
153
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Küreselleşmenin tiyatral anlatıdaki uzama etkileri
Uzam bir ilişkiler dizgesidir ve bu dizge içinde zaman-mekan, özne, eylem, uzamın vazgeçilmez dinamikleridir. Küreselleşmenin mekanı olan kent insan tarafından üretilen, iletişim aracılığıyla gelişen ve daima bir zaman-mekan yapısına koşullu olan ilişkiler bütünüdür. Dolayısıyla toplumsal ilişkileri yapılandıran kent, aynı zamanda bu ilişkiler tarafından yapılandırılan uzamsal bir organizmadır. Her kentli, odadan başlayarak eve, mahalleye, kente, bölgeye ve ülkeye doğru uzanan bir dizi iç içe geçmiş katmanlar halindeki yaşamsal mekanla çevrilidir. İnsan, bu mekanların izdüşümünden oluşur ve tiyatro mekanı, böylesi bir izdüşümle varolan karakterin ?öznenin- uzamsal eylemini estetize ederek anlatır. Kentin küreselleşmeyle birlikte dönüşen yapısında insanın zaman-mekan algısı değişikliğe uğrar ve uzamsal dinamiklerden biri değiştiğinde diğerleri de değişir. Küresel kültürün etkisiyle varolan kent uzamı, tiyatral anlatıdaki uzamın referans noktası oluşuyla yeni bir anlama bürünür.Küreselleşmenin tiyatral anlatıdaki uzama etkilerinin incelenmesini amaçlayan bu çalışmanın girişinde, uzam ile mekanın iki farklı kavram olduğu üzerinde durulmuş ve küreselleşmenin tarihsel gelişimi anlatılmıştır. Birinci bölümde, küreselleşmenin kentsel uzamdaki görünümleri ve kent yaşamında yol açtığı değişimler irdelenmektedir. İkinci bölümde, tiyatral anlatıda dil ve anlam ilişkisiyle varlık bulan uzamın yapısı, türleri ve uzamsal dinamiklerin işlevine yer verilmiş, küresel kent uzamının tiyatral anlatıdaki uzama etkileri tarihsel olarak ele alınmıştır. Üçüncü bölüm, küreselleşmenin 1990 sonrasından bugüne değin, Türk Oyun Yazarlığı'nda anlatısal uzama yansımalarının değerlendirilmesini içermektedir. Sonuçta, kentsel uzamda görülen değişimin tiyatral anlatıdaki uzamı dönüştürdüğü; küresel iletişimin mekanların iç içe geçtiği bir estetik anlayışa yol açtığı; küçülen, aynılaşan küresel dünyada insanı diğerlerinden ayıran farkların hızla yok olmasının anlatıdaki karakteri de eylemsizleştirdiği saptanmıştır.Türkçe Anahtar Kelimeler: 1- Küreselle?me 2- Kent 3- Anlatı 4- Uzam 5- Zaman
Beden dili ve dans eğitiminin oyunculuk sanatındaki yeri üzerine bir yöntem önerisi
Yüzyıllardır kendini değişik biçimlerde ifade eden sahne sanatları; insanın doğadan, toplumdan ve içinde yaşadığı kültürden aldığı değerlerin bilinçli bir şekilde estetik değerlerle buluşmasına imkan tanıyan, planlı bir iletişim şeklidir. Sahne sanatlarında asıl amaç, öncelikle sanatçı-seyirci arasında kurulan iletişim sayesinde sanatçının mesajını seyirciye aktarabilmesi ve onu etkileyebilmesidir. Toplumsallaşmanın vazgeçilmez bir öğesi olan iletişim ile sahne sanatlarının amacı birleştiğinde, temel iletişim dizgesindeki anlam sanatsal bir boyut kazanmaktadır. İletişimin birçok biçimini kullanarak, iletişimi sanatsal boyutta gerçekleştiren Tiyatro ve Dans, her dönemde seyircinin görme işitme ve hissetme duyularında estetik izlenimler bırakan sanatsal yapıtlarla, seyircinin yaşamı anlamasına ve yorumlamasına yardımcı olmuşlardır. Bunu gerçekleştirirken her iki sanat dalının da en önemli anlatım aracı sanatçının bedeni olmuştur.Beden aracılığıyla oyuncu-seyirci arasında kurulan iletişim sözsüz iletişimin büyük bir bölümünü oluşturmakta ve beden dili iletişimi olarak adlandırılmaktadır. Beden dili iletişimi üzerine yapılan çalışmalar, beden dilini daha iyi kullanabilmek için eğitimin gerekli olduğu sonucunu doğurmuş ve beden dili eğitimi bir çalışma alanı haline gelmiştir. Sözden daha etkili bir iletişim biçimi olan beden dili iletişimini sahne üzerinde seyirciyle kuran oyuncular için de beden dili eğitimi zorunlu bir çalışma alanıdır. Tiyatro ve Dans'ta tarihsel süreçte bedenin değişik biçim ve özelliklerle anlatım aracı olarak kullanılması ve bedeni eğitmek için harekete ve dansa dayalı tekniklerin denenmesi de bunun bir göstergesidir.Oyuncunun sahne üzerinde kurduğu beden dili iletişimi, günlük yaşamdaki beden dili iletişiminden bazı noktalarda farklı özellikler göstererek varlığını sürdürmektedir. Bu durum, oyuncunun bedenini bilinçli bir şekilde kullanması için tiyatro ve dans sanatının sahne dışında eğitim sürecinde de birlikteliğini şart kılmaktadır. Bedenini birincil anlatım aracı olarak dansçının eğitiminde kullanılan hareket ve dans tekniklerinin oyunculuk eğitiminde de kullanılması oyuncunun bedenini tanımasını ve daha iyi kullanmasını sağlayacaktır. Beden farkındalığı kazanan, sesinin yanı sıra bedensel olanaklarını da geliştiren oyuncu günümüz tiyatrosunda ayrıcalıklı bir yere sahip olacaktır.Bu çalışmada, oyuncularda olması gerektiği düşünülen beden bilincini edindirebilmek için beden dili eğitimi ve dans eğitiminin temel ilkeleri incelenerek, oyunculuk sanatı açısından önemi açıklanmaktadır. Oyunculuk eğitiminde beden dili ve dans tekniklerinin kullanılması gerektiği ve sahne sanatlarının disiplinler arası çalışmaya ihtiyacı olduğu düşüncesi ile oyunculara beden farkındalığı kazandırmak adına kullanılacak bir yöntem önerisi sunulmaktadır.Türkçe Anahtar Kelimeler:1- Beden dili 2- Dans 3- Tiyatro Oyunculuğu 4- Halk Dansları
Türkiye'de klasik bale dansçısının aktif dans yaşamı sonrasındaki sorunları ve çözüm önerileri
Bu çalışmada, Türkiye'deki klasik bale dansçılarının aktif dans hayatı sonrasında ortaya çıkan sorunların kaynağı tespit edilerek bazı çözüm önerileri üretmeyi amaçlanmaktadır. Dolayısıyla bu çalışmaya ait araştırmalar sorunların tabanını oluşturan bale sanatının eğitim biçimini, mesleki uygulama sürecini ve bağlı olduğu mekanizmayı da kapsayan genişliklere uzanmak durumunda kalmıştır. Türkiye'de müzik ve sahne sanatları kurumları devlet desteğiyle yönetilmektedir. Türkiye'de bu işlevi Kültür Bakanlığı üstlenmiştir. Opera-bale kuruluşlarımız, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'ne bağlıdır. Dolayısıyla bu mekanizma; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve kanunlarıyla çerçevelenen yasal boyutları da içermek durumundadır.Klasik bale, vücut yoluyla sergilenen artistik bir anlatımdır ve bir takım fiziksel uygunluk gereksinimlerine sahip olunması gereken bir sanat dalıdır. Bale dansçılarının aktif dans hayatını sona erdirme nedenlerinin başında biyolojik bir faktör olan ?yaş? unsuru gelmektedir. Ekonomik, bürokratik ve psikolojik faktörler, sakatlanmalar, eğitim ve kültürel eksikliklere bağlı sorunlar da aktif dans yaşamını sonlandırma nedenleri olabilmektedir. Bale sanatçılarının söz konusu gereksinimlerinin yerine getirilmesi, kariyerlerinin gelişimi ya da ilerlemesi ?sürekli eğitim? araçlarına başvurularak sağlanabilir.Türkiye'de bale sanatının kurumsallaştığı dönemde idealize edilen sanat politikası; ?Türk koreografların yetişmesi, Türk balesinin ulusal kimliğinin oluşturulması? sağlanamamıştır. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi mevzuatında bale sanatçılarının aktif dans yaşamı sonrası için yapılmış özel bir düzenleme yer almamaktadır. Bale sanatçıları, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü 1309 sayılı kuruluşu hakkındaki kanunun 16/a maddesi gereğince görgü ve bilgi ihtisasını artırmak amacıyla yurtdışına gidebilmektedirler. Ancak başvurular için 50 yaş sınırlaması ve istenilen yabancı dil belgesi engeller arasında yer aldığından çözüm önerisi niteliğini taşımamaktadır.Bu çalışma için yapılan tüm araştırmalar sonucunda, tespit edilen sorunlara yönelik üretilen çözümler için ?kurum içi eğitim? modeli sunulmuştur. Bu çözüm modeline göre, aktif dans yaşamı sona eren bale sanatçısı kurum içinde kültürel, psikolojik, sanatsal eğitimlerin ardından kurumsal ve toplumsal görevlerde bulunarak emeklilik sürecine kadar çalışma hayatını sürdürebilecektir.Türkçe Anahtar Kelimeler: 1-Aktif Dans Yaşamı 2-Sakatlanmalar 3-Bale Eğitimi 4-Devlet Opera ve Balesi 5-Türk Balesi
Tarihsel gelişim süreci içinde Ballets Russes'in sahne tasarımına yansıması
1898?1906 yıllarında Rus sanatçılar St. Petersburg?da (Mir Iskusstva) grubunu kurarak Rus sanatı üzerine çalışmalar yapmıştır. Buna bağlı olarak Diaghilev (1909?1929) aynı eksende, aynı sanatçılarla Ballets Russes topluluğunu kurmuştur. Diaghilev XX. yüzyılın yaşamını, sanatsal bakışını sahne üzerinde birleştirerek, baleyi tiyatral gösteri formunda sunmuştur. Ballets Russes Diaghilev?in 1929 yılında ölümüyle, en önemli sayılan evreyi tamamlamıştır. Toplu sanat yapıtı özelliğini taşıyan bu birliktelik, eklektik özellik kazanarak günümüze kadar gelmiştir. Tur topluluğu olarak Avrupa ve Amerika?da gösterilerini sunan Ballets Russes; estetik yaşamı yanında sosyal yaşamıyla da dünyayı etkisi altına almıştır. Halk yaşamı ya da masallarını da konu alabilen bu baleler, özellikle de sahne tasarımı ve moda üzerine kalıcı etki yaratmıştır. Her gösterisi, sahne tasarımı için bir dönüm noktası kabul edilmiş, plastik ve teknik yeniliklerin ilk denemeleri bu topluluğun gösterilerinde olmuştur. Diaghilev ilk dönem Rusya?nın etnik öğelerini vurguladığı sahne tasarımında, Rus ressamlar Bakst, Benois, Gonçharova ve Larionov ile çalışmıştır. Parade balesinde Picasso ile çalışması modern sanatın başlangıcı kabul edilmiş, sonrasında ise günümüz sanatına tasarımlarıyla katkıda bulunan diğer önemli sanatçılar; Delaunay, Derain, Matisse, Braque, Miro, Chirico, Gabo, Pevsner ve Dali gibi dünyaca ünlü birçok sanatçı, Ballets Russes için sahne tasarımları yapmıştır. Dekor ve kostümdeki bu yenilikler koreografi için yeni kapılar açmış günümüzde bale sanatı yanında modern dansın da gelişmesinde etkili olmuştur. Müziğe klasik bale müziğinden ziyade, günlük yaşamı anımsatacak efektler yerleştirilmiştir. Türkçe Anahtar Kelimeler: 1. Tiyatro 2. Sahne 3. Modern 4. Tasarım
Ludwıg Van Beethoven'ın Fıdelıo operasının ideolojik içeriğinin incelenmesi
Tüm dünyada meydana gelen ideolojik değişim ve gelişmeler her dal için ayrı şekilde etkileşim göstermiştir. Sanat da diğer dallar gibi bu değişime tepki göstererek yenilenme ve değişme yoluna girmiştir. Bir takım siyasi olayların sonucundaki etkiler yüzyıllar boyunca sürmüş ve yenilenme yoluna girerken her alana dokunmuştur. Opera sanatı da farklı ideolojik nedenlerden etkilenerek sanatta kendini ortaya koymuştur. Bu çalışma da ideolojik açıdan, 18. yüzyıl Aydınlanma Çağıyla birlikte sonrasında gelişen Fransız devrimi siyasi olaylarının ve hümanizmin Beethoven'ın ilk ve tek operası olan Fidelio operasındaki yeri incelenerek analizi yapılmıştır. Araştırmada ilk olarak 18. yüzyıl aydınlanması ve öncesindeki ideolojik unsurlar belirlenmiş olup, toplum ve sanat için ne derece de etkisi olduğu ele alınmıştır. Bu etkinin ilk olarak Beethoven üzerindeki önemi araştırılmış daha sonra Beethoven'ın dönemindeki ideolojik unsurlar araştırılmıştır. Bu ideolojik unsurlarla birlikte müzikteki değişim ve gelişimler incelenerek Beethoven açısından önemi ele alınmıştır. Fidelio operası bu ideolojik unsurlarla birlikte detaylı bir şekilde incelenerek analizi yapılmıştır. Araştırma sonucunda tarihteki çoğu ideolojilerin toplumu ve sanatçıları etkileyerek bir farkındalık oluşturduğu ve bu farkındalık sonucunda tarihsel süreçte sanatçıların, eserlerinde yaşanmış olan siyasi olayları yansıtarak toplum üzerindeki farkındalığı arttırmak amacıyla yapılmış olan eserlerden günümüzde hala büyük bir ilgiyle izlenen Fidelio, Mozart'ın operaları gibi birçok operalarla birlikte bu varsayımı kanıtlamış olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Makyajın sahne estetiğindeki yeri
Makyaj uygulaması insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan varlığını sürdürme amacını taşıdığından beri doğaya müdahale etmiş, doğanın bir parçası olan öz benini güçlendirmek istemiştir. Tabiatta kendisinden daha güçlü varlıkları bedenine taşımak ya da onları alt etmek amacıyla makyaj uygulaması yapmıştır. Süregelen zaman içinde gerek ilkel insan, gerekse modern insan toplumsal statüsü için giyinmek gibi makyaja da ihtiyaç duymuştur. Görgü ve beğenisi doğrultusunda günlük yapılan makyaj sanatsal olana dönüşmüştür. Bilimsel ve sanatsal gelişmeler doğrultusunda günümüze çeşitlenerek taşınmıştır. Gelişen ve değişen insanın yaşam temposuna bağlı; her çağda makyaj uygulamaları ve teknikleri farklılıklaşmış, günümüzde de sanatsal bir kavrama dönüşmüştür. Sanatsal olan makyaj tasarımı malzeme ve uygulama çeşitliliği kazanmış, önemli bir sektör haline dönüşmüştür. Makyaj hem simgedir hem de belirttiği şeyi doğrudan canlandırdığı için önemli bir göstergedir. Ayrıca gösteri sanatları içinde önemli bir yere sahiptir. Sahne üzerindeki oyuncu, büründüğü role seyircisini makyajla ikna eder, yönlendirir ve bir bakıma kandırır. Makyajın sahne estetiğindeki önemi ise, görsel bir dil oluşturmada, metinle uyumlu birleşiminde görülmektedir. Günümüzde çirkinin de, biçimsizin de değeri vardır ancak bunlar, bütünün içinde daha fazla estetik değere sahip olur. Bunun için de sahne sanatının bileşenleri olan dekor, kostüm, makyaj, ışık tasarımının birbirleriyle birlikteliği çok önemlidir. Dolayısıyla tiyatral olan için de, makyaj zorunluluktur.
J. W. v. Goethe'nin Faust eserinde geçen 'Flohlied' ve 'Der König in Thule' baladlarından bestelenmiş liedlerin şiir müzik ilişkisi açısından incelenmesi
Sözlü bir eserin müzikle zenginleştirildiği şarkı geleneği, kökü antik dönemlere uzansa da: 'Romantik lied' ile birlikte en verimli dönemini yaşamıştır. Bu çalışma, Goethe'nin Faust eserinde geçen iki edebi balad üzerine bestelenmiş liedlerin, lied formları bağlamında karşılaştırmalı incelemesini içermektedir. Bu bağlamda Faust eserinde geçen iki baladın 'strofik', 'ikili – üçlü şarkı formu' ve 'through composed' lied formları yapısında olan beste örnekleri, şiir - müzik ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Araştırmaya öncelikle Goethe'nin hayatı ve Faust eserinin anlatılmasıyla başlanmıştır. Sonrasında Romantik dönemde şiir ve müzik ilişkisi 'Romantiklerin Çatışması' ekseninde incelenmiş; akabinde edebi baladın bu dönemdeki gelişimi ele alınmıştır. Daha sonra lied sanatının Romantik dönemdeki gelişimi incelenmiş; strofik ve through composed formları anlatılmıştır. Edebiyat ve müzik arasındaki bu biçimsel ve dramatik ayrımların yapılmasının lied yorumcularının performanslarına katkısı araştırılmıştır.
Günümüz seyircisini etkilemede, tiyatral anlatım ve sinematografik anlatım olanaklarının farklı boyutları üzerine bir model önerisi
Her sanat yapıtının, izleyicileri tarafından değerlendirilme aşamasında; içerisinde bulunduğu toplumun yaşam ve iletişim koşulları, eserin üretim biçimlerini belirleyen teknikler ve teknolojiler, karşımıza en önemli belirleyenler olarak çıkmaktadırlar. Çağdaş gösteri ekipmanları; fiber optik teknolojisi, lazer teknolojisi, projeksiyon teknolojileri ve buna bağlı olarak geliştirilen ?3D Mapping Projection? ve holografik görüntü teknolojileri üzerine yapılan çalışmalarla, çağdaş seyircinin görsel estetik algısını karşılamaya yönelik bir yapıya bürünmektedir.Sinematografik dilin anlatım olanakları da çağdaş teknolojinin görsel anlatım sınırlarını zorlayan bir ilerleme halindedir. 20. Y.Y.başlarında,sinema görüntüsü kitlelere ulaşmaya başladığında kullanılan animasyon kuklaları, ?Stop Motion? animasyon ve görüntü bindirme teknikleri ile yaratılan özel efektler, günümüz dijital görüntüleme ve tasarım teknolojileri aracılığıyla son derece gerçekçi ve inandırıcı bir görsel estetik seviyesine ulaşmıştır. Yeni geliştirilen üç boyutlu görüntüleme teknikleri ve iki boyutlu düzlemdeki sinematografik görüntüyü üç boyutlu bir algı boyutuna taşıyan 3D izleme teknolojileri de bu inandırıcılık ve etkileme gücünü katlayarak artırmıştır. Bu bağlamda, 19. Y.Y. dan bu yana geliştirilen gösteri teknikleri ve teknolojilerinin, çağdaş tiyatral anlatım olanakları olarak kabul edilip kullanılması ve de sinematografik dilin görsel teknoloji sistemlerinin de bu yapı içerisinde değerlendirilme gerekliliği, seyirci sayısında ciddi azalmaların yaşandığı günümüz tiyatro sanatı ortamı için son derece büyük bir önem taşımaktadır. Bu anlamda, atılacak olan cesur, yenilikçi adımlar, gösteri disiplinleri arasındaki etkileşimin teknik çözümlemeleri üzerine yapılacak deneysel çalışmalar, bu çerçeveden bakılarak yeniden düzenlenecek bir eğitim sistemi, günümüz seyircisini etkileme ve yakalama bağlamında önemli gereklilikler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye'de protest müziğin 68 kuşağı gençlik hareketleri sürecinde incelenmesi
Tüm dünyayı kasıp kavuran, 1960lı yılların başlarında başlayıp 1970li yılların ortalarına kadar devam eden gençlik hareketleri en yoğun dönemini 1968 yılında yaşamıştır. İşçilerin ve öğrencilerin başlattığı bu hareketler dünyada ciddi bir siyasi ve toplumsal gerginlik başlatmış ve adeta bir dalga gibi neredeyse tüm dünya ülkelerine yayılmıştır. Amerika'dan İngiltere'ye, Çin'den Senegal'e, İsrail'den Çekoslovakya'ya kadar birçok ülkeyi etkisi altına alan bu durum ülkemizde de büyük ayaklanmalara neden olmuştur. Başlarda öğrenci haklarını savunan; daha kaliteli ve eşit bir eğitim hakkı isteyen, ülkenin dört bir yanında eşit yaşam koşulları talebi için alevlenen bu hareketler daha sonra kitleleri de peşine ekleyip siyasi ve toplumsal hareketlere dönüşerek ülkemizde ciddi olayların yaşanmasına neden olmuştur. Devrimci yapısıyla tüm dünya gençliğini etkisi altına alan bu olaylar süreci, özellikle de 1968 yılı, dünyayı sarsan yıl olarak kayıtlarda yerini almıştır. Değişen dünyada kendi hak ve özgürlüklerini savunmak için, daha adaletli ve eşit bir yaşam arzusuyla çıkılan bu yol daha sonra sağ-sol, güçlü-güçsüz, eğitimli-cahil, zengin-fakir zıtlıklarından da payını almıştır. Ülkemizde emperyalist karşıtı gençlerin başlattığı bu haklı direniş her ne kadar istenilen sonuca varılamasa da, günümüze kadar gelen izler ve yaralar bırakmıştır. Bu süreçte hem dünyada hem Türkiye'de seslerini duyurmak isteyen gençler farklı müzik türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Yaşanan olaylar sonrası müziğe yeni bir yön verilmiştir. Ülkemizde bu tür, geleneksel halk ezgilerimiz ve batı müziği ezgileri harmanlanarak ortaya çıkmıştır. Bu müzik türünde isyan, başkaldırı, emek, hak ve özgürlük temaları yoğun bir biçimde işlenmiştir. Antiemperyalist ve daha çok sol ideolojisine sahip kimseler, dile getirmek istedikleri her türlü konuyu bu müzikle kitlelere aktarmıştır. Geleneksel müziğimize sadık kalarak yaratılan bu müzik türüne Protest/Muhalif/Özgün müzik adı verilmiştir.
Opera sanatında zwischenfach ses türünün fach sistemi içerisindeki yerinin,kariyer gelişimi bakımından incelenmesi ve repertuvarının netleştirilmesinin önemi
Opera sanatçıları, kariyer gelişimleri boyunca sürekli olarak opera seçmelerine girmek ve bu seçmelerde kendilerini önceden belirli repertuvarları olan ses türleriyle temsil etmek zorundadırlar. Bu ses türlerini ve repertuvarlarını kategorize ederek düzenleyen Fach Sistemi, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı biçimde irdelenecektir. Zorlu ve yoğun çalışma koşullarında kolay uygulanabilir bir çözüm sunan bu sistem, zwischenfach sesler gibi belirlenen repertuvar çerçevelerinin dışında kalan sesler için zorluklar ortaya çıkarmaktadır. İnsan sesi, aynı ses türündeki şarkıcıların dahi birbiriyle önemli farklılıklarının olduğu kişiye özgü bir enstrümandır. Bu nedenle, Fach Sistemi'ne göre aynı kategoriye giren şarkıcıların, sınıflandırma ile belirlenen özellikleri tümüyle taşımalarını beklemek mümkün değildir. Buna karşın, bu gerekliliklerin yerine getirilmeye çalışılmasının sonucu olarak, kabul gören ve başarılı kabul edilen fakat seyircide eskisi kadar heyecan uyandırmayan performanslar hızla çoğalmıştır. Günümüz opera dünyasının tam da bu noktada olduğu düşünülmekte ve gündemini özgünlüğün neden kaybolduğu sorunu oluşturmaktadır. Arasesler, Genç Dramatik Soprano, Yüksek Dramatik Soprano, Dramatik Mezzosoprano ve Lirik Mezzosoprano repertuvarlarının içerisine dahil olan bazı rolleri bir arada söyleyebilecek ses alanına, rengine ve niteliğine sahip olan fakat kariyerlerinin farklı dönemlerinde bunlardan bir tanesini seçmeye zorlanan seslerdir. Bu nedenle de hem teknik gelişimleri, hem de kabul edilebilir repertuvarı oluşturabilmeleri bakımından sıkıntılar yaşamaktadırlar. Seçmelerde jüriler arasında tartışmalara neden olmadan başarılı olup opera dünyasındaki yerlerini bulabilmeleri yolunda önemli zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Bu seslerin, diğer repertuvarlara göre tessitura bakımından farklılıklar içerecek şekilde bestelenmiş olan Alman Repertuvarı eserlerinde rahat etmiş oldukları gözlemlenmiş olup, bu repertuvara yatkınlıkları araştırılmaktadır. Konu, son yıllarda giderek daha çok dikkat çekmeye başlamış olup, yurtdışındaki tezlerin araştırma alanlarına da bu kapsamda girmiştir. Ülkemizde konuyla ilgili rehberlik sunabilecek yeterli kaynağa rastlanamaması, çalışmanın gerekliliğini bir kere daha ortaya koymaktadır. Bu çalışmayla, bu ses türündeki sanatçıların ses gelişimleri ve repertuvar oluşturma, kariyer planlaması gibi konularda soru işaretlerine cevap bulabilecekleri bir kaynağa ulaşabilmeleri hedeflenmiştir.
Ege Bölgesinde icra edilen Türk Yunan ortak ezgileri üzerine bir inceleme
Farklı kıtalarda, toplumlarda yaşayan birçok insan müziğin gücü sayesinde iletişim kurabilmiştir. Bu melodik birleşme, uluslararası ilişkiler açısından ülkelerin birbirleriyle kültürel anlamda ortak bir bağ kurmasına olanak sağlamıştır. Türkiye ve Yunanistan'ın Ege Bölgesi sınırları içerisinde melodik anlamda birbirlerinden hangi boyutlarda etkilendikleri değerlendirilmiştir. Kültürel bağı kuvvetlendiren ortak ezgilerin neler olduğu ve iki ülkenin beraberliğine ne gibi yansımaları olduğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada ilk olarak kültür ve müzik ilişkisi incelenmiştir. Daha sonra kültür ve müzik etkileşiminin, kimlik yaratımının önemi ele alınmıştır. Ege Bölgesi ve Yunanistan hakkında bilgiler verilmiştir. Türkiye ve Yunanistan açısından sosyokültürel taşınmaya önemli bir biçimde etki eden mübadele süreci, Lozan Barış Antlaşması ve sonrasında yaşanan süreçler araştırılmıştır. Her iki yakada kıyıya vurmuş olan rebetiko, zeybek gibi müzik türleri incelenmiştir. Anadolu'dan Yunanistan'a taşınmış Ege Bölgesi'ne ait olan ortak ezgiler ve o bölgeye ait olmasa da popüler hâle gelmiş olan ortak türküler, şarkılar toplumların birbirleriyle kültürel uzlaşma sağlamaları açısından, dostluk ve barış adına yapılan farkındalığa dikkat çekmek amacıyla araştırılmıştır. Araştırma sonucunda Türk-Yunan ortak ezgilerinin her iki ülkede de bir paylaşım alanı oluşturduğu, şarkıların sınırlarını aşarak iki ülke adına kültürel bir anlayışa, kaynaşmaya olanak sağladığı, ortak bir dil yarattığı sonucuna ulaşılmıştır.
Opera sanatında doğru nefes kullanımı
Bu çalışmada, opera sanatında nefes mekanizması ve bu mekanizmanın doğru kullanımı araştırılmakla beraber, kuramsal çerçeve bağlamında operanın tarihsel gelişimi de özet olarak anlatılmıştır. Bu bağlamda, nefes kullanım mekanizması, anatomisi ve nefesin opera sanatındaki önemi incelenmiştir. Aynı zamanda nefes kullanma teknikleri, nefes kullanımındaki hataların düzeltmeleri ve bazı nefes egzersizlerine de çalışma içerisinde ek olarak yer verilerek farklı nefes egzersizleri ve uygulamaları da gösterilmiştir. Nefes aşamaları, nefesi kullanma teknikleri ve şarkı söylerken nefesin kontrol edilmesinin önemi de anlatılmıştır. Bu tezde anlatılan önemli konulardan bir tanesi de rezonans ve rezonans boşluklarının önemidir. Rezonans boşlukları, şarkı söylerken hava akışı ile beraber kullanılır. Bu kullanımla birlikte aynı zamanda diğer önemli bir unsur olan postür'ü unutmamak gerekir. Şarkı söyleme esnasında çok büyük öneme sahip olan postür aynı zamanda da duruş olarak tanımlanabilir. Yanlış postür, doğru pozisyon ve nefes desteğini olumsuz etkileyebileceği gibi yanlış nefes kullanımına da yol açabilir. Örneğin yanlış duruş göğüs nefesine neden olabilir ki bu göğüs nefesi şan tekniğinde tamamen yanlıştır. Bu nefes tekniklerinin hepsi Bel Canto sisteminde gelişmiş olup bu sistem birçok nefes egzersizlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bel Canto tekniği dışında, bazı fiziksel ve psikolojik olarak geliştiren nefes çalışmaları da anlatılmıştır. Bunlardan bir tanesi Holandalı Wim Hof çalışmasıdır. Bütün bu çalışmalar, eski Bel Canto tekniğinden geliştirilerek oluşturulmuş farklı nefes uygulamalarıdır. Her opera sanatçısı farklı nefes teknikleri ve çalışmalarını deneyerek kendine en uygun nefes çalışmasını bulabilir. Doğru nefes kullanımı, özellikle opera şarkıcılarının akciğer kapasitesini arttırarak ve gereksiz hava kullanımını azaltarak kontrollü bir şekilde arttırabilir. Bu tezde, şarkı söylerken kullanılan nefes tekniğinin anatomisi ve ses oluşması da ayrıntılı olarak daha anlaşılır olması için, resimler ile birlikte anlatılmıştır. Doğru nefes kullanımı, bir opera sanatçısının sesini ve performans kalitesini arttıran en önemli etkenlerdendir. Bu bağlamda doğru nefes kullanımı ve farklı nefes tekniklerinin yanı sıra yanlış nefes kullanımları ve onları düzeltme yöntemleri de anlatılmıştır.
Gençlik korolarının eğitim sürecinde kullanılan metot ve tekniklerin uzmanlar tarafından değerlendirilmesi
Koro müziği, insan sesinin çok sesli ve toplu bir biçimde kullanıldığı bir tür olarak enstrümantal müziğin karşılaştırmalı tanımından daha geniş bir alanı kapsar. Örneğin, bir orkestrada bir yaylı çalgılar dörtlüsü toplu yaylılar bölümünden ayrılarak icra edilebildiği hâlde, bir senfoni eserini yalnızca tek bir enstrümanla sunmak alışılmadık bir durumdur. Buna karşılık, günümüzde vokal topluluklar tarafından icra edilen müziğin çoğu başlangıçta solistlere yönelik bestelenmiş olup toplu yorumlar, tarihsel özgünlükten sapma riski taşısa da amatör müzisyenlerin bir arada müzik yapmasına imkân tanır. İnsan sesi, en etkileyici enstrümanlardan biri olarak birden çok sesin bir araya gelişiyle güçlü toplumsal mesajlar iletme kapasitesine sahiptir. Koro müziğinin kökenleri çok eskilere, özellikle 6. yüzyıldaki Gregoryen reformlarına kadar izlenebilir; Batı medeniyeti ve Hıristiyanlık, bu repertuarın en verimli gelişim ortamını sağlamıştır. Avrupa'da olgunlaşan bu gelenek, Kuzey Amerika'da da giderek yaygınlaşmış; 20. yüzyıldan itibaren kültürlerarası etkileşimle dünyanın hemen her bölgesinde yerel özellikler taşıyan vokal topluluklar türemiştir. Günümüzde kanonik formlar ve mevcut stil kalıpları hem daha çeşitli dillerde hem de zamansız, sözcüksüz ezgilerle sunulmakta; koro müziği, her zamankinden daha geniş kitlelere hitap edecek biçimde yeniden hayal edilmektedir. Bu çalışma, gençlik vokal topluluklarında başarıya ulaşmak için başvurulan eğitim metot ve tekniklerini incelemektedir. Müzik sanatının koro repertuvarı ve koro gelişimine etkileri; koro ile şef arasındaki bağ, performans etkileşimleri ve bunların koristler ile topluma yansımaları ayrıca kullanılan materyaller, sanatsal ölçütler ve temel eğitim ögelerinin koroyu güçlendirmeye yönelik rollerine ilişkin bulgular sunulacaktır. Araştırmada, alan yazı taraması ve uygulamalı gözlemlerin yanı sıra vokal topluluk yöneticileri, koro şefleri ile görüşmeler yapılmış röportajlar yoluyla nitel veri toplanmış; elde edilen veriler ışığında öneriler geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Koro, korolarda ses eğitiminin önemi, koro yönetimi, gençlik koroları, röportaj
Zihinsel imgeleme yöntemlerinin bel canto vokal eğitimindeki uygulamaları
Pırıl Uçar, Zihinsel İmgeleme Yöntemlerinin Bel Canto Vokal Eğitimindeki Uygulamaları, Başkent Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sahne Sanatları Anasanat Dalı, Performans Tezli Yüksek Lisans Programı, 2025. Bu çalışma, zihinsel imgelemenin Bel Canto vokal tekniği üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlayan özgün bir literatür araştırmasıdır. Zihinsel imgeleme, bireylerin zihinsel olarak bir durumu, hareketi ya da performansı canlandırarak, fiziksel becerilerini ve genel performanslarını iyileştirme amacını taşıyan bir tekniktir. Bel Canto ise opera sanatında teknik mükemmeliyet ve estetik ses kullanımı için geliştirilmiş, vokalistlerin ses kontrolünü en üst düzeye çıkarmalarını sağlayan bir söyleme stilidir. Bu tez, zihinsel imgelemenin Bel Canto stili ve uygulamalarındaki rolünü anlamayı ve bu alandaki öğrenme ve uygulama zorluklarını gidermeyi amaçlamaktadır. Literatür taraması yoluyla, zihinsel imgeleme tekniklerinin vokalistlerin ses tekniklerini geliştirme, vokal kullanım zorluklarını aşma ve performanslarını güçlendirme üzerine olan etkileri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca, bu çalışmada zihinsel imgelemenin, Bel Canto sanatçılarına yeni bir eğitim aracı olarak nasıl entegre edilebileceği araştırılmıştır. Araştırma, teorik bir yaklaşımla, zihinsel imgeleme ve Bel Canto stilinin tekniklerinin birleştirilerek sanatçılara ve eğitmenlere olası faydalarını sunmaktadır. Bu çalışma, akademik literatürde bu iki alandaki bilgi boşluğunu doldurmayı ve ses sanatçılarının eğitim süreçlerine katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Benjamın Brıtten'ın Peter Grımes operasının karakter analizi ve dönemin sosyopolitik koşullarında müzikal kimlik açısından değerlendirilmesi
Aleyna Bozoğlu, Benjamin Britten'ın Peter Grimes Operasının Karakter Analizi ve Dönemin Sosyopolitik Koşullarında Müzikal Kimlik Açısından Değerlendirilmesi, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Performans Tezli Yüksek Lisans Programı, 2025. Benjamin Britten 20. yüzyıl opera dünyasının en önemli bestecilerinden biri olarak, operalarında bireysel ve toplumsal çatışmaları derin bir müzikal ve dramatik perspektifle ele almıştır. Bu çalışma, Benjamin Britten'ın Peter Grimes operasının karakter analizi ve dönemin sosyopolitik koşullarında müzikal kimlik açısından değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Britten, sanatçı kimliği ve müziğiyle çağının sanatına yön verecek kadar başarılı bir bestecidir. Onun bazı operaları, özellikle Peter Grimes, modern sanat ve müzik dünyasına yön veren en önemli eserlerindendir. Operaları, hem müzikal özellikleri hem de öne çıkardığı temalar açısından, kendi döneminde olduğu kadar günümüz sanat dünyasında da Britten'e özel bir yer kazandırmıştır. Benjamin Britten savaş karşıtı, bireysel özgürlüğe önem veren, otoriter sistemlere karşı olan bir bestecidir. Pasifist tavrıyla dikkati çeken Britten, operalarında II. Dünya savaşı sırasında, savaş karşıtı düşüncelerini ve savaşı gerekli gören politikacılara karşı eleştirilerini keskin ifadelerle yansıtmıştır. Bununla beraber, yaşadığı dönemde toplumun kabulleri ve ahlaki kurallarına aykırı yaşamı nedeniyle toplumdan soyutlanmıştır. Bu soyutlanma, operalarında içinde yaşadığı topluma yabancılaşma teması olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda Britten'ın operalarının, yalnızca estetik kaygılarla değil, aynı zamanda savaş sonrası yaşadığı travmalar ve bireysel kimlik mücadeleleriyle şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu çalışmada onun bu özelliklerini en çok yansıtan, belki de düşüncelerinin aynası olan en bilinen operası ele alınmıştır: Peter Grimes. Bu operasındaki karakter, tema ve müzikallik unsurlarından yola çıkılarak Benjamin Britten'ın operalarında içinde yaşadığı dönemin genel özellikleri ışığında müzikal kimlik ve politik bağlam üzerine çalışılmıştır. "Peter Grimes"te birey-toplum ilişkisi, kimlik arayışı, ve toplumsal dışlanma temaları öne çıkmaktadır. Bu eserlerdeki yabancılaşma teması, Britten'ın kişisel yaşamında deneyimlediği ötekileştirilme ile ilişkilendirilmiştir. Bu eserlerde, toplumun normlarına karşı eleştirel bir yaklaşım benimseyen Britten, bireyin içsel mücadelelerini hem müzikal hem de dramatik yapılar aracılığıyla derin bir şekilde yansıtmıştır. Bestecinin homoseksüel kimliği ve bu kimliğin toplumsal baskılar altında nasıl şekillendiği, eserlerindeki tematik ve müzikal dokulara nüfuz etmiştir. Savaş sırasında ve sonrasında İngiltere'nin sosyal yapısında yer alan ahlaki ve kültürel çatışmalar da Britten'ın eserlerinde önemli bir yer tutar. Anahtar Kelimeler: Benjamin Britten, Peter Grimes Operası, Müzikal Kimlik, Karakter Analizi, Sosyopolitik Koşullar
Yapay zeka teknolojilerinin sahne tasarımı sürecindeki potansiyel kullanım olanaklarının, Lucia Di Lammermoor Operası üzerinden incelenmesi
Günümüzde, yapay zekâ teknolojisi çok büyük bir hızla gelişmektedir. Öyle ki, neredeyse saat başı yeni bir model veya eski bir modelin yeni bir güncellemesi yayınlanmaktadır. Bu denli yüksek bir hızla gelişimini sürdüren bir teknolojiyi inceleyen her çalışma, çok kısa sürede eskiyecek olsa da sürecin gelişimini kaydetmek önem teşkil eder. Özellikle son on yıldır revaçta olan dijital içerik destekli şenografi, yapay zekâ teknolojilerinin de devreye girmesiyle sınırlarını genişletmiştir. Üç boyutlu projeksiyon uygulamalarından, ışık, dekor ve kostüm tasarım süreçlerine sahne tasarımının her aşamasında yapay zekâ teknolojilerinin kullanılmaya başlandığı gözlemlenmektedir., (Vincent et al., 2017). Yapay zekâ teknolojisinin sunduğu, devrim niteliğindeki inovatif ve sürükleyici içerik çeşitliliği, hem geleneksel (Werktreue) hem modern (Regietheater) reji yaklaşımlarında, yaratıcı kadroya (dekor,kostüm ve ışık tasarım kadroları) sınırsız bir seçenek havuzu sunmaktadır. Prodüksiyon hazırlığı sürecinde rejisör, sahne ve kostüm tasarımcılarının, Opera eserinde kullanılacak olan dekor, kostüm ve ışık elementleri gibi görsel öğelere dair fikir alışverişini genellikle sözel veya internette bulunan sınırlı görsel referanslar ile sağladıkları gözlemlenmiştir. Üstün çizim yetisi olmayan bir yönetmen tarafından hayal edilen sahne görselinin, sözlü bir şekilde veya Google, Pinterest vb. gibi şablon kaynaklardan örnekler verilerek sahne ve kostüm tasarımcısına aktarımı sırasında anlam kaybı yaşanabilir. Geleneksel işleyişte, opera yönetmeni sahip olduğu fikri, yaratıcı kadroya sözlü veya görsel referanslar aracılığı ile aktarır. Bu görüşme doğrultusunda, yaratıcı kadro bir tasarım ortaya çıkartır. Yönetmen, bu tasarım üzerinde gerekli gördüğü değişiklikleri tekrar yaratıcı kadroya iletir ve bu süreç, üzerinde mutabık kalınan bir tasarım ortaya çıkana kadar bu şekilde ilerler. Bu iş akışı, büyük bir zaman kaybına neden olabilir. Oysa yapay zekâ teknolojilerine hâkim bir yönetmen, fikrini, yazacağı basit bir prompt sayesinde resmederek direk görsel iletişim aracılığı ile tasarım departmanlarıyla paylaşıp büyük bir zaman tasarrufu elde edebilir. Bu çalışma, Flux, Google Gemini (Imagen), Chat GPT, Adobe Firefly (Stable Diffusion), Llama, Claude Sonnet gibi son tüketici erişimine açık Yapay Zekâ modellerinin, Opera sahne tasarımı konusunda sunduğu imkanların bir kısmını, deneysel ve uygulamalı bir şekilde ortaya koyar. Opera yönetmenine, sahne ve kostüm tasarımcılarına, tasarım süreçlerinde faydalanabilecekleri çeşitli Yapay Zekâ araçları ve prompt (yönerge) kullanım örnekleri sunmayı, daha verimli, yenilikçi ve çarpıcı bir prodüksiyon yaratısına dair katkıda bulunmayı amaçlar.
Barok dönemde reçitatif
Reçitatif, Batı müziği tarihinde Barok dönemden Çağdaş döneme kadar, dönemin önde gelen bestecileri üzerinden incelenmiştir. Reçitatifin kökeni, Floransa Camerata‟sının Antik Yunan tragedya anlayışından etkilenerek geliştirdiği Erken Barok dönem pratiklerine dayanmaktadır. Claudio Monteverdi ve Jacopo Peri gibi öncü bestecilerle başlayan bu ifade biçimi, zamanla operanın dramatik yapısının merkezi olmuştur. Çalışma, Barok dönemdeki "Stile Rappresentativo" anlayışından başlayarak, Gluck ve Mozart gibi bestecilerin Klasik dönemde getirdiği, sadelik ve denge arayışını, Romantik dönemde Bellini gibi besteciler ile birlikte lirik anlatıma dönüşmesini ve Schönberg gibi Modern bestecilerle "atonalite" ve "Sprechstimme" gibi yöntemlerle geçirdiği evrimi incelemiştir. Barok Dönem, Klasik Dönem, Romantik Dönem ve Modern Dönem eserlerinden birer reçitatif örneği ile incelenmiş, müzikal analiz, tarihsel kaynaklar ve müzik kuramları üzerinden yapılan değerlendirmeler, reçitatifin biçimsel ve işlevsel değişimlerini ortaya koymuştur. Bu çerçevede çalışma, reçitatifin sadece bir anlatım aracı değil, aynı zamanda her dönemde ifade gücünün arttığı ve dönemsel dramatik anlayışların ve müzikal anlamda değişen yaklaşımların bir yansıması olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Reçitatif, secco reçitatif, accompagnato reçitatif, barok dönem.
Henry Purcell'in Dido ve Aeneas operasında yer alan politik alegoriler
Bu çalışma, İngiliz Barok döneminin önemli eserlerinden biri olan Henry Purcell'in Dido ve Aeneas operasını politik alegori bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Nahum Tate tarafından yazılan libretto, 17. yüzyıl İngiltere'sinde yaşanan siyasal dönüşümleri yansıtan alegorik unsurlar içermektedir. Araştırmada, II. James'in hükümdarlığı ve bu sürecin politik atmosferi ile opera arasındaki bağlantılar analiz edilmiştir. Nitel araştırma yöntemleri benimseyen bu çalışma söylem analizi ile desenlenmiş ve tematik analiz yöntemleriyle yapılandırılmıştır. Librettodan elde edilen politik alegoriye işaret eden temalar, kavramsal bir diyagram aracılığıyla sınıflandırılmış ve her tema ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir. Bu analizler sırasında "Tarihi Figürler Üzerinden Kurulan Alegoriler" ve "Tarihi Olaylar Üzerinden Kurulan Alegoriler" başlıkları altında toplam sekiz alt tema tanımlanmıştır. Araştırma sonucunda, Dido ve Aeneas operasının yalnızca mitolojik bir anlatı olmadığı, aynı zamanda 17. yüzyıl İngiltere'sindeki siyasal dönüşümleri dolaylı biçimde temsil eden alegorik unsurlar içerdiği saptanmıştır. Bu yönüyle çalışma, Henry Purcell'in eserinin tarihsel bağlamda yeniden okunmasına olanak tanımakta ve literatürde nadiren ele alınan alegorik analiz yaklaşımına katkı sunmaktadır.
Romantik Dönem: Devrimler çağı ve opera
"Romantizm" kelimesi İngiltere'de 1659 gibi erken bir tarihte kullanılmıştır. İngiliz şairlerin Fransız Devrimi'ne hayranlıkları bilinmektedir. Romantik şiirin temsilcisi olan İngiliz şairler, Göl Bölgesi (Lake District) olarak adlandırılan bir bölgede yaşamaktaydılar ve burası ile anılır olmuşlardı. Romantizm kelimesini bugünkü anlamına en yakın şekilde ilk olarak kullanan kişi Jean Jacque Rousseau'dur. Rousseau, bir eserinde Bienne gölünü anlatırken, anlattığı yerin "romantik bir yer" olduğunu söyler. Fransız Akademisi, buradan hareketle kavramı 1789'da, "Romantik, umumiyetle insana şiirlerdeki ve romanlardaki manzaraları tahayyül ettiren yerlere denir." Şeklinde tarif etmiştir. 19. yüzyıla kadar kullanılmayan Romantizm terimini müzik tarihinde ilk kullanan kişi ise, Alman yazar ve besteci Ernst Theodor Amadeus Hoffmann olmuştur. Romantik dönemin ilk operalarından biri olarak kabul edilen "Undine" ile tanınan Hoffmann, romantizm kelimesini ilk kez 1813 yılında Ludwig Van Beethoven'in eserlerini incelediği bir makalesinde kullanmıştır. Romantik dönem müziğinin tarihsel aralığının belirlenmesi konusunda fikir birliği bulunduğu söylenemez. Genel hatları itibariyle 1830-1910 yılları arasında hüküm sürdüğü söylenebilecek olan müzikte Romantik dönemi özellikle Alman kökenli müzikbilimciler, Erken Romantizm (1800-1830) Yüksek Romantizm (1830-1860), Geç Romantizm (1860-1910) başlıkları altında inceleme yoluna giderler. Romantik Dönem ve bestecilerinin incelenmesi, Fransız operası ve bu dönemin ruhunun ve sanatının ortaya çıkışı, özellikle sanatçılarının kimler olduklarına, eserlerine, bu eserlerde çağdaşlarından farklı olarak ortaya neler koyduklarına ve neoklasik dönemden romantik döneme geçiş süresince yaşanan olayları göz önünde bulundurarak bu sanatsal anlayışın nasıl başladığına değinilmektedir. Bu çalışmanın önemi, konuyla ilgili yapılacak araştırmalarda kaynak niteliği taşıyabilecek olması düşünülmektedir.
Standart postürün sahne performansına etkisinde opera sanatçılarının görüşlerinin incelenmesi
Bu araştırma opera sanatçılarının standart postürün sahne performanslarına olan etkisi hakkında görüşlerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Araştırma, opera sanatçılarının görüşlerine ilişkin bir durum saptama olduğundan dolayı betimsel bir çalışmadır. Bu çalışmada opera sanatçılarının görüşlerini incelemeye yönelik olarak 2019-2020 sanat sezonunda Samsun Devlet Opera ve Balesi sanatçılarından çalışmaya katılmaya onay veren 27 kişiyle ön test yapılmıştır. Ön test sonucunda 20 kişiyle görüşme yapılmıştır. Bunun ışığında opera sanatçılarının standart postür ile şarkı söylemelerinin sahne performansına etkileri hakkında görüşleri kaynak alınarak bulgulara dönüştürülmüştür. Sonuç olarak postürün opera sanatçılarının vokal tekniğine, sahne üzerindeki konforlarına, seyirciye yansıtılan dramaturjiye çok büyük etkisi olduğu ve opera sanatçılarının daha uzun yıllar rahat ve sağlıklı şarkı söyleyebilmeleri ve beden sağlıklarını koruyabilmeleri için standart postürün çok önemli olduğu kanısına varılmıştır.
Robert Schumann'ın Dichterliebe (Şair Aşkı) şarkı dizisinin şair, besteci ve yorumcu açısından incelenmesi
18. ve 19. yüzyılın belli başlı lied bestecilerinin birbirinden değerli yapıtlarının, ses sanatçıları ve eşlik eden piyanistler tarafından yorumlanması konusu belli sanatsal seviyeye ulaşmış memleketlerde büyük önem taşımaktadır. Lied, söz ve müziğin birleşip birlikte harmanlanarak bir bütüne ulaşması sonucu var olmaktadır. Şairlerin dizeleri bestecinin ruh haline etki eder, besteci bu sözleri müziğe döker, ortaya lied çıkar. Bu yeterli değildir elbette. Tüm bu yoğun duygularla bezenmiş çalışmanın kulaklara ulaşması, dünyamızda tınlaması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirecek olanda şarkıcı / sanatçıdır. Önce çalışır, sözleri ve müziği öğrenir. Sanılanın aksine bu yeterli değildir. Sanatçı, dizelerdeki anlamı çözmeli, şairin söylemek istediklerini kavramalı, biraz da olsa bestecinin bu sözleri nasıl bir duyguyla müziğe döktüğünü keşfetmeye çalışmalıdır. Şair ve besteci bütünleşmesinin edebi, duygusal ve müzikal yönü çözüldükten sonra sıra şarkıcının yorumundadır; müziklendirilmiş dizeleri karşısında duygularının nasıl etkilenmekte olduğunu, dizeleri nasıl yorumlayıp karşısındaki dinleyiciye nasıl aktarmayı düşündüğünü iyi planlaması gerekmektedir. İlk aşamada ozan dizeleriyle bir şeyler anlatmak istemiş, sonra besteci yazılanları kendi duygu dünyasında değerlendirip müziğe aktarmıştır. Bu süreç sonunda ortaya çıkan yeni yapıtın bambaşka biri, yani yorumlayan sanatçı veya sanatçılar tarafından sunuluşu son aşamadır. İşte böyle bir gelişmede duyguların yanı sıra edebi ve müzikal anlayışların da buluş- masını ve çarpışmasını izleriz. Çünkü sözler okuyanda yaptığı etkiye göre bazı farklı duyguları çağrıştırmaya neden olabildiği gibi müzik de kendi içinde temposu ve iniş çıkışlarıyla farklı değerlendirilebilir. Bu nedenle sunum önem kazanır. Sanatçı kaliteden ödün vermeden kendi duygularını da katarak yorum yapabilmek için sözleri edebi açıdan doğru değerlendirebilmeli, müziği özgün yapısını bozmadan özgür bir anlayışla sunabilmelidir. Parçalar kısadır ve yoğun konsantrasyon gerektirir. Tüm bunlara şarkıcıların babası olarak anılan Manuel Garcia'nın şu sözlerini de eklemek gerekiyor, "Ancak gerçek bir müzisyen iyi şarkıcı olabilir". İşte bu bağlamda rahatlıkla tekrarlayabiliriz: Gerçek müzisyen ,gerçek yorumcu yalnızca notaları doğru tınlatan, müzik kurallarını harfiyen uygulayan değil, notaların aralarında yerleşmiş olan duyguyu keşfedip sunabilendir.
Fransız İhtilali sonrası değişen toplumsal yapının müziğe etkilerinin, Fransa'da operetin ortaya çıkış süreci ve gelişimi üzerinden incelenmesi
Fransız İhtilali sadece ülkelerin siyasal yapılarını etkilemekle kalmamış, burjuva sınıfının güçlenmesi ve ihtilal sonrası hak ve özgürlüklere kavuşan halkın söz sahibi olmasıyla müzik ve birçok sanat dalını da etkilenmiştir. Bu çalışma, Fransız İhtilali sonucunda müzikte, özellikle de sahne sanatları alanında ortaya çıkan yeni bir tür olan operet müziğini ele almaktadır. Bu çalışmada, Fransız İhtilali'yle birlikte Fransa'da değişen toplumsal yapının, sahne sanatları alanında gerçekleştirdiği değişimler ve yeni oluşan bir tür olan operet müziğinin nasıl etkilendiği araştırılmaktadır. Araştırmaya öncelikle Fransız İhtilali'yle ortaya çıkan sosyo-ekonomik değişimlerin toplum üzerindeki yansımaları ile başlanmış, devamında bu değişimlerin Romantik müzik üzerine etkileri incelenmiş, sonrasında Romantik Dönem biçimi olan operet türünün ortaya çıkış ve gelişim süreci ele alınmıştır. Araştırma sonucunda, Fransız İhtilali'nin toplumdaki farklı sınıflara kazandırdığı özgürlük düşüncesi ve sonrasında gelen Romantik dönemin "ben" anlayışı ile devam eden bu düşünce yapısı, operet türünün doğuşuna öncülük etmiş ve özgürleşmiş toplumun kazanılmış haklarıyla bu türün gelişmesine katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.
Cumhuriyet Dönemi Türk tiyatrosunda eleştiri
Tiyatro, seyirciye ulaşmayı amaçlayan bir sanattır. Bu amacı geliştirme, kolaylaştırma ve bir sahnelemeyi belgeleme gibi işlevlere sahip olan tiyatro eleştirisi, Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu'nun başlangıcından itibaren varlığını sürdürmektedir. Bu çalışmanın amacı, 1923'ten günümüze, tiyatro eleştirisinin tarihsel perspektifini oluşturmak ve özellikle 2000 sonrasında tiyatro eleştirisinin gelişimini inceleyerek, sorunlarını tespit etmek, yeni çalışma alanları ve tartışmalar üretmektir. Bu amaç için öncelikle gazete, dergi, makale gibi basılı kaynaklar ile tezler gibi basılı olmayan kaynaklar taranarak 1923 – 2000 yılları arasında tiyatro eleştirisinin genel özellikleri, dönemlerin toplumsal ve siyasi ortamları içinde incelenmiştir. Çalışmanın izleyen bölümlerinde ise 2000 sonrası tiyatro eleştirisi, gelişen internet ortamıyla, okuyucuyla, tiyatro uygulamacılarıyla ve Batı'yla olan ilişkisi içinde değerlendirilmiş, bu bölüm tamamen kişisel görüşmelerden oluşturulmuştur. "Ekler" bölümünde sunulan kişisel görüşmeler, 2000 sonrası Türk Tiyatrosu'nun önde gelen isimlerinden Ayşegül Yüksel, Barış Erdenk, Dikmen Gürün, Fakiye Özsoysal, Genco Erkal, Gürol Tonbul, Hakan Gerçek, Hasibe Kalkan, Hülya Nutku, Murat Demirbaş, Mustafa Demirkanlı, Özdemir Nutku, Seçkin Selvi, Seval Deniz Karahaliloğlu, Üstün Akmen, Yaşam Kaya ve Yeşim Özsoy ile yapılmıştır. Görüşmeleri gerçekleştirmek, ortalama bir buçuk yıl sürmüş ve tüm görüşmelerde ortak sorular sorulmuştur. Günümüzde durağan bir alan gibi görünen tiyatro eleştirisinin canlanmasına katkı sağlamak, çalışmanın en temel amaçlarındandır. Cumhuriyet Dönemi Türk tiyatro eleştirisinin başlangıcı, eleştiri türünün kendini kabul ettirme çabaları içinde geçmiştir. 1950'lerde kendine has özellikleri olduğu kabul edilen, bağımsız bir tür olarak algılanmaya başlanan tiyatro eleştirisi, 1960'larda tiyatro ortamındaki hareketlilik ile paralel olarak doruk noktasını yaşamıştır. 1970'lerin ikinci yarısında tiyatro eleştirisi ortamında hareketlilik azalmış, 12 Eylül askeri darbesiyle sansür ve otosansür sorunlarıyla karşılaşmış, okuyucuya ulaşması zorlaşmıştır. Bu tarihten sonra tiyatro eleştirisi bir bocalama dönemi geçirmiş, eski hareketliliğini ve yaygınlığını yakalayamamıştır. Günümüzde ise tiyatro eleştirisi yazılarının, öznel ve yaratıcı özelliklere sahip olabileceği tartışılmaya başlanmıştır, internet ortamı ise eleştirileri yayınlayacak yeni platformlar doğurmuştur. Tiyatro eleştirisi, günümüzde, yeni bir hareketlilik yaşamaktadır.
Sabahattin Kudret Aksal Tiyatrosu
Bu çalışmanın konusu Sabahattin Kudret Aksal Tiyatrosu'dur. Sabahattin Kudret Aksal, 1920-1993 yılları arasında yaşamış bir sanatçıdır. Ürünlerini şiir, öykü, deneme ve tiyatro alanlarında vermiştir. Üniversitede felsefe bölümünde okumuştur. Tüm yapıtlarında felsefe öğreniminin izleri görülmektedir. Sanatçı, güzellik ve estetik arayışlarına yönelmiştir. Sözcük seçimlerinde her zaman titiz davranmıştır. Özellikle dil konusu üzerinde durmuştur. Farklı türlerdeki yapıtlarının bütününde duru bir dil kullanmıştır. Sanatçının şair kimliği, tiyatro oyunlarına da yansımıştır. Şiir dilini sahneye taşımıştır. Sabahattin Kudret Aksal'a göre tiyatronun dili şiir dilidir. Tiyatronun yaşamsallaşabilmesinin tek yolunun metin okuma alışkanlığının yaygınlaşması olduğunu savunan yazar, kendi yapıtlarını da okuma tiyatrosuna benzetir. Sanatçı aynı zamanda bir kuramcı titizliğinde çalışarak, tiyatronun temel problemlerini değerlendirmiştir. Oyunlarında politik tartışmalardan uzak duran yazar genellikle evlilik, aile içi ilişkiler, kadın ve erkeğin arasındaki uyumsuzluklar, bireyin varoluşu üzerine eğilmiştir. Oyunları dramaturjik olarak başarılıdır. Oyunlarının sık sık sahnelenmesi bu özelliğinin sonucudur. Yazarın yapıtları hem içerikleri hem de kullandığı dil nedeniyle günümüzde de canlılığını korumaktadır. Türkçe Anahtar Kelimeler: 1- Tiyatro 2- Sahne Sanatları 3- Sabahattin Kudret Aksal 4- ġiir Dili 5- Sabahattin Kudret Aksal'ın Oyunları
Dramatik dil ve Türk tiyatrosu model oyunlarında yansıması
İnsan dilde yaşar, dille yaşar. İnsanın toplumsal ve bireysel genetik kodlarından uygarlık oluşumlarına dek her şeye nüfuz eden dil, bireyin olduğu kadar toplumların da bilincini, bilinçaltını, duygu ve düşünce sistematiğini, yaşamı görme, okuma ve yorumlama yaklaşımını biçimlendirip, karakterize eder. Dilin insan ile ilişkisindeki bu içiçelik, birbirine olan böylesi bir koşullanmışlık, dilin insanı biçimlendirdiği gibi, insanın da dili çok çeşitli dilsel pratiklere ayrıştırmasına yol açmıştır. Dil çeşitleri de diyebileceğimiz bu pratikler temelde iki biçime ayrışır. Bunlardan biri konuşma dili, diğer yazı dilidir. Diğer tüm dilsel etkinlikler bu iki dilin türevleri konumundadır. Bu dillerin sanata, dilin insan üzerindeki etkinliğiyle doğru orantılıdır. Görsel sanatlar dışındaki her sanat alanı dilden katkılanıp, dille yaşarlar. Dilin dram sanatındaki varlığı ise tartışılmazdır. Dram sanatı dili bir araç olarak kullanırken, ona atfettiği işlev, neredeyse varlık nedenine denk ağırlıktadır. Bu, özellikle 20. yüzyıla kadar süregelen ?ki 2500 yıllık bir süreçtir kastedilen- bir zaman dilimini kapsar. Dram sanatı dili yaşamı yansılamanın bir aracı olarak kullanır. Buna dramatik dil diyoruz. Dramatik dil, tarihi süreç içerisinde iki temel dil çeşidine sahiptir. Biri 18.yüzyıla kadar tiyatronun başat anlatım araçlarından biri olan koşuklu dramatik dil, diğeri ise modern tiyatroyla birlikte yaygınlık alanını genişleten ve gerçeklik duygusunun aktarımı olarak da kabul edebileceğimiz düzyazılı dramatik dildir. Dramatik dil, temelde konuşma dili ve yazın dilinin kodlarıyla donanan, çağın algısına göre ilke ve özelliklerini biçimlendiren özel bir dil tasarımıdır. İnsanın hikayeleştirilmeye değer yaşamsal kırılma anının dilsel mimesisidir. Günümüzde çok çeşitli işlev ve ilkelerle oyunlarda varlık bulan bu özel dil, temelde tiyatral olmayı zorunlu kılar. Bu dilin olmazsa olmazlarından bir diğeri de, ölçülü, düzenlenmiş; yaşam gerçeğindeki tekrarlardan, ayrıntılardan ve diğer çapaklardan arındırılmış, anlamı açık etmekle birlikte estetik bir haz da uyandıran tasarımla donanmış olmasıdır. Dramatik dilin Türk Tiyatrosunda kullanımı ise, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan metinli tiyatromuzun belleğinde yer almaktadır. Bu bellekteki dramatik dil, batıdaki kullanımlarından niteliksel olarak hiç de düşük değildir. Hatta bu bebek yaşına karşın, oyunlardaki dil kullanımlarının nitelik ve kalibreleri, metinli Türk Tiyatrosunun boyundan büyük hamleler gerçekleştirdiğinin göstergesidir.
William Shakespeare'in "Bir yaz gecesi rüyası" adlı bale eserinin koreografi, sahne düzeni ve müzik açısından incelenmesi
ÖZET Felix Mendelssohn'un bestesini yaptığı ''Bir Yaz Gecesi Rüyası'' William Shakespeare'in ünlü komedyalarından biridir. A?k ve evlilik odaklı romantik bir komedi olan eserde, ölümlüler ile doğaüstü varlıkların iç içe geçmesiyle fantastik bir ortam yaratılmı?tır. Tiyatro oyunu olarak yazılan eserin baleye uyarlanması çok uzun zaman almı?tır. 16yy. sonlarında kaleme alınan Bir Yaz Gecesi Rüyası, 1826 yılında Mendelssohn tarafından bestelenmi?, 19.yy. sonlarındaysa baleye uyarlanmı?tır. Tiyatro oyununda ayrıntılı sahnelerle sergilenen eserin baleye uyarlanmasında bazı karakterler ve bazı mekanlar çıkartılmı?, ayrıntıya girilmeden daha genel hatlarıyla sahnelenmi?tir. Bir çok farklı koreograf tarafından eserin çok çe?itli versiyonları yapılmı?tır. Danslar genelde klasik bale adımları ile ve point shoes ile sergilenmi?tir. Romantik a?k pas de deux'larının yapıldığı koreografide, dansçısının teknik kuvvetini gösteren pas de deux ile hemen ardından gelen varyasyon ve coda yapılmamı?tır. Ancak koreograflar ''Puck'' karakteri için teknik güç ve sağlamlık isteyen bir takım dönü? ve zıplama hareketleri ile dansçıyı zorlamı?tır. Eserin kendisinin romantik komedi olu?u, bale uyarlamasında müziğin ve dansın lirizmiyle birle?ince romantik yanını ön plana çıkarmı?tır. Bir Yaz Gecesi Rüyası, yazıldığı günden bu güne kadar tiyatro eseri olarak repertuarlarda önemli yer tutmu?, 19.yy. sonlarından itibaren de bale repertuarlarında yerini almı?tır.
Modern ve modern sonrası tiyatroda karakterin evrimi
Bütün bir insanlık düzeninin simgesi olarak karakter geçmişten günümüze kadar geçen süreçte pek çok evrim yaşamıştır. Karakterin dramatik yapı içindeki işlevini ve dramatik yapının diğer araçları ile olan ilişkisini belirleyen, her dönemde değişen benliğe ilişkin algıdır. Aristoteles'ten Shakespeare'e, Strindberg'e Samuel Beckett'e ve Heiner Müller'e doğru yapılan tarihsel bir sıralamada, karakterin olaylardan zihinsel durumlara doğru evrildiği sonucu ortaya çıkmaktadır.Tragedyada iyiden kötüye doğru giden bir kurgu içinde yazgısı ile yönlendirilen oyun kişileri sadece aksiyona hizmet ederken, Hegel'in teorileri ile değerlendirildiğinde dramatik yapının merkezi haline gelir. Bu aynı zamanda oyun kişilerinin sosyolojik konumlarının da değiştiğinin göstergesi olur. Öznelciliğin ağırlık kazandığı on dokuzuncu yüzyılda sahnede soylu kişiler yerine sıradan insanlar vardır. Gerçekçi yazarların bireysel dünya görüşlerini yansıtan oyun kişileri, toplumsal çevrenin ve bu çevredeki nedensel ilişkilerin çözümlenmesine de olanak sağlar. Gerçekçiler, oyun kişilerini, iç dünyaları ile birlikte davranışlarını koşullandıran toplumsal yapı içinde tarihselliği vurgulayarak gösterirler. Klasik kuralları ve dram anlayışının kökünden sarsan Epik tiyatro ise her biri kendi içinde tamamlanmış episodlar halinde olayları tarihsel gelişim içinde verirken karakterin üstünlüğüne son verip, düşüncenin egemenliğinde diğer tüm etmenleri de kullanarak toplumsal ilişkiler içinde bireyi göstermektedir.Karakter, Absürd tiyatroyla başlayan süreçte bilincinden kurtulmak amacıyla kendine yönelmiştir. Bu durumda zihinsel durumları göstermekten öteye gidemez. Bu dönüşüm karakterin metin derinliğindeki gücünü kaybetmesine neden olur. Bundan sonra yazılan oyunlarda karakter, zihnin dışındaki fiziksel alandan ve genellikle bütün bir insanlık düzeninin simgesi olmaktan uzaklaşmıştır. Artık zihnin içindeki psişik ve tinsel dünyayla ilgilidir.
Türk tiyatrosunda oyun yazarlığının gelişimine yönelik girişimler üzerine bir inceleme
Bu araştırmada, ulusal tiyatromuz ve oyun yazarlığımızın tarihi bir perspektiften değerlendirilmiştir. İlk bölümde oyun yazarlığımızın sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları bir bütün olarak ele alınmış ve araştırılmıştır. İkinci Bölümde ise sorunların çözümüne yönelik yapılan çalışma ve girişimler değerlendirilmiştir.Bilindiği gibi günümüz Türk Tiyatrosu iki kaynaktan beslenmektedir, Batı Tiyatrosu ve Geleneksel Türk Tiyatrosu. Osmanlı imparatorluğundan günümüze, Türk Tiyatrosu'nun özgünleşmesi yolunda, gelenekselden çağdaşa uzanan bize özgü yöntemler bulunması gerektiği ortadadır. Bu araştırmada tiyatro uzmanlarının yeni fikirler ve çabaları araştırılıp değerlendirilmiştir.Araştırmada, Osmanlı toplum yapısının olumsuz etkileri, kurumsal çalışmaların yetersizliği, telif hakkı sorunu, eleştiri ve eleştirmenlik olgusu, sinema ve televizyon'un olumsuz yansımaları ve sansür gibi temel sorunlar irdelenmiş, Bugüne kadar bu sorunların çözümüne yönelik girişimler değerlendirilmiştir.
12 Mart Süreci'nde İstanbul Şehir Tiyatrosu
ÖZET12 Mart 1971 Muhtırası Türkiye'nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yönde gelişiminde bir dönüm noktası niteliğindedir. 27 Mayıs İhtilalinden sonra kabul edilen 1961 Anayasası ile oluşan özgürlük ortamı; her alanda serbest düşünme ve tartışma olanağı sağlar. Toplum ideolojik açıdan yapılanma süreci yaşar. Sosyalist, Milliyetçi ve muhafazakar kesim arasındaki ayrımlar belirginleşir. Muhtıraya doğru yaklaşan süreçte genel anlamda bir toplumsal gerginlik yaşanmaktadır. Fraksiyon farklılıkları, dünya görüşleri arasındaki uzlaşmazlık silahlı çatışmalara dönüşmüş, öğrenci ve işçi olayları patlak vermiştir. Enflasyonist politikaların getirdiği hayat pahalılığı gibi etkenler de eklenince toplum bunalıma sürüklenmiştir.Yetmişli yıllarda, yaşanan tüm değişimlerin izleri tiyatroya yansımıştır. Toplumsal yapının, siyasi ortamın, sosyal hayatın içindeki değişimin yoğunluk kazandığı bu dönem tiyatro metinlerine dolayısıyla da genel anlamda tiyatroya yansır. Oyun yazarları, 12 Mart dönemi öncesi ve sonrasında yaşanan çalkantılardan, dönemin hem ülkede hem de dünyadaki gelişimden etkilenen, toplum ve bireyin değişim dönüşümünü oyunlarına taşımış, irdelemişlerdir. Bu dönem, Türk Tiyatrosu'na uygulanan sansürün yoğun olduğu yıllardır. Siyasal ve ideolojik olarak ayrılan taraflar tiyatronun yönelişini de belirlemişlerdir. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu 12 Mart döneminde kurum içi çalkantılar yaşamakta, tiyatro çevresi tarafından eleştiri oklarına isabet olmaktadır. Kuruluşundan bugüne gerileme, ilerleme, duraksama dönemlerinden geçmiş olan Şehir Tiyatrosu seçtiği oyun repertuarıyla, yönetim değişiklikleriyle, iç karışıklarıyla 12 Mart döneminde varlığını sürdürmüştür. Dönemin tiyatro yaşantısındaki canlılık, Şehir Tiyatrosu'nun içerik ve biçim yönünden arayışlarına etken olmuştur.
Sahne tasarımında efekt boyutu açısından ?Rock Set?
Rock müzik, önce müzikallerle daha sonra da ortaya çıkan rock akımları, gelişen teknolojiler, farklı sanatsal eğilim ve disiplinlerin bir araya gelmesiyle sahnede görsellik kazandı. Grup ve sanatçılar, hem seyirciyi etkilemek, hem sanatsal ve maddi kaygılarla, sahnede görselliği kullanmaya başladılar. Zamanla bu alanın sektörleşmesiyle sahne tasarımı kendi içinde uzmanlık alanını yaratmıştır.Bu çalışmanın amacı, konserlerde hangi teknoloji ve tekniklerin kullanılarak, hangi sanatsal eğilimlerin ortaya çıktığını derli toplu olarak görmek ve yeni arayışlar için bir çıkış noktası oluşturmasını sağlamak; yeni çıkış noktaları için temel olacak bir kuramsal çalışma hazırlamaktır.Giriş bölümünde, rock setinin ortaya çıkmasını oluşturan nedenlere, rock setin tarihsel sürecine ve bu süreçte ortaya çıkan rock akımlarına, çalışmanın içeriğine ve çalışmada ön plana çıkan anahtar kavramlara genel hatlarıyla değinilmiştir. Birinci bölümde, tarihsel süreci içinde, bazen birbiriyle iç içelik gösteren rock akımları, rock seti ele alış yönleriyle ve yöntemleriyle sınıflandırılmış ve akımlarım tarihsel gelişimlerinin yanında, diğer akımlara olan etkilerine değinilmiş ve akım içinde iz bırakmış grupların sahne performanslarından kapsamlı örnekler verilmiştir. İkinci bölümde, başlangıcından günümüze rock sette kullanılan teknoloji ve tekniklere değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise öncelikle rock set tasarımlarıyla ve rock gruplarının görsel konseptleri üzerine olan çalışmalarıyla öne çıkan tasarımcıların özgeçmişlerine, sanatsal eğilimlerine ve yaptıkları tasarımların örneklerine yer verilmiştir.Son olarak sonuç bölümü; diğer bölümlerde verilen bilgilerin ışığında sahne tasarımında rock setin ve müzikte görselliğin önemi, görselliğin müzikle ilişkisi, sahne tasarımının müzikteki görsellikle nasıl bir etkileşim içerisinde olduğu ve bu bağlamlarda çalışmaların nasıl ve hangi yöntemlerle geliştirilebileceği hakkındaki görüşlerimi içermektedir.
Dramatik metinde motif kullanımı
ÖZETDramatik Metinde Motif Kullanımı, dolayısıyla Dramatik Motif'in işlevi, estetik değeri ve ortaya çıktığı koşullarla ilgili bir tanımlama ve inceleme çalışmasını gerçekleştirmek bizi öncelikle Motif'in ne olduğu sorusunu yanıtlamaya götürür. Bu soruyu cevapladığımızda Dramatik Motif'i, anlama, tanımlama ve dramatik yapı içindeki işlevi ile ele alma olanağımız doğar.Motiflerin yalnız dramatik tasarımda değil hemen hemen diğer sanat türlerinin tümünde birden karşımıza çıkması önemli bir konumu işaret etmektedir. Çünkü bu durum, sanatların kendilerine has onca yapısal ve estetik unsuru arasından sıyrılarak, ortak bir işlemci gibi görev gören motiflerin kendine has yapısını vurgular. Böylelikle motifin sınırları sosyolojik olandan, psikolojik olana, yerel olandan, evrensel olana dek genişler ve sonuçta sanat yapıtının kendinde temellenen bir özgünlük içinde, tamamen bağımsızca form bulur.Motifler ortaya çıktıkları sanat dallarında, o sanatın türsel niteliklerine göre var olurken hem estetik hem de işlevsel görevler edinirler. Bu sebeple motiflere ilişkin oluşturulacak genel bir tanım, dramatik motife ulaşmanın ilk durağı olarak görülebilir. Dramatik Motif tıpkı Tema, Yan Tema, Mesaj, Önerme vb. gibi dramatik yapının estetik ve işlevsel bir unsuru olarak ele alınabilir. Dramaturgi çalışmalarının zorunlu bir parçasına dönüşebilir. Dramatik Motif'in detaylı bir incelemesi, eserin daha iyi ve yoğun biçimde kavranmasına yol açabilir. Bununla birlikte dramatik metinlerde açığa çıkan motiflerin çözümlenmesi meselesinin çoğu kez ihmal edildiğini, belli bir sistematiğe bağlanmadığını belirtmekte fayda vardır. Bu sorunu, belli oyun örneklerini dramatik motifler açısından ele alarak aşmak gerekebilir. Yerli ve yabancı yazarlar aracılığıyla Dramatik Motifler'in farklı kullanım biçimlerinin çeşitliliğini sergilemek estetik ve işlevsel açıdan çözümlenmesini de kolaylaştıracaktır.Bir yazarın başat arzusunun; belli konulardaki fikirlerin, her tür aracı kullanarak, etkili bir şekilde iletmesi olduğu düşünülürse Dramatik Motif, bu amaca hizmet edebilecek incelikli, özgün ve gücünü insanlığın ortak kültür mirasıyla geçmişinden alan araçlardan birisidir diyebiliriz.
Gölge oyunu estetiğinde figür ve Türk gölge oyunu: Karagöz
Gölge tiyatrosu iki boyutlu figür, tasvir ya da siluetlerin beyaz bir perde arkasından oynatılmasıyla gerçekleşen bir kukla tiyatrosudur. Diğer kukla biçimlerinden farklı olarak gölge kuklasının kendisi yerine onun perdede yaratmış olduğu etki izlenilmektedir. Bu bağlamda gölge tiyatrosunda baş aktör figür ya da Türkiye'de adlandırıldığı üzere tasvir olmaktadır.Gölge kuklalarının pek çok farklı kültüre adapte olmuş, zengin bir geçmişi bulunmaktadır. Asya'da başlamış olduğu sanılan bu sanat, Ortadoğu, Anadolu, Kuzey Afrika ve Avrupa'ya da ulaşmıştır. Her bir coğrafyada gölge oyunu o coğrafyaya özgü özelliklerle zenginleşmiş ve figürlerin biçimlendirilmesinde yerel özellik ve kültür baskın tutularak kuklalar stilize yapılmıştır. Geleneksel malzeme olan deri ile gölge oyununun yerleştiği tüm coğrafyalarda, figürler karmaşık işlemlerden geçerek, ince bir işçilik sonucu perdedeki görünümlerini elde etmişlerdir.Bu çalışma gölge tiyatrosu geleneğini, bu sanatın en önemli öğesi olan figür temelinde ele almakta; gölge oyununun Asya kökleri üzerinde durularak Avrupa'ya uzanan yolculuğunu görsel araçlarının yapım teknikleri yönünden bir incelemesi olup Türk gölge oyunu Karagöz'ün tasvirlerinin biçimsel özelliklerini teknik ve tasarım yönünden değerlendirmektedir.
Cumhuriyet Dönemi oyunlarında dramatik çatışma kurgusu olarak ilericilik- gericilik karşıtlığı ve model oyunlarda yansıması
Toplumların gelişim yönünde değişim dinamiklerini yönelten kişi ilerici; değişim dinamiklerini olması gerekene doğru yönetmeyen kişi gerici olarak nitelendirilir. Geleneksel yaşam tarzını savunan gericilik, ilerlemenin karşıtı ve onun çatışması olarak doğar. İlerleme özü itibariyle çağdaş yaşamı, aklı, bilimi ve rasyonalist düşünceyi ifade eder. Osmanlı Dönemi'nde Batılılaşma kavramıyla birlikte anılmaya başlayan ilericilik fikri; Türkiye Cumhuriyeti'nde Atatürk devrimleriyle toplumun tüm kurumlarında bu sürecini tamamlar. Harf devriminden, kadın haklarına, dinsel mahkemelerin kapatılmasından, laikliğin kabulüne kadar pek çok alanda köklü bir değişim yaşanır. Bu değişime gerek bireysel çıkarlarını gerekse iktidarını savunmak adına ayak direyen gerici kesim kendi statik yapısını korumak için çabalar. Cumhuriyet tarihi boyunca bu yüzden birçok ayaklanma ve olay yaşanır.Topluma ayna olma görevini üstlenen tiyatro, doğası gereği, hep ilerlemeden ve dönüşümden yana olan bir sanattır. Cumhuriyet Dönemi'nde toplumsal alanda görülen her değişim tiyatronun eğitici işlevinden yararlanılarak halka aktarılmak istenirken, geçmişin yanlış uygulamaları sahnede eleştirilir. Oyun yazarları; ulusalcılık, modern yaşam tarzı, dinsel inanışların sömürülmesi temaları ekseninde ele aldıkları ilericilik fikrinin toplumsal alanda yeşerebilmesi için çalışırlarken, gericilik fikrine eleştiri oklarını yöneltirler.Bu karşıt ikili dramatik edebiyatın ilk döneminden bu yana kullanılan ve eskimeyen çatışma motiflerinin arasında önde gelenlerindendir. Cumhuriyet olgusunun ilericilik ve devrimcilik ilkelerinin halka mal edilmesinde tiyatrodan yararlanma fikri başta Halk Evlerinin temsillerinde görülür. Özellikle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kullanılan bu çatışma malzemesi yeniyi övme olarak kullanılmıştır. İlericilik-gericilik her dönemde toplumsal yaşamın geliştirilmesi için kullanılır. Dramatik edebiyat bu karşıtlığı kullanmaya devam edecektir.
Geçmişten günümüze Türk tiyatrosu'nda nüktenin evrimi
Komiğin üretilmesinde bel kemiği olarak nükte, geçmişten günümüze kadar geçen süreçte pek çok evrim yaşamıştır. Nüktenin Türk Tiyatrosu içindeki işlevini ve tiyatral alan ile olan ilişkisini belirleyen, sosyo-kültürel değişimler olmuştur. Yapılan bu araştırmada veriler Döküman İnceleme Yöntemi ile toplanmıştır. Döküman İnceleme yöntemi ile kuramsal çerçevenin oluşturulmasında; Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanmış olan genel başvuru kaynakları ve kitapların yanı sıra, tezler, röportajlar, internet dökümanları ile oyun ve film görüntülerinden yararlanılmıştır. Aynı zamanda bu görüntüler deşifre edilerek içerikleri de incelenmiştir. Nitel veri çözümleme tekniklerinin kullanıldığı araştırmanın sonucunda, Geleneksel Türk Tiyatrosu içinde Meddah'tan Karagöz'e, Ortaoyunu'na, Tanzimat Dönemi'nde "Şair Evlenmesi"ne, Meşrutiyet Dönemi'nde "Pazartesi Perşembe'ye", Cumhuriyet Dönemi'nde "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı"na, Günümüz Tiyatrosu'nda "Çok Tuhaf Soruşturma"ya ve Stand Up'ta "CM101MMXI Fundamentals"a, son olarak da "İnternet Dolaşımında" capslere doğru yapılan tarihsel bir sıralamada, nüktenin içerikten biçime doğru evrildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Komedya, Türk Tiyatrosu'nda, gerek geleneksel dönemde gerekse Batı etkisinde olduğu dönemde çok sevilen bir tür olarak yerini almıştır. Meddah, Karagöz, Ortaoyunu, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki töre komedyalarında serpilip gelişen nükte günümüzde artık farklılaşmıştır. Buna karşın kaybolmaya yüz tutan bu türler ve türlerin aort damarı olan nüktenin kimi özellikleri, daha sonra biçimlenen komedya çalışmalarında kendini göstermektedir. Nükte, Batı Örneğinde Gelişen Türk Tiyatrosu sürecinde sosyo-kültürel değişimler nedeniyle içerik olarak daha basit olan espriye yönelmiştir. Bu durumda biçimsel özellikler açısından değişimler göstermekten ileri gitmemiştir. Bu dönüşüm nüktenin oyun metinlerindeki nitelikli gücünü kaybetmesine neden olmuştur. Bundan sonra yazılan oyunlarda nükte, güldürürken düşündürmeyi amaçlayan yapısından ve zekâ pırıltısı isteyen örtülü biçiminden uzaklaşmıştır. Artık teknolojik dünyanın bir zorunluluğu olan internetin ve sosyal paylaşım sitelerindeki fast-food esprilerin sahası konumundadır. Türkçe Anahtar Kelimeler: 1- Tiyatro 2- Sahne Sanatları 3- Nükte 4- Türk Tiyatrosu 5- Mizah
Çocuk tiyatrosunda güldürü elde etme yöntemleri
Mizah ve yol açtığı gülme edimi üzerine konuya daha çok ahlaki olarak bakan Platon'dan günümüze kadar pek çok düşünür çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Düşünürler genel olarak gülmeyi, üstünlük, uyuşmazlık ve rahatlama kuramları ile açıklamışlardır. Gülmenin mekanizmasını açıklamaya çalışan bu kuramların hiç birinde, diğerini çürütme çabası görülmez; yalnızca biri diğerinin önüne geçer. Bunun nedeni her bir kuramın gülme görüngüsü içindeki rolü ile açıklanabilir. Çağdaş düşünürlere göre gülmeyi harekete geçiren temel mekanizma "uyumsuzluk" tur. Üstünlük duygusu, uyumsuz şey karşısında gülmeyi hareketlendiren bir sebep ise, rahatlama duygusu, gülme olayının ruh ve bedende yol açtığı değişiklikleri işaret eden bir sonuç olarak görünmektedir. Olumlu mizah tarzına sahip olan insanların fizyolojik, psikolojik, sosyolojik ve akademik açılardan büyük kazanımlara sahip oldukları düşünülmektedir. Çocuklar üzerinde bu yönde yapılan çalışmaların sonuç bölümlerinde, sağlıklı ruh ve beden sahibi olmada, aile ve sosyal bağların güçlendirilmesinde, akademik başarı sağlamada, olay ve durumlar karşısında yapıcı eleştirel bakış açısı geliştirmede, yaratıcı düşünmede, dil gelişimi ve zihinsel fonksiyonları artırmada, mizahın ve gülme eyleminin önemi vurgulanmıştır. İnsan çeşitli şekillerde uyumsuz olarak algıladığı şeylere gülmektedir. Tiyatro da güldürü elde etmeye yarayan görsel ve işitsel uyumsuz görüntülerden yararlanır. Çocukların duygusal ve bedensel gelişimleri bir yetişkininkinden farklıdır. Bu yüzden çocuk tiyatrosu yazın ve uygulamalarında çocukların mizah kavrayışlarının göz önünde bulundurulması gereklidir. Çocuk, söz dağarında bulunmayan kavramlarla üretilmiş olan uyumsuzlukları anlayamaz ve gülemez. Yine biçim, hareket ve ses yoluyla yaratılacak uyumsuzlukların çocuğu incitmeyecek, gülme yerine korku ve endişe yaratmayacak şekillerde ayarlanması gerekir. Çocuk tiyatrosu çeşitli sözlü mizah araçlarının yanında hareket ve biçim açısından uyumsuzluklardan yararlanır. Genellikle oyunun mesajını barındıran şarkılar, oyun sırasında kullanılan ses efektleri, dekor, kostüm ve aksesuarlar güldürü elde etmede kullanılmaktadır. Çocuklar özellikle görsel olarak tasarlanmış mizahı algılamaya daha açıktırlar. Bu yüzden, sözlü mizah tasarımları da mümkün olduğunca görsel olarak desteklenmelidir. Türk Tiyatrosu çocuk oyunlarına baktığımızda çeşitli dil oyunları, mecaz ve benzetmeler, karşıtlıklar, deyimler, atasözleri, tekerlemeler, uyaklı sözler, yalanlar, ironiler, şakalar ve bilmeceler yoluyla sözlü güldürü elde edildiği görülmektedir. Hareket yoluyla elde edilen güldürü yöntemlerinin başında sakarlıklar, şaklabanlıklar el kol şakaları, şiddete yönelik hareketler ve söz ya da durumla uyumsuzluk içeren hareketler gelmektedir. Kabaca oyun metninin yönlendirmeleriyle canlandırılan güldürü amaçlı hareketlerde yönetmen ve oyuncunun katkıları çok önemlidir. Oyun metninde yer almayan ama oyun örgüsü ve akışı ile ters düşmeyecek farklı hareket biçimleri güldürü elde etmek için denenmelidir.
1990 sonrası Türk oyun yazarlığında eğilimler
?1990 Sonrası Türk Oyun Yazarlığında Eğilimler? başlıklı bu süreç çalışmanın ilk bölümünde; toplumsal dinamikler ortaya konmuştur. Global eksende Türkiye'ye bakarak; gerek bu dönemde de yazmayı sürdüren eski oyun yazarlarının, gerekse yeni yetişen oyun yazarlarının etkilenmesi olası temalar gözden geçirilmiştir.İkinci bölümde; Türk Tiyatrosu'ndaki gelişmeler ortaya konmuş, ödenekli ve yarı ödenekli tiyatrolar, özel tiyatrolar ve bu tiyatroların repertuarlarında ne ölçüde yerli oyunlara yer verdikleri gözetilerek, Türk oyun yazarlarının bu ortamdaki varlıkları saptanmaya çalışılmıştır.Çalışmanın üçüncü ve son bölümü ise oyun yazarlarının toplumsal yapıyla nasıl bir ilişkiye girdiği ve hangi temalara eğilim gösterdiğini bulgulamak üzerine oluşturulmuştur.12 Eylül, politika, insan, kadın, göç ve tüketim toplumu, medya, sistem ve bilim, hayatın saçmalığı, tiyatro ve sanat, biyografi ya da söylence kaynaklı olarak temaları belirlenen oyunlar; metinleri esas alınarak toplumsal gelişmelerle ilişkileri içinde irdelenmiştir.
Türk tiyatrosunun oluşumunda oyun önsözlerinin çözümlenmesi ve sonuçları (1859-1923)
Bu tez, 1859-1923 yılları arasında, Türk tiyatrosunun gelişiminde belirleyici olan yazarların, tiyatro sanatına ilişkin görüşlerini, tiyatromuzda oluşan kuramsal bilgileri, oyun önsözleri çerçevesinde, sistematik bir biçimde düzenleyip incelemeyi amaçlamaktadır.Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi oyun yazarlarımızın çoğunun, öykündükleri Fransız romantiklerinin yapıtlarına yazdıkları önsözlerin benzerlerini, tiyatro görüşlerini, oyunlarının başına ?mukaddime, ifade-i merâm? gibi başlıklar altında yazdıklarını görüyoruz. Gerçekte, bir ?manifesto / bildirge? niteliği taşıyan bu önsözlerin, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, oyunların dışında, romanların, şiir kitaplarının başında da yer aldığını bilmekteyiz.Bugüne değin tiyatromuzda, tiyatro bilgisine / kuramına ilişkin bilgilerin, tarihsel bir süreçte, ayrıntılı bir biçimde incelenmediğini gördük. Amacımız, 1859-1923 yılları arasında yazılan oyunların önsözlerinden yararlanarak tiyatro kuramına yönelik bilgimizin gelişimine katkıda bulunmaktır.Bu tez ile bugüne değin, Osmanlıca'dan yeni Türk alfabemize çevrilmemiş, tiyatro biliminin ölçütleriyle yorumlanmamış oyun önsözleri incelenmiş, Türk tiyatro tarihine ilişkin kuramsal bilgilerin açığa çıkarılması ve Türk tiyatrosunun kuramsal bilgi birikimine yönelik çalışmalara bir temel oluşturulması amaçlanmaktadır.
"Ekin" gösterileri örneğinde halk danslarının gösteri danslarına dönüştürülmesinde sahne etmenlerinden yararlanma biçimleri
Toplumların önemli kültürel değerlerinden birisi olan geleneksel danslar o topluma ait insanların kolektif yaratılarıdır. Planlanmadan ve topluma ait bir tema üzerinden yola çıkıp, sanat olgusundan uzak sıradan bir eylem olarak meydana gelirler. Farklı etkenlerin etkisiyle de değişerek gittikçe kompleks bir yapıya dönüşürler.Geleneksel danslar doğdukları kültürel yapının değişmesi hatta zamanla terk edilmesiyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarından dolayı varlıklarının devamı için yeni yaşam alanlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Geleneksel dansların sahneye aktarılarak gösteri danslarına dönüşmesi de bu aşamada önem kazanır. Çağın seyircisinin seyir gereksinimlerine göre gerçekleştirilen bu aktarım sırasında kültürel mirası yok etmemek ya da yozlaştırmamak için pek çok teknik bilgi yanında, kullanılacak dansların kültürel değerlerinin kavranabilmesi ve sahneleme aşamasında doğru yöntemlerin seçilmiş olması önemlidir.Bu aktarım sırasında yapılacak çalışmalarda sanatsal ifadenin güçlendirilmesini sağlayacak ve çağın seyir gereksinimlerini karşılayacak sahneleme ve sahne tasarım etmenleri kullanılmalıdır. Bu etmenlerin geleneksel dansların kültürel kimliklerine zarar vermeden yapılabilmesi için de alanında uzman kişiler tarafından yapılması gerekmektedir.Bu çalışmanın amacı da bu bilgiler doğrultusunda sahnenin pek çok tasarım ögesine sahip olduğu ve özünde daima sanatı barındırmış geleneksel dansların da bu ögeler ile bir bütün olarak, doğru bilgiye ve estetik beğeniye sahip kişiler tarafından sahneye aktarılması gerektiğini vurgulamak ve ?Ekin? gösterileri ışığında aktarım çalışmalarını değerlendirmektir.
Bir anlatım aracı olarak erotik ve tiyatro estetiğinde kullanımı
Bu çalışma, evrim sürecinde cinselliğin estetize edilmesiyle ortaya çıkan erotizmin, tiyatro sanatıyla olan ilişkisini irdelemeyi amaçlamaktadır. Çağlar boyunca güçlü bir anlatım aracı olarak ele alınan erotizmin, tiyatro sanatındaki kullanım amaçları ve yöntemlerinin tespit edildiği bu tezde, tiyatro sanatındaki erotizmin genel tarihçesi, uygulandığı dönemlerin cinsellik algısı ışığında netleştirilmeye çalışılmıştır.Bu hedef doğrultusunda, cinselliğin üreme işlevinden erotiğe evrim süreci içinde geçirdiği fizyolojik ve düşünsel dönüşümler saptanmış, erotik olanın kültür ve sanat olguları içinde bir anlatım aracı olarak kullanılmasının temellerine değinilmiştir. Bu temeller doğrultusunda, erotik anlatım aracının tiyatro dilindeki kullanım alanları tespit edilmiş, Antik Yunan tiyatrosundan günümüze kullanım şekilleri ve kullanım amaçları netleştirilmek istenmiştir. Buna ek olarak, Türk Tiyatrosundaki erotik anlatım biçiminin tarihsel gelişiminin de incelendiği bu çalışmada, dönemlerin cinsellik algısını etkileyen gelişmeler ışığında, erotik anlatım aracı kullanımının cinsellik algısıyla ilişkisi ortaya konulmaktadır.Tiyatro sanatındaki erotik anlatım biçimlerinin, oyun metinleri ve aktarımlar dışında, mümkün olduğunca sahne üstü uygulamalarıyla da örneklendiği bu çalışmada, erotik anlatım aracının gelişim ve değişimlerin tiyatro sanatı üzerindeki etkileri de ortaya konulmak istenmiştir.Kısaca bu çalışma, tiyatro sanatında uygulanan erotik anlatım biçiminin, çağın cinsellik algısıyla olan ilişkisi üzerinden, tiyatro ve erotizm bağının etkin kullanımının sağlayacağı yararların tespit edilmeye çalışıldığı, böylelikle bu anlatım aracının tiyatro sanatında daha nitelikli kullanılmasına yardımcı olmanın hedeflendiği bir yaklaşımı içermektedir.
Feminist tiyatro metninin nitelikleri ve model oyunlarda yansıması
Feminizm altmışlı yıllardan itibaren bütün dünyada kadınların hak aramamücadelesini arttıran bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Sadece sosyal ve toplumsalboyutta değil aynı zamanda sanatsal düzlemde de ifadesini bulan feminizm, tiyatrosahnesinde de var olma mücadelesi göstermiştir. Bulunduğu coğrafi bölge vekonjüktürel duruma bağlı olarak farklılıklar göstermesine rağmen feminist tiyatro;metin, yazar, sahneleme, dil, amaç ve benzeri tiyatral noktalarda benzerliklerleüretilmiştir. Bu ortak sahneleme mantığı, özellikle altmışlı yıllarda temelleri atılan vegünümüzde daha ileri boyutlarda ele alınan bir akımın oluşmasına da ön ayak olmuştur.Bu çalışmada ülkelerindeki feminist tiyatro metni konusunda ürünler vermişCaryl Churchill'ın Zirvedeki Kızlar, Dario Fo ? Franca Rame'nin Yalnız Kadın veSevilay Saral'ın Beş Kadın ve Kadın Masalları adlı oyunları incelenmektedir. Ele alınanoyunlar feminist metin tanımını kendi içlerinde değişik şekillerde barındırmaktadırlar.İçinde bulundukları toplumsal sürecin de ele alındığı oyunlardan yola çıkılarak bahsigeçen ülkelerdeki kadınların durumu da gözden geçirilmektedir. Feminizmin farklımecralarda, farklı başlık ve sloganlar dahilinde hareket etmesine rağmen ortak tiyatralduruşları, kadınların her anlamda kendilerine ait bir tiyatroya sahip olmaları için iyibir başlangıç teşkil etmiştir. Her üç yazarın eserlerinin Türkiye topraklarında sesgetiren ve üzerine düşünülen yapıtlar olması, farklılıklar ve benzerlikleri saptamaaçısından karşılıklı bir analiz ihtiyacını doğurmaktadır. Sahne, feminizm tarafındanpatriarkal düzenin araçlarını deşifre etmek, kadınları ortak sorunlar etrafında biraraya getirmek ve çözümler üretmek amacıyla kullanılan bir buluşma noktası halinegetirilmiştir. İncelenen metinlerde, bu yöntem ve araçların nasıl kullanıldıkları dairaçıklamalar getirilmektedir.
İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin opera uygulamalarında mekan sorunu ve çözümleme modelleri (1994/95-2004/05)
İzmir'de opera ve operet gibi gösteriler, Elhamra Sineması'nın 1926'da inşaatının tamamlanmasıyla başlamıştır. Ancak bina sinema binası olarak yapıldığı için sahne ve sahne arkası olanakları kısıtlıdır. 1978'de binanın Kültür ve Turizm Bakanlığı'na kiralanmasından sonra yapının mimari üslubuna dokunmadan yapılan tadilatla 1983'te kurulan İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne devredilmiştir. Bu tarihten itibaren de uygulama aşamasında mekan sorunlarıyla karşılaşılmasına rağmen İzmir'e ve İzmirlilere hizmet vermektedir.Opera teatral bir oyunun müzikle birleşiminden doğan bir sahne sanatı olması nedeniyle diğer sahne sanatlarından , özellikle tiyatroda varolan oyunculuk, dekor , kostüm, ışık, efekt, resim ve mimarlık yanında müzik temelleri üzerinde, şiir, şarkı, dans gibi birçok sanat dalının bir arada icra edildiği ve seyircide belli bir estetik duygu ve düşünceyi uyandıran bir sanattır.İzmir Devlet Opera ve balesinin 1982-1983 sezonundan başlayarak günümüze kadar gelen opera uygulamalarındaki mekan sorunları, önceleri tek perdelik oyunlar seçilerek giderilmeye çalışılmıştır. Özellikle 1984 yılından sonra sahnelenen çok perdeli ve sık perde değişimli operalarla birlikte altyapı sorunları kendisini daha çok hissettirmiştir. Başlangıçta bir sinema binası olarak yapılan Elhamra Sineması, tadilat yapılmış olmasına rağmen gerek sahnesi ve gerekse sahne arkası olanakları bakımından operaları uygulama aşamasında sahne tasarımlarını ve dolayısıyla da sahnedeki sanatçının performansını da zorlamaktadır.İzmir Devlet Opera ve Balesi'nde 1982-1983 / 1992-1993 sezonları arasındaki on yıllık perioddaki opera uygulamaları ve mekan sorunları Sayın Doç Dr. Selda Kulluk'un hazırladığı yüksek lisans tezinde incelenmiş ve sorunlar tartışılmıştır. Bu çalışmada ise Dünya'da ve Türkiye'de Opera'nın Tarihi incelendikten sonra özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin opera ve bale binalarının sahne ve sahne arkası mekanları, teknik olanakları incelenmiştir. İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin halen uygulama sahnesi olan Elhamra Sineması binasının tarihçesi, sahne ve sahne arkası olanakları incelenmiş, 1994/95 ? 2004/05 sezonları arasındaki on yıllık perioddaki uygulama sorunları ve sahne tasarımcıları tarafından geliştirilen çözümlerle bu sorunların nasıl aşıldığı gösterilmeye çalışılmıştır. Sözkonusu dönemde sahneye koyulan operaların genelde çok perdeli operalar olması nedeniyle, aynı bir önceki on yılda olduğu gibi; sahnede genel podyuma yerverip bu podyum üzerindeki mobilya ve dekor parçaları değiştirilmiştir; hareketli podyum elemanları kullanılmıştır; kulis ve sofitadan sahneye boyalı panolar getirilmiştir ya da mevcut podyum üzerinde duran ama hareketli ve çift yüzleri boyalı panolar, sahnelere göre döndürülerek kullanılmıştır.1994/95 - 2004/05 arasındaki on yıllık dönemdeki opera uygulamalarında sahne tasarımcıları getirdikleri çözümlerle sahnenin yetersizliğini enaza indirerek seyirciye hissettirmeden operayı sahneleyerek başarılı tasarım örnekleri sergilemişlerdir. Bir taraftan bu dönemdeki sahne uygulamalarının analizini yaparak sistematize ederken diğer taraftan yine bu dönemde sahnelenen operalar belgelenerek sahne sanatları bilimindeki önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
Fındıkkıran Balesinin müzik, sahne tasarımı ve koreografi açısından incelenmesi
İnsanoğlunun toplu yaşam düzenine geçmesinden bu yana kendini ifade etmek için müziğe ve dansa gereksinim duyduğu biliniyor. İnsanlığın geçirdiği her evrim, sonucunda kendi gibi müziği ve dansı da gelişme göstermiştir.Dans, antik çağlarda tragedya'larla başlayan gelişmesini, Rönesans döneminde de sürdürmüş; basit halk danslarının sanat yoluyla inceltilmesiyle sonuçta soyluların daha çok ilgi duydukları bir sosyalleşme aracı olmuştur. Dans kültürünün gelişmesine katkı sağlayan faktörlerin, dansın saraylara girmesiyle başladığı söylenebilir. Nitekim Saray danslarının gelişerek günümüz bale sanatının temelini oluşturduğu bilinmektedir. 17. y.y. sonu ve 18. y.y. başlarında, kadın dansçıların sahneye adım atmasıyla bale sanatı daha da önem kazanarak Avrupa'da ve Rusya'da yayılmıştır. 18. y.y. sonu ve 19 y.y. başlarında sanata verilen önem birçok değerli besteci, koreograf ve dansçıların yetişmesine yol açmıştır. Opera ve balenin Rusya'da gösterdiği büyük gelişme, o dönem eserlerinin günümüzde de zevkle, ilgilenilmesini getirmiştir.Klasik balelerin en güzel eserlerinden biri olan Fındıkkıran Balesi, Çaykovski'nin görkemli müziği ve Petipa - İvanov ikilisin müzikle büyük bir uyum içinde olan koreografileri; baleyi yeni yılı anlatan bir Yılbaşı Klasiği yapmıştır. Fındıkkıran'ın ilk sahnelendiğinde, olumlu eleştirilerin yanı sıra olumsuz eleştirilerde aldığı biliniyor. Hatta bu acımasız eleştiriler ağır basmış ve Fındıkkıran Balesi kimi çevrelerce beğenilmemiştir. Beğenilmemesinin nedenleri arasında; eserde dansçıların yerine çocuklara rol verilmesi; böylece profesyonel dansçıların kendilerini yeterince gösteremedikleri sanıları; birinci sahnenin gerçekçi ortamı ile ikinci sahnedeki büyülü atmosferin arasındaki geçişin gereğince sağlanamamış olması yanında ilk onbir gösteride Iolanthe Operası ile Fındıkkıran Balesi'nin birlikte sunulmuş olması sayılabilir.Bütün bu olumsuzluklara rağmen Fındıkkıran Balesi; Avrupa'ya yayılan Rus İmparatorluk Tiyatrosu'nun sanatçıları sayesinde yeniden yorumlanarak sahnelenmeyi sürdürmüştür. George Balanchine, 1954 yılında Fındıkkıran Balesi'nin dekor ve kostümlerinde yaptığı değişikliklerle esere yeni bir yorum kazandırmıştır. Ayrıca bu koreografi, Amerika'da yayın yapan televizyonlar sayesinde geniş bir seyirci potansiyeline ulaşmıştır. Fındıkkıran Balesi günümüzde de herkesin izlemekten hoşlandığı, her yıl sahnelenen ve Noel ruhunu çok hoş yansıtan bir dünya klasiği olarak seyirci toplamaya devam etmektedir.
Dans tiyatrosunun oluşumunda dans antropolojisinden yararlanma yolları ve anadolu danslarından model önerileri
Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşma hareketlerinde, devrimlerin eksik bıraktığı sosyo-kültürel kalkınmanın, eğitim ve sanatla tamamlanabileceği, cumhuriyetin aydınlanmacıları tarafından ön görülmüştür. Ancak çağdaşlaşma kavramı batılılaşma olarak algılanmış, dönemin koşulları içerisinde halk sanatlarının, yüksek sanatı oluşturma yolundaki gizli gücü gözden kaçırılmıştır.Dans sanatı söz konusu olduğunda ise, model olarak köklerini Avrupa şövalye kültüründen alan ?bale? seçilmiş, ancak kaynağını bu topraklardan almayan bu estetik kategorinin Türk halkı tarafından benimsenip benimsenemediği sürekli tartışma konusu olmuştur.Diğer taraftan Anadolu insanının kültürel kimliğini ve bedensel devinim kodlarını barındıran yerel danslar, uluslaşma hareketinin bir aracı olarak görülmüş, devlet eliyle tüm yurtta tanınır hale getirilmiş ve ?milli bir repertuar? oluşturulmuştur.Geleneksel dans adımlarını bale sanatı içinde değerlendirme fikri gündeme geldiğinde bu girişim çeşitli sebeplerle kesintiye uğramıştır. Bu düşünce sürekli değişen bürokrat kesimle ?devlet balesi? yöneticileri arasında bir ?görev? olarak algılanmış, dans sanatının gerçek üreticileri olan koreograf ve dansçı kesiminden bu yönde bir istek gelmemiştir.Kanımızca Türk toplumu ile dans sanatı arasındaki ilişkiyi çözümlemek için meseleye antropolojik açıdan bakılmalıdır. Ancak bu yolla Anadolu danslarının yapısal özellikleri ve taşıdığı sibernetik güç anlaşılabilir ve daha sonra çağdaş dans formlarıyla bir bireşime gidilebilir.Bu çalışmada, Türk Halk Dansları için yeni bir gösterim modeli araştırılmasına girilmiştir. Yöntem olarak, Anadolu danslarına ?Dans Antropolojisi? açısından yaklaşılmış, elde edilen bulgular bize Türk danslarının anlatım özelliklerinin çağdaş dans formları arasından ?Dans Tiyatrosu? ile bireşebileceği fikrini vermiştir. Bu yolla örnekler üretilmiş ve gösterim düzeyinde seyirciden gelen geri bildirimler değerlendirilmiştir.
Arketipsel eleştiri bağlamında tiyatro metinlerinde gölge arketipinin incelenmesi
Arketipsel Eleştiri, İsviçre'li psikanalist Carl Gustave Jung'un kolektif bilinçdışı ve arketip kuramını temel alan bir edebi analiz yöntemidir. Yöntem, yirminci yüzyılın başlarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Jung, kolektif bilinçdışını tüm insanlığın ortak deneyim deposu olarak tanımlamaktadır. Arketipler ise içgüdüsel bilinçdışı özlerdir. Arketipler kendilerini sonsuz sayıda arketipsel imgeyle gösterebilmektedir. Hikayenin arketipi olan mitler, arketiplerin evidir. Kolektif bilinçdışının belli başlı arketipleri Gölge, anima-animus ve benliktir. Bunlar aynı zamanda, kişinin ruhsal olarak bir bütünlüğe ulaşması anlamına gelen bireyleşme sürecinin parçasıdır. Bireyleşme sürecinin ilk aşaması olan gölgeyle yüzleşme, kişinin gerçek benliğine ulaşmak için çıktığı yolculukta, bilinçdışının karanlık köşelerine attığı gölge özelliklerinin farkına varmasını temsil etmektedir. Kişi, ancak gölgesiyle yüzleştiğinde, karanlık özellikleri üzerinde hakimiyet kurabilmektedir. Tiyatro metinleri bu zamana kadar edebi metinler kadar arketipsel eleştirinin konusu olmamıştır. Kolektif bilinçdışının başlıca arketiplerinden gölge, tiyatro metinlerindeki karakterlerin motivasyonlarını daha katmanlı bir şekilde anlamak için oldukça işlevseldir. Çünkü gölge arketipi çoğu kez antagonist olarak oyunlarda ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla metnin merkezindeki çatışmanın bir parçasıdır. Böylece gölge, farklı oyunlarda farklı şekillerde imgeleşerek, karakteri bireyleşme sürecine davet etmektedir. Bu tez, seçilmiş oyunlarda protagonistin gölgesi olan bir kişi, durum, olay ya da ruhsal bir etkiyi ortaya koyarak, protagonistin bireyleşme sürecini tamamlayıp tamamlamadığını araştırmaktadır. Arketipsel eleştiri metinleri arketipsel boyutta yeniden analizini yapmaya yardımcı olmaktadır. Bu analiz, dramaturjik olarak metne farklı yorum imkanları vermekte, oyuncular ve sahneye koyucular için karakterleri ve durumu daha katmanlı bir şekilde anlama fırsatı yaratmaktadır.
Minyatür tekniğinin günümüz sahne tasarımında kullanımı
Tiyatro sanatını minyatür sanatı ile buluşturan ortak yan, her ikisinin de bir metinden yola çıkarak biçim kazanmasıdır. Tiyatroda sahne mekânı kurgusu oyun metnini açıklarken, minyatür mekânı, resmedildiği kitabın ele aldığı konu ve olayları açıklamak üzere kurgulanıp tasarlanırlar. Minyatürde "yazı" ne ise tiyatroda oyuncunun dilinden dökülen oyun metni, yani "söz" odur. Sahneleme sırasında seyircinin bakış açısı ile gösterimin yeniden değerlendirildiği yaratıcı sürece etki edecek biçimler yaratmak sahne tasarımı sanatçısının ödevidir. Oyunun anlamını açıklayan önemli bir unsur olarak mekân tasarımı, seyirci merkezli bir bakış açısına hizmet etmek zorundadır. Seyirci, sahnede yalnızca oyunun geçtiği yeri, dönem, sosyo-ekonomik, kültürel yapı vs. bakımından açıklayan ya da oyuncuların gösterim sırasında ihtiyaç duyacağı dekor ve aksesuar parçaları ile mi görecektir, yoksa sahne mekânının kendisine sunduğu biçimleri değerlendirerek yaratıcı sürecin içinde mi olacaktır? Minyatür sanatının izleyeni merkeze alarak ona "kutsal bakış" açısı bahşeden çok yönlü perspektif anlayışı, tiyatro izleyicisi söz konusu olduğunda nasıl karşılık bulacaktır? Bu sorular temelinden hareket eden çalışmamızda sahne mekânında yer alan unsurların minyatür tekniğinin kişi, yapı ve eşyaları önden, arkadan, tepeden, yandan gösteren üslup özellikleri ve farklı zamanları işaret eden farklı mekânları bir arada gösterme özelliğinden yararlanarak seyirciye çok yönlü bir perspektif sunulabilmesi için yollar aranmıştır.
Verdi'nin Otello operası'nda Desdemona'nın "Salce" aryasının dramatik ve müzikal yapısının incelenmesi ve 1 örnek uygulama
Bu çalışmada 19. yüzyılın ünlü İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi'nin son yaratış dönemi operalarından Otello Operası, başrol kadın karakter Desdemona'nın öncülüğünde diğer karakterler de ele alınarak dramaturjik açıdan incelenmiştir. Tez başlığı altındaki bölümler dışında son bölümde ise resitale ait uygulama raporuna yer verilmiştir. Birinci bölümde, bestecinin çocukluk döneminden itibaren müzikle olan bağlantısından yola çıkılarak yaşamı ve opera literatürüne kazandırdığı çok önemli yapıtların rehberliği eşliğinde sanat anlayışı, kariyerinin gelişiminin de göstergeleri olan yaratış dönemleri ve dünya opera tarihine sağladığı katkılar incelenmiştir. İkinci bölümde Shakespeare'in Otello yapıtına değinilerek Otello Operası gerek karakter çözümlemeleri gerekse de biçim, öz, tema, karşıtlık ve çatışma kriterleri açısından incelenmiştir. Operanın olay dizisi, seslendirilen aryalar ve ansambl bölümleri de belirtilerek ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Desdemona karakterinin psikolojik ve sosyolojik açıdan çözümlemesi yapılırken, seslendirilecek olan "Salce" aryasının dramatik, yapısal ve müzikal yönden incelemesine de bu bölümde değinilmiştir. Uygulama Raporunun yer aldığı dördüncü bölümde ise, örnek uygulamanın yapılacağı Salce aryasının da içinde yer aldığı Bitirme Resitali'nde seslendirilecek olan yapıtların biçimsel, müzikal ve dramatik açıdan ele alınmış olduğu incelemelere yer verilmiştir.
21. yüzyıl kukla tiyatrosunda imge-ileti ilişkisi bağlamında kukla ve oynatıcı dinamiği
Kukla tiyatrosu ile ilgili genel yargı onun çocuklar için yapılan eğlendirici geleneksel bir form olduğu yönündedir. 21. yüzyılda, bu genel yargıyı karşılayan oyunlar sahnelenmeye devam etse de yeniliklere, deneylere ve disiplinlerarası çalışmalara açık bir kukla tiyatrosu giderek yaygınlaşmaktadır. Görsel dilin ve hareket dilini yoğun olarak kullanıldığı 21. yüzyıl kukla tiyatrosu, mesaj iletiminde imgelerden faydalanmaktadır. Çağdaş oyunlar uluslararası festivallerde farklı kültürlerden seyircilerce anlaşılma ihtiyaçları sebebiyle görsel anlatıma daha fazla yer vermektedirler. Görsel anlatım her yaştan izleyicinin sahnede gördüğünü anlaması ve anlamlandırması için etkili bir anlatım biçimi olarak kukla kumpanyaları için işlevsel bir öneme sahiptir. "21. Yüzyıl Kukla Tiyatrosunda İmge-İleti İlişkisi Bağlamında Kukla Ve Oynatıcı Dinamiği" başlıklı doktora bitirme çalışması, çağdaş kukla tiyatrosunu meydana getiren unsurları ortaya koymayı, tasarım çerçevesinde oyunun seyirciye ulaştırmak istediği mesajı imge oluşturarak nasıl somutlaştırdığını ve kukla ile oynatıcısı arasındaki etkileşimin buna katkısını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, temel tasarım unsurlarından çizgi, renk, biçim ve malzemenin anlama olan etkisini bilmek algı ve anlamlandırma süreçleri içinde kullanım olasılıklarını değerlendirmek açısından önemlidir. Kumpanyalar, kukla oyunu yoluyla uluslararası bir iletişim kurabilmek için kültürel farklılıkların ötesindeki insana özgü olan ortak duygu ve olgulara yönelmektedir. Bunu yaparken kullandıkları tasarım elemanlarının çağrışım alanlarının da herkes tarafından okunabilecek genişlikte olmasına özen gösterilmektedir. Bunun için mim, hareket tiyatrosu, mask tiyatrosu ve animasyon disiplinlerinin imge ile ileti için kullandıkları soyutlama ve indirgeme teknikleri faydalı olmaktadır. Bugün çağdaş bir gösteriden söz etmek için konvansiyonel kukla tiyatrosunun kuralları dışına çıkan, her yaşa hitap eden, işbirliğine ve deneylere açık sahne pratikleri gerekmektedir.
Geçmişten günümüze tiyatroda erdem kavramı ve model oyunlar
Erdem kavramına geçmişten günümüze uzanan zaman dilimi içinde baktığımızda; doğu ve batı kültüründe değişmez ilkeleri olduğu görülmüştür. Fakat her çağın kendini oluşturan sosyolojik, ekonomik, bilimsel ve kültürel öğeleriyle bir tanımlamaya ulaşmaya çalıştığı dikkatten kaçırılmamıştır. Çalışmada tanımlamada bulunabilmek için, bilimi doğuran düşünceden yani felsefeden ve onun tarihini oluşturan yapıtlardan yararlanılmıştır. Felsefi bir disiplin olan etiğin ilgi alanına giren erdem kavramı; ahlakı ve onu oluşturan öğeleri açımlama gereksinimini doğurmuştur. Çalışmada saptanan ilk ayrım; etik ve ahlakın aynı kavramlar olmadığıdır. Görülür ki, günümüze değin uzanan zaman diliminde; ahlak etiğin yerine konulmaya çalışılmıştır. "İyi/Kötü", "Doğru/ Yanlış" yargıları üzerinden hareket ederek erdem tanımının belirleyiciliğine ulaşmak isteyen iki unsur; birey ve devlettir. Bireyin yaşamındaki nihai amacı mutluluğa ulaşmaktır. Ve toplumu oluşturan bireylerin uyumlu birlikteliği için yazılı ya da sözlü kimi kurallara, yasalara ihtiyaç duyulur. Erdem kavramının bir kırılma yaşayarak problem gibi algılanma noktası buradadır. Fakat hiçbir bulanıklığa yer bırakmazsın görülür ki; bireyin bilgiyle şekillenen iyi kötü algısında hiçbir otoritenin -tanrı/devlet/gelenek- baskısı altına girmeyen bir özgürlükte olması, her koşulda adaleti sağlaması, metanın belirleyiciliğine kapılmaması, diğerine karşı duyacağı sorumluluk bilinciyle ölçülülüğünü sağlayabilmiş, cesaretli, iyiye yönelen bir eylem gerçekleştirmesi erdemdir. Ve erdem çürümeye bir başkaldırıştır. Tiyatro, olay dizisini geliştirmek için çatışmayı kullanır. En az iki farklı değer taşıyıcısının/ bireyin ya da bireyin kendisinde taşıdığı en az iki değerin savaşımı olan çatışma; dramatik yapının kurucu unsurudur. Tiyatro sanatı, içinde eğiticilik ilkesini barındırmasıyla her yapıtın erdemle ilişkilendirilebileceği yanılgısını doğurmuştur. Çalışmadaki model oyunlar göstermiştir ki; tiyatronun her iyiye yönelişi erdem kavramını ortaya çıkartmamaktadır. Fakat tiyatro tarihinde kimi yapıtların kendini zamansız kılabildiği gözlenmiştir. Tiyatroda bunu sağlamak için herhangi bir türün ya da akımın kullandığı biçimsel özellikler belirleyici olmamıştır. Bu metinlerin tek ortak noktası, erdem kavramına ulaşmış olmasıdır. Tiyatro metnini zamansız kılabilmiş oyun yazarının hedefi izleyicisini eğitmek değildir. Kendi tamamlanmışlığı ile ulaştığı erdem kavramının sürekliliğini birlikte sağlayabilmek için izleyicisine sanat aracılığıyla yaptığı bir çağrıdır.
Gösteri sanatları ve sinema-televizyonda ışıklama: Teknoloji ve tasarım etkileşimi
Işıklama olgusu, gösteri sanatlarının başlangıcından bugüne çok çeşitli gelişim evrelerinden geçmiştir ve ışıklama teknikleri adına, yaşanan gelişmeler hep ileriye dönük olmuştur. Bu bağlamda, insanlık tarihiyle paralel olarak ilerleyen teknik ve teknolojik gelişmeler, gösteri sanatları ışıklama tekniklerini ve tasarım anlayışını da etkilemiştir. Bu nedenle ışıklamanın tarihi, aynı zamanda teknik ve teknolojik gelişmelerin tarihi olarak da görülebilir.Işıklama kavramının oluşmasını sağlayan ve konunun temel bazı ilkelerinin ana kaynağı olan ışık ve onun fiziksel sonucu olan renklerin temel özellikleri, fiziksel yapıları ve bazı karakteristik farklılıklarını bilmek, ışıklamaya hakim olmanın birincil kuralıdır. Işığın ve renklerin nasıl oluştuklarını, neler yapabileceklerini bilmeden ışıklama konusunu anlamak yada bu konuda herhangi bir çalışmayı doğru bir şekilde yapabilmek mümkün değildir. Ayrıca ışıklamanın her alanında kullanılan güncel ekipmanlar hakkında ayrıntılı bir bilgi birikimine sahip olmak da son derece önemlidir. Çünkü günümüzde bu konuda, kullanım alanlarına göre çeşitlilik gösteren çok geniş bir ekipman listesi vardır. Bununla birlikte, bütün bu ışıklama olanaklarının nasıl kullanılacağını ve kavramsal olarak ışıklama tasarımının nasıl ve de ne gibi yöntemlerle yapılabileceğini ana hatlarıyla belirleyen, çeşitli tecrübelere dayandırılarak oluşturulmuş bazı kurallar hakkında da bilgi sahibi olmak, yine bir zorunluluktur.Sonuç olarak bütün bu bilgilere sahip olmak, ışıklamaya hakim olmakla eş anlamdadır. Ayrıca yine bu bilgilerle yetinmeden, güncel teknolojik gelişmeleri takip etme zorunluluğu ve ışıklama eğitimini ve anlayışını çağdaş bir bakış açısıyla geliştirilme gerekliliği de bu sürecin doğal sonucudur. Bu bilgiler ışığında, çeşitli ekipmanların farklı alanlarda kullanılması da anlatım olanaklarının çeşitliliğine katkıda bulunacaktır.
Bauhaus'un sahne tasarımına etkileri
Bauhaus yaşamını 1919-1933 yılları arasında sürdürmüş ünlü Alman sanat okuludur. Modern sanat ve mimarlığın oluşumunda katkıda bulunmuş en önemli eğitim kurumu olan Bauhaus'un kuruluş aşaması, 1919'da Walter Gropius'un Weimar kentinde bulunan iki sanat okulunun yöneticiliğine davet edilmesiyle başlar. Tasarım ve uygulamalı sanatlar alanında öğretim veren bu iki okulu birleştirip ?Bauhaus? adıyla yeniden örgütleyen Gropius, böylelikle modern çağın sanat ve mimarlık açısından en devrimci girişimlerinden birini başlatmıştır. Bauhaus sayesinde o güne kadar alışılagelmiş tüm sanat kavramları değişime uğramış, sanat ve mimarlık eğitimi ilkeleri yeniden gözden geçirilmiş, etkileri günümüze kadar uzanan bir düşünce ortaya çıkmıştır. Sanat ve zanaatı birbirinden ayırmayan Gropius, Nisan 1919'da Bauhaus'un kurulması için yazdığı manifestoda şöyle söylemiştir; ?`Meslek olarak sanat' yoktur. Sanatkar ile işçi arasında hiçbir fark yoktur. Sanatçı, işçinin takviye edilmişidir.? Bauhaus sanat, mimarlık ve endüstri arasında kopuk olan bağlantıyı yeniden kurmaya çabalamıştır. Endüstri çağıyla birlikte üretim biçimi, üretilen ürünler ve toplum yapısı devasa değişimler geçirmiş, sanat ise tüm bu değişimlere koşut bir yönelim gösterememiştir. Sanatsal üretim Rönesans'tan bu yana aynı çizgiyi izlemiş, endüstrinin getirdiği yeni olanak ve isteklerle ilgilenmemiştir. Endüstriyel ürünlerin çoğu tasarlanmak , yani sanatsal bir çalışmayla biçimlendirilmek zorunda oldukları halde, bu iş çoğunlukla ikinci planda kalmıştır. Endüstri ürününün de sanatsal bir görsellikte olmasını savunan Bauhaus bu düşünceyle kurduğu atölyelerde, bugün bile işlevselliğinden ve estetiğinden bir şey kaybetmemiş ve günlük yaşantımızın bir parçası haline gelmiş sanat eseri niteliğinde ürünler ortaya koymuştur. Bauhaus modern sanat ve mimarlığın gelişim çizgisindeki en önemli dönemeçlerden biridir. Her şeyden önce bir eğitim kurumu olan Bauhaus'da öğretim sistemi iki temel grup disiplini kapsamıştır. ?Werklehre? denilen ve beceri öğreniminin yanı sıra ?Formlehre? adı verilen daha çok kuramsal çalışmalar yapan ve biçim yaratma sorununa eğilen iki sistem geliştirilmiştir. Birinci grupta öğrenciler her türden el işçiliği ve beceriyi ustaların yönetiminde doğrudan pratik içinde öğrenirlerdi. Bu grupta yer alan atölyelerin yöneticileri modern sanatın en önemli adları arasında yer alır. Bu sanatçılar okul kapanıp dünyanın çeşitli ülkelerine dağıldıktan sonra da etkinliklerini sürdürmüşler; hatta, bazıları ancak bundan sonra ün kazanmıştır. İş eğitiminin verimli olabilmesi için öğrencilerin yaratıcı güçlerin sürekliliği gerekliydi. Atölye çalışmalarında öğrencilerden hazır biçimleri taklit etmeleri değil, modern yaşamın yeni biçimlerini oluşturmaları bekleniyordu. Bu yüzden Kandinsky, Klee, Moholy-Nagy gibi yaratıcı sanatçılar atölyelerin başına getirilmişti. Gropius, kuruluş yıllarında marangozluk atölyesini yönetmiş, Klee vitray ve dokumacılık, Moholy-Nagy metal atölyesini, Schlemmer ve Schreyer gibi isimler de tiyatro atölyesini yönetmişlerdir. Dış ülkelerden de Le Corbusier, Malevich, Lissitzky gibi tanınmış sanatçılar konuk oluyor, profesör ya da konferansçı olarak çağırılıyorlardı. Kuruma ilk katılan öğretmen Itten olmuş, bunu sırasıyla o dönem Almanya'sının en başarılı sanatçıları ve yabancı sanatçılar izlemiştir. 1921'de ressam ve yazar Paul Klee, sahne tasarımcısı Oscar Schlemmer, 1922'de ressam Wassily Kandinsky, 1923'te grafik ve fotoğraf sanatçısı Laszlo Moholy-Nagy katılmıştır. 1925'te Weimar kenti Bauhaus'a karşı bir tutum içine girince, okulu taşımak zorunda kalmışlar, bu sebeple bugün eski Doğu Almanya sınırları içinde kalan küçük Dessau kentinden gelen öneri kabul edilerek, 1926 yılında bu kente taşınmışlardır. Gropius tarafından planlanan yeni yapılarında öğretime başlayan Bauhaus, bu yapıların da okulun eğitim programı kadar ilerici nitelikte olması amaçlamıştır. Derslik, işlik ve öğrenci yurdu bloklarını içeren yeni yerleşme alanı, çağdaş mimari tutumun örneği niteliğindedir. Gropius'un 1928'de istifa etmesi üzerine müdürlüğe Hannes Meyer getirilir. 1930'da Meyer yerel yönetimin tutumu nedeniyle istifa edince, bu kez müdürlüğü Mies van der Rohe üstlenir. 1932'de siyasal baskılardan ötürü Berlin'e taşınmak zorunda kalan Bauhaus'a son darbeyi de Naziler vurmuştur. 1933'te iktidara geldiklerinde ilk yaptıkları işlerden biri okulu kapanmaya zorlamak olur. Bauhaus'un sahne tasarımına getirdiği yenilik kendi dönemi içinde oldukça radikal karşılanmıştır. Geleneksel olan her şeyi reddederek, tekniğin getirdiği tüm yeniliklerden yararlanmakla beraber estetik bütünlüğü de korumayı amaçlamışlardır. Mekanik sahne ve bedenin mekan içindeki hareketi gibi teknik ve estetik sorunlara eğilmiş ve sonuçta kendinden sonra gelen bir çok tasarımcı ve yönetmene öncülük etmiştir.