
2.606
Arşivlenen Tez
9
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Krizler, küresel yoksulluk ve kadın istihdamı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Küreselleşme, kriz, yoksulluk, kadın istihdamı kavramları ayrı ayrı olduğu gibi aralarındaki ilişki bakımından da incelenmesi gereken kavramlardandır. Bütün dünya ülkelerinde hissedilen küreselleşme dalgaları hiç şüphesiz ki kadın istihdamını da etkilemiştir. Aynı şekilde krizler ve yoksulluk da kadın istihdamını etkileyen ve aralarında olumlu ya da olumsuz etkileşimler bulunan kavramlardandır. Ülkelerin kalkınması ve büyümesi için büyük önem arz eden istihdam sorunu özellikle de kadın istihdamı sorunu çözülemeyen bir problemdir. Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarından olan yoksullukla birlikte kadınlar küreselleşmeyle birlikte artan ucuz ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu nedenle kadın istihdamındaki artış yoksulluğa çözüm olamamakta ve kadın yoksulluğunu kalıcı hale getirebilmektedir. Ayrıca krizler de yine kadın istihdamını arttırıcı ya da azaltıcı yönde etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı krizler, küresel yoksulluk ve kadın istihdamı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu kavramlar arasındaki ilişkilerin ve kadınların çalışma nedenleri, şartları, iş gücü piyasasına girişlerinde karşılaştıkları engeller ile iş yerlerinde karşılaştıkları problemlerin incelenmesi amacıyla nitel çalışma yapılmıştır. Bu konularla ilgili araştırmalarda nicel çalışmalar çoğunlukta olup nitel çalışmalar sınırlı kalmaktadır. Ancak yoksulluğu, küreselleşmeyi, krizleri ve bunların kadın istihdamı ile olan ilişkisini araştırmak için bu kavramlardan en çok etkilenen grup olan kadınlarla birebir görüşerek, etkilenenlerin kendi gözünden "ne anlama geldiğini, nasıl etkilediğini, nasıl sonuçlar doğurduğunu ve çözüm önerileri" analiz edilerek sonuçlar elde etmek daha verimli olmaktadır. Bu çalışmada ekonomik kriz, kadın istihdamı, küreselleşme ve yoksulluk kavramları ile birbirleri arasındaki ilişkiler açıklanmıştır. Çalışmanın uygulama bölümde ise, bu kavramların aralarındaki ilişkiler açısından literatür taraması yapılmıştır ve sonrasında çalışmanın örneklemi olan Bilecik ilinde özel sektörde çalışan 30 katılımcı kadınla yarı yapılandırılmış mülakat yöntemi ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Mülakatlar sonucunda kadınların gözünden değerlendirmeler saptanmıştır. Son olarak da çalışmayla ilgili değerlendirme yapılıp sonuçlandırılmıştır. Anahtar kelimeler: Kadın İstihdamı, Yoksulluk, Küreselleşme, İstihdam, Kriz, İşsizlik.
Siber saldırıların ekonomik boyutu
Gelişen iletişim teknolojileri her zaman ilk olarak savaş alanlarında denenmiştir. Almanların meşhur Enigma, şifreli telsiz iletişim ağı iletişim güvenliği olgusunu bizlere hatırlatmaktadır. Devamında İngiltere tarafından çözülen bu sistemin maliyeti Almanların İngiltere cephesini kaybetmesine kadar gidecek ağır sonuçlar doğurmuştur. Tarihte örnekleri bol olmakla beraber iletişim güvenliği ve bilgi güvenliğinin sonuçları arasında mutlaka ekonomik bir boyut bulunmaktadır. Günümüzde bilişim sistemleri ekonomide internet bankacılığı, online pazarlar, üretim yönetimi, askeri alanlarda ve savunma yatırımlarında yer edinmiştir. Bu doğrultu da bilişim teknolojilerinin getirdiği kolaylıkların yanında. Bilgi güvenliğinin de önemi artmıştır ve geçtiğimiz yüzyılda siber saldırılar ciddi ekonomik zararlara yol açmıştır. Bunu keşfeden devletler siber savunma stratejileri geliştirmişlerdir. Savunma bütçe ve strateji eylem planlarında siber güvenliğe yer ayırmaya başlamışlardır. Son yıllarda teknolojik adaptasyonun artması ile birlikte de siber saldırıların ekonomik boyutu giderek şiddetini arttırmış ve siber savaşları doğurmuştur. Ayrıca günümüzde gerçek hayatta karşımıza çıkan vekalet savaşları durumu siber dünyada da geçerli olduğundan, siber savaş ve saldırı ayrımı yapmak pek mümkün değildir. Her iki grup saldırı da birbirleri ile ilişkilidir. Siber saldırı ve siber savaşların ekonomik etkilerinin hesaplanması yönünde henüz bir çalışma mevcut değildir. Araştırmalarımız esnasında bu konuda dünyaca yetkin kurum, kuruluş ve firmaların ellerindeki verilerin siber saldırıların ekonomik etkilerini, ekonometrik analizlerle gerçeğe daha yakın olarak hesaplamak için henüz yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Bu sebeple çalışmamızda siber saldırıların ekonomik ilişkilerini ve etkilerini vurgulamaya, bu ekonomik etkilerin ileride yeterli veri ve anlayış oluştuğunda yapılacak çalışmalarda gerçeğe daha yakın olarak hesaplanabilmesi için bir yaklaşım, yöntem ve bakış açısı kazandırmaya gayret ettik.
Uluslararası varlık fonu tecrübelerinden Türkiye varlık fonuna bakış
Ulusal Varlık Fonları son 10 yılda popülerlik kazanmış ve 2001 yılından günümüze kadar birçok ülkede varlık fonları sayısı artış göstermiştir. Dünya genelinde kurulmuş olan varlık fonlarının temel kaynağı ise ülkelerin elde etmiş olduğu petrol ihracatı gelirlerinden, yüksek döviz rezervlerinden ve cari işlem fazlalıklarından oluşmaktadır. Son yıllarda varlık fonlarının yaygınlık göstermesinin en büyük nedeni ise küresel ekonomik şartlar doğrultusunda yaşanan ani değişimler olmuştur. Bu değişimler kimi ülkeler için avantaj kimi ülkeler içinde dezavantaj sağlamıştır. Söz konusu bu avantaj ve dezavantajlar ülkelerin ekonomik durumlarını gözden geçirmelerini ve yeni önlemler almalarına zemin oluşturmuştur. Varlık fonları ise küresel ekonomik değişimler sonucunda ülkelerin yaşayabileceği her türlü ekonomik şok ve dalgalanmaların önüne geçmek ve gelecek neslin refahını sağlayarak, ekonomik istikrarı sağlamayı amaçlayan bir önlemler bütünü olarak karşımıza çıkmıştır. Örnek olarak petrol gibi doğal kaynak zengini ülkeler olan Körfez Ülkeleri 1970'li yıllarda yaşanan petrol krizi sonrası petrol fiyatlarındaki ani artışlarla ihracat gelirlerini büyük ölçüde arttırmışlar ve bu fazla gelirlerini ise varlık fonları kurarak değerlendirmişlerdir. Yine aynı şekilde Asya Ülkelerinde artan enerji talebi doğrultusunda büyük dış ticaret fazlalıkları elde edilmiş ve bölgede yeni varlık fonları kurulmuştur. Finansal sistemin en yeni uygulamalarından biri olan varlık fonu ülkemizde de kurulmuş ve kurulması ile birlikte de birçok tartışmanın odak noktası haline gelmiştir. Bu çalışmamızda finansal sistemin en yeni uygulaması olan ulusal varlık fonlarının tarihsel gelişimi, yapısı, faaliyetleri, yönetimini ve uluslararası standartlarla uyumu incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken de dünya genelinde kendini ispatlamış ve başarılı olmuş 4 ülkenin varlık fonu ele alınmıştır. Çalışmanın 3'ncü bölümünde ise Türkiye Varlık Fonu tüm yönleri ile tanımlanmış ele aldığımız 4 ülkenin varlık fonları ile karşılaştırılarak fonun tüm artı ve eksi yönleri belirlenmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise kurulduğu günden bugüne kadar tartışmalara konu olan Türkiye Varlık Fonu'nun eleştirilen yönleri ele alınmış ve bu eleştirilere yönelik çözüm önerileri sunulmuştur. Bu doğrultuda 2016 yılına kurulan Türkiye Varlık Fonu'nun Türkiye ekonomisi içerisindeki rolü ve olası etkileri değerlendirilmiştir.
Türkiye'de memur sendikalarının kamu çalışanları açısından iktisadi hayata etkileri
Bu çalışmanın amacı Türkiye'de kamu görevlilerinin sendikal örgütlenme alanında kat ettikleri yolu ve sonucunda sosyal ve ekonomik kazanımlarını ortaya koymaktır. Çalışma kapsamında geniş bir literatür taraması gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bilgiler çerçevesinde çalışma alanına katkı sağlayacak değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmanın kısıtı olarak kamu kurumlarında çalışan devlet memurları özelinde çalışmak gösterilebilir. Kamu görevlisi, hukuki durumlarına ve yaptıkları görevin içeriğine ve niteliğine bakılmaksızın, kamu kurumlarında görev yapan herkesi ifade etmektedir. Sendika, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır. Sosyal ve ekonomik hakların Osmanlı Dönemi'ndeki başlangıç noktası, 1909 Kanun-i Esasi'dir. 1923 ile 1946 yılları arası sendikasız bir dönemi kapsamaktadır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ekonomik ve küresel etkiler nedeniyle haklar ertelenmiştir. 1947 yılından sonra sendikal haklar konusunda çalışmalar başlamıştır. 1947 yılında 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun yürürlüğe girmesiyle sendikal çalışmalar hukuki bir zemine oturmuş oldu.1961 yılında gelindiğinde sendikal örgütlenme hakkı genişletilmiştir. 1961 Anayasası, toplumsal örgütlenme açısından devrim niteliğinde haklar getirmiştir. Kamu görevlilerini kapsayan sendikalaşma hakkı tanıyan, 624 sayılı Devlet Personeli Sendikalar Kanunu 1965 yılında yasalaştı. 2001 tarihli 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu kamu görevlilerinin sendikal hak mücadeleleri bakımından mihenk kabul edilmektedir. Geldiğimiz noktada kamu görevlilerinin geneline yönelik; katsayıların belirlenmesi ve ücretlerin arttırılması, ücretleri yüksek planlama kurulu kararıyla belirlenmiş olan personelin ücretlerinin arttırılması, enflasyon farkı ödemesi, geç ödeme farkı, sözleşmeli personele yiyecek yardımı, emekli olanlara ödenen tazminat, geçici personelin çalışma süreleri, burs alan veya devletçe okutulan çocuklar için aile yardımı ödeneği verilmesi, mali sorumluluk zammı, zam ve tazminatlar, seyyar görev tazminatı, hizmet tahsisli kamu konutlarının kapsamının genişletilmesi, Yükseköğretim Disiplin Kurullarında sendika temsilcisinin bulunması mali ve sosyal haklar olarak elde edilmiş kazanımlardır.
Causality relationship between trade and financial openness ratio and economic growth: The case of Turkey
The effects of trade liberalization and financial liberalization on economic growth are constantly discussed, and empirical analyzes are made on them. However, since different results were obtained in empirical studies using different data and different methods in different countries, no consensus was reached. In this study, the effect of the ratio of commercial and financial openness on economic growth was examined econometrically by using a quarterly data set covering the period of 1998Q1-2016Q4 for Turkey and the role of commercial and financial openness in Turkey on economic growth was investigated. In the study, first, the Augmented Dickey-Fuller and Philips-Perron conventional unit root tests and the Lee-Strazicich unit root test, taking structural breaks in the series into account, were applied to determine the stationary levels of the series to be used. As a result of the unit root tests, the Granger causality test, effect-response analysis and variance decomposition analysis were performed to reveal the relationships between the variables. The results show that there is a one-way causality relation to economic growth rate from trade openness. According to these results, the changes in the rate of commercial openness in Turkey affect the economic growth rate.
Türkiye'de finansal istikrarın sağlanmasında bankacılık uygulamalarının etkisi
Finansal sistem; fon arz edenler, fon talep edenler, hanehalkı, finansal piyasalar gibi aktörlerden oluĢur. Yurtiçi piyasalar ve bu piyasalarda faaliyet gösteren yurtiçi yatırımcılarla tasarruf sahipleri finansal sistem içerisinde faaliyetlerini sürdürür. Yıllar geçtikçe finansal sistem içerisinde yer alan aktörler geliĢir ve büyür. Finansal aktörler, serbestleĢir ve küreselleĢme olgusuyla uluslararası alanda faaliyetlerini sürdürmeye devam eder. Bankalar, tasarruf sahiplerinin fonlarını kabul ederek ve fon ihtiyacı olan müĢterilerine kredi kullandırarak finansal sistem içerisinde güvenli aracılık rolünü üstlenen kuruluĢlardır. Fonlarını değerlendirmek ve fon ihtiyaçlarını sağlamak isteyenlerce bankalar daha fazla tercih edilir hale gelmiĢlerdir. Bunda bankaların güvenli aracılık etmesinin, güvenilir bilgi sağlamasının, iĢlem maliyetinin düĢük olmasının, fonların doğru ve verimli alanlarda değerlendirilmesinin, fonların güvenle saklanmasının rolü büyüktür. Ancak, bankaların ekonomi içerisinde gerçekleĢen finansal krizlerden etkilenmeleri söz konusudur. Bankaların yapısal olarak güçlü olmamaları durumunda krizlerden etkilenme dereceleri de artar. Bankaların krizden etkilenmesiyle krizin derinliği artarak tüm finansal sistemi içerisine alır. Bununla mücadele konusunda son yıllarda bankalar açısından düzenlemeler yapılmıĢtır. Özellikle Basel düzenlemelerinin önemi büyüktür. Risklere karĢı bankaların daha korunaklı hale gelmesinde Basel düzenlemelerinin etkisi bulunmaktadır. Finansal sistem içerisinde yer alan finansal aktörlerin baĢarılı bir Ģekilde iĢlerliğine devam etmesiyle finansal istikrar sağlanmıĢ olur. Bankalar, finansal sistem içerisinde aracılık görevini üstlendiğinden dolayı bankaların finansal istikrara katkıları mevcuttur. Bankalar, daralma ve finansal kriz durumlarında ihtiyaç sahiplerine kredi vererek fon sağlarlar. Bu fonlar verimli alanlarda değerlendirilirse yeni iĢ alanları açılır. Tüketim canlanır ve böylece krizin etkisi daha az hissedilir. Finansal sistemin geliĢmesine ve büyümesine bankalar kredi sağlama fonksiyonuyla destek olurlar.
OECD ülkeleri ve Türkiye'de genç işsizlik-büyüme ilişkisi üzerine bir inceleme
Küreselleşen dünyada sosyo-ekonomik problemler arasında olan işsizlik olgusu, yetişkinlere nazaran gençleri etkisi altına alarak yaygınlaşmaya başlamıştır. Dünyada küreselleşme ve teknolojik gelişmeler ile birlikte genç nüfus içerisindeki vasıfsız işsiz sayısında ciddi bir artış yaşanmıştır. Yetişkinler ile gençler için farklı nedenleri ve sonuçları bünyesinde barındıran genç işsizlik sorunu ile başa çıkabilmek ve 15-24 yaş aralığındaki genç nüfus üzerindeki olumsuz koşulları minimum düzeye indirebilmek için sorunun derinine inerek ve doğru politikalarla mücadele edilmelidir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ve OECD ülkelerinde 15-24 yaş aralığındaki nüfusun boyutlarını nedenleriyle inceleyerek büyüme ile ilişkisini analiz etmektir.
İhracat çeşitliliği ve ekonomik büyüme üzerine etkisi: Türkiye örneği
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde artan küreselleşme eğilimleri, bilişim, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki hızlı gelişimleri birleşerek global entegrasyon sürecinin hızlandırmış ve bu dönemden itibaren özellikle gelişmekte olan ekonomilerin dış ticaret stratejilerinde köklü değişiklikler gözlemlenmiştir. Aynı dönemde Türkiye'de de ihracat performansını artırmaya yönelik politikalar kalkınma stratejilerinin önemli bileşenlerinden birisi haline gelmiş ve ithal ikameci sanayileşme politikalarının yerini ihracata dayalı dışa açık büyüme stratejileri almıştır. Bu çerçevede, genel iktisat literatürdeki trende paralel olarak Türkiye'de ihracat performansını belirleyen faktörlerin ve ihracat-büyüme eksenindeki kanalların ne olduğu konusu çokça tartışılan yazın alanlarından birisi haline gelmiştir. Teorik ve ampirik literatürde ihracat hacmindeki artışların iktisadi büyüme performansını artıracağı yönünde genel bir kanaat mevcut olmasına rağmen hangi tür ihracat yapısının iktisadi büyümeyi nasıl uyaracağı konusu ideal bir inceleme konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha çok ihracatta uzmanlaşmayı ve sermaye birikiminin önemini öne çıkaran geleneksel dış ticaret teorilerinin aksine ampirik literatürde karşılık bulan son dönem dış ticaret teorileri, ihracat çeşitliliğinin olası fiyat ve pazar dalgalanmalarına karşı bir sigorta mekanizması oluşturarak ihracat gelirlerinde istikrarın sağlanmasında ve dolayısıyla makroekonomik dalgalanmaların azaltılmasında önemli bir rol üstlendiğini öne sürmektedir. Bu kapsamda mevcut çalışma Türkiye özelinde ihracat yapısı ve kompozisyonunun ekonomik büyüme üzerindeki etkisini test etmeyi amaçlamaktadır. Nitekim sürdürülebilir iktisadi büyüme yönelik uygun dış ticaret stratejilerinin tespiti ancak bu mekanizmanın doğru anlaşılmasıyla mümkündür. Bu amaçla çalışmada ihracatta ürün çeşitliliğinin hesaplanmasına yönelik olarak geliştirilen üç farklı indeks (Herfindahl-Hirschman, Gini-Hirschman ve Theil Entropy indeksleri) kullanılarak 2002q1-2019q4 döneminde Türkiye'de ihracat çeşitliliğinin iktisadi büyüme üzerindeki etkileri incelenmiştir. Spesifik olarak iktisadi büyüme, sabit sermaye oluşumu, iş gücü ve ihracat çeşitliliği arasındaki dinamik ilişkiler, gecikmesi dağıtılmış otoregresif (ARDL) sınır testi (bounds test) yaklaşımına dayanan eşbütünleşme (cointegration) analizi aracılığıyla tespit edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İhracat Çeşitliliği, Ekonomik Büyüme, Herfindahl-Hirschman İndeksi, Gini-Hirschman İndeksi, Theil Entropy İndeksi
Özgürlükler ve kurumsal faktörler ülkelerin savunma harcamalarını etkiler mi?: Panel analiz
Savunma harcamaları ile ilgili bugüne kadar birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmanın temel amacı özgürlüklerin ve kurumsal faktörlerin savunma harcamaları üzerindeki etkisini incelemektir. Özgürlük göstergeleri; güçlendirme hakları endeksi, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, seçimde öz tayin, din özgürlüğü, işçi hakları, kadının ekonomik hakları, kadının siyasi hakları, kadının sosyal hakları, yargının bağımsızlığı on farklı değişken çalışmaya dahil edilmiştir. Kurumsal faktör göstergesi olarak dokuz farklı değişken kullanılmıştır. Bu değişkenler; ifade özgürlüğü ve hesap verebilirlik, siyasi istikrar ve şiddetin yokluğu, devlet etkinliği, idari kalite, hukukun üstünlüğü, yolsuzluğun kontrolü, hukuk ve politikaya askeri müdahale, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, hukuk sistemi ve mülkiyet hakları şeklinde çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışmada özgürlüklerin ve kurumsal faktörlerin savunma harcamaları üzerindeki etkisi 1990-2017 yılları arasında 151 ülke için çalışma yapılmış olup ampirik olarak dengesiz panel veri setinden yararlanılmıştır.Kurumsal faktörler ile savunma harcamaları arasında negatif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır.Ancak kurumsal faktör değişkeni olan yolsuzluğun kontrolü ve savunma harcamaları arasında pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucu tespit edilmiştir.Özgürlükler ile savunma harcamaları arasındaki ilişki tüm değişkenler için negatif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu ve tüm sonuçların beklenti ile paralel olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
OECD ülkelerinde kadınların sosyo-ekonomik statüsünün Entropi-ARAS bütünleşik yöntemiyle incelenmesi
Kadın konusuyla ilgili bugüne kadar yapılmış birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı; OECD ülkelerinde kadınların sosyo-ekonomik statüsünün çok kriterli karar verme (ÇKKV) yöntemleriyle analiz edilmesidir. Sosyo-ekonomik statüyü etkileyen dokuz faktör belirlenmiştir. Bu faktörler; kadınlarda kişi başına düşen gelir (GDP), kadınlarda istihdam oranı, kadınlarda işgücüne katılım oranı, kadın okullaşma oranı (ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim), kadınlarda ortalama yaşam beklentisi, politik katılım oranı ve kadınlarda insani kalkınma endeksi (HDI) şeklindedir. Yapılan analizde ÇKKV metotlarından Entropi ve ARAS yöntemleri kullanılmıştır. Uygulamada OECD üyesi ülkelerin 2010-2017 arası döneme ait verileri kullanılmıştır. Çalışma 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde öncelikle iktisadi yaklaşımlarda kadın konusu ele alınmıştır. Sonrasında kadınların sosyo-ekonomik statüsü; ekonomik, sosyal ve politik faktörler olmak üzere üç başlık altında incelenmiştir. İkinci bölüm ise literatür taraması ve metodolojiden oluşmaktadır. Literatür taraması kadınların sosyo-ekonomik statüsünü etkileyen faktörleri içeren literatür ve kadın ve ÇKKV yöntemlerini içeren literatür olmak üzere iki başlık altında yapılmıştır. Metodoloji bölümünde ise ÇKKV yöntemleri ile ilgili bilgi verilerek uygulamada kullanılan Entropi ve ARAS yöntemleri aşamalarıyla birlikte açıklanmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise yapılan uygulama sonucu elde edilen bulgular yer almaktadır. Öncelikle Entropi yöntemi ile kriter ağırlıkları belirlenmiş, sonrasında ARAS yöntemi ile bu kriter ağırlıkları kullanılarak OECD ülkeleri arasında bir sıralama elde edilmiştir. Kriter ağırlıkları sırasıyla; politik katılım oranı, GDP, okullaşma (ilköğretim ve ortaöğretim), istihdam oranı, işgücüne katılım oranı, yükseköğrenim okullaşma oranı, HDI ve ortalama yaşam beklentisi şeklindedir. Yapılan analiz sonucuna göre, kadınların sosyo-ekonomik statüsü açısından en iyi durumda olan ilk üç ülke sırasıyla Norveç, İzlanda ve İsveç olurken, kadın statüsü açısından Japonya ve Macaristan son iki sırada yer almıştır. Anahtar Kelimeler: Kadın, Sosyo-ekonomik Statü, ÇKKV Yöntemleri, Entropi, ARAS
İktisat doktrininde ekonomik büyüme ve dış ticaret arasındaki ilişkinin incelemesi: Türkiye ve Güney Kore üzerine ampirik bir uygulama
İktisadi doktrin tarihine bakıldığında, ortaya atılan her iktisadi düşüncenin dış ticaretin ekonomik büyümeye etkisi konusunda mutlaka bir tespit bildirdiği görülmektedir. Dış ticaret ve ekonomik büyüme ilişkisi, geçmişten günümüze değin birçok ekonomik araştırmalara konu olmuş, hâlen iktisatçılar tarafından tartışılmaya devam edilmekte ve konu hakkında hâlâ bir fikir birliği sağlanabilmiş de değildir. Bu sebeple dış ticaretin ekonomik büyüme üzerine etkisinin araştırılmaya devam edilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada dış ticaretin ekonomik büyüme üzerine etkisi Güney Kore ve Türkiye örneği ile 1987-2018 ülkesel verilere dayanarak araştırılmıştır. Dış ticaret ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin incelenmesi için Güney Kore ve Türkiye'nin birlikte araştırılmasının tercih edilme nedeni, her iki ülkenin de aynı yıllarda kalkınma stratejilerine yönelmesidir. Bu bağlamda Güney Kore ve Türkiye, 1962-1963 yılları itibariyle ülke kalkınmasına yönelik politikalar geliştirmişlerdir. Ayrıca her iki ülke de 1980 yılı öncesi dönemde ithal ikameci dış ticaret politikalarını benimsemiş, 1980 yılı sonrası ise serbest dış ticaret politikalarına yönelmiştir. Diğer taraftan çalışmada Güney Kore ve Türkiye'nin birlikte araştırılmasının tercih edilme nedenlerinden bir diğeri ampirik analizler öncesinde ulaşılan korelasyon analizi sonuçlarıdır. Buna göre çalışmada yapılan korelasyon analizi sonuçları, her iki ülkede de dış ticaret ile ekonomik büyüme arasında çok yüksek bir korelasyona işaret etmektedir. Ayrıca Güney Kore'nin dış ticareti ile Türkiye'nin dış ticareti arasında da bir korelasyon ilişkisi saptanmıştır. Bu saptama, Güney Kore ile Türkiye'nin dış ticaret performanslarının benzerliğini gözler önüne sermektedir. Korelasyon analizi sonuçları doğrultusunda saptanan bir diğer bulgu ise dış ticaretin Güney Kore ekonomisini Türkiye ekonomisinden daha şiddetli etkileyerek daha fazla büyüme sağladığı yönündedir. Buna göre Güney Kore ve Türkiye'nin benzer zamanlarda ve benzer doğrultuda uygulamış oldukları dış ticaret politikaları sonucunda gerçekleşen ekonomik büyüme performansının incelenmesi, dış ticaret ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi açıklamak için önemli bulgular sunacaktır. Çalışmada gerçekleştirilen ampirik analiz sonuçları, Güney Kore ve Türkiye'de dış ticaretin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediğini; ayrıca bu pozitif etkinin Güney Kore'de Türkiye'den daha şiddetli olduğunu göstermektedir. Bu durumun nedenlerinin araştırılması konusu, başka bir çalışma alanı oluşturuyor olmasına karşılık bu çalışma kapsamında gerçekleştirilen analiz sonuçlarının değerlendirilmesinde, serbest dış ticaret politikalarının sanayinin geliştirilmesi ve Ar-Ge harcamaları ile desteklenmesinin ekonomik büyüme sağlama açısından önemli olduğu kanaatine ulaşılabilir. Sonuç olarak her iki ülkede de serbest dış ticaret politika uygulamaları, ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilemektedir. Serbest dış ticaret politikalarıyla birlikte sanayi ve Ar-Ge harcamalarına önem verilmesi durumunda sağlanan ekonomik büyümenin daha yüksek oranda olacağı da çalışma kapsamında görülmüştür. Çalışmada elde edilen bulgular, iktisat literatüründe ağırlıklı olarak var olan serbest dış ticaret politikalarının ekonomik büyüme sağladığı yönündeki tespitlere sahip birçok çalışma tarafından da desteklenmektedir. Anahtar Sözcükler: Dış Ticaret, Ekonomik Büyüme, ARDL Sınır Testi, Granger Nedensellik Testi, Korelasyon Analizi, Türkiye, Güney Kore
Vergilerin yoksulluk ve insani kalkınmışlık üzerindeki etkisinin ampirik analizi
Küreselleşmenin etkisiyle bazı ülke ekonomilerinin hızlı ve dengesiz büyümesi sonucunda ülkeler arasında ve bir ülke içinde adaletsiz ve dengesiz gelir dağılımının oluşması yoksulluğu artırmıştır. Yoksulluğun artmasını engellemek ve insani kalkınmışlığı sağlamak amacıyla çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşlar çeşitli politikalar yaratmaya ve uygulamaya çalışmaktadır. Vergiler, devlet veya devletin yetki verdiği kurumların kamu harcamalarını karşılamak, ülkenin sosyal ve ekonomik sorunlarına yönelik önlemler almak için birey ve kurumlardan topladığı zorunlu, karşılıksız ve parasal ödemelerdir. Ülkelerin kendi işleyişine göre vergi oranları ve vergi türlerinde bazı farklılıkları mevcuttur. Ancak verginin dolaylı-dolaysız vergiler şeklinde ayrımı ülkelerin genelinde görülen bir ayrımdır. Bu çalışma gelişmekte olan ülkeler örneklemine ilişkin 1990-2018 yıllarını kapsayan dengesiz panel veri seti kullanarak vergilerin yoksulluk ve insani kalkınmışlık üzerindeki etkisini analiz etmektedir. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan basit ve çoklu ülke spesifik sabit ve rastsal etki modelleri arasında tercih Hausman testine dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Toplam vergiler, dolaylı vergiler ve dolaysız vergiler üç başlık altında toplamda 10 farklı vergi türü kullanılarak yapılan basit ve çoklu regresyon analizi yapılmıştır. Toplam vergiler ile yoksulluk arasında negatif yönlü bir ilişki vardır. Vergi geliri ile ilişkin değişkenin çoklu regresyon sonucu haricindeki diğer toplam vergilerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Bir başka ifade ile gelişmekte olan ülkelerde toplam vergilerdeki artış yoksulluğu azaltmakta ve insani kalkınmışlığı arttırmaktadır. Dolaylı vergiler ile yoksulluk arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Bir başka ifade ile gelişmekte olan ülkelerde dolaylı vergilerdeki artış yoksulluğu arttırmakta ve insani kalkınmışlığı azaltmaktadır. Dolaysız vergiler ile yoksulluk arasında negatif yönlü bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Taşınmaz mülkte tekrar eden vergiler ile emlak, hediye ve veraset vergilerini gösteren dolaysız vergilerin çoklu regresyon sonuçları haricinde tüm dolaysız vergilerin basit ve çoklu regresyon sonuçları istatistiksel olarak anlamlıdır. Bir başka ifade ile gelişmekte olan ülkelerde dolaysız vergilerdeki artış yoksulluğu azaltmakta ve insani kalkınmışlığı arttırmaktadır. Tüm analizlerde artan eğitim ve sağlık değişkenlerinin yoksulluğu azaltmada ve insani gelişmeyi arttırmada bir etkisi olduğunu göstermiştir. Ancak enflasyon ve işsizlik değişkenlerindeki artışın yoksulluğun ve insani gelişmenin kötüleşmesine yol açtığı gözlemlenmiştir.
Lojistik sektörü performansı ve dış ticaret ilişkisi
Uluslararası ticaret, küresel ekonomik büyümenin temel belirleyicilerinden birisidir. Ülkeler, küresel pazarlarda yerli ürünlerinin satışlarını arttırmak için ticaret yapmakta ve özellikle gelişmekte olan ekonomiler için dış ticaret, ekonomik büyümenin önemli bir aracı haline gelmiştir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi doğal olarak, ihracatçı ülkenin üretim kalitesi ile rekabetçiliğine ve ithalatçı ülkenin ihtiyaçlarına bağlı olduğu gibi ticareti kolaylaştıran ve maliyetlerinin düşürülmesine de katkıda bulunan faktörlere de büyük ölçüde bağlıdır. Küreselleşme ve artan rekabet ortamı ile birlikte lojistik, uluslararası ticaretin en önemli unsurlarından birisi haline gelmiş ve bir ticaret kolaylaştırıcısı olarak uluslararası lojistiğin ticaret hacminin büyümesi ve iktisadi büyüme için önemi, literatürde çokça tartışılan başlıklardan birisi olmuştur. Bu çalışmanın temel amacı, OECD ve düşük-orta gelirli ülkelerde lojistik performansının dış ticaret üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Bu amaçla, Dünya Bankası tarafından oluşturulan ve lojistik sektörünün ülkeler arasındaki durumunu karşılaştırmalı olarak değerlendiren Lojistik Performans İndeksi'ne (LPI) ilişkin 2007-2018 dönemi verileri ve statik panel veri analizi kullanılarak lojistik performansının ihracat ve ithalat hacmi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar lojistik performansının hem OECD ülkelerinde hem de düşük-orta gelirli ülkelerde ihracatı olumlu yönde etkilediğini göstermektedir. Buna karşılık lojistik performansının her iki ülke grubu içinde ithalatı etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır.
Davranışsal iktisat bağlamında bedavacılık sorunu
İktisat hayatımızın her alanında bize yön gösteren önemli bir bilim dalıdır. Her alanda olduğu gibi iktisat bilimi de zamanla daha da gelişmiş ve farklı bakış açılarına ev sahipliği yapmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra teknolojik gelişmelerin etkisine bağlı olarak yaşanan bilişsel devrimle birlikte iktisatta büyük bir değişim dönemi yaşanmıştır. Bu değişim Davranışsal İktisat olarak adlandırılan yeni bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Davranışsal iktisat, iktisadın psikolojiyle birlikte ele alınmasına ve kalıplaşmış iktisat önermelerinin yeniden araştırılmasına olanak sağlamıştır. Davranışsal iktisatla birlikte bireyin aldığı kararlarda her zaman rasyonel davranışlar sergilemediği, alınan kararla ilgili her zaman tüm ve tam bilgiye sahip olmadığı, duyguların alınan kararlarda etkili olabildiği gibi aksiyomlara ulaşılmıştır. Bu tez çalışmasında davranışsal iktisadın ne olduğu ve iktisat bilimindeki tarihsel süreci açıklanmıştır. Aynı zamanda rasyonel bir davranış olarak kabul edilen bedavacılık sorunu ele alınmış ve bireylerin bu davranışı ne zaman sergileyip ne zaman sergilemediği davranışsal iktisat perspektifinden incelenmiştir. Gaziantep ilinin Şahinbey ilçesinde ikamet eden vatandaşlara yapılan anketten elde edilen verilerin istatistiksel analizi neticesinde davranışsal iktisadın öne sürdüğü önermeleri doğrular nitelikte sonuçlara ulaşılmıştır.
Türkiye'de hanehalkı borçluluk oranındaki değişmelerin cari açık üzerindeki etkisi
Hanehalkının gelirinden daha fazla tüketmesi sonucu oluşan gelir açığını gidermesi için en önemli finansman kaynağı bankalar tarafından yaratılan tüketici kredileridir. Tüketici kredileri miktarındaki artışlar, ekonomideki mal ve hizmetlere olan toplam talebi arttırmaktadır. Bu durum gayri safi yurtiçi hasıla ve cari işlemler dengesi (cari açık) üzerinde etkili olmaktadır. Cari açığın temel belirleyicilerinden olan kredi hacmi, cari açığı olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle ekonomide hem kriz dönemlerinde hem de genişleme dönemlerinde kredi hacminde meydana gelen artışlar, bu olumsuz etkinin artmasına neden olmaktadır. Son yıllarda sürdürülemez hale gelen cari açık, Türkiye' nin en önemli makroekonomik sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, Türkiye'deki bankaların tüketicilere kullandırdığı tüketici kredileri ile cari işlemler açığı arasındaki ilişki, 2004:Q4-2020:Q1 dönemi üçer aylık verileri kullanılarak Sınır Testi Yaklaşımı ve ARDL Modeli ile analiz edilmiştir. Sınır Testi sonuçlarına göre cari işlemler açığı ile toplam tüketici kredileri ve bu kredinin alt bileşenleri olan ihtiyaç kredisi, konut kredisi, taşıt kredisi ve bireysel kredi kartları arasında eşbütünleşme ilişkisinin var olduğunu göstermiştir. ARDL Modeli sonuçlarına göre taşıt kredileri dışında kalan diğer kredilerden konut kredisi ve toplam tüketici kredilerinin cari işlemler açığını uzun dönemde negatif ve istatiksel olarak anlamlı etkilediği tespit edilmiştir. İhtiyaç kredisi ve bireysel kredi kartlarının ise cari işlemler açığını uzun dönemde pozitif ve istatiksel olarak anlamlı etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.
Ekonomik ve politik istikrarın sağlanmasında başkanlık sisteminin rolü
Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim şekillerinde hükümet sistemleri, halkın, yalnızca siyasette değil beraberinde ülke ekonomisine de yön vermektedir. Bu çalışmanın amacı, hükümet değişikliklerinin ülkeler açısından siyasal ve ekonomik anlamda ne derece istikrar sağladığı, başkanlık sisteminin bu anlamda ne ölçüde önem arz ettiği cevaplarına bakılmıştır. Türkiye'deki hükümetlerin yapılarına göre tek parti hükümetleri mi yoksa koalisyon hükümetleri mi siyasal ve ekonomik açıdan istikrarı sağlayıp sağlamadığı gibi sorulara karşılık gelen cevaplar aranmıştır. Bu konu hakkında yazılmış mevcut çalışmalar değerlendirilmiş, pek çok görüşün fikirlerine yer verilmiştir. Bu görüşler doğrultusunda hükümetlerin hem siyasi hem ekonomik yönleri bir arada toplanarak istikrar açısından değerlendirilmiştir. Öncelikle istikrar ile ilgili belirli kavramlar açıklanmış, politik ve ekonomik istikrarı etkileyen faktörlerden bahsedilmiş olup, siyasal mekanizmalara değinilmiştir. Daha sonra hükümet sistemlerine değinilmiştir. Özellikle başkanlık sistemi ile ABD'de uygulanılan tipik başkanlık modelinden bahsedilmiş son olarak ise ekonomik ve politik istikrarın başkanlık sistemi üzerindeki etkisine dair genel bir değerlendirme yapılmıştır. Türkiye'de siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanmasında hükümet sistemlerinin ne derece etkili olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Değerlendirmelerin sonucunda ise siyasi istikrarsızlığın olduğu dönemde ekonomik istikrarsızlıklar ve ekonomik krizler ortaya çıktığı görülmüş ve siyasi istikrarın oluşmasıyla birlikte ekonomik istikrarında sağlandığı izlenmiştir. Hükümet sistemlerinin istikrar sağlaması konusunda bu kanının ülkeler açısından farklılık arz ettiği görülmüştür.
Türk bankacılık sektöründe takipteki kredilerin makroekonomik etkileri
Fon fazlası olan bankaların fon talep edenlere sağladığı kredi, bankacılığın temel fonksiyonları arasında yer almaktadır. Ekonominin gerek arz gerekse talep yönünü etkileyen krediler, zamanında ödendiği takdirde kar getirisi yüksek olduğu gibi zamanında ödenmemesi durumunda ise bankalar açısından yüksek risk taşımaktadır. Bu sebeple kredinin takibe düşmesinin önüne geçilmesi bankalar açısından büyük önem arz etmektedir. Bankaların kullandırmış olduğu kredilerinin takibe düşme oranlarındaki artış, krediyi kullandıran banka açısından olumsuz bir durum olduğu gibi bankaların olumsuz durumlar içerisinde olması ülke ekonomisini de olumsuz etkilemektedir. Ülke ekonomisi için gösterge niteliği taşıyan makroekonomik faktörlerin kredilerin takibe düşmesindeki etkiyi araştıran çalışmada, Türkiye ekonomisi için, 2005Q1-2020Q4 çeyreklik dönemlerine ait veriler kullanılmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni takipteki kredi oranı, bağımsız değişkenleri ise makroekonomik faktörler içerisinde yer alan gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYIH), enflasyon oranı, faiz oranı ve işsizlik oranı tercih edilmiştir. Veriler ARDL Sınır Testi Modeli ile test edilmiştir. Çalışmanın amacı, ülke ekonomisinin içinde bulunduğu finansal durumu analiz etmeye yardımcı makroekonomik göstergelerin takipteki kredilere etkisinin araştırılmasıdır. Yapılan çalışma sonucunda 2005Q1-2020Q4 çeyreklik verilerinin kullanıldığı analizde değişkenler arası uzun dönemde takipteki kredi oranı ile GSYIH ve enflasyon oranının kredilerle ilişkisinin olduğu, pozitif yönde etkilediği görülmüştür. Faiz unsuru ve işsizlik değişkenlerinin ise takipteki kredileri uzun dönemde etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Blockchain teknolojisinin makro düzeyde finansal etkileri
Para veya para yerine geçen tüm değerli alım satım araçlarına, yüzyıllardır insanların toplum içerisinde düzen kurarak yaşamaları için gerek duyulmuştur. Yüzyıllar öncesinde değiş tokuş yöntemiyle arpa ya da bakır bir değeri simgelemekteyken zamanla kâğıt, metal, dijital elektronik gibi birçok para türü de piyasada belirli bir değerin ölçüsü olmuştur. Günümüzde modern para olarak adlandırılan 3 tür para sistemi vardır. Kaydi para, Elektronik Para ve Dijital Para olarak anılmaktadır. Dijital paralar Sanal Para ve Kripto Para (Şifreli Para) olarak ikiye ayrılmaktadır. Kripto para olarak karşımıza çıkan ilk para Bitcoin'dir. Bitcoin'in temel alt yapısını oluşturan Blockchain, dağıtık veri tabanı ağı olarak açıklanabilir. Blockchain teknik yapısı itibariyle tüm ekonomik sistemlerle entegre edilebilir ve bu sebebiyle karşımıza birçok alanda çıkmaktadır. Blockchain sisteminin ödeme sistemleri ile olan ilişkisi; tabakalı amaçsal (kota) örneklemesi kullanılarak, finans ve ödeme alanında çalışan uzmanlar ile yapılan yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile incelenmiştir. Blockchain teknolojisinin güvenirliği ve şeffaflığının Türkiye'nin sorunu olan kayıt dışı ekonomiye nasıl bir çözüm getirebileceği ve ayrıca Blockchain teknolojisinin birçok alanda gelişime açık olması nedeniyle uygulama alanlarıyla entegre edilmesi sonucunda finansal sistemlere olan etkilerinin ileriye dönük olarak analiz edilmesi çalışmanın amacıdır. Çalışmanın sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda Blockchain teknolojisinin sadece ödeme kanallarında temel ağ yapısı olarak kullanılmasıyla dahi kayıt dışı ekonomide çözüm olabileceği ve dolaylı olarak tüm makroekonomik faktörleri etkileyebileceği anlaşılmaktadır. Dünyada yer alan diğer ülkelerden geri kalınmaması amacıyla Türkiye'de başta kamu kurumları ve iş birlikleri tarafından dijital dönüşümün adımlarının atılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Dijital dönüşümün Blockchain teknolojisi destekli olarak yapılması sonucunda sistemin başta güvenliği ve sağlamlığı olmak üzere birçok avantajından yararlanmayı mümkün kılacaktır.
Ekonomik kompleksite ve iktisadi büyüme üzerindeki etkisi: Türkiye örneği
1980'li yıllarda ortaya çıkan küreselleşme süreci ile birlikte ülkeler, ithal ikameci politikaları terk ederek serbest ticaret ve dışa açık politikaları benimsemeye başlamışlardır. Böylelikle ülke ekonomilerinin dış ticaret yapıları bir dönüşüm süreci içerisine girmiş ve rekabet, küresel boyuta taşınmıştır. Bu durum, ülke ekonomilerinin zamanla yüksek teknoloji ürün ihracatı, ürün çeşitliliği ve yüksek beceri düzeyi ihtiyaçlarının artmasına sebep olmuş ve dolayısıyla süreç, görece daha kompleks ekonomilerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Literatürde, bu kompleks yapının dinamiklerinin analiz edilebilmesi ve nümerik olarak ölçümünün yapılabilmesi adına çeşitli metodoloji ve yöntemler geliştirilmiş; ekonomik kompleksitenin iktisadi ve sosyoekonomik sonuçlarını ele alan çalışmalar hız kazanmıştır. Hidalgo ve Hausmann (2009) tarafından geliştirilen ve bu çalışmanın da temel aracı olan ekonomik kompleksite indeksi (Economic Complexity Index - ECI) de literatürde bu amaçla sıklıkla kullanılan yöntemlerden birisidir. ECI, ülkenin ürettiği ürünlerin bilgi, beceri içeriği ve üretilen ürünlerin çeşitliliğine bağlı olarak değişim göstermektedir. Dolayısıyla, ECI'nın uzun dönem iktisadi büyüme üzerindeki etkisi ampirik ve teorik literatürde çokça tartışılan başlıklardan birisi olmuştur. Ampirik yazında, ekonomik kompleksitenin, ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediğine ilişkin hipotezler ağırlık kazanmış olmasına rağmen, özellikle bireysel ülkelere yönelik çalışmaların oldukça sınırlı olduğu ifade edilebilir. Nitekim, her ülkenin ekonomi dinamikleri, transformasyon süreci, doğal kaynak zenginliği, kurumsal, sosyal ve fiziksel altyapısı, massetme kapasitesi birbirinden oldukça farklıdır. Dolayısıyla bu eksende yapılacak olan çalışmaların literatüre katkı sağlaması beklenebilir. Bahsi geçen argümanlar doğrultusunda, bu çalışmada, Türkiye'de ekonomik kompleksitenin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi, 1995 – 2019 dönemine ilişkin zaman serisi verileri kullanılarak tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla; reel GSYİH, reel yurt içi yatırımlar, toplam iş gücü ve ekonomik kompleksiteyi ölçmek amacıyla geliştirilen ECI değişkenleri arasındaki eşbütünleşme ilişkisi ve ECI'nın iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin tespitine yönelik olarak, otoregresif gecikmesi dağıtılmış (ARDL) sınır testi yaklaşımına başvurulmuştur. Bahsi geçen değişkenler arasındaki eşanlı nedensellik ilişkileri ise yönlendirilmiş döngüsüz graflar (Directed Acyclic Graphs – DAGs) aracılığıyla tespit edilmeye çalışılmıştır. Elde edilen ampirik bulgular, ekonomik kompleksitenin iktisadi büyüme üzerindeki pozitif etkisini, incelenen dönem itibarıyla Türkiye özelinde teyit etmektedir. Nedensellik analizinin sonuçlara göre ise ekonomik büyümeden ekonomik kompleksiteye doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi mevcuttur.
Yüksek teknoloji ihracatı ve iktisadi büyüme
Özellikle 20. yüzyılın sonlarında küreselleşme ve gelişmekte olan ekonomilerin global entegrasyon sürecinin hızlanması sonucu global ticaret hacmi ve uluslararası sermaye akımları büyük bir artış göstermiştir. Bu süreç, uluslararası bilgi ve inovasyon etkileşimini hızlandırarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret politikalarının ve dolayısıyla dış ticaret yapılarının önemli ölçüde değişmesine neden olmuş ve yerel düzeyde gerçekleşen rekabet, global bir düzeye taşınmıştır. Bu durum, beraberinde, özellikle gelişmekte olan ekonomilerin ithal ikameci anlayıştan ihracata dayalı büyüme stratejilerine yönelik dış ticaret politikalarını benimsemelerine zemin hazırlamış ve yüksek teknoloji ihracatı, ihracat çeşitliliği ve ekonomik kompleksite, iktisadi büyümeye yönelik politika ajandasının önemli başlıkları haline gelmiştir. Nitekim, teorik ve ampirik yazında da özellikle gelişmekte olan ülkeler özelinde yüksek teknoloji ihracatının ve ihracat kompozisyonunun iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin tespitine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Literatürde, yüksek teknoloji ihracatının daha ileri düzeyde bir teknolojik gelişmeye zemin hazırlaması ve dış ticaret gelirlerini artırması dolayısıyla iktisadi büyümeye katkı sağladığına dair genel bir kanı mevcuttur. Ancak, yüksek teknoloji ticaretinden ortaya çıkması muhtemel faydaların, ülkelerin massetme kapasitesiyle ilişkili olduğu da ifade edilebilir. Bu çerçevede, farklı gelişmişlik düzeylerinde yer alan ve farklı yapısal dinamiklere sahip ekonomilerin yüksek teknoloji ihracatından elde ettikleri kazanımlar farklılık gösterebilir. Bu kapsamda, yüksek teknoloji ihracatı ve iktisadi büyüme arasındaki ilişkinin doğru tespitinin, uygun dış ticaret politikalarının dizaynında oldukça büyük bir öneme sahip olduğu ifade edilebilir. Bu argümanlar ışığında, mevcut çalışmada, yüksek teknoloji ihracatının iktisadi büyüme üzerindeki etkisi, 33 gelişmiş ve 60 gelişme olan ülkeye ilişkin 2007-2020 dönemi verileri kullanılarak tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın amacı kapsamında kullanılan statik panel veri modellerinden elde edilen ampirik bulgular, yüksek teknoloji ihracatının iktisadi büyüme üzerindeki pozitif etkisini teyit etmektedir. Analiz sonuçları, ayrıca, ileri teknoloji ihracatının iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin gelişmiş ülkelerde daha yüksek olduğunu göstermektedir.
OECD ülkeleri bağlamında Ar-Ge harcamaları ve ekonomik büyüme ilişkisi: Panel Veri Analizi (2000-2020)
Bu çalışma OECD ülkelerinde Ar-Ge harcamaları ve Ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi incelemek üzere hazırlanmıştır. Çalışmanın amacı, 35 OECD ülkesinin 2000-2020 dönemini kapsayan yıllık verilerek kullanılarak Ar-Ge harcamaları ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bağımlı değişken olarak büyüme, açıklayıcı değişken olarak Ar-Ge harcamaları kullanılırken yurtiçi yatırımları temsilen brüt sabit sermaye oluşumu ve emeği temsilen, işgücü kontrol değişkenler olarak analize dahil edilmiştir. Sabit etki ve rassal etki tahmincileri kullanılarak modeller oluşturulmuş ve bu modellerden hanginin daha uygun olduğunu anlayabilmek adına Hausman testi yardımıyla panel veri analizi gerçekleştirilmiştir. Yapılan ampirik analiz sonucunda; Ar-Ge harcamaları ve ekonomik büyüme değişkenleri arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir.
Türkiye'de iklim değişikliği politikaları ve sürdürülebilir finans uygulamalarının önemi
Küresel iklim değişikliği konusu son yıllarda dünyanın en önemli gündem başlıklarından biri olagelmiştir. Çevresel risklerin yanı sıra ekonomik boyutta olumsuz etkilere sebep olan iklimsel felaketler, Türkiye'de son yıllarda kalkınma planlarında ve politik süreçte üzerinde önemle durulan bir konudur. İklim değişikliğine sebep olan karbon salınımlarına karşı, azaltım ve uyum faaliyetleri doğrultusunda sağlanabilecek bir dönüşümün finansmanı; iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir husustur. Bununla birlikte yatırım süreçlerine çevresel, sosyal ve yönetişim kriterlerinin dahil edilmesi, ekonomik süreçte sürdürülebilir bir kalkınmanın yanı sıra çevresel hedeflere ulaşabilmek açısından önem taşımaktadır. Bu gibi sebeplerle, dünyada iklim değişikliğine karşı son yıllarda ön plana çıkan sürdürülebilir finans uygulamaları; Türkiye'de çeşitli kurum ve bakanlıklarca yürütülen çalışmalarla birlikte, Türk bankalarınca bu alanda sağlanan iyi uygulamalar ile gelişme göstermektedir. Bu araştırmada, Türkiye'nin küresel iklim değişikliğine karşı uluslararası anlaşmalardaki mevcut konumu, Sürdürülebilir kalkınma amaçları doğrultusundaki çalışmaları, iklim değişikliği politikaları kapsamında hazırlanan strateji ve eylem planları incelenerek, sürdürülebilir finansa yönelik çalışmalar ve bu çalışmaların iklim değişikliği ile önemli ilişkisi araştırılmıştır.
İnsan hakları, yargı ve büyüme arasındaki ilişki
İnsan hakları; dokunulmaz, vazgeçilmez ve devredilemez haklar olup, bu haklara insan doğduğu andan itibaren sahip olur. Geçmişten günümüze kadar hem ulusal hem de uluslararası insan hakları ile ilgili birçok görüş ortaya çıkmıştır ve yasalar düzenlenmiştir. Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne göre, gelişmiş ülkelerin vatandaşları ile gelişmemiş ülkelerin vatandaşları aynı insan haklarına sahiptirler. Diğer bir değişle, insan haklarında sınıf, ırk, din, dil ve cinsiyet gibi hiçbir ayrım yapılmadan tüm insanlar eşit şekilde faydalanabilir. Ulusların en önemli yetkilerinden olan ve hukuki sorunların çözülmesi için hizmet eden yargı sistemi, insan hak ve hürriyetlerini korumakla görevlidir. Yargı sistemi ve insan hakları sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonomik büyüme, gayrisafi yurtiçi hasıladaki artış olarak tanımlanır. Bir ülkede ekonomik büyüme gerçekleştiği vakit vatandaşların gelirler artacağı için yaşam standartları yükselir. Fakat bu gelir artışı adaletsiz şekilde gerçekleşirse bir insan hakkı ihlaline neden olur. Bu adaletsizliği gidermede yargı pasif kalırsa hem ülkenin kendi vatandaşlarının hem de diğer ülkelerin vatandaşlarının devlete olan güveni azalır. Güvenin düşmesi, zamanla ekonomik büyümeyi de etkiler. Yani, bir ülkenin insan hakları ile ilgili alınan kararlar ve yargı sisteminin bu kararları koruması ne kadar etkili olursa ekonomik büyüme de pozitif yönde etkilenir. Bu çalışmada insan hakları ve yargının ekonomik büyümeye etkileri incelenmiştir. İnsan hakları için 184 ülkeye ait 1961 – 2017 yıllarını kapsayan ve yargı için ise 161 ülkeye ait 2000 – 2018 yıllarını kapsayan dengesiz panel veri seti kullanılarak ampirik bir çalışma yapılmıştır. Bulgulara göre, insan haklarında ve yargı bağımsızlığında meydana gelecek olumlu gelişmeler ilgili ülkenin ekonomik büyümesini olumlu yönde etkilemektedir.
Sağlık ekonomisi alanında yapılan lisansüstü tezlerin incelenmesi
Sağlıklı bir yaşam her bireyin en temel hakkıdır. Kişi ve toplumlar için büyük önem taşıyan sağlık, devletler için de büyük öneme sahiptir. Çünkü sağlık beşeri sermayenin önemli bir unsurudur. Sağlık alanında yapılan harcamaların bireysel faydalarının yanında toplumsal faydaları da yadsınamaz düzeydedir. Bu sebeple sağlık harcamalarının GSMH içindeki payı her geçen yıl artan bir seyir izlemektedir. Artan bu harcamaların etkinlik ve verimliliğinin analiz edilebilmesi için de ne sağlık bilimi ne de ekonomi bilimi tek başına yeterli değildir, sağlık ve ekonomi biliminin ortak çalışmasına ihtiyaç vardır. Bu sebeple artan sağlık harcamaları sonucunda ekonomi teorilerinin sağlığa uygulanması ile ilgilenen, ekonomi biliminin alt dalı olarak sağlık ekonomisi önem kazanmıştır. Sağlık harcamalarının sağlık üzerindeki pozitif etkileri sonucu beşeri sermayede meydana gelen iyileşme ekonomik büyüme üzerinde de etkilidir. Bu çalışmada YÖK'ün tez veri tabanında "sağlık ekonomisi" başlığı taratılarak ulaşılan tezler incelenmiş, sağlık harcamaları ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin pozitif yönlü olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Türkiye'de yaşanan ekonomik krizlerin sosyo-ekonomik etkileri
Ekonomik krizler tarihin farklı dönemlerinde ülkelerin ve toplumların ekonomik ve politik yapıları üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. 1980'li yıllardan itibaren küreselleşmenin hız kazanmasıyla krizlerin ülkeler arasındaki transferi kolaylaşmıştır.Sermayenin kolay ve hızlı şekilde yer değiştirmesi finansal yapıları zayıf olan ülkeleri krizlere daha açık hale getirmiştir.Ekonomik krizlerin makroekonomi üzerindeki etkilerinin yanı sıra sosyo -ekonomik etkileri toplumların refah ve huzurunu etkilemektedir.Ekonomik krizler sonucunda işsizlik oranları yükselmekte,gelir dağılımı adaleti bozulmakta,satın alma gücü düşmekte ve genel olarak toplumun refahı azalmaktadır. Bu çalışmanın amacı ekonomik krizlerin makroekonomik etkilerinin yanı sıra sosyoekonomik etkilerinin de incelenmesidir.Çalışmanın ilk bölümünde ekonomik kriz kavramı ve türleri ile sosyo- ekonomik etkilerin neler olduğu incelenmiştir.Çalışmanın ikinci bölümünde tarihsel süreç içerisinde Türkiye ekonomisinin gelişimi ortaya konulmuştur.Çalışmanın son bölümünde ise ekonomi üzerinde yıkıcı etkiler bırakan 1994,2001 ve 2008 krizleri ve bu krizlerinin yarattığı sosyo ekonomik etkiler incelenmiştir
Türkiye'de dış ticaretin yapısı ve çeşitlilik
İhracat çeşitliliği, ulusal bir başarı ölçütü olmanın ötesinde, bölgesel kalkınma, yerel istihdam, inovasyon kapasitesi ve ekonomik dirençlilik kavramlarıyla yakından ilişkilidir. Nitekim, küresel ekonomik bağlamdaki değişimler, ekonomik stratejilerden bölgesel kalkınma ve istihdam gibi daha geniş konulara kadar bir dizi etki yaratmaktadır. Bu kapsamda, ihracat çeşitliliği, bir bölgenin veya ilin ekonomik sağlığını ve küresel zorluklara karşı direncini belirleyen önemli bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Mevcut çalışmada, Türkiye örneğinde iller bazında ihracat çeşitliliğinin iktisadi büyüme üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın amacı doğrultusunda, 2004-2018 dönemini kapsayan kişi başına gelir, sınai üretim, tarımsal üretim ve hizmet üretiminin toplam üretim içerisindeki payı, cari fiyatlarla kişi başına kamu yatırım harcamaları ve ihracatta ürün çeşitliğinin hesaplanmasına yönelik olarak geliştirilen Herfindahl-Hirschman (HHI), Gini-Hirschman (GINI) ve Theil Entropy (THEIL) indekslerine ilişkin veriler kullanılmıştır. Statik panel veri modellerinin kullanıldığı çalışmadan elde edilen bulgular, kişi başına gelir ile ihracat yoğunluğu (HHI ve GINI) arasında anlamlı negatif bir ilişki olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, ihracat çeşitliliği arttıkça kişi başına gelirler yükselmektedir. Diğer taraftan, THEIL indeksine ait elde edilen katsayılar istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Dolayısıyla ihracat çeşitliliğinin farklı boyutlarını ölçen indekslerin kavramsal benzerliklerine rağmen, farklı etkileri yansıttıklarını ifade etmek mümkündür.
Sürdürülebilir kalkınma bağlamında Türkiye ve Avrupa Birliği ülkelerinin CRITIC tabanlı GİA yöntemi ile performanslarının değerlendirilmesi
İnsanoğlu var olduğundan bu yana temel ihtiyaçlarını doğal kaynakları kullanarak karşılamaktadır. Ancak, Sanayi Devrimi'yle birlikte değişen üretim ve tüketim kalıpları beraberinde çevre sorunlarında da artışa yol açmıştır. 1960'lı yılların sonunda ekolojik dengenin bozulduğunun fark edilmesiyle birlikte, çevre konusuna odaklanılmış ve bu doğrultuda çözüm arayışları başlamıştır. 1972 yılında Birleşmiş Milletler Stockholm Konferansı ile temelleri atılan sürdürülebilir kalkınma anlayışının terimsel kullanımı ilk kez 1987 yılında yayımlanan "Brundtland Raporu" ile gerçekleştirilmiş ve resmi tanımı literatüre geçmiştir. Bu süreci takiben, günümüze kadar çevre konusuna yönelik ülkeler birçok adım atmış ve bu anlamda bazı gelişmeler izlenmiştir. Bu bağlamda, çalışmada, 2012-2022 yılları arası mevcut verilerin ortalamaları alınarak Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri; sürdürülebilir kalkınma bağlamında seçilen yirmi kriter; beş ekonomik, yedi sosyal ve sekiz çevresel boyuta ayrılarak ayrı kategorilerde ve daha sonra birlikte analiz edilmiş ve performansları değerlendirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda kriterlere ait veriler OECD, EUROSTAT ve Sürdürülebilir Kalkınma Raporundan elde edilerek Çok Kriterli Karar Verme Tekniklerinden olan CRITIC (Criteria Importance Through Intercriteria Correlation) ve GİA (Gri İlişkisel Analiz) yöntemlerine tabii tutulmuştur. İlk olarak objektif kriter ağırlıklandırma yöntemi olan CRITIC yöntem ile kriterlerin önem ağırlıkları belirlenmiştir. Daha sonra birçok kriter ve alternatifin eş zamanlı varlığı söz konusu olduğu durumlarda karar problemlerinin çözülmesi ve ülkelerinin performans sıralamalarının yapılması için GİA yöntemi uygulanmıştır. Yirmi kritere aynı anda bu yöntemlerin uygulanmasıyla elde edilen toplam değerlendirme bulgularına göre en etkin politikalar oluşturarak, ekonomik, sosyal ve çevresel açıdan sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik daha yakın performans sergileyen ilk beş ülke Macaristan, İsveç, Portekiz, Çekya ve Letonya olarak belirlenmiştir. Diğer yandan, elde edilen bulgulara göre sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik en düşük performans gösteren beş ülke ise Yunanistan, Hollanda, Estonya, Türkiye ve İrlanda olarak saptanmıştır. Bu ülkeler, sürdürülebilir kalkınma kapsamında uygulamakta oldukları politikalarını daha fazla geliştirmesi gereken ülkeler içerisinde yer almaktadır.
Türkiye'nin Şanghay İşbirliği Örgütü ekonomileri ile dış ticaretinin ekonomik etkileri: Çekim modeli analizi
Bu çalışmada Türkiye ile Şanghay İşbirliği Örgütü (Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Hindistan, Pakistan) üyeleri ve diyalog ortakları arasındaki ticaret hacminin belirleyicileri geleneksel ve genelleştirilmiş Çekim Modelleri bağlamında 2002-2017 dönemi için panel regresyon modellerinden hareketle incelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda, ticaret hacmini açıklamak için geleneksel yaklaşım çerçevesinde kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya ek olarak, Çekim modelinde öne çıkan uzaklığa ilişkin, tarife oranlarından hareketle oluşturulmuş olan ticaret özgürlüğü endeksi, ve genelleştirilmiş modelde ise, politik istikrar ve reel döviz kuru değişkenlerinin etkisi de modele dahil edilmiştir. Türkiye'nin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) diyalog ortaklığının etkilerinin test edilmesine yönelik ise, ŞİÖ öncesi ve sonrası döneme ilişkin değişimlerin kukla değişkenler ile modellere dahil edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın bulguları, ilgili ülkelerde, geleneksel Çekim modeli bağlamında, milli gelir artışlarının ticaret hacmi üzerindeki pozitif etkilerine ek olarak, 2009 krizinin olumsuz etkilerinin reddedilmediğine işaret etmektedir. ŞİÖ üyesi ve diyalog ortaklarına ilişkin Genelleştirilmiş Çekim modeli tahminlerinin bulguları ise şöyle sıralanmaktadır: i. ticaret partnerlerinin politik istikrarındaki artışların ticaret hacmi üzerindeki olumlu etkileri, ii. ticari korumacılığın bir ölçütü olan ticari özgürlüklerin ticaret hacmi üzerindeki pozitif, dolayısıyla, korumacılığın negatif etkileri, iii. reel döviz kurundaki artışların ticaret hacmi üzerindeki negatif etkisi, ve son olarak, iv. ŞİÖ kukla değişkeni bağlamında ŞİÖ öncesi ve sonrası dönemlerde belirtilen bu etkiler arasında değişimlerin istatistiksel olarak kabul edildiği sonuçlarına varılmıştır. Bu bağlamda, ŞİÖ üyeliği diyalog ortaklığının ticaret hacmi üzerinde önemli etkileri olduğu ve gelecekte ticaret hacmi üzerindeki pozitif etkilerin arttırılmasına yönelik ticaret politikalarının daha da arttırılmasının önem taşıdığı sonucuna ulaşılabilmektedir.
İklim değişikliğinin mahsul verimi üzerindeki etkisi
Bu çalışma, Türkiye'de buğday, patates, pirinç, muz ve soya fasulyesi ürünlerinin verimliliklerinin iklim değişkenleri (sıcaklık, yağış ve CO2 seviyesi) karşısındaki tepkilerini ampirik olarak analiz etmektedir. Ampirik analizde, Otoregresif Gecikmesi Dağıtılmış (ARDL - Autoregressive Distributed Lag) modeli kullanılmış ve hem uzun dönemli eşbütünleşme ilişkileri hem de kısa dönemli dinamik etkiler ürün bazında detaylı şekilde incelenmiştir. Buğday ve patates üretiminde iklim değişkenleri ile uzun dönemli denge ilişkisi tespit edilmişken; pirinç, muz ve soya fasulyesi için yalnızca kısa dönemli etkiler gözlemlenmiştir. Çalışmanın bulgularına göre buğday verimi, ılımlı sıcaklık artışları ve CO2 seviyeleri altında olumlu etkilenmekte; ancak aşırı sıcaklıklar ve fazla yağış, verimi düşürmektedir. Patates üretimi de benzer şekilde ılımlı iklim koşullarından fayda sağlarken, yüksek sıcaklık ve aşırı yağış koşulları üretimi olumsuz etkilemektedir. Pirinç, muz ve soya fasulyesi ise uzun dönemli iklim değişkenlerine tepki vermemekte, fakat kısa vadeli dalgalanmalardan etkilenmektedir. Özellikle CO2 gübreleme etkisi, muz ve soya üretiminde verimi artırırken; ani sıcaklık artışları veya aşırı yağışlar ile CO2'nin birlikte yükselmesi, bu ürünlerde verimi düşürücü bir etki yaratmaktadır. Çalışmada elde edilen bulgular, Türkiye tarımının iklim değişikliğine karşı ürün bazlı, hedefe yönelik adaptasyon stratejilerine ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, buğday ve patates için uzun vadeli kaynak yönetimi, kuraklık ve sıcaklık toleranslı tohum çeşitlerinin geliştirilmesi ve sulama altyapısının güçlendirilmesi önerilmektedir. Pirinç, muz ve soya için ise kısa vadeli iklim dalgalanmalarına karşı esnek üretim planlaması, kısa çevrimli çeşitlerin kullanımı, tahmin sistemlerinin yaygınlaştırılması ve etkin nem kontrolü öne çıkmaktadır. Ayrıca, politika düzeyinde hassas tarım teknolojilerine teşvik sağlanması, çiftçi eğitimlerinin yaygınlaştırılması ve iklim dayanıklı tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması önerilmektedir. Bu çalışma, iklim değişikliğinin tarımsal üretime olan etkilerinin ürün özelinde değerlendirilmesinin ne denli önemli olduğunu vurgulamakta ve sürdürülebilir gıda güvenliği ile kırsal kalkınma hedefleri doğrultusunda uygulanabilir öneriler sunmaktadır.
İnsani gelişmişlik endeksi ve kamu harcamaları ilişkisi
Ekonomik büyümenin toplumsal refaha doğrudan dönüşüp dönüşmediği iktisat literatüründe önemli bir tartışma konusudur. Kamu harcamaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi alanlara yönlendirildiğinde, insani gelişmişliği artırarak bireylerin yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu çalışma, kamu harcamalarının insani gelişme üzerindeki etkisini BRICS-T ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ve Türkiye) örneği üzerinden ampirik olarak analiz etmektedir. Kamu harcamalarının HDI üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla kişi başına düşen gelir, eğitim süresi, enflasyon, işsizlik ve kentleşme gibi kontrol değişkenleri modele dahil edilmiştir. Panel veri seti kullanılarak yapılan analizler, kamu harcamalarının insani gelişmişlik üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Eğitim ve sağlık harcamalarının HDI'yi artırmada kilit rol oynadığı, ancak kamu harcamalarının etkisinin ülkelere göre değişiklik gösterdiği bulgulanmaktadır. Ayrıca, ekonomik büyümenin insani gelişmeye katkı sağladığı görülmekle birlikte, tek başına yeterli olmadığı ve kamu politikalarıyla desteklenmesi gerektiği ortaya konulmaktadır. Elde edilen sonuçlar, kamu harcamalarının etkin ve sürdürülebilir yönetiminin insani gelişmişliği teşvik etmek için kritik bir faktör olduğunu göstermektedir. Politika önerileri kapsamında, kamu harcamalarının eğitim ve sağlık gibi alanlara yönlendirilmesi, harcamaların verimli kullanımı ve makroekonomik istikrarın sağlanması öne çıkmaktadır. Bu çalışma, kamu harcamalarının yalnızca ekonomik büyümeyi değil, aynı zamanda bireylerin yaşam kalitesini artıran sosyal boyutları da kapsaması gerektiğini vurgulamaktadır.
Coğrafi işaretli ürünlerin Türkiye ekonomisine katkısı: Ege Bölgesi örneği
Coğrafi işaretler, belirli bir coğrafi bölgeye özgü olan, bu bölgenin doğal, beşerî ya da kültürel özelliklerini taşıyan ürünlerin korunmasını sağlayan bir fikri mülkiyet hakkıdır. Küreselleşmenin etkisiyle artan standardizasyon karşısında yerel ürünlerin korunması, pazarlanması ve ekonomik değerinin artırılması giderek daha önemli hale gelmektedir. Coğrafi işaretler; üretim yerinin doğal, kültürel ve beşerî özelliklerinden kaynaklanan, özgün kaliteye ve itibara sahip ürünlerin yasal olarak korunmasını sağlayan sistemlerdir. Bu sistem sayesinde hem üretici hakları korunmakta hem de tüketicilere güvenilir ürünler sunulmaktadır. Bu tez çalışması, Türkiye'de coğrafi işaretli ürünlerin ekonomiye olan katkılarını, Ege Bölgesi özelinde incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, öncelikle coğrafi işaretlerin kavramsal ve ekonomik veriler ile incelenmiş; ardından Ege Bölgesi'ndeki ürünlerin üretim hacmi, fiyat yapısı, ihracat potansiyeli ve bölgesel kalkınmaya katkıları analiz edilmektedir. Bu kapsamda, istihdam, ihracat, turizm, GSYİH'ye katkı, kırsal kalkınma, kadın girişimciliği, kırsal göçün azaltılması, kültürel mirasın korunması ve çevresel sürdürülebilirlik gibi göstergeler dikkate alınmaktadır. Veriler, vaka analizleri, tablolar ve grafiklerle desteklenerek sunulmaktadır. Araştırmanın sonucunda, coğrafi işaretli ürünlerin yalnızca bir pazarlama aracı ya da geleneksel değerlerin sembolü olmadığı, aynı zamanda yerel ekonomik kalkınmanın dinamik bir bileşeni olduğu görülmektedir. Bu kapsamda, coğrafi işaretlerin etkin bir denetim, markalaşma ve pazarlama stratejisiyle birlikte kullanılması durumunda hem üretici gelirlerinin artacağı hem de bölgesel eşitsizliklerin azaltılmasına katkı sağlanacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Ancak, sistemin bazı zayıf yönleri de tespit edilmektedir. Bunlar arasında en dikkat çekenler; denetim eksikliği, üretici bilinç düzeyinin düşüklüğü, pazarlama kapasitesinin sınırlılığı ve uluslararası tescil sayısının yetersizliğidir. Bu eksikliklerin giderilmesi, coğrafi işaret sisteminin sürdürülebilirliğini ve etkisini artırmak açısından önem arz etmektedir. Sonuç olarak bu tez, coğrafi işaretli ürünlerin yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kültürel ve sosyal birer kalkınma aracı olduğunu ortaya koymakta ve bu ürünlerin stratejik şekilde desteklenmesinin Türkiye ekonomisinin geleceği açısından büyük önem taşıdığını vurgulamaktadır.
Davranışsal iktisatta tüketici davranışları ve güven sorunu
Tüketici davranışı duyusal, bilgisel ve toplumsal faktörlerden etkilenmektedir. İktisat biliminin gelişmekte olan kolu davranışsal ekonomi, bu davranışları psikolojik ve ekonomik açıdan irdelemektedir. Geleneksel iktisat tarafından benimsenen ve rasyonalizmi tartışan davranışsal iktisat, ekonomik kararlara farklı bir bakış açısıyla, psikolojik bulgularla, bakmaktadır. İnsanların belirsizlik ve risk durumlarında almış oldukları hızlı kararlar iktisatçılar tarafından incelenmektedir. Yine ekonominin işleyişinin belki de en can alıcı noktalarından biri olan güven kavramının iktisadi davranışlarda ne denli bir yer teşkil ettiği irdelenmiştir. Bu bağlamda tüketicilerin iktisadi kararlarında geleceğe yönelik ne tür beklentilere girdikleri davranışsal ekonomi ile ilişkilendirilerek güven sorununa vurgu yapılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada davranışsal iktisadın nasıl oluştuğu, tüketim ve tüketici kavramı ele alınarak ekonominin ana hattı olarak kabul edilen geleneksel iktisatta ne gibi dönüşümlerin meydana geldiği, rasyonalite kavramının tüketici bakış açısındaki değişimi ve güven kavramının iktisadi oluşumda ne denli bir öneme sahip olduğu konusu irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler Davranışsal iktisat, tüketici, tüketici davranışı, güven, güven sorunu ve beklentiler
Kredi derecelendirme kuruluşlarının uluslararası sermaye piyasalarındaki güvenirliliklerinin sorgulanması
Kredi derecelendirme kuruluşlarının mevcudiyeti çok eskilere dayansa da hiç bir dönemde yaşadığımız dönem kadar revaçta olmamışlardır. Sermayenin, sınırları aşıp ulus ötesi bir yapıya bürünmesi, teknolojinin baş döndürücü gelişme düzeyi, para ve finans değeri olan varlıklarının birçok alanda faaliyet icra etmeye başlaması ve elbette ki bu yaşananlarla birlikte her türlü bilginin piyasalarda dolaşması derecelendirme kuruluşlarının öneminin artmasına sebep olmuştur. Derecelendirme kuruluşları bu yönüyle sermaye piyasalarında asimetrik bilginin azaltılması rolünü üstlenmiş ve kılavuz vazifesi görür bir pozisyona gelmişlerdir. Ancak finansal piyasalarda yaşanan belli başlı krizler ve şirketler ya da ülkeler bazında yaşanan olaylar karşısında sergilemiş oldukları tutum, işlevlerini ve güvenilirliklerinin sorgulanmasına sebep olmuştur. Özellikle krizleri öngörmedeki eksik yönleriyle ve finansal piyasalarda vermiş oldukları notlarla tarafsızlıklarının sık sık gündeme gelmesi soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda bu çalışmada yaşanan krizlerde ve olaylarda kredi derecelendirme kuruluşlarının yapmış oldukları analizler somut olaylar ışığında değerlendirmeye tabi tutularak söz konusu kuruluşların ne kadar güvenli oldukları irdelenmeye çalışılmıştır. Güven problemleri sorgulanırken özellikle finansal sistemde bugüne kadar vermiş oldukları notlar nazara alınmıştır. Bu yönüyle çalışmada literatür taramasıyla birlikte örnek olaydan değerlendirmeye gidilmiştir.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının makroekonomik istikrara etkisi: Türkiye örneği
Hem gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkeler için Doğrudan yabancı sermaye yatırımları önemli bir finansman kaynağıdır. Çalışmada, Türkiye'de istikrar kavramı ile Doğrudan yabancı sermaye yatırımları arasındaki ilişkiyi ölçmek için VAR analizi yapılmıştır. Analizde, 2003-2017 yılları incelenmiştir ve sonuçta çıkan bulgulara göre DYSY'yi en fazla etkileyen değişken yine kendisi olmuş, kendinden sonra Tüfe Bazlı Efektif Döviz Kuru en etkili olan değişken olmuştur. İktisat literatüründe, uluslararası sermaye hareketlerinin ülkelerin iç ve dış denge şartlarında ne tür etkiler yarattığı yoğun tartışılan konular arasındadır. Özellikle son 20 yılda kısa vadeli sermaye hareketlerinin yarattığı küresel krizlerin sayısında yaşanan artış ve bu hareketlerin bir ülkedeki krizi diğer ülkelere taşıma kapasitesi literatürdeki çalışmaların artışında en önemli nedenlerden biridir. Bununla beraber uzun vadeli yatırımların doğru kullanıldığı takdirde makroekonomik istikrara avantaj sağladığı araştırılmalarda sıklıkla görülmektedir. Bu çalışma, Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve makroekonomik istikrar arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, birinci bölümde doğrudan yabancı sermaye yatırımı tanımı ve türlerine ilişkin kavramsal çerçeveye yer verilecektir. İkinci bölümde makroekonomik istikrara ilişkin çeşitli sınıflandırmalar ve istikrarın yabancı sermaye yatırımları açısından önemi incelenecektir. Üçüncü bölümde ise Türkiye'de makroekonomik istikrar ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına ilişkin sayısal verilere yer verilecektir. Son bölümde ise doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve makroekonomik istikrar arasındaki ilişkiyi test etmek amacıyla ekonometrik analiz gerçekleştirilmiştir. Anahtar Sözcükler Doğrudan Yabancı Sermeye Yatırımı, Makroekonomik İstikrar, VAR Analizi, Finansman Kaynakları, Etkileşim.
Genişletilmiş Taylor kuralı analizi: BRICS ülkeleri ve Türkiye incelemesi (2003-2022)
Dünya ekonomisinde son dönemde yaşanan küresel dönüşüm birçok sosyo-ekonomik sorunu da beraberinde getirmiştir. Gelişen küresel finansal sistemin etkisiyle 1990'lı yıllarda başlayan Latin Amerika krizi, Asya krizi, Mortgage Krizi, ticaret ve kur savaşları, Covid-19 ve yaşanan savaşlar hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülke ekonomilerini makroekonomik sorunlar ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu kapsamda özellikle son dönemde dünya ekonomisini derinden etkileyen enflasyonist süreç, merkez bankalarını yeni önlemler almaya ve dezenflasyonist süreci başlatacak sıkı para politikası uygulamaya yöneltmiştir. 1990'lı yıllarda merkez bankalarınca enflasyon hedeflemesi stratejisinin benimsenmeye başlaması ile birlikte merkez bankaları, enflasyonu baskılamak amacıyla politika faizini ve kısa vadeli faiz oranlarını kullanmaya başlamıştır. J. B. Taylor (1993) tarafından geliştirilen kural, merkez bankalarının alacakları faiz kararlarında yol gösterici niteliğindedir. Kuralın ilk halinde faiz oranı üzerinde enflasyon ile çıktı düzeyindeki değişimlerin etkili olduğu ileri sürülmüştür. Ancak gelişmekte olan ülke ekonomilerinde makroekonomik değişkenler üzerinde döviz kurunun etkili olması nedeniyle zamanla Taylor kuralına döviz kuru dâhil edilerek genişletilmiş Taylor kuralı elde edilmiştir. Bu kapsamda, bu tezin temel amacı, döviz kurunu da içeren genişletilmiş Taylor kuralını Türkiye ve BRICS ülkeleri özelinde 2003:01-2022:12 dönemi için test etmektir. Bu amaçla, faiz oranı, sanayi üretim endeksi, tüketici fiyat endeksi ve döviz kuru endeksi serilerine ilişkin aylık veriler kullanılmakta ve ARDL sınır testi yaklaşımı kullanılarak aralarındaki eşbütünleşik ilişkiler araştırılmaktadır. Söz konusu ülkelerde çıktı açığı, enflasyon açığı ve döviz kuru açığının kısa vadeli faiz oranı üzerindeki etkisinin tespitine yönelik çalışmadan elde edilen bulgulara göre, enflasyon açığının faiz oranı üzerindeki etkisi Hindistan ve Çin için, döviz kuru açığının faiz oranı üzerindeki etkisi Brezilya ve Güney Afrika için istatistiksel olarak anlamsızdır. Çıktı açığının faiz oranı üzerindeki etkisinin ise Türkiye ve Brezilya örnekleminde istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir.
Studies on the political economy of social values
This study consists of three chapters, each addressing different dimensions of social values that appear to be independent of each other. The first chapter examines how social values and demographic characteristics influence attitudes toward migrants in Turkey. The results of the logit model analysis, based on 2018 World Values Survey (WVS) data, indicate a strong relationship between religion and nationalism and negative attitudes toward immigrants in Turkey. Improving one's social class has a positive effect on attitudes toward immigrants. However, perceiving immigrants as a competitive factor in the labor market is positively associated with negative attitudes towards them. Views toward immigrants are more influenced by values and socioeconomic position in society than by demographic characteristics. The second chapter of the study analyzes the impact of demographic characteristics on prioritizing environmental protection versus economic growth in Turkey and 63 other countries surveyed by the WVS between 2017 and 2022. A logit model is used to analyze the data, but no clear patterns are identified. However, in many of the surveyed countries, a positive correlation is found between education level and prioritizing pro-environmental policies. In Turkey, pro-environmental attitudes are negatively correlated with age in younger ages and positively correlated with income scale, postmaterialist values, town size, preference for statist rather than individualist preferences in business and industry, religion, nationalism, being on the right wing of the political spectrum, preference for democracy, and trust in civil society. The third chapter of the study analyzes the correlation between modernization and religiosity using the Seemingly Unrelated Regression (SUR) method on 108 countries included in the WVS study between 1989 and 2022. The empirical findings suggest the existence of a secularization process as there is a negative association between religiosity and various aspects of modernization. On the other hand, religiosity has a negative correlation with religious pluralism and the existence of a state religion. However, it has a positive correlation with state regulation of the religious market.
Finans piyasalarında yatırımların değerlendirilmesinde Fintech ve yapay zekâ uygulamaları: Türkiye örneği
Bankacılık ve finans sektöründe ürün gelişimine yönelik stratejik hedefler, küresel para piyasalarını şekillendiren ve bu sürece bağlı olarak yeni teknolojik gelişmeleri tetikleyen önemli unsurların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Fintek ve yapay zekâ uygulamaları, küresel para piyasalarının teknolojik olarak ortaya çıkardığı dönemsel ürünlerdir. Bu tür teknolojik gelişimlere uyum sağlanması ise, ülkelerin teknolojik altyapısına bağlı olarak bu ürünlerin uygulanmasını ve adaptasyon süreçlerini etkilemektedir. Bu süreçte, bankaların finansal teknoloji şirketleri ile ortak bir strateji çatısı altında bankaların uygulama programlama ara yüzleri gibi çeşitli altyapı hizmetlerini kullanmak suretiyle optimize edilip yeni ürünlerin ortaya çıkarılması sağlanabilir. Bu kapsamda çalışmamızda, Türkiye ekonomisinde finansal sistemde meydana son dönemde kullanımı yaygınlaşan Fintek ve yapay zekâ uygulamalarının ve bu kapsamda geliştirilen mobil bankacılık ve internet bankacılığı uygulamalarının ve işlem hacimlerinin yatırım kararlarına ve dolayısıyla bankacılık karlarına olan etkileri analiz edilecektir. Bu kapsamda bu çalışmada Türkiye ekonomisinde seçili mobil ve internet bankacılığı değişkenlerin bankaların aktif kârlılıkları üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Aktif kârlılık oranları, mobil ve internet bancalığında sırasıyla finansal olmayan işlemler, para transferleri, işlem hacmi, kredi kartı işlem hacmi, döviz işlem hacmi ve yatırım fonları işlem hacmi verileri çeyrek dönem olarak 2013: Q1-2023: Q4 periyodu için ARDL sınır testi ile analiz edilmiştir. Çalışmanın analiz bulgularına göre ilgili bağımsız değişkenlerin bankacılık aktif rasyosu ile uzun dönemli eşbütünleşik oldukları sonucuna ulaşılmıştır.
Ar-Ge ve inovasyonun ekonomik boyutları üzerine iki deneme
Bu çalışma özü itibariyle, Ar-Ge ile inovasyonun ekonomik konuları ne yönde etkilediğini ve ekonomiye katkısını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda ilk denemede, iki farklı ihracat değişkeni olarak kullanılmıştır. Bu değişkenler, ihracat1 değişkeni 2015 sabit fiyatlarıyla ABD doları cinsinden mal ve hizmetler ihracatını göstermekte iken ihracat2 değişkeni mal ve hizmetler ihracatının GSYİH içindeki yüzdesel payını göstermektedir. Türkiye'de Ar-Ge harcamalarının uzun dönemde ihracatı arttırabileceği savı için ARDL yöntemi ile analiz edilmiştir. ARDL eş-bütünleşme testi sonuçlarına göre, 1996-2020 periyot aralığında Türkiye'de Ar-Ge harcamalarında meydana gelecek %1'lik artışın İhracat1'i %1.0443 arttırdığını, 1995-2021 periyot aralığında Türkiye'de Ar-Ge harcamalarında meydana gelecek %1'lik artışın İhracat2'yi ise %0.240013 artırdığını ortaya koymaktadır. Son olarak yapılan nedensellik testi sonuçları ARGE harcamaları ile ihracat arasında çift-yönlü nedensellik ilişkisi olduğunu göstermektedir. İkinci denemede ise OECD ülkelerinin Ar-Ge harcamaları ve inovasyonun milli gelir arasındaki ilişkiyi sabit etkiler modeli ile rastsal etkiler modeli arasında tercih yapmak için Hausman testi yardımıyla 1995-2021 yıllarına ait zaman serisi verilerini kullanarak ortaya koymaktadır. İki Ar-Ge ve on iki inovasyon göstergeleri kullanılarak birçok değişken analize tabi tutulmuştur. Bu değişkenlerin F-istatistik değerine bakıldığında ise bütün değişkenlerin istatistiksel olarak anlamlı ve katsayılarının pozitif olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen bulgulara göre; on dört değişkenden iki farklı değişkeni ele aldığımızda Ticarimarka1 (yabancı ticari marka başvuruları) değişkeni GSYİH içindeki payında meydana gelecek olan %1'lik bir artışın GSYİH'yi %0,0623 arttırdığı; enflasyon değişkeni negatif iken verimlilik, yatırım, eğitim değişkenlerine ait katsayıların pozitif olduğu ve Ticarimarka2 (yerli ticari marka başvuruları) değişkeni GSYİH içindeki payında meydana gelen %1'lik artışların GSYİH'yi %0,0721 arttırdığı; enflasyon değişkeni negatif değeri alırken, verimlilik, yatırım, değişkenlerine ait katsayıların pozitif olduğu ve her birinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Diğer değişkenlerinde OECD ülkeleri için Ar-Ge harcamaları ile inovasyonun milli gelir üzerinde pozitif bir etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Özellikle milli gelir artışını sağlayan inovatif faaliyetler içerisinde enflasyon genel olarak negatif etkilese de milli gelirde büyük bir azalmaya yol açmamıştır. Denemelerin sonucuna bakıldığında, Ar-Ge ve inovasyonun ekonomiye katkıları göz ardı edilemez.
Küreselleşmenin tarımsal hammadde ihracatına etkisi: Türkiye örneği
1980'lerle birlikte etkisi son derece hissedilen küreselleşme olgusu insan hayatını başta ekonomik olmak üzere, sosyolojik ve ekolojik olarak etkilemiştir. Doğu Bloğunun çökmesiyle bu süreç hızlanmış ve küreselleşme sürecinden etkilenmeyen ülke kalmamıştır. Küreselleşmenin etkisi en çok sanayi sektöründe hissedilse de dolaylı ve direkt olarak tarım sektörüne ve onun ticaretine de etkileri bulunmaktadır. Nitekim Sanayi Devrimi öncesi ve sonrasında da gelişmiş ülkeler değerli maden ticaretinin yanında kakao, baharat, şeker gibi değerli tarım ürünlerinin ticaretini de gerçekleştirmekteydi. Türkiye'de liberal politikalar her ne kadar DP hükümeti yıllarında Türk siyasetine girse de en çok aktif olduğu dönem 1980'li yıllarda, yani 24 Ocak Kararları ile Türkiye'de etkisini hissettirmiş ve Türk ekonomisi ile küresel liberal ekonominin uyum sağlayabilmesi için neoliberal politikalar uygulanmıştır. Bu dönemde vatandaşlar ekonomik, sosyal ve pek çok yönden neoliberal politikalardan etkilenmiştir. Türkiye'nin küreselleşmeden net olarak etkilendiği dönem de bu dönemdir. Sanayi, tarım ve hizmet sektörünün serbest bir şekilde dolaşabilme imkânı doğmuş ve sonuç olarak Türkiye dış pazara tamamen açılmıştır. Yapılan uluslararası anlaşmalar ticarete yön vermiş, farklı politikaların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu tez çalışmasında küreselleşme olgusunun tarım sektörüne, özellikle tarımsal hammadde ihracatına etkileri incelenmiştir. İlk olarak küreselleşme kavramı ve daha sonra küreselleşmenin tarım sektörüne etkisi ele alınmıştır. Türkiye'deki liberal ve tarımsal dönüşümün ele alınmasının ardından, küreselleşmenin tarım sektörüne etkisini ve diğer faktörlerin tarım sektörüne etkisini ele alan literatür çalışmalarına yer verilmiştir. Tez çalışmasının son bölümünde ARDL sınır testi analizi kullanılarak farklı küreselleşme türleri ile Türkiye'nin tarımsal hammadde ihracatı arasındaki ilişki incelenmiştir.
Türkiye'de tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki etkisi
Tarımsal üretim, gıda üretiminin sürdürülmesi, ekonomik kalkınmayı desteklemesi, yoksulluğun azaltılmasına katkı sağlaması, biyoçeşitliliği koruması, çevresel yönetimi iyileştirmesi, kırsal kalkınmayı teşvik etmesi ve ulusal güvenliği artırması gibi çok çeşitli ve kritik işlevler üstlenmektedir. Bu nedenle, tarımsal üretim ve ekonomik büyüme arasındaki karşılıklı ilişki, gıda üretiminin ötesinde çok daha geniş bir etki alanına sahiptir. Bu ilişkinin doğası ve boyutlarının doğru bir şekilde tespit edilmesi, ilgili politikaların etkin bir biçimde tasarlanmasında büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, mevcut çalışmanın amacı, Türkiye örneğinde, 1988-2021 dönemi için tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki muhtemel simetrik ve asimetrik etkilerini tespit etmektir. Bu amaçla, kişi başına gelir, tarımsal üretim, işgücü ve yurtiçi sabit sermaye yatırımı değişkenlerine ilişkin veriler kullanılmış ve doğrusal gecikmesi dağıtılmış otoregresif (ARDL) ve doğrusal olmayan ARDL (NARDL) modelleri kapsamında bu seriler arasındaki eşbütünleşme ilişkisi incelenmiştir. Doğrusal model kapsamında elde edilen bulgular, ilgili değişkenler arasında eşbütünleşme ilişkisinin mevcut olmadığını göstermekle birlikte asimetrik ARDL metodololojisine dayalı sonuçlar tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin asimetrik olduğunu doğrulamaktadır. Spesifik olarak, tarımsal üretimdeki artışların iktisadi büyüme üzerindeki pozitif etkisi tarımsal üretimdeki düşüşlerin pozitif etkisine kıyasla daha güçlüdür. Elde edilen bulgular, tarımsal üretimdeki artış sonucu ortaya çıkan çarpan etkisinin, sanayi ve hizmet sektöründeki genişlemeyle ikame edilen tarımsal üretimdeki daralmanın gelir üzerinde yarattığı artıştan daha kuvvetli olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Ar-Ge harcamaları, ekonomik büyüme ve dış ticaret ilişkisinin analizi: Türkiye örneği
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de AR&GE harcamaları, ekonomik büyüme dış ticaret arasındaki nedensellik ilişkilerini tespit etmektir. Bu amaçla 1996 – 2021 dönemini kapsayan veriler kullanılmış ve Yönlendirilmiş Döngüsüz Graflar (DAGs) analizi ile bu değişkenler arasındaki tümevarımsal nedensel çıkarım şablonları tespit edilmiştir. Elde edilen DAG şablonları, ekonomik büyümenin AR&GE harcamalarını doğrudan etkilediğini ve bu harcamaların da dış ticaret hacmi üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu göstermektedir. Çalışmadan elde edilen bulgular, ayrıca, yurtiçi sabit sermaye yatırımlarının AR&GE harcamalarının doğrudan bir nedeni olduğunu ortaya koymaktadır.
Teknolojinin iktisadi kalkınma üzerindeki etkisi: Türkiye ve seçili ülkeler üzerine karşılaştırmalı analiz
İktisadi büyüme teorilerinin gelişimi incelendiğinde, özellikle içsel büyüme teorilerinde teknolojinin büyüme üzerindeki rolünün öne çıktığı dikkat çekmektedir. Teknolojinin ölçülmesinde ise farklı yaklaşımlar olup AR-GE harcamaları ve patent sayıları teknolojiye ilişkin başlıca göstergeler olarak değerlendirilmektedir. Teknolojinin iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin Türkiye ve seçili ekonomiler için araştırılmasının hedeflendiği bu çalışmada, seçili ekonomiler altında Japonya ve Güney Kore analize dahil edilmekte, ülke seçiminde bu ülkelerin literatürde sıklıkla içsel büyüme teorileri bakımından incelenmekte olmaları ve çalışmada Türkiye'nin ilgili bu ekonomilere göre nispi yapısının değerlendirilmesinin hedeflenmiş olması önem taşımıştır. Bu hedef doğrultusunda çalışmada ARDL eşbütünleşme yaklaşımı kapsamında AR-GE harcamaları ve patent sayılarının ekonomik büyüme üzerindeki etkileri 1996-2016 dönemi için karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Çalışmanın bulguları üç ülkede de patent, AR-GE ve büyüme arasında uzun dönemli ilişkiyi teyit ederken önemli farklılaşmaya dikkat çekmektedir. Güney Kore için patent ve AR-GE'nin uzun dönem esnekliği pozitif bulunurken, Japonya'da patentin uzun dönemli etkisi reddedilememekte ve AR-GE anlamsız bulunmaktadır. Türkiye için ise AR-GE'nin büyüme üzerindeki uzun dönemli etkisi pozitif bulunmakta ve patent uzun dönem esneklik katsayısı için istatistiksel olarak anlamsız bulunmaktadır. Çalışmanın bulguları, Türkiye'de AR-GE'ye yönelik politikaların mevcut pozitif etkilerinin arttırılmasına ve patentlere ilişkin politikaların geliştirilmesinin önemine dikkat çekmektedir.
Ticari açıklık, beşeri sermaye, yenilenebilir enerji ve GSYİH büyümesi arasındaki ilişkinin analizi
Sanayi devrimi sonrasında ulusların refah düzeyini sürekli artırmak için ekonomik büyümeyi artırmanın yolları aranmıştır. Üretim ve tüketim faaliyetini sürekli artırmak için en önemli girdi kaynağı olarak da doğal kaynaklar özellikle de fosil yakıt tüketimi dünya çapında katlanarak artmıştır. Bugün gelinen noktada çevresel sorunları engellemek için alternatif enerji kaynaklarına yönelimin etkisiyle yenilenebilir enerji üretimi ve kullanımının etkileri araştırılmaktadır. Bununla birlikte toplumların refah artışında beşeri sermayenin önemi gittikçe artmaktadır. Buradan hareketle bu çalışmada yenilenebilir enerji kullanımı, beşeri sermaye ve bunlara ek olarak ticari açıklık değişkenlerinin Türkiye ve Avrupa Birliği içerisinde Kişi Başına Düşen Hasılanın artışına olumlu veya olumsuz etkileri 1990-2019 dönemini kapsayan yıllık veri seti ARDL eş bütünleşme testi ve Toda-Yamamoto Nedensellik Testleri ile araştırılmaktadır. Test bulgularına göre kısa ve uzun dönemde yenilenebilir enerji kullanımı ekonomik büyüme üzerinde Avrupa Birliği için negatif etki yaratırken, Türkiye'de anlamlı etkilere sahip değildir. Beşeri sermaye değişkeni ise Avrupa Birliği ülkelerinde kısa ve uzun dönemde pozitif etkiye sahipken Türkiye'de sadece kısa dönemde pozitif etki yaratmaktadır. Dışa açıklık ise Avrupa Birliği'nde kısa dönemde etkileri farklılaşırken, Türkiye'de kısa dönemde pozitif etkilere sahiptir. Bunun yanı sıra Toda-Yamamoto nedensellik testlerinde de söz konusu değişkenlerin kişi başına düşen hasıla değişkenine anlamlı nedensel etkileri Avrupa Birliği içerisinde beşerî sermaye ve ticari açıklık için tespit edilirken, Türkiye için tespit edilememiştir.
Sürdürülebilir kalkınmada enerjinin rolü
Sürdürülebilir olan her şey mutlaka bir kaynağa dayanmak zorundadır ve bunun sağlanması için kaynağın da sürdürülebilir olması gerekmektedir. Bu durumda kalkınmanın sürdürülebilir olmasında kaynakların devamlılığı ve güvenliği önemlidir. Sürdürülebilir kalkınma açısından enerji, günümüzde ağırlıklı olarak kullanılan fosil yakıtlar yüzünden çetin bir ikilemin içindedir. Ekonomik olarak üretimde kaçınılmaz olan fosil yakıt kullanımı, diğer taraftan çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin ana nedenidir. Bu durum küresel toplumu sürdürülebilir kalkınmanın temel hedeflerine ulaşmak noktasında ciddi bir sıkıntıya sokmaktadır. Bu çalışma sürdürülebilir kalkınma ve enerji konusunu bütün yönleriyle ele almayı, enerjinin sürdürülebilir kalkınmada rolünü sorgulamayı amaç edinmektedir Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakarak bugünün insanına hizmet etmeyi amaç edinen sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı hedeflerine ulaşmak için enerji ile olan ikilemini aşmak zorundadır.
İktisatta Yeni Cambridge yaklaşımı çerçevesinde Piero Sraffa
Bu tez çalışmasında İtalyan iktisatçı Pierro Sraffa'nın hayatı, Alfred Marshall'a yönelik yaptığı eleştiriler, önemli yapıtlarından Malların Mallar Aracılığıyla Üretimi ve eski ile yeni Cambridge yaklaşmları incelenmiştir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Piero Sraffa'nın hayatına ve Alfred Marshall'a yönelik eleştirisine değinilmiştir. İkinci bölümde Piero Sraffa'nın en önemli eserlerinden biri olan Malların Mallar Aracılığıyla Üretimi incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise yeni Cambridge yaklaşımına değinilmiştir. İktisadi düşünceler tarihine damgasını vuran iktisatçılardan biri olan Piero Sraffa, yaptığı çalışmalar kadar yaşadıklarıyla da dikkat çekmiş bir iktisatçıdır. İtalya'da hızla yükselen faşist iktidar yüzünden İngiltere'ye zorunlu göçü, Cambridge'de eğitmenlik yapması, iktisat tarihinde iz bırakan arkadaşlıkları; özellikle faşist yönetim tarafından tutuklanan arkadaşı Antonio Gramsci ile yazışmaları ve tutuklu arkadaşının ihtiyaçlarını karşılaması ve özgürlüğüne kavuşması için verdiği mücadeleler bu çalışmada önemli yer bulacaktır.
Finansal kalkınma ve ekonomik özgürlük
Bu çalışma, yeni sanayileşmiş dokuz ülkede (Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika, Malezya, Filipinler, Güney Afrika, Tayland ve Türkiye) 2000-2021 dönemi için finansal kalkınma ile ekonomik özgürlük arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Finansal kalkınmanın ekonomik özgürlüğü üzerindeki etkilerinin tespiti amacıyla Sabit Etkiler (FE) ve Rassal Etkiler (RE) modelleri kullanılmıştır. Çalışmada kontrol değişkenleri olarak kamu harcamaları, enflasyon ve kişi baĢına GSYĠH kullanılmıştır. Elde edilen ampirik sonuçlar, kamu harcamalarının ve enflasyonun ekonomik özgürlük üzerinde negatif ve anlamlı bir etkisi olduğunu, finansal kalkınmanın ise pozitif bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Sonuçlar, aşırı devlet müdahalesi ve enflasyonun ekonomik özgürlüğü kısıtlayıcı etkilerini vurgularken, finansal kalkınmanın ve ekonomik büyümenin özgürlükleri artırdığına dair bulgular sunmaktadır. Örneklem ülkelerindeki hükümetlerin, özel sektörü destekleyen politikalar ile piyasa mekanizmalarını bozmadan kamu harcamalarını yönetmeleri gerektiği ifade edilebilir. Bu çalışma, özellikle yeni sanayileşen ülkeler için finansal kalkınma ve ekonomik özgürlük arasındaki ilişkiyi aydınlatmakta ve politika yapıcılar için önemli çıkarımlar sunmaktadır.
Yenilenebilir enerji ve dış ticaret ilişkisi üzerine iki deneme
Yenilenebilir enerji, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşma yolunda hem çevresel hem de ekonomik faydalarıyla kritik bir rol oynamaktadır. Özellikle, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde yenilenebilir enerji tüketimi, dış ticaret dengesi, ekonomik büyüme ve enerji güvenliği üzerindeki etkileriyle giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, yenilenebilir enerji ve ticaret arasındaki karmaşık ilişkilerin, sadece iki değişken arasındaki doğrudan etkileşimlerle sınırlı olmadığı, dolaylı ve çok yönlü bağlantıları da içerdiği anlaşılmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'nin yenilenebilir enerji ve ticaret dinamikleri iki farklı perspektiften ele alınmıştır. İlk olarak, ticaretin yenilenebilir enerji tüketimi üzerindeki simetrik ve asimetrik etkileri doğrusal ve doğrusal olmayan modeller kullanılarak analiz edilmiştir. Bu bağlamda, ticaretteki genişleme ve daralmaların yenilenebilir enerji tüketimi üzerindeki farklı etkileri ile kişi başına GSYİH, doğrudan yabancı yatırım, petrol fiyatları ve enflasyon gibi değişkenlerin rolleri değerlendirilmiştir. İkinci olarak, yenilenebilir enerji tüketiminin dış ticaret üzerindeki dolaylı etkileri incelenmiş ve yenilenebilir enerjinin kişi başına gelirleri artırarak ihracat ve ithalatı nasıl şekillendirdiği araştırılmıştır. Bulgular, yenilenebilir enerji projelerinin genellikle yerli ve devlet destekli olmasının, doğrudan yabancı yatırımlar üzerinde sınırlayıcı bir etkisi olduğunu, ancak yenilenebilir enerjinin ekonomik büyümeyi ve dış ticaret dengesini dolaylı yoldan desteklediğini göstermektedir. Her iki analiz de Türkiye'nin yenilenebilir enerji ve ticaret ilişkisini anlamak için önemli içgörüler sunmaktadır. Yenilenebilir enerjinin dış ticaret ve ekonomik büyüme üzerindeki dolaylı etkilerinin yanı sıra, ticaretin yenilenebilir enerji tüketimi üzerindeki asimetrik etkileri, enerji politikalarının ve ticaret stratejilerinin uyumlu hale getirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, yerel yenilenebilir enerji kapasitesini artırmaya yönelik yatırımların teşvik edilmesi, ithal teknolojilere bağımlılığın azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedefleriyle uyumlu politikaların geliştirilmesi önerilmektedir. Türkiye, bu stratejilerle enerji sürdürülebilirliğini sağlarken dış ticaret performansını ve ekonomik büyümesini de güçlendirebilir.
Ekonomik büyümenin gelir dağılımı ve işsizlik üzerine eşanlı etkisi: 1987-2016 yılları arasında Türkiye örneği
Ekonomik büyüme ülkelerin durumunu gösteren önemli gösterge olmasının yanında tek başına çok büyük bir anlam ifade etmemektedir. Nitekim beklenen ekonomik büyümenin, işsizliği azaltıcı ve gelir dağılımını düzeltici yönde etki etmesidir. Çalışmada ekonomik büyümenin gelir dağılımı ve işsizlik üzerindeki eşanlı etkisi Türkiye örneğinde 1987-2016 yılları için ARDL sınır testi ile araştırılmıştır. Araştırma bulgularına göre, Türkiye ekonomisindeki büyüme, gelir dağılımı üzerinde herhangi bir etki yaratmamaktadır. İlgili bulguya ulaşılmasının nedeni, veri setinin yetersizliği olabilir. Bunun yanında, ekonomik büyüme işsizlik üzerine kısa dönemde olumlu etki ederken, yani işsiz sayısını azaltıcı yönde etki ederken uzun dönemde bu etki tersine dönmekte ve Türkiye ekonomisindeki büyüme, işsizliği arttırıcı yönde etki etmektedir. Bunun nedeni ise gelişen teknoloji ile birlikte işverenlerin daha çok kalifiye eleman ihtiyacına karşın, piyasada yeteri kadar kalifiye eleman bulunamamasıdır.
Yeni-Ricardocu sermaye ve bölüşüm kuramının genel bir değerlendirmesi
İktisadi sorunların daha iyi anlaşılması ve daha etkili çözümlerin geliştirilebilmesi için iktisat tarihinin ve iktisadi düşüncenin geçirdiği dönüşümün doğru bir biçimde anlaşılması önemli bir ön koşuldur. Bu çalışmanın amacı, Neo-klasik sermaye ve bölüşüm teorisi ile Yeni-Ricardocuların bu teoriye yönelttikleri eleştirileri açıklamak; bu eleştirilerin geçerliliği, etkileri ve eleştirmenlerin Neo-klasik teoriye alternatif bir yöntem geliştirme noktasında ne kadar başarılı olduklarını saptamaktır. Bu bağlamda, Quesnay'in görüşlerinden başlayarak Smith, Malthus ve Say'in değer, sermaye, üretim ve bölüşüm konusundaki Klasik yaklaşımları ve 19. yüzyıl'ın hâkim görüşleri olan Ricardo ve Marx'ın öne sürdükleri tezler açıklanmıştır. Ayrıca Neo-klasik teorinin ortaya çıkışı, rasyonellik ve Marjinalizm kavramları ile bu kavramların iktisat teorisinde neden olduğu değişim açıklanmış; Piero Sraffa'nın, bu teoriye yönelik eleştirileri ile temelleri atılan Yeni-Ricardocu sermaye ve bölüşüm kuramı incelenmiş ve son olarak "Cambridge Sermaye Tartışmaları"na değinilmiştir. Gerek Sraffa'nın iktisat metodolojisinde Klasik yönteme geri dönüşü öneren eleştirileri, gerek Cambridge tartışmalarına katılan diğer eleştirel iktisatçıların katkıları, her ne kadar Neo-klasik teoriye alternatif olabilecek nitelikte kapsamlı bir iktisat teorisi oluşturulması için yeterli olamasa da; eski Klasik düşünürlere önyargıyla bakmayan, geniş kapsamlı bir literatür oluşmasını sağlamıştır. Ortaya çıkan yeni yaklaşımlar bir bütünün parçaları gibi günün birinde bir araya getirildiğinde; tıpkı Neo-klasik teorinin gelişim sürecinde yaşandığı gibi, bütüncül bir iktisat teorisi oluşturma şansına her zaman sahip olacaktır.
İktisatta insan faktörüne davranışsal iktisat açısından bakış
İnsanlar hayatlarının her evresinde karar alma durumları ile karşı karşıya kalabilirler. Karar alma sürecinde kimi zaman tam bilgiye sahip olamazken kimi durumlarda da bilgileri olsa dahi etkin karar alamayabilirler. İktisat biliminin temel varsayım taşı olan rasyonellik ve homo economicus varsayımı yapılan deney ve gözlemlerle günlük yaşantıda tam da geçerli olmadığı sonucunu vermektedir. İnsanın eşsiz bir varlık oluşu, sürekli değişen koşullar karşısında almak zorunda olduğu kararlarda önceden tahmin edilebilir sonuçların dışına çıkmaya neden olmuştur. Yapılan çalışmada Davranışsal İktisat Bilimi'nin rasyonellik ilkesinin ihlal edilerek bireylerin her zaman en doğru kararı değil; eksik bilgi, sınırlı zaman gibi koşullar altında en tatmin edici kararları alacağı görüşü üzerine durulmuştur.