Burdur Mehmet Akif Ersoy University
Discipline

Veterinerlik Farmakoloji ve Toksikolojisi Anabilim Dalı

Burdur Mehmet Akif Ersoy University

37

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

37 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Keçilerde tulatromisinin plazma farmakokinetiği üzerine -glikoprotein indüktörü rifampisinin etkisi

Tulatromisin solunum sistemi enfeksiyonlarında etkili, sıklıkla kullanılan makrolid bir antibiyotiktir. Bu çalışmanın amacı P-gp taşıyıcı protein indüktörü rifampisinin, tulatromisin farmakokinetiği üzerine etkilerini belirlemektir. P-gp'nin aktive edilmesiyle birçok ilacın dozunda, dağılımında ve uygulama aralığında değişiklikler meydana gelebilmektedir. Bu amaçla sağlıklı erkek Alpin-Kıl Keçisi melezi (F1), üç gruba (n=8) (Grup A, B ve C) ayrıldı. A grubuna tulatromisin deri altı ve tek doz 2.5 mg/kg, B grubuna ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin, C grubuna ise ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin ile beraber 8-15. günlerde tekrar rifampisin tek başına ağızdan uygulandı. Kan örnekleri ilaç uygulama öncesi ve sonrası (0,016-360. saat) Vena jugularis'den heparinli tüplere alındı ve plazma örnekleri likit kromatografi sıralı kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ile analiz edildi. Çalışmada A grubunda tulatromisinin plazma doruk yoğunluğu (Ydoruk) 1390,97±173,65, rifampisin+tulatromisin uygulanan B ve C grubunda ise sırası ile 958,21±106,31 ve 807,21±116,82 ng/ml olarak tespit edildi. A grubu Ydoruk değerinin B ve C grubundan yüksek ve anlamlı olduğu (P<0.05) belirlendi. Tulatromisinin en son ortalama kalış süresi (OKSson) A grubunda 52.16±1.87, B grubunda 56,04±4,70 ve C grubunda 66,75±4,30 saat olarak tespit edildi. Bu gruplarda sıfırdan sonsuza ölçülebilir ortalama kalış süresi (OKS 0) sırası ile 69.28±4.64, 85.90±5.75 ve 86,76±4,69 saat olarak belirlendi. Rifampisin uygulanan grupların (B ve C grupları) tek başına tulatromisin uygulanan gruba göre (A grubu) OKSson ve OKS0 değerleri daha yüksek bulunmuş ve farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (P<0.05). Çalışma bulguları rifampisinin keçilerde kullanılmasını takiben tulatromisinin bazı farmakokinetik parametreleri değiştirebileceği belirlenmiştir. Bununla birlikte keçilerde rifampisin ve tulatromisinin birlikte kullanılmaları durumunda, rifampisinin tulatromisinin etkinliğinde aktif rol alıp almadığının anlaşılabilmesi için CYP enzimleri ve P-gp gibi taşıyıcı sistemler ile ilgili olarak daha detaylı in vitro çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Antibakteriyel ajanlarFarmakokinetikGlikoproteinler+2
Hande Sultan Şahiner
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilere karprofenin ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetiğinin karşılaştırılması

Bu çalışmada nonsteroidal antiinflamatuvar ilaçlardan karprofenin keçilere ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetik parametrelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada deneme hayvan materyali olarak canlı ağırlıkları 33-38 kg, yaşları 12-14 aylık toplam 15 baş sağlıklı Alphin ırkı keçi kullanıldı. Keçiler ortalama canlı ağırlıkları dengeli olacak şekilde her biri 5 hayvan içeren ağız (Grup I), damar içi (Grup II) ve deri altı (Grup III) olmak üzere üç guruba ayrılarak ayrı bölmelere konuldu. Hayvanlara 1,4 mg/kg dozda karprofen ağız, damariçi ve derialtı yolla uygulandı. İlaç uygulanmadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 2. dk ile 120. saatler arasında Vena jugularis'ten kan örnekleri (5 ml) heparinli tüplere alındı. Alınan örneklerde karprofen miktarı yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile belirlendi. Çalışma süresince ilaç kaynaklı hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. Uygulama sonrası 120. saate kadar plazmada ilaç tespit edildi. İlacın doruk plazma yoğunluğu damariçi uygulamada (11,92±0,76 µg/ml) derialtı (4,11±1,51 µg/ml) ve ağız yolu ile uygulamaya göre (3,71±0,26 µg/ml) istatiksel olarak daha yüksek bulundu. Doruk plazma yoğunluğuna ulaşma zamanının ise derialtı uygulamada (5,00±2,45 saat), ağız yolu ile uygulamaya göre (7,00±1,22 saat) daha kısa olduğu tespit edildi. Yarılanma ömrü ağız yolu ile uygulamada (27,43±1,78 saat), deri altı (33,93±7,48 saat) ve damariçi yol (30,99±2,00 saat) ile uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa bulundu. Ortalama kalış süresi damar içi uygulamada (34,54±1,35 saat) ağız (37,09±3,85 saat) ve deri altı (39,71±1.34) uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada keçilerde farklı yollarla uygulanan karprofenin biyoyararlanımı deri altı yol ile uygulamada daha yüksek tespit edildi. İlaçla en kısa sürede en yüksek plazma yoğunluğu elde edilmek isteniyorsa damar içi, derialtı ve ağız yolu sıralamasına göre uygun olan tercih edilebilir.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidEnjeksiyonlarEnjeksiyonlar-deri altı+5
Mustafa Özsemerci
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Varroa destructor ile doğal enfeste bal arısı (Apis mellifera) kolonilerinde sentetik piretroid, organik asit ve esansiyel yağ asit etkinliğinin karşılaştırılması

Varroa destructor, arı sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak etki eden ve koloni kayıplarına yol açan önemli bir arı ektoparazitidir. Bu ektoparazite karşı, kimyasal, biyolojik, genetik ve hormonal mücadele yöntemleri bulunmaktadır. Bu yöntemler içerisinde en etkili olanı kimyasal mücadeledir. Fakat kimyasal mücadele yöntemlerinin arı ürünlerinde kalıntı bırakması ve akarların bu ilaçlara direnç geliştirmesinden dolayı alternatif çözümler aranmaya başlanmıştır. Okzalik asit ile timol kalıntı bırakmaması ve Varroa üzerinde yüksek etkinliğe sahip olmalarından dolayı en sık kullanılan alternatif yöntemlerdir. Bu araştırmada her grupta (flumethrin, okzalik asit, timol ve kontrol) 9 koloni olacak şekilde toplam 36 adet kolonide çalışıldı. Çalışma sonuçlarında; ilaçlar arasında ilkbahar ve sonbahar dönemlerine göre, günlere göre, aynı sezon içerisindeki günlere göre düşen varroa sayıları arasında önemli istatistiki farklılıklar tespit edilmiştir. Yüzde değişim formülüne göre ilaç etkinlikleri; sonbahar döneminde flumethrin %85, okzalik asit %80, Timol %87 ve ilkbahar döneminde flumethrin %75, okzalik asit %68, timol %84 olarak bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları flumethrin uzun süreli, okzalik asit ve timol kısa süreli varroa mücadelesinde başarılı olduğu göstermektedir. Timol'ün kullanımında ise sıcaklık faktörünün önemli olduğu, kontrolsüz kullanımında koloni çökmesi gibi istenmeyen etkiler oluşturduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak araştırmamız, bu ilaçların birbirlerinin alternatifi olarak değil koloniye göre birlikte varroa mücadelesinde kullanılması gerekliği ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler; Apis mellifera, Bal arısı, flumethrin, okzalik asit, timol, Varroa destructor.

Apis melliferaBal arısıBal arısı kolonileri+6
Yusuf Yavuz Demirezen
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Okratoksin A toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkilerinin araştırılması

Okratoksin A (OTA) hayvanlarda ve insanlarda akut, subakut ve kronik zehirlenmelere sebep olan; kuvvetli nefrotoksik, hepatotoksik, teratojenik, karsinojenik vb. etkileri bulunan bir mikotoksindir. Çalışmamızda OTA toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkileri Wistar albino sıçanlarda 28 gün gavaj yoluyla uygulanarak araştırıldı. Kontrol, OTA (210 μg/kg/gün), folik asit (20 mg/kg/gün), ellajik asit (10 mg/kg/gün), OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında; canlı ağırlık değişimleri, karaciğer ve böbrek dokusu nispi ağırlıkları, karaciğer ve böbrek dokusuna ait bazı serum biyokimyasal parametreleri analiz edildi. Karaciğer ve böbrek dokuları ile kanda, süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitesi, glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri, lenfositlerde DNA hasarı (comet) ve serum OTA seviyesi değerlendirildi. Tüm deneysel gruplarda zamana bağlı olarak canlı ağırlıkların anlamlı arttığı belirlendi. Kontrol grubuna kıyasla karaciğer nispi ağırlıklarının OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında ve böbrek nispi ağırlıklarının ise OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı belirlendi (P˂0,001). Alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz değerlerinin kontrole göre OTA ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı düştüğü (sırasıyla P˂0,001, P˂0,01) ve OTA + folik asit grubunda kontrole yaklaştığı bulundu. Üre düzeyinin kontrol ve OTA grubu ile karşılaştırıldığında OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Karaciğerde MDA düzeyinin OTA'ya göre OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Böbreklerde SOD ve CAT aktivitesinin ve GSH düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı arttığı tespit edildi (sırasıyla P˂0,01, P˂0,05, P˂0,001). Böbreklerde MDA düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı görüldü (P˂0,001). Comet analizi sonucunda DNA hasarının kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu açısından anlamlı olarak en yüksek OTA ile OTA + folik asit gruplarında olduğu belirlendi (P˂0,001). Çalışma bulguları değerlendirildiğinde folik asit ve ellajik asitin OTA'nın olumsuz etkilerine karşı koryucu olabileceği belirlendi.

AntioksidanlarEllajik asitFolik asit+7
Memduha Erzurum
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

İndometazin ile oluşturulan gastrik ülser modelinde oleuropeinin dna hasarı ve oksidatif stres üzerindeki etkisi

Nonsteroid anti-inflamatuar ilaçların (NSAİİ) yaygın kullanımı gastrik ülser ve üst gastrik sistem kanamaları gibi gastrointestinal yan etkilere sahiptir. Oleuropein, zeytinde bulunan ve Akdeniz diyetinde sıklıkla tüketilen antioksidan bir maddedir. Bu çalışmada oleuropeinin gastrik koruyucu etkisini araştırmak için indometazin ile oluşturulan ülser modeli kullanılmıştır. Oleuropein aktivitesinde yer alan mekanizma için antioksidan seviyeleri, büyüme faktörleri ve DNA hasarı analiz edilmiştir. Sıçanlar kontrol grubu, ülser grubu (25mg/kg indometazin), oleuropein (12 mg/kg) grubu, ön tedavi lansoprazol (30 mg/kg) alan ülser grubu (referans anti-ülser ilaç), ön tedavi oleuropein (6-12-18 mg/kg) alan ülser grubu olmak üzere yedi gruba ayrıldı (n=8).. Sonuçlar oleuropeinin (6 mg/kg-12mg/kg-18mg/kg) sırasıyla %94.33, %96.09 ve %96.77 oranında anti-ülser etkisi olduğunu gösterdi. İndometazin uygulaması lipid peroksidasyon (MDA) ve miyeloperoksidaz (MPO) seviyelerini artırırken, süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon (GSH) düzeylerini anlamlı derecede düşürdü. Öte yandan, oleuropein (18 mg/kg) ile ön tedavi gören sıçanların GSH ve SOD seviyeleri arttı, MDA ve MPO seviyeleri azaldı. Oleuropein (18 mg/kg) uygulaması, diğer tedavi grupları ile karşılaştırıldığında, gastrik ülser grubunda % Tail DNA ve ortalama kuyruk momentini önemli ölçüde azalttı. Oleuropein (18 mg/kg) EGF, EGFR, VEGF, VEGFR1 ve VEGFR2'nin mRNA ekspresyon seviyelerini arttırdı. Gastrik dokuların histopatolojik görüntüleri biyokimyasal ve moleküler bulgular ile uyumlu olduğu belirlendi. Bulgularımız, oleuropeinin, sıçanlarda indometazinin neden olduğu gastrik ülser ve oksidatif strese karşı koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Comet metodu, gastrik ülser, oleuropein, oksidatif stres.

Comet tekniğiGastrik mukozaGastrointestinal hastalıklar+4
Adem Yavaş
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda atraktilozidin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi

Dünya genelinde hem insan hem de hayvanlar tarafından oldukça fazla tüketilen geleneksel bitki bileşeni olan atraktilozit (Atr), ülkemizde de yaygın bir şekilde dere kenarlarında, boş arazilerde ve çöplük yakınlarında yetişmektedir. Özellikle ülkemizde pıtrak olarak da bilinen Xanthium strumarium L. bitkisinde bol miktarda bulunan atraktilozit, potansiyel risk oluşturduğu için deneysel olarak birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu bağlamda mevcut tez çalışmamızda ilk defa oral yolla ratlara verilen atr'nin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Bingöl ve yöresinden sonbahar aylarında toplanılan pıtrak bitkisi tohumları kullanıldı. Elde edilen dikenli tohumların kapsülleri ayrıştırıldıktan sonra tohum kısımları havanda öğütüldü ve suyla ekstrakte edildi. Ekstrakt içindeki Atr miktarı ise bu çözeltinin HCl ile hidrolize edilmesini takiben etil asetat ile karıştırılması işlemi ve piridin-TMSI solüsyonu ile türevlendirilme aşamasından sonra gas kromatografi-kütle spektrofotometre (GC-MS) cihazı ile tespit edildi. Deneme gruplarındaki ratlara ağız yoluyla 80 mg/kg Atr verildi. Deneme ve kontrol gruplarında toplam 72 adet Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Bu ratlardan 0, 4, 6, 8, 12, 24, 36, 48, 60, 72, 96 ve 120. saatlerde dekapitasyon yöntemiyle ötenazi yapılarak kan örnekleri alındı. Kandaki Atr ölçümleri GC-MS cihazı ile yapıldı. Atr ratlara oral yolla verildikten sonra elde edilen bazı toksikokinetik parametreler; birinci derece emilme hız sabitesi (ka) 0,114 saat-1; doruk ilaç yoğunluğu (C max) 10,77 μg /ml, ilaç yoğunluğunun doruk değere ulaşma süresi (tmax) 48 saat; plazmada yarılanma ömrü (t1/2)) 6,071 saat, 0.zamandan 120.saate kadar serum ilaç yoğunluğu zaman eğrisi altında kalan alan (EAA 0→120) 430,231 μg/saat/ml, , ortalama kalış süresi süre (MRT) 47,807 saat; dağılım hacmi (Vdss) 1,623 ml/kg; klirens (Cl) 0,185 ml/saat/kg olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen bazı toksikokinetik parametreler, Atr'nin kandaki düzeyinin hızlı, güvenilir, sade bir analitik yöntemle ve hasas ölçülebilir olduğunu ortaya koydu.

Kromatografi-gazKütle spektrometriSıçanlar+3
Yasin Öztürk
Fırat University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Böğürtlenin yanıt yüzey metodolojisi ile ultrasonik destekli ekstraksiyonunun optimizasyonu ve doksorubisin ile kombine antiproliferatif etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı böğürtlen meyvesinden fenolik bileşikler bakımından zengin ekstraktın elde edilmesi ve 4T1 meme kanseri hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkilerinin hem tek başına hem de doksorubisin ile kombinasyon halinde değerlendirilmesidir. Toplam fenolik içerik (TPC) ve antioksidan kapasite açısından ultrason destekli ekstraksiyon (UAE) koşulları optimize etmek için tepki yüzey metodolojisi (RSM) kullanıldı. Optimum ekstraktte polifenolik profil HPLC ile tespit edildi. Toplam fenolik, antioksidan kapasite ve toplam antosiyanin miktarını belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı. Ekstrakt ve doksorubisinin tek başına ve birlikte 4T1 hücrelerinin canlılığı üzerine etkileri MTT testi ile belirlendi. (sinerjizma cümlesi). Optimum koşullar şu şekilde belirlendi: Çözücü oranı %48,87, sıcaklık 69,83 °C, Süre 89,20 dakika ve çözücü /katı oranı 39,837 ml/g olarak belirlendi. Optimum ekstraktın TPC, DPPH yakalama kapasitesi ve toplam antosiyanin içeriği sırasıyla 64,178±6,68 mg GAE/g, 38,320±4,46 mg AAE/g ve 9,231±0,302 mg C3G eşdeğer /g kuru böğürtlen meyvesi (19,293±0,631 mg/g kuru ekstrakt) olarak bulundu. Optimum ekstraktta kafeik asit (10,354 mg/g DW), (−)-Epikateşin (5,545 mg/g DW), 2,5-dihidroksibenzoik asit (4,495 mg/g DW) ve Naringin (1,814 mg/g DW) yüksek miktarlardaydı. Optimum ekstrakt IC50 değeri 2,507 mg/mL iken doksorubisinin 1,274 µM olarak hesaplandı. Doksorubisin ve böğürtlenin optimum ekstraktının belirlenen bütün dilüsyonlarının kombinasyonunda değerlendirilen Bliss (-18,22), Loewe (-10,65) ve ZIP (-15,05) modelleri için genel olarak antagonizma gözlendi. Ancak, HSA modelinde (ortalama -7,43) ise -10 ile 10 arasında olduğundan dolayı additif etki olarak değerlendirildi. Bu antagonistik etkinin temelinde yatan mekanizmalar, doz optimizasyonu ve ekstrakt bileşenlerinin etkileşimlerini incelen ileri çalışmalar ve sonuçları doğrulan in vivo çalışmalar yapılmalıdır. Optimum böğürtlen ekstraktının doksorubisin kaynaklı oluşan kalp hasarından korunmada kullanılma potansiyeli olabilir, bu ileri çalışmalar ile araştırılmalıdır.

Süha Erdinç
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Topikal uygulama ile selamektinin koyun ve keçilerde plazm konsantrasyonlarının araştırılması

Hayvanlarda iç ve dış parazitlerin sağaltımı amacıyla kullanılan, yeni bir avermektin türevi olan selamektinin koyun ve keçilerdeki plazma konsantrasyonu ile bazı farmakokinetik parametrelerinin araştırıldığı bu çalışmada; 1 yaşında ve dişi olmak üzere 12'şer adet akkaraman koyun ve kıl keçisi kullanılmıştır. Her iki gruptaki hayvanlara topikal olarak tek doz 12 mg/kg selamektin (Stronghold® % 12 240 mg, Pfizer) uygulanmıştır. İlaç uygulamasını takiben 35 gün süresince değişik aralıklarla kan örnekleri alınmış ve gerekli analizler yapılmıştır. Plazma selamektin tayininde yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) kullanılmıştır.Yapılan analizler sonucunda; plazma konsantrasyonları, farmakokinetik parametrelerden plazma maksimum konsantrasyon (Cmax), eğri altında kalan alan (AUC), ortalama kalış süresi (MRT) ve plazma maksimum konsantrasyona ulaşma süresi (Tmax) değerlendirilmiştir. Buna göre plazma konsantrasyonu koyunlarda 1427.27 ± 90.52 pg/ml, Cmax 4.78 ± 0.61 ng/ml, AUC 810.35 ± 115.95 saat.ng/ml, MRT 10.86 ± 0.89 gün ve Tmax 72 saat; keçilerde ise plazma konsantrasyonu 1195.03 ± 70.81 pg/ml, Cmax 3.27 ± 0.52 ng/ml, AUC 664.42 ± 72.62 saat.ng/ml, MRT 10.46 ± 0.74 gün, Tmax ise 72 saat olarak belirlenmiştir. Koyun ve keçi arasında istatistiksel olarak plazma konsantrasyonları, Cmax ve AUC değerleri bakımından önemli farklılıklar (p<0.05) olmasına rağmen; MRT ve Tmax değerleri açısından ise istatiksel yönden önemli sayılabilecek bir farkın bulunmadığı (p>0.05) tespit edilmiştir.Sonuç olarak, selamektinin koyun ve keçilerde paraziter enfeksiyonların tedavi veya kontrolünde topikal yol ile uygulanması halinde plazma konsantrasyon düzeyi, Cmax ve AUC değerlerinin koyunlarda keçilere göre daha yüksek bulunduğu, MRT ve Tmax değerleri arasında ise önemli bir fark olmadığı belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Selamektin, koyun, keçi, topikal uygulama, HPLC.

Antiprotozoal ajanlarKeçilerKoyunlar+2
Burcu Gül Baykalır
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde fumonisin b1 indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrol'ün koruyucu etkisinin araştırılması

Bu araştırmada farelerde fumonisin B1 (FB1) indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrolün etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla 40 adet BALB/c fare rastgele kontrol, FB1, resveratrol ve FB1+resveratrol gruplarına ayrıldı. Kontrol grubuna 14 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. FB1 grubuna 14 gün boyunca gün aşırı olmak üzere 2,25 mg/kg FB1 intraperitoneal yolla uygulandı. Resveratrol grubuna 14 gün boyunca 10 mg/kg resveratrol intraperitoneal olarak uygulandı. FB1+resveratrol grubuna 14 gün boyunca 2,25 mg/kg FB1 günaşırı ve 10 mg/kg resveratrol her gün intraperitoneal olarak uygulandı. Araştırma sonunda fareler ötenazi edilerek kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. Elde edilen serum örneklerinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST) ve total sialik asit (TSA) analizleri yapıldı. Karaciğer doku örneklerinde total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) analizleri ve bu doku örneklerinde histopatolojik inceleme yapıldı. FB1 grubunda, AST, ALT, TSA seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek tespit edildi (p<0,05). FB1+resveratrol verilen grupta AST, ALT seviyeleri FB1 grubuna göre düşük tespit edilirken bu seviyeler kontrol grubundan farklı değildi. TSA değerleri FB1 grubu ile FB1+resveratrol grubu arasında bir fark tespit edilmedi ancak FB1+resveratrol grubunun değerleri kontrol grubunun değerlerinden de farklı değildi. FB1 grubuna ait karaciğer TAS seviyesi kontrol grubuna göre düşük tespit edilirken, FB1 grubuna ait TOS seviyesi kontrola göre yüksek bulundu (p<0,05). FB1+resveratrol grubu TAS ve TOS seviyeleri FB1 grubuna göre istatistiksel olarak fark göstermezken, kontrol ve FB1+resveratrol grubu arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi. Histopatolojik incelemede FB1'in karaciğerde hiperemi ve infiltrasyonlarla karakterize patolojik bulgulara sebep olduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu grupta bazı hepatositlerde çekirdeklerde aşırı büyümelere (megalokaryozis) rastlanmıştır. Kontrol, resveratrol ve FB1+resveratrol grubunda patolojik bulgu saptanmamıştır. Sonuç olarak elde edilen biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre resveratrolün FB1'in neden olduğu karaciğer hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Ayrıca FB1 kaynaklı toksisite durumlarında serum total sialik asit seviyesinde görülen artış FB1 için biyobelirteç olarak kullanılabilir. Resveratrolün, FB1'in toksik etkilerine karşı koruyucu ve tedavi edici teröpotik bir ajan olarak kullanılabileceğini sonucuna varılmıştır.

FarelerFumonisinHayvan deneyleri+6
Rıza Yalçın
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması

Bu araştırmada cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada her grupta 8 adet fare olmak üzere 32 adet 8 haftalık BALB/c ırkı dişi/erkek fareler 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak ayrıldı ve 3 gün boyunca salin solüsyonu intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. Grup 2 deki farelere punicalagin 3 gün boyunca 15 mg/kg, i.p. olarak uygulandı. Grup 3'deki farelere tek doz cisplatin 20 mg/kg dozunda i.p. olarak uygulandı. Grup 4 deki farelere tek doz cisplatin (20 mg/kg dozunda i.p. ) ile punicalagin (15 mg/kg i.p. 3 gün süreyle s.i.d.) verildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan serum örneklerinde üre, kreatinin, total oksidant ve total antioksidant status (TOS ve TAS) ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri belirlendi. Ayrıca alınan böbrek örneklerinden histopatolojik olarak hemotoksilen-eosin boyama, immunohistokimyasal olarak Bcl-2, TNFα, NF-кB yönünden incelenerek böbreklerde oluşan değişiklikler değerlendirildi. Deney sonunda elde edilen serum örneklerinde cisplatin grubundaki üre seviyeleri kontrol ve punicalagin gruplarında elde edilen üre seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış gösterdiği tespit edildi (p<0.05). Buna karşın punicalagin+cisplatin grubu üre seviyesi cisplatin grubuna göre düşük olduğu görüldü. Üre seviyesi kontrol ve punicalagin gruplarıyla karşılaştırıldığında yüksek olduğu görüldü. Kreatinin seviyesi punicalagin+cisplatin grubundaki kreatinin seviysinde kontrol grubuna göre fark görülmedi (p>0.05). Cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS seviyeleri incelendiğinde kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşüş gösterirken, TOS seviyeleri anlamlı bir şekilde artış gösterdi (p<0.05). Punicalagin+ cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri kontrol grubuna göre fark göstermediği tespit edildi (p>0.05). Histopatolojik incelemede cisplatin grubunda şiddetli hiperemi, tubullerin lümenlerinde proteinli sıvı birikimleri ve glomeruluslarda sklerozis dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda bulguların önemli ölçüde azaldığı görüldü. Böbreklerin Bcl-2 ekspresyonları incelendiğinde kontrol ve punicalagin gruplarında negatif reaksiyon gözlenirken cisplatin grubunda hem tubul epitellerinde hem de glomeruluslarda belirgin şekilde artmış immunoreaksiyon dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda immun reaksiyonun cisplatin grubuna göre önemli ölçüde azaldığı gözlendi. Böbreklerde NF-кB ve TNF-α immunoreaksiyonu incelendiğinde kontrol ve punicalagin grubunda negatif ekspresyon gözlenirken ciplatin grubunda çok sayıda hücrede yoğun ekspresyon görüldü. Punicalagin+cisplatin grubunda ise cisplatin grubuna göre azalmış immunoreaksiyon görüldü. Sonuç olarak biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre punicalalginin cisplatin indüklü böbrek hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etki gösterdiği, punicalalginin cisplatin tedavisi sırasında koruyucu ve tedavi edici bir ajan olark kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Punicalagin, Böbrek hasarı, Koruyucu etki

BöbrekBöbrek hastalıklarıPunicalagin+1
Merve Taşbaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde metotreksatla indüklenen oksidatif stress üzerine apigeninin koruyucu etkisi

Bu araştırmada farelerde metotreksat (MTX) ile oluşturulan oksidatif hasara karşı apigeninin (Apig) koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada her bir grupta 12 adet olmak üzere toplam 48 adet CD-1 erkek fare kullanıldı. Farelere ad libitum pelet yem ve su verildi. Çalışmada kontrol, MTX, Apig ve Apig+MTX'in birlikte verildiği grup olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna 4 gün süreyle periton içi (p.i) %0,1 dimetilsülfoksit (DMSO) içeren %0,9'luk NaCl (2 mg/kg c.a) verildi. Apigenin grubuna 4 gün süreyle 3 mg/kg/c.a/gün p.i (DMSO içinde) Apig, MTX grubuna tek doz 4. günde 20 mg/kg/c.a/gün MTX (fizyolojik NaCl içinde) uygulandı. Apig+MTX'in birlikte verildiği gruba ise 7 gün süreyle 3 mg/kg/c.a/gün p.i Apig, 4. gün tek doz 20 mg/kg/c.a MTX p.i verildi. Çalışma sonunda kan, karaciğer ve böbrek örnekleri alındı. Serum örneklerinde alanin aminotransferaz (ALT) ve aspartat aminotransferaz (AST) ile kreatinin; hemolizatlar ile karaciğer ve böbrek homojenatlarında katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve glutatyon (GSH) seviyeleri ile plazma, karaciğer ve böbrek homojenatlarında malondialdehit (MDA) ve süperoksit dismutaz (SOD) seviyeleri ölçüldü. Ayrıca karaciğer ve böbrek örneklerinde histopatolojik incelemeler yapıldı. Çalışmada MTX verilen grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum AST, ALT ve kreatinin değerlerinde önemli düzeyde bir artış (p<0,05), Apig+MTX'in birlikte verildiği grupta ise, MTX'in tek başına verildiğinde artan AST, ALT ve kreatinin değerlerinde önemli düzeyde bir düşüş (p<0,05) olduğu belirlendi. Kan, karaciğer ve böbrek doku örneklerinde MTX verilen grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MDA miktarlarında önemli düzeyde bir artış (p<0,05); SOD, CAT ve GSH-Px enzimlerinin etkinliği ile GSH düzeylerinde ise önemli bir düşüş (p<0,05) tespit edildi. Apig+MTX'in birlikte verildiği grupta ise, MTX'in tek başına verildiğinde artan MDA miktarında önemli düzeyde bir düşüş (p<0,05); SOD, CAT ve GSH-Px enzimlerinin etkinliği ile GSH düzeylerinde ise önemli düzeyde bir artış (p<0,05) belirlendi. Ayrıca histopatolojik incelemeler sonucunda da MTX'in karaciğer ve böbrek dokularında belirgin şekilde patolojik lezyon oluşturduğu; ancak Apig'in bu lezyonları belirgin şekilde düzelttiği saptandı. Sonuç olarak MTX'in kan ile karaciğer ve böbrek dokularında lipit peroksidasyona (LPO) ve antioksidan savunma sistemlerinde tükenmeye yol açtığı, Apig'in, MTX'in yol açtığı LPO'yu azalttığı ve antioksidan enzimler/sistemler üzerinde düzeltici etki gösterdiği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Apigenin, Fare, Metotreksat, Oksidatif stress

ApigeninFarelerHayvan deneyleri+3
Yeliz Akyol
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda escinin sisplatin ile oluşturulmuş nefrotoksisite üzerine koruyucu etkisinin araştırılması

Sisplatin, beşerî ve veteriner hekimlikte kullanılan en etkili antineoplastik ilaçlardan birisidir. Sisplatin, kanser kemoterapisinde önemli bir ilaç olmasına rağmen, klinik kullanımını nefrotoksisite, hepatotoksisite ve nörotoksisite gibi yan etkiler sebebi ile sınırlandırılmaktadır. Escin, at kestanesi bitkisinden elde edilen antioksidan, antiinflamatuar, antikanser etkileri bulunan bir triterpenoiddir. Çalışmamızda başlıca nefrotoksisite olmak üzere sisplatin toksisitesine karşı escinin koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 40 adet Wistar albino ırkı rat her grupta 10 adet olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Gruplar kontrol, sisplatin, escin ve escin+sisplatin şeklinde oluşturuldu. Kontrol grubuna 6 gün boyunca intraperitoneal (i.p.) salin uygulaması yapıldı. Sisplatin grubuna çalışmanın 4. gününde tek doz 7,5 mg/kg i.p. sisplatin uygulaması yapıldı. Escin grubuna 6 gün boyunca 3,6 mg/kg escin uygulandı. Escin+sisplatin grubuna 6 gün süreyle 3,6 mg/kg escin intraperitoneal olarak ve escin uygulamasının 4. gününde tek doz 7,5 mg/kg sisplatin uygulandı. Çalışma bitiminde ratlardan alınan serum örneklerinde üre, kreatinin, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve total bilirubin (TB) düzeyleri incelendi. Ayrıca böbrek, karaciğer ve beyin dokularındaki süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri tespit edildi. Böbrek, karaciğer, beyin, beyincik ve hipokampüs dokuları hematoksilen-eosin boyama ile histopatolojik olarak, interleukin-1β (İL-1β), indüklenebilir nitrik oksit sentataz (iNOS) ve kaspaz-3 yönünden immunohistokimyasal olarak incelendi. Çalışma sonucunda sisplatinin üre, kreatinin, AST, ALT ve TB seviyelerini yükselttiği, bu yükselişe MDA'nın eşlik ettiği tespit edilmiştir. Escin ile birlikte sisplatin uygulanmasının sisplatine benzer şekilde üre, kreatinin, AST, ALT ve TB seviyelerini yükselttiği bu duruma MDA'nın eşlik ettiği AST ve ALT seviyelerinde sisplatin uygulanan gruptan daha fazla yükselişe sebep olduğu gözlendi. Ancak, SOD ve GPx seviyeleri escin+sisplatin uygulanan grupta sisplatinin tek başına uygulandığı gruba göre daha yüksek düzeylerde tespit edildi. Histopatolojik bulgularda gözlenen organ hasarı, serum biyokimyasal parametreler ve MDA seviyesine uyumlu şekilde, sisplatinle birlikte escin kullanımının belirtilen dokularda sadece sisplatin kullanımından daha fazla hasara sebep olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde, İL-1β, iNOS ve kaspaz-3 immunoreaktivite sisplatin uygulaması ile birlikte artmış, sisplatinle birlikte escin uygulaması sadece sisplatin uygulamasından daha şiddetli immunoreaktiviteye sebep olduğu gözlendi. Sonuç olarak, escin uygulamasının sisplatinin sebep olduğu başlıca nefrotoksisite olmak üzere hepatotoksisite ve nörotoksisiteyi artırdığı bunun sebebinin de kaspaza bağlı apoptoz ve inflamasyon olduğu gözlenmiştir. Escinin sisplatinle birlikte kullanıldığına sitokin seviyelerini artırdığı buna bağlı olarak iNOS salınımını ve apoptozu teşvik ettiği bu yol üzerinden de koruyucu etki değil sinerjistik toksisite gösterdiği sonucuna varılmıştır.

EssinNefrotoksisiteSisplatin+3
Mehmet Ali Yörük
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Protective effect of malvidin against fipronil-induced oxidative stress, inflammation and apoptosis in mice

The aim of this study was to investigate the protective activity of malvidine against fipronilinduced oxidative stress, inflammation and apoptosis in mice. A total of 48 CD-1 male mice were used in the study. A total of 4 groups (n:12) were formed as control, FPN, MLV and MLV+ FPN groups. The control group received 0.9% NaCl (5 mg/kg c.a) containing 0.1% dimethylsulfoxide (DMSO) by gavage for 14 days. FPN group received FPN by gavage at 5 mg/kg/b.w./day for 14 days and MLV group received malvidin hydrochloride by gavage at 5 mg/kg/ b.w./day (in 0.9% NaCl) for 14 days. In the group in which MLV+ FPN was given together, malvidin hydrochloride (5 mg/kg/b.w/day by gavage) was given 2 hours before fipronil (5 mg/kg/b.w/day by gavage) for 14 days. The study was terminated on day 15 and blood, liver, kidney and brain samples were collected from the mice. Serum samples were analyzed for alanine aminotransferase (ALT) and aspartate aminotransferase (AST) enzyme activities, creatinine and blood urea nitrogen (BUN) levels. Superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT), glutathione peroxidase (GPx), inducible nitric oxide synthase (iNOS), cyclooxygenase-2 (COX-2) and tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) activities and glutathione (GSH) levels were analyzed in liver, kidney and brain homogenates, malondialdehyde (MDA), nuclear factor kappa B2 (NF-κB2), nuclear transcription factor erythroid-2-like factor 2 (Nrf2), interleukin-1β (IL-1β) and 8-hydroxydeoxyguanosine (8-OHdG) levels were measured. Histopathologic and immunohistochemical examinations were also performed in liver, kidney and brain samples. There was a significant increase (p<0.05) in serum AST, ALT, creatinine and BUN values in the group given fipronil compared to the control group, and a significant decrease (p<0.05) in serum AST, ALT, creatinine and BUN values in the group given malvidin+fipronil together compared to the group given fipronil alone. In liver, kidney and brain tissue homogenates, there was a significant increase in MDA, NF-κB, 8-OHdG, TNF-α and IL-1β levels, iNOS and COX-2 activities in the fipronil-administered group compared to the control group; a significant decrease (p<0.05) was detected in the activity of SOD, CAT and GPx enzymes and in GSH and Nrf2 levels. In the group in which group given malvidin+fipronil was administered together, there was a significant decrease (p<0.05) in MDA, NF-κB, 8-OHdG, TNF-α and IL-1β levels, iNOS and COX-2 activities compared to the group where fipronil was given alone; a significant increase (p<0.05) was determined in the activity of SOD, CAT and GPx enzymes and in GSH and Nrf2 levels. In addition, in the fipronil treated group, a significant increase (p<0.001) in caspase-3, caspase-9 and Bax expressions and a significant decrease (p<0.001) in Bcl-2 expressions were detected in the histopathological changes in both liver, kidney and brain tissues of the animals compared to the control group. In the group given malvidin+fipronil together was administered together, there was a significant decrease in pathological lesions in the tissues, a significant decrease in caspase-3, caspase-9 and Bax expressions (p<0.001) and a significant increase in Bcl-2 expressions (p<0.001). Based on these findings, it was determined that fipronil administered at a dose of 5 mg/kg c.a caused liver, kidney and brain damage, while malvidin administration prevented its toxicity on liver, kidney and brain by reducing oxidative stress, inflammation, apoptosis, tissue damage markers and histopathological changes. In conclusion, it was concluded that malvidin can be used as an antioxidant, anti-inflammatory and antiapoptic protective agent against fipronil induced liver, kidney and brain damage.

Simge Garlı
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

2,3,7,8-TCDD'nin ratlarda bağışıklık sistemi üzerine olan etkileri ve bu Etkilerin Curcumin tarafından engellenmesinin araştırılması

2,3,7,8-TCDD'nin, ratlarda bağışıklık sistemi üzerine olan olumsuz etkileri ile bu etkilerin curcumin tarafından hangi oranda engellenebileceğinin araştırıldığı bu çalışmada, 128 adet 250-300 gr ağırlığında, 3-4 aylık Wistar albino ırkı dişi rat kullanıldı. Deney ve kontrol gruplarındaki ratlara, 2 µg/kg 2,3,7,8-TCDD ile 100 mg/kg dozunda curcumin mısır yağı içinde çözdürülerek, ağız yoluyla verildi. Deney hayvanlarından çalışmanın 15, 30, 45 ve 60. günlerinde serum örnekleri alındı ve bu örneklerde, sitokin, immunoglobulin ve kompleman düzeyleri ELİSA yöntemiyle belirlendi. Yapılan analizler sonucunda; 2,3,7,8-TCDD tarafından bağışıklık sistemininin hücresel ve humoral düzeyde, istatistiksel olarak önemli (P<0.05) düzeyde baskılandığı, bunun yanında 2,3,7,8-TCDD ile birlikte curcumin verilen gruplarda; dioksin bileşiklerinin neden olduğu immun sistem baskılanmasının önemli oranda engellendiği tespit edildi.Sonuç olarak; günümüzde farklı kaynaklardan çevreye yayılan ve buna bağlı olarak hem bitkisel hem de hayvansal kökenli gıdalarda biriken dioksinli bileşiklerin, neden olacağı bağışıklık sistemi zayıflamasının, bazı bitkilerin yapısında bulunan curcumin ile önemli oranda engellenebileceği belirlenmiştir.

Osman Çiftçi
Fırat University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı dozlarda 2,3,7,8-Tetraklorodibenzo-p-dioksin tarafından ratlarda beyin, karaciğer, böbrek ve kalp gibi dokularda oluşturulan oksidatif stres üzerine Likopen'in koruyuculuğu

Bu çalışmada, farklı dozlarda subkronik TCDD uygulamalarının ratlarda oksidan-antioksidan sistemler üzerine etkileri ve bu etkiler üzerine likopenin koruyucu rolünün araştırılması amaçlanmıştırÇalışmada 190-250 g ağırlığında toplam 64 adet Sprague-Dawley ırkı erkek rat her grupta 8 adet olacak şekilde 8 gruba ayrıldı. Deney süresi 13 hafta olarak belirlendi. Çalışma periyodu boyunca Kontrol grubuna plasebo (0,5 ml mısır yağı) gavajla uygulandı. Grup 2'ye 10 mg/kg dozunda likopen; Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'e sırasıyla 50, 500 ve 1000 ng/kg dozlarında TCDD; Grup 6, Grup 7 ve Grup 8'e sırasıyla 50, 500 ve 1000 ng/kg dozlarında TCDD ile birlikte 10 mg/kg dozunda likopen uygulandı. Deney sonunda ratlar dekapite edilerek biyokimyasal analizler için karaciğer, böbrek, kalp ve beyin dokuları alındı.TCDD uygulamaları hayvanların canlı ağırlıklarını dozlara göre önemli ölçüde azalttı. Grup 4 ve Grup 7'de hayvanların yarısının, Grup 5 ve Grup 8'de ise hayvanların tamamının öldüğü görüldü. MDA düzeylerinin Grup 3 ve Grup 4'te önemli düzeyde arttığı; likopen uygulamasının ise bu değerleri azalttığı belirlendi. SOD ve GSH-Px aktivitelerinin Grup 3 ve Grup 4'te azaldığı, Grup 6 ve Grup 7'de ise normale yakın oldukları gözlendi. CAT aktivitelerinin Grup 3 ve Grup 4'te karaciğer, böbrek ve beyin dokularında anlamlı azaldığı; likopen uygulamasıyla ise karaciğer ve beyin CAT aktivitelerinin yükseldiği tespit edildi. Doku GSH düzeylerinin ise tek başına TCDD uygulanan gruplarda azaldığı, eşzamanlı likopen uygulanmasıyla Grup 6'da normal seviyelere yaklaştığı, ancak Grup 7'de likopenin herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı belirlendiSonuç olarak; likopenin TCDD'nin neden olduğu lipit peroksidasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi destekler mahiyette artırdığı ortaya konulmuştur. Likopenin bu yararlı etkileri göz önüne alındığında, TCDD ve diğer çevresel kirleticilerin neden olduğu/olacağı toksititelerde bu güçlü antioksidanın tedavide kullanım potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılabilir.

AntioksidanlarLikopenOksidatif stres
Fatih Sakin
Fırat University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Elazığ bölgesinde tüketime sunulan et ve süt ürünlerinde nitrat ve nitrit düzeylerinin belirlenmesi

ÖZET Elâzığ ve çevresinden temin edilen 369 et ve süt ürününde nitrat ve nitrit düzeylerine belirlemek amacıyla yapıldı. Analiz edilen 141 et ve et ürününün tamamında nitrat ve nitritin varlığı tespit edildi. Et ürünlerinde belirlenen nitrat ve nitrit düzeyleri sırasıyla 3.24-166.77 ppm 2-230 ppm olarak bulundu. Et ürünlerinde bulunan nitratın en yüksek ve en düşük düzeyleri sırasıyla 166.77 ppm, 3.24 ppm olarak sucuklarda ve kıymalarda belirlendi. Et ürünlerinde nitritin en yüksek ve en düşük düzeyleri sırasıyla 230 ppm, 2 ppm olarak salamlarda ve karaciğer ile kıymalarda tesbit edildi. Kırkyedi et ürününün 32'sinde nitrat ve nitrit düzeyleri arasında negatif korolasyon bulundu. Bu çalışmada kullanılan 228 süt -ürününün 66'sında nitrit tespit edilemedi. 6eri kalan 162 süt ürünündeki nitrit düzeyleri 2-22 ppm olarak bulundu. Süt ürünlerindeki en yüksek nitrit düzeyi 22 ppm olarak Edirne peynirlerinde belirlendi. Süt ürünlerinin tümünde nitrat tesbit edildi. Süt ürünlerindeki nitrat düzeyleri 3.84-57.9 ppm olarak bulundu. Süt ürünlerindeki en yüksek ve en düşük nitrat düzeyleri sırasıyla 57.9-3.84 ppm olarak tuzlanmış Savak peynirleri ile taze Savak peynirlerinde belirlendi. 54 süt ürününün 41'inde nitrat ve nitrit düzeyleri arasında negatif korelasyon bulundu. Sonuç olarak, Elazığ yöresinde kullanılan et ve süt ürünlerinde bulunan nitrat ve nitritin sağlık açısından sakınca oluşturacak düzeylerde olduğu söylenebilir.

ElazığEt ürünleriNitratlar+1
Kadir Servi
Fırat University · Institute of Health Sciences
1991
00
DoctorateOpen AccessTR

Furosemid' in diüretik etki gücü üzerine Aspirin' in etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada yalnız başına furosemidin ve furosemid ile birlikte asetilsalisilik asit (A.S.A.)'in idrar miktarı ile sodyum, klorür, potasyum ve kalsiyum atılımı üzerine olan etkileri araştırıldı. Çalışmada, vücut ağırlıkları 13-32 kg arasında olan 8 dişi köpek kullanıldı. Genel anesteziye alınmış köpeklerde üretra yoluyla sidik kesesine folley kateteri yerleştirildi. Hayvanlara 1, 2, 3 ve 4 nolu uygulamalarda yalnız başına furosemid (0.5-1 mg/kg) ve furosemid ile birlikte A.S.A. (25mg/kg) verildi. 5, 6, 7 ve 8 nolu uygulamalarda ise laktatlı ringer solüsyonu (L.R.S.) verilerek aynı ilaç denemeleri tekrarlandı. Bunun yanısıra 9 nolu uygulamada L.R.S. ile birlikte A.S.A. verildi. İdrar miktarı ve sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum düzeyleri kontrol zamanı ve belirlenen zaman aralıklarında tespit edildi. Furosemid köpeklerde idrar, sodyum, klorür, kalsiyum atılımlarını arttırdı. Furosemidin bu etkileri 10 dakika içinde oluştu ve 30 dakika içinde maksimuma erişti. Daha sonra bu etkiler 120nci dakikaya kadar azalma gösterdi. Buna karşın furosemid potasyum atılımına etkisiz oldu. Furosemid ile birlikte A.S.A. verilen uygulamalarda ise idrar, sodyum, klorür ve kalsiyum atılımlarının kontrol zamanı düzeylerine göre daha yüksek, fakat furosemid verilen uygulamalara göre daha düşüktür.

AspirinBöbrekDiüretikler+2
İzzet Karahan
Fırat University · Institute of Health Sciences
1994
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel olarak siyanürle zehirlenmiş farelerde HCN düzeylerinin belirlenmesi

Bu araştırma deneysel olarak siyanür zehirlenmesi oluşturulan farelerin kan ve idrar dokularındaki siyanür ve tiyosiyanat düzeylerinde meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada vücut ağırlıkları 40 - 45 g arasında olan 200 adet beyaz fare kullanıldı. Farelere 0.1, 0.2, 0.4, 0.8 ve 1.4 mg / kg dozlarında sodyum siyanür intraperitonal olarak verildi. Kan örnekleri farelerin boyunları kesilerek doku örnekleri ise farelerin kloroformla öldürülmesiyle elde edildi. Numunelerdeki siyanür ve tiyosiyanat düzeyleri, bu bileşiklerin bromlu su tarafından yükseltgenmesi ve piridin - benzidin bileşikleri ile bağlanması ile kolorimetrik olarak tayin edildi. Sodyum siyanür, verilen tüm dozlarda kan, idrar, karaciğer, dalak, böbrek ve kas örneklerindeki siyanür ile tiyosiyanat düzeylerini arttırdı. Kan, doku ve idrardaki siyanür ve tiyosiyanat düzeyleri sırasıyla 6.dk., 1. saat ve 4. saatten itibaren artmaya başladı ve dozlara göre değişen zamanlarda maksimuma ulaştı. Daha sonra tedrici bir şekilde azalarak kan siyanür düzeyleri 720.dakikada, kan tiyosiyanat, idrar, karaciğer, dalak, böbrek ve kas siyanür ve tiyosiyanat düzeylerinin ise 96. dakikada kontrol gruplarına yakın düzeylere indiği belirlendi.

AsitlerFarelerHidrosiyanik asit+2
Sadettin Tanyıldızı
Fırat University · Institute of Health Sciences
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel olarak selenyum zehirlenmesi oluşturulan koyunlarda kan ve selenyum düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışma, deneysel olarak selenyum zehirlenmesi oluşturulan koyunların kan ve dokularındaki (karaciğer, böbrek, dalak, kalp, akciğer, kıl, deri, tırnak, kas ve safra) selenyum düzeylerinde meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmada 50-55 kg ağırlığında 25 adet Morkaraman koyun kullanıldı. Koyunlara ağız yolu ile 1, 2, 3 ve 4 mg/kg, kas içi yolla 0.1, 0.2, 0.4 ve 0.6 mg/kg dozlarında selenyum (sodyum selenit) verildi. Ağız yolu ile selenyum uygulamasından sonra 1, 3, 6, 9, 12, 18, 24, 48, 72, 120, 168, 240, 360, 480 ve 600.saatlerde; kas içi yolla selenyum verilmesinden sonra ise 1/6, 1/3, 1/2, 1, 3, 6, 9, 12, 24, 48, 72, 120, 168 ve 240. saatlerde kan örnekleri v.jugularis'ten alındı. Doku örnekleri ise 0.6 mg/kg dozunda selenyumun kas içi yolla uygulamasından sonra 1/2, 1, 3, 9 ve 24.saatlerde hayvanların boğazları kesilmek suretiyle alındı. Kan ve dokulardaki selenyum düzeyleri selenyumun asit ortamda 3,3- diaminobenzidin ile reaksiyona girmesi sonucu oluşan sarı renkli piazselenol bileşiğinin 420 nm'de spektrofotometrik olarak belirlenmesi esasına dayanır. Selenyum uygulanan hayvanlarda kan selenyum düzeylerinin doza bağlı olarak arttığı görüldü. Selenyumun ağız yolu ile verilmesinden sonra kan selenyum düzeyleri tüm dozlarda 1. saatten itibaren artarak 18.saatte en yüksek seviyeye ulaştı. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 1 ve 2 mg/kg'lik dozlarda 360.; 3 ve 4 mg/kg'lik dozlarda ise 600.saatlerde kontrol gruplarına yakın düzeylere indiği belirlendi. Selenyumun kas içi yolla verilmesinden sonra kan selenyum düzeyleri tüm dozlarda (0.1, 0.2, 0.4 ve 0.6) 10.dk'dan itibaren artarak 0.1 ve 0.2 mg/kg dozlarında 20.dk'da; 0.4 ve 0.6 mg/kg 45 dozlarında ise 30.dk'da doruk noktaya ulaştığı tespit edildi. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 0.1 ve 0.2 mg/kg'lık dozlarda 120; 0.4 ve 0.6 mg/kg'lık dozlarda ise 168.saatlerde kontrol gruplarına yakın seviyelere indiği belirlendi. Selenyumun 0.6 mg/kg dozunda kas içi yolla verilmesinden sonra alınan karaciğer, böbrek, dalak, kalp, akciğer, kas ve safra örneklerindeki selenyum düzeyleri 30.dk'dan itibaren artmaya başlayarak, dalak, kalp ve akciğerde 1.saatte; karaciğer, böbrek ve kasta 3.saatte; safrada ise 9.saatte doruk noktaya ulaştığı görüldü. Daha sonra selenyum düzeyleri tedrici bir şekilde azalarak 24.saatte kontrol gruplarından yüksek seviyelerde olduğu tespit edildi. Kıl, deri ve tırnak gibi dokulardaki selenyum düzeylerinde ise 24 saatlik süre içinde hiçbir değişikliğin oluşmadığı belirlendi.

KoyunlarSelenyumZehirlenmeler
Ahmet Ateşşahin
Fırat University · Institute of Health Sciences
1999
00
Master'sOpen AccessTR

Antidiabetik olarak kullanılan Sitagliptin'in ratlarda genotoksisitesinin değerlendirilmesi

Çalışmada dipeptil peptidaz - 4 (DPP-4) enzim inhibitörünün ilk temsilcisi olan sitagliptinin sağlıklı ratlara artan dozlarda uygulanmasını takiben canlı ağırlık ve kan glikoz düzeyleri üzerine olası etkileri ile in vitro rat lenfositlerinde tek hücre jel elektroforez (Comet) yöntemi ile olası genotoksik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla ortalama 229,26 ± 28,92 g canlı ağırlığında 2 ? 3 aylık toplam 40 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar doğal gün ışığından yararlanmaları sağlanarak 22 ºC (± 2) tutuldu ve standart rat yemi ile içme suyu ad libitum olarak verildi. Ratlar her grupta 10 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol olup sadece 1 mL serum fizyolojik (%0,9), Grup 2; 1 mg/kg dozda, Grup 3; 10 mg/kg dozda ve Grup 4; 100 mg/kg dozda sitagliptinin aktif şekli olan sitagliptin fosfat monohidrat, ağızdan 1 mL serum fizyolojik ile birlikte 36 gün boyunca uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen değerlerin ortalama ± standart hataları verildi. Gruplar arasındaki farklılıklar SPSS 11.5 paket programında One-Way ANOVA varyans analizinde Duncan testi ve t-testi kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 altındaki değerler anlamlı kabul edildi.Canlı ağırlıkları değerleri bakımından; uygulama öncesi (0. gün) gruplar arasındaki farklılıkların 36. günde benzer şekilde devam ettiği, hatta 3'üncü grup ile kontrol grubu arasındaki farkın ortadan kalktığı belirlendi. Canlı ağırlık artışının %10 ? 20 aralığında ve en az % 10.05 ile Grup 2'de (P<0.01), kontrol, Grup 3 ve Grup 4'te ise sırası ile % 10.62, % 13.62 ? 18.59 oranında (P<0.001) olduğu tespit edildi. Kan glikoz değerleri bakımından; 36. gün sitagliptin uygulama gruplarının kendi arasında ve kontrol grubu ile 4'üncü grup (P>0.05) arasında fark olmadığı saptandı. Kan glikoz değeri artışının % 2.5 ? 14.25 aralığında ve en az % 2.5 ile Grup 3'de, Grup 2 ve kontrol grubunda ise sırası ile % 9.37 ve % 14.25 (P>0.05), Grup 4'te ise % 7.53 (P<0.05) düzeyinde olduğu tespit edildi. Ratlarda 36. gün elde edilen lenfositlerde genetik hasar indeks (GHİ) değerleri bakımından; gruplar arasında fark (P<0.001) olduğu belirlendi. GHİ'nin sırası ile genotoksik etkinliği bilinen H2O2?pozitif kontrole göre (3.38) en az kontrol grubunda (0.72), bunu Grup 3 (1.15), Grup 4 (1.54) ve Grup 2'nin (1.97) izlediği saptandı.Uygulama sonunda (36. gün) tüm gruplarda ratların normal fizyolojik canlı ağırlık düzeyine erişemediği ve % 10 ? 20 aralığındaki canlı ağırlık artışının fizyolojik gelişim süreci içinde kaldığı dikkate alınarak, sitagliptinin artan doz uygulamalarında önemli derecede canlı ağırlık artışı veya azalmasına neden olmadığı saptandı. Kan glikoz düzeylerinde sitagliptin uygulama öncesi göre artış oranlarının (% 2.5 ? 14.25) fizyolojik kan glikoz aralığında kaldığı, özellikle ratlardaki canlı ağırlık artışı ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, etkin ve yüksek dozlarda sitagliptinin doza bağlı olarak kan glikoz düzeyinde önemli derecede artış veya azalmaya neden olmadığı, dolayısı ile hipoglisemi riskinin oldukça düşük olduğu tespit edildi. İn vivo rat lenfositlerinde hasarlı hücre oranları ve GHİ değerlerinin artan dozlarda sitagliptin uygulaması ile aynı yönde artış göstermediği, dolayısı ile DNA hasarının direkt olarak ilaç uygulamasına bağlı olmadığı; diabet oluşturulmuş hayvanlarda farklı süre ve dozlarda sitagliptinin kullanımını içeren daha kapsamlı çalışmalara gereksinim olduğu kanısına varılmıştır.Anahtar kelimeler: Comet yöntemi, DNA hasarı, DPP-4 enzim inhibitörü, genotoksisite, rat, sitagliptin.

DNA hasarıGenotoksisiteHipoglisemik ajanlar+1
Eylem Senem (öz) Abak
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Ege bölgesi Aydın ve Denizli illerinde hastanelere başvuran zehirlenme olgularının karşılaştırmalı analizi

-67- ÖZET Ege Bölgesi Aydın ve Denizli İllerinde Hastanelere Başvuran Zehirlenme Olgularının Karşılaştırmalı Analizi Ülkemizde zehirlenme nedeniyle acil servislere başvuran hastaların yerel epidemiyolojik çalışmalarının azlığı göz önünde bulundurularak bu çalışmada, Ege bölgesinde yer alan ve ekonomisi daha çok tarıma dayalı Aydın İli ile tarıma ek olarak sanayisi de gelişmiş olan Denizli İli arasında bir yıllık zehirlenme vakalarının retrospektif olarak karşılaştırılması ve alınabilecek önlemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaçla bir yıl süre ile Aydın Devlet Hastanesi ve Denizli Devlet Hastanesi'nin acil servis kayıtlan yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, zehirlenme nedeni, şekli ve yolu, zehirlenmelerin kombine olup olmaması, tedavi biçimi, hastanede yatış süresi ve tedavinin sonuçlan olmak üzere 10 farklı değerlendirme kriteri retrospektif olarak inceledi ve ayrıntılı olarak analizleri gerçekleştirildi. Çalışmada, toplam 1722 zehirlenme vakası incelenmiştir. Her iki ilde de zehirlenme vakalarında yaş ortalamalarının birbirine yakın (Aydın/Denizli) (22,75±14,97/22,52±14,40) ve daha çok 2-5 yaş grubu (%13,9/%13,6) ile 13-20 (%31,3/%27,6) ve 21-30 (%25,0/%26,5) yaş arasında yoğunlaştığı, toplamda kadın erkek oranının birbirine yalan olduğu (Aydin'da 1,89 (Kadın/Erkek), Deniz'li de 1,59) saptanmıştır. Zehirlenmelerin yaz (%32,7/%30,3) ve ilkbahar (%28,5/%28,8) aylarında arttığı, düşükte olsa gıda zehirlenmesi (%21,89/%17) şeklinde olduğu; ancak, bu oranın ilaç zehirlenmeleri yanında oldukça düşük oranlarda şekillendiği gözlenirken, kimyasal ajanlarla zehirlenmelerin 2-5 (%26,0/%22,0) ve 21-30 (%26,8/%17,4) yaş gruplarında yoğunlaştığı saptanmıştır. Ancak, bunların dağılımına baktığımızda kimyasal zehirlenmelerde Aydm'da sıvı ajanlarla (%62,6/%39,0) ve 2-5 yaş grubunda, Denizli'de ise gaz (%36,6/%60,6) ve 21-30 yaş grubunda daha sık rastlandığı tespit edilmiştir. Ayrıca her iki ilde ilaçlara bağlı zehirlenmeler birinci şuada (%57,71/%61,9), 13-20 (%40,55/%33,27) ve 21-30 yaş grubunda (%28,94/%33,44) ve kadınlarda daha fazla (%70,4/%67,0) genellikle de kasıtlı olarak şekillendiği (%85,4/%84,16) saptanmıştır. Zirai mücadelede kullanılan ilaçlarla meydana gelen zehirlenmelerin en fazla ilkbahar (%3 7,9/20,7)-68- ve yaz (%31,0/47,1) aylarında ve kasıtlı olarak alınmasıyla (%79,3/%76) meydana geldiği, Aydın'da erkeklerde (%52,20) Denizli'de ise kadınlarda (%60,92) ve özellikle 13-30 yaş arasında (%51,7/%48) daha fazla olduğu ve Aydın'da daha çok ölümle (%20,7/%2,5) sonuçlandığı saptanmıştır. Tedavi amacıyla kullanılan ilaçlarla zehirlenmelerin (%52/%48,62) kadınlarda yüksek oranda (%72,1/%68,1) ve her iki ilde de en fazla SSS'ne etkili ilaçlarla oluştuğu (%63,2/%63,l) gözlenmiştir (özellikle analjezik ve antienflamatuarlar (%51,6/%47,8)) bunu kemoterapotikler (%9,2/%10,l) ile antihistaminik ve dekonjestan etkili ilaçlar (%6,l/%8,4)). Kasıtlı zehirlenmelerin her iki ilde de yüksek (%54,4/%54,2) ve kadınlarda (%60,30/%62,6) özellikle de 13-20 yaş grubunda (%45,l/%38,9) daha fazla şekillendiği, genellikle oral yolla (%91,4/%85,3) yüksek doz ve birden fazla ilaç alımının olduğu (%90,5/%96) belirlenmiştir. Zehirlenmelerde antidot kullanımının Aydın'da %14,9, Denizli'de %23,6 iken aktif kömür, PAM, atropin, N-asetilsistein ve oksijen ile sınırlı kaldığı, vakalarda daha çok gastrik lavaj uygulamalarının yapıldığı (%51,07/%39,67), çok azında zehir danışma merkezlerine başvurulduğu (%1/%0,2) tespit edilmiştir. Zehirlenme vakaların genellikle şifa (%93,7/%91,2) ile sonuçlandığı, bazılarının yatarak tedavi edildiği (%72,l/%82,9); ancak, düşük oranda da olsa exitusun (%1,2/%0,4) şekillendiği, yalnızca bazı vakaların ileri tetkik ve tedavi gerektirdiği için başka bir hastaneye sevk edildiği (%6,58/%10,23) belirlenmiştir. Çalışmamızda Türkiye'de ki diğer çalışmalarla benzer şekilde gençlerin ve özellikle kadınların zehirlenmeler açısından riskli gruplar olduğu ve zehirlenme etkeni olarak ilk sırada ilaçların geldiği, bunun yanında ilaçla zehirlenme bakımından risk altında ki diğer bir grubu 2-5 yaş arası çocukların oluşturduğu tespit edilmiştir. Tüm bunlar dışında zehirlenmelerin önlenmesi açısından ailelere, hekimlere, eczanelere, ilaç üretim birimlerine, devlete ve denetim mekanizmalarında yer alan kurumlara büyük görevler düştüğü de göz ardı edilmemelidir. - Anahtar kelimeler: Aydın, Denizli, Zehirlenme, Retrospektif Analiz. -

Nermin Bölükbaşı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklere Tepoksalin, Meloksikam ve Karprofenin ağız yolu ile uygulanmasını takiben karşılaştırmalı farmakokinetikleri

Bu çalışmada tepoksalin, meloksikam ve karprofenin köpeklere ağız yolu ile sırasıyla 10 mg/kg, 0.2 mg/kg ve 2 mg/kg dozda uygulanmasını takiben farmakokinetik profillerini belirleyerek karşılaştırmak amaçlandıAraştırmada deneme hayvan materyali olarak canlı ağırlıkları 15-20 kg arasında değişen, 2-5 yaşlı, karışık ırk toplam 18 sağlıklı köpek kullanıldı. Köpekler ortalama canlı ağırlıkları dengeli olacak şekilde, herbiri 6 hayvan (4 erkek, 2 dişi) içeren tepoksalin (Grup I), meloksikam (Grup II) ve karprofen (Grup III) olmak üzere üç gruba ayrılarak ayrı bölmelere konuldu. Gruplara ayrılan hayvanlardan grup I'dekilere 10 mg/kg dozda tepoksalin (TPX), grup II'dekilere 0.2 mg/kg dozda meloksikam (MLX), grup III'deki hayvanlara ise 2 mg/kg dozda karprofen (CRP) ağız yolu ile uygulandı. İlaç uygulamadan bir gün önce ve ilaç uygulamasını takiben 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 10, 12, 16, 24, 32, 40, 48, 56, 72 ve 96. saatlerde vena cephalica antebrachii (sephalik ven)'den kan örnekleri (5ml) heparinli tüplere alındıÇalışma süresince ilaç uygulanan hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. Tepoksalin, meloksikam ve karprofenin ağız yolu uygulanmasını takiben ilaçlar plazmada 1. saat ile 96. saat arasında, tepoksalinin asit metaboliti ise 1. saat ile 16. saat arasında tespit edilebildiSonuç olarak, tepoksalin, meloksikam ve karprofenin ağız yolu ile uygulanmasını takiben karprofenin absorbsiyonunun daha hızlı (tepoksalin için tdoruk: 4.00±2.97 saat, meloksikam için tdoruk: 5.00±1.41 saat, karprofen için tdoruk: 2.20±0.45 saat), maksimum plazma yoğunluğunun daha yüksek (tepoksalin için Ydoruk: 13.10±3.36 µg/ml, meloksikam için Ydoruk: 0.39±0.13 µg/ml, karprofen için Ydoruk: 13.10±3.36 µg/ml) ve eğri altı alanının (tepoksalin için EAA: 16.98±12.51 µg.s/ml, meloksikam için EAA: 17.99±4.97 µg.s/ml, karprofen için EAA: 337.34±152.59 µg.s/ml) ise daha geniş olduğu saptandı. Ortalama kalış süresi (OKS) (tepoksalin için OKS: 25.64±12.21, meloksikam için OKS: 56.03±13.62, karprofen için OKS: 25.35±10.15) ve yarılanma ömrü (t1/2?z) (tepoksalin için t1/2?z: 19.77±9.9, meloksikam için t1/2?z: 37.91±9.15, karprofen için t1/2?z: 17.02±6.95) ise meloksikamda en uzun olarak belirlenmiştirBu çalışmada köpeklerde yaygın olarak kullanılan nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlardan tepoksalin, meloksikam ve karprofenin tavsiye edilen dozlarda ağız yolu ile uygulanmasını takiben farmakokinetik parametreleri karşılaştırıldı ve karprofenin en kısa sürede plazmada en yüksek yoğunluğa ulaştığı sonucuna varıldı.

FarmakokinetikKöpekler
Ümit Karademir
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda TNBS (Trinitro benzen sülfonik asit) ile oluşturulmuş deneysel kronik kolit modelinde angiotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri ile angiotensin reseptör blokörlerinin etkilerinin karşılaştırılması

Yangılı bağırsak hastalıkları ile ülseratif kolit ve Crohn hastalığı etyolojisi kesin bilinmeyen ve muhtemelen immünolojik olaylara bağlı gastrointestinal sistemde kronik değişikliklere neden olan hastalıklardır. Bu çalışma sıçanlarda trinitro benzen sülfonik asit ile oluşturulmuş deneysel kronik kolit modelinde angiotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri ile angiotensin reseptör blokörlerinin etkilerinin karşılaştırılmasını amaçlamıştır.Bu amaçla ağırlıkları 200-250 g arasında değişen 48 adet Wistar erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar 3 gruba ayrıldı, her grupta 16 hayvan vardı. TNBS deneysel kronik kolit modeli oluşturulduktan sonra hayvanlara losartan ve kaptopril verildi. Ardından hayvanlar üç ve yedinci günlerde sakrifiye edilerek lezyonlu bağırsak dokuları histopatolojik yönden incelendi. İlaçların etkinliklerini belirlemek amacıyla malondialdehit, myeloperoksidaz, hidroksiprolin ve glutasyon analizleri gerçekleştirildi.Biyokimyasal parametreler ve histopatolojik inceleme sonucunda kaptopril ve losartanın kronik kolit modelinde iyileşme sağladığı belirlendi. Malondialdehid, hidroksiprolin ve glutasyon değerlerine bakıldığında kaptopril grubunda losartan grubuna göre belirgin bir iyileşmenin olduğu tespit edildi.

Antihipertansif ajanlarKolitLosartan+1
Tansu Çınar
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Aydın'da içme suyu nitrit ve nitrat düzeylerinin yüksek basınçlı sıvı kromotografisi(YBSK) ile belirlenmesi

İçme sularının nitrit ve nitrat seviyeleri su kalitesinin önemli bir göstergesidir. Nitrit ve nitrat seviyesindeki kabul edilebilir seviyelerin üzerindeki artışlar insan ve hayvan sağlığı açısından önemli problemler ortaya çıkarabilir.Bu çalışma Aydın ili sınırları içerisinde insan ve hayvanlar tarafından tüketilen suların nitrat ve nitrit düzeylerinin tespiti amacıyla yapıldı.Çalışmada Aydın ili sınırları içerisinde 2009?2010 yılları arasında toplam 1 yıllık sürede kış-ilkbahar ve yaz-sonbahar aylarında toplam 104 adet numune toplandı. Alınan numunelerin 71 adedi artezyen suyu, 22 adedi kaynak suyu, 11 adedi şişe suyundan oluşmuştur. Numune alınmadan önce şişeler doldurulacak su ile 8-10 kere doldurulup boşaltılmıştır. Alınan numuneler analiz edilene kadar karanlık bir ortamda +4ºC muhafaza edildi.Alınan numunelerin pH değerleri bir elektronik pH metre ile belirlendi. Nitrat ve nitrit değerleri ise yüksek basınçlı sıvı kromotografisi ile tespit edildi.Çalışma sonucunda sadece artezyen sularından 2 örnekte nitrit tespit edildi. Ortalama nitrat seviyesi kış aylarında artezyen sularında 21.84±29.96 ppm, kaynak sularında 3.04±2.57 ppm, şişe sularında 3.61±2.31 ppm, yaz aylarında ise artezyen sularında 20.28±24.09 ppm, kaynak sularında 3.41±2.85 ppm, şişe sularında 2.87±2.31 ppm tespit edildi. Ortalama pH seviyesi ise kış aylarında artezyen sularında 6.96±0.41 ppm, kaynak sularında 7.41±0.35 ppm, şişe sularında 7.45±0.31 ppm, yaz aylarında ise artezyen sularında 6.95±0.27 ppm, kaynak sularında 7.09±0.48 ppm, şişe sularında, 7.26±0.52 ppm olarak belirlendi. Kış mevsimde alınan artezyen sularında Merkez Pınardere'de 1,26 ppm, Bozdoğan Çamlıdere'de 1,26 ppm nitrit belirlendi. Yaz ve kış mevsiminde alınan diğer numunelerde nitrit tespit edilmedi.Sonuç olarak Aydın ili sınırları içersinde hayvan ve insan tüketiminde kullanılan sularda değişik miktarlarda nitrat tespit edildi. Sulardaki pH değerleri TS266 uygun bulundu.

AydınKromatografi-yüksek basınçlı-sıvıNitratlar+3
Saliha Uçmaklıoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Sitagliptin'in rat karaciğer ve böbrek dokusunda oksidatif stres metabolizması üzerine etkisi

Çalışmada dipeptil peptidaz - 4 (DPP-4) enzim inhibitörünün ilk temsilcisi olan sitagliptinin sağlıklı ratlara artan dozlarda uygulanmasını takiben canlı ağırlık (g) ve kan glikoz düzeyleri (mg/dL) ile karaciğer ve böbrek doku ağırlıkları (g) üzerine olası etkileri ile sitagliptinin biyotransformasyonunda ve atılmasında önemli rol oynayan karaciğer ve böbrek doku örneklerinde oksidatif hasar belirteçlerinden süperoksit dismutaz (SOD, U/mg doku protein) ve katalaz (CAT, k/mg doku protein) enzim aktiviteleri ile glutatyon (GSH, mg/mg doku protein) seviyesi ve malondialdehid (MDA, nmol/mg doku protein) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla ortalama 229,26 ± 28,92 g canlı ağırlığında 2 ? 3 aylık toplam 40 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar doğal gün ışığından yararlanmaları sağlanarak 22 ºC (± 2) tutuldu ve standart rat yemi ile içme suyu ad libitum olarak verildi. Ratlar her grupta 10 adet olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol olup sadece 1 mL serum fizyolojik (%0,9), Grup 2; 1 mg/kg dozda, Grup 3; 10 mg/kg dozda ve Grup 4; 100 mg/kg dozda sitagliptinin aktif şekli olan sitagliptin fosfat monohidrat, ağızdan 1 mL serum fizyolojik ile birlikte 36 gün boyunca uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen değerlerin ortalama ± standart hataları verildi. Gruplar arasındaki farklılıklar SPSS 11.5 paket programında One-Way ANOVA varyans analizinde Duncan testi ve t-testi kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 altındaki değerler anlamlı kabul edildi.Canlı ağırlıkları değerleri bakımından; uygulama öncesi (0. gün) gruplar arasındaki farklılıkların 36. günde benzer şekilde devam ettiği, hatta 3'üncü grup ile kontrol grubu arasındaki farkın ortadan kalktığı belirlendi. Canlı ağırlık artışının %10 ? 20 aralığında ve en az % 10.05 ile Grup 2'de, kontrol, Grup 3 ve Grup 4'te ise sırası ile % 10.62, % 13.62 ? 18.59 oranında olduğu tespit edildi.Karaciğer ve sol böbrek doku ağırlıkları bakımından; 2'inci grubun diğer gruplarla, 3'üncü ve 4'üncü grupların kendi aralarındaki farkın anlamlı olduğu saptandı. Sağ böbrek doku ağırlıkları bakımından ise; kontrol grubu ile 3'üncü grubun diğer gruplarla, benzer şekilde 2'üncü ve 3'üncü grup arasındaki farkın anlamlı olduğu tespit edildi.Kan glikoz değerlerinin, 36. gün sitagliptin uygulama gruplarının kendi arasında ve kontrol grubu ile 4'üncü grup arasında fark olmadığı saptandı. Kan glikoz değeri artışının % 2.5 ? 14.25 aralığında ve en az % 2.5 ile Grup 3'de, Grup 2 ve kontrol grubunda ise sırası ile % 9.37 ve % 14.25, Grup 4'te ise % 7.53 düzeyinde olduğu tespit edildi.Tüm gruplarda belirlenen canlı ağırlık artışının (% 10 ? 20) fizyolojik gelişim süreci içinde kaldığı, doku ağırlık kazançlarının da canlı ağırlık ve organ gelişimine paralel olarak arttığı tespit edildi. Kan glikoz düzeylerindeki yükselmelerin (% 2.5 ? 14.25) fizyolojik aralıkta seyrettiği saptandı. Buna göre sitagliptinin artan doz uygulamalarında önemli canlı ağırlık ve doku ağırlık değişimlerine neden olmadığı ve hipoglisemi riskinin düşük olduğu gözlendi.Karaciğerde artan MDA konsantrasyonunu ve antioksidan enzim aktivitelerine rağmen, karaciğer ve böbrek dokusunda lipid peroksidasyonuna (MDA düzeyinde) neden olmadığı; karaciğer dokusunda günde 10 ve 100 mg/kg tez doz sitagliptin uygulamalarının GSH seviyesi yönünden kontrol grubuna göre önemli artışlar şekillendirdiği; böbrek dokusunda ise her üç sitagliptin uygulama dozunun da CAT enzim aktivitesi bakımından kontrol grubuna göre önemli düşüşlere neden olduğu tespit edilmiştir.Sitagliptinin oksidan ? antioksidan dengeye olan etkilerinin tam olarak belirlenmesinde sadece kalp ve böbrek dokularından elde edilecek verilerin yeterli olamayabileceği, farklı deneme modelleri oluşturulmuş hayvanlarda daha geniş parametreleri içine alan, farklı süre ve dozlarda sitagliptinin kullanımını içeren kapsamlı çalışmaların yapılmasının ilacın oksidatif stres mekanizmasına olan etkisinin aydınlatılmasına daha fazla katkı sağlayacağı kanısına varılmıştır.

BöbrekHipoglisemik ajanlarKaraciğer+4
Emel Kosat
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel olarak diyabet oluşturulmuş sıçanlarda selejilinin nöroprotektif etkisi

Diyabette uzun sürede çeşitli komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu komplikasyonlardan biri diyabetik nöropatidir. Doku kültürü ve hayvan modellerinde selejilinin nöroprotektif etkisi saptanmıştır. Bu çalışmada streptozotosin (STZ) kullanılarak diyabet oluşturulmuş sıçanlarda, selejilinin nöroprotektif, DNA hasarını önleyici ve antioksidan etkileri araştırıldı. Çalışmada 40 adet erişkin Wistar albino erkek sıçan kullanıldı. Deneysel diabet 50 mg/kg STZ'in intraperitonal enjeksiyonu ile gerçekleştirildi. Kan glukoz düzeyi 200mg/dL ve üzerinde olan sıçanlar diabetik olarak kabul edildi. Çalışmada kontrol negatif (diyabetik olmayan sıçanlar), kontrol pozitif (diyabetik sıçanlar) ve selejilin grupları (5 mg/kg, 10 mg/kg, 20 mg/kg) oluşturuldu. Selejilin, selejilin gruplarındaki sıçanlara 21 gün boyunca, belirtilen dozda intragastrik sonda ile verildi. Diabetli sıçanlarda negatif kontrol grubuna göre canlı ağırlık azaldı (P<0.01). Selejilin 20 grubu diğer gruplarla karşılaştırıldığında HbA1c düzeyi düştü(P<0.05). Diabetli gruplarda negatif kontrole göre proksimal ve distal amplitüd değerleri azaldı (P<0.05). Diabetli kontrole göre selejilin 5, 10 ve 20 gruplarında lenfosit DNA kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momenti değerleri azaldı (P<0.001). Beyin ve karaciğerde selejilin 20 grubunda antioksidan parametrelerin arttığı (SOD, CAT, GSH), oksidan parametrenin (MDA) düştüğü saptandı (P<0.01). Selejilinin 20mg/kg dozda uygulandığında,diabete bağlı gelişen oksidatif stres, DNA hasarı veHbA1c düzeyiniazaltabileceği sonucuna varıldı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselElektromiyografi+4
Mehmet Onur Ak
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda indometazinle oluşturulan gastrik ülser üzerine silimarinin koruyucu etkilerinin araştırılması

Taşdemir B. Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji ve Toksikoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, Aydın, 2016. Silimarin doğal polifenolik yapılı flavonoid antioksidan bir madde olup, serbest radikallere ve reaktif oksijen türlerine karşı etkili olduğu bildirilmiştir. Uzun yıllardan beri hepatoprotektif olarak kullanılmaktadır. İndometazin, nonsteroidal anti-inflammatuar bir ilaç olup mide dokusunda oksidatif hasara yol açabilir. Bu amaçla indometazin ile indüklenmiş mide ülseri modelinde silimarinin koruyucu etkinliği araştırıldı. Çalışma kapsamında 42 adet erkek Wistar-albino rat kullanıldı ve sıçanlar kontrol, indometazin, lansoprazol, silimarin 25, 50 ve 100 mg/kg olacak şekilde 6 gruba ayrıldı (n=7). Gastik ülser 25 mg/kg indometazin ile indüklendi ve farklı dozlarda (25, 50 ve 100 mg/kg) silimarinin koryucu etkinlik düzeyi araşırıldı. Silimarinin koruyucu etkinliği ülser tedavisinde günümüzde çok sık kullanılan lansoprazol (30 mg/kg) ile karşılaştırıldı. Mide dokusu superoksid dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve miyeloperoksidaz (MPO) aktivitesi ile malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) seviyesi analiz edildi. Mide dokusu aynı zamanda makroskobik olarak ülseratif alanlar yönünden de değerlendirildi. Diğer gruplarla karşılaştırıldığında, silimarin 100 mg/kg dozunda antiülseratif etkiler yaptığı görülmüştür. Aynı dozdaki silimarin mide dokusu MDA seviyesi ve MPO aktivitesini azalttığı, CAT hariç diğer antioksidan enzim aktivitesini arttırdığı görüldü. Bu sonuçlar, indometazin kullanılarak oluşturulmuş mide ülseri ile ilişkili oksidatif streste silimarinin koruyucu bir rolünün olabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: Silimarin, gastrik ülser, indometazin, antiülseratif etki, oksidan/antioksidan parametre.

AntioksidanlarAntiülser ajanlarGastrit+5
Barış Taşdemir
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel bisfenol-A toksikasyonunda folik asit'in koruyucu etkilerinin araştırılması

Bisfenol A (BPA) propan yapısında, iki fenol ve polikarbonat moleküllerinin birleşmesiyle elde edilen bir maddedir. BPA önemli bir çevresel kirletici olup, insan ve hayvanlar başta olmak üzere tüm canlı yaşam üzerinde pek çok olumsuz etkiye sahiptir. Bu etkilerin birisi de oksidatif hasardır. Folik asit, pteridin, para-aminobenzoik asit ve glutamik asitten oluşan pteroilglutamik asit yapısında, suda çözünen B grubu bir vitamindir. Yapılan çalışmalarda folik asidin reaktif oksijen türlerine karşı etkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada BPA ile deneysel olarak oluşturulmuş oksidatif hasarda folik asitin koruyucu etkinliği araştırıldı. Çalışma kapsamında 35 adet erkek Wistar albino rat kullanıldı ve sıçanlar kontrol, BPA, folik asit, sikloofosfamid ve BPA+folik asit olacak şekilde 5 gruba ayrıldı (n=7). BPA ve folik asit hayvanlara 10 gün süreyle, sırasıyla 50 mg/kg/gün ve 20 mg/kg dozda oral yolla veildi. Çalışma sonunda hayvanların karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokularında süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitesi ile malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) seviyesi analiz edildi. BPA grubuyla karşılaştırıldığında BPA+ folik asit grubunun beyin dokusunda SOD ve CAT aktivitelerinin (P<0.001), karaciğer dokusunda GSH seviyesi ve SOD aktivitesinin (P<0.001), böbrek dokusunda SOD ve CAT aktiviteleri ile GSH seviyesinin (sırasıyla P<0.001, P<0.01, P<0.01) istatistiksel olarak yüksek olduğu belirlendi. Her iki grup MDA yönünden değerlendirildiğinde karaciğer, böbrek ve testis dokularına ait MDA seviyelerinin BPA+ folik asit grubunda anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (P<0.001). Bu sonuçlar, folik asitin BPA'nın neden olduğu oksidatif hasarı engellediğini ve folik asitin koruyucu bir rolünün olabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, oksidatif hasar, folik asit, oksidan/antioksidan parametreler.

AntioksidanlarBisfenol AFolik asit+4
Zeki Aydos
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İdrar yolu enfeksiyonlarında patojen bakterilerin varlığının ve antibiyotiklere duyarlılıklarının araştırılması

Üriner sistem enfeksiyonları medikal tedavi gerektirmesi ve çoğu antibiyotiğe direnç geliştirmiş hastane enfeksiyonlarına sebep olmasından dolayı dikkati çekmektedir. Üriner sistem enfeksiyon tedavisinde antibiyotik direnci önemli bir role sahiptir. Bu çalışmada Muğla/Marmamaris yöresinde İYE'na neden olan bakterileri, antibiyotik direnç oranlarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmada, Eylül 2015-Aralık 2015 tarihle¬ri arasında çeşitli şikayetlerle başvuran ve üriner enfek¬siyon ön tanısıyla poliklinik hastalarından alınan 340 idrar örneğinin kültür sonuçları, üreyen bakteri çeşitleri ve duyarlılık testleri değerlendirildi. 134 örnekte bakteri üredi. En sık izole edilen bakteri %61.19 oranında Escherichia coli idi. Antibiyotik duyarlılıkları incelendiğinde %63'ü ampisillin-sulbaktama, %59'u trimetoprim–sulfametoksazola, %48'i siprofloksasine, %34'ü seftiriaksona, %28'i gentamisine, %24'ü piperasilin/tazobaktama ve %6'sı ise imipeneme dirençli bulundu. Tedavilerde bölgesel direnç profilinin bilinmesi önemlidir. Bölgemizdeki direnç profilinin periyodik olarak takibi önem taşımaktadır. Araştırmamızda elde edilen sonuçlar özellikle bölgemizdeki klinisyenlere tedavi aşamasında önemli ölçüde yol gösterecektir

AntibiyotiklerBakterilerPatojenler+5
Selin Çatıkoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağlıklı ve tip 2 diyabet modeli oluşturulan ratlarda verapamilin saksagliptinin farmakokinetiği üzerine etkisi

Diabetes Mellitus (DM) kronik hiperglisemi ile seyreden, insülin sekresyonunda tamamen ya da kısmen eksiklik ile karakterize metabolik bir hastalıktır. İnsülin sekresyonunda kısmen azalma ve/veya perifer dokularda insülin direnci ile karakterize olan ve diyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturan şekli ise Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM)'dir. T2DM hastalarının en önemli hastaneye yatış ve ölüm nedeni olarak kardiyovasküler yan etkiler gösterilmektedir. Bir dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4) inhibitörü olan saksagliptinin, T2DM hastalarında glisemik kontrolü sağlamak amacıyla kullanımı önerilir. Verapamil ise bir kalsiyum kanal blokörü olup; hipertansiyon, supraventriküler taşiaritmi ve anjina pektoris gibi kardiyovasküler rahatsızlıklarda kullanımı önerilir. Bu çalışmada sağlıklı ve T2DM modeli oluşturulmuş ratlarda verapamilin, saksagliptinin farmakokinetiği üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada dört farmakokinetik çalışma grubuna (n=192) ek olarak metot validasyon çalışmaları (n=20) ile beraber toplam 212 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanıldı. Sağlıklı saksagliptin (SS, n=48), sağlıklı verapamil + saksagliptin (SVS, n=48), diyabetik saksagliptin (DS, n=48) ve diyabetik verapamil + saksagliptin (DVS, n=48) grupları farmakokinetik çalışma gruplarını oluşturdu. Ayrıca farmakokinetik çalışma gruplarında, farmakodinamik farklılıkların belirlenmesi için kan glikoz düzeyleri araştırıldı. Etkileşim gruplarındaki ratlara verapamil yedi gün boyunca 10 mg/kg dozunda, saksagliptin ise tüm gruplara sekizinci gün tek doz 20 mg/kg dozunda gastrik gavaj yardımıyla oral yolla uygulandı. Plazma saksagliptin ve 5-hidroksi saksagliptin (5-HS) düzeyleri, yüksek basınçlı sıvı kromatografisi-UV kullanılarak belirlendi. Farmakokinetik parametreleri hesaplamak için bölmesiz metot kullanıldı. SS grubunda saksagliptinin yarılanma ömrü (t1/2λz) 3,97 saat; eğri altında kalan alan (EAA0-∞) değeri 22,84 saat*μg/mL; ortalama kalış süresi (MRT0-∞) 5,11 saat; total klerensi (Cl/F) 875,3 mL/saat/kg; dağılım hacmi (Vdalan/F) 5017,51 mL/kg; doruk konsantrasyonu (Cdoruk) 4,8 ± 1,07 μg/mL ve doruk konsantrasyona ulaşma süresi (Tdoruk) ise 1,5 saat olarak belirlendi. Diyabet ve verapamilin kombine etkisiyle saksagliptine ait t1/2λz ve EAA0-∞ değerlerinde artış gözlenirken; Cl/F değerinde düşüş belirlendi. Verapamil uygulaması ve diyabetik durumun varlığı, saksagliptine ait Cdoruk değerinde artış; Tdoruk değerinde ise düşüşe neden oldu. Metabolit-Ana ilaç Oranı [MAO: (EAA0-∞(5-HS) / EAA0-∞(Saksagliptin))] SS, SVS, DS ve DVS grupları arasında sırasıyla 2,85; 1,5; 2,09 ve 1,01 değerlerinde tespit edildi. Saksagliptin uygulaması ile tüm gruplarda kan glikoz düzeylerinin azaldığı, verapamil ön tedavisi gören gruplardaki azalmanın da daha yüksek oranlarda gerçekleştiği tespit edildi. Verapamilin kan glikoz düzeylerindeki düşüşe katkısı diyabetik rat gruplarında, sağlıklı rat gruplarına kıyasla daha yüksek sayıda örnekleme zamanında istatistiksel olarak anlamlıydı. Diyabetik hastalarda verapamil, saksagliptinin terapötik etkinliğini artırabilir. Ancak bu çalışmada saksagliptinin tek doz kullanılması ve sınırlı sayıda rat üzerinde gerçekleştirilmesi sebebiyle, farmakokinetik ve farmakodinamik verilerin farklı popülasyonlarda tekrarlı uygulama ile ortaya çıkacak sonuçlarla tespit edilmesi ve bu sonuçların hangi mekanizmalar üzerinden şekillendiğinin belirlenmesi, T2DM hastalarında saksagliptin ve verapamil kullanımlarına katkı sağlayacaktır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Farmakokinetik+4
Orkun Atik
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pyraclostrobin ile indüklenen oksidatif strese karşı taurinin koruyucu etkisinin sıçanlarda araştırılması

Pyraclostrobin yaygın olarak kullanılan strobilurin türevi bir mantar ilacı olup organizmada oksidatif stres ve DNA hasarı ile birlikte üreme performansını ve embriyonal gelişimi bozmaktadır. Sistein aminoasitinden elde edilen taurin ise antioksidan, sitoprotektif ve ozmoregülasyon gibi metabolik süreçlerde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada pyraclostrobin verilen erkek sıçanlarda oluşan oksidatif strese karşı taurinin olası koruyucu etkinliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada Sprague Dawley cinsi sıçanlar her grupta 8 hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı. Çalışmada sıçanlara mısır yağı, 30 mg/kg pyraclostrobin ve 30 mg/kg pyraclostrobin ile birlikte 50, 100 ve 200 mg/kg taurin gastrik gavaj ile 28 gün süresince verildi. Pyraclostrobin uygulamasının bazı biyokimyasal parametreler (aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, alkalen fosfataz, kan üre azotu ve kreatinin) ile malondialdehid düzeylerini artırdığı, aksine glutatyon ve antioksidan enzim aktivitelerinden süperoksid dismutaz ve katalaz düzeylerinde ise azalma meydana getirdiği belirlendi. Ayrıca, pyraclostrobin uygulaması ile karaciğer dokusunda apoptotik (Bax, Caspase 3, Caspase 8, Caspase 9 ve p53) ve proinflamatuvar (TNF-α ve NFκB ) genler ile CYP2E'in1 mRNA ekspresyon düzeylerinin arttığı ve antiapoptotik gen olan Bcl-2'nin mRNA ekspresyonun düzeyinin azaldığı tespit edildi. Ayrıca, pyraclostrobin uygulamasının DNA hasarını artırdığı ve dokularda ise histopatolojik değişiklikler oluşturduğu gözlendi. Pyraclostrobin ile birlikte verilen 50, 100 ve 200 mg/kg dozda taurin uygulamalarının ise pyraclostrobin ile oluşan değişikleri tersine çevirdiği tespit edildi. Sonuçta taurinin pyraclostrobin ile indüklenen oksidatif hasara karşı antioksidan, antiinflamatuvar ve antiapoptotik etkisi ile birlikte sitoprotektif etki gösterdiği belirlendi.

Hayvan deneyleriOksidatif stresPiraklostrobin+2
İbrahim Serim
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Koyunlara uygulanan seftiofur hidroklorür'ün farmakokinetiğinin belirlenmesi ve fluniksin meglumin ile birlikte kullanımında iki ilaç arasındaki farmakokinetik etkileşimin araştırılması

Bu çalışmada sağlıklı koyunlara 2,2 mg/kg dozda seftiofur hidroklorürün (CFT HCl) intravenöz (İV), intramüsküler (İM) ve subkutan (SC) yol ile uygulanmasını takiben, desfurilseftiofurun (DFC) farmakokinetiği ve biyoyararlanımının belirlenmesi, ayrıca CFT HCl (2,2 mg/kg) ve fluniksin megluminin (FM) (2,2 mg/kg) İV yolla eş zamanlı uygulanmasından sonra aralarında oluşabilecek farmakokinetik etkileşimin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 6 adet kıvırcık ırkı dişi koyun (12-14 aylık, 37,21±1,70 kg) kullanıldı. Çalışma beş periyotlu longitüdinal farmakokinetik dizayna göre gerçekleştirildi. Uygulamalar arasında 2 haftalık arınma süresi bırakıldı. Birinci periyotta CFT HCl İV uygulama çözeltisi, ikinci ve üçüncü periyotta CFT sırasıyla İM ve SC yolla, dördüncü periyotta FM İV yolla, beşinci periyotta FM ve CFT HCl İV uygulama çözeltisi ayrı ayrı İV yol ile uygulandı. Plazma ilaç konsantrasyonları, yüksek basınçlı sıvı kromatografisi-UV kullanılarak ölçüldü, DFC'nin farmakokinetik parametreleri nonkompartmental modele, FM'in farmakokinetik parametreleri iki kompartmanlı açık modele göre hesaplandı. İV, İM ve SC uygulamaları takiben DFC'nin eliminasyon yarılanma ömrü (t1/2ʎz) benzerken, ortalama kalış süresi (MRT) sırasıyla 8,49; 12,87 ve 11,73 saat bulundu. DFC'nin biyoyararlanımı, İM ve SC uygulamadan sonra sırasıyla %70,79 ve %79,52 olarak belirlendi. DFC'nin EAA0-32, EAA0-∞ değerleri FM uygulaması ile artarken, ClT'si önemli ölçüde azaldı (P<0,05). FM'in CFT ile eş zamanlı uygulanmasında, FM'in t1/2α ve V1 değerleri artarken, k12 değeri anlamlı ölçüde azaldı (P<0,05). Bu çalışmada FM, DFC'nin eliminasyonunu azaltırken, plazma konsantrasyonunu artırdı. CFT 2,2 mg/kg dozda, 24 saat doz aralığında, tek başına İV, İM, SC ve FM ile eş zamanlı İV yolla uygulandığında MİK değeri ≤1 µg/mL olan bakteri izolatları için %T>MİK değerini %50-70 aralığında sağlayabildi. Enfeksiyonun varlığında farmakokinetik ve farmakodinamik etkileşimin belirlenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Farmakodinamik, farmakokinetik, fluniksin meglumin, koyun, seftiofur

FarmakokinetikFlunixine megluminKoyunlar+3
Güliz Çelik
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda tamoksifen ile oluşturulan karaciğer hasarına karşı krosinin etkilerinin araştırılması

Tamoksifen (TAM) meme kanseri kemoterapisinde sıklıkla kullanılan bir ilaçtır ve en çok görülen yan etkileri arasında karaciğer hasarı yer almaktadır.Safran bitkisinin biyoaktif bir molekülü olan krosin (KRO) ise antioksidan ve antikanser aktiviteler gibi farklı farmakolojik etkilere sahiptir. Bu çalışma, sıçan karaciğerinde KRO'nun TAM'a bağlı hasara karşı koruyucu rolünü değerlendirmek için tasarlanmıştır.Mevcut çalışmada, Wistar Albino cinsi dişi sıçanlara TAM 45 mg/kg ve KRO 12,5-25-50 mg/kg dozlarında 28 gün boyunca oral gavaj ile verildi.TAM'ın karaciğer dokusunda meydana getirdiği hasarlar ve KRO'nun koruyucu etkileri biyokimyasal ve histopatolojik olarak incelendi. TAM uygulamasının karaciğer enzim aktiviteleri (AST, ALT, ALP ve TP), antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT) ve MDA düzeylerini artırdığı; bununla birlikte indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ve antioksidan bir enzim olan GPx aktivitelerinde ise azalma meydana getirdiği belirlendi. Ayrıca, TAM uygulamasının karaciğer dokusunda histopatolojik değişikliklere neden olduğu gözlendi. TAM ile birlikte verilen 12,5-25-50 mg/kg dozda KRO uygulamalarının ise bu olumsuz değişiklikleri tersine çevirdiği belirlendi. Sonuç olarak KRO'nun oksidatif stresi azaltarak ve karaciğer dokularında antioksidan savunmayı artırarak TAM ile oluşturulan karaciğer hasarını engellediği tespit edildi. Elde edilen bu verilerin moleküler analizlerle desteklenmesi, KRO' nun TAM ile oluşturulan karaciğer hasarına karşı koruyucu etkisinidaha da anlamlı kılacaktır.

AntioksidanlarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+3
Elif Kerimoğlu
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İnaktif Cutibacterium granulosum'un şap aşisi üzerine immunostimulan etkisinin araştirilmasi

Bu çalışmada, inaktif Cutibacterium granulosum'un bağışıklık sistemi üzerine olası immünostimulan etkilerinin, inaktif şap aşısıyla birlikte uygulandığında bağışıklık yanıtına katkısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Şap hastalığı, çift tırnaklı hayvanlarda yüksek bulaşıcılığa sahip, akut seyirli ve zoonotik karakterde bir enfeksiyon olup, dünya genelinde ve ülkemizde hayvan sağlığı açısından ciddi tehdit oluşturmaktadır. Çalışmada, 75 adet, 7 aylık, 2–2.5 kg ağırlığındaki New Zealand ırkı tavşanlar rastgele beş gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, C. granulosum grubu, şap aşısı grubu, C. granulosum + şap aşısı grubu ve C. granulosum uygulandıktan 20 gün sonra şap virüsü uygulanan grup. Aşılamalar 1. ve 20. günlerde yapılmış; kan örnekleri 0, 20, 30, 45, 60 ve 90. günlerde, dalak örnekleri ise 30, 60 ve 90. günlerde alınmıştır. Serum örneklerinde total antikor düzeyleri ve lökosit sayımları belirlenmiş; TNF-α, IL-1β, IL-2, IFN-γ, IL-8 ve IL-12 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Dalak örneklerinden elde edilen gen ekspresyon seviyeleri ise IFN-γ, TNF-α ve IL-1β'ye yönelik olarak PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, Cutibacterium granulosum'un şap aşısı ile birlikte veya öncesinde uygulanmasının, tavşanlarda bağışıklık yanıtını belirgin şekilde güçlendirdiği görülmüştür. Sitokin düzeyleri, lökosit sayımları ve antikor yanıtları incelendiğinde, her iki kombinasyon grubunda da hem hücresel hem de humoral bağışıklığın anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir.

Rojda Sağlam
Fırat University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Normal akciğer bronşial epitelyum hücresi ile kistik fibrozis (KF) akciğer bronşial epitelyum hücresine farklı grup antibiyotiklerin hücre içine girişleri arasındaki farkın belirlenmesi

Solunum sistemi diğer sistemlerle karşılaştırıldığında çevreye açık bir giriş kapısı gibi görünmesine karşın normal bir insan her zaman solunum sistemi enfeksiyonu geçirmemektedir. Solunum sisteminin en öncelikli koruyucu elemanı mukosiliyer yapıdır. Bu yapı mikroorganizmaların sisteme ulaşmasını engellediği gibi diğer partikülleride uzaklaştırarak sistemi korur. Kistik fibrozisli (KF) hastalarda Kistik Fibrozis Transmembran İletken Düzenleyici kodlayan gende oluşan mutasyon nedeniyle perisiliyer sıvının hacminde azalma olmaktadır. Bu bozulma sonucunda akciğerin mukusu temizlenememektedir. Mukusta oluşan bu dehidratasyon aynı zamanda glikokaliks yapıya sıkı yapışmaya neden olmaktadır. Tüm bu değişiklikler solunum sisteminde çeşitli bakterilerin kolonizasyonu için elverişli bir ortamın oluşmasına neden olmaktadır. Hücre içi madde transferinde sorun olduğu bilinen KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ile normal akciğer bronşial epitelyum hücresi farklı etki mekanizmalarına sahip antibiyotiklerin hücre içinde etkin konsantrasyona hangi dozlar ve zamanlarda ulaşabileceğinin kıyaslamalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Biz çalışmamızda hücre çeperi sentezini bozanlardan vankomisin, protein sentezini bozanlardan tetrasiklinlerin semi sentetik analogları olan Glisilsiklinlerin ilk üyesi olan tigesiklinin belirli dozlarının KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ve normal akciğer bronşial epitelyum hücresine giriş doz cevap ve zaman cevap çalışması hücre kültürü ortamında yapılıp, yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) ile hücre içerisindeki oranının doz ve zamana bağlı farklılıkları belirlenmiştir. Çalışmamızda, tigesiklin tüm dozlar ile yapılan çalışma sonucunda 10, 30, 100 ve 300 µg/ml dozlarında IB3-1 hücresine giriş normal hücre ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Antibiyotiklerin hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 3 µg/ml için %22.43, 10 µg/ml için %25.79, 30 µg/ml için %36.20, 100 µg/ml için %33.09 ve 300 µg/ml için %18.30 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 3 µg/ml için % 24.62, 10 µg/ml için %8.28, 30 µg/ml için %4.57, 100 µg/ml için %2.65 ve 300 µg/ml için %2.71 bulunmuştur. Hücre içine giren miktar verilen miktarlar ile karşılaştırıldığında 30 µl/ml MİK değerlerine yakın ve hücre içine optimal girişin olduğu doz belirlenmiştir. IB3-1ve BEAS hücresi için 30 µg/ml tigesiklin doz zaman çalışması sonucunda 1 saat, 2 saat, 4 saat, 8 saat,16 saat, 24 saat IB3-1 hücresine giriş anlamlı bulunmuştur. tigesiklin 30 µg/ml dozunun zamana göre hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 1.saat için %12.57, 2.saat için %23.20, 4.saat için %33.23, 8.saat için %45.85, 16.saat için %45.29 ve 24.saat için %39.60 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 1.saat için %3.64, 2.saat için %4.33, 4.saat için %7.51, 8.saat için %9.43, 16.saat için %6.55 ve 24.saat için %4.30 bulunmuştur. IB3-1 hücresine en iyi giriş oranı 8 saat olarak tespit edilmiştir. Vankomisin ile yapılan doz çalışmalarında, hücre içine girebilen miktar standartlarda (CLSI ve EUCAST) belirtilen MİK değerlerinin çok üstünde ve hücre içine giren miktarın çok düşük oranda (IB3-1 ve BEAS hücreleri içerisine girişin sadece 300 µg/ml için IB3-1 için %0,88, BEAS için %1,26) olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, tigesiklinin KF akciğer hücresine girişi normal akciğer hücresine oranla daha yüksek bulunmuştur. 30 µg/ml MİK optimal giriş dozu için KF akciğer hücresi ve normal akciğer hücresinde tigesiklin doz zaman çalışmasında 1, 2, 4, 8, 16 ve 24 saatlerde KF akciğer hücresine tigesiklinin girişi anlamlı bulunmuştur. KF akciğer hücresine en iyi giriş yüzdesi 8. saatte bulunmuştur. Vankomisinin KF ve normal bronş hücresine girişinin yok denecek kadar az olduğu tespit edilmiştir. Bunun için vankomisin doz yanıt çalışması yapılmamıştır. Bu nedenle, tigesiklinin KF ve normal akciğer epitel hücrelerine penetrasyonu vankomisine oranla daha yüksek bulunmuştur.

Akciğer hastalıklarıAntibiyotiklerBronşiyal hastalıklar+4
Necati Günay
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel pıtrak (Xanthium strumarium) zehirlenmesi oluşturulan ratlarda tamoksifen ve sodyum tiyosülfat'ın tedavi edici etkilerinin belirlenmesi

Pıtrak (Xanthium strumarium) bitkisindeki Atraktilozid (ATR), özellikle karaciğer ve böbrek dokusunda toksik nitelikte olup oksidatif stres ve mitokondriyal disfonksiyon sonucunda hücre ölümüne neden olur. Tamoksifen (TAM), canlılarda bazı kanser türlerine karşı kullanılan bir ajan olup ayrıca, hücrelerde mitokondriyal por açılımını ve reaktif oksijen türlerinin oluşumunu engeller. Sodyum tiyosülfat (STS) ise ROS üretimini engellemesinin yanında sülfür kaynağı olarak da karaciğeri koruyucu nitelikte bir bileşiktir. Bu çalışmada pıtrak ile karaciğer ve böbrek hasarı oluşturulan ratlarda TAM ve STS'nin bu dokular üzerine tedavi edici etkileri araştırıldı. Çalışmada 155 adet dişi Sprauge-Dawley rat kullanıldı. Ratlar 7 gruba ayrıldı (n=7). Bu hayvanlara pıtrak verilmesinden sonraki 6. saatte TAM ve STS verildi ve uygulama her gün aynı saatte tekrarlandı. Tedavi ajanlarının verilmesini takiben 6, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde her gruptan 5 hayvan dekapite edilerek kan, karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında pıtrak grubunda AST, ALT, ALP, LDH, CK, BUN, kreatinin ve MDA düzeylerinin arttığı; glikoz düzeyleri ile GSH ve SOD aktivitelerinin azalttığı tespit edildi. Ayrıca, mitokondriyal Ca+2 düzeyi, mPTP açılma oranı ile ATP-sentaz aktivitesinin arttığı; histopatolojik incelemelerde ise nekrotik hüce ölüm oranının yükseldiği belirlendi. Bunun yanında pıtrak verilen gruplarda TAM ve STS uygulanmasının oksidatif stres ile serum biyokimya parametrelerini normal düzeylere ulaştırdığı belirlendi. ATR+TAM ve ATR+TAM+STS gruplarında, mitokondriyal Ca+2 artış ve mPTP açılma oranları azalırken, ATR+STS' nin mPTP üzerinde herhangi bir etki oluşturmadığı gözlendi. Patolojik hasarı önlemede üç tedavi grubunda da olumlu etki görülürken bu etkinin tüm zaman dilimlerinde oluşmadığı belirlendi. Artan ATP-sentaz aktivitesi üç tedavi grubunda da azaldı. Elde edilen bulgular, TAM ve STS bileşiklerinin özellikle birlikte kullanılması durumunda pıtrak zehirlenmesinde tedaviye yardımcı olabileceğini göstermiştir.

FarmakolojiHayvan deneyleriSodyum tiyosülfat+5
Zeliha Keskin Alkaç
Fırat University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde borik asidin testis dokusunda oksidatif stres ve spermatozoon DNA hasarına olan etkisinin saptanması

Bu çalışmada, borik asidin erkek Swiss albino CD-1 farelere farklı dozlarda (115, 250 ve 450 mg/kg/gün) ve sürelerde (4 ve 6 hafta) oral yolla uygulanmasının canlı ağırlık, erkek fertilitesi (testis ve vesicula seminalis ağırlıkları), sperm kalitesi (motilite, ölü/canlı oranları ve membran bütünlüğü) ve testis dokusu oksidatif stress parametreleri (malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) düzeyleri ile süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri) ile spermatozoon DNA hasarına olası etkileri araştırıldı. Çalışmada farelerde uygulama süresi sonunda (4 ve 6 hafta) v. seminalis ağırlıklarında azalmanın (P<0.05) olduğu, bunun en fazla 450 mg/kg borik asit verilen grupta olduğu görüldü. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, sperm örneklerinde motilite değerleri (%), 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün borik asit uygulanan gruplarda azaldığı (P<0.001), canlı sperm oranları (%), 4 haftalık gruplarda doz arttıkça düştüğü (P<0.01), bunun 6 haftalık gruplarda daha yüksek düzeyde (P<0.001) olduğu, membran bütünlüğü değerlerinin (%) ise 4 ve 6 haftalık tüm gruplarda borik asit uygulaması ile azaldığı (P<0.001) tespit edildi. Spermatozoonlarda uygulama süresi içinde 4 hafta borik asit uygulanan tüm gruplarda DNA hasarı gözlenmezken, 6 haftalık gruplarda % 3.3-14.4 arasında değişen oranlarda DNA hasarı (P<0.001) olduğu görüldü. Testis dokusunda kontrol grubuna göre doz arttıkça MDA düzeylerinin yükseldiği (P<0.001 ve P<0.05), SOD enzim aktivitelerinin 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında azaldığı (P<0.01), GSH aktivitelerinin ise 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında oldukça düşük (P<0.001) olduğu belirlendi. Çalışmada uygulanan süre ve dozlar dikkate alındığında, uygulama süresinin bor bileşiklerinin fertilite ve toksik etkilerinin değerlendirilmesinde etkin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca spermatozoonlarda olası DNA hasar düzeylerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesinde farklı analiz metodları ve parametreleri de kapsayan multidisipliner çalışmaların yararlı olacağı kanısına varılmıştır.

Borik asitDNADNA hasarı+4
Serdar Aktaş
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00