin anahtarı hazırlanarak, Türkiye florasına 5 yeni kayıt (A. daghestanica, A. speciosa, A. holotricha, A. smirnovii, A. epipsila) bölge florasına 14 yeni kayıt (A. sericata, A. lithophila, A. monticola, A. compactilis, A. straminea, A. erzincanensis, A. orduensis, A. hor nmüe ileri, A. hirsıttiflora, A. persica A. bursensis, A. ciminensis, A. stricta, A. dura) ilave edilmiştir. Ayrıca kayıtı şüpheli olarak verilen A. oxysepala'nın şüpheli durumu ortadan kaldırılmıştır. İncelenen 50 Alchemilla türünün tamamının somatik kromozomları sayılmıştır. Bunlardan 37 türün kromozom sayımları ilk defa yapılmıştır. Kromozom sayımlarından Alchemilla türlerinin yüksek poliploidi gösterdiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Alchemilla, Türkiye florası, Rosaceae, kromozom sayısı, yeni kayıtlar
Ayder kaplıcasından termofilik bakteri izolasyonu ve teşhisi
ÖZET Bu araştırmada, Ayder (Rize) kaplıcasından alman su ve çamurlu su örneklerinden termofilik bakteri izolasyonları gerçekleştirilerek bunların tür tayinleri yapılmaya çalışıldı. Aynı zamanda, kaplıca suyundaki bakteri sayısı araştırıldı. Kaplıcanın ilk çıktığı yerden alman su örneklerindeki bakteri sayısı membran filtresi metoduna göre tespit edildi. Ayrıca, alman su ve çamurlu su örneklerinden zenginleştirme kültürü yapılmak ve filtreden geçirilmek suretiyle elde edilen numunelerin ekimleri neticesinde oluşan koloniler binoküler mikroskop altında incelendi. İncelemeler sonucunda, beş farklı izolat diğer testlere tabi tutulmak üzere seçildi. Seçilen izolatların morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal ve bazı genetiksel ve kemotaksonomik özellikleri incelendi. Yapılan araştırma sonucunda, kaplıca suyundaki termofilik bakteri sayısının 13 bakteri/ml olduğu ortaya çıkarıldı. Elde edilen izolatların hepsi Gram değişken, aerobik, hareketli ve spor oluşturabilen bakteriler olduğundan Bacillus cinsi içine dahil edildiler. İzolatlar bazı özellikleri bakımından literatürlerde mevcut olan türlerden farklılıklar teşkil ettiklerinden bunların şu ana kadar tanımlanmış bakteri türlerinden olmadıkları tesbit edildi. Ancak tam tür tayinlerinin gerçekleştirilebilmesi için, elde edilen izolatların İ6S rRNA genlerinin dizin analizlerinin yapılması ve DNA'larındaki %G+C içeriğinin belirlenmesi planlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ayder Kaplıcası, Termofilik Bakteri, Bacillus sp. VI
Primula longipes (Primulaceae) bitkisinden elde edilen özütlerin bacilovirusun replikasyonuna etkilerinin araştırılması
Bu araştırmada, Primula longipes Freyn ve Sint bitkisinin kök, gövde ve yapraklarından elde edilen özütlerin Autographa californica nüklear polihedrozis virüsü (AcNPV)'nün replikasyonu üzerindeki etkileri Spodoptera frugiperda-9 (Sf-9) hücre kültüründe araştırıldı. S. frugiperda hücrelerinin AcNPV ile enfeksiyonlarından sonra 5. ve 10. saatlerde bitki özütleri ilave edildi. Ayrıca, virüs ile bitki özütü birlikte karıştırılıp hücrelere hemen ve 28°C'de 10 saat bekletildikten sonra ilave edildi. Bitki özütlerinin virüs replikasyonu üzerindeki etkileri hem mikroskobik olarak hem de üretilen virüs konsantrasyonu bakımından araştırıldı. Kök ve gövde özütleri ile yapılan deneylerden en etkili sonuç enfeksiyondan sonra 5. saatteki özüt uygulanması ile elde edildi. Yaprak özütü ile yapılan deneylerden, baculovirusle birlikte bitki özütü karışımı 28°C'de 10 saat bekletildikten sonra S. frugiperda hücrelerine uygulanan deney en etkili sonucu verdi. Anahtar Kelimeler: Baculovirus, Antiviral, Primula longipes
Fındık kurdu (Balaninus nucum)'nun biyolojisi, bakteriyal florası ve biyolojik mücadele ajanlarının araştırılması
ÖZET Fındık kurdu {Balaninus nucum L., Coleoptera, Curculionidae) dünyada ve Türkiye'de fındığa önemli ölçüde zarar veren bir böcektir. Türkiye'de her yıl yaklaşık %30-40 oranında ekonomik zarar oluşturmaktadır. Fındık kurduna karşı etkin bir biyolojik mücadele ajanı geliştirmek amacıyla düzenlenen bu çalışmada bu böceğin biyolojisinin aydınlatılması, mikrobiyal florasının belirlenmesi ve ayrıca, gerek yeni izole edilen bakterilerin ve gerekse literatürde mevcut olan biyolojik materyallerin böcek üzerindeki zararlı etkilerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bu amaçla, 1995-1996 yıllarında Trabzon yöresinden toplanan ergin ve larvalar laboratuvarda incelenmiştir. Böceğin biyolojik özellikleri, mikrobiyal florası ve çeşitli biyolojik materyallerin bu böceğe karşı olan insektisid etkileri test edilmiştir. Sonuç olarak, dişi ve erkek böceğin kanat uzunlukları (10±0.8 mm ve 9.5±0.3 mm), hortum uzunlukları (6±0.4 mm ve 3.8±0.2 mm), cinsiyet oranı (1/1), yumurta boyutları (0.795±0.14 mm ve 0.525±0.11 mm), larval dönemlere ait baş kapsül genişlikleri (512.5±15 pim, 800±8 pim, 1005±10 pim ve 1295±6 pim), ergin ve larva başına düşen toplam bakteri sayısı (1.41x1ü11 bakteri/ergin ve 1.8xl09 bakteri/larva) tespit edildi. Larvalardan izole edilen 5 bakteriyal izolatın morfolojik, fizyolojik ve biyokimyasal karakterleri belirlendi. Bu özelliklerine göre bakterilerin Bacillus sp., Escherichia sp., Micrococcus sp., Serratia sp. ve Pseudomonas sp. cinslerine ait oldukları tespit edildi. Ayrıca bu izolatlardan olan Serratia sp.'nin B. nucum larvaları üzerinde 3 günlük sürede %100'lük bir ölüm meydana getirdiği belirlendi. Diğer yandan insektisidal etkileri test edilen bazı materyallerin fındık kurdunu öldürücü etkilere sahip oldukları bulundu. 3 günlük sürede B. nucum üzerinde tespit edilen insektisidal etkiler, LdNPV %90, BTS-1 %90, PHE4-ADR %66, PHE4-AR %60, PHE4-AD %60, PHE4-A %56, AcNPV %60 ve HD-1 %70'dir. Anahtar Kelimeler: Fındık Kurdu, Balaninus nucum, Bakteriyal Flora, Biyolojik Kontrol VII
Bazı Lilium L. (Liliaceae) türlerinin karyotip analizleri
ÖZET Liliaceae familyasından olan Lilium L. (zambak) cinsi Ilıman Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da doğal olarak yayılış gösterir. Dünyada yaklaşık olarak 100'ün üzerinde tür ihtiva eder. Türkiye'de 10 takson ile temsil edilmektedir. Bu çalışmada, bu taksonlardan 4 tanesinin karyotip analizleri yapılmıştır. Karyotip analizleri yapılan taksonlar şunlardır: Lilium candidum L., L. martagon L., Lilium ciliatum P.H. Davis ve L. carniolicum subsp. ponticum (C. Koch) Davis & Henderson. Çalışmada kullanılan materyaller, Trabzon (Sürmene) ve Rize (İkizdere)'den 1996-1997 yılları arasında, Haziran ve Temmuz aylarında toplandı. Toplanan örnekler herbaryum teknikleri ile kurutuldu ve soğanları alındı. Her türe ait soğanlar oda sıcaklığında, özel olarak hazırlanan saksılarda çimlendirildi, kök uçları çıkarılarak Feulgen ile boyandı ve daimi preparatlar hazırlandı. Bu preparatlardan her türün kromozom sayısı, morfolojisi, ölçüleri, kol oranı ve sentromerin yeri belirlendi. Bu çalışma sonunda, incelenen bütün taksonların 2n=24 kromozomlu diploid türler oldukları bulundu. Bununla beraber, somatik kromozom sayıları aynı olmasına rağmen, kromozom morfolojilerinin farklı olduğu görüldü. Karyotiplerinin median, submedian, subterminal ve terminal kromozomlardan meydana geldiği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Lilium L., Liliaceae, Karyotip Analizi, Türkiye.
Fuel oil ile kirlenmiş topraklarından bazı Pseudomonas türlerinin izolasyonu ve karakterizasyonu
ÖZET Petrol ve petrol türevi olan polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH)'lar çeşitli yollarla çevreye bulaşan organik çevre kirleticileridir. Bunların çoğu, çevrede uzun süre kalmaları ve birikmeleri sonucu çevre kirlenmesine ve biyolojik dengenin bozulmasına sebep olurlar. Çevrenin polisiklik aromatik hidrokarbonlardan temizlenmesi, uygulamalı mikrobiyoloji açısından oldukça önemlidir. PAH'ları parçalayan bakterilerin belirlenmesi, izolasyonu ve karakterizasyonu çevrenin daha kısa bir sürede temizlenmesi açısından büyük öneme sahiptir. Bu nedenle, bu çalışmada, fuel oil ile kirlenmiş bir sahadan alınan örneklerdeki PAH'ları parçalayan bakterilerin tespit edilmesi, bunlar arasından Pseudomonas cinsine ait olanların belirlenmesi, bunlardan plazmid içerenlerin ayırt edilmesi ve bu plazmidlerin biyolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Farklı özelliklere sahip noktalardan alınan örneklerde toplam 45 farklı bakteriyal izolat tespit edildi. Bunlardan 6 tanesinin Pseudomonas cinsine dahil olduğu ve bu Pseudomonas'lardan da 4 tanesinin fenantren parçalama özelliğine sahip oldukları belirlendi. Bu Pseudomonas izolatlarının morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal, kemotaksonomik ve moleküler karakterleri aydınlatıldı. Fenantren parçalama özelliğine sahip olan izolatların iki tanesinin plazmid içerdikleri tespit edildi. Bu plazmidlerin fenantren parçalamayla olan ilişkileri ve moleküler karakterizasyonları çalışıldı. Anahtar Kelimeler: Polisiklik Aromatik Hidrokarbon, Pseudomonas, Biyodegredasyon VII
Bazı Alchemilla L. türlerinin mukayeseli anatomisi
Bu çalışmada Alchemilla (Rosacace) cinsine dahil 5 tür morfolojik ve anatomik yönden incelenmiştir. Araştırma alanı olarak Trabzon ve Artvin ilinin çevresi seçilmiştir. 1996 yılında yapılan arazi çalışmaları ile bu bölgeden toplanan materyaller herbaryum ve fıksasyon örnekleri şeklinde alınmıştır. Herbaryum örnekleri üzerinde yapılan incelemelerle, birçok önemli morfolojik karakterler belirlenmiştir. Flora kitapları ve bazı özel çalışmalar yardımıyla bu gruplar teşhis edilerek Alchemilla türlerinin tanımlanmasında rol oynayan bazı önemli karakterlerin her bir türe ait orijinal şekilleri çizilmiştir. Anatomik çalışmalarda türlerin gövdelerinden ve yapraklarından enine kesitler alınarak daimi preparatlar hazırlanmıştır. Bu preparatlar yardımıyla her türün anatomik özellikleri belirlenerek karşılaştırmalar yapılmıştır. Anatomik şekiller mikroskoba takılı çizim tüpüyle orijinal olarak çizilmiştir. İncelene türlerin gövde ve yaprak anatomilerinin karşılaştırılmaları sonucunda, türler arasında büyük farklılıkların olmadığı gözlenmiştir. Bununla beraber gövdede iletim demetleri dışında yer alan sklerankima halkasının kalınlığı iletim demetlerinin genişliği ve yapraklardaki demet kını hücrelerinin özellikleri şeklinde bazı farklar tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Alchemilla, Sistematik, Anatomi
Euproctis chrysorrhoea (L.)'nın bakteriyal florasının ve biyolojik mücadele ajanlarının araştırılması
Euproctis chrysorrhoea L. (altın kelebek, Lepidoptera, Lymantriidae) hem Türkiye'de hem de dünyanın diğer ülkelerinde önemli bir bitki zararlısıdır. Şimdiye kadar bu zararlı ile mücadele daha çok kimyasal ilaçlar ile yapılmıştır. Kimyasal ilaçların yan etkilerinin keşfedilmesi, bilim adamlarını daha etkili ve daha güvenli bir mücadele yöntemi geliştirmeye sevk etmiştir. Bu çalışmada, Euproctis chrysorrhoea' ya. karşı etkili bir biyolojik mücadele ajanı geliştirilmesi, bakteriyal florasının belirlenmesi, patojen varlığının araştırılması ve literatürde mevcut olan biyolojik ajanların bu zararlı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Trabzon ve Gümüşhane yöresinde toplanmış Euproctis chrysorrhoea' nın değişik instarlardaki larvaları incelenmiştir. Bu zararlının bakteriyal florası belirlenmiş ve izole edilen bakterilerin ve çeşitli biyolojik materyallerin böcek üzerindeki insektisidal etkileri test edilmiştir. Sonuç olarak bu böcekten, altı bakteri ve bir nematod izole edildi. İzole edilen bakterilerin morfolojik, fizyolojik ve biyokimyasal özellikleri belirlendi. Bu özellikler göz önünde tutularak izole edilen bakteriler Enterobacter, Lactobacillus, Micrococcus ve Bacillus cinslerine dahil edildi. İzole edilen nematodun morfolojik özelliklerine bakılarak Mermithidae familyasına ait olduğu belirlendi. Ayrıca Bacillus cinsine dahil edilen izolatların bu zararlı üzerinde %45, %25 ve %30'luk bir insektisal etkiye sahip oldukları tespit edildi. Test edilen biyolojik ajanların insektisidal etkileri ise, LdNPV ile %70, AcNPV ile %35, HD-1 ile %55, BTS-1 ile %25, pHE4-A ile %5, pHE4-AD ile %5, pHE4-AR ile %5 ve pHE4-ADR ile %10 olarak belirlendi. Anahtar Kelimeler : Euproctis chrysorrhoea, Biyolojik Kontrol, Bakteriyal Flora, Nematod VI
Ctenanthe sp. (Marantaceae) bitkisinin sıcaklık ve kuraklık stresine adaptasyon mekanizmasının fizyolojik ve biyokimyasal seviyede araştırılması
ÖZET Bu çalışmada Ctenanthe sp. (Marantaceae) bitkisinde sıcaklık, kuraklık ve ışık stresinin yaprak katlanma derecesi üzerine etkisi, katlanma sırasında stomaların açılma derecesi, yapraklarda biriken kristallerin stres ile ilişkisi ve bileşimi, stresin indirgen şeker miktarı üzerine etkisi, katlanmış yapraklardaki prolin ve çözünebilir protein miktarı ile protein bantlarındaki değişim araştırıldı. Bu amaçla bitkilerin yaprak katlanma derecelerindeki değişim morfolojik, stomaların açılma derecesi anatomik, kristallerin analizi kromatoğrafik, indirgen şeker, prolin ve çözünebilir protein miktarı ise spektrofotometrik olarak incelendi. Ayrıca stresin protein profili üzerine olan etkisi SDS-Poliakrilamid jel elektroforezi ile belirlendi. Aşın sıcaklık ve kuraklık ile yaprak katlanma derecesinin arttığı, ışık stresinin ancak kuraklık ile birlikte etkili olduğu ve katlanma sırasında stomaların açık kaldığı belirlendi. Yapraklarda su stresi ortadan kalktıktan sonra kristallerin oluştuğu ve bu kristallerin sukroz, glukoz ve fruktozdan oluştuğu kaydedildi. Kontrole göre, katlanmış yapraklarda indirgen şeker ve prolinin miktarı artarken, çözünebilir protein miktarının azaldığı ve protein bantlarının zayıfladığı tespit edildi. Elde edilen verilere göre, bitkide stres etkisini hafifleten iki mekanizmanın birarada bulunduğu belirlendi. Bunlardan biri, stres sakınma mekanizması olan yaprak katlanması ile diğeri stres tolerans mekanizması olan osmotik ayarlamadır. Anahtar Kelimeler : Ctenanthe sp., Yaprak Katlanması, Stres, Stoma, indirgen Şeker, Prolin, Protein
Buğday bitkisinde tuz stresinin yol açtığı hasarların hafifletilmesi üzerine taurinin etkilerinin belirlenmesi
Bu araştırmada buğday (Triticum aestivum Yıldırım) bitkisine taurin uygulamasının tuzluluk stresine karşı bitki direnci üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla Hoagland besiyeri kullanılarak hidrofonik koşullarda 9 gün yetiştirilen buğday fidelerine tek başına ve kombine şekilde 100 mM NaCl, taurin (2 mM ve 4 mM) uygulamaları yapılmıştır. Bu uygulamalardan 96 saat sonra hasat edilen bitkilerin morfolojik, moleküler ve biyokimyasal parametrelerindeki değişimler incelenmiştir. Tuz stresli bitkilerin, kontrole göre kök uzunluğu artmışken gövde uzunluğu azalmıştır. Bu uzunluklar taurin uygulamasıyla belirgin artış göstermiştir. Tuz uygulamasıyla belirgin olarak azalan nispi su içeriği, taurin ile artış göstermiştir. Tuz stresinin total klorofil ve karotenoid içeriklerini azalttığı belirlenmiştir. Tuz uygulaması kontrole göre buğday bitkisinin peroksidaz, askorbat peroksidaz ve glutatyon reduktaz aktivitelerini artırırken, süperoksid dismutaz ve katalaz aktivitesinde azalmaya neden olmuştur. Taurin uygulamaları tuz grubuna göre tüm antioksidan enzim aktivitelerini arttırmıştır. Elde edilen antioksidan enzim aktiviteleri izoenzim sonuçlarıyla desteklenmiştir. Taurin uygulaması, tuz uygulamasına kıyasla hidrojen peroksit içeriği ile malondialdehit seviyesini önemli derecede indirgemiştir. Tuz stresiyle birlikte kök ve gövdenin Na⁺ içeriğinde önemli derecede artış, K⁺/Na⁺ oranında ise ciddi düşüş kaydedilmiştir. Taurin uygulamasıyla tuz grubuna göre gövde K⁺/Na⁺ oranında belirgin artış ölçülmüştür. Bu sonuçlar ışığında, taurin uygulamasının buğday bitkisinin tuz stresine karşı direncini artırmak için K⁺/Na⁺ dengesini sağlamanın yanı sıra antioksidan enzimlerin aktivitesini artırarak oksidatif stresin hafifletilmesinde etkili olduğu söylenebilir.
Deneysel olarak testiküler torsiyon detorsiyon ile indüklenmiş testis dokusu oksidatif hasarının azaltılmasında 6-shogaol' un olası yararlı etkilerinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, deneysel torsiyon detorsiyon (T/D) modeli oluşturulan ratlarda testis dokusu oksidatif hasarının azaltılmasında 6-Shogaol (6-SHO) uygulamasının yararlı etkilerinin olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu amaçla çalışmamızda 18 adet Wistar tip erkek rat tartılarak 3 gruba ayrıldı. Gruplar, sham, T/D ve 6-SHO+T/D olarak planlanmış olup, sham grubu ratlarda skrotal insizyon yapılıp tekrar kapatıldı ve herhangi bir tedavi uygulanmadı. T/D grubunda ise skrotum orta hattan insizyon yapılarak sol testis serbestlenerek saat yönünün tersine 720o burularak skrotum duvarına sabitlendi. 6-SHO+T/D grubunda T/D modeli oluşturuldu ve detorsiyondan 30 dakika önce 20 mg/kg dozda 6-SHO intraperitoneal (i.p) yolla uygulandı. Testis dokularında oksidan ve antioksidan parametrelerin düzeyleri değerlendirildi. Bu çalışmada, T/D grubunda antioksidan kapasite belirgin şekilde azalırken, oksidan düzeylerinin ise anlamlı derecede arttığı gözlendi. Aksine 6-SHO desteğiyle birlikte antioksidan kapasitenin istatistiksel olarak yeniden arttığı ve sham grubu sonuçlarına yaklaştığı buna karşılık oksidan düzeylerinin ise oldukça azaldığı görüldü. Sonuç olarak, 6-SHO tedavisinin ratların testis dokusu oksidatif hasarının hafifletilmesinde yararlı etkiye sahip olduğu görüldü.
Ağrı ili ve çevresinden toplanan çiğ süt örneklerinde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten bakterilerin izolasyonu tanısı ve karakterizasyonu
Beta-laktam antibiyotikleri, yan etkilerinin az olması ve bakteri öldürücü etkilerinden dolayı çağımızda yaygın olarak kullanılan antibiyotik grupları içerisinde yer almaktadır. Genişlemiş spektrumlu beta-laktamazlar (GSBL), mikrobiyolojik olarak oksiimino sefalosporinleri hidrolize edebilen, klavulanik asit tarafından inhibe olabilen enzimler olarak tanımlanmaktadırlar. Beta-laktamazlar ise, beta-laktam grubu antibiyotikleri, hedef bölgesine erişmeden etkisiz hale getirirler. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda hayvansal gıda kaynaklı bakterilerde antimikrobiyal direncin oldukça yüksek seviyede olduğu bildirilmiştir. Antibiyotik dirençli bakterilerin ve dirençli genlerin insanlara hayvansal gıdalardan geçtiği iddia edilmektedir. Özellikle GSBL üreten bakterilerin hayvansal gıdalardaki artan yayılımı gıda güvenliği ve halk sağlığı açısından önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu çalışma kapsamında, Ağrı ili ve çevresinden toplanan süt örneklerinde, beta-laktamaz enzimlerini üretebilen bakterilerin varlığı belirlenmiş, ürettikleri beta-laktamaz tipleri karakterize edilmiştir. GSBL üretme yeteneğine sahip, süt kaynaklı bakterilerin belirlenmesi ve durum tespiti yapılması yöremiz açısından önem arz etmektedir.
Mısır (Zea mays Hido) fideleri üzerinde kadmiyum kaynaklı hasarlara karşı taurinin hafifletici rolünün araştırılması
Bu çalışmada, kadmiyumun (Cd) mısır fidelerinde hasar oluşturucu etkisi üzerine taurinin (T) hafifletici etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bu amaçla hidrofonik sistemde Hogland besiyeri kullanılarak 10 gün boyunca yetiştirilen mısır fidelerine 100 µM Cd uygulanmış ve diğer deney gruplarında ise Cd ye ilave olarak 1 mM T ve 2 mM T uygulamaları yapılmıştır. Uygulamalardan 4 gün sonra fideler hasat edilerek analizler yapılmıştır. Cd stresi altındaki bitkilerde kontrole kıyasla kök ve gövde uzunlukları azalırken T uygulamaları yalnız Cd uygulamasına kıyasla, kök ve gövde uzunluklarını önemli düzeyde artırmıştır. Kadmiyum uygulaması kontrole kıyasla kök kuru ağırlığında önemli artışa neden olmuştur. Cd stresi bitkilerde çözünebilir protein içeriğinde ciddi oranda düşüşe neden olurken T uygulaması Cd grubuna kıyasla protein içeriğinde önemli artış göstermiştir. Cd ve T'nin yalnız ve kombine uygulamaları protein profilinde de gözle görülür farklılıklara yol açmıştır. Kadmiyum stresi mısır fidelerinde klorofil a,b, karotenoid ve toplam klorofil içeriğinde azalmaya neden olurken taurin bu parametrelerde önemli artışlara neden olmuştur. Kontrole kıyasla Cd stresi mısır fidelerinde POD dışındaki SOD, CAT, APX ve GR antioksidan enzim aktivitelerinin yanı sıra glutatyon ve askorbat içeriğinde ciddi düşüşe neden olmuştur. Taurin uygulaması yalnız Cd uygulamasına kıyasla antioksidan enzimerin aktivitesinde ve antioksidan maddelerin içeriğinde artış sağlamıştır. Reaktif oksijen türlerinden H2O2 ve O2•- içeriğinde Cd uygulaması artışa neden olurken taurin uygulaması bu bileşiklerin içeriğini önemli oranda düşürmüştür. Lipid peroksidasyonu seviyeleri Cd uygulaması ile ciddi derecede artarken bu artışlar taurin ilavesiyle engellenebildiği tespit edilmiştir. Taurin uygulaması Cd alınımı ve/veya taşınımını da etkilediği tespit edilmiştir. Tüm bu sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde mısır bitkisinde Cd kaynaklı hasarlara karşı taurinin hafifletici etkisi olduğu ortaya çıkarılmıştır. Taurin bu etkiyi antioksidan metabolizmayı etkilenleştirmesinin yanı sıra Cd alınımını ve/veya bitki içerisinde taşınımını düzenleyerek sağladığı söylenebilir.
Erzurum ili ve çevresinde doğal olarak yetişen Origanum vulgare L. ssp. vulgare' den izole edilen endofitik ve rizosferik bakteri ve fungusların bitki gelişimini teşvik edici özelliklerinin araştırılması
Bu çalışmada, Erzurum ili ve çevresinden tıbbi ve aromatik bir bitki olan Origanum vulgare L. ssp. vulgare kök kısmı ile birlikte toplanmıştır. Yüzey sterilizasyonları yapılan bitkilerin kök, gövde, yaprak kısımlarında gelişim gösteren endofitik ve rizosferik bakteri ve fungusların bitki gelişimini teşvik eden özellikleri (PGP-plant growth promoter) araştırılmıştır. Bitkilerde kolonize olan bakteri ve funguslar izole edilerek saflaştırılmış ve bu izolatlardan bitki gelişimini teşvik edenleri tespit etmek amacıyla bakterilerde azot fiksasyonu, fosfat çözme, siderofor üretme, indol-3-asetik asit (İAA) üretme ve 1-aminosiklopropan-1-karboksilik asit (ACC) deaminaz üretme, funguslar için ise fosfat çözme, siderofor üretme, İAA üretme gibi PGP yeteneklerini test eden konvansiyonel deneyler yapılmıştır. Elde edilen 90 bakteri izolatından konvansiyonel testler sonucunda en üstün yetenek gösteren 18 izolat ve 47 fungus izolatından da en üstün yetenek gösteren 19 izolat seçilmiş ve moleküler tanıları yapılmıştır. Bakterilerde 16S rRNA bölgesi, funguslarda ise ITS PCR bölgesine ait evrensel primerler kullanılarak PCR cihazında çoğaltılmıştır. Elde edilen örneklerin sekans analizleri yapılmış ve NCBI veri tabanında BLAST analizi yapılmıştır. Belirlenen tanılama sonuçları NCBI veri tabanına kaydedilmiştir.
Sakarya ili Soğucak yaylası Collohmannia, Neoliodes ve Oribotritia (Acari: Oribatida) türleri üzerine sistematik araştırmalar
Toprak, bir çok organizmayı barındıran karmaşık bir ekosistemdir. Toprak ekosisteminde yaşayan eklembacaklıların %40' ı akarlardan oluşturmaktadır. Oribatid akarlar orman topraklarında hem birey hem de tür saıysı bakımından en zengin hayvan grubunu oluştururlar. Toprak organik maddesinin parçalanmasına ve ayrışmasına, humus sentezine, mantar ve bakterilerin toprak içerisinde yayılmasına katkıda bulunarak toprağın biyolojik verimliliğinde önemli rol oynarlar. Bazı oibatid türlerinin asit yağmurları, hava kirliliği ve toprağın işlenmesi gibi toprak ekosistemleri üzerinde insan aktivitelerin ekolojik etkisinin göstergeleri biyoindikatörler olarak önemli oldukları bilinmektedir. Bu sebeple ülkemiz oribatid akarlarının biyoçeşitliliğinin belirlenmesi önem arzetmektedir. Oribatid akarların morfolojik tanımları, sırttan ve karından görünümleri ve bacak yapıları esas alınarak yapılmaktadır. Sırt kısmı notogaster ve prodorsum olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Karın kısmı ise genitoanal ve epimeral bölge olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Epimer plaklarının şekli, gental ve anal plakların kıl donanımı ve büyüklükleri, ağız parçalarını içeren kamerostom ve subkapitulumun yapısı ve kıl donanımı sistematik bakımdan öneme sahiptir. Ülkemizdeki oribatid akar biyoçeşitliliğinin ortaya çıkarılmasına yönelik çalışmaların artması gerekmektedir. Türkiye oribatid akar (Acari, Oribatida) faunası yeterince çalışılmamıştır, Dünya çapında bilinen oribatid akar sayısı 11.000'in üzerinde iken bu sayı ülkemizde sadece 250 civarındadır. Bu araştırmanın temel amacı, 1100 metre yüksekliğinde ve Sapanca'ya 17 kilometre uzaklıkta bulunan Soğucak yaylası oribatid akar faunası (Oribotritia, Neoliodes ve Collohmannia cinsleri) hakkında ilk verileri elde etmektir. Yüksek tür yoğunluğu ve çeşitliliğine sahip eski orman alanları, çalılıklar, akarsu kıyılar gibi doğal alanlar diğer toprak faunaları için rezerv teşkil ettiklerinden korunmaları önemlidir. Çok çeşitli bitki örtüsü ile zengin bir biyotopa ve korunmuş alanlara sahip olan Sakarya ili Soğucak yaylasından alınan toprak örnekleri Biyoloji bölümü Akaroloji labaratuvarına getirilerek birleştirilmiş Berlese-Tullgren huni düzeneklerine yerleştirilmiştir. Bir hafta ışık kaynağı altında bekletilen toprak örnekleri içerisindeki Oribotritia, Neoliodes ve Collohmannia cinslerine ait oribatid akarlar düzeneğin alt kısmındaki %70'lik etil alkol içeren toplama şişelerine düştükten sonra Olympus SZX51 tipi stereo mikroskop altında pipet ve iğneyle yardımı ile ayıklanmıştır. Oribatid akarları temizlenmesi ve ağartılması laktik asitte, incelenmesi ise Leica DM 1000 tipi ışık mikroskobunda gerçekleştirlmiştir. Tür teşhisleri Balogh ve Balogh (1992), Weigmann (2006) ve Walter ve ark. (2014)'a göre yapılmıştır. Taksonların morfolojik özelliklerinin incelenmesi için Sakarya Üniversitesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümünde bulunan JEOL JSM 6060 LV taramalı elektron mikroskobu kullanmıştır.Bu tez çalışmasında Soğucak Yaylasından tespit edilen toprak akarı türleri Oribotritia (O.) krivolutskyi, Neoliodes theleproctus ve Collohmannia gigantea'ya ait çeşitli vücut yapılarının ışık mikroskobu incelemeleri ile ölçümler yapılmış, taramalı elektron mikroskobu görüntüleri alınmış, yakın türler ve daha önce ülkemizden kaydedilen türler ile karşılaştırılması yapılmıştır. Sakarya ili Soğucak Yaylası toprak akarları Oribotritia, Neoliodes ve Collohmannia (Acari: Oribatida) cinsleri üzerinde yapılan araştırmalarda: Oribotritia (O.) krivolutskyi Liu, Niedbała et Starý, 2011, Neoliodes theleproctus (Hermann, 1804) ve Collohmannia gigantea Sellnick, 1922 türleri terpit edilmiştir. Tespit edilen türlerin elektron mikroskobu görüntüleri verilmiştir. Yarıkozmopolit bir dağılıma sahip olan Neoliodes theleproctus türü Türkiye'de daha önce Yozgat ilinde Per ve arkadaşları tarafından 2015 yılında kaydedilmiştir. Holarktik zoocoğrafik bölgede yayılış gösteriren Collohmannia gigantea türü ise Türkiye'de daha önce Baran ve Bezci tarafından 2017 yılında Amasya ilinden kaydedilmiştir. Oribotritia (O.) krivolutskyi türü daha önce Liu, Niedbała ve Starý tarafından 2011 yılında Dünyada sadece Kafkasya'dan (Azerbaycan) kaydedilmiştir. Yapılan bu çalışma ile dünya genelinde ikinci olarak Türkiye'den kayıt altına alınmıştır.
Farklı müzik türlerinin bitki gelişimi üzerine etkisi
Bu çalışmada, farklı müzik türlerinin bitki gelişimi üzerine etkileri araştırılmıştır. Araştırmada bitki türü olarak mısır (Zea mays L.) ve fasulye (Phaseolus vulgaris L.) türleri kullanılırken, müzik türleri olarak metal müzik, tekno-rap ve klasik müzik kullanılmıştır. Müzik türleri belirlenirken, hareketli, negatif-agresif ve sakin türde müzik olmasına dikkat edilmiştir. Uygulamada, 40 adet mısır ve 40 adet fasulye tohumu çimlendirildikten sonra dört gruba ayrılmıştır. Her bir müzik grubuna 10 adet mısır ve 10 adet fasulye olacak şekilde, toprak yüzeyine aynı derinlikte, saksılara ekilmiştir. Kontrol grubu aynı şekilde 10 adet mısır ve 10 adet fasulyeden oluşturulmuştur. Uygulama grupları birbirinden etkilenmeyecek şekilde aynı çevre şartlarına sahip ortamlarda ve birbirine uzak mesafelerde konumlandırılmıştır. 21 gün boyunca saat 10:00-14:00 arası müzik uygulaması yapılmıştır. Ses kaynağı, her grupta bulunan 20 saksının yuvarlak olarak daire yapılmasından oluşan çemberin merkezine konulmuş ve dairenin yarıçapı 20 cm olacak şekilde saksılar yerleştirilmiştir. Her gruptaki müzik ses basıncı 85 desibel olarak ayarlanmıştır. Deney süresince, bitki boy ölçümleri, toprak hizasından başlayarak mısırda en uzun yaprak ucuna kadar, fasulyede ise topraktan en yüksekteki yaprağının yaprak dalına bağlandığı yer baz alınarak, haftalık boy ölçümleri yapılmıştır. 21. gün sonunda bitkiler hasat edilerek analizler için uygun ortamda saklanmıştır. Ayrıca boy ölçümlerinde haftalık gelişim oranları da hesaplanmıştır. Bitki boy ölçümlerinin yanında, hasat edilen bitkilerden fotosentetik pigmentler olan klorofil a, klorofil b, toplam klorofil ve karotenoid analizleri yapılmıştır. Bitkilerde müzik etkisini biyokimyasal düzeyde anlamak için, bitki stres markerları olarak bilinen malondialdehit (MDA) seviyesinin yanında, süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim düzeyinin ölçümleri yapılmıştır. Bütün analizlerde kontrol grubu ile uygulama grupları atasında farklılık olup olmadığı istatistik analiz yapılarak belirlenmiştir. Bitki boy ölçümlerinde, her iki bitki için, genel olarak müzik grubuna maruz kalan grupların kontrol gruplarına göre daha uzun olduğu gözlemlenmiştir. Birinci hafta sonunda fasulyelerdeki bu artışlar, bütün uygulama gruplarında istatistik olarak anlamlı bulunmuştur. İkinci hafta sonundaki artışlar anlamlı olmazken, üçüncü hafta sonunda fasulyelerde metal müziğine maruz kalan grup ile mısır bitkisinde klasik müziğe maruz kalan gruptaki boy uzunlukları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Gelişim yüzdelerini karşılaştırmak için 1.-2., 2.-3., 1.-3. haftalardaki boy uzama yüzdeleri hesaplanmıştır. Farklı müzik çeşitlerine maruz bırakılan fasulye bitkilerinden birinci ve ikinci hafta arasında en fazla gelişme kontrol grubunda gözlenirken, ikinci ve üçüncü haftalar arasında metal müziğine maruz bırakılan grupta gözlenmiştir. Üçüncü hafta sonunda birinci haftaya göre en hızlı gelişme yine kontrol grubunda gözlenmiştir. Kontrol grubunu metal grubu izlemiştir. Birinci ve ikinci hafta arasında en düşük oran klasik müzik grubunda gözlenirken, ikinci ve üçüncü haftalar arasında yine klasik müziğine maruz bırakılan grupta gözlenmiştir. Farklı müzik çeşitlerine maruz bırakılan mısır bitkilerinden birinci ve ikinci hafta arasında en fazla yüzdesel olarak gelişme kontrol grubunda olmuştur. Kontrol grubunu takiben klasik müzik, tekno-rap müzik ve metal müzikte büyüme gözlenmiştir. 2. ve 3. haftalar kıyaslandığında ise en fazla büyüme oranı tekno-rap müzik grubu, onu takiben ise metal müzik, klasik müzik ve kontrol grubu takip etmiştir. 1. haftadan 3. haftaya kadar olan uzamalar kıyaslandığında ise en çok boy uzama yüzdesi klasik müzik grubunda ölçülmüştür. Klasik müziği takiben büyüme oranları sırasıyla kontrol grubu, tekno-rap müzik grubu ve metal müzik grubunda ölçülmüştür. Fotosentetik pigment ölçümlerinde bitkilerin klorofil a, klorofil b, toplam klorofil miktarı ve karotenoid miktarlarında kontrol grubuna göre artışlar gözlense de bu artışlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Burada elde edilen değerler bitki boy uzunlukları ile paralellik göstermektedir. Süperoksit dismutaz (SOD) enzim analizinde, fasulye bitkisinde SOD enzim miktarı kontrol grubuna göre tüm müzik gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş göstermiştir. En fazla düşüş metal müzik grubunda gerçekleşmiştir. Mısır bitkisinde ise SOD enzim miktarı, kontrol grubuna göre müzik gruplarında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Katalaz (CAT) enzim analizinde, mısır bitkisinde, klasik müzik grubunda daha fazla olmak üzere, tekno rap grubuyla birlikte anlamlı azalışlar görülmüştür. Fasulyelerde, CAT enzimi açısından, kontrol grubuna göre anlamlı farklılık görülmemiştir. Malondialdehit (MDA) analizlerinde ise fasulye bitkisinde metal müziğe maruz kalan grupta kontrol grubuna göre anlamlı bir azalış gözlenirken, mısır bitkisinde aynı müzik grubunda, tersine anlamlı bir artış tespit edilmiştir. Diğer gruplarda anlamlı farklılıklar gözlenmemiştir. Yapılan bu araştırma sonucunda, müziğin bitki gelişimi üzerine etki ettiği gözlenmiştir. Diğer yandan uygulanan müzik türlerinin, farklı bitkiler üzerinde gelişim dönemlerine bağlı olarak da farklı etkiler gösterdiği belirlenmiştir.
4-T-bütilbenzoik asidin zebra balığı sinir sistemi gelişimi üzerine etkisinin incelenmesi
Çevre kirliliği günümüzde artan bir sorundur. Endüstri, tarım, kentleşme, ulaşım ve turizm dahil olmak üzere insan faaliyetleri nedeniyle birçok farklı kirletici sınıfı çevreye girer. Kirleticilerin toprak, hava ve su ekosisteminde toksik özellikler göstererek, yaşayan canlılara zararlı etkilerde bulunmaktadır. Bu etkileri gösteren zararlı maddeler arasında önemli olanlar arasında hormon sistemini bozan endokrin bozucular yer almaktadır. Bu endokrin bozucular arasından, plastik katkı maddelerinden, 4-tert bütil benzoik asit (PTBBA) bulunmaktadır. Polimerizasyon durdurucu madde ve PVC ısı stabilizörü olarak sanayide kullanılmaktır. Daha önceki yıllarda yapılan çalışmalarda, PTBBA'nın erkek üreme sisteminde zararlı etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Ancak sucul ekosistemindeki zararları konusunda çalışma çok sınırlıdır. Sucul ekosistemler için zebra balığı, hızlı gelişimi, embriyoların şeffaf olması, bakımı ucuz ve çok sayıda embriyo üretimi, embriyonik gelişim ve sinir sistemi gelişimi ve insanlara genetik olarak benzerliği nedeniyle çok kullanılan bir model organizmadır. PTBBA'nın zebra balığı sinir sistemi gelişimi üzerine etkileri bilinmemektedir. Ayrıca teratolojik etkilerinin olabileceğine dair yeterli çalışma bulunmamaktadır. PTBBA'in zebra balıkları sinir sistemi üzerine etkilerini araştırmak için balıklar İstanbul Üniversitesi Sucul Omurgalı Canlı Deney Ünitesi'nden temin edildi. 120 saatlik LC50 düzeyini belirlemek için logaritmik dozlarda 100-0,01 mg/l 3 tekrarlı denemeler yapıldı. 24 saatlik LC50 3,900 ± 2,692 mg/l, 120 saatlik LC50 1,775 ± 0,321 mg/l olarak bulundu. Teratolojik etkilerinin araştırılması için 120 saatlik LC50 dozunun %50'si, %20'si ve %10'u olacak şekilde 3 tekrarlı olarak 120 saat boyunca döllenmiş yumurtaların ölüm, koryondan çıkma ve anomali oranları kaydedildi. Histolojik analizler için 15 gün boyunca örnekler alındı, rutin doku takibi işlemlerinden sonra, hematoksilen & eosin ve toludin boyamaları yapıldı ve fotoğraflandı. PTBBA'in zebra balıkları gelişimi üzerinde olumsuz etkileri arasında gelişim geriliği, pigmentasyonda azalma, omurga bozukları, kranofasiyel anomaliler ve organ eksikleri gibi teratolojik etkileri görülmüştür. Histoloji analizlerde, artan dozlarda vakuolleşme, atrofi, piknotik hücreler ve bölgesel atrofiler görülmüştür. PTBBA'nın canlılarda erkek üreme sistemine olan olumsuz etkileri literatürde bilinmektedir. Ancak bu çalışmada literatürden farklı olarak zebra balıklarında PTBBA'nın teratolojik özellikleri ortaya çıkmış, gelişim aşamasında PTBBA'in nörotoksik etkileri gözlenmiştir. Plastiklerde kullanılan PTBBA'nın, sularda ve diğer ortamlarda bulunmasından dolayı canlılarda hormonları etkileyerek üreme sistemini bozucu, karaciğer, böbrekler ve sinir sistemine zararlı etkileri mevcuttur. Bunun yanında farklı kimyasal maddeler vücut içerisinde metabolize olarak, yan yada sonuç ürün olarak PTBBA'nın ortaya çıkmasıyla PTBBA maruziyetini artırmaktadırlar. Bu maddelerin ve PTBBA'nın hukuki olarak daha fazla kısıtlanması ve yasaklanması yoluyla düzenlenmesi çevre insan sağlığı açısında faydalı olacaktır.
Günlük hayatta kullanılan detoks sularının antioksidan ve antimikrobiyal aktivitelerinin belirlenmesi
Bitkiler Antik çağdan beri halk tarafından yaraların ve enfeksiyonların giderilmesinde ayrıca hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bu tedavi etme özellikleri insan vücudunda fizyolojik etki yaratan bazı kimyasal maddeleri bünyelerinde barındırmasından gelmektedir. Bitkilere tedavi edici özellik veren bu kimyasallardan bazıları alkaloidler, saponinler, tanenler, flavonoidler, fenolik bileşiklerdir. Bitkiler üzerine yapılan çalışmalar arttıkça bitkilerin faydaları daha çok gün yüzüne çıkmıştır. Bitkilerin içeriğinde bulunan önemli bileşenler bitki tüketimini arttırmakta ve alternatif tüketim yolları ortaya çıkarmaktadır. Bu tüketim yollarından en çok kullanılanlardan biride bitki içerikli detoks sularıdır. Detoks vücudumuzda bulunan toksinlerin giderilmesi ve nötralize edilmesidir bunun belli bir süreci vardır. Bitkiler bu sürece yardımcı olur. Çalışmamızda çeşitli bitkiler ile hazırlanan detoks sularının aktiviteleri araştırılmıştır. Yapılan çalışmada daha önce biyolojik özellikleri çalışılmış olan bazı bitkilerden hazırlanan karışımların toplam fenolik madde miktarı, antioksidan ve antimikrobiyal özellikleri araştırılmıştır. Çalışmada Malus domestica (Elma), Zingiber officinale (zencefil), Camellia sinensis (yeşil çay), Cinnamomum (tarçın), Citrus × limon (limon), Petroselinum crispus (maydanoz), Cucumis sativus (salatalık), Persea americana Mill.(avokado), Spinacia oleracea (ıspanak) ve bu bitkilerin birbiri ile kombine edilerek hazırlanan elma-tarçın, limon-zencefil, limon-yeşil çay, maydanoz- limon, salatalık-limon, salatalık-maydanoz, avokado-limon, maydanoz-salatalık- limon etanol ekstraktların B. subtilis ATCC 6633, S. aureus ATCC 29213, E. faecalis ATCC 29212, E. coli ATCC 25922, S. epidermidis ATCC 12228, S. abony NCTC 6017, S. typhimurium ATCC 14028 suşlarına karşı disk difüzyon yöntemi ile antimikrobiyal özellikleri araştırılmıştır. DPPH yöntemi kullanılarak antioksidan etkileri ve Folin-Ciocalteu reaktifi ile toplam fenolik madde miktarları belirlenmiştir.İlk olarak aktar ve pazardan alınan meyve ve sebzeler yıkanarak ılık su içinde demlenmeye bırakılmıştır. Yaklaşık olarak 1 saat kadar demlenerek hazırlanan detoks suları huni ve filtre kağıdı ile süzülerek uçurulmuştur.Uçurulan detoks suyu içerisinde kalan maddeler uygun ölçüde hazırlanan etanol konsantrasyonu ile çözdürülerek bitki detoks sularınıdan ekstraktlar hazırlanmıştır. Hazırlanan ekstraktların ilk olarak antimikrobiyal aktiviteleri ölçülmüştür.Antimikrobiyal aktivite için Triptic Soy Broth ve Mueller Hinton Agar laboratuvar ortamında hazırlanmış ve 121 °C'de 1 atm başınçta 15 dakika otoklavlanmıştır. Çıkarılan besiyeri steril edilmiş biyogüvenlik kabininde petrilere dökülmüş ve kullanılana kadar + 4 °C'de muhafaza edilmiştir. Hazırlanan besiyerlerine hazırlanan bakteri suşlarının ekimleri yapılmıştır. Daha sonra her bitki ekstraktının emdirildiği diskler petriler üzerine yerleştirilmiştir. Negatif kontrol olarak ekstraktların hazırlandığı çözücüler kullanılmıştır.Ekimi yapılan diskleri yerleştirilen petri kutuları 37 °C'de 24 saat inkübatör'de inkübasyona bırakılmış ve sonunda zon çapları ölçülmüştür. Antimikrobiyal aktivite 2 paralel olarak çalışılmış. Her bitkinin öncelikle tek başına antimikrobiyal etkisi ölçülmüş olup daha sonra birbirleri ile kombine edilerek antimikrobiyal etkilerine bakılmıştır ve sonuçlar birbirleri ile ve gentamicin ile karşılaştırılarak yorumlanmıştır. Antioksidan aktivite için hazırlanan ekstraktlardan 1 mL alınarak üzerine 1 mL %0,04'lük DPPH çözeltisi ilave edilerek karıştırılmıştır. Oda sıcaklığında ve karanlıkta bekletilen çözeltilerin absorbansları 517 nm'de ölçülmüştür. Çıkan değerlerden %50 inhibisyon sağlayan konsantrasyon değeri hesaplanmıştır. Antioksidan aktivite 3 paralel olacak şekilde çalışılmıştır. Elde edilen sonuçlar tek tek ve birbirleri ile karşılaştırılarak yorumlanmış en son askorbik asit ile karşılaştırılarak en yüksek antioksidan aktiviteye sahip ekstrakt belirlenmiştir. Toplam fenolik madde Folin-Ciocalteu reaktifi ile belirlenmiştir. Hazırlanan ekstraktlardan 100 μL alınarak 200 μL %50'lik Folin-Ciocalteu reaktifi eklenmiş ve 2 dakika bekletilmiştir. Üzerine 1 mL CO3 çözeltisi eklenerek 1 saat karanlıkta bekletilerek 760 nm'de absorbansları okunmuştur. Sonuçlar gallik asit cinsinden hesaplanıp, yorumlanmıştır. Yapılan çalışma sonucunda tüm değerler için tablolar oluşturulup, sonuçlar kendi içinde ve literatürde kayda geçen değerler ile karşılaştırılmış ve sonuçlar yorumlanmıştır. Bitkilerin birbiri ile kombine edilerek hazırlanan detoks suları üzerine literatürde çok fazla çalışma olmadığı için ,kombine olarak hazırlanan ekstraktlar sadece kendi içlerinde değerlendirip yorumlanmıştır. En yüksek antimikrobiyal aktivite limonda (Citrus limonum) ölçülürmüş olup, limon ile hazırlanan ekstrakt tüm bakteri suşları üzerinde yüksek aktivite göstermiştir. Maydanoz (Petroselinum crispum), salatalık (Cucumis sativa),zencefil (Zingiber officinale),ve avokado (Persea americana)'dan hazırlanan ekstraktların antimikrobiyal aktivite göstermediği belirlenmiştir. En yüksek antioksidan aktivite 30.47 μg/mL olarak elmada (Malus domestica) ölçülmüştür. Birbiri ile kombine edilerek hazırlana ekstraktlardan en yüksek antioksidan aktivite maydanoz-salatalık-limon ekstraktında ölçülmüştür. En yüksek antimikrobiyal aktivite maydanoz-limon ve limon- yeşil çay ekstraktlarında gözlemlenmiştir. En yüksek toplam fenolik madde içeriği ise limon-zencefilde ölçülmüştür. Çalışmada kullanılan bitkilerin tamamı yüksek antioksidan etkiye sahip olduğundan en düşük antioksidan aktivite değeri yüksek bulunmaktadır. Bitkilerin karışımları ile hazırlanan etanol ekstraktlarında limonun karıştırılması ile antimikrobiyal etkinliğin arttığı gözlemlenmiştir.Toplam fenolik madde miktarı tek bir bitkiden hazırlanan ekstraktlarda daha yüksek ölçülmüştür. Birbiri ile karıştırılarak hazırlanan ekstraktlarda toplam fenolik madde miktarında yükselme ölçülememiştir. Yapılan çalışmada kullanılan bitkilerin tek başına yüksek antioksidan özelliğe sahip olması sebebi ile, karışım olarak hazırlandığında antioksidan aktivite üzerinde herhangi bir değişime sebep olmadığı gözlemlenmiştir. Antimikrobiyal etkinliği karışım olarak hazırlanan ekstraktlarda limonun arttırdığı kaydedilmiştir. Çıkan sonuçlar doğrultusunda tüketilen detoks sularında yüksek antioksidan ve antimikrobiyal aktivite için limon ve elmanın karıştırılarak tüketilmesi önerilmektedir.Literatürde karışım olarak hazırlanan detoks sularının geniş mikrobiyolojik çalışmaları kısıtlı olduğundan çalışma ilk niteliği taşımaktadır.
Sakarya Karaman atıksu arıtma tesisi çıkış suyunun mikrobiyolojik ve kimyasal olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, 2021 Ağustos ile 2022 Nisan ayları arasında, MFS kullanılarak, Sakarya Karaman Atıksu Arıtma Tesisi (KAAT) çıkış suyundan alınan 12 adet numunede, mikrobiyolojik kirlilik göstergeleri olan koliform ve fekal koliform olarak Escherichia coli (E.coli), fekal streptekoklar, Pseudomonas aeroginosa (P. aeroginosa) ile Clostridium perfringens (C. perfringens) varlığı araştırılmıştır. Yine aynı numunelerde kimyasal kirlilik göstergeleri olarak Amonyum (NH₄), Nitrat (NO₃), Nitrit (NO₂), Fosfat (PO₄) düzeyleri ile pH, iletkenlik değerleri ölçülmüş, Kimyasal Oksijen İhtiyacı (KOİ) sonuçları ise atıksu arıtım tesisinden alınmıştır. Koliform ve fekal koliform analizi için Chromocult Coliform Agar (CCA) besiyerine konulan filtre kâğıdı 36˚C'de 24 saat inkübasyona bırakıldı. İnkübasyon sonunda pembemsi kırmızı renkli koloni oluşturanlar şüpheli koliform olarak; koyu mavi-menekşe renkli koloni oluşturanlar E. coli olarak değerlendirildi. Şüpheli koliform olarak değerlendirilen koloniler daha sonra çizgi ekim yöntemiyle 90 mm çaplı petrilere hazırlanan Yeast Extract Agar (YEA)'a alınarak, 24 saat daha 36 ˚C'de inkübasyona tabi tutuldu. Koliformlar oksidaz negatif özellik gösterdiğinden, inkübasyon sonunda öze ile üreme bölgesinden oksidaz test çubuklarına örnek alındı. Oksidaz test çubuğunu negatife döndürenler koliform olarak kabul edildi. Clostridium perfringens analizi için, membran filtrasyon sisteminden geçirilerek anaerobik jarda 42,5˚C'de 24 saat bekletilen Membrane Clostridium perfringens Agar (m-CP) besiyerinde üremiş şüpheli Clostridium perfringens kolonilerine, doğrulama işlemi için pastör pipeti yardımıyla petrinin kapağına amonyak solüsyonu damlatıldı. 20–30 saniye boyunca amonyum hidroksit buharına maruz bırakıldıktan sonra pembe veya kırmızı renge dönüşen opak sarı kolonilerin sayımı yapıldı. Enterekokların analizini yapmak için Membran Filtrasyon Sistemi (MFS)'den geçirilerek Slanetz Bartley (SB) besiyerine yerleştirilen filtre kâğıdı, 36˚C'lik etüvde 48 saat inkübasyona bırakılmıştır. İnkübasyon sonucunda SB besiyerinde üreyen şüpheli Enterekok kolonileri içeren filtre kâğıdı, doğrulama işlemi için 60 mm'lik çaplı petrilere hazırlanmış Safra Eskülin Agar (SEA)'a steril pensle yerleştirilerek 42,5˚C de 2 saat boyunca inkübe edildi. SEA'da zeytin yeşiline dönüşen koloniler Enterokok kolonileri olarak kabul edildi. P. aeruginosa analizi için 36˚C'de 48 saat inkübasyon sonunda üreme görülen CN besiyerindeki kolonilere önce UV ışık altında bakıldı. UV ışık altında floresan pigment gösteren koloniler, şüpheli P. aeruginosa olarak değerlendirilerek YEA'a çizgi yöntemiyle ekildi ve 24 saat 36˚C'de tekrar inkübasyona bırakıldı. İnkübasyon sonucunda YEA'daki üreme bölgesinden öze ile alınan örnekler, Acetamide Broth (AB) çözeltisine aktarılarak 36˚C'lik etüvde 24 saat boyunca acetamitten amonyak oluşumu için inkübasyona bırakıldı. İnkübasyon sonucunda nessler reaktifinden pastör pipetiyle birkaç damla alınarak AB'li tüplere damlatıldı. Derişime bağlı olarak sarıdan tuğla kırmızısına kadar değişen bir rengin meydana gelmesi amonyak üretiminin pozitif olduğunu gösterdiğinden, P. aeruginosa'nın bu test sonucunda petride ve örnekte bulunduğu sonucunu varıldı. Sulardaki kimyasal kirlilik göstergeleri olan amonyak (NH₄), nitrit (NO₂), nitrat (NO₃) ve fosfat (PO₄) ölçümleri test kitleri yardımıyla spektrofotometrede yapılmıştır. pH ve iletkenlik değerleri pH metre cihazı kullanılarak ölçülmüş olup Kimyasal Oksiyen İhtiyacı (KOİ) değeri ise tesisteki cihazdan temin edilmiştir. Alınan 12 adet numunenin mikrobiyolojik analizlerinin sonucunda koliform koloni sayısı 474000 (koloni oluşturan birim) kob/100 ml ile 17700 kob/100 ml aralığında; E. coli koloni sayısı 180000 kob/100 ml ile 4700 kob/100 ml arasında değiştiği görülmüştür. Doğada çok yaygın bulunan ve sporlarının canlılığını uzun süre sürdürebildiği fekal kontaminasyonun göstergesi olan C. perfringens'in değerlerinin 2000 kob/100 ml ile 300 kob/100 ml aralığında olduğu tespit edilmiştir. İntestinal enterekokların tespitinde ise bulunan koloni sayıları 60000 kob/100ml ile 4500 kob/100 ml aralığındadır. İnsan için fırsatçı patojen mikroorganizma olan P. aeruginosa' nın analiz sonuçlarında ise koloni sayısının 70000 kob/100 ml ile 5000 kob/100 ml aralığında değiştiği görülmüştür. Nutrient maddelerden olan azotlu bileşiklerin ve fosfatın kimyasal ölçümlerde sınır değerlerde olduğu, iletkenlik düzeyinin 966 µS/cm ile 637 µS/cm arasında değiştiği görülmüştür. pH değerleri ise en yüksek 7,67; en düşük 6,95 olarak ölçülmüş olup evsel nitelikli atık suların parametre değerlerine uygun aralıkta bulunmuştur. Mikrobiyolojik kirliliğin daha azami seviyelere çekilerek çevre için daha korunaklı bir yapı oluşturulması için ikincil arıtıma ek olarak çeşitli dezenfeksiyon yöntemlerinin kullanılmasının yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Poyrazlar gölü ornitofaunası
Bu çalışmada, Sakarya ve Marmara Bölgesi kuşları ve aynı zamanda günübirlik insan faaliyetleri açısından önemli bir sulak alan olan Poyrazlar Gölü'nün ornitofaunası 2021-2022 yılları arasında bir yıllık süreçte aylık periyotlarla araştırılmıştır. Çalışma neticesinde Poyrazlar Gölü ve çevresinde 16 takımdan 38 familyaya ait 88 kuş türü tespit edilmiştir. Türlerin takımlara göre sayısal dağılımı; Podicipediformes 2, Suliformes 3, Ciconiiformes 1, Pelecaniformes 4, Anseriformes 3, Accipitriformes 4, Gruiformes 2, Charadriformes 6, Columbiformes 3, Cuculiformes 1, Strigiformes 1, Coraciiformes 2, Caprimulgiformes 1, Bucerotiformes 1, Piciformes 5, Passeriformes 49 şeklindedir. Tespit edilen türlerden; 44'ü yerli, 15'i yaz göçmeni, 12'si kış göçmeni ve 17'si ise göç statüsü belirlenememiş özelliktedir. IUCN (2022)'ye göre 4 tür (Aythya niroca (Paşbaş patka), Gallinago media ( Büyük su çulluğu),Turduc iliacus ( Kızıl ardıç kuşu), Anthus prasentis ( Çayır incir kuşu) NT (Near Threatened=Tehdite Yakın), 1 tür (Aythya ferina (Elmabaş patka) VU (Vulnarable=Hassas) ve 83 tür LC (Least Concern=Düşük Riskli) koruma statüsüne sahiptir. En yüksek tür sayısı 58 ile ilkbahar mevsiminde, 43 tür ile ise en az yaz mevsiminde kaydedilmiştir. Yine 3801 ile en fazla birey kış mevsiminde, 926 birey ile en az birey ilkbahar mevsiminde sayılmıştır. Aylara göre ise en fazla tür 39 ile mart ayında en az tür 24 tür ile kasım ayında gözlenmiştir. Buna karşın birey sayısı bakımından en yüksek rakama 2276 ile aralık ayında en düşük rakama ise 261 birey ile nisan ayında ulaşılmıştır. Araştırma süresince her bir ayda yapılan gözlemlerde ikişer saatlik dilimler esas alındığında çalışma sonucunda en az tür sayısı 06.00-08.00 ve 18.00-20.00 saatleri arasında kaydedilmiştir. En fazla tür 128 ile 12.00-14.00 saatleri arasında daha sonra 122 tür ile 10.00-12.00, 111 tür ile 08.00-10.00 saatleri arasında yapılan gözlemlerde kaydedilmiştir. Mevsimlik planda değerlendirildiğinde sonbahar 31 tür ile 12.00-14.00, Kış 39 tür ile 12.00-14.00, İlkbahar 38 tür ile 14.00-16.00 ve Yaz 28 tür ile 10.00-12.00 ve 12.00-14.00 saatleri arasında en fazla tür sayısı kaydedilmiştir. Mevsimler süresince 58 tür ile en fazla tür ilkbaharda kaydedilmiştir. Bunu 56 tür ile Sonbahar, 52 tür ile Kış ve 43 birey ile Yaz mevsimi takip etmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen veriler alana özgü literatürle kıyaslandığında gölün ornitofaunistik değerinin zaman içerisinde önemli ölçüde zarar gördüğü görülmektedir. Başta kullanım çeşidi ve yoğunluğunun artması, gölün özellikle su kuşlarının üreme alanı olan kısmının kuruyup karasal özelliğe dönüşmesi, göl çevresindeki doğal sazlık alanların belli kısımlarda yok edilmesi belli kısımlarda daraltılması bu azalıştaki en önemli nedenler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle koruma-kullanma dengesi doğrultusunda mesire alanı büyüklüğü ve günlük insan yoğunluğu taşıma kapasitesi belirlenerek kontrol altına alınmalı aynı zamanda gölün doğal yapısı özellikle su kuşları üreme bölgeleri açısından rehabilitasyon çalışmaları yapılmalıdır.
Investigation of antibacterial and antioxidant activity of equisetum Arvense L.
To date, the search for bioactive compounds from new natural sources has been shown to improve food quality, general standard of living and public health. Among bioactive compounds, especially phenolic compounds constitute the most studied group.Many studies have proven that plant-derived polyphenols have anti-aging, anti-inflammatory and anti-proliferative properties and are effective in reducing the risk of developing cardiovascular diseases, cancer and diabetes. In addition, because of the antioxidant activities of phenolic compounds, they can prevent oxidative damage by neutralizing free radicals, clearing oxygen or breaking down peroxides. It is estimated that between fifty thousand and seventy thousand different plant species are used in various medicinal practices around the globe, including both traditional and contemporary approaches. The cosmetics and botanicals businesses, which are both developing rapidly, utilize an uncountable number of other species. The vast majority of these components are obtained via the collecting of samples from various natural resources. Wild collection is expected to remain the primary source for the majority of medicinal and aromatic plant species in the majority of the world's regions, based on the ecological, economic, and social variables that are involved in the matter. This is the case despite the increased interest in cultivation. The issue of bacterial resistance is a prevalent concern that has garnered significant attention in the research community. Numerous efforts are currently underway to identify viable solutions and explore potential chemical or natural alternatives that possess the requisite therapeutic properties. These alternatives should exhibit potent antibacterial and antifungal efficacy while minimizing adverse effects and economic burden. Additionally, the inclusion of efficacious antioxidants is highly desirable in such alternatives. Herbs have long been used to counteract all kinds of microbial infections. Many types of microorganisms can develop multiple resistance to standard antibiotics. New molecules isolated from plants can break the bacterial resistance mechanism and inhibit bacterial growth. For such reasons, in the face of the emergence of antibiotic-resistant forms of bacteria, it has become a necessity to search for new active molecules with a wide antibacterial spectrum. Natural compounds, such as those found in medicinal plants, are receiving more research interest due to their antibacterial capabilities. There is reason to believe that microbial resistance to plant compounds might develop at a far slower rate, if at all, than chemical resistance, which reflects well for the prospects of such investigations. The biological activities of plant extracts largely depend on the extraction efficiency of bioactive components and the composition of the extracts. Extraction with solvents is frequently used for the isolation of antioxidant compounds, and both the extraction efficiency and antioxidant activity of extracts have a strong relationship with the solvent used, mainly due to the different polarities of the compounds obtained. Organic solvents (petroleum ether, hexane, chloroform, methanol, etc.) are widely used, especially for the extraction of phenolic compounds to be used as antioxidants. The choice of the most suitable solvent is a determining factor on the extract properties, and due to the different structure and composition of the matrix, each matrix-solvent system exhibits a certain unpredictable behavior. Due to the fact that the extracts of Equisetum arvense L. contain a wide variety of pharmacological activities, they are of major value in the area of drug development. This is something that has been acknowledged in a number of different countries. Equisetum arvense has a long history of use in traditional medical practices, where it has been used to treat a variety of diseases, including brittle fingernails, hair loss, and rheumatic disorders. This plant has been recognized as a potential source of medicine in a number of different countries due to the ease with which it may be collected, its widespread availability, and its significant biological features. This study was conducted on 100 swabs (burn, ear, abscess, nose), stool, and urine samples, isolated and previously diagnosed in the laboratory. They were brought to the laboratory from Sakarya Research Hospital in 2023, a period between the months of 8-12. In our study, it was aimed to determine the solvent and extraction method that reveals the biological activities and phenolic content of the Equisetum arvense plant at the maximum rate. Leaf and stem extracts of Equisetum arvense were prepared using the soxhlet and maceration method in the presence of 5 different solvents. Total phenolic content (TPC) of the extracts was determined by using the Folin-Ciocalteu method, and antioxidant activities were determined by using the DPPH radical scavenging test. The Equisetum arvense plant was examined in this research using scanning electron microscopy (SEM) images and energy-dispersive X-ray spectroscopy (EDX) data. The SEM images show the surface of the leaf, while the EDX data show the inside of the leaf. The stem of the plant was also examined. The results of this study revealed that there are differences in the morphological images of each component that was employed, as well as differences in the elemental composition that was shown in the results of the EDX spectroscopic analysis. The antibacterial activity of Equisetum arvense leaf and branch extracts on test bacteria Staphylococcus epidermidis ATCC 12228, Staphylococcus aureus ATCC 29213, Bacillus subtilis ATCC 6633, Escherichia coli ATCC 8739, Salmonella typhimurium ATCC 14028 and Enterecoccus faecalis ATCC 29212 was investigated using the disk diffusion method.The bacteria that are most likely to be resistant to antibiotic treatment were selected. These germs are the ones that cause sickness. When the total phenolic contents of Equisetum arvense stem and leaf extracts were examined, it was determined that the highest total phenolic compound in the leaf was in the acetonic extract prepared by the maceration method (507.61 mgGA/g), and in the stem it was found in the acetonic extract prepared by the soxhlet method (466 mgGA/g). It was observed that leaf and branch extracts prepared with petroleum ether had the lowest phenolic content. It was determined that the methanolic extract prepared from leaf pieces by the soxhlet method was 85.1%, the acetonic extract was 84.5%, the methanolic extract prepared by the maceration method was 83% and the acetonic extract was 84.1% scavenged DPPH radicals, and as a result of the study, it was determined that the maceration method gave better results. It was determined that the extracts obtained from the branch showed lower DPPH radical scavenging activity than the leaf in both methods. Stem surface of Equisetum arvense on EDX spectroscopy has concetrations of elements, with oxygen being the most abundant, followed by carbon, potassium, and aluminum, and the elements on the inner side of the leaf showing a similar pattern, with carbon having the highest percentage, followed by oxygen, sulfur, silicon, sodium, and calcium. When the antibacterial activity results were examined, the methanolic leaf extract prepared by the maceration method showed an inhibition zone of 14.5 mm on S. aureus, 14.2 mm on S. epidermidis and 14 mm on E. faecalis.Acetonic leaf extract created an inhibition zone diameter of 9.5 mm on S. aureus and E. faecalis bacteria. Stem methanolic extract prepared by the maceration method showed an inhibition zone diameter of 8 mm on S. aureus, and acetonic extract showed an inhibition zone diameter of 11 mm on S. aureus. It has been determined that leaf extracts show higher antibacterial activity than branch extracts. It was determined that the ethyl acetate extract prepared by the soxhlet method creates an inhibition zone diameter of 9.5 mm on E. faecalis, and the methanol and acetonic extracts creates an inhibition zones diameter of 8 mm. The methanolic extract obtained from the stem showed antibacterial activity 10mm only on E. faecalis. It has been determined that extracts prepared by the Soxhlet method for Equisetum arvense plant generally exhibit lower antibacterial activity than extracts prepared by the maceration method. As a result of the study, it was determined that the method and solvent used in the preparation of the extract were important in revealing the chemical content and displaying the activity.While the extracts produced by the maceration method exhibited higher antibacterial activity, the extracts obtained by the soxhlet method showed higher antioxidant activity. It was determined that qualitative efficiency was not directly related to extract yield values. The highest antioxidant and antibacterial activity was found in methanolic leaf extract. Methanol and acetone were determined to be ideal solvents for TPC antioxidant and antimicrobial activity studies with Equisetum arvense. In addition, the importance of pre-experimental optimization to find the appropriate method and solvent while investigating the biological activities of herbal extracts was revealed in our study. In this investigation, the biological activities of the leaves and stems of the Equisetum arvense plant were studied separately with 5 different solvents and compared in detail for the first time. These biological activities include antibacterial and antioxidative, and we did not find this work in previous studies. For example, this study was the first time that antibacterial and antioxidative activities were examined separately with solvents.
Antihistaminik ilaçların drosophila melanogaster gelişimi üzerine etkileri
Antihistaminiklerin canlı gelişimi üzerine etkileri uzun zamandır mercek altına alınan bir konudur. Loratadin (Etil-4-(8-kloro-5,6-dihidro-11H-benzo[5,6]siklohepta [1,2b] piridin-11-ylidene)-1-piperidinkarboksilat) 2. kuşak antihistaminik ilaç etken maddelerindendir ve günümüzde alerjik cilt hastalıkları, özellikle atopik ekzema, akut nezlesi, kurdeşen, göz alerjisi, saman nezlesi gibi alerjik hastalıkların tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır İnsan başta olmak üzere genel anlamda da canlıların maruz kaldığı etkenlerin canlılar üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığının anlaşılmasında çeşitli araştırma yöntemleri kullanılır. Burada genel olarak maruziyet şekli dikkate alınarak bu yöntemler belirlenir. Ancak seçilen hücre hatları ya da model organizma türüne göre de farklı yöntemler kullanılabilir. Canlı vücuduna farklı şekilde nüfuz edebilen maddeler için, nüfuz etme şeklinden farklı olarak beslenme şeklinde de uygulamalar yapılabilir. Yapılan çalışmalarda, bu maddelerin organizmanın gelişim evrelerine etkisinin olup olmadığı da araştırma konularındandır. Aynı zamanda uzun süreli maruz kalınan etkenlerle çalışılırken kronik uygulamalar da yapılır. Diğer yandan, çalışmalarla bu maddelerin nesiller boyu etkilerinin olup olmadığı da araştırma konularındandır. Yapılan bu araştırmada da, kullanımı ile insan vücuduna nüfuz eden, kişiye bağlı olarak uzun süreli kullanımı söz konusu olan, antihistaminik ilaç etken maddesi loratadinin Drosophila melanogaster'in besin ortamı vasıtasıyla maruziyeti sağlanarak F1 ve F2 nesillerinde gelişim süreçleri ve davranışları üzerine etkisinin olup olmadığı araştırılması amaçlanmıştır. Drosophila melanogaster için 250 mL cam şişelerde besi yerleri hazırlandı. Ergin bireylerin toplanması için kültür şişelerinde çaprazlamalar yapıldı ve deney için kullanılacak olan stoklar oluşturuldu. Oluşturulan stok Drosophila melanogaster'ler ayrı kültür şişelerinde muhafaza edildi. Loratadin etken maddesinin eşik değerinin belirlenmesi için Dünya Sağlık Örgütü'nün sivrisinekler için önerdiği metod uygulanmıştır. Bunun için, 50 mL standart besiyeri içine farklı konsantrasyonlarda hazırlanan etken maddeden 1 mL ilave edilmiştir. 24 saat bekledikten sonra ölen ve canlı kalan birey sayıları not edilmiş ve ölüm yüzdeleri hesaplanmıştır. Bu işlemlerden sonra, deneyde kullanacak dozlar 25, 50 ve 100 µg/mL olarak belirlenmştir. Deney düzenekleri, 4,5 gram kuru Drosophila hazır besiyerine, belirlenen konsantrasyonlar olacak şekilde hazırlanan 9 mL Loratadin (LOR) etken madde eklenerek oluşturulmuştur. Etken maddenin metamorfoz süresine etkisini gözlemlemek için 20 dişi ve 20 erkek çaprazlanarak yumurta, larva, pupa ve ergin sineklerin ilk olarak ortaya çıktıkları gün kaydedilmiştir. F1 nesline ait metamorfoz süreleri kontrol ve deney grupları arasında karşılaştırılmıştır. F1 neslinden elde edilen ergin bireyler ise etken madde içermeyen besiyerlerine aktarılarak F2 nesli elde edilmiş ve gözlemler F2 neslinde de kaydedilmiştir. Diğer yandan larvalara madde uygulaması yapılması için erkek ve dişi bireyler çaprazlanarak aynı yaşta larvalar elde edilmiştir. Gelişen aynı evredeki larvalara test maddesi uygulanarak pupalaşmayan larva, ergin hale geçemeyen pupa ve gelişimini tamamlamayan bireyler sayılıp not edilmiştir. Ergin bireylerin stereo mikroskop altında fenotipleri incelenerek not edilmiş ve şişeden uzaklaştırılmıştır. Larva hareketinin ölçümü için %2'lik agarla kaplanmış petriler kullanılmıştır. Petrinin ortasına konulan bir adet larvanın bir dakika süresince kat ettiği mesafe milimetrik kağıt ile ölçülmüştür. Her konsantrasyonda 30 larva hareketine bakılmıştır. Test maddesinin negatif jeotaksis üzerine etkisine bakmak için dikey boş bir cam şişeye 20 sinek aktarılmıştır. Şişe, kağıt destesinin üzerine vurularak sineklerin şişenin tabanına inmesi sağlanmıştır. Daha sonra 10 saniyede 10 cm yüksekliği geçen bireyler kaydedilmiştir. Pupa pozisyon ölçümü üzerine etkisi için ise larvaların besin yüzeyinden pupa bölgesine kadar kat ettiği mesafe ölçülmüştür. Bunların yanında, ergin sineklerin, stereo mikroskop altında, morfolojileri incelenmiş ve gözlenen anomaliler F1 ve F2 nesli için not edilmiştir. Bu çalışmada ayrıca, loratadin etken maddesinin eşey oranına etkisi de incelenmiştir. LOR içeren besiyerlerinde gelişen sineklerde çeşitli morfolojik anormallikler gözlenmiştir. Bunlar kıvrık kanatlılık, püskül kanatlılık, mızrak kanatlılık ile birlikte kanat körelmesi şeklindeki fenotipik bozukluklardır. F1 ve F2 nesli incelendiğinde 50 µg/mL ve 100 µg/mL dozlarında normal birey sayısında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Larvadan pupaya geçiş oranları incelendiğinde kontrol grubu ve 25 µg/mL doz uygulanan larvaların %100'ünün pupa oluşturabildiği, 50 µg/mL uygulanan larvaların %94'ünün pupa oluşturabildiği, 100 µg/mL doz uygulanan larvaların ise %86'sının pupa oluşturabildiği gözlemlenmiştir. 50 µg/mL ve 100 µg/mL doz uygulanan larvaların diğer gruplara göre pupa başarısının azaldığı gözlemlense de, bu azalma anlamlı bulunmamıştır. Pupadan ergine geçiş oranları incelendiğinde, kontrol grubuna kıyasla deney gruplarının ergin sayılarında azalma olduğu gözlemlenmiştir. Yine bu farklılık anlamlı bulunmamıştır. Larva hareketi ölçümü incelendiğinde 25 µg/mL ve 50 µg/mL dozlarında LOR uygulaması kontrol grubuna kıyasla larva hareketinde yavaşlama olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir azalmaya neden olmamıştır. 100 µg/mL doz LOR uygulaması ise kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir azalmaya neden olmuştur. Literatürde, farklı canlı gruplarında, antihistaminik ilaç etken maddelerinin davranış üzerine etkisinin olup olmadığının araştırıldığı birkaç davranışsal toksisite çalışması yer almaktadır. Bu çalışmalarda bizim araştırmamızdakilerden farklı sonuçlar elde edenler olduğu gibi benzer sonuçlar elde edenler de vardır. Yanai ve arkadaşları (1999), genç erkek gönüllülerde histamin H1 reseptör doluluğu ve antihistaminik uygulamasından sonra doksepin ( H1 antagonisti) incelenmiştir. Aynı zamanda H1 reseptörü nakavt edilmiş farelerin davranışları gözlemlenmiştir. Bu çalışma sonucunda farelerde antihistaminiklerin ciddi bir etki göstermediği ancak insanlarda birincil nesil antihistaminiklerin önerilen dozlarda alınmasından sonra bilişsel performansın bozulduğunu açıklamışlardır. Bizim çalışmamızda özellikle hareketlerdeki yavaşlama genotoksik etkinin yanında sedasyon etkiden dolayı da olabilir. Zhdanov ve arkadaşları (2023), birinci nesil antihistaminik ilaç olan kloropiramin ve ikincil nesil ilaç olan loratadin ve setirizinin yetişkin zebra balığı davranışı üzerine etkilerini incelemişlerdir. Üç ilaç da zebra balığı lokomotor aktivitesini önemli ölçüde değiştirmiş, kat edilen mesafeyi ve ortalama hızı arttığını belirtmişlerdir. Bizim çalışmamızda ise bu çalışmanın aksine LOR etken maddesi Drosophila melanogaster'in özellikle yüksek dozlarda kat edilen mesafeyi ve ortalama hızını azaltmıştır. MgO ile yapılan çalışmada bizim çalışmamızın sonuçlarına benzer şekilde magnezyum oksitin yüksek dozlarında (10 mM) larvaların daha çok besin yüzeyine yakın yerlerde pupa oluşturduklarını tespit etmişlerdir. Bu etkinin nedeni olarak magnezyum oksitin D. melanogaster enerji metabolizmasına negatif etkisi olduğunu açıklamışlardır. Bizim çalışmamızda da besin yüzeyine yakın yerlere pupa oluşturan larvaların enerji metabolizmasının yavaşlamasından dolayı olabilir. Loratadin etken maddesinin, uygulanan dozlar dikkate alındığında, belirli dozlarda (50 ve 100 µg/mL) Drosophila melanogaster'in gelişimini olumsuz yönde etkilediği gözlemlenmiştir. Sonuçlar incelendiğinde F1 neslinde metamorfoz sürecindeki gecikme 50 ve 100 µg/mL'lik dozlarda 3. instar, 2. evreden itibaren gözlenmeye başlarken 25 µg/mL dozda sadece ergin forma geçiş sürecinde gözlenmiştir. F2 neslinde ise sadece 50 ve 100 µg/mL'lik dozlarda ve ergin forma geçiş sürecinde değişiklik görülmektedir. Metamorfoz sürecindeki bu gecikmeler nedeniyle, LOR'in gelişimsel genler ya da bu genlerin işleyişi üzerindeki birtakım etkileri nedeni ile gelişimlerini olumsuz yönde etkilemiş olabileceği düşünülmektedir. F2 neslindeki etkinin F1 nesline göre daha az olmasının nedeni, deney sürecinde, LOR etken maddesine ebeveynlerin maruz kalması ve bu nedenle F1 neslinin bu etkene daha fazla muruz kalması, F2 neslinin doğrudan etken madde ile maruziyet yaşamaması gösterilebilir. Benzer bir yöntemle yapılan çalışmada asetil salisilik asit ve asetaldehitin Drosophila melanogaster'in F2 neslinde F1'e göre metamorfoz sürecinde gecikmenin daha az olduğunu açıklamışlardır. Bunun nedeni olarak asetilsalisilik asitin toksik etkisi F2 neslinde devam etmediğini belirtmişlerdir. Aynı zamanda sadece asetaldehit uygulanan bireylerin F2 neslinde de metamorfoz süresinin geciktiğini tespit etmişlerdir. Bu gecikmenin nedeni olarak asetaldahetin genlerin işleyişi üzerinde olumsuz etkiye neden olduğunu açıklamışlardır. Antidepresan ilaçlarla yapılan bir başka çalışmada sadece belirli dozlarda etki gösteren sertralin, larvaların pupaya geçiş süresini uzattığını tespit etmişlerdir. Uygulanan maddenin larva gövdesi içinde yer alan imajinal diskleri olumsuz etkileyerek çeşitli morfolojik ve fizyolojik bozukluğa neden olmasından dolayı bu geçişi uzattığını açıklamışlardır. Aynı zamanda çeşitli antidepresan etken madde uygulamaları D. melanogaster'de serotonin hormonu üretimini uyarmış olabileceğini, bunun sonucunda gelişimsel gecikmeye neden olabileceğini açıklamışlardır. Bizim çalışmamızda da gözlenen gecikme benzer nedenlerden dolayı olabilir. Drosophila melanogaster üzerinde yapılan başka bir çalışma sonucunda, nanopartikül olan magnezyum oksit (MgO)'in pupa oluşturma ve pupadan çıkış başarısında azalmaya yol açarak olumsuz etkilere neden olduğunu açıklamışlardır. Bu çalışmaya benzer şekilde bizim çalışmamızda da LOR etken maddesinin, 50 µg/mL ve 100 µg/mL dozlarında pupa oluşturmada ve bütün dozlarda pupa çıkış başarısında azalmaya yol açtığı görülmüştür. Ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildir. Bu nedenle LOR etken maddesinin bu kriterler bakımından anlamlı bir etki yaptığı söylenemez. Aynı zamanda karsinojenite ve genotoksisite üzerine de yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Ancak ilaç piyasaya sürülürken elde edilen raporlar incelendiğinde ratlarda, farelerde ve insan periferal lenfositlerinde negatif sonuç verdiği belirtilmiştir. İncelenen başka raporlarda fare ve ratlarda karaciğer tümörlerinde yapılan uzun dönem karsinojenite çalışmalarında ilaç etken maddesinin karsinojenik etkisinin olduğu sonucuna varılmıştır. Bizim çalışmamızda da LOR'in belirli dozlarda, Drosophila melanogaster gelişimini olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Diğer yandan, kanat yapılarında morfolojik anormalliklere neden olduğu için LOR'in Drosophila melanogaster üzerinde, aynı zamanda, genotoksik etkisinin olabileceği de değerlendirilmektedir. İki sülfonamid bileşiğinin Drosophila melanogaster üzerinde teratojenik değerlendirilmesi yapılmıştır. Yapılan bu çalışmada bizim çalışmamızın sonuçlarına benzer şekilde madde içeren besiyerinde gelişen bireylerde kıvrık kanatlılık, mızrak kanatlılık anormallikleri tespit etmişlerdir. Bunun nedeni olarak öncelikle iki sülfonamid bileşiği içeren besiyerinde gelişimini tamamlayan bireylerin uygulanan doz azaldıkça birey sayısında azalma meydana geldiği ve bu bileşiğin birey gelişimine olumsuz etki ettiğini açıklamışlardır. Bu olumsuz etki kanat yapısında fenotipik anormallik oranına da yansımıştır. Bizim çalışmamızda da gözlenen anormallikler bireyin normal gelişimine olumsuz etki ettiği için kanat yapısında değişiklik meydana getirmesinden dolayı olabilir. Sonuç olarak; bu çalışmada kullanılan loratadin etken maddesinin, özellikle uygulamada kullanılan yüksek dozlarının, Drosophila melanogaster gelişimi ve davranışı üzerine olumsuz etkilerinin olduğu söylenebilir. LOR etken maddesinin Drosophila melanogaster üzerine etkisinin olup olmadığına dair literatürde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma, loratadinin Drosophila melanogaster üzerine canlı gelişimi ve davranışları üzerine yapılmış ilk çalışma olması nedeniyle, ileride yapılacak olan diğer çalışmalara kaynak oluşturma niteliğindedir. Ancak loratadin ve benzeri antihistaminik ilaç etken maddelerinin canlılar üzerine toksik ve davranışsal etkilerinin tam olarak ortaya çıkarılması için başka model organizmalar başta olmak üzere değişik hücre hatları ve canlı grupları ile ve de farklı metodlar ile daha fazla çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Oflak Dağı (Kaynarca) ve çevresinin florası
Bu çalışmada Sakarya ili, Kaynarca ilçesi sınırlarında yer alan Oflak Dağı ve çevresinin floristik özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışma alanı olan Oflak Dağı, ülkemiz Marmara Bölgesi'nde bulunan, Adapazarı ovasının kuzeyinde ve Adapazarı, Kaynarca ile Ferizli ilçe sınırları içerisinde yer alan, etrafına göre belirgin yüksekliğe sahip olan, doğu batı doğrultusunda uzanışlı, bitki çeşitliliği açısından kendini gösterebilen belirgin bir alandır. Dağın en yüksek noktası 353 metredir. Araştırma alanı, Davis'in Grid Sistemine göre A3 karesinde yer almaktadır. Alanda 23 kez arazi çalışması yapılmıştır. Bu süre içinde 759 bitki örneği toplanmış ve çalışma aşamasında bitkilere ait 1022 adet fotoğraf çekilmiştir. Bitkiler mümkün olduğu ölçüde çiçeği veya meyvesi var iken toplanmış ve fotoğraflanmış olup daha sonra mevcut kurallarla preslenip kurutulmuştur. Örnekler kurutulduktan sonra soğutucuda bekletilerek böcek gibi zararlı canlılardan korunarak herbaryum materyaline dönüştürülmüştür. Araştırma alanında 2016-2023 yılları arasında yapılan arazi çalışmaları sonucunda Oflak Dağı ve çevresinde 81 familyaya ait 262 cins ile 448 tür ve tür altı seviyede takson belirlenmiştir. Alanda belirlenen taksonların 3 tanesi Pteridophyta, 445 tanesi Spermatophyta divizyonuna ait olup bunların 4'ü Gymnospermae, 441 tanesi ise Angiospermae alt divizyonuna aittir. Angiospermae alt divizyonuna ait taksonun ise 71'i Monocotylodonae sınıfına ait iken kalan 370 takson Dicotilodonae sınıfına aittir. Araştırma alanında cins sayısı olarak en zengin familyalar, 28 cins sayısı ile Asteraceae (%10,68), 25 cins ile Poaceae (%9,54), 19 cins ile Fabaceae (%7,25), 13 cins ile Lamiaceae (%4,96) ve 12 cins ile Rosaceae (%4,58)'dir. Araştırma alanında tespit edilen tür ve tür altı takson bakımından en zengin familyalar, 54 takson ile Fabaceae (%12,05), 41 takson ile Asteraceae (%9,15), 34 takson ile Poaceae (%7,58), 27 takson ile Lamiaceae (%6,02) ve 24 takson ile Rosaceae (%5,35)'dir. Alanda bulunan takson bakımından en zengin cinsler, 18 takson ile Trifolium (%4,01), 8 takson ile Ranunculus (%1,78), 7 takson ile Lathyrus (%1,56), 7 takson ile Vicia (%1,56), 6 takson ile Euphorbia (%1,33), 6 takson ile Galium (%1,33), 5 takson ile Quercus (%1,11), 5 takson ile Ornithogalum (%1,11), 4 takson ile Plantago (%0,89) ve 4 takson ile Medicago (%0,89)'dur. Çalışma alanında bulunan tür ve tür altı taksonların fitocoğrafik bölgelere dağılımı, 102 takson ile Avrupa – Sibirya (%22,76), 69 takson ile Akdeniz (%15,4), 5 takson ile İran – Turan (%1,11) fitocoğrafik bölgesi ve 272 takson ile çok bölgeli veya bölgesi bilinmeyenler (%60,71) şeklindedir. Alanda yer alan taksonların hayat formlarının sınıflandırması, 61 takson ile Fanerofit (%13,61), 31 takson ile Kamefit (%6,91), 143 takson ile Hemikriptofit (%31,91), 77 takson ile Kriptofit (%17,18), 134 takson ile Terofit (%29,91) ve 2 takson ile Vasküler parazit (%0,44) şeklindedir. Araştırma alanında 6 adet endemik takson tespit edilmiştir. Alanın endemizm oranı %1,33'tür. Çalışma alanımızdaki endemizm oranı ülkemiz endemizm oranından oldukça düşüktür. Çalışma alanımızdaki endemizm oranının düşük olmasının sebeplerinin alanın Avrupa – Sibirya fitocoğrafik bölgesi içinde yer alması, insan faaliyetleri ve tarımsal faaliyetler sonucunda doğal hayatın kısmen de olsa bozulması, orman alanlarının iskan amaçlı tahrip edilmesi, tarım alanı oluşturmak için ağaçlara zarar verilmesi, aşırı otlatma, sulama göletlerinin yapılması gibi etkenlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte çalışma alanında araştırma sürecinde doğal hayat içinde tilki, çakal, yılan, domuz, kaplumbağa, kedi, köpek ve çeşitli kuş türleri gibi omurgalılar ile böcek gibi çeşitli omurgasız canlılar gözlenmiştir.
Acarlar longoz ormanı Phenopelopidae ve Punctoribatidae türleri üzerine sistematik araştırmalar
Dünyamız birçok canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Sucul ekosistemlerde olduğu gibi karasal ekosistemlerde de canlı çeşitliliği oldukça yüksektir. Toprak, karasal ekosistemin karmaşık ve zengin canlı çeşitliliğine sahip en önemli alanlardır. Toprakta yaşayan eklembacaklıların yaklaşık % 50'si akarlardan oluşmaktadır. Oribatid akarlar, akarların en zengin gruplarından birini oluşturmaktadır. Oribatida takımına ait 162 familya ve 11 binin üzerinde tür bulunmaktadır. Oribatidler birçok ekolojik sistemin madde döngüsünde oldukça önemli rollere sahiptir. Oribatidler çok çeşitli habitatlarda bulunabilir: toprakta, çöplerde, bitkilerde (ağaç gölgelikleri dahil) ve bazı türler tatlı sularda yaşar. 10 cm derinliğe kadar orman toprağında yaklaşık yüz türü temsil eden birkaç yüz bin birey bulunabilir. Tüm oribatid akarlar serbest yaşar ve türlerin çoğu ayrıştırıcıdır. Bazı Oribatidlar mantarlarla, alglerle veya bakterilerle beslenir, bazıları ise omnivordur ve bazı türler aynı zamanda yırtıcıdır. Türlerin çoğu cinsel yolla ürer, ancak yaklaşık % 10' u partenogenetiktir. Gelişim süresi türe ve sıcaklığa bağlı olarak değişir; sıcak tropik iklimde yumurtadan erginliğe kadar tam gelişme bir ay sürebilir. Ilıman iklimde bu gelişme iki ay, Kuzey Kutbu'nda ise beş yıl sürebilir. Akarlar kanatsız olduğundan rüzgar, su veya göç eden kuşlara, böceklere veya diğer hayvanlara tutunarak başka yerlere taşınabilirler. Oribatidlerin vücut yapısı incelendiğinde sırt ve karın kısımlarında bulunan çeşitli bölgeler göze çarpmaktadır. Sırt görünümünde prodorsum ve notogaster, karın görünümünde ise genitoanal ve epimeral bölgeler bulunmaktadır. Yetişkinlerinde 8 bacak bulunduran oribatidler, bacaklarındaki ve diğer vücut kısımlarındaki kılların sayı, şekil ve yapıları sayesinde sistematik anlamda değerlendirilmeleri yapılabilmektedir. Vücut şekli genellikle oval veya yuvarlak, bazen silindirik veya dikdörtgen şeklindedir. Larva altı bacaklı (3 çift), diğer üç nimf (gençlik) aşaması ve erginler ise sekiz bacaklı (4 çift) olmaktadır. Bacaklar genellikle beş serbest bölümden oluşur. Prodorsum, notogaster ve uzuvlarında çeşitli kıl çiftleri bulundururlar. Yetişkinlerin notogaster'ı, pteromorf adı verilen bir çift yan kanat benzeri uzantıya sahip olabilir. Bir yetişkinin ventral yönünde bir genital ve bir anal plaka ve bazen de bir agenital ve bir adanal plaka bulunur. Bazı familyalarda agenital ve adanal plakalar ventral plaka adı verilen tek bir plaka oluşturur. Bu plakların üzerinde bulunan setalara genital, anal, aggenital ve adanal seta adı verilir. Tüm eklembacaklılarda olduğu gibi, oribatid akarlar ergin aşamasında genellikle çok güçlü olan tek katmanlı bir epidermis üzerinde kitin yapılı bir kütiküle sahiptir. Dünyada Oribatidler üzerine birçok çalışma bulunmakta iken ülkemizde yeteri kadar çalışma bulunmamaktadır. Ekolojik açıdan oldukça önemli rollere sahip olan akarlar ülkemizde bilimsel çalışmalarda daha fazla yer almalıdır. Bu çalışmada Türkiye'nin tek parça halindeki en büyük longoz (subasar) olan Acarlar Longoz Ormanında bulunan toprak akarları faunustik açıdan ilk kez incelenmiştir. Punctoribatidae ve Phenopelopidae (Acari; Oribatida) familyalarına ait türlerinin belirlenerek Türkiye akar faunasına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Toprak örnekleri Acarlar Longoz Ormanı'ndan 2022 yılı Mayıs ayında toplanmıştır. Longozun çeşitli yerlerinden alınan örnekler dikkatli bir şekilde poşetlenerek laboratuvara getirilmiştir. Örnekler laboratuvarda Berlese- Tullgren hunisine yerleştirilmiş ve akar örnekleri %70' lik etil alkol çözeltisine düşürülmüştür. Akarlar ışık mikroskobunda pipet ve iğneyle ayrıştırılmış ve elektron mikroskobunda fotoğrafları çekilerek teşhis edilmiştir. Dünyada Punctoribatidae familyasında 12 cinse ait 101 tür ve Phenopelopidae familyasının 4 cinste 99 türü vardır. Türkiye'den daha önce Punctoribatidae familyasına ait 5 tür ve Phenopelopidae familyasına ait 8 tür kaydedilmiştir. Bu araştırma sırasında Acarlar longoz ormanından Punctoribatidae ve Phenopelopidae familyalarına ait üç tür kaydedilmiştir. Punctoribates (Minguezetes) palustris (Banks, 1895)( Punctoribatidae) ve Peloptulus (Sacculoptulus) sacculiferus (Weigmann, 2008) (Phenopelopidae) türleri Türkiye'de ilk kez kaydedilmiştir. Minunthozetes (M.) semirufus (Koch, 1841) (Punctoribatidae) türü ise Türkiye'nin Karadeniz bölgesinden daha önce kaydedilmiştir. Türlerin SEM görüntüleri tezde sunulmuştur. Minunthozetes (M.) semirufus türü Palearktik bölge ve Kanada'da yayılış gösteren ve daha önce Türkiye'den Giresun ve Samsun illerinde tespit edilmiş olan bir türdür (Bayartogtokh ve ark., 2002). Bu tür çayırlar, meralar, otlaklar ve toprak yüzeyi yosunlarında bol miktarda bulunur (Seniczak ve ark., 2018). Kızılağaç (Alnus) altındaki çimenli toprakta bulunmuştur. Bu çalışmada Minunthozetes (M.) semirufus örneklerinin ortalama vücut büyüklüğü Bayartogtokh ve ark., (2002) ile uyumludur ancak Bayartogtokh ve ark., (2002) göre Avrupa örneklerinden daha küçüktür. Punctoribates (Minguezetes) palustris, Nearktik (sık) ve Batı Palearktik (İtalya ve Kafkaslar) bölgelerde yayılış gösterir (Subías, 2004; 2023 güncellemesi). Türkiye'den ilk kez bu çalışmayla kayıt altına alınmıştır. Punctoribates (Minguezetes) palustris türünün bataklıklardan ve su basmış ormanlardan görüldüğü rapor edilmiştir (Murvanidze ve Mumladze, 2016). Bu çalışmada da örneğimizin subasan ormanından kaydedilmiştir. Peloptulus (Sacculoptulus) sacculiferus daha önce yalnızca tip lokalitesinden; denize komşu çayır ve çalı bitki örtüsü ile lagün ve nehir kıyısı habitatlarda, Portekiz kıyı bölgesinden kaydedilmiştir. Bizim örneklerimiz de kıyı bölgesindeki taşkın yatağından kaydedildi. Ortalama vücut uzunluğu ve vücut genişliği Weigmann (2008) ile yakından benzemektedir. Bu Peloptulus (Sacculoptulus) sacculiferus'un dünyadaki ikinci kaydıdır. Daha önce yalnızca Portekiz'den kaydedilmiştir (Weigmann, 2008; Subías, 2004, 2023 güncellemesi) dolayısıyla Akdeniz dağılıma sahip olduğu söylenebilir.
Sakarya ili, Oflak Dağı amerobelboid ve gustavioid (Acari:Oribatida) türleri üzerine sistematik araştırmalar
Toprak, birçok bitki ve hayvan toplulukları için yaşam alanı olan, tatlı su kaynakları ile tuzlu su katmanını birbirinden ayıran, atmosfer ile litosferi arasında bir katman olup, gezegenimizin nefes alan bir parçasıdır. Toprağın yapısı; mikroskobik ve makroskobik ebatlarda kompleks canlılardan oluşan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bitki çeşitliliğinin yanı sıra, bakteriler, mantarlar, virüsler gibi mikro ölçekte canlılarla beraber, akarlar, toprak solucanları, köstebekler gibi omurgasızlardan omurgalılara kadar değişen canlılara da ev sahipliği yapan toprak, tüm organizmaların karşılıklı etkileşimde bulunduğu bir yapıyı oluşturur. Toprağın muhteviyatında bulunan canlıların boyutlarına göre yapılan sınıflandırmada; ebatları 100 mikrometreden (µm) küçük olan canlılara mikrofauna 100 µm- 2 milimetre (mm) arasında olan canlılara mezofauna ve 2 mm den daha büyük olan canlılara da makro/megafauna denmiştir. Toprak mezofaunası içinde bulunan mikroeklembacaklıların %40'ını akarlar oluşturmaktadır. Akarlar, eklembacaklılar şubesinde, Keliserliler alt şubesinin en geniş grubu olarak nitelendirilen Örümceğimsiler (Arachnida) sınıfı içerisinde yer almaktadırlar. Akarlar altsınıfındaki organizmaların büyük bir kısmı çok küçük olmasına rağmen kırmızı kadife akarı ve kene gibi 10 mm'den daha büyük olan akarlar da vardır. Akarların morfolojisinde karın bölgesi ile vücudun ön bölgesi tamamen kaynaşmış durumdadır. Yani karın bölgesinde segmentli bir yapı belirgin bir şekilde bulunmadığından diğer araknidler içinde kolayca seçilebilirler. Akarlarda anten ve kanat olmayıp, genellikle dört çift bacak bulunmaktadır. Akarların vücut irilikleri l00 µm ile 3 santimetre (cm) arasında değişmekte olup, ağız, keliser ve palpin bulunduğu vücudun ön tarafına gnatozoma adı verilmiştir. Üyelerin çıktığı idiyozoma bölgesi esas vücut kısmı olup podozoma olarak isimlendirilir. Akarların son kısmı opistozoma olarak adlandırılmaktadır. İlk iki çift üyenin çıktığı bölgeye propodozoma, üçüncü ve dördüncü çift üyelerin çıktığı bölgeye de metapodozoma denilmektedir. Dünya yüzeyinde yapılan tüm çalışmalar değerlendirildiğinde yaklaşık olarak yüz bin civarında Oribatid akar tür sayısının olabileceği düşünülmektedir. Türkiye'deki duruma bakılacak olursa geçmişten günümüze kadar yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde 69 familya ait Oribatid akar türü tespit edilmiş ve kayıtlara geçmiştir. Oribatidlerin evrimsel gelişim süreci ele alındığında dikkat çekici düzeyde başarılı bir canlı grubu olarak ön plana çıktıkları gözlemlenmektedir. Beslenme çeşitliliği açısından yüksek bitkilerin dokularını tüketenler, bakteri, alg ve bir hücreli mantarlardan oluşan mikroflora ile beslenenler, canlı hayvan dokularıyla beslenenler, dışkıyla beslenenler ya da ölü hayvan materyaliyle beslenenler gibi beslenme çeşitliliğe sahip olan oribatid akarlar vardır. Oribatid akarlar büyük çoğunluğu 300-700 µm arasındaki vücut büyüklüğüne sahiptirler. Oribatid akarların gelişim süreçleri; aktif olmayan bir prelarva, aktif bir larva ve akabinde sırasıyla protonimf, deutonimf, tritonimf ve yetişkin evredir. Bir oribatid akara sırt tarafından bakıldığında prodorsum (PD) ve notogaster (NG) olmak üzere iki vücut bölgesi ayırt edilir. Oribatid akara karın tarafından bakıldığında ise epimeral ve genitoanal bölge olmak üzere iki vücut bölgesi görülür. Oribatidlerde cinsiyet ayrımında kullanılan tek ve kesin yöntem akar örneklerinde ağartılmış durumda bulunan ovipozitorun olup olmamasına göre değerlendirilmektedir. Oribatid akarlar yaygın olarak yüksek nitelikte olmayan metabolik aktivite, düşük hızda seyreden gelişim ve az sayıda denilebilecek nitelikte yumurtlama kabiliyetine sahip oldukları için ' k - selected' organizma olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, Sakarya ili Adapazarı ovasının kuzeyinde yer alan Oflak Dağında akarlar alt sınıfının Oribatida alttakıma ait Amerobelboidea ve Gustavioidea üst familyasına ait türler bulunarak incelenmiştir. Oflak Dağı, Marmara Bölgesinde Sakarya İli Kaynarca İlçesi sınırlarında, doğu batı yönünde uzanan, çevresine göre belirgin bir morfolojisi olan bir oluşumdur. Doğusunda Çamdağ morfolojik oluşumu Batısında ise Kocaeli platosu yer almaktadır. Güney ve kuzeyden Sakarya Nehri'ne bağlanan akarsular ile çevrelenmiştir. Oflak Dağı'nın farklı lokalitelerinden 14.08.2021 – 02.10.2021 tarihleri arasında, mümkün olduğunca insan ayağının değmediği noktalara gidilerek 15cm*15cm büyüklüğünde alınan 19 adet toprak örneği plastik poşetlere yerleştirilmiş ve her bir örneğin koordinatları ve deniz seviyesinden yükseklikleri not edilmiştir. Alınan tüm toprak örnekleri etiketlenip laboratuvara getirilmiştir. Bu toprak örnekleri Berlese hunilerinden meydana gelen düzeneklere yerleştirilmiştir. Berlese hunilerin üst tarafına gelecek şekilde elektrikli ışık kaynakları konulmuştur. Bu düzenek sayesinde, Berlese hunilerinin alt bölgesine konulan ve içerilerinde %70'lik etil alkol çözeltisi barındıran cam toplama şişelerinin içine ışıktan ve ısıdan kaçan akarların yönlenmesi sağlanmıştır. Bu düzenekte bir hafta bekleyen toprak örneklerindeki akarlar, alt taraftaki toplama şişelerine düşmüşlerdir. Bu süreç sonunda akarlar stereo mikroskop kullanılarak cam pipet ve iğne yardımıyla ayıklama işlemine tabi tutulmuş ve sonrasında detaylı incelemelerde kullanmak üzere içeriğinde %70'lik alkole ilave olarak 1-2 damla gliserin barındıran daha küçük ve kapaklı saklama şişelerine aktarılmışlardır. Saklama şişeleri, alkolün buharlaşmasını önlemek ayrıca içerisindeki örneklerin zarar görmemesi için ağzı kapalı saklama kaplarına yerleştirmek suretiyle korunmuşlardır. Akar örnekleri ışık mikroskobu ve taramalı elektron mikroskoplarında incelemeye tabi tutulmuşlardır. Akarların net bir şekilde teşhis edilmesi için yapılan incelenmede gerekli olan ağartma işlemi %50'lik laktik asit çözeltisi kullanılarak sağlanmıştır. Teşhis işlemi tamamlanan akar örnekleri korunmak üzere saklama şişelerine tekrar konulmuş ve etiketlenmişlerdir. Araştırma bölgesinden toplanan Amerobelboid ve Gustavioid akarlardan Amerobelbidae, Ctenobelbidae, Damaeolidae, Ceratoppiidae Liacaridae ve Xenillidae familyaları tespit edilerek incelenmiştir. Damaeolidae familyasından bulunan tür Damaeolus ornatissimus Csiszár, 1962 olup, ortalama gövde uzunluğu 268 μm ve gövde genişliği 137 μm'dir. Sivri uçlu rostrum ve medialde poligonal granülasyonlu PD vardır. Sensillus apikal kamçılı ve NG ön kenarı kemerlidir. NG 11 çift kılıflı kıl taşır. Poligonal serotegument ile kaplı NG yüzeyi bulunur. Granüle cerotegument ile ventral plaka bulunur. Amerobelbidae familyasına mensup tür Amerobelba decerdens'tir. Ortalama gövde uzunluğu 610 ve genişliği 361 µm'dir. Kırmızımsı kahverengi renktedir. PD konik, LE kıllar, rostral kıllara, İN kıllardan daha yakındır. İN kıllar ince ve pürüzsüz olup PD kostulasızdır, ekzobotridial kıllar en küçük prodorsal kıllardır. Bothridial kıl apikalde kirpikli ve kısadır. NG ön kenarı düzdür. Notogastral yüzey pürüzsüz olup NG 10 çift düz kıl taşır. Ctenobelbidae familyasına ait bulunan tür Ctenobelba (Caucasiobelba) urhani'dir. Ortalama vücut uzunluğu 331 μm uzunluk ve genişlik 175 μm'dir. Açık kahverengi renktedir. Porteior kısımda retiküle granüller ile uzatılmış PD vardır. NG yüzeyi ağsı granüllerle kaplıdır. Costula mevcut olup H harfi şeklindedir. Sensillus apikal olarak pektinli olup dorsosejugal yapı düzdür. Arkada spinoz uzantılı anal plak bulunur. Liacaridae familyasına ait tespit edilen tür Scarabacarus longisensillus'tir. Vücut iri ve kahverengidir. Vücut uzunluğu 910 μm, genişlik 660 μm'dir. Yandan bakıldığında, gövde sırtta belirgin bir şekilde dışbükey, karında düz görünümdedir. LE uzun, uçsuz tüberkülsüz ve çapraz parçalı, PD'un kenarları boyunca yerleşmiştir. LE kılları, lamellerin ön ucuna yakın bir yere yapışıktır. Trichobothria uzun, dar, iğ şeklindedir. NG'nin ön kenarı düz; interlamellar (İN) ve notogastral kıllar yok, 1 çift posteromarjinal kıl hariç; genital kıllar 4 çift, anal (AN) kıllar yaklaşık anal kapakçıkların kenarlarında bulunuyor. 3 tırnaklı bacaklar, nispeten küçüktür. Bu çalışmamızda tespit ettiğimiz Scarabacarus longisensillus Türkiye için yeni kayıttır. Ceratoppiidae familyasına ait bulunan tür Ceratoppia bipilis'tir. Vücut uzunluğu 780 μm, genişlik 510 μm'dir. PD uzunluğu 280 μm olup, sivri diken şeklinde sona eren bir rostrum içerir. Yapılan araştırmalarda, Ceratoppia bipilis'in her türlü habitatta bulunabildiği görülmüştür. Ceratoppia bipilisin yetişkinlerinin çoğu genellikle plörokokal algleri bazende likenlerin bazı kısımlarını tüketirler. Mevcut çalışmalar, Ceratoppia bipilis'in yumurtadan ergin aşamasına kadar olan gelişim süresinin ortalama 17°C'de yaklaşık 64-65 gün sürdüğünü ve 43-44 gün sürdüğünü göstermektedir. Derinin NG ve karın bölgesi üzerinde hafif benekli bir desen görülür. PD, sivri bir diken şeklinde sona eren bir rostrum içerir. Xenillidae familyasından tespit edilen bu türün uzunluğu 1150 μm, genişliği 680 μm olarak ölçülmüştür. PD uzunluğu 275 μm olan Xenillus clypeator'un buruşuk, çukurlu, dorsal ve ventral bütünlüğü olan, tam veya zayıf bir şekilde kazınmış kürsüye sahiptir. Geniş, bıçak benzeri, buruşuk lamel bulunmakta, doruk ve mikro düzeyde mevcut veya yoktur. Translamella genellikle mevcut olup, sensilli klavat, iğ şeklinde, mızrak şeklinde veya setiform, iki çift humerus kılı, genellikle beş çift genital kıl (bazen altı) ve trokanteral fossa II ve III tüberküllüdür. Bu çalışma neticesinde tespit edilen akar türleri sistematik olarak değerlendirilmiş, ülkemiz ve dünya akar faunasına katkıda bulunulması amaçlanmıştır.
Gölcük köyü ve çevresinin (Kestel, Bursa) florası
Bu çalışmada Bursa ilinin kuzeydoğusunda, Kestel ilçesi sınırları içerisinde yer alan Gölcük Köyü ve çevresinin floristik özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır. Davis'in Grid Sistemine göre A2 karesinde yer alan araştırma sahasında, 2022-2023 yılları arasında gerçekleştirilen 19 arazi çalışması sonucunda toplam 519 bitki örneği toplanmış ve bu süreçte bitkilerle ilgili 2258 adet fotoğraf çekilmiştir. Bitkiler, mümkün olduğunca çiçekli veya meyveli oldukları dönemlerde toplanarak fotoğraflanmış; ardından mevcut kurallara uygun şekilde preslenip kurutulmuştur. Kurutulan örnekler, böcek gibi zararlılardan korunmak amacıyla soğutucuda muhafaza edilerek herbaryum materyaline dönüştürülmüştür. Toplanan bitki örneklerine, araziden toplanma sırasına göre herbaryum numarası verilmiş; bu numaralarla birlikte habitat özellikleri, toplanma tarihleri, deniz seviyesinden yükseklikleri ve koordinat bilgileri arazi defterine kaydedilmiştir. Bu çalışmalarda, Gölcük Köyü ve çevresinde 69 familyaya ait 229 cins ve 378 tür ile alt tür seviyesinde takson tespit edilmiştir. Bu taksonların 3 tanesi Pteridophyta, 375 tanesi Spermatophyta divizyosu üyesidir. Spermatophyta divizyosuna ait taksonların 4 tanesi Gymnospermae alt divizyosu; 371 tanesi Angiospermae alt divizyosu üyesidir. Angiospermae alt divizyosundan geriye kalan bitkilerin ise 333 tanesi Dicotyledonae ve 38 tanesi Monocotyledonae sınıfına aittir. Araştırma alanında en fazla cins çeşitliliğine sahip ilk 5 familyaya: Asteraceae 36 farklı cinsle (%15,72), Apiaceae 15 farklı cinsle (%6,55), Brassicaceae 14 farklı cinsle (%6,11), Fabaceae 12 farklı cinsle (%5,24), Lamiaceae 11 farklı cinsle (%4,80), Rosaceae 10 farklı cinsle (%4,37), Poaceae 10 farklı cinsle (%4,37), Ranunculaceae 8 farklı cinsle (%3,49), Liliaceae 8 farklı cinsle (%3,49) ve Boraginaceae 7 farklı cinsle (%3,06) ev sahipliği yapmaktadır. Araştırma alanında tespit edilen tür ve tür altı takson bakımından en zengin ilk 5 familya şunlardır: Asteraceae 58 takson (%15,34), Fabaceae 33 takson (%8,73), Rosaceae 23 takson (%6,08), Lamiaceae 23 takson (%6,08), Brassicaceae 17 takson (%4,50), Apiaceae 17 takson (%4,50), Ranunculaceae 16 takson (%4,23), Liliaceae 13 takson (%3,44), Poaceae 13 takson (%3,44), Scrophulariaceae 11 takson (%2,91). Alandaki takson bakımından en zengin cinsler ise 8 takson ile Trifolium (%2,12), 6 takson ile Medicago (%1,59), 6 takson ile Ranunculus (%1,59), 5 takson ile sırasıyla; Rumex (%1,32), Geranium (%1,32), Vicia (%1,32), Quercus (%1,32), 4 takson ile sırasıyla; Alyssum (%1,06), Malva (%1,06), Lathyrus (%1,06)'dur. Taksonların fitocoğrafik bölgelere göre dağılımı ve oranları şu şekildedir: Akdeniz elementine ait olanlar 63 takson (% 16.67), Avrupa-Sibirya elementine ait olanlar 50 takson (% 13,23), İran-Turan elementine ait olanlar 5 takson (% 1.32), ve çok bölgeli ya da bölgesi belirlenemeyenler ise 260 takson (% 68.78) olarak kaydedilmiştir. Çalışma alanı Akdeniz ve Avrupa-Sibirya fitocoğrafik bölgeleri arasında bir geçiş bölgesinde olup, bu durum farklı bitki türlerinin karışımını içermesine olanak tanır. İklim ve topografik çeşitlilik, bu bölgede çeşitli bitki türlerinin bir arada bulunmasını destekler. Geçiş bölgeleri, biyolojik çeşitlilik açısından zengin oldukları için, hem Akdeniz fitocoğrafik bölgesinin hem de Avrupa-Sibirya fitocoğrafik bölgesinin bitki türleriyle birlikte İran-Turan fitocoğrafik bölgesine ait bitki türlerini de barındırır. Fitocoğrafik bölgeler arasındaki bağlantılar, İran-Turan Fitocoğrafik Bölgesi'nin bitki türlerinin bu alanlara yayılmasını sağlar. Bu faktörler, çalışma alanında İran-Turan fitocoğrafik bölgesi'ne ait bitki türlerinin varlığını açıklamaktadır. Araştırma alanında yer alan taksonların hayat formlarına göre sınıflandırması şu şekildedir: Fanerofit, 48 takson (%12,70); Kamefit, 19 takson (%5,03); Hemikriptofit, 147 takson (%38,89); Kriptofit, 38 takson (%10,05); Terofit, 124 takson (%32,8); ve Vasküler parazit, 2 takson (%0,53). Endemik takson sayısı 4 olup alanın endemizm oranı %1.06 olarak belirlenmiştir. Çalışma alanımızdaki endemizm oranı, ülkemiz genel endemizm oranına kıyasla oldukça düşüktür. Özellikle son dönemde popüler hale gelen hobi bahçelerinin yaygınlığı, insanların doğaya yönelme ve organik tarım yapma arzusu nedeniyle tarım arazisi oluşturmak amacıyla doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesine neden olmaktadır. Bu durum, habitatların zarar görmesine ve dolayısıyla endemik bitki türlerinin azalmasına yol açmaktadır.
Dişi sıçanlarda bisfenol S ile oluşturulmuş ovaryum hasarının ışık ve elektron mikroskobi düzeyinde incelenmesi
Son yıllarda artan çevre kirliliğinin önemli sebeplerinden biri olan çevresel kirleticilerin kullanımı, gün geçtikçe artmaktadır. Çevresel kirleticiler, ekosistemdeki yetersiz su kaynaklarına ciddi zarar verebilmektedir. Bu kirleticiler, canlılarda endokrin sistemin bozulmasına neden olurken üreme sistemi üzerinde de olumsuz etkiler ortaya çıkarabilmektedir. Bisfenol grubundan olan Bisfenol A (BPA)'nın neden olduğu zararlı etkiler fark edildikçe, dünya genelinde birçok ülkede kullanımı yasaklanmış ve kısıtlanmıştır. Günlük hayatımızda kullandığımız birçok malzemede yer alan bisfenol türevlerinin sebep olduğu olumsuz etkiler farklı kaynaklarda da belirtilmiştir. Son zamanlarda BPA içeren ürünlere alternatif olarak Bisfenol S (BPS) kullanılmaya başlanmıştır. BPS kullanımının artmasıyla beraber toksik etkilerinin üzerinde yapılan çalışmalar da artmıştır. Model organizma olarak tercih edilen sıçanların farklı dokularında kimyasal ajanların sebep olduğu toksisiteye bağlı olarak insan sağlığı üzerinde meydana gelebilecek potansiyel etkileri değerlendirilmektedir. Wistar albino sıçanlar, üreme süresinin kısa olması ve uyum sağlama potansiyelinin yüksek olmasından dolayı toksisite çalışmalarında sıklıkla kullanılan model organizmadır. Bu çalışma kapsamında farklı dozlarda BPS'nin (50 μg/kg, 100 μg/kg ve 150 μg/kg) sıçanlara uygulanması sonucunda ovaryum dokuları alınarak histolojik işlemlere tâbi tutulmuştur. Hematoksilen & Eozin ve Uranil Asetat-Reynolds Çözeltisi (Kurşun Sitrat) boyaması sonucunda ışık ve Transmission Elektron Mikroskobu (TEM) ile oluşan histopatolojik hasarlar tespit edilmiştir. BPS uygulamasının sıçan ovaryum dokularında genel olarak folikül gelişim aşamalarını sekteye uğrattığı, germinal epitel yapısında kopma ve bozulma meydana geldiği, atretik ve kistik folikül yapısı oluşturduğu, granüloza tabakasının yapısını bozarak hücrelerini değiştirdiği, bazı granüloza hücrelerinde piknotik çekirdek yapısı meydana geldiği, teka tabakasının inceldiği, teka hücrelerinin yapısını bozduğu, kan damarlarında artış ve dokuda hiperemi meydana getirdiği gözlenmiştir. Teka interna ve eksterna tabakalarında açıklıklara ek olarak intrastromal hemoraji olduğu incelenmiştir. Primordiyal foliküllerin epitel hücrelerinin yassı ve kübik epitel arasında şekillendiği, sekonder ve graaf foliküllerin granüloza tabakasının katmanları arasında ayrılmalar ile açıklıklar olduğu görülmüştür. Doz artışına bağlı olarak teka ve granüloza tabakasının arasındaki sınır seçilememiştir. Bağ dokuda vakuolizasyon ve vasküler konjesyon olduğu incelenmiştir. İntertisyel alanda bağ doku hücrelerinde hücre sınırlarının bozulduğu ve kistik hücre kümelerinin varlığı tespit edilmiştir. Oosit fragmantasyonu, vakuolar dejenerasyon ve angiogenesis meydana geldiği görülmüştür. Ultrastrüktürel inceleme sonucunda ise doz artışına bağlı olarak, ooplazma içerisinde annulat lamel birikiminin arttığı, kortikal granüllerin sayısının azaldığı, bazı hücrelerde lipid birikiminin arttığı, mitokondri hasarı ve mitokondrilerde krista kaybı, granüloza ve teka hücrelerinin yapısında değişiklikler olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bazı yapısı bozulan mitokondrilerde miyelin benzeri yapılar oluştuğu, granüloza hücreleri arasında bulunan intersellüler alanlarda vakuolizasyon ve apoptotik hücreler meydana geldiği görülmüştür. Bazal lamina şekli normal histolojik yapısını kaybederek kıvrımlı bir şekilde (ondüla görüntüsü) karşımıza çıkmıştır.
Zebra balıklarında abamektin üreme toksisitesi: Histolojik yönden incelenmesi
Günümüzde çevre sorunlarının artmasında kimyasal atık ve pestisitlerin günlük hayatımıza fazlasıyla entegre olması büyük bir etkendir. Özellikle pestisitler, tarımsal arazilerde ürün eldesinde alınan verimin arttırılması amacıyla kullanılmaktadır. Her ne kadar üründe kaliteyi arttırmak amacıyla kullanılsa da; pestisitlerin kullanımı arttıkça çeşitli yollarla toprak ve suya karışımı da artmaktadır. Böceklerin kontrolü ve verdiği zararın azaltılması için kullanılan insektisitler de bu alanda kullanımı artan pestisitlerdir. Avermektin ailesinden en sık kullanılan bileşenlerden olan Abamektin de bir insektisit ve antihelmintik ajan olarak tarım alanlarında kullanılmaktadır. Bu bileşik, uygulama bölgelerinden farklı yollarla sucul ortama girip kirletici rolü ile canlılar üzerinde olumsuz etkiler gösterebilmektedir. Abamektin maruziyeti sonrasında zehirlenme, koma, hipotansiyon ve solunum yetmezliğine sebep olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ayrıca sucul ortama karışması sonucunda akuatik organizmalarda da toksik etki gösterdiği bilinmektedir. Abamektinin üreme toksisitesine sebep olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Günümüze model organizma olarak tercih edilen zebra balıklarında kimyasalların oluşturduğu toksisite çalışmalarına dayanarak, insanlar üzerindeki olası etkileri de değerlendirilmektedir. Bu çalışmada, değişen dozları kullanılan Abamektin'in (0,75 µg L-1, 1,5 µg L-1 ve 3 µg L-1) zebra balıklarına uygulanması sonucunda ovaryum ve testis dokuları disekte edilerek histolojik işlemlerden geçirilmiştir. Hematoksilen & Eozin boyaması sonrasında ışık mikroskobu altında incelemeler yapılmış ve histopatolojik etkiler tespit edilmiştir. Abametktin uygulaması sonrasında zebra balığı testis dokularında seminifer tübüller arası bölgede bağ doku artışı (intertisyel fibrosis), seminifer tübüllerde vakualizasyon, seminifer tübül bütünlüğünde bozulma, sperm yoğunluğunda artış, spermatogenik hücre kümelerinde azalış, Sertoli hücrelerinde hipertrofi, piknotik hücre yapıları, apoptotik hücre oluşumu, intertisyel alanda hemoraji ve testis dokusunda ileri seviyede atrofi tespit edilmiştir. Ovaryum dokularında ise; zona radiata ile ooplazma ve zona radiata ile foliküler epitel arasında açılma, zona radiatada distorsiyon, morfolojik bozulmalar ve kalınlaşma, atretik oosit oluşumunda artış, intertisyel alanda fibrosis, ooplazmada vakualizasyon ve dejenere olmuş folikül oluşumu, olgun ve vitellojenik oosit sayısında azalış ve hücrelerde nükleer alanda bozulmaların meydana geldiği görülmüştür. Ayrıca tüm bu görülen bulguların doz artışı ile paralel olarak artış gösterdiği belirlenmiştir.
Bazı buğday (Triticum aestivum L.) genotiplerinde nikel toksisitesi etkilerinin çimlenme ve erken fide evresinde fizyolojik olarak araştırılması
Bu çalışmada buğday (Triticum aestivum L.) bitkisine ait yedi farklı genotipin (Cumhuriyet-75, Efe, Gönen-98, Kaşifbey-95, Kayra, Meltem ve Ziyabey-98) çimlenme ve erken fide evresinde nikel toleransları araştırılmıştır. Çalışma iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada kurulan denemede buğday genotipine çimlenme aşamasında farklı konsantrasyonlarda (0, 200, 400, 600, 800 ve 100 ppm) nikel (NiSO4 .7H2O) çözeltileri uygulanmış, denemenin sekizinci gününde hasat yapılarak bazı çimlenme ve fizyolojik büyüme parametreleri ölçülmüştür. Buna göre fidelerin kök, koleoptil ve toplam boyu; kök ve koleoptillerin taze ve kuru ağırlığı; kök ve koleoptillerin gerçek ve oransal büyüme hızı; tohumlardaki kullanılan depo maddelerinin miktarı, konversiyon kat sayısı ve depo maddelerinin tüketimi (%) uygulanan nikel konsantrasyonuna bağlı olarak azalmıştır. Kök ve koleoptil boyları esas alınarak hesaplanan tolerans indekslerine göre yapılan puanlama sonucunda çimlenme evresinde nikel toksisitesine en dayanıklı genotipin Ziyabey-98, en duyarlı genotipin ise Cumhuriyet-75 olduğu belirlenmiştir. Çalışmanın ikinci aşamasında Cumhuriyet-75 ve Ziyabey-98 genotipleri kullanılarak saksı denemeleri kurulmuş ve 200 ppm nikel uygulaması yapılmıştır. Nikel toksisitesi Ziyabey-98 genotipinde kök büyümesinin, Cumhuriyet-75 genotipinde ise gövde büyümesinin ilgili kontrollere göre önemli derecede inhibe olmasına yol açmıştır. Bu sonuç her iki genotipin kök ve gövde büyümesinin nikel toksisitesine farklı derecede toleransa sahip olduğunu göstermiştir. Kök ve gövdenin taze ve kuru ağırlıklarında nikel toksisitesi etkisiyle meydana gelen değişimler, her iki genotipte de gövdenin daha duyarlı olduğunu göstermiştir. Toplam SOD aktivitesi nikel uygulanan Ziyabey-98 genotipinde artmış, Cumhuriyet-75 genotipinde değişmemiştir. Bu durum muhtemelen Ziyabey-98 genotipinde nikel toksisitesinin yaprak dokularındaki süperoksit birikiminin artmasından kaynaklanmıştır. Toplam APOD aktivitesi nikel uygulaması sonucunda Cumhuriyet-75 genotipinde azalmış, Ziyabey-98 genotipinde artmıştır. Toplam GR aktivitesi ise nikel toksisitesi altındaki Cumhuriyet-75 genotipinde değişmemiş, Ziyabey-98 genotipinde artmıştır. Bu sonuçlar nikel uygulanan Ziyabey-98 genotipinde askorbat-glutatyon döngüsünün aktif olduğunu ve etkili bir şekilde H2O2 detoksifikasyonunun gerçekleştiğini göstermektedir. Toplam GPOD aktivitesi ise nikel toksisitesi altındaki her iki genotipte de değişmemiştir. Ölçülen klorofil a floresansı ve hesaplanan JIP testi parametrelerinde gözlenen değişimler, Cumhuriyet-75 genotipinde fotosentetik birimlerin ve elektron taşınım reaksiyonlarının nikel toksisitesinden etkilenmediğini; Ziyabey-98 genotipinin ise olumsuz yönde etkilendiğini göstermiştir. Buna göre her iki genotipin çimlenme ve erken fide evresinde nikel toksisitesine karşı tolerans ve duyarlılık derecelerinin farklı olduğu, erken fide evresinde uygulanan nikel toksisitesinin Ziyabey-98 genotipinde fotosentetik elektron taşınım reaksiyonlarını bozarak oksidatif strese neden olduğu söylenebilir
Farklı arpa (Hordeum vulgare L.) çeşitlerinde alüminyum toksisitesi etkilerinin fizyolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi
Bu çalışmada farklı arpa (Hordeum vulgare L.) genotiplerinde (Çetin-2000 ve Zeynelağa) alüminyum (Al2O12S3.18H2O; 3 mM) toksisitesinin etkileri erken fide evresinde fizyolojik, biyokimyasal ve fotokimyasal olarak araştırılmıştır. Al toksisitesi iki arpa genotipinde de kök ve gövde büyümesini yavaşlatmış ancak büyüme hızı üzerindeki inhibisyon etkisinin köklerde daha belirgin olduğu görülmüştür. Taze ağırlık bakımından gövdelerin Al toksisitesine daha duyarlı olduğu, kuru ağırlık bakımından ise Al toksisitesinin kök üzerinde daha etkili olduğu gözlenmiştir. Al toksisitesi Çetin-2000 genotipinin yapraklarındaki oransal su miktarını azaltmış, Zeynelağa genotipinde ise değiştirmemiştir. Bu sonuç Al toksisitesinin Çetin-2000 genotipinde su ilişkilerini bozduğunu göstermektedir. Her iki arpa genotipinin yapraklarındaki membran stabilite indeksi Al toksisitesinden etkilenmemiştir. Al toksisitesi altındaki köklerde formazon miktarı ve Evan's mavisi alınımında meydana gelen değişimler Çetin-2000 genotipinde kök metabolizmasının Al toksisitesine daha duyarlı olduğunu göstermiştir. Al stresi altındaki Çetin-2000 genotipinin yapraklarındaki antosiyanin miktarı kontrolle karşılaştırıldığında önemli derecede artmıştır. Ancak Zeynelağa genotipinde belirgin derecede azalmıştır. Bu da Zeynelağa genotipinde Al toksisitesine karşı savunma mekanizmasının bozulduğunu gösteriyor olabilir. Çetin-2000 genotipinin yapraklarındaki fotosentetik pigment (klorofil a, klorofil b, toplam klorofil ve toplam karotenoid) miktarı Al toksisitesi sonucu kontrolle karşılaştırıldığında önemli derecede azalmıştır. Bu sonuç Al toksisitesi altındaki Çetin-2000 genotipinde fotosentetik pigmentlerin parçalanma hızının artmasından ve/veya sentez hızının azalmasından kaynaklanıyor olabilir. Al toksisitesi altındaki Zeynelağa genotipinde ise fotosentetik pigment miktarı değişmemiştir. Klorofil a floresansı ölçümleri ve JIP testi parametrelerindeki değişimler Al toksisitesi sonucu her iki genotipte de fotosentetik elektron taşınım reaksiyonlarının olumsuz yönde etkilendiğini göstermiştir. Bunun dışında Al toksisitesinin her iki arpa genotipinde de fotosistem II birimlerini yapısal ve fonksiyonel anlamda etkilediği söylenebilir. Ancak diğer analiz sonuçları ile birlikte değerlendirildiğinde, Çetin-2000 genotipinde fotosentetik aktivitedeki değişimler, bu genotipin Al toksisitesine uyum sağlayabildiğini göstermiştir. Zeynelağa genotipi ise Al toksisitesinden fotokimyasal olarak zarar görmüştür. Sonuç olarak, Çetin-2000 genotipinin Al toksisitesine daha toleranslı olduğu ve Al toksisitesine uyum göstermesini sağlayan daha elastik bir mekanizmaya sahip olduğu söylenebilir. Ancak Zeynelağa genotipi Al toksisitesinden metabolik olarak zarar görmüştür. Anahtar kelimeler: Al toksisitesi, arpa, klorofil a floresansı, JIP testi, fotosentetik aktivite
Kentsel su döngüsünde mikrobiyal kontaminantların sürveyanı: Fırsatçı patojenlerin moleküler karakterizasyonu ve antimikrobiyal direnç profilinin araştırılması
Sucul ekosistem hizmetlerinin önemli bir unsuru olan içme suyu kaynakları, kentsel su döngüsü içinde yüzey suları, yağmur suları, atık sular ve geri dönüştürülmüş sular gibi farklı habitatların etkisine maruz kalmaktadır. Bu çeşitli habitatlardan gelen girdiler, su kalitesini ve genel ekosistem sağlığını doğrudan etkilemektedir. Çoklu arıtma bariyerlerinden geçerek dağıtım sistemi ile nihai kullanıcıya ulaştırılan suyun doğasında, bazı kimyasal ve biyolojik değişiklikler meydana gelebilir. Bu değişikliklerin başında, abiyotik ve biyotik faktörlerin etkisiyle suyun kimyasal ve biyolojik kararlılığını kaybetmesi ve mikrobiyal yeniden üremenin (bacterial regrowth) oluşması gelir. Mikroorganizmalar, çevresel koşullara hızlı bir şekilde adaptasyon gösterme ve antibiyotiklere karşı direnç geliştirme kabiliyetleriyle bilinir. Bu özellikleri sayesinde, su ekosistemlerinde direnç birikimine yol açarak hem doğal hem de insan yapımı habitatlarda önemli bir çevresel tehdit oluştururlar. Özellikle içme suyu kaynakları, heterojen su kütleleri ve çeşitli ekosistem unsurlarından gelen girdilerle kirlenmeye açıktır. Su döngüsündeki bu farklı girdiler, su kalitesini etkilerken, aynı zamanda su kaynaklarının biyolojik kararlılığını da bozabilir. Suyun arıtma süreçlerinden geçirilmesine ve dağıtım sistemleri ile son kullanıcıya ulaştırılmasına rağmen, bazı biyolojik ve kimyasal değişiklikler meydana gelebilir. Bu değişiklikler arasında mikrobiyal yeniden üreme, yani dağıtım sisteminde heterotrofik bakterilerin çoğalması ve suyu kolonize etmesi yer alır. Mikroorganizmaların su sistemlerinde çoğalması, suyun biyolojik denge ve kalitesini olumsuz etkiler. Bununla birlikte, bu tür mikroorganizmaların yalnızca heterotrofik bakterilerle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda fırsatçı patojenlerin (FP) ve antibiyotik dirençli bakterilerin (ADB) de üreme olasılığını artırır. Heterotrofik bakterilerin ve antibiyotik dirençli bakterilerin su sistemlerinde yeniden üremesi, ekosistemin biyolojik dengesini bozarken, direnç birikimi yoluyla çevresel stres faktörlerine daha dayanıklı mikroorganizma topluluklarının oluşmasına neden olur. Bu durum, içme suyu kaynaklarının güvenliğini tehdit ederken, antibiyotik dirençli enfeksiyonların yayılmasını hızlandırır ve halk sağlığı açısından ciddi sonuçlar doğurur. Oligotrofik bir habitat olan su dağıtım sistemi, aynı zamanda kalıntı dezenfektanların sürekli bulunduğu bir çevredir. Oligotrofik çevreler, genellikle mikroorganizmaların çoğalmasını daha az destekler, ancak bu ortamlarda hayatta kalmayı başaran bakteriler, düşük besin koşullarına son derece özelleşmiş ve uyum sağlamış olabilirler. Dezenfektanların varlığı, su kalitesini korumak ve mikrobiyal kontaminasyonu önlemek amacıyla kullanılırken, aynı zamanda bir seçici baskı oluşturur. Bu durum, zamanla antimikrobiyal direnç genlerinin (ADG'lerin) gelişimine ve yayılmasına yol açabilir. Bu ortam, çeşitli faktörler ve kalıntı dezenfektanların varlığı nedeniyle ADG'leri için bir rezervuar olma potansiyeli taşımaktadır. Çoklu antibiyotik direncine sahip patojenlerin küresel düzeyde artışı, ciddi bir halk sağlığı tehdidi oluşturmakta ve çevrenin mikrobiyal direnç gelişimine etkisinin araştırılmasının önemini vurgulamaktadır. İçme suyu dağıtım sisteminde kullanılan dezenfektan türleri ve konsantrasyonları, çevresel koşullar ve mikrobiyal etkileşimler gibi çeşitli faktörler, ADG'lerin dinamiklerini etkiler. Bu karmaşık etkileşimler, su dağıtım sistemini ADG'lerin rezervuarı haline getirerek, önemli halk sağlığı riskleri oluşturabilir. İçme suyu kaynaklarıyla ilgili riskleri kapsamlı bir şekilde anlayabilmek ve bu riskleri etkili bir şekilde azaltabilmek, suyun kaynaktan nihai kullanıcıya ulaşana kadar geçtiği tüm aşamaların mikrobiyal ve kimyasal özelliklerinin detaylı incelenmesini gerektirir. İçme suyu kalitesinin korunması, yalnızca kaynağın temizliğinin sağlanmasıyla sınırlı olmayıp, suyun arıtılması, depolanması ve dağıtımı sürecinde karşılaşılabilecek risklerin de dikkate alınmasını zorunlu kılar. Bu süreçler boyunca suyun maruz kaldığı çeşitli biyolojik ve kimyasal etkiler, suyun nihai güvenliğini ve insan sağlığına olan potansiyel tehditlerini doğrudan etkiler. Çalışmamız, suyun kaynağından musluğa olan yolculuğunda bazı fırsatçı patojenler (FP'ler), antibiyotik direnç genleri (ADG'ler) ve mikrobiyal aktivite de dahil olmak üzere mikroorganizmaların varlığının ve davranışlarının nasıl değiştiğini ve bu mikroorganizmaların habitatlar arasında yayılmasındaki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda, su numunelerinde qPCR, ATP analizi ve hücre membran hasar tespit analizleri yapılmıştır. Su kaynağı olarak kullanılan Sapanca Gölü (Sakarya) ve Akçay'dan gelen ham su, içme suyu arıtma tesisi ve içme suyu dağıtım sisteminden 2 yıllık bir sürede numuneler alınarak incelenmiştir. Mycobacterium spp. gibi su kaynaklı fırsatçı patojenlerin aerosolleşme, biyofilm oluşturma, dezenfektan ve antibiyotik direnci geliştirme kabiliyetleri nedeniyle içme suyu sistemlerinde varlıklarının tespiti büyük önem taşımaktadır. Elde edilen veriler, Mycobacterium spp.'nin zaman içinde değişen konsantrasyonlarını ortaya koymuş ve bu durum çevresel faktörlerle ilişkilendirilmiştir. Pseudomonas aeruginosa'nın virülansla ilgili ecfX geni ve olası çapraz reaksiyon sorunları incelenmiştir. Çalışmada, iki gen hedefli PCR yöntemleri kullanılmış ve bazı kaynaklarda bu genlerin varlığı tespit edilmiştir. Ayrıca, vanA geni gibi klinik öneme sahip antibiyotik direnç genlerinin varlığı, olası gen transferi ve su kaynaklı enfeksiyonlar açısından risk faktörü olarak değerlendirilmiştir. qnrA geni gibi diğer direnç genlerinin tespit edilmesi, antibiyotik tedavisinin yönetiminde önemli bir faktör olarak vurgulanmıştır. intl1 geni, yatay gen transferi göstergesi olarak içme suyu örneklerinde izlenmiş ve direnç seviyelerindeki dalgalanmalar rapor edilmiştir. Mikrobiyal ATP ölçümleri, su kalitesindeki küçük değişiklikleri hızlı bir şekilde tespit etmek için kullanılmış ve bu değerler, özellikle klor dozları ve suyun depolama süresi gibi faktörlerle ilişkilendirilmiştir. Çalışmada, içme suyu sistemlerindeki mikroorganizmaların membran hasarı analizi ile canlı ve ölü bakterilerin varlığı incelenmiştir. Dezenfeksiyona rağmen, bakterilerin içme suyu temin zincirinde hayatta kaldıkları ve hasarlı membranlarla yaşamlarını sürdürdükleri görüntüleme teknikleri ile tespit edilmiştir. Ayrıca, su dağıtım sisteminde biyofilm parçacıkları, filamentli bakteriler ve serbest bakterilerin varlığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar, biyofilm oluşumunun yönetimi için entegre bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu ve geleneksel dezenfeksiyon yöntemleriyle ilgili zorlukları ortaya koymaktadır.Mühendislik ürünü içme suyu dağıtım sisteminde antibiyotik direncinin şekillenmesi ile ilgili hipoteze dayalı bu çalışmada, yatay gen transferi, fırsatçı patojen varlığı, canlı ve ölü bakteri bolluğu ile mikrobiyal aktivite düzeyi gibi faktörlerin antibiyotik direncinin oluşumunda etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Çalışmanın bulguları, "Tek Sağlık" yaklaşımı ile entegre edilebilecek ve su yönetimi alanında standardizasyon sağlayabilecek potansiyele sahip bir ön çalışma niteliği taşımaktadır.
İzmit Körfezi'ne dökülen akarsuların su kalitesinin değerlendirilmesinde diyatome indekslerinin kullanılması
Bu çalışmada İzmit Körfezi'ne dökülen 8 derede bulunan 13 istasyonun epilitik diyatomeleri incelenerek bu derelerin ekolojik kalitesinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. İzmit Körfezi'ne dökülen Ballıkaya (1), Saz (2), Dil (3), Çınarlı (4 ve 5), Yırım (6 ve 7), Kiraz (8 ve 9), Hisar (10 ve 11) ve Değirmen (12 ve 13) derelerinde bulunan toplam 13 istasyondan 2022-2023 döneminde sonbahar, kış, ilkbahar, yaz mevsimlerinde olmak üzere yıl boyunca 4 kez su ve epilitik diyatome örnekleri alınarak su örneklerinin laboratuvarda kimyasal analizleri yapılmıştır. Elde edilen diyatome örneklerinin teşhis ve sayımı yapılarak baskın ve sık görülen türler belirlenmiştir. Elde edilen biyolojik parametrelerle, Diversite (çeşitlilik), Evenness (düzenlilik) ve Richness (tür sayısı) ve benzerlik analizleri yapılmıştır. Tespit edilen türlerin bolluğu diyatome indekslerinde değerlendirilerek derelerin ekolojik statüsü üzerinde durulmuştur. İstasyonlar ve mevsimler arasındaki farklar istatistiksel olarak belirlenmiş olup fizikokimyasalların diyatome indeksleriyle regresyonu incelenerek çalışmadaki en iyi sonuç veren indeksler belirlenmiştir. Aynı zamanda fizikokimyasalların çeşitlilik, düzenlilik ve tür sayısını nasıl etkilediğine bakılmıştır. Tüm çalışma boyunca 51 örneklemden toplam 32 familyaya ait 347 diyatome taksonu tespit edilmiştir. 18 farklı diyatome indeksi kullanılarak yapılan kalite tayininde Saz (2), Dil (3), Yırım(7), Kiraz (9), Hisar (11) ve Değirmendere (13) istasyonların "çok kötü" kalitede ötrofik, Hisar (10), Değirmen (12) istasyonlarının "kötü" kalitede meso-ötrofik, Ballıkaya (1), Çınarlı (4 ve 5), ve Yırım (6) istasyonlarının "orta" kalitede meso-ötrofik, Kiraz (8) istasyonunun ise orta-iyi kalitede oligo-mesotrofik olduğu tespit edilmiştir. Artıklık Analizinde (RDA) Saz (2), Dil (3) ve Hisar (11) istasyonlarının, kirletici fizikokimyasal parametrelerin ve kirliliğe toleranslı baskın türlerin birbirine yakın konumlandığı görülmüş, diyatome indeklerinin sonuçları ile birlikte bu istasyonların en kirli istasyonlar olduğu tespit edilmiştir. Fizikokimyasallar açısından kirli olduğu düşünülen istasyonlarda kirliliğe toleranslı türler olan Craticula subminuscula, Nitzschia palea, Nitzschia palea var. debilis, Nitzschia amphibia, Nitzschia capitellata, Navicula veneta, Mayamea permitis, Fistulifera saprophila, Sellaphora saugerressii, Achnanthidium minutissimum var. jackii sık ve baskın görülmüştür. Bu istasyonlarda diğer istasyonlara göre düşük tür sayısı ve düşük düzenlilik gözlemlenerek kirliliğin çeşitliliği olumsuz etkilediği görülmüştür. Derelerin aşağı havzalarında kirletici parametrelerin çarpıcı şekilde yüksek bulunması, kirliliğe toleranslı türlerin yüksek bolluğu ve düşük çeşitlilik bu istasyonların insan etkisine maruz kaldığına işaret etmektedir. Çevresel parametrelerin tür sayısı ile yapılan regresyon analizinde toplam fosfor (TP), fosfat (PO4-P), ve sülfat (SO4) tür sayısını negatif, çözünmüş oksijenin (ÇO) ise pozitif etkilediği tespit edilmiştir. Kirliliğin tür sayısı, diversite ve evenness değerlerini olumsuz etkilediği dikkat çekmiştir. Çevresel parametrelerin diyatome indeksleri ile regresyonu incelendiğinde ise TP ve PO4-P başta olmak üzere birçok parametreyle en güçlü regresyonu Descy's Indeksi (DES) vermiştir. Descy's İndeksi ile birlikte toplam 13 diyatome indeksinin çevresel parametrelerle güçlü regresyonu bulunarak bu indekslerin derelerin ekolojik durumunu tayin etmede başarılı olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Akarsular, Diyatome İndeksleri, Ekolojik Kalite, İzmit Körfezi
Meymene (Faryab/Afganistan) bölgesinin etnobotanigi ve tarımsal biyoçeşitliliği
Bu araştırmada, Afganistan'ın Faryab vilayetinin Meymene bölgesinde etnobotanik araştırmalar yürütülmüş ve bölge halkı tarafından kültüre alınan bitkiler araştırılmıştır. Bu çalışma ile birlikte ayrıca, Afganistan ve Faryab'ın coğrafi, ekonomik ve tarımsal özellikleri üzerinde durup, ekonomik olarak kültürü yapılan bitkiler de incelenmiştir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci ve ikinci bölümlerinde giriş ve kaynak araştırması yapılmış, Afganistan ve komşu ülkeler üzerinde yapılmış etnobotanik çalışmalar incelenmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde Materyal ve Metot açıklanmıştır. Bu bölümde etnobotanik çalışmaların yapıldığı bölge hakkında bilgiler verilmiş, pazar araştırmaları, arazi çalışmaları ve bitki toplama yöntemleri açıklanmıştır. Çalışmanın dördüncü bölümünde Bulgular yer almaktadır. Bu bölümde tespit edilen taksonlar, familya isimlerine göre alfabetik olarak sıralanmış ve taksonların etnobotanik kullanımlarına yer verilmiştir. Çalışmanın son kısmında ise sonuç ve değerlendirmeler yapılmış ve çalışmada kullanılan ekler sunulmuştur.
Caracal caracal'ın (karakulak) mitokondriyal DNA kontrol bölgesinin belirlenmesi ve diğer kedilerle filogenetik ilişkilerinin incelenmesi
Anahtar Kelimeler: Karakulak, Caracal Caracal , mitokondriyal DNA, kontrol bölgesi, sitokrom-b , moleküler genetik Karakulak (Caracal caracal) kedigiller ailesi içinde yer alan orta boyda yabani bir kedidir. Karakulak, Afrika kökenli olup, dünya genelinde Orta Doğu'da, ülkemizde ise Akdeniz bölgesinde yayılış göstermektedir. Ülkemizde son dönemlerde karakulak ile ilgili çoğunlukla ekolojik çalışma yapılmaktadır. Ancak bu kedi türü ile ilgili sınırlı genetik bilgi bulunmaktadır. Günümüzde Avrupa'da kedigiller familyasının filogenetik ilişkilerinin anlaşılabilmesi için bir çok genetik çalışma yapılmaktadır. Mitokondriyal DNA (mt-DNA) üzerindeki bazı genler filogenetik çalışmalarda belirteç olarak sıklıkla kullanılırlar. Karakulak mitokondriyal DNA'sı üzerinde sadece NADH dehidrogenaz 5 (ND5) geninin dizisi belirlenmiştir. Karakulak ND5 geni ve diğer kedilerin ND5 gen dizisi kullanılarak filogenetik olarak karşılaştırma yapılmıştır. Bu çalışma için Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesin'ndeki karakulaklardan kıl ve dışkı örnekleri alınmıştır. Bu çalışma ile karakulak mitokondriyal DNA kontrol bölgesi dizisinin belirlenmesi ve ayrıca sitokrom-b geninin daha önceki çalışmalarda bulunmayan kısımlarının açığa çıkarılması hedeflenmektedir. Çalışma, karakulak mt-DNA kontrol bölgesinin açığa çıkartılması bakımından dünyada yapılan ilk çalışma özelliğindedir. Ayrıca Türkiye'de karakulağa dair yapılan ilk genetik çalışmadır. Çalışma sonunda karakulak mtDNA'sına ait 613 bç bulunmuştur.
Allium scodoprasum subsp. Rotundum, Allium staticiforme ve Allium subhirsutum türlerinin antimikrobiyal ve antioksidan aktivitelerinin araştırılması
Bu çalışmada aseton ve metanol ile hazırlanan Allium scorodoprasum L. subsp. rotundum, Allium staticiforme ve Allium subhirsutum ekstraktlarının B. subtilis ATCC 6633, S. aureus ATCC 29213, E. faecalis ATCC 29212, S. typhimurium ATCC 14028, E. coli ATCC 25922, S. epidermidis ATCC 12228, P. aeruginosa ATCC 27853 ve C. albicans ATCC 1029 suşlarına karşı disk difüzyon yöntemi kullanılarak antimikrobiyal etkileri araştırılmıştır. Ayrıca Allium staticiforme ve Allium subhirsutum metanolik ekstraktlarının DPPH yöntemi kullanılarak antioksidan aktiviteleri ve Folin-Ciocalteu reaktifi ile toplam fenolikleri belirlenmiştir. Allium staticiforme ve Allium subhirsutum ekstraktlarının C. albicans üzerinde yüksek antifungal aktivite gösterdiği belirlenirken, kullanılan bakteriler üzerinde geniş spektrumlu antbakteriyel aktiviteye sahip olduğu tespit edilmiştir. Allium scorodoprasum L. subsp. rotundum ekstraktlarının antimikrobiyal aktivite göstermediği belirlenmiştir. Allium staticiforme ve Allium subhirsutum ekstraktlarının IC50 değerleri 800-1300 µg/mL arasında olduğu gözlenmiştir. Türkiye florasındaki Allium staticiforme, Allium subhirsutum bitkilerinin yeni bir antifungal kaynak olarak kullanılabileceği önerilebilir
Tuz stresi altındaki farklı buğday (Triticum aestivum L.) genotiplerinde bor uygulamalarının iyileştirici etkisinin araştırılması
Bu çalışmada tuz (NaCl; 150 mM), bor (H3BO3; 30 µM) ve tuz+bor (NaCl; 150 mM+H3BO3; 30 µM) uygulamalarının iki farklı buğday (Triticum aestivum L.) genotipinde (Momtchil ve Pamukova-97) neden olduğu fizyolojik ve biyokimyasal değişimler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Klorofil a floresansı ölçümleri tuz+bor uygulamalarının Pamukova-97 genotipinde fotosentetik aktiviteyi azalttığını, Momtchil genotipinde ise daha olumlu yönde etkilediğini göstermiştir. Özellikle alan (OJIP eğrisinin üzerinde kalan bölge), V/to (kapalı reaksiyon merkezlerinin birikim hızı), 0/(1-0) (ışığa bağımlı olmayan (karanlık) reaksiyonların performans göstergesi), RC/ABS (FS II'deki anten klorofilleri başına aktif reaksiyon merkezi miktarı), ABS/RC (reaksiyon merkezi başına FS II'in ortalama anten boyutu), TRo/RC (FS II'de reaksiyon merkezi başına yakalanan ve QA'nın indirgenmesini sağlayan maksimum enerji) ve DIo/RC (FS II'de reaksiyon merkezi başına fotokimyasal olaylar dışında kaybedilen dissipasyon enerjisi) parametrelerindeki değişimler, tuz+bor uygulamalarının Momtchil genotipinde tuzluluğun neden olduğu hasarları bir ölçüde iyileştirdiğini göstermiştir. Her iki genotipte de uygulamalar sonucunda askorbat peroksidaz ve glutatyon redüktaz gibi antioksidant enzimlerin aktiviteleri azaldığından, düşük bir askorbat-glutatyon döngüsü aktivitesi belirlenmiştir. Ancak Pamukova-97'de tuz+bor uygulaması membran peroksidasyonuna, toplam karotenoid miktarında azalmaya ve fotosentetik pigmentlerin parçalanmasına neden olmuştur. Buna göre çalışmamızdaki tuz+bor uygulamalarının her iki genotipin yapraklarındaki askorbat-glutatyon döngüsünü ve antioksidant sistemi olumsuz etkilediği söylenebilir. Ancak tuz+bor uygulamasının özellikle Momtchil genotipinde yapraklardaki fotosentetik pigment miktarını artırması, MDA birikimini azaltması ve fotosentetik aktiviteyi nispeten olumlu etkilemesi nedeniyle tuzun yol açtığı metabolik olumsuzlukları bir dereceye kadar iyileştirdiği sonucuna varılabilir.
Paeonia peregrina L., Salix babylonica L. ve Salix alba L. bitkilerinin antibakteriyel aktivitesinin araştırılması
Bu çalışmada Paeonia peregrina L., bitkisinin yaprak, dal ve kök, Salix alba L., Salix babylonica L. bitkilerinin yaprak ve genç dalların kabuk kısımlarının etanol, metanol, aseton, hekzan, distile su, kloroform ve etil asetat çözüleri kullanılarak hazırlanan ekstraktların Bacillus subtilis ATCC 6633, Escherichia coli ATCC 25922, Enterecoccus faecalis ATCC 29212, Staphylococcus aureus ATCC 29213, Staphlococcus epidermidis ATCC 12228 ve Salmonella typhimurium ATCC 14028 suşları üzerindeki antibakteriyel etkileri disk difüzyon yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Paeonia peregrina L. yaprak ekstraktlarının S. aureus bakterileri üzerinde yüksek antibakteriyel aktivite gösterdiği belirlenmiş ve test bakterileri üzerinde geniş spektrumlu antibakteriyel etki tespit edilmiştir. Salix alba L. ekstraklarının S. epidermidis ve E. coli bakterileri üzerinde orta seviyede antibakteriyel aktivite belirlenmiştir. Salix babylonica L. ekstraktlarının sınırlı antibakteriyel etki gösterdiği belirlenmiştir.
Doğu Marmara bölgesi bazı göllerindeki (Sapanca Gölü, Poyrazlar Gölü, Taşkısığı Gölü, Küçük Akgöl) Ardeidae türlerinin biyoekolojisi ve dağılım haritaları
Bu çalışma da 2013-2014 yılları arasında Doğu Marmara Bölgesi'nde Sakarya ilindeki Sapanca Gölü, Poyrazlar Gölü, Taşkısığı Gölü ve Küçük Akgöl'de Ardeidae familyasına ait türlerin biyoekolojisi incelenmiştir. Çalışma bölgesinde 9 türün 7 tanesine rastlanmış, Egretta garzetta, Nycticorax nycticorax, Bulbulcus ibis ve Ardeola ralloides'in Poyrazlar Gölü'nü üreme bölgesi olarak kullandığı tespit edilmiştir. Sakarya Poyrazlar Gölü'nde N. nycticorax'a ait 11 yuvaya ulaşılmış, yumurta sayısı 2-5 olarak tespit edilmiştir. Çalışmada N. nycticorax'a ait yuvalardaki ortalama yumurta sayısı 3,45, ortalama kuluçka süresi 20,3 gün, yumurtadan yavru çıkma başarısı % 84,21, yuva başına yavru çıkma başarısı % 88,64, yavruların uçacak büyüklüğe kadar büyüyebilme başarısı % 100, üreme başarısı % 84,21'dir. Yapılan korelasyon analizleri sonucunda yuva ağırlığı ile; yumurtaların ağırlığı (r=,99; p<,01), yumurtaların çapı (r=,88; p<,01), yuva çapı (r=-,15; p<,01) arasında, yuva çapı ile; yumurtaların ağırlığı (r=-,13; p<,01), yumurtaların çapı (r=,16; p<,01) arasında, yumurtaların ağırlığı ile; yumurtaların boyu (r=,56; p<,01), yumurtaların çapı (r=,88; p<,01) arasında, yumurtaların boyu ile yumurtaların çapı (r=,42; p<,01) arasında, yuvaların kıyıya olan mesafesi ile yuvaların sudan yüksekliği (r=-,63; p<,05) arasında anlamlı ilişkilerin olduğu bulunmuştur. Çalışılan göllerde Ardeidae familyasına ait atlas dağılım haritaları çıkarılmıştır. Atlas dağılım haritaları değerlendirildiğinde nisbi gözlem bolluğu en fazla olan türün (%73,59) N. nycticorax olduğu tespit edilmiştir. Çalışılan göllerde Ardeidae türlerinin sıklık (F), baskınlık (B), benzerlik (Q) ve çeşitlilik (D) değerleri bulunmuştur. Çalışılan dört gölde ortalama yüzdelerine göre en fazla bulunan tür (F) E. garzetta (% 60,20), baskın tür (B) E. garzetta (% 45,13)'dır. Sapanca Gölü ve Taşkısığı Gölü'nün Ardeidae tür kompozisyonu birbiriyle (Q= % 100) aynıdır. Ardeidae türleri açısından tür çeşitliliği en yüksek (D= 0,78) göl Küçük Akgöl'dür.
Sakarya ili, Pamukova ilçesi Oppiidae ve Damaeolidae (Acari: Oribatida) türleri üzerine sistematik araştırmalar
Anahtar kelimeler: Acari, Oribatida, Oppiidae, Sistematik, Sakarya, Türkiye. Akarlar karasal ekosistemde organik madde ve ham humus tabakalarında yaşamların sürdüren ve bu organik maddede kısmi ayrışma sağlayan organizmalardan biridirler. En yoğun olarak bulundukları yaşam ortamları topraklardır. Oribatid akarlar, bugüne kadar tanımlanmış yaklaşık 10 000'in üzerinde tür ile akarların en zengin gruplarından birini oluşturmaktadır. Orman, çöl, tundra, tatlı su ve deniz gibi habitatlarda yaşarlar ve bitki döküntüsünün ayrışmasında, besin döngüsünde, toprak oluşumunda ve mantar sporlarının dağılımında da önemli rol oynarlar. Bu çalışmada Türkiye oribatid faunasından Oppiidae ve Damaeolidae familyalarına ait akarların belirlemesi amacıyla Pamukova ilçesinden toplanan döküntü ve toprak örnekleri incelenmiştir. Çalışma sonucunda bölgeden Oppiidae familyasına ait dört tür; Ramusella (Insculptoppia) paolii (Ivan ve Vasiliu, 1999), Microppia minus (Paoli, 1908), Oppiella (O.) nova (Oudemans, 1902), Corynoppia kosarovi (Jeleva, 1962) ve Damaeolidae familyasına ait üç tür; Damaeolus ornatissimus (Csiszár, 1962), Damaeolus asperatus (Berlese, 1904) ve Fosseremus laciniatus (Berlese, 1905) tespit edilmiştir. Tespit edilen türlerin örneklerimiz üzerinden tanımları gözden geçirilerek, dünyadaki ve Türkiye'deki yayılışları verilmiştir. Bu türlerden Ramusella (Insculptoppia) paolii Türkiye'den ilk kez kaydedilirken, Microppia minus, Fosseremus laciniatus ve Damaeolus asperatus türleri ise Marmara bölgesinden ilk kez kaydedilmiştir.
Sapanca Gölü'ne dökülen 8 derenin su kalitesinin belirlenmesinde epilitik diyatomelerin indikatör olarak kullanımı
Bu çalışma Sapanca Gölü'nü besleyen seçilmiş 8 derenin su kalitesini belirlemek için Mart 2015- Şubat 2016 tarihleri arasında aylık olarak 8 istasyonda yapılmıştır. Su sıcaklığı, elektriksel iletkenlik, toplam çözünmüş madde, pH ve çözünmüş oksijen konsantrasyonu YSI proplus su kalitesi ölçüm sondası kullanılarak aylık olarak ölçülmüştür. Suyun kimyasal analizleriaylık olarak alınan su örneklerinin laboratuarda standart metodlara göre ölçülmesi ile belirlenmiştir. Diyatome örnekleri hidroklorik asit (HCl) ve sıcak hidrojen peroksit (H2O2) kullanılarak temizlenmiştir ve DPX kullanılarak daimi preparat haline getirilmiştir. Örneklerin 400Χ ve 600Χ büyütmeler kullanılarak ışık mikroskobu yardımıyla teşhis ve sayımları yapılmıştır. Epilitik diyatomelerin tür kompozisyonu, biyoçeşitliliği ve yoğunluğunun belirlenmesinin yanında TIT (Trofik İndeks Türkiye), EPI-D (Theeutrophication / Pollution Index-Diatom), IPS (Index of Pollution Sensitivity) ve TDI (Trophic Diatom Index) indeksleri de kullanılarak derelerin ekolojik durumu belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca fizikokimyasal veriler ile diyatomeler arasındaki ilişkiler irdelenmeye çalışılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda toplam 132 diyatome taksonu teşhis edilmiştir. Çalışma süresince Achnanthidium minutissimum ve Cocconeis placentula en baskın taksonlar olarak belirlenmiştir. Yapılan fizikokimyasal analizler istasyonların su kalitesini 1. ve 2. sınıf olarak belirlemiştir. TIT, EPI-D, IPS, TDI indeksleri sonuçlarına göre Sapanca Gölü'nü besleyen 8 derenin su kalitesi orta olarak değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Sapanca Gölü, Diyatome, Su kalitesi, TIT, Ekolojik Durum, Akarsular
İki farklı herbisitin Arthrospira platensis Gomont ve Chlorella vulgaris Beyerinck (Beijerinck) alglerinin gelişimi ve antioksidan parametrelerinin üzerine etkisi
Pestisitler zararlı olan hedef organizmayı engellemek, kontrol edebilmek ya da zararlarını azaltmak için kullanılan kimyasal karışımlardır. Bunların en yaygını da özellikle artan dünya nüfusunu beslemek amacıyla tarımda yaygın olarak kullanılan herbisitler yani bitki öldürücülerdir. Yabani ya da istenmeyen otları yok etmeye yönelik olarak kulanılan bu kimyasallar hedef organizmanın dışındaki diğer organizmalara da zarar vermesi, biyobirikim göstermesi, ekosistem içinde taşınıyor olması gibi nedenlerle ciddi tartışma konusu olmaktadır. Özellikle besin zincirinin en önemli halkasını oluşturan birincil üreticileri etkiliyor olması tüm ekosistemi etkilemektedir. Bu bağlamda sucul ekosistem üyelerinden alglere bu tip kimyasalların etkisi son derece önemlidir. Bu çalışmada Cambio herbisitine maruz bırakılan A. platensis alginde klorofil-a ve OD560 değerlerinde 7 gün süresince azalma görülürken, SOD, APOD ve GR enzimlerinde ve H2O2 ve MDA miktarlarında anlamlı değişiklik görülmemiş, prolin miktarı ise artmıştır. Cambio herbisitine maruz bırakılan C. vulgaris alginde klorofil-a ve OD560 değerlerinde 7 gün süresince artma görülmüştür. Ayrıca her ne kadar SOD, APOD ve GR enzimlerinde önce artan, sonra azalan eğriler görülse de bu değişiklikler istatistiksel olarak anlam taşımamaktadırlar. Prolin, MDA ve H2O2 miktarında anlamlı değişiklik görülmemiştir. Bentagram herbisitinin farklı konsantrasyonlarına maruz bırakılan A. platensis alginde klorofil-a ve OD560 değerlerinde 7 gün süresince anlamlı azalma görülmüştür. SOD, APOD ve GR enzimleri ile MDA ve H2O2 miktarında anlamlı değişiklik görülmezken, prolin miktarı azalmıştır. Aynı pestisite maruz bırakılan C. vulgaris alginde OD560 değerinde 7 gün süresince azalma gözlenirken, klorofil-a miktarında artan konsantrasyon ve ilerleyen günlerde anlamlı artış gözlenmiştir. SOD, APOD ve GR enzimleri ile MDA, H2O2 ve prolin miktarında anlamlı değişiklik görülmemiştir. Sonuç olarak bu çalışmada biyokütle ve antioksidan parametrelerdeki değişikliğin artan Cambio ve Bentagram konsantrasyonlarına bağlı olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Bentagram, Cambio, antioksidan enzim, herbisit, Chlorella vulgaris, Arthrospira platensis
Sefpodoksim proksetil içeren antibiyotiklerin yöntem validasyonu
Anahtar kelimeler: antibiyotik, yöntem validasyonu, laktamator, penaz, ilaç, sefalosporin, sefpodoksim proksetil Silahlar ne kadar öldürücüyse ilaçlar da en az o kadar öldürücüdür. Ani ve nicel olarak gözlenebilecek çoklukta olmasa da sürekliliği ve yeryüzünün her yerinde neden olduğu ölümlerin toplamı hesaplandığında, ilaçların ve kullanım sonuçlarının savaşlardan daha fazla öldürücü olduğu kesindir. Üretilen ilaçların mikrobiyolojik analizlerinin çoğu Avrupa Farmakopesi baz alınarak yapılmaktadır. Vitamin, ağrı kesici vb. ilaçların mikrobiyolojik analizlerinde bir aksilik görülmezken antibiyotik ve türevlerinde sorun görülmektedir. Çünkü antibiyotikler bakteriyal kontaminasyonu inhibe etmektedir. Sağlıklı sonuçların elde edilmesi ve en iyi sonuç alınan analiz yönteminin belirlenmesi için ilaca özgü yöntem validasyonunun yapılması gerekmektedir. 90 mL peptona inoküle edilen mikroorganizmaların 10-5'lik dilisyonundan 1 mL ilave edilmiş ve üzerine 10 g antibiyotik eklenerek karıştırıldı. Ayrıca peptona nötralize edici ajan olarak 0.2 mL penaz veya 0.1 mL laktamator eklenerek üç deney grubu oluşturuldu. Membran fitrasyon ve dökme ekim yöntemleri kullanılarak nötralize edici ajanların(penaz ve laktomotorun) sefpodoksim proksetil etken maddeli antibiyotiği inhibe edicilik oranları belirlenmiştir. Deney sonucunda membran filtrasyon yönteminin sefpodoksim proksetil içerikli antibiyotiğin mikrobiyal kalitesinin belirlenmesinde en uygun yöntem olduğu belirlenmiştir. Penaz ile yapılan deney sonuçlarında verim en yüksek %8 iken, laktamotor ile yapılan deney sonuçlarının %92 olduğu gözlenmiştir. Dökme ekim yöntemindeki uygulamalar antibiyotiğin etkisini inhibe etmede yetersiz kalmış ve bu yüzden test grubunda üreme gözlenmemiştir. Nötralize edici ajan olarak laktamatorun sefpodoksim proksetil içerikli antibiyotiği inhibe ettiği tespit edilmiştir.
Karasu ilçesi Oppiidae (Acari:Oribatida) türleri üzerine sistematik araştırmalar
Sakarya ili Karasu ilçesin den 2013 yılı Şubat, Ağustos ayları arasında alınan toprak örneklerinden uygun yöntemler ile ayıklanan oribatid akarlar ışık ve elektron mikroskopları ile incelenmiştir. Oribatid akarların başlıca özellikleri toprak içindeki organik maddelerin mekanik olarak parçalamaları, sindirim fonksiyonları ile organik maddeleri kimyasal ve fiziksel değişime uğratmalarıdır. Tespit edilen türlerin; çeşitli kısımlarına ait taramalı elektron mikroskopu ile fotoğrafları çekilmiş, çeşitli ölçümler yapılmıştır. Yakın türler ile karşılaştırılması yapılmıştır. Yaptığımız çalışmalarda şimdiye değin Oppiidae familyasına ait iki tür tespit edilmiş olup bunlardan Lasiobelba (Antennoppia) quadriseta Türkiye'den ilk kez kaydedilmiştir. Bu çalışmada kaydedilen Rhinoppia cinsine ait tür Rhinoppia (R.) arilloi olup bothridial kostulanın bulunması ile bu cinse ait 36 türden sadece Rhinoppia (R.) parapectinata (Ryabinin, 1987), Rhinoppia (R.) artvinensis Toluk y Ayyildiz, 2008 ve Rhinoppia (R.) hygrophila (Mahunka, 1987) türlerine benzerlik göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Acari, Oribatida, Oppiidae, Turkiye, Sakarya
Mancozeb maddesinin zebra balığının (Danio rerio) testis dokusu üzerine etkisi
Sentetik bir pestisit olan mancozeb 1967 yılından itibaren kullanılmakta, mantarların büyümesini engellemekte ve bitkileri hasarlara karşı korumaktadır. Bitkileri hasarlara karşı korumasına rağmen maternal toksisiteye, embriyo toksisite ve karakteristik teratojenik etkilere neden olmaktadır. Yaptığımız çalışmada Mancozeb'in Zebra balıklarındaki (Danio rerio) testis dokularına akut etkisi incelenmiştir. Zebra balıkları Mancozeb'in farklı dozlarına (5 ppm, 7,5 ppm) maruz bırakılmış ve histopatolojik değişiklikleri gözlenmiştir. Bir kontrol grubu ve 2 deney grubu oluşturulmuş zebra balıkları 5. gün sonunda disekte edilmiş ve testis dokularındaki histopatolojik değişiklikler ışık mikroskobu altında incelenmiştir. Kontrol grubu histopatolojik olarak normal gözlenirken, doza maruz kalan bireylerde genel olarak seminifer tübüllerde dejenerasyonlar, seminifer tübül şeklinde bozulmalar tespit edilmiştir. Seminifer tübüllerde ikili ve üçlü birleşmeler görülmüştür ve tübül yapılarında bariz bir şekilde açıklıklar izlenmiştir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, sperm hücre sayısında artış gözlenmiştir. Leyding hücrelerinde, sperm hücrelerinde ve spermatogenik hücre gruplarında vakualizasyonlar görülmüştür. Spermatogenik hücre gruplarında yapısal bütünlüğün bozulduğu ve tübül yapılarının sadece spermler ile dolu olduğu izlenmiştir.