
5.452
Arşivlenen Tez
2
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kuinklorak herbisitinin ergin zebra balığı (Danio rerio, Hamilton 1822) solungaç dokusu üzerinde genotoksisitesi ve rosmarinik asitin koruyucu etkisi
Dünyada pestisitler içerisinde en fazla herbisitlerin kullanıldığı bilinmektedir. Ülkemizde de herbisit kullanımı her geçen gün artmakta ve bu artışla birlikte herbisitlerin çevre ve canlı organizmalar üzerindeki olumsuz etkileri de buna bağlı olarak artış göstermektedir. Kinolin karboksilik asit türevi olan kuinklorak (3,7-dikloro-8-kinolinkarboksilik asit); yeni, seçici bir oksin grubu herbisit olup, pirinç, çim alanları, buğday ve kimyasal nadasta kullanılmaktadır. Bu çalışmada, kuinklorak herbisitinin Zebra balığı üzerinde muamelesi ile solungaç dokularında, Rastgele Çoğaltılmış Polimorfik DNA (RAPD) yöntemiyle DNA hasarı ve Kantitatif Real Time PCR (qRT-PCR) ile antioksidan, oksidatif stres, gen onarımı, ısı şoku, hücre döngüsü kontrolü, apoptoz yolağı gibi belirli hücre savunma sistemlerinin etki mekanizmasının ortaya çıkarılması ve biberiye bitkisinden elde edilen Rosmarinik Asit'in (RA) kuinklorak herbisitinin toksik etkisine karşı koruyucu etki değerlendirilmesinin yapılması, kuinklorak herbisitinin doku üzerinde genotoksik etkisi ile RA'nın arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlanmıştır. Zebra balıkları, kuinklorak herbisitinin ön çalışma sonrası belirlenen LC50 96 saat değerinin katlar halinde azalan konsantrasyonları ile sırasıyla 177,00 mg/L, 88,50 mg/L, 44,25 mg/L ve 100 μM RA ayrı ayrı ve en yüksek kuinklorak konsantrasyonu ile birlikte 100 μM RA+ 177,00 mg/L 48 saat boyunca muamele edilmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde RAPD profillerinde kuinklorak maruziyeti sonrası tespit edilen göstergeler, yüzde genomik kalıp kararlılığında (% GKK) değişim olduğunu göstermiştir. Kuinklorak maruziyeti sonrası en yüksek test konsantrasyonunda antioksidan (Cu-Zn SOD, Mn-SOD, GPX, GST, MT2), insülin benzeri büyüme faktörü (IGF2), ısı şok proteini (HSP70), hücre döngüsü kontrol noktası (P21Kip1 ve P27Kip1), DNA tamir (XPA, XPC ve XRCC3) ve apoptoz yolağı (P53, BAX, Kaspaz 3, Sitokrom C) genleri ifade düzeylerinde artış tespit edilmiştir. RA'nın en yüksek test konsantrasyonu ile birlikte uygulandığı muamele sonrası, kontrol grubuna benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç olarak, kuinklorak maruziyetinin Reaktif Oksijen Türleri (ROT) oluşumunu arttırmış olabileceğinden antioksidan savunma sistemi gen ifadelerinde artışa neden olduğu, DNA hasarını indüklediği, hücre döngüsü ilerlemesini kesintiye uğrattığı, DNA onarım sistemi gen ifadelerini arttırdığı, apoptotik yolağı tetiklediği tespit edilmiştir. RA'nın kullanıldığı test gruplarında, antioksidan etki mekanizmasına bağlı olarak, hücreleri toksik etkiden koruyarak sağkalımı indüklediği tespit edilmiştir.
Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ illerindeki yumurtacı tavuk altlıklarından elde edilen salmonella izolatlarının serotiplendirilmesi, bazı dezenfektanlara, antibiyotiklere ve kamfor yüklü kitosan gümüş nanopartiküllerine duyarlılıklarının belirlenmesi
Bu çalışmada, Türkiye'nin Avrupa yakasında bulunan üç farklı il (Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ) üzerindeki yumurtacı tavukların taze dışkısından toplam 323 adet drag swab örneği alınmıştır. ISO 6579:2002 yöntemine göre örneklerin %17,3'ünde Salmonella tespit edilmiştir. Elde edilen 56 Salmonella izolatı, Kauffmann-White-Le Minor Şeması'na göre antiserum kullanılarak lam aglütinasyonuyla serotiplendirilmiştir. S. Typhimurium (%28,6), S. Kentucky (%17,9), S. Abony (%16,1), S. Infantis (%8,9), S. Enteritidis (%5,4), S. Anatum (%3,6), S. Saintpaul (%3,6), S. Szentes (%1,8), S. Dibra (%1,8), S. Fallowfield (%1,8), S. Kimuenza (%1,8), S. Escanaba (%1,8), S. Nagoya (%1,8), S. Mbandaka (%1,8), S. Agona (%1,8) ve Salmonella II 17: e, n, x, z15: 1,6 (%1,8) olmak üzere 16 Salmonella serotipi belirlenmiştir. S. Kimuenza, S. Escanaba ve S. Nagoya'nın yumurtacı tavuklarından izolasyonu Türkiye'de ilk kez rapor edilmiştir. S. Dibra, S. Fallowfield, S. Szentes ve Salmonella II 17: e, n, x, z15: 1,6'nın yumurtacı tavuklarından izolasyonu dünyada ilk rapordur. Toplam 56 Salmonella izolatının amoksisilin-klavulanik asit, sefepim, azitromisin, kloramfenikol, ofloksasin, sefoksitin ve trimetoprim/sülfametoksazol'e olan duyarlılıkları disk difüzyon metoduyla test edilmiştir. S. Kentucky izolatlarının %10'u ofloksasine, S. Kimuenza ise sadece kloramfenikole dirençli bulunmuştur. Kitosan ile stabilize edilmiş gümüş nanopartikülü (CS@AgNP), CS'nin otoklavda hem indirgeyici madde hem de stabilizatör olarak görev yaptığı bir çözeltide yeşil prosese dayalı olarak sentezlenmiştir. Elde edilen nanomateryal, doğal bir bileşik olan kamforla kaplanmıştır. Bu şekilde ilk kez kamfor yüklü kitosan gümüş nanopartikülü (C-CS@AgNP) sentezlenmiştir. Nanokompozitin 100 µg/mL konsantrasyonunda Salmonella serotiplerine karşı maksimum antibakteriyel aktivite (8,9-11,6 mm) gözlenmiştir. Çalışmamızda C-CS@AgNP'nin yanı sıra kanatlı dezenfeksiyonunda kullanılan farklı etken maddeli 5 dezenfektanın serotipler üzerindeki etkileri kalitatif süspansiyon testine göre değerlendirilmiştir. Kuaterner amonyum bileşiği (%16) dışındaki tüm dezenfektanlar, 1 dakikalık temas süresi sonunda serotiplerin üremesini engellemiştir. Serotipler üzerinde etkili olan dezenfektanlar, hidrojen peroksit (%26), perasetik asit (%6) > potasyum peroksimonosülfat (%21,41), sodyum klorit (%1,5) > C-CS@AgNP > glutaraldehit (%15), kuaterner amonyum bileşiği (%10) > glutaraldehit (%50) şeklindedir.
Türkiye'de konakları saptanmış Braconidae (Hymenoptera) türleri
Bu çalışma, Türkiye'de saptanmış olan Braconidae (Hymenoptera) türlerini, saptanan şehirleri, bu parazitoidlerin varsa konaklarını, konakların beslendikleri bitkileri veya parazitoidin bulunduğu habitat bilgisini içeren bir çalışmadır. 1940-2023 yılları arasında Türkiye'de Braconidae (Hymenoptera) familyasına ait türleri içeren 235 literatür tespit edilmiş ve incelenmiştir. İncelenen literatürler, parazitoid – konak – bitki ilişkilerini içeren taksonomik, faunistik ve bitki koruma alanlarını kapsamaktadır. Çalışmada Türkiye'de konakları bilinen Braconidae tür sayısının 246 olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu çalışmanın Türkiye'de saptanmış Braconidae familyası türleri açısından bir rehber niteliği taşıması amaçlanmıştır.
Kırklareli ili odonata faunası
Trakya Bölgesi'nde yer alan Kırklareli İli'nin Odonata faunasını tespit etmek amacıyla yapılan bu çalışma, 2022 ve 2023 yıllarının ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde bölgedeki çeşitli sulak alanlarda belirlenen 58 farklı lokalitede sürdürülmüştür. Araştırma sonucunda, Zygoptera alttakımına ait; 16 tür, Anisoptera alttakımına ait; 27 tür/alttür kaydı verilerek çalışma alanından toplam olarak 43 Odonata türü/alttürü kaydedilmiştir. Bu türler içerisinden Cordulia aenea (Linnaeus, 1758), araştırma bölgesi için yeni olmakla birlikte Trakya Bölgesi için de yeni kayıt özelliği taşımaktadır. Trakya Bölgesi için 57 olarak bilinen tür sayısı bu kayıt ile 58'e çıkmıştır. Araştırma bölgesinde ilk defa kaydedilen diğer türler, Lestes dryas Kirby, 1890, Erythromma viridulum (Charpentier, 1840) ve Libellula quadrimaculata Linnaeus, 1758'dır. Kırklareli İli'nden daha önce bilinen Odonata tür listesine yeni türlerin ilavesi ile tür sayısı 50'ye yükselmiştir. Kırklareli İl sınırları içerisinde bulunan ve özel bir habitata sahip olan Longoz Ormanları'nın Odonata faunası günümüze kadar yapılan çalışmalar sonucunda 19 tür ile temsil edilirken, mevcut araştırma ile Calopteryx splendens (Harris, 1782), Calopteryx virgo (Linnaeus, 1758), Erythromma viridulum (Charpentier, 1840), Aeshna isoceles (Müller, 1767), Aeshna mixta Latreille, 1805, Crocothemis erythraea (Brullé, 1832), Orthetrum albistylum (Selys, 1848), Orthetrum brunneum (Fonscolombe, 1837), Orthetrum coerulescens (Fabricius, 1798) ve Selysiothemis nigra (Vander Linden, 1825) türleri de tür listesine ilave edilmiştir. Çalışma alanından elde edilen IUCN'in hem Dünya hem de Avrupa Odonatları Kırmızı Listesi'nde VU (Hassas) statüsünde değerlendirilen Somatochlora borisi Marinov, 2001, IUCN Avrupa Odonatları Kırmızı Listesinde VU (Hassas) statüsünde değerlendirilen Lindenia tetraphylla (Vander Linden, 1825) ve Cordulegaster picta Selys, 1854 ve EN (Tehlike altında) statüsünde değerlendirilen Cordulegaster insignis Schneider, 1845 taksonlarının kayıtları, bu türlerin Kırklareli İli sınırları içindeki dağılım verilerini arttırmakla birlikte, Trakya Bölgesi'nde nadir dağılımlı da olan bu türlerin bulundukları habitatların öncelikli olarak korunması gerektiğini de ortaya çıkarmaktadır.
Microcystis aeruginosa (Kützing) kützing 1846 metabolitleri ile farklı antibiyotik kombinasyonlarının sinerjik etkilerinin araştırılması
Bu çalışma kapsamında, farklı antibiyotiklerinin bir siyanobakteri türü olan Microcystis aeruginosa'nın metabolitleri ile meydana gelecek sinerjistik etkilerini tespit etmek amacıyla laboratuvar ortamında araştırmalar ve denemeler yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda, kültür gelişimine bağlı olarak M. aeruginosa'nın üssel üreme fazına 42. günde geçtiği tespit edilmiş ve deneyler kültür gelişimine göre planlanmıştır. 45, 60 ve 90 günlük kültürlerden ekstraktlar hazırlanıştır. Elde edilen ekstrakların antimikrobiyal etkinliklerini belirlemek için antimikrobiyal aktivite çalışmaları ve sinerji testleri yapılarak Minimum İnhibisyon Konsantrasyonu (MİK) değerleri tespit edilmiştir. Antimikrobiyal aktivite testleri, Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsünün CLSI M100-S28 ve M27-A3 önerileri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Staphylococcus aureus ATCC 29213, Enterococcus faecalis ATCC 29212, Escherichia coli ATCC 25922, Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853 ve Candida albicans ATCC 10231 standart suşları kullanılmıştır. Deney sonuçlarına göre 45 günlük kültür ekstreleri arasında Gram negatif bakterilerde bir fark gözlenmezken Gram pozitif bakterilerde aktivite derecesinde fark gözlenmiştir. Dama tahtası yöntemiyle yapılan sinerji testlerinde ise 60 günlük kültür ektresi ile gentamisin kombinasyonunda P. aeruginosa üzerine aditif etki bulunmuş ve MİK değerinde 3 kat azalma tespit edilmiştir.
Mikrosistin-LR (MC-LR) ve B-N-Metilamino-L-Alanin (BMAA) toksinlerinin SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattında nörodejeneratif etkilerinin araştırılması
Tatlı su ekosistemlerinde bulunan siyanobakteriler, suda yüksek düzeyde azotlu ve fosfatlı besin tuzları bulmalarıyla ve ortam sıcaklığının yükselmesi ile birlikte kontrolsüz çoğalmaya başlar. Siyanobakterilerin çoğalma sürecinde aerobik ve anaerobik reaksiyonlar gerçekleşir. Böylelikle Mikrosistin-LR (MC-LR) ve β-N-metilamino-L-alanin (BMAA) gibi ciddi toksik etkileri olan siyanobakteriyel toksinler salınır. Mikrosistin-LR sitotoksik etkileriyle, BMAA da özellikle nörodejeneratif bağlantılarıyla bilinen bir toksindir. Bu tez çalışmasında Mikrosistin-LR ve BMAA toksinleri nörodejeneratif araştırmalarda model bir hücre hattı olan SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattına uygulandı. Bu toksinlere ait maruziyetin ardından nöroblastoma hücresinde apoptotik süreçler ve artan reaktif oksijen türleri gözlemlendi. Bu doğrultuda hücre ölümü ve hücresel stres bulguları nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirildi ve hücredeki nörodejeneratif hasar belirlendi.
Edirne ilinde yetişen bazı ağaç ve çalıların peyzaj mimarlığı tasarımlarında kullanım olanaklarının incelenmesi
Bu çalışmada, Edirne ilinde doğal olarak yetişen bazı ağaç ve çalı türlerinin peyzaj mimarlığı tasarımlarında kullanım olanakları incelenmiştir. Tez kapsamında 94 bitki türü, botanik, estetik, ekolojik ve tıbbi özellikleri, dağılımları, çoğaltılmaları ve peyzajda kullanımları açısından kapsamlı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu bitkilerin kentsel alanlarda mikroklima yaratma potansiyeli, iklim değişikliğine uyum sağlama kapasiteleri ve sürdürülebilir peyzaj tasarımlarındaki rolleri üzerine derinlemesine analizler yapılmıştır. Araştırmanın bulguları, yerel bitki türlerinin doğru kullanımı ile Edirne gibi bölgelerde sıcaklık kontrolü sağlanabileceğini ve mikroklimaların oluşturulabileceğini göstermektedir. Tez, bu bitkilerin peyzaj tasarımlarında estetik ve işlevsel faydalar sağlayacak şekilde nasıl kullanılabileceğine dair öneriler sunmaktadır. Özellikle kentsel yeşil alanlar, parklar, mezarlıklar, tarihi mekanlar ve konut bahçeleri gibi farklı peyzaj tipleri için özgün bitkisel tasarım stratejileri geliştirilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, Edirne'nin yerel bitki türlerinin peyzaj mimarlığında değerlendirilmesinin, iklim değişikliğine uyum sağlama ve kentsel alanlarda çevresel sürdürülebilirliği artırma açısından büyük önem taşıdığını vurgulamaktadır. Aynı zamanda, Türkiye'de ve uluslararası alanda bu bitkilerin peyzaj tasarımlarında yenilikçi ve özgün uygulamalara ilham verebileceği düşünülmektedir.
Trakya'da yayılış gösteren bazı Trifolium L. Sect. Chronomesium (Fabaceae) taksonlarının morfolojik özellikleri ve DNA sekans yöntemiyle moleküler filogenetik özelliklerinin belirlenmesi
Bu çalışmada Trakya Bölgesinde yetişen Fabaceae familyasından ait Trifolium L. cinsinin Chronosemium seksiyonuna ait 6 taksonun (T. campestre subsp. campestre var. campestre, T. dubium, T. grandiflorum, T. mesogitanum, T. patens ve T. sebastiani) morfolojik ve moleküler filogenetik özellikleri ITS ve matK bölgeleri sekanslanarak ortaya konulmuştur. Araziden toplanan canlı bitki örneklerinin yapraklarından DNA'ları izole edilerek, ITS ve matK bölgeleri önceden belirlenen primerler kullanılarak çoğaltılmıştır. Çoğaltılan bölgelerin DNA sekansı yapılmış, elde edilen veriler MEGA X ile çalışılarak bu türlerin filogenetik ilişkileri ortaya konulmuştur. Bu doğrultuda matK ile ITS bölgelerine ait sekans verileri kullanılarak NJ, ML ve UPGMA metodları kullanılarak filogenetik ağaçlar oluşturulmuştur. Sonuç olarak türlerin ayrımında kullanılan morfolojik karakterlerin yanında moleküler sonuçlardan ITS ile oluşturulan filogenetik ağaçların matK ile oluşturulanlara göre daha iyi sonuçlandığı görülmüştür.
Farklı deney sistemlerinde sodyum hipokloritin sivrisinek balığı (Gambusia holbrooki) akut toksisitesi
Gambusia holbrooki (Sivrisinek balığı), Trakya bölgesi iç sularında yaygın olarak bulunan ve biyolojik mücadele aracı olarak kullanılan bir balık türüdür. Tez konusu olan Sodyum hipoklorit evsel, sağlık, hijyen amacıyla büyük miktarlarda kullanılan bir kimyasal olup özellikle COVID-19 pandemisinde tüm dünyada yaygın şekilde kullanılmıştır. Tez konusu farklı deney sistemlerinde (statik, yenilemeli ve flow) Sodyum hipoklorit'in Gambusia holbrooki (Sivrisinek balığı) sucul akut toksisitesinin belirlemek, akut toksik etki değerlerinin farklı deney sistemlerinde nasıl değiştiğini ortaya koymaktadır. Aynı koşullardaki farklı sucul akut deney sistemlerinde elde deilen LC50 değeri statik deney sistemi için 0,804 ppm, yenilemeli deney sistemi için 0,342 ppm ve flow deney sistemi için 0,404 ppm olarak belirlenmiştir.
Lalapaşa (Edirne) ilçesinin florasının tespiti
Edirne ili Lalapaşa ilçesi sınırları içinde yer alan bölgenin florasının tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Araştırma alanı, Edirne ilinin en kuzey kısmını ve Bulgaristan sınırını kaplamakta, bölgenin en iyi gelişmiş meşe ormanlarına sahip olmakla birlikte büyük bir kısmı Antropojen step karakterindedir. Ayrıca alan bazı bölümlerinin kalker anakayası olması ve bölgenin yükseltisi, alanda yaygın olmamakla birlikte maden ocakları ve RES sahası olarak cazibe merkezi haline getirmektedir. Bu bölgede yapılan floristik çalışmalar oldukça azdır. Yapılacak olan bu çalışmada, belirlenecek olan çalışma alanlarına, 2 yıl içerisinde, ayda en az bir kez olacak şekilde arazi çalışmaları yapılacaktır. Böylece bölgede bulunan bitkilerin toplanarak teşhis edilmesi ve alanın florasının tespiti ve floristik analizinin yapılması planlanmaktadır. Yapılacak bu çalışma ile alanda bulunan türlerin listesi, yayılış alanları, fitocoğrafik elemanları, bitkilerin yerel isimleri ve yöre halkı tarafından kullanışları, endemik ve nadir türler ve bu türler üzerindeki tehditlerin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Ayrıca arazi gözlemlerine dayanarak alanın vejetasyon tipleri belirlenecek ve önemli habitatların sınırları belirlenecektir.
Marmara ve Ege bölgelerindeki bazı illerin nadasa bırakılmış tarla topraklarında bulunan ısıya dayanıklı paecilomyces bainier 1907 ve yakın cinslerine ait izolatların polifazik taksonomisi
Bu çalışma, Türkiye'nin Marmara (Edirne, İstanbul, Sakarya ve Yalova) ve Ege (Kütahya, Afyonkarahisar, Uşak, İzmir ve Muğla) bölgelerinde yer alan 9 ildeki 36 toprak örneği üzerinde gerçekleştirilmiş ve tarım topraklarında bulunan ısıya dayanıklı Paecilomyces ve yakın cinslerinin varlığı ile biyoçeşitliliğini konvansiyonel ve moleküler yöntemler kullanılarak açığa çıkarmayı hedeflemiştir. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle toprak biyoçeşitliliği açısından son derece zengin bir ülkedir. Bu doğrultuda, daha önce yürütülen projeler esnasında toprak örneklerinde ısıya dayanıklı Paecilomyces ve yakın cinslerin varlığına rastlanmış ve bu durum yeni bir çalışmanın başlatılmasına zemin hazırlamıştır. Isıya dayanıklı Paecilomyces türleri, yüksek ısılarda bile hayatta kalabilen ve gelişebilen mikrofunguslardır bu sebeple endüstriyel ve biyoteknolojik uygulamalarda büyük önem taşımaktadır. Bu türlerin yüksek sıcaklıklara dayanıklı olmaları, çeşitli alanlarda olası kullanım imkânı sunmaktadır. Çalışmada, elde edilen izolatlar önce teşhis besiyerlerine ekilerek morfolojik özellikleri gözlemlenmiş, ardından DNA barkod gen bölgeleri (ITS, Kalmodulin, Beta-tubulin ve RPB2) kullanılarak multi-lokus gen sekanslamaları yapılmış ve biyoinformatik araçlarla (MEGA 11) filogenetik analizleri gerçekleştirilmiştir. Marmara (5 izolat) ve Ege (10 izolat) bölgelerinden elde edilen sonuçlar, Türkiye için özellikle bu bölgelerin topraklarında Paecilomyces niveus, P. divaricatus, P. fulvus ve P. brunneolus türlerinin tespitini ortaya koymuştur. Bu türlerden en yaygın olanı P. niveus olup Afyonkarahisar, Edirne, İzmir, Kütahya, Muğla, Yalova ve Sakarya illerinde tespit edilmiştir. Ardından P. divaricatus (Muğla ve Uşak), P. fulvus (Uşak) ve P. brunneolus (İstanbul) gelmektedir. Dikkat çekici bir şekilde, P. brunneolus daha önce Türkiye topraklarında kaydedilmemiş olup, bu çalışma ile Türkiye için yeni bir kayıt olarak belirlenmiştir. Bu araştırma, Türkiye'nin Marmara ve Ege bölgelerinde nadasa bırakılmış tarım topraklarında ısıya dayanıklı Paecilomyces türlerinin yayılımını ve biyoçeşitliliğini ortaya koyarak ileriki çalışmalar için, hem Türkiye'nin biyolojik zenginliğine katkıda bulunmakta hem de bu mikrofungusların olası endüstriyel ve biyoteknolojik kullanımı için veri sağlamaktadır.
Penicillium digitatum (CECT 2954), Penicillium italicum (CECT 2294) ve penicillium notatum (NRRL 807) küflerine karşı bazı esansiyel yağların antifungal aktivitelerinin belirlenmesi
Bu çalışmada, tarımsal ürünlerin depolama sürecinde yaygın olarak karşılaşılan Penicillium digitatum (CECT 2954), Penicillium italicum (CECT 2294) ve Penicillium notatum (NRRL 807) türlerine karşı, ticari olarak temin edilen 138 adet sabit ve esansiyel bitki yağının antifungal etkileri değerlendirilmiştir. Agar difüzyon, mikrodilüsyon ve radyal büyüme inhibisyonu yöntemleri kullanılarak yürütülen analizler sonucunda, toplam 12 yağın bu türlerden en az birine karşı antifungal aktivite gösterdiği tespit edilmiştir. Özellikle kekik yağı (80), tüm test edilen türlere karşı 1 μL/mL konsantrasyonda hem fungisidal hem de uzun süreli inhibitör etki göstermiştir. Limon ve nane yağları ise fungistatik etki göstermiş ve zamanla etkilerinde azalma gözlemlenmiştir. Ayrıca bazı yağların yalnızca belirli Penicillium türlerine karşı sınırlı etkili olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, literatürle büyük ölçüde örtüşmekte olup bazı yeni katkılar da sunmaktadır. Sonuçlar, kekik yağı başta olmak üzere bazı esansiyel yağların doğal antifungal ajanlar olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Ancak bu yağların uçucu bileşik içerikleri nedeniyle etkinliklerinin zamanla azalabildiği göz önünde bulundurularak, taşıyıcı sistemler ve kontrollü salınım gibi ileri teknolojilere ihtiyaç duyulmaktadır.
Archips rosana (Linnaeus, 1758) (Lepidoptera: Tortricidae)'nın farklı yaşam evreleri üzerinde Bacillus thuringiensis kurstaki (var. serotype: H-7)'nin toksik etkileri
Archips rosana Lepidoptera takımının Tortricidae familyasına ait yaprak bükenler olarak bilinen bir gece kelebeği (güve) türüdür. Tortricidae familyasına ait A. rosana larvaları bitkilerin tomurcuk ve çiçek kısımları, aynı zamanda yaprak ve meyvelerinde zararlar oluşturmaktadırlar. Çeşitli süs bitkisi, bahçecilik ve meyve üreticiliği gibi alanlarda kullanılan bitkilerde ekonomik kayıplara yol açmaktadırlar. Bu nedenle, zararlı böcekler ile mücadelede çeşitli pestisitler kullanılmaktadır. Bu pestisitlerin yoğun ve bilinçsiz kullanımı doğal dengeyi bozulmakta ve biyoçeşitlilik zarar görmektedir. Günümüzde kontrolsüz bir şekilde tarım arazilerinde kullanılan kimyasal içerikli insektisitlerin yerine biyoinsektisitlerin kullanımı çevre ve insan sağlığına etkisi açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, etken maddesi Bacillus thuringiensis kurstaki (var. serotype: H-7) (BİOBİT WP 16000 IU/mg) olan biyoinsektisitin Archips rosana (Linnaeus, 1758) (Lepidoptera: Tortricidae)'nın farklı biyolojik evreleri (4. ve 5. dönem larvaları, prepupa, pupa ve ergin) üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmasında ilk olarak, A. rosana larvaları Nisan-Haziran ayları arasında Trakya Üniversitesi Balkan Arboretumun'dan (Edirne ili) özellikle pestisitlere direkt maruz kalmamış Ulmus minor Miller (Ulmaceae) bitkisi üzerinden direkt el teması en az olacak şekilde toplanmış ve laboratuvara transfer edilmiştir. A. rosana' nın 4. ve 5. dönem larval safhaları, prepupa, pupa ve ergin dönemleri letal konsantrasyon (LC50 ve LC90) belirlemek için Bacillus thuringiensis var. kurstaki'in tarım alanlarında tavsiye edilen uygulama konsantrasyonu ve seyreltilmiş (1.10½, 1.10-1, 1.10-2, 1.10-3 ve 1.10-4) konsantrasyonları ile muamele edilmiştir. B. thuringiensis kurstaki'nin LC50 konsantrasyonları; 4. dönem larvalar (24, 48, 72 ve 96 saat) 3.541 (3.339-4.783) mg/ml, 3.012 (2.815-3.269) mg/ml, 2.438 (2.224-2.639) mg/ml ve 1.892 (1.711-2.059) mg/ml; 5. dönem larvalar (24, 48, 72 ve 96 saat) 3.892 (3.495-6.730) mg/ml, 3.226 (2.960-3.661) mg/ml, 2.442 (2.150-2.764) mg/ml ve 1.577 (0.682-2.218) mg/ml; Prepupa dönemi (24, 48, 72 ve 96 saat) 1.908 (1.665-2.132) mg/ml, 1.690 (1.461-1.901) mg/ml, 1.425 (1.204-1.630) mg/ml ve 1.373 (1.161-1.575) mg/ml; Pupa dönemi (9. Gün ve 12. gün) 1.819 (0.920-2.491) mg/ml ve 1.890 (1.599-2.156) mg/ml olarak bulunmuştur. LC90 konsantrasyonları; 4. Dönem larvalar (24, 48, 72 ve 96 saat) 4.108 (3.684-7.138) mg/ml, 4.045 (3.675-4.789) mg/ml, 3.516 (3.240-3.944) mg/ml ve 2.541 (2.348-2.823) mg/ml; 5. dönem larvalar (24, 48, 72 ve 96 saat) 4.794 (4.027-10.751) mg/ml, 4.582 (4.027-5.775) mg/ml, 4.223 (3.708-5.121) mg/ml ve 2.834 (2.197-4.677) mg/ml; Prepupa dönemi (24, 48, 72 ve 96 saat) 3.150 (2.857-3.571) mg/ml, 2.756 (2.500-3.112) mg/ml, 2.365 (2.117-2.717) mg/ml ve 2.249 (2.005-2.603) mg/ml; Pupa dönemi (9. Gün ve 12. gün) 3.114 (2.452-5.205) mg/ml ve 3.122 (2.785-3.643) mg/ml olarak bulunmuştur. Bacillus thuringiensis kurstaki insektisitinin uygulama konsantrasyonuna göre seyreltilmiş konsantrasyonları, doğal yaşam için denge sağlayan parazitoid böceklerin doğal döngüsü ve devamlılığı açısından önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu çalışma ile elde edilen yeni veriler Entegre Zararlı Yönetimi'nde kullanılmak üzere katkılar sağlayabilir. Bu tez konusunu seçmemizdeki en büyük amacımız tarım zararlılarına karşı yüksek doz ve bilinçsiz kimyasal pestisit kullanımını en aza indirmeye çalışmaktır.
Tekirdağ ilindeki sokak köpeklerinde görülen sindirim sistemi helmintleri ve yaygınlıkları
Bu çalışma, Tekirdağ yöresindeki köpeklerde sindirim sistemi helmintlerinin prevalansını belirlemek amacıyla Eylül 2023-Mayıs 2024 tarihleri arasında 150 köpek üzerinde gerçekleştirilmiştir. Köpeklerin rektumundan taze dışkı örnekleri alınmış ve bu örnekler dışkı kaplarına alınarak soğuk zincir altında laboratuvara ulaştırılmıştır. Sonrasında dışkı örnekleri önce makroskobik olarak muayene edilmis, daha sonra Fulleborn'un doymuş tuzlu su flotasyon yöntemi ile helmint yumurtaları yönünden incelenmiştir. Tekirdağ ilindeki sokak köpeklerinin dışkı analiz sonuçlarına göre, 150 köpekten %26.7'sinde (40/150) çeşitli helmint türleri tespit edilmiştir. Geriye kalan %73.3'ünde (110/150) ise herhangi bir helmint yumurtasına rastlanmamıştır. Köpeklerde en fazla karşılaşılan tür %14,66 oranıyla Ancylostoma caninum iken en az karşılaşılan tür %0,66 oranıyla Taenia spp. olmuştur. Ayrıca %10,66 Toxocara canis, %1,33 Dipylidium caninum, %1,33 Trichuris vulpis tespit edilmiştir. Yaş, cinsiyet, mevsim ve parazit türlerine göre enfeksiyon oranlarının karşılaştırılmasında Ki-kare testi ve Fischer Exact test kullanılarak, sonuçlar tablolarda belirtilmiştir. Sonuç olarak, Tekirdağ ilinde ilk defa yapılan bu çalışmada hem köpek hem de insan sağlığını etkileyen helmint türlerinin olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, insanların ve köpeklerin sağlığını korumak için gerekli önlemlerin alınmasının önemine vurgu yapılmıştır.
Karanfil yağının Gambusia holbrooki (sivrisinek balığı) üzerinde anestezik etkisi
Balıklarda deneysel çalışmalarda kullanılan anestezik maddeler içerisinde doğal olan karanfil yağı öne çıkmaktadır. Bu çalışmada karanfil yağının Sivrisinek balığı (Gambusia holbrooki) üzerindeki anestezik etkisi araştırılmış, anestezi safhalarının gerçekleştiği süreler belirlenmiştir. Aynı zamanda çeşitli parametrelerin (pH, süre, konsantrasyon, sertlik, sıcaklık) anesteziye etkileri araştırılmıştır. Karanfil yağının oluşturduğu anestezik etkinin davranışsal olarak yüzme hızına ve yüzme mesafesine etkisi Any-maze video takip yazılımı incelenmiştir. Çalışmada inhalasyon anestezisi uygulanmış, 1 ml karanfil yağı, 5 ml etil alkol (etanol) içerisinde çözündürülerek anestezik solüsyon hazırlanmıştır. Deney için özel olarak ayrılmış gruplardaki balıkların bulunduğu 20°C'de 1 L taze dinlendirilmiş su içerisine eklenmiştir. 5 faktör için kontrol grubu, düşük değerli ve yüksek değerli gruplar olmak üzere 3'er grup oluşturulmuş, her faktör için 15 er balık, toplamda 75 balıkla kullanılmıştır. Deney sonucunda özellikle cinsiyet ve boyutun anesteziye etki ettiği gözlenmiştir. Dişi balıkların anesteziye giriş süresinin daha uzun, çıkış süresinin daha kısa olduğu, erkek balıkların ise anesteziye giriş süresinin daha kısa, çıkış süresinin daha uzun olduğu gözlenmiştir. Erkek balıkların anestezik madde ve çevresel değişikliklere karşı daha duyarlı olduğu izlenmiştir. Boyutları küçük olan balıkların (genellikle cinsiyeti erkek olan balıklar) anesteziden daha çok etkilendiği gözlenmiştir. Fiziksel farklılıklar dışında deneyde kullanılan parametrelerde de (pH, süre, konsantrasyon, sertlik, sıcaklık) kontrol grubuna oranla anesteziye giriş ve ayılma sürelerinde farklılıklar gözlenmiştir.
Edirne ilinde aktarlarda satılan bazı tıbbi bitkilerin ağır metal içeriklerinin belirlenmesi
Tıbbi bitkiler, sağlık açısından faydalı bileşenler içermekle birlikte, çevresel faktörler nedeniyle ağır metallerle kontamine olmaktadır. Bu çalışmada; Edirne aktarlarından satılan ve halk tarafından alınıp kullanılan bazı tıbbi bitkiler ağır metal içerikleri incelenmiştir. Urtica dioica, Hypericum perforatum, Salvia rosmarinus, Tilia platyphyllos, Matricaria chamomilla, Salvia fruticosa, Foeniculum vulgare, Helichrysum arenarium, Camellia sinensis, Lavandula officinalis, Olea europaea, Melissa officinalis, Persea americana olmak üzere 13 farklı tıbbi bitkiden alınan örnekler ICP-MS yöntemi ile analiz edilerek içlerindeki lityum, alüminyum, krom, demir, nikel, bakır, arsenik, kadmiyum, kalay ve kurşun elementlerinin konsantrasyonları belirlenmiştir. Çalışmada yapılan istatistiksel veriler SPSS 20 programında tek yönlü varyans analizi ANOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucu elde edilen veriler Dünya Sağlık Örgütü'nün referans değerleri ile karşılaştırılmıştır. Analiz sonuçlarına göre, arsenik, kadmiyum, demir Hypericum perforatum bitkisinde, alüminyum ve krom Lavandula officinalis bitkisinde, kurşun Salvia rosmarinus bitkisinde, nikel Camellia sinensis bitkisinde, bakır ise en çok Olea europaea yaprağında tespit edilmiştir. Edirne aktarlarında satılan tıbbi bitkilerin ağır metal içerikleri ilk defa bu çalışmayla saptanmıştır. Bu metallerin yüksek düzeyde birikmesi, insan sağlığı açısından toksik etkiler oluşturabileceğinden, bu bitkilerin yetişme koşulları bilinen güvenilir kaynaklardan alınması önerilir.
Edirne'de satılan ekmeklerde tespit edilen patojen bakteri, maya ve küfler
Mikroorganizmalar yeryüzünün varoluşundan bugüne kadar bizlere çokça yararı ve zararı dokunan canlılardır. Besin döngüsünde önemli yere sahip olan bu canlılardan bazı bakteriler, maya ve küfler uygun şartlar oluştuğunda, çeşitli sebeplerle enfekte olan gıdalarda bu döngü işlemine hemen başlamakta ve istenmeyen renk, tat, görüntü vb. etkilere neden olmakta, insan sağlığını etkilemekte veya besinlerin bozularak israf edilmesine neden olmaktadır. Gıda bozulması adını verdiğimiz bu gibi durumlar, gıdaya ulaşmanın zor olduğu günümüzde çoğu toplumları açlık ve en kötüsü ölümle karşı karşıya getirmektedir. Ayrıca bazı bakteri, maya ve küflerin ürettiği toksin maddeler gıda zehirlenmelerine neden olarak akut ve pandemi olarak nitelendirebileceğimiz toplumsal sorunlara sebep olabilmektedir. Diğer toplumlarda olduğu gibi ülkemizde de ekmek tüketimi oldukça fazladır. Tüketiminin yanı sıra israf konusuda ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekmek üzerine yapılan çalışmalardan elde edinilen bilgiler ışığında ekmeğin doğal yapısı, mayalanma süreci, fırınlanması, su aktivitesinin düşük olması, üretim sürecinde geliştirilen yeni metotlar vb. nedenlerle patojen mikroorganizmaların görülebilirliği düşüktür. Genellikle evlerimizde en sık rastlanılan problem küflenme olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca çok sık olmamakla birlikte sünme bozunmasıda görülmektedir. Bu çalışmamızda Edirne ili ekmek fırınlarında üretilip fırın, zincir market ve büfelerde satılan ekmeklerde patojen bakteri, maya ve küf cinslerinin analizlerini gerçekleştirdik. Analiz işlemlerimizde ISO standartlarını uygulayarak çalışmalarımızı gerçekleştirdik. Sonuçta patojen bakteri tespit edemedik. İki numunemizde aerobik bakteri, bir numunemizde maya gelişimi söz konusu oldu. Küf bakımından gayet uygun sonuçlar elde ettik.
Melissa officinalis'in antioksidan özelliklerinin belirlenmesi
Fenolik bileşikler, aromatik halka ve hidroksil grupları içeren, bitkilerde çevresel streslere karşı koruma sağlayan ve yapısal bütünlüğü destekleyen; insan sağlığında ise güçlü antioksidan, anti inflamatuar ve antimikrobiyal etkileriyle öne çıkan, aromatik yapıda biyoaktif organik bileşiklerdir. Çeşitli çalışmalar, Melissa officinalis L'nin yüksek miktarda flavonoidler, rosmarik asit, gallik asit, fenolik içerikler içeren kimyasal bileşikleri sayesinde yüksek miktarda antioksidan aktiviteye sahip olduğunu ileri sürmektedir. M.officinalis L (Lamiaceae), halk arasında sindirim, gaz giderici, antispazmodik, yatıştırıcı, analjezik, tonik ve diüretik özelliklerinin yanı sıra fonksiyonel gastrointestinal bozukluklar için kullanılmaktadır. Bu tez, M. officinalis (oğul otu) bitkisinin antioksidan özelliklerinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye ve Kıbrıs'tan elde edilen örneklerin farklı çözücü ve ekstraksiyon yöntemleriyle ekstraktları elde edilerek antioksidan özellikleri çeşitli yöntemlerle belirlenmiştir. Antioksidan kapasiteyi belirlemek için 1,1-difenil-2-pikrilhidrazil (DPPH) ve 2,2'-azino-bis (3-etilbenztiazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) radikallerini giderme etkisi incelenmiştir. Fenolik ve flavonoid bileşiklerin tayini spektofotometrik yöntemlerle toplam fenolik ve flavaonoid içerik olarak belirlenmiştir. Çalışma sonunda elde edilen bulgulara göre, toplam fenolik bileşik içeriği Kıbrıs ve Türkiye örneklerinde en çok etil asetat çözücüsüyle hazırlanan çalkalamalı su banyosu ekstraksiyon yönteminde verimli olmuştur (sırasıyla % 323,33 ± 6 GAE µg/mL ve % 513,16 ± 6,6 GAE µg/mL). Toplam flavonoid tayininde, elde edilen bulgulara göre geleneksel yöntem olan çalkalamalı su banyosu ekstraksiyon metodu, her iki örnek için ultrasonik destekli yönteme göre daha yüksek verimlilik göstermiştir. M. officinalis'in Kıbrıs örneklerinde metanol (712,95 ± 19,25 KE µg/mL), Türkiye örneklerinde ise etil asetat (1019,4 ±19,36 KE µg /mL) daha iyi çözücülük göstermiştir. DPPH radikallerini süpürme gücü tayininde çalkalamalı su banyosu yönteminin örnekler için daha verimli olduğu gözlenmiştir. 1000 µg/mL konsantrasyonunda hazırlanan Kıbrıs örneklerinde metanol çözücüsü (% 90,83 ± 0,21 µg/mL) daha verimli olurken Türkiye örneklerinde etil asetat çözücüsü (% 90,41 ± 0,14 µg/mL) daha yüksek aktivite göstermiştir. M. officinalis'in farklı yöntem ve çözücülerle 1000 µg/mL konsantrasyonunda hazırlanan tüm Türkiye ve Kıbrıs örnekleri çok yüksek ABTS radikali giderici özelliğe sahip olduğu belirlenmiştir. Elde edilen veriler Kıbrıs (% 92,5 ± 0,13 µg/mL) ve Türkiye (% 92,96 ± 0,26 µg/mL) örnekleri için hazırlanan metanol çözücüsü ve çalkalamalı su banyosu ekstraktlarının en yüksek aktiviteye sahip oldukları gözlendi. M. officinalis'in farklı yöntem ve çözücülerle hazırlanan ekstrakları LC-MS/MS cihazı ile çalışılarak içerdiği fenolik bileşiklerin türü ve miktar tayinleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre M. officinalis bitkisinin yoğun olarak Protokateşuik Asit, Kafeik Asit, Siringik Asit ve Jaseosidin bileşiklerine sahip olduğu görüldü. Ayrıca iyi oranda jasmonik asit, salisilik asit, p-Kumarik asit ve trans-Ferulik asit içeriği tespit edildi.
Embriyonel fare hücrelerinde kene tükürük bezi ekstraktının etkisi
Embriyonik kök hücreler (EKH), fare blastosist hücrelerinden 1981 yılında izole edilmesininin hemen ardından biyomedikal araştırmaların vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Ancak, kendini yenileme ve pluripotent özelliklerin düzenlenmesi noktasında hala bazı sorunlarla karşılaşılabilmektedir. Kene tükürük salgısının; antihemostatik, immüno-modülatör aktiviteleri olan ve çok sayıda biyoaktif molekül içerdiği gösterilmiştir. Ayrıca önceki çalışmalarda; kene tükürük salgısının, mitojenle aktive olan protein kinazlarının (MAPK) ve hücre dışı sinyal düzenlenmesinde rol oynayan hücredışı sinyal düzenleyici kinaz (ERK1/2) yolaklarının aktivasyonu üzerindeki olumsuz etkileri de görülmüştür. Bu yolakların fEKH'lerin kendi kendini yenileme yeteneğine negatif etki ettiklerine dair kanıtlar vardır. Bu çalışmada, kene tükürük salgısının geleneksel fEKH kültür sistemi üzerine etkisini incelenmiştir. Bu amaçla; 3 farklı kene türünden (Dermacentor marginatus, Rhipicephalus bursa ve Hyalomma marginatum) elde edilen, farklı konsantrasyonlardaki kene tükürük bezi ekstraktı, fEKH kültürüne uygulanmıştır. Bu denenemelerde, daha önce CB6F1/J (Balb/c x C57BL/6J) ırkı deney farelerinden elde edilen blastosistlerden izole edilen fEKH'ler kullanılmıştır. Ekstraktların toksik dozunun incelenmesi için, 6 farklı konsantrasyonuna (0.2 µg/ml, 2 µg/ml, 20 µg/ml, 40 µg/ml, 80 µg/ml, 160 µg/ml) sahip olacak şekilde ayarlanmış kök hücre besiyerleri (Knock Out-DMEM+15% Knock Out-Serum) ile fEKH' ler 37 °C sıcaklıkta ve % 5 CO2'li ortamda inkübe edilmiştir. İnkubasyonun 7. gününde Cell Titer Glu (CTG) testi ile hücrelerdeki canlılık durumu tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar; 80 µg/ml derişimde D. marginatus tükürük bezi ekstraktı destekli kültürün, fEKH'lerin çoğalma oranını olumlu yönde etkilediğini göstermiştir. Bu etkinin kanıtlanması ve hangi faktörler ya da proteinlerin fEKH proliferasyonuna etki ettiğinin anlaşılması için tamamlayıcı denemelere gereksinim duyulduğu anlaşılmıştır.
Trakya'da kırım kongo kanamalı ateşi açısından riskli alanlarda kene türlerinin araştırılması ve Hyalomma marginatum'da kkka virüs varlığının belirlenmesi
Keneler tüm aktif dönemlerinde yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için sıcak ya da soğukkanlı canlılardan kan emmek zorunda olan ve kan emme esnasında birçok hastalığı aktarma yeteneğine sahip olan ektoparazitik artropodlardır. Kenelerin kan emerken aktardıkları en önemli insan hastalıklarından biri Kırım-Kongo kanamalı ateşidir (KKKA). İlgili hastalığın vektörlüğü ile ilgili Dünya üzerinde tanımlanmış birçok kene türü olmasına rağmen; Türkiye'de bu hastalıktan sorumlu tür Hyalomma marginatum'dur. Bu tezde, Trakya'nın KKKA açısından önemli bir bölgesi olan Yıldız dağlarının Güneye bakan yamaçlarında bulunan kene türlerinin ortaya konulması ve KKKA vektörü olan H. marginatum'larda KKKA virüs varlığının araştırılması hedeflenmiştir. Bu tezde, Trakya'nın KKKA açısından önemli bölgelerinden sahadan aç keneler toplanmış, türleri tanımlanmış ve toplanan kene türlerinden 200 adet H. marginatum ergini seçilerek viral RNA ekstraksiyonu gerçekleştirilmiştir. Elde edilen RNA'lar KKKA özgü primerler ile polimeraz zincir reaksiyonuna sokulmuştur. Pozitif çıkan örneklerden 9 tanesi seçilmiş ve dizi analizleri yapılarak en yakın oldukları virüs suşları belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre Trakya'nın KKKA açısından önemli olan bölgelerinde Dermacentor marginatus, Dermacentor sp. larva, Hyalomma aegyptium, Hyalomma marginatum, Haemaphysalis inermis, Haemaphysalis parva, Haemaphysalis punctata, Haemaphysalis sp. nimf, Ixodes acuminatus, Ixodes ricinus, Ixodes sp. nimf, Rhipicephalus bursa, Rhipicephalus turanicus türlerine rastlanmıştır. Seçilen H. marginatum'lar ile yapılan analizlere göre bölgedeki vektör kenelerde virüs %51,5 oranında pozitif çıkmıştır. Dizi analiz sonuçlarına göre bölgede hastalıktan sorumlu virüs suşları genellikle Kosovo-Hoti suşuna %99 benzer bulunmuştur. Sadece 1 suş Türkiye'de ilk kez Stavropol izolatına %98 benzer bulunmuştur.
Culex pipiens (Diptera: Culicidae) türü sivrisineklerin larvalarında tür içi kalabalık etkisinin araştırılması
Bu çalışma da, deneme alanında doğal olarak da yaygın görülen, birimimize ait Culex pipiens pipiens kolonisine ait sivrisinekler kullanılmıştır. Koloni bakımı, üniversitemiz yerleşkesi dahilinde yer alan sera ve tarımsal araştırma alanları bölgesinde, ağaçlıklı bir bölgede bulunan, artropod araştırma ünitelerinde gerçekleştirilmiştir. Koloni bakımı yarı doğal bir simulasyon şeklinde hazırlanmış bu sistemde yapılmıştır. Koloniye ait ergin sivrisineklerin beslenmesi amacıyla evcil tavuk (Gallaus gallus domesticus) kullanılmıştır. Bu tez çalışmasıyla, Cx. pipiens larvalarında tür içi kalabalık etkisi, çeşitli yönlerden incelenmiş, söz konusu etkiye yol açan yoğunluk derecesi, ilgili etkinin muhtemel nedenleri ve olası sonuçları araştırılmıştır. Deneme gruplarının oluşturulmasında, özel yumurtlama alanından toplanan yumurta paketlerinden çıkan birinci dönem larvalar kullanılmıştır. Denemeler üst çapı 8 cm, alt çapı 6 cm ve yüksekliği 8 cm olan, şeffaf cam bardak şeklindeki kaplarda gerçekleştirilmiştir. Her birine 150 ml, h:4 cm olacak şekilde su konmuştur. Çalışmada her bir grupta 6 tekrar (6 kap) olacak şekilde toplam 9 grup oluşturulmuştur. Gruplardaki kaplarda larva sayısı sırasıyla 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128 ve 256 olacak şekilde ayarlanmıştır. Her bir grup 55 x 70 cm, h:75 cm ebatlarındaki kafeslere alınmış ve takip eden gelişim süreci izlenmiştir. Sonuçta, kullanılan 3076 larvadan 338'i (%40,4) dişi, 498'i erkek (%59,6) olmak üzere toplamda 837 (%27,21) birey ergenliğe ulaşmıştır. Larva yoğunluğunun Cx. pipiens türünde gelişimi olumsuz etkilediği, gelişim sürecini uzattığı, yaygın larva ölümleriyle sonuçlandığı ve çıkan erginlerde kanat uzunluğunu azalttığı açıkça izlenmiştir. Anahtar kelimeler: Culex pipiens, larva, konteyner, kalabalık etkisi
Culex pipiens ve Anopheles maculipennis (Diptera: Culicidae) türü sivrisineklerde yumurtlama alanı tercihini etkileyen temel faktörlerin araştırılması
Sivrisineklerin yumurtalarını bıraktıkları, dolayısıyla larva ve pupa dönemlerini geçirdikleri su içeren üreme alanları, artropodun bütün yaşam evresi üzerinde etkili olan bir ortamdır. Bu ortamın özellikleri, sivrisineğin gelişim süresini, vücut büyüklüğünü, hayatta kalma yetisini, ortaya çıkan yetişkinlerin beslenme ve üreme performansını, vektörlük yeteneğini ve popülasyon yoğunluğunu doğrudan etkileyebilmektedir. İlgili nedenlerden dolayı, sivrisineklere ait üreme alanı özelliklerinin ve/veya sineğin yumurtlama noktasındaki eğilim veya tercihlerinin belirlenmesi, hem mücadelede hem de temel ekolojik çerçevenin belirlenmesinde önemlidir. Yapılan bu çalışmada, Culex pipiens ve Anopheles maculipennis türü sivrisineklerin üreme alanı tercihinde etkili olabilecek bazı parametreler araştırılmıştır. Bu noktada esasen, gebe dişilerin aynı alana yumurtlama eğilimi, tür içi ve türler arası düzlemde ele alınmıştır. Yarı doğal sera ortamında yapılan çalışmada, uygun boyutlarda tel kafeslere (100 x 200x100 cm) yerleştirilen, içerisinde yavru balık yemi ve 500 ml su (h: 4cm) bulunan CDC ovitraplar (h:15 cm; R: 11 cm) kullanılmıştır. Kafeslere doymuş dişi sivrisinekler konmuş olup, deneme süresince, kafesteki dişi sayısı en azından ovitrap sayısına denk olacak şekilde ayarlanmıştır. Denemelerde türler tek tek ve birlikte konmuşlardır. Yumurta sayıları, deneme süresince günlük olarak kaydedilmiş ve ilk pupaların görülmesiyle birlikte denemeler sonlandırılmıştır. Sonuç olarak; Cx. pipiens denemelerinde tek ovitraba en az 1 yumurta paketi, en fazla ise 12 yumurta paketi bırakılmıştır. An. maculipennis dişilerinin aynı alana yumurtlama denemesinde, dört ovitraba hiç yumurtlanmazken, tek ovitraba bırakılan en fazla yumurta sayısı 364 olmuştur. İki türün birlikte bulunduğu denemelerde ise, Cx. pipiens bütün kaplara yumurtlarken, An. maculipennis üç ovitrapta hiç yumurtlamamış, tek ovitraba ise en yüksek 495 yumurta bırakmıştır. Denemelerde, An. maculipennis yumurtalarından hiç biri ergin evresine ulaşamazken, Cx. pipiens ergin evreye başarıyla ulaşmıştır. Bu çalışma, aynı türe ait yumurta varlığının dişiyi alana yumurtlama konusunda aktive ettiğini ve bu noktada Cx. pipiens'in, An. maculipennis'e göre çok daha az seçici bir tür olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Anopheles maculipennis, Culex pipiens, Yumurtlama alanı tercihi
Prunus spinosa L. (Rosaceae)'da bazı çimlenme karakterlerinin araştırılması ve keçilerin çimlenmedeki olası rolünün belirlenmesi
Prunus spinosa L. (çakal eriği) dâhil, bazı Prunus türlerinin sert endokarplı meyveleri vardır. Gerek bu sert endokarptan, gerekse tohum örtüsünden kaynaklanan ekzojen dormansi ve embriyodan kaynaklanan endojen dormansi nedeniyle Prunus türlerinin çimlenmelerinin uzun sürdüğü ve zor olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada, çakal eriğinin tohum ve endokarpı mikroskobik (stereomikroskop ve taramalı elektron mikroskobu) olarak incelenmiş, çimlenme oranı ve süresi belirlenmiş, meyvesi ile beslenen ev keçisi (Capra hircus)'nin bitkinin dağılışında ve çimlenmesindeki olası rolü araştırılmıştır. Tekirdağ il sınırları içerisindeki çeşitli noktalardan toplanmış olgun meyvelerin bir kısmı kurutulmuş, bir kısmından ise çekirdekleri çıkarılmıştır. Bu çekirdeklerin de bir kısmından tohumlar çıkarılmıştır. Meyvelerin toplandığı alan civarındaki üç köydeki ağıllardan çekirdekler toplanmış, bu çekirdeklerin de bir kısmının tohumu çıkarılmıştır. Kurutulmuş meyve, çekirdek ve tohumların büyüklük, ağırlık ve mukavemet ölçümleri yapılmış, daha sonra torf ve keçi gübresine ekilerek in vivo çimlenmek üzere kış şartlarına bırakılmıştır. Stereomikroskobik incelemelerde ağıllardan toplanan çekirdeklerin yüzeyinin doğadan toplananlara göre daha girintili çıkıntılı, açık renkte ve mat olduğu, oysa doğadan toplanan çekirdeklerde yüzeyin daha düz olduğu görülmüştür. Tohum yüzeylerinde de belirgin farklara rastlanmıştır; doğadan toplanan çekirdeklerde tohum yüzeyi sarı-turuncu renkte tohum sıvısıyla kaplıdır ve nemli görünümdedir. Ancak ağıllardan toplanan çekirdeklerden çıkarılan tohumlarda yüzey daha kuru ve mat görünümdedir. Elektron mikroskobu incelemelerinde doğadan toplanan çekirdeklerde endokarp yüzeyi daha tekdüzedir ve odunlaşmış hücreler bütündür. Ağıllardan toplanan çekirdeklerin endokarp yüzeyinde ise hücreler parçalanmış ve kırık görünümdedir. Çimlenme oranı %4.18 olup, en erken çimlenme 83. günde olmuştur. Çimlenen çekirdek ve tohumların büyüklük ve ağırlıkları ortalama değerlerin üzerindedir. Endokarpın çıkarılması çimlenme oranını arttırmıştır; çimlenme oranı çekirdeklerde %3.88'iken tohumlarda %5.42'dir. Ağıllardan toplanan çekirdekler ve tohumlarında çimlenme oranı (%6.54) doğadan toplananların (%3.27) iki katıdır. Bu, keçilerin çiğneyerek ve/veya ruminasyonla çekirdek ve tohumların çimlenmesini kolaylaştırdığını göstermektedir. Ayrıca keçiler, beslenmeleri ve/veya ruminasyon sırasında çekirdekleri tükürerek bu bitkinin dağılımına aracılık etmektedir. Anahtar kelimeler: Prunus spinosa, keçi, endozookori, çimlenme
Tekirdağ'da köpeklerde kene enfestasyonu karakteristiğinin belirlenmesi
Dünya genelinde yaygın olan köpeklerin tahmin edilen sayısı 900 milyon civarındadır ve en az 200 milyonunun sokakta yaşadığı düşünülmektedir. Türkiye'de de hem sahipli hem de sokak köpeği popülasyonunun oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. Köpekler insanlarla birlikte yaşasa da, insanların normalde pek girmediği doğal alanlara da sıklıkla giriş çıkış yapabilmektedirler. Birçok paraziter hastalığa sıklıkla maruz kalabilen köpeklerin, en azından bazıları için, insanlara kaynaklık edebileceği bildirilmektedir. Bu noktadaki riskin kesin boyutlarıyla ortaya konabilmesi adına, köpeklerle ilgili ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç olduğu vurgulanmaktadır. Yapılan b1u çalışmada, 2017 yılında, Tekirdağ ilinde sahipli veya sokak hayvanı olan 1605 köpek kene yönünden incelenmiştir. Yapılan incelemelerde, köpeklerin 137'sinde (%8,54) en az bir tane olmak üzere, toplam 1033 keneye rastlanmıştır. Köpeklerin 115 (%83,94)'inden 868 (%84,03) Rhipicephalus sanguineus s.l. (Latreille, 1806), 5 (%3,65)'inden 13 (%1,26) Rhipicephalus spp.nimf, 8 (%5,84)'inden 11 (%1,07) Ixodes ricinus (Linnaeus, 1758), 7 (%5,11)'sinden 8 (%0,77) Haemaphysalis parva (Neumann, 1897), 4 (%2,92)'ünden 4 (%0,39) Ixodes acuminatus Neumann, 1901, 1 (%0,73)'inden 117 (%11,33) Ixodes kaiseri Arthur, 1957 ergin ile 12 (%1,16) I. kaiseri nimf toplanmıştır. Yapılan literatür taramalarına göre, I. kaiseri, I. accuminatus ve Ha. parva Türkiye'de ilk defa, Ha. parva dünyada ilk defa köpeklerde bildirilmiştir. Ayrıca, I. kaiseri için Trakya'da ilk, Türkiye'de ikinci bildirim yapılmış olup, ilk bildirim Ankara'da tilkilerden gerçekleştirilmiştir. Anahtar kelimeler: Tekirdağ, köpek, kene, enfestasyon, mevsim
Kuzey Ege Havzası makrofit kompozisyonunun belirlenmesi
Akuatik makrofitler, diğer bir deyiş ile hidrofitler sulak alanların önemli bileşenlerinden biridir. Tanım olarak "makrofit" terimi, göz tarafından tür seviyesine kadar teşhis edilebilen suda yaşayan bitkiler için kullanılır. Makrofitler, Su Çerçeve Direktifi tarafından, tatlı suları biyolojik olarak izlemek için kullanılabilecek temel biyolojik gruplardan biri olarak kabul edilmektedir. Makrofitlerin sudaki vejetasyonun incelenmesi ve takip edilmesi, çevrenin ekolojik kalitesi hakkında bilgi edinmeyi sağlamaktadır. Ülkemiz; 25 hidrolojik havzaya sahiptir ve bu alanlardaki makrofit kompozisyonunun bilinmesi önemlidir. Bu çalışmada Kuzey Ege Havzasında bulunan 16 akarsudan, 4 dönemde toplanmış olan makrofit taksonları incelenmiştir. Örnekleme işlemleri akarsu noktalarında 100 m'lik transektler boyunca yapılmıştır. Örneklenen taksonlar prese alınarak ya da Kopenhag Çözeltisi içerisinde korunmuşlardır. Taksonların teşhisleri, teşhis anahtarları ve kitaplar aracılığı ile yapıldıktan sonra, havzanın makrofit kompozisyonu belirlenmiş ve her örnekleme dönemi için noktanın ekolojik durumunu değerlendirmek amacı ile IBMR hesaplamaları yapılmıştır. Yapılan hesaplamalar DOKAY Laboratuvar ve Mühendislik Hizmetleri (DOKAY-LAB) tarafından temin edilen fizikokimyasal değerlendirme sonuçları ile karşılaştırılmıştır Havzada yapılan örneklemeler sonucunda 72 farklı takson teşhis edilmiştir. IBMR sonuçları ile fizikokimyasal değerlendirme sonuçları 7 noktada paralellik göstermekle birlikte, 9 akarsu noktasında farklılık göstermiştir.
Kültürü yapılan korunga (Onobrychis mill., baklagiller) taksonları ve bazı yabani akrabalarının moleküler sitogenetik yöntemler ile karakterizasyonu
Sunulmuş olan bu tez çalışmasında kültürü yapılan Onobrychis (O. viciifolia, O. arenaria, O.transcaucasica) türleri ile bazı yabani türlerin genom yapı ve organizasyonları nispeten yeni moleküler sitogenetik yöntemler ile incelenmiştir. Çalışmada kullanılmış olan Onobrychis aksesyonları USDA-NPGS koleksiyonundan tedarik edilmiştir. Çalışmada 35 farklı Onobrychis türünün kromozom sayıları tespit edilmiştir. Türlerin x = 7 ve x = 8 olmak üzere 2 farklı temel kromozom sayısına sahip olduğu belirlenmiştir. Diploid türlerde kromozom sayısı 2n = 2x = 14 ve 2n = 2x = 16 olarak değişiklik gösterirken, poliploid türlerde O. subacaulis (2n = 4x = 32) türü hariç 2n = 4x = 28 olarak saptanmıştır. O. pallasi (2n = 14), O. sternohiza (2n = 14) ve O. vaginalis (2n = 16) türlerine ait kromozom sayıları ilk defa bu çalışmada saptanmıştır. Onobrychis genomları fluorasan in situ hibridizasyon ve genomik in situ hibridizasyon metodu ile ilk defa bu çalışmada analiz edilmiştir. Yapılan FISH analizlerinde prob olarak 35S ve 5S rDNA kullanılmış ve 33 farklı Onobrychis türünün mitotik kromozomları üzerindeki rDNA lokuslarının sayı ve fiziki lokasyonları belirlenmiştir. Diploid türlerde, 35S rDNA lokusu sayısı 1 ile 4 çift arasında değişiklik gösterirken, 5S rDNA lokus sayısının 1 ile 2 çift arasında değiştiği gözlenmiştir. Analiz edilmiş diploid türlerde 35S rDNA lokusunda 5S rDNA lokusuna nazaran daha fazla varyasyon olduğu gözlemlenmiştir. Poliploid türlerde O. subacaulis hariç 2 çift 35S rDNA lokusu ve 4 çift 5S rDNA lokusu saptanmıştır. O. subacaulis türünde her iki lokus içinde eliminasyon gözlemlenmiştir. Flow sitometri metodu ile FISH analizlerinde kullanılan spesifik genotipler üzerinde çekirdek DNA içeriği analizi yapılmış ve 2C çekirdek DNA içeriğinin diploid Onobrychis türlerinde yaklasık 2.5 misli farklılık göstererek 0,65 pg ile 1,47 pg arasında değişim gösterdiği saptanmıştır. Poliploid Onobrychis türlerinde ise 2C çekirdek DNA içeriği 2,43 pg ile 2,83 pg arasında değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Çalışmada ayrıca 30 farklı aksesyonda nrITS bölgesi kullanılarak moleküler filogeni analizleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre poliploid türlerin çoğunlukla aynı kladda yer aldığı gözlemlenirken, diploid türler arasında önemli bir varyasyon olduğu ve her 3 kladda da yer aldıkları saptanmıştır. Onobrychis türlerinin çalışma kapsamında belirlenmiş olan kromozom sayıları, 35S ve 5S rDNA lokus sayıları ve çekirdek DNA içeriklerine ait değerler ayrı ayrı analiz edilerek filogenetik ağaç üzerinde haritalanmıştır. Yapılan bu analiz sonuçlarına göre Onobrychis cinsinde ansestör temel kromozom sayısının x = 8 olduğu saptanmıştır. Bir çift homolog 5S rDNA lokusu ansestör olarak belirlenmiştir. Çekirdek DNA içeriğinin diploid türlerde poliploid türlere nazaran daha dinamik olduğu saptanmıştır. Tüm bunlara ek olarak çalışmada en yaygın şekilde kültürü yapılan tür olan O. viciifolia' nın progenitörleri hakkında ön bilgi edinebilmek amacıyla Genomik in situ hibridizasyon analizi de yapılmış ve O. kachetica diploid türünün genomu ile O. viciifolia genomu arasında oldukça yüksek derecede benzerlik olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlara göre diploid O. kachetica türünün O. viciifolia' nın progenitörü veya progenitörlerinden birisi olabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak kesin sonuç için daha çok sayıda analizin yapılması gerekmektedir.
Tekirdağ'da üç farklı ısopod (Crustacea; Isopoda; Oniscidea) türünün (Porcellio laevis, Porcellio dilatatus ve Armadillo officinalis) mevsim ilişkili mikrohabitat tercihlerinin incelenmesi
Bu çalışmada karasal isopod türlerinden olan Porcellio laevis Latreille, 1804, Porcellio dilatatus Brandt, 1833 ve Armadillo officinalis Dumeril, 1816 türlerinin mikrohabitatlarıyla ilişkilerinin irdelenmesi ve üç türün farklı mikrohabitatlarda görülme sıklıkları saptanarak türlerin ekolojik tercihlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma; Tekirdağ'da birbirinden farklı mikrohabitatları bir arada barındıran bir alanda gerçekleştirilmiştir. Yaklaşık 10 dönümlük bir alanda bulunan koyun ağılı, inek ahırı, tavuk ve tavşan kümesi ve sera alanları civarında veya dâhilinde değişik büyüklüklerde ve konumlarda odaklar hazırlanmıştır. Bu odaklar, nokturnal olan isopodların gündüzleri altında saklanmaları için Doğal (taş, tahta ve gübre) ve Yapay (plastik, kiremit, metal, gaz beton ve strafor) malzemelerden oluşturulmuştur. Birey sayıları ayda bir kez olmak üzere 12 ay boyunca, Nisan 2016–Mart 2017 tarihleri arasında, kontrol edilerek kaydedilmiştir. Denemelerin yapıldığı alanda odak noktalarında en fazla karşılaşılan tür Porcellio dilatatus iken Armadillo officinalis'in ise üç tür arasında en az populasyon yoğunluğuna sahip tür olduğu görülmüştür. Sıcaklığın ve bağıl nem miktarının Porcellio laevis, Porcellio dilatatus ve Armadillo officinalis populasyon yoğunluklarını farklı etkilediği görülmüştür. Üç isopod türünün her bir odaktaki dağılımı homojen olmamakla birlikte, odaklardaki populasyon yoğunluklarının da farklılık gösterdiği gözlenmiştir. Üç türden Armadillo officinalis türü yapay malzemelerden oluşan odak noktalarını diğer türlere göre çok daha yüksek oranda tercih etmiştir. Bu çalışma isopod türlerinin her birinin mevsim ilişkili olarak farklı mikrohabitat tercihlerinin olduğu sonucunu desteklemektedir.
Türkiye'de yayılış gösteren Anemone l. ve Pulsatilla mill. (Ranunculaceae) cinslerinin taksonomik revizyonu
Bu tez çalışması Türkiye'de yayılış gösteren Anemone L. ve Pulsatilla Mill, cinslerinin revizyonunu içermektedir. Taksonomik kategorileri tartışmalı olan bu cinsler için morfolojik, anatomik ve palinolojik çalışmalar yaparak, yurt dışında yapılan tartışmalara ülkemizde yayılış gösteren taksonlar ile katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Tez çalışmasının materyalini 2016-2018 yılları arasında yapılan arazi çalışmalarında toplanan bitki örnekleri ve ziyaret edilen herbaryumlarda incelenen örnekler oluşturmaktadır. Arazi çalışmalarında bitki örnekleri fotoğraflanmıştır. Toplanan bitki örnekleri herbaryum materyali haline getirilmiştir. Morfolojik çalışmalarda Türkiye Florası'nda yer almayan karakterler de incelenmiştir. Anatomi çalışmaları için taze örnekler %70 etanolde tespit edilmiştir. Gövde, çiçek sapı, yaprak ve yaprak sapı enine kesitleri ile yaprak yüzey kesitleri alınmış ve safranin ile boyanmıştır. İyi boyanmış kesitler ışık mikrokobuyla görüntülenmiştir. Palinolojik çalışmalarda preparatlar Wodehouse yöntemiyle hazırlanmıştır. Polen boyutu ve polen yüzey süslemeleri elektron mikroskobu (SEM) ve ışık mikroskobuyla (LM) incelenmiştir. Anemone L. ve Pulsatilla Mill. için cins anahtarı, tür anahtarları ve deskripsiyonlar güncellenmiştir. Varyasyonlardan kaynaklanan teşhis hataları belirlenmiştir. Her takson için Türkiye yayılışlarını gösteren haritalar verilmiştir. Taksonların ayırt edici özellikleri fotoğraflanmış ve anatomik özellikler çizelgeler halinde verilmiştir. Palinolojik çalışmalarda elde edilen ışık mikroskobu ve SEM görüntüleri ile yapılan ölçümler de çizelgeler şeklinde verilmiştir. Morfolojik çalışmalar sonucunda A. narcissiflora L. subsp. willdenowii (Boiss.) Greuter & Burdet taksonu, A. narcissiflora L. subsp. fasciculata (L.) Ziman & Fedor taksonuna sinonim olarak kabul edilmiştir. Pulsatilla cinsinde ise P. albana (Stev.) Bercht. & J. Presl subsp. albana (Stev.) Bercht. & J. Presl taksonun bir renk varyasyonu olduğu tespit edilerek P.violacea Rupr. subsp. violacea Rupr. taksonuna sinonim yapılmıştır. Anatomi çalışmalarında hem cinsler arasında hem de türler arasında benzerlikler olduğu tespit edilmiştir. Palinolojik çalışmalarda Anemone cinsinde, trikolpat, sinkolpat, polipantoporat, Pulsatilla cinsinde, polipantoporat tipte polen belirlenmiştir. Yapılan ölçümler sonucunda polen karakterinin taksonlar arasında ayırt edici özellikler taşıdığı görülmüştür. Bu tez çalışması sonucunda Türkiye'de yayılış gösteren sekiz Anemone taksonu ve iki Pulsatilla taksonu olduğu belirlenmiştir.
Poa jubata a. kern. (Poaceae barn.) türünün mikromorfolojisi ve anatomisi
Bu çalışma ile, Poa jubata A. Kern. taksonunun anatomisi ve floret mikromorfolojisi ilk defa çalışılmıştır. Taksonun kök, gövde ve yaprak enine kesitleri incelenmiş ve kesitlere ait ışık mikroskobu görüntüleri elde edilmiştir. Gluma ve lemma yüzey görüntüleri Taramalı Elektron mikroskobu incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre P. jubata'nın kökü epidermis, eksodermis, korteks, endodermis, perisikl ve merkezi silindir bölgelerinden oluşmaktadır. Gövde enine kesitlerde ise iletim demetlerinin uzunlukları, sklerenkima tabakasının hücre satır sayıları belirlenmiştir. Lemma ve glumaya ait SEM görüntülerinde uzun hücreler görülmüş ve uzunlukları ölçülmüştür. Her iki floret kısmında da kısa hücrelerden taç hücreleri, silika (mantar) hücreleri ve mumsu yapı (epicuticular waxes) görülmüştür. Ancak diken (prickle), makro tüy yapıları görülmemiştir.
Türkiye'de doğal olarak yayılış gösteren bazı Poa l. taksonlarının polen morfolojisi
Bu tez çalışmasında Türkiye'de yayılış gösteren Poa cinsinin 12 taksonu Işık mikroskobu ve Taramalı Elektron Mikroskobu yardımıyla palinolojik açıdan incelenmiştir. Ayrıca bu tez ile birlikte Poa cinsinin polen morfolojisi ortaya konmuştur. Palinolojik özelliklere dayalı veri matriksi kullanılarak, bu verilerin sistematik açıdan önemli olup olmadığını, ya da seksiyonel anlamda bir gruplaşmanın var olup olmadığının tespiti amacıyla kümeleme analizi gerçekleştirilmiştir. Polen ekzin yüzey ornamentasyonlarının ayrımlarının daha net yapılması adına, görüntü işleme programları ile polen yüzeyleri sınıflandırılmıştır. Tez çalışmasında polen morfolojisi belirlenen 12 Poa taksonunun polen tipi, monoporate olarak belirlenmiştir. P. trivialis taksonunun polen şekli Subprolate iken diğer taksonların polen şekli ise Prolate-Spheroidal şeklinde belirlenmiştir. Ekzin kalınlığı ise 1,43-2,01 µm arasında olduğu tespit edilmiştir. Porus şekli, çalışılan tüm Poa taksonlarında Prolate-Spheroidal olduğu görülmüştür. Poruslar operculumlu olup, annulus çapı ise 4,10-5,23 µm arasındadır. Sonuç olarak, SEM görüntülerinde belirlenen ornamentasyon tiplerinin araştırılan taksonlar arasında ayırt edici bir karakter olduğu saptanmış, ancak elde edilen dendogramda seksiyonel bir ayrımda kullanılamayacağı görülmektedir.
Linum L. (Linaceae) cinsi Linum seksiyonunun bazı türleri üzerinde morfolojik ve palinolojik araştırmalar
Bu tezde, Linum L. cinsinin Linum seksiyonunda yer alan ve klavat – filiform stigmaya sahip olan L. bienne Mill., L. usitatissimum L., L. tmoleum Boiss., L. aroanium Boiss. & Orph., L. nervosum Waldst & Kit. ve L. decumbens Desf. türleriyle ilgili ayrıntılı morfolojik ve palinolojik veriler sunulmuştur. Türlerin morfolojik değerlendirilmesinde nitel ve nicel özellikler kullanılmıştır. İncelen örneklerin deskripsiyonları yapılmış, sinonimleri, tip örnekleri, çiçek açma zamanları, yetiştikleri ortamlar, fitocoğrafik bölgeleri, etimolojileri ile birlikte Dünya ve Türkiye'deki yayılışları belirlenmiştir. Yetiştikleri doğal ortamlarına ait bitki fotoğraflarına, ayrıca el çizimlerine yer verilmiştir. Türkiye florası için yeni kayıt olan L. decumbens, bu gruptaki türlerle değerlendirilerek yeni teşhis anahtarı hazırlanmıştır. Palinolojik çalışmalarda, beş türün polen morfolojisi Wodehouse metodu ve Erdtman'ın asetoliz metodu uygulanarak incelenmiştir. Polen taneleri trizonokolpat, hekzakolpat veya polipantokolpat, şekilleri oblat – sferoidal ya da suboblat olup, orta ile büyük arasında bir polen büyüklüğüne sahiptir. Kısa stiluslu çiçeklerde eksin monomorfiktir ve sadece gemmalardan oluşmaktadır; uzun stiluslularda ise dimorfik, klava ve bakulalardan meydana gelmektedir. Bu türlerin polenlerine ait sekiz karakter kullanılarak Kanonikıl Ayırma Fonksiyonu (KAF) ve Temel Bileşenler Analizi (PCA) testleri uygulanmıştır. Türler, hatta aynı tür içindeki uzun ve kısa stiluslu bitkiler arasındaki ilişki palinolojik açıdan karşılaştırılmıştır. Ayrıntılı yüzey mikromorfolojisi incelemesinde taramalı elektron mikroskobu kullanılmış olup, mikrografları sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Linaceae, Linum, morfoloji, palinoloji, SEM, PCA
Batı Akdeniz havzasında bulunan bazı nehir ve göllerin ekolojik kalitesinin makrofit indeksleri kullanılarak belirlenmesi
Makrofitler; makroalgler, kara yosunları, eğrelti otları, vasküler bitkiler ve hatta bazı makro mantarlardan oluşan ekolojik bir grup olarak kabul edilmektedirler. Makrofitler, su kütlelerindeki su seviyesi, sudaki besin miktarı ve ağır metal içeriği gibi fiziksel ve kimyasal değişimlere kolaylıkla tepki gösterebilirler. Avruğa Birliği Su Çerçeve Direktifi'ne göre makrofitler, ekolojik değişimlere uzun sürede verdikleri tepkilerinden dolayı nehir ve göllerin ekolojik kalitelerinin belirlenmesinde en güvenilir biyolojik indikatörlerden biridir. Bu tez çalışmasında, Batı Akdeniz Havzası'nda bulunan 17 akarsu (25 nokta) ve 9 gölün makrofit çeşitliliğinin belirlenmesi ve makrofit çeşitliliğine dayalı ekolojik durumlarının tespiti amaçlanmıştır. Ekolojik durum değerlendirmesi akarsularda IBMR, göllerde ise Göl LEAFPACS2 indeksi ile gerçekleştirilmiştir. Buna ek olarak, DOKAY Laboratuvar ve Mühendislik Hizmetleri'nden (DOKAY-LAB) temin edilen su kütlelerinin fizikokimyasal parametreleri makrofit indeks sonuçları ile tartışılmıştır. Havzada, en az iki vejetasyon dönemini kapsayan yoğun örneklemeler sonucunda toplamda 84 farklı makrofit taksonu tespit edilmiştir. Bu 84 takson 29 farklı familya'ya aittir. Geniş ekolojik tolerans aralığına sahip makrofit taksonlarının havzada daha çok mezotrofik ve ötrofik su kütlelerinde bulunduğu görülmüştür. IBMR ve Göl LEAFPACS2 ekolojik hesaplamaları neticesinde havzadaki 24 su kütlesinin genel ekolojik durumu "Orta", "Zayıf" ve "Kötü" olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, su kütlelerinin ekolojik durumunun değerlendirilmesinde makrofitlerin çok önemli olduğu bir kez daha gösterilmiştir. Gelecekte bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, havzada su yönetim planları oluşturulurken karar vericiler tarafından kullanılabilecektir.
Ganos (Tekirdağ) dağı orthoptera (Insecta) faunasının araştırılması
Orthoptera takımı Türkiye'de yaklaşık 720 tür ile temsil edilmektedir. Orthoptera takımının Türkiye'deki çeşitliliği ile ilgili kapsamlı morfoloji temelli çalışmalar ve az sayıda da davranışsal yönden değerlendirilen çalışmalar bulunmaktadır. Ancak bu çalışmaları Ganos dağı (Tekirdağ) bağlamında değerlendirdiğimizde alanın tür çeşitliliğini konu alan hiçbir çalışmanın olmadığı görülmektedir. Trakya'nın güneyinde yer alan Ganos dağında, farklı habitatlarda bulunan Orthoptera türlerinin çeşitliliği, bir yıl süresince incelenmiş ve Orthoptera takımına ait toplam 38 tür/alttür teşhis edilmiştir. Teşhis edilen 38 tür IUCN kategorileri bakımından değerlendirildiğinde, küresel ölçekte 5 tür "LC" kategorisinde ve Avrupa ölçeğinde ise 1 tür "EN", 2 tür "NT" ve 35 tür "LC" kategorisinde olduğu belirlenmiştir.
Tekirdağ ilinde yayılış gösteren sığırkuyruğu (Verbascum L.) taksonları üzerine morfolojik, anatomik, palinolojik ve ekolojik çalışmalar
Verbascum L. cinsi, içerdiği takson sayısı bakımından Türkiye'nin en büyük cinslerinden biridir. Dünya genelinde 360 tür ile temsil edilmektedir. Flora of Turkey and the East Aegaen Islands 6. Cilt yayınlandıktan sonra yeni tanımlanan taksonlar ile birlikte Verbascum cinsi Türkiye'de 255 tür (413 takson) ve 106 melez ile temsil edilmektedir. Mevcut Verbascum taksonlarının 192'si (melezler ile birlikte 198) endemiktir. Verbascum cinsi ile ilgili yapılan çalışmalar daha çok bölgesel, endemik veya taksonomik anlamda birbiri ile yakın olan taksonları temel almaktadır. Bu tez çalışmasında ise Tekirdağ ilinde yayılış gösteren Verbascum taksonlarının yayılışları belirlenmiştir ve bu taksonlar üzerine morfolojik, anatomik, palinolojik ve ekolojik çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Ayrıca IUCN tehlike kategorileri belirlenmiştir. Bu tez çalışmasından önce 10 taksonun Tekirdağ'da yayılış gösterdiği bilinmektedir. Ancak bu tez ile birlikte bu sayı 17 taksona yükselmiştir. Verbascum bombyciferum, V. thapsus ve V. vacillans taksonlarının hem Trakya bölgesinde hem de Tekirdağ ilindeki, V. banaticum, V. blattaria, V. densiflorum ve V. ovalifolium subsp. thracicum taksonlarının ise Tekirdağ ilindeki yayılışı ilk defa bu tez çalışması ile ortaya konulmuştur. Arazi çalışmaları boyunca, V. orientale subsp. orientale ve V. mucronatum taksonlarının, literatürde verilen yayılışlarından ve habitat bilgilerinden yararlanılsa da Tekirdağ ilinde mevcut yayılışları tespit edilememiştir.
HeLa hücre hattına uygulanan doksorubisin ve piperlongumin'in MMP9, PTEN ve NOTCH1 ifadelerine etkisinin araştırılması
Kanser, bulunduğumuz çağın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Görülme sıklığı ve ölüm oranının yüksek olması nedeniyle de bir halk sağlığı sorunudur. Değişen yaşam ve beslenme şartları, yüksek radyasyon ve en büyük payı olan genetik yatkınlık kanser vakalarının nedenlerinden bazılarıdır. Kemoterapi, kanser tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. Tümörün ilaçla tedavi edilmesi anlamına gelir ve kemoterapi; sınırsız bölünme yeteneği olan kanser hücrelerinin büyümesini ve çoğalmasını önleyerek onları hasara uğratır. Adriamisin ticari adı altında satılan Doksorubisin bir kemoterapötiktir. Bir antrasiklin türevi antibiyotik olan doksorubisin; etkisini diğer tüm antrasiklinler gibi DNA içine enterkalasyon yaparak gösterir. Doksorubisin'in tam etki mekanizması hâlâ tamamen anlaşılmamış olmakla beraber DNA ile enterkalasyonun replikasyonu durdurduğu bilinmektedir. DNA replikasyonu sırasında DNA çift sarmalının açılmasını sağlayan topoizomeraz II DNA kompleksini stabilize ederek replikasyonu inhibe eder. Doksorubisin hematolojik kanserler, çeşitli karsinoma tipleri ve yumuşak doku sarkomaları gibi çeşitli kanserlerin tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Piperlongumin, Piperlongum Linn bitki türlerinde bulunan ve kanserli hücre hatlarında ve hayvan modellerinde anti tümorojenik aktivite gösteren alkaloid yapıda doğal bir üründür. Yapılan birçok çalışma piperlonguminin kemopreventif bir ajan olabileceğini ileri sürmektedir. Anti-kanser etkisini GSTP1 ve/veya GSTO1 genlerini susturarak gerçekleştirdiğini ileri süren çalışmalar yanı sıra kanser hücre migrasyonu, dolayısı ile metastazı engellediğini öne süren çalışmalarda bulunmaktadır. Tamamlanan bu Yüksek Lisans Tez çalışması kapsamında doksorubisin ve piperlonguminin serviks kanser hücre hattı olan HeLa hücreleri üzerine etkileri MMP9, PTEN ve NOTCH1 gibi metastaz ve tümorogenez ile bağlantılı genlerin karşılaştırmalı ifade düzeyleri Gerçek Zamanlı PCR ve bu genlerin kodladığı proteinlerin ifadeleri Western-Blot yöntemi ile değerlendirilerek araştırılmıştır.
Onobrychis mill. (Fabaceae) cinsinin bazı türleri üzerinde palinolojik araştırmalar
Bu çalışmada, Onobrychis Mill. cinsinin uygulama alanında yetiştirilen 14 taksonunun (Onobrychis arenaria (Kit.) DC. subsp. arenaria, O. inermis Steven, O. petraea (M.Bieb.ex Willd.) Fisch., O. alba (Waldst. & Kit.) Desv. subsp. laconica (Boiss.) Hayek, O. megataphros Boiss., O. oxyodonta Boiss., O. cyri Grossh., O. biebersteinii Širj., O. vassilczenkoi Grossh., O. grandis Lipsky, O. hypargyrea Boiss., O. kemulariae Chinth., O. caput-galli (L.) Lam., O. viciifolia Scop.) polen morfolojisi ışık mikroskobu ile incelenmiştir. O. viciifolia'nın seçilmiş 20 genotipi üzerinde ayrıca polen canlılığı testi uygulanmıştır. Polen morfolojisi incelemesinde preparatlar Wodehouse'un gliserin-jelatin metoduna göre hazırlanmıştır. Polen canlılığı incelemesinde ise, Potasyum İyodür metodu kullanılmıştır. Polen taneleri bütün taksonlarda trikolpattır, radyal simetrik ve izopolardır. Polen şekli prolat ve boyutları ortadır. Kolpus uzunca dar yarık şeklindedir. Eksin ornamentasyonu retikulattır. Canlılık testlerinde canlılık oranının %32,6 ile %98,7 arasında olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Onobrychis, korunga, polen, polen canlılığı
Türk toplumunda benign ve malign tiroit nodüllerinde mitokondriyal dna sık delesyon prevalansının belirlenmesi
mtDNA mutasyonlarının veya varyasyonlarının birçok multifaktöryel hastalıkta ve yaşlanma süreçlerinde rol oynadığına dair bilgi literatürde yer almaktadır. Literatürde 4977 baz çiftlik bir mtDNA delesyonu olan sık delesyonun tiroit, kolorektal, karaciğer, meme, kanserlerinde rol oynadığına bilgiler yer almaktadır. Yapılan bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda, fonksiyonel ve fonksiyonel olmayan tiroit nodülleri ile papiller tiroit karsinomlarında (PTK) mitokondriyal DNA (mtDNA) sık delesyon prevalansının saptanması ve mitokondriyal DNA (mtDNA) sık delesyon varlığının PTK'lerinde ayırıcı tanıda kullanılabilme potansiyeli olup/olmadığının belirlenmesidir. Çalışmaya 105 benign ve 6 PTK hastasına ait toplam 285 dokudan daha önceki çalışmadan fenol-kloroform yöntemiyle elde edilen DNA örneği dahil edilmiştir mtDNA sık delesyon bölgesine ait 8470.-8484. nükleotidler ile 13459.- 13447. nükleotidler arasındaki mitokondriyal genom bölgesinin çoğaltılması Yuvalanmış PZR (Nested-PCR) metodu kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Toplam 104 hastadan alınan sıcak ve soğuk nodül dokularının 151'inde (%66,23) sık delesyon tespit edilmiştir. PTK tanısı konulan 6 hastaya ait 11 tümör dokusunun 10'unda (%90,9) sık delesyon tespit edilmiştir. Soğuk nodüller ve sıcak nodüller arasındaki sık delesyon dağılımı incelendiğinde, 107 sıcak nodülün 80'inde (%74,8), 80 soğuk nodülün ise 69'unda (%86,3) sık delesyon saptanmıştır (p 0,053). Sonuç olarak, istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber sık delesyon prevalansı kanserleşme potansiyeli yüksek olan soğuk nodüllerde sıcak nodüllere göre daha yüksek tespit edilmiştir. Ancak soğuk tiroit nodüllerindeki sık delesyon prevalansının PTK tümör dokularıyla benzer olması nedeniyle PTK'lerinde ayırıcı tanıda kullanılabilme potansiyelinin olmadığı öngörülmektedir.
Türk toplumunda fonksiyonel ve nonfonksiyonel tiroit nodülleri ile papiller tiroit karsinomlarında mitokondriyal DNA kopya sayısının belirlenmesi
Tiroit nodülleri genel olarak benign yapıdadır ve toplam tiroit nodüllerinin %4-6,5'i malignite riski taşımaktadır. Tiroit nodüllerinin fonksiyonel özelliklerine göre yaklaşık %85'i soğuk, %10'u normal ve %5'i sıcak olmasına rağmen, prevalansı ortamdaki iyot kaynağı ve coğrafik konuma göre değişiklik gösterebilir. Sıcak tiroit nodüllerinde malignite potansiyeli yaklaşık %1 veya daha az iken soğuk tiroit nodüllerinde bu risk yaklaşık %5-%15 arasında değişmektedir. Bununla beraber, papiller tiroit kanseri (PTK) ise tiroit kanserleri arasında en sık görülen kanser türüdür ve tiroit kanseri vakalarının %80'den fazlasını kapsamaktadır. Diğer taraftan, her bir hücrede mtDNA'nın 103- 104 kopyası bulunmaktadır. Ayrıca, bir hücrede mitokondriyal DNA (mtDNA) kopya sayısı kesin olarak bilinmemektedir ve mtDNA kopya sayısı hücrelerin metabolik ihtiyaçlarına bağlı olarak her bir hücre tipi arasında değişiklik göstermektedir. Literatürde benign tiroit nodüller ile papiller tiroit kanserinin mtDNA kopya değişimlerinin saptanmasına ilişkin az sayıda yayın yer almaktadır. Yapılan bu çalışmanı amacı; Türk toplumunda, fonksiyonel ve nonfonksiyonel tiroit nodülleri ile PTK'lerinde mitokondriyal DNA (mtDNA) kopya sayısı değişimlerinin saptanması ve PTK'lerinin tümorogenezi ile mtDNA kopya sayısı değişimleri arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Toksik MNG, MNG veya PTK tanısı konulmuş hastalara ait 74 sıcak nodül, ve 64 soğuk nodül, ve 48 PTK tümör dokusu ile bu nodüllere yakın sağlıklı çevre doku örneklerinden elde edilen DNA örnekleri çalışmaya dahil edilmiştir. Ancak teknik ve maddi yetersizlikten dolayı 48 PTK hastasının sadece 5'ine ait 5 nodülde mtDNA kopya sayısı belirlenebilmiştir. mtDNA kopya sayısının belirlenmesi LightCycler 480 II gerçek zamanlı PZR cihazında SYBR green I floresan boyası kullanılarak rölatif kantifikasyon yöntemiyle gerçekleştirildi. Taranan 74 sıcak nodülün 49'unda (%66,2) mtDNA kopya sayısında artış gözlemlenirken 16 nodülde (%21,6) azalış, 9'unda (%12,2) ise herhangi bir değişim saptanmamıştır. Buna karşın, taranan 64 soğuk nodülün 22'sinde (%34,4) mtDNA kopya sayısında artış gözlemlenirken 21 nodülde (%32,8) azalış, 21'inde (%32,8) ise herhangi bir değişim saptanmamıştır (χ²: 15.098; p: 0.001). mtDNA kopya sayısı belirlenen 5 PTK dokusunun 2'sinde artış, 2'sinde azalış ve 1'inde mtDNA kopya sayısının değişmediği tespit edilmiştir. Bununla beraber, mevcut hasta popülasyonunda istatiksel analizler için mtDNA T16189C varyantına sahip vaka sayısının (toplam 3 birey) yetersiz olması nedeniyle mtDNA T16189C varyantının mtDNA kopya sayısı üzerine etkisi araştırılamamıştır. Sonuç olarak kanserleşme potansiyeli yüksek olan soğuk nodüllerde sıcak nodüllere göre mtDNA kopya sayısında daha fazla azalma görüldüğü tespit edilmiştir. Elde edilen bu bulgular, literatürde yer alan mtDNA kopya sayısındaki azalmanın insan kanserlerinde tümorogenez süreci ile ilişkili olduğuna dair bilgileri desteklemektedir.
The effects of kefir addition on fermentation characteristics, aerobic stability, and in vitro digestion properties of white clover silages
The aim of the present thesis was to examine the impact of kefir yeast on fermentation characteristics, aerobic stability, nutritive value, in vitro digestibility, some micro- and macronutrient concentration, and fatty acid composition of white clover silages. White clover silages were either uninoculated (Con) or inoculated with kefir yeast at the following application rates: 10 mg/kg (K10), 50 mg/kg (K50), 100 mg/kg (K100) on a fresh basis, and ensiled in laboratory-scale silos for 270 d, followed by 5 d of aerobic exposure. Changes in fermentation characteristics and nutritive value, in vitro digestibility and gas production, mineral concentrations, and fatty acid composition were assessed in terminal silages. The results showed that kefir yeast could effectively reduce neutral detergent fiber, hemicellulose, and ammonia-N contents. The increased acetic acid content of kefir yeast treated silages improved aerobic stability. Kefir yeast made no significant difference in cumulative gas production and estimated parameters except for 48 and 72 h. This study has also shown that kefir yeast reduced the potassium, sodium, selenium, and boron concentrations of white clover silages, whereas calcium, zinc, and iron concentration increased. In addition, kefir yeast significantly increased the proportion of saturated fatty acid in white clover silages, whereas the proportion of polyunsaturated fatty acid decreased. However, kefir yeast had no significant effect on the monounsaturated fatty acid proportion of white clover silages. Overall, it is concluded that adding 50-100 mg/kg of kefir yeast on a fresh basis is appropriate to improve the nutritional value of white clover silage.
Hayvanlarda ovogenezde ovosit büyümesiyle ilgili mekanizmalar üzerine bir derleme
Bütün hayvan gruplarında yumurta hücresinin, ait olduğu organizmadaki somatik hücrelere göre çok daha büyük olması onun ayırt edici bir özelliğidir. Yumurta hücresinin bu büyüklüğü yumurta sarısı olarak isimlendirilen besin maddelerinin ovogenez sırasında sitoplazmada biriktirilmesinden dolayıdır. Hayvanlar, kısa sürede büyük hacimlere ulaşan ve çok sayıda olabilen yumurtalarını ovogenez sırasında bazı özel mekanizmalar kullanarak üretir. Bu mekanizmalar gen amplifikasyonu, diplotende bekleme, ovaryum dışı kaynakların katkısı ve yardımcı hücrelerin katkısı şeklinde gruplandırılmıştır. Türe göre bu mekanizmalardan biri veya birkaçı kullanılsa da bazı mekanizmalar farklı hayvan türlerinde ortaktır. Karşılaştırmalı ovogenez araştırmaları bir taksonun evrimi ve biyocoğrafyasıyla ilgili varsayımlar oluşturmada ve bu varsayımları sınayabilmede çok yararlı olabilir. Bu nedenle, hücre ve gelişim biyologlarının ovosit gelişimini hayvanlar aleminde daha geniş bir tür yelpazesinde araştırması bu süreçte yer alan mekanizmaları ve taksonların filogenetik ilişkilerini anlamamıza büyük katkı sağlayacaktır.
Protein-ligand kenetlenmesi sonuçlarının delaunay teselasyonu ile iyileştirilmesi üzerine bir yöntem geliştirilmesi
İlaç tasarımı çalışmalarında, protein-ligand etkileşimlerini değerlendirmek ve moleküler kenetlenme işlemleri için doğru pozları belirlemek amacıyla skorlama fonksiyonları kullanılmaktadır. Bu skorlama fonksiyonlarının doğal konformasyonları farklı bağlanma pozlarından ayırt edebilme yetenekleri son derece önemlidir. PDBbind veri tabanında Skorlama Fonksiyonlarının Karşılaştırmalı Değerlendirilmesi (CASF) çalışmasında kullanılan veri seti, bu skorlama fonksiyonlarını test etmek için bir referans oluşturmaktadır. CASF çalışmasında Vina skorlama fonksiyonu en başarılı olarak bulunmuştur. Bu değerlendirme seti, 57 farklı proteine ait yaklaşık 100 bağlanma pozunu içermektedir. Bu pozlar, CASF ekibi tarafından moleküler mekanik yöntemler kullanılarak elde edilmiştir. Bu çalışmada, protein ve ligandın arayüzündeki tetrahedronlar Delaunay teselasyonu ile atomların koordinatları kullanılarak oluşturuldu, görünüm oranlarının ortalamaları hesaplandı. Yüksek görünüm oranı ortalaması, tetrahedronların daha az düzensiz olduğu anlamına gelir ki, bu da atomların üç boyutta homojen olarak dağıldığını gösterebilir. Analizin sonuçlarına ve önceki çalışmalara dayanarak, bir sıfır hipotezi oluşturuldu. Bu hipoteze göre, doğal konformasyonun protein-ligand arayüzünde bulunan tetrahedronlarının ortalama görünüm oranının Vina tarafından tanımlanan en düşük enerjili iki pozun görünüm oranlarından daha yüksek olma olasılığı 1/3'tür. Bu hipotezi test etmek için, 48 protein, Vina skorlama fonksiyonu kullanılarak elde edilmiş olan bağlanma enerji değerleri ile bu çalışmada hesaplanan görünüm oranı ortalamaları analiz edildi. Bu şekilde oluşturulan sıfır hipotezi reddedildi (p-değeri 0.007). Bu bulgu, protein-ligand komplekslerinin arayüzündeki atomların homojen bir şekilde dağılmaya eğilimli olduğunu göstermektedir.
Trakya kaplumbağalarında kene enfestasyonunun mevsimsel prevalansının ve intensitesinin belirlenmesi
Kaplumbağa kenesi olarak bilinen Hyalomma aegyptium Türkiye, Balkanlar ve Kuzey Afrika'da görülen bir türdür. Türkiye'nin özellikle batı bölgesinde insanları tutan keneler arasında ilk ikide yer almaktadır. Her ne kadar H. aegyptium, medikal açıdan önemli bir tür olsa da, türün aylık veya mevsimsel dinamiği ile ilgili ne Türkiye'de ne de dünyada ayrıntılı veriler bulunmaktadır. Öte yandan, kendine has, diğer çoğu kene türünden farklı olarak soğukkanlı bir konağı olan ve kendine has bir biyolojisi bulunan bir türün kendine has bir mevsimsel dinamiğinin olması ve bu dinamiğin diğer kene türlerine bakarak ya da genel kene ekolojisi verilerinden yola çıkarak kestirilmesi zordur. Bu çalışma, kaplumbağa ve kaplumbağa populasyonu oldukça yüksek olan Trakya'daki kaplumbağalarda H. aegyptium'un mevsimsel prevalans ve intensite karakteristiğinin ortaya konması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma 01.01.2021 – 31.01.2022 tarihleri arasında Tekirdağ İli Süleymanpaşa, Yeniçiftlik, Çorlu, Çerkezköy, Çeşmeli ve Seymen lokasyonlarında gerçekleşmiştir. Sonuç olarak, Mart ve Eylül ayları arasında 157 kaplumbağaya rastlanmış, bunlardan 148'inde kene tespit edilmiş, en düşük prevalans %85,7 ile Nisan ayında ve %87,2 ile Mayıs ayında görülmüştür. Diğer aylarda %100 prevalans tespit edilmiştir. Enfeste kaplumbağalarda hesaplanan kene intensitesi 18,4 olmuştur. Saptanan bütün kenelerin H. aegyptium türüne ait olduğu anlaşılmıştır. Çalışmada 939 larva, 435 nimf, 974 erkek ve 377 dişi kene belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hyalomma aegyptium, Kene, Testudo graeca, Pervalans, Intensite, Trakya
Ganos dağı (Tekirdağ) büyük memelilerinin fotokapan yöntemiyle tespit edilmesi
Günümüzde doğal yaşam küresel iklim değişikliği, kaçak avcılık, yoğun şehirleşme, tarım ve hayvancılık aktiviteleri benzeri antropojenik etkiler nedeniyle yoğun bir şekilde baskı altında bulunmaktadır. Büyük memeli türleri bu baskılardan birçok sebebin yanı sıra gerek vücut büyüklükleri ve gerekse ihtiyaç duydukları geniş yaşam alanları nedeniyle daha hızlı etkilenebilmektedirler. Ülkemiz jeolojik geçmişi ve konumu itibariyle canlı çeşitliliği açısından oldukça zengin hareketli bir alan olarak bilinmektedir. Her ne kadar ülkemizin güncel memeli tür listesi oldukça net şekilde bilinse de Trakya bölgesinde yapılan memeli sınıf ile ilgili çalışmaların özellikle küçük memeli gruplarına yoğunlaştığı ve büyük memelilere birkaç bilimsel çalışmada veya bazı fauna listelerinde değinildiği görülmektedir. Tekirdağ ili sınırlarında bazı fotoğraf ve gözlemler haricinde büyük memeli türleri ile ilgili yayınlanmış herhangi bir bilimsel çalışma şu ana kadar bulunmamaktadır. Bu çalışma Tekirdağ ilinde yer alan ve yaklaşık 350 km²'lik alan kaplayan Ganos dağında Mart 2021 – Haziran 2022 tarihleri arasında fotokapan yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bu süre içerisinde toplam 4 adet fotokapan dönüşümlü olarak 20 istasyonda kullanılmış yapılmış bunlardan 12 istasyondan fotokapanlar ile 1.820 fotokapan gün değerine ulaşılmıştır. Çalışma sonucunda (Capreolus capreolus (karaca), Sus scrofa (yaban domuzu), Canis lupus (kurt), Canis aureus (çakal), Vulpes vulpes (kızıl tilki), Felis silvestris (yaban kedisi) ve Martes foina (kaya sansarı)) büyük boyutlu memeli türlerine ait 1.101 adet fotokapan kaydı elde edilmiştir. Elde edilen veriler ile Türkiye'de çalışma yapılmamış olan Ganos Dağı'nın büyük memelilerinin tespit edilmesi amacında öncül bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu veriler ile özelde Tekirdağ ve Trakya, genelde ise Türkiye büyük boyutlu memeli hayvanların dağılımı ve çeşitliliği hakkındaki veri tabanına katkı sağlanmıştır.
Covıd-19 tedavisinde kullanılan ilaçların insan böbrek hücre hattı üzerine etkilerinin in vitro değerlendirilmesi
COVID-19 olarak adlandırılan ve 2019 yılı itibari ile tüm dünyayı etkileyen SARS-CoV-2"ye karşı özgül bir tedavinin bulunmaması, hali hazırda başka hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçların kullanılmasını gündeme getirmiştir. Bu ilaçlardan hidroksiklorokin (HCQ), favipiravir (FVP) ve valproik asit (VPA) pandemi sırasında sıklıkla ve yüksek dozlarda reçete edilmiştir. Bu Yüksek Lisans Tez çalışmasında HEK293T hücrelerinde HCQ, FVP ve VPA uygulanmalarının hücre canlılığı, çoğalması ve morfolojisi üzerine etkileri MTT analizi ve AO/PI boyamaları kullanılarak, HDAC aktivitesindeki değişim ve bu değişimin anti-inflamatuar yanıt belirteçleri olan IL-6, IL-10 ve TNF-α ifadesine etkisi ELİSA yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. VPA, HCQ ve FVP uygulanan kültürlerde hücre canlılığının devam ettiği herhangi bir hücre ölümü olmadığı gözlenmiştir. Yapılan MTT analizleri sonucunda VPA uygulanan kültürlerde hücre proliferasyonunun 24. ve 48. saatte ve HCQ uygulanan kültürlerde 48. saatte azaldığı, FVP uygulanan kültürlerde ise 24. saatte hücre proliferasyonunun azaldığı fakat 48. saatte tekrar artmış olduğu gözlenmiştir. Tüm deney gruplarında HDAC aktivitesinin artmış olduğu belirlenmiştir. VPA uygulanan kültürlerde 24. saatte %20,42 ve 48. saatte %5,77, HCQ uygulanan kültürlerde 24. saatte % 53,16 ve 48. saate %54,43 ve FVP uygulanan kültürlerde 24. saatte %164,22 ve 48. saatte % 198,16 artış gerçekleşmiştir. HCQ IL-10 ifadesinde artışa, FVP IL-10 ve IL-6 seviyesinde artışa ve VPA uygulaması özellikle TNF-α ifadesinde artışa neden olmuştur. Sonuç olarak HDAC aktivitesindeki artışın IL-10, IL-6 ve TNF-α değişimlerine neden olduğu, VPA uygulamasının TNF-α üzerindeki etkisinin HDAC ile ilişkili olabileceği ancak IL-10 ve IL-6 ifadesinden bağımsız farklı bir hücresel yolak ile ilişkili olabileceği gösterilmiş ve literatürde henüz yer almayan önemli bulgular raporlanmıştır.
Transplantasyon başarisinda etkili olan donöre özgün alloreaktif hafiza B hücre rezervinin değerlendirilmesi
Alloantikorlara ek olarak, alloreaktif hafıza B hücre (mBC) rezervi, transplantasyon süreçleri sırasında immünolojik risk değerlendirmesi için bir potansiyele sahiptir. Şu anda alloreaktif mBC değerlendirmesi için, HLA tetramer boyama kullanılarak doğrudan Akış Sitometrik (FC) analizi bir seçenektir. Poliklonal olarak uyarılmış alloreaktif mBC'ler tarafından üretilen alloantikorların in vitro kültür sisteminde değerlendirilmesi, başka bir yararlı yaklaşım gibi görünmektedir, ancak bunun daha fazla ek uygulaya ihtiyacı vardır. Bu çalışmada, mBC tespiti için in vitro poliklonal olarak aktive edilmiş mBC kültür süpernatanlarının ve potansiyel donörün lenfositlerinin kullanıldığı Akış Sitometrik Çapraz Eşleştirmenin (FCXM-süpernatant) yararlılığını araştırdık. Allosensitize edilmiş 10 böbrek nakli hastasından elde edilen poliklonal olarak aktive edilmiş mBC'lerin kültür süpernatanları ile bunların alloimmünize edilmemiş donörlerinin lenfositleri ve tam tersi olacak şekilde FCXM-süpernatant deneyleri yapıldı. HLA tiplemesi SSP yöntemi ile yapıldı. İn vitro aktifleştirilmiş alloreaktif mBC'ler tarafından üretilen anti-HLA antikorları da Luminex testleri ile değerlendirildi. mBC'lerin in vitro poliklonal aktivasyonunun başarısı, toplam IgG ELISA testi ve FC tarafından antikor salgılayan hücre analizleri ile değerlendirildi. Donöre özgü alloreaktif mBC'ler, allosensitize edilmiş 10 vakanın %45'inde FCXM-süpernatant tarafından tespit edildi. Güçlü allosensitize vakalarda tespit oranı %85 (7'de 6) idi. Allosensitizasyon olmayan kontrol vakalarında hiçbir alloreaktif mBC tespit edilmedi. Allosensitize vakaların FCXM süpernatant negatif sonuçları, süpernatanların toplam IgG antikor testleri ile değerlendirilen düşük düzeyde allosensitizasyon ve yetersiz poliklonal stimülasyon ile ilişkiliydi. Bu çalışmada, doku tipleme laboratuvarlarında gerçekleştirilen rutin bir teste kolayca dönüştürülebilmesi için FCXM-süpernatant testi kullanılarak donöre özel bir şekilde alloreaktif mBC tespiti için pratik bir metodoloji sunuyoruz.
Plantago lanceolata ve P. major'ün yaprak su özütlerinin allelopatik potansiyelinin araştırılması
Organizmaların birbirini etkilediği ekolojik bir olay olan allelopati tarımsal sistemlerde özellikle yabancı ot mücadelesinde yararlı bir strateji olabilir. Bu çalışmada iki yabancı ot olan Plantago lanceolata ve P. major'ün yaprak su özütlerinin yedi test bitkisinin (buğday, ayçiçeği, mercimek, fasulye, havuç, turp ve semizotu) tohum çimlenmesi üzerindeki allelopatik etkileri araştırılmıştır. Stok özütün (%5) farklı derişimlerinin (%1, %25, %50, %75 ve %100) çimlenme oranı üzerindeki etkilerini belirlemek için in vitro çimlenme deneyleri yürütülmüştür. Sonuçlarımız her iki yabancı ota ait özütlerin derişimi arttıkça tüm test bitkilerinin çimlenme oranlarının azaldığını göstermiştir. P. lanceolata özütüne maruz kalan tohumlardan çimlenmesi en çok engellenenler havuç (%11,84-100), semizotu (%18,53-100), turp (%6,17-98,84), mercimek (%13,77-95,56), ayçiçeği (%17,57-94,98) ve buğday (%30,12-78,31) tohumları olmuştur, fasulye (%28,69-39,15) tohumları ise çimlenmesi en az etkilenen tohumdur. Benzer şekilde, P. major özütüne maruz kalan tohumlardan çimlenmesi en çok engellenenler havuç (%4,67-100), mercimek (%65,46-99,55), semizotu (%25,09-99,24), turp (%48,69-95,51), ayçiçeği (%43,68-93,16) ve fasulye (%20,70-66,80) tohumlarıdır, buğday (%12,35-60,62) tohumları ise çimlenmesi en az etkilenen tohum olmuştur. Semizotu ve turp yabancı ot olarak kabul edilirse, bulgularımız P. lanceolata ve P. major'ün yüksek derişimli özütlerinin bu yabancı otların kontrolünde etkili biyoherbisitler olabileceğini düşündürmektedir.
Kemoterapotik doksorubisin ve 5-Florourasil'in kurkumin ve C vitamini ile kombine uygulamasının MCF-7 hücrelerine etkilerinin değerlendirilmesi
Meme kanseri tüm dünyada en sık görülen kanser türleri arasındadır ve tüm dünyada kanserin teşhisi ve tedavisi için araştırmacılar laboratuvar çalışmaları yürütmektedirler. Bu çalışmada bir meme kanseri hücre hattı MCF-7'de kurkumin ve C vitamininin meme kanserinin tedavisin-de kullanılan kemoterapatik ajanlar Doksorubisin ve 5-Florourasil ile kombine uygulanmasının hücre canlılığı üzerindeki etkisi ve TNF-alpha, IL-6, IL-10'un ekspresyonuna etkisi araştırılmıştır. Sitotoksik etkiyi belirlemek için yapılan MTT testi sonucunda hücre canlılığının 1000 mikromolar kurkumin uygulamasında %52,7 , 100 mikromolar doksorubisin uygulamasında %53,3, 500 mikromolar 5-Florourasil uygulamasında %47,1, 500 mikromolar c vitamini uygulamasında ise %62,2 olduğu belir-lenmiştir. Kurkuminin Doksorubisin ve 5-Florourasil ile kombine uygulamalarında hücre canlı-lığının %28 ve %30' lara kadar daha da azaldığı gözlenmiştir ancak C vitamini ile birlikte ke-moterapi ajanlarının kombinlendiği deney gruplarında böyle bir etki gözlenmemiştir. TNF-, IL-6, IL-10'un ekspresyonunlarını belirlemek için yapılan Elisa analizleri sonucunda kurkumin uygulanan hücrelerde %52 IL-6 ekspresyon gözlenirken diğer deney gruplarında IL-6 seviyesi %15 seviyelerine kadar gerilemiştir. TNF-alpha ve IL-10 ifadelerinde anlamlı bir değişim saptanmamıştır.
Primer hücre kültürlerine uygulanan kene tükürük salgısının hücre canlılığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Kene ısırıkları ağrısız ve kaşıntısız olduğu için fark edilmeleri zordur ve bu durumu tükürük içerisindeki proteinlere borçludurlar. Beslenme başladığında dokuda ağrıyı ve belli bir bölgede pıhtılaşmayı engelleyen enzimler, bağışıklık sistemini bloke etmek için histamine bağlanan ve histamini nötralize eden moleküller salgılarlar. Kan emilimi esnasında konak savunmasından kaçmak için immünomodülatör moleküller, yara iyileştirme inhibitörleri, analjezik faktörler, anti hemostatik ve anti-inflamatuar faktörler içeren enzimleri üretirler. Primer hücreler doğrudan dokudan köken aldıkları için temsili amaçla kullanılmakta en iyi kültür hücreleridir. Yapılan bu yüksek lisans tez çalışmasında eski Çin kaynaklarında böbrekte yang eksikliği için kaplumbağa kabuğu tozu, Eski Mısır tıbbi bilgilerinde katarak tedavisi için kaplumbağa beyni ve Osmanlı'da baş ağrısı, felç gibi durumlarda kaplumbağa kanının kullanılması gibi sebeplerden dolayı Hyalomma aegyptium kenesinin yani yalnızca konakçı olarak kaplumbağayı tercih eden bu kene türünün tükürük bezi; dokuyu temsil edebilen primer hücre türlerinden AF/NP ve kıkırdak hücreleri üzerinde çalışılmıştır. MTT analizi, AO/PI boyama ile AF/NP ve kıkırdak hücrelerinde, kene tükürük bezinin hücre canlılığı, hücre proliferasyonu ve yara onarma etkileri araştırılmıştır.
Hela hücre hatlarına uygulanan kene tükürük salgısının hücre canlılığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Dünyada her on bir kadından birisi kanser nedeniyle hayatını kaybeder. Kanser genetik olarak meydana gelebileceği gibi çevresel etmenler ve kişinin yaşam kalitesi de kanseri tetikler. Kanser tedavisinde, kemoterapi, radyoterapi gibi modern tıp teknikleri yanı sıra daha etkili tedavi arayışları da devam etmektedir. Bu çalışmada kene tükürük salgısının kanser hücre hatları üzerine olan etkisi in vitro olarak değerlendirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda, Hyalomma aegyptium cinsi kenelerden elde edilen tükürük salgısının HeLa hücre hatları üzerinde hücre canlılığı, çoğalması üzerine etkileri ve anti kanser özellikleri araştırılmıştır. Yapılan MTT analizleri sonucunda HeLa hücre hattına uygulanan 40 µg ve 60 µg steril kene tükürüğü uygulanan kültürlerde hücre canlılığı sırası ile %42,68 ve %34,02 olarak bulunmuştur. Saptanan hücre ölümlerinin teyit edilmesi amacı ile uygulama yapılan tüm örnekler AO/PI ile boyanmış ve florasan mikroskop kullanılarak değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak normal hücre özelliğindeki HEK293T hücreleri kullanılmış ve H.aegyptium cinsi kenelerden elde edilen tükürük salgısının anti kanser etkisi belirlenmiştir.
Hela hücre hatlarına uygulanan kene tükürük salgısının hücre canlılığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Dünyada her on bir kadından birisi kanser nedeniyle hayatını kaybeder. Kanser genetik olarak meydana gelebileceği gibi çevresel etmenler ve kişinin yaşam kalitesi de kanseri tetikler. Kanser tedavisinde, kemoterapi, radyoterapi gibi modern tıp teknikleri yanı sıra daha etkili tedavi arayışları da devam etmektedir. Bu çalışmada kene tükürük salgısının kanser hücre hatları üzerine olan etkisi in vitro olarak değerlendirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda, Hyalomma aegyptium cinsi kenelerden elde edilen tükürük salgısının HeLa hücre hatları üzerinde hücre canlılığı, çoğalması üzerine etkileri ve anti kanser özellikleri araştırılmıştır. Yapılan MTT analizleri sonucunda HeLa hücre hattına uygulanan 40 µg ve 60 µg steril kene tükürüğü uygulanan kültürlerde hücre canlılığı sırası ile %42,68 ve %34,02 olarak bulunmuştur. Saptanan hücre ölümlerinin teyit edilmesi amacı ile uygulama yapılan tüm örnekler AO/PI ile boyanmış ve florasan mikroskop kullanılarak değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak normal hücre özelliğindeki HEK293T hücreleri kullanılmış ve H.aegyptium cinsi kenelerden elde edilen tükürük salgısının anti kanser etkisi belirlenmiştir.