
211
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Uludağ Üniversitesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 yılları arasında tanı almış tip 1 diabetes mellituslu çocuklarda otoimmün tiroidit, glutene duyarlı enteropati ve diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması ve bu otoimmün hastalıklarla ilişkili risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi
Tip 1 Diabetes Mellitus (Tip 1 DM), pankreas beta hücrelerinin hasarlanması sonucunda mutlak insülin eksikliği ile seyreden immün, genetik ve çevresel faktörlerin kompleks etkileşimiyle ortaya çıkan otoimmün kronik bir bozukluktur. Bu çalışmada amacımız; Tip 1 DM'a sıklıkla eşlik eden otoimmün hastalıkları incelemektir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 tarihleri arasında tip 1 DM tanısı almış 725 olgunun dosyaları tanı anındaki Glutamik Asit Dekarboksilaz Antikoru (GAD-65 antikoru), anti-insülin antikoru, antitiroit antikorları, doku transglutaminaz antikoru, C-peptit ve insülin düzeyleri, hormonal değerlendirmeleri, biyokimyasal ve demografik özellikleri ile antropometrik ölçümleri açısından geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların %3'ünde otoimmün tiroit hastalığı saptanmış olup bunların %95,20'sinde Anti-tiroit peroksidaz (anti–TPO), %94,10'unda ise anti-tiroglobulin (anti-TG) pozitif bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında çölyak hastalığı bulunanların oranı %2,90 (n=21) idi. Bir hastada hem çölyak hem de otoimmün tiroit hastalığı mevcuttu. Bir hastada otoimmün tiroit hastalığı, Sjögren sendromu ve otoimmün hepatit, bir hastada çölyak hastalığı ve otoimmün hepatit ve bir hastada da çölyak hastalığı ve vitiligonun bir arada görüldüğü belirlenmiştir. Tip 1 DM'li hastalarda otoimmün tiroidit ve çölyak hastalığı sıklığının giderek artmakta olduğu görülmüştür. Tip 1 DM tanılı hastaların rutin izleminde bu iki hastalığın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bunun için en iyi ve hızlı değerlendirme yolu otoantikorların serolojik olarak çalışılmasıdır. Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM, otoimmün tiroit hastalığı, çölyak hastalığı.
Evcil hayvan sahiplerinin duygu durumları ve yaşam doyumlarının değerlendirilmesi
Çalışmamızda evcil hayvan sahibi bireylerle evcil hayvan sahibi olmayan bireyler arasındaki yaşam doyumu ve duygudurumları arasındaki farklılıkları değerlendirmek, sahip olunan hayvan türünün ve evcil hayvana bağlanma durumunun depresyon, anksiyete, stres ve yaşam doyumu ile olan ilişkisini incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte kontrol gruplu olarak belirlenmiştir. Bu amaçla evcil hayvan sahibi olanlar ile benzer özellikte evcil hayvan sahibi olmayanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara sosyodemografik özellikleri, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Depresyon Anksiyete Stres – 21 Ölçeği uygulanmıştır. Evcil hayvan sahibi bireylere evcil hayvanları ile ilişkili sorular ve ek olarak Lexington Evcil Hayvanlara Bağlanma Ölçeğinin "Genel Bağlanma" ve "İnsan Yerine Koyma" alt boyutları uygulanmıştır. Toplanan veriler SPSS 23.0 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir. Evcil hayvan sahibi olan bireylerin depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri evcil hayvanı olmayan bireylere göre anlamlı ölçüde düşük saptanmıştır (p<0,05). Evcil hayvan sahibi olmak ile yaşam doyumu puanları arasında ilişki bulunmamıştır. Sahip olunan evcil hayvan ve evcil hayvana genel bağlanma düzeyleri ile depresyon, anksiyete, stres ve yaşam doyumu arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Evcil hayvanını insan yerine koyma düzeyi yüksek olan bireylerin anksiyete, depresyon ve stres düzeyleri anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Evcil hayvan sahibi bireylerin duygudurumu depresyon, anksiyete, stres ile değerlendirildiğinde evcil hayvanı olmayanlara göre daha olumlu bulunmuştur. Evcil hayvanını insan yerine koyma düzeyleri yüksek olan bireylerin ise daha yüksek depresyon, anksiyete ve stres duygudurumuna sahip olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Evcil hayvan, depresyon, anksiyete, yaşam doyumu, stres, kedi, köpek.
Prostat kanseri tanısı ile radikal prostatektomi yapılan hastalarda östrojen reseptörü α ve β' nın biyokimyasal rekürrense etkisinin analizi
Giriş: Prostat kanseri 50 yaşından itibaren erkeklerde en sık görülen ve başlıca androjen bağımlı bir kanser türüdür. Ancak prostat kanseri gelişiminde östrojenin de etkili olduğu gösterilmiştir. Östrojen reseptör alt tiplerinin nonmetastatik prostat kanseri hastalarındaki etkisi açısından literatürde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bu çalışma östrojen reseptörlerinin nonmetastatik prostat kanserinde, cerrahi sonrası biyokimyasal rekürrens üzerine etkisinin olup olmadığını göstermek için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2011 ile 31.12.2019 tarihleri arasında laparoskopik radikal prostatektomi uygulanan 514 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Tıbbi kayıtlarına ulaşılamayan, cerrahi sonrası patolojisi pT4 olan, cerrahi sınırı pozitif olan, lenf nodu tutulumu olan ve adjuvan hormonoterapi ve/veya radyoterapi alan hastalar çalışmadan dışlandı. Biyokimyasal rekürrens olan hastalar belirlendi. Kontrol grubu biyokimyasal rekürrens üzerine etkisi kanıtlanmış parametrelerin dahil edildiği ''Propensity Score Mathcing'' yöntemi ile 1:2 oranında oluşturuldu. İki gruptaki hastaların spesmenlerine östrojen α ve β antikorları kullanılarak immünohistokimyasal boyama uygulandı. Biyokimyasal rekürrense etkili bağımsız risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi uygulandı. Lojistik regresyon analizinde anlamlı çıkan değerler ile sağkalım analizi uygulandı. Bulgular: Medyan takip süresi 69,7 (30-130) ay idi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri açısından iki grup arasında fark yoktu (p; >0,05). Lojistik regresyon analizinin sonucunda ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanma istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0,048) ve bu grupta biyokimyasal rekürrens riskinin 5,8 kat azaldığı saptandı. Ayrıca bu grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı (%85,7' ye %66,1) anlamlı olarak daha yüksekti (p: 0,031). Sonuç: Östrojen reseptörlerinin biyokimyasal rekürrens için prediktif değeri mevcuttur. Ayrıca ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanan grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı anlamlı olarak daha iyidir.
Suboksipital retrosigmoid yaklaşımda üst klivus, subkiazmal bölge ve 3.ventrikül tabanının cerrahi anatomisi
Üst klivus, subkiyazmal bölge ve 3.ventrikül tabanında yerleşen patolojilerin cerrahisi, bölgede bulunan kritik nörovasküler yapılar sebebiyle zorluk arz eder. Bu patolojilerin cerrahi tedavisi esnasında gelişebilecek komplikasyonlara karşı bölgenin detay anotomisi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada bölge anatomisi ve güvenli cerrahi mobilizasyon teknikleri incelendi. 20 adet erişkin kadaverik spesimen disseke edildi. Retrosigmoid yaklaşıma uygun dural disseksiyonlar yapıldı, üst klivus bölgesinde kraniyal sinirlerin anatomik ilişkileri gözlendi. Okulomotor, troklear ve abdusens sinirlerinin intradural seyirleri ortaya konuldu ve mobilize edildi. Ayrıca 8 spesimen üzerinde hipofiz sapını destekleyen yapılar ortaya çıkarıldı, hipofiz sapı ve bezinin mobilizasyonu açısından değerlendirmeler yapıldı. Bilateral abdusens sinirleri intradural disseksiyonla mobilize edildi ve ortalama 4,21±1,02 mm birbirinden uzaklaştırılabildi. Troklear sinirin intradural seyri boyunca düz bir hatta ilerlediği, dural porusa ve kavernöz sinüs lateral duvarına girdiği yerlerde yön değişikliklerine uğradığı gözlendi. Troklear sinirin petroklinoid dura içindeki intradural seyri disseksiyonla ortaya konuldu. Sinirin intradural seyri; sağda 9,07±1,83, solda 9.29±1,77 mm'idi. Okulomotor ile troklear sinir arasında kavernöz sinüs lateral duvarında belirgin bir bariyer bulunmamaktaydı. Hipofiz sapını saran araknoid zarlar diseke edilip iç araknoid zarlar incelendiğinde; hipofiz sapını ve süperior hipofizyal arterlerleri saran birbirinden farklı 2 adet kalın araknoid bant yapısı görüldü. Bu kritik bölgede yerleşik kraniyal sinir çiftleri, anatomik seyirleri dikkate alınarak intradural disseksiyon ile mobilize edilebilir. Cerrahi esnasında defisitlerden kaçınmak ve total rezeksiyonlar gerçekleştirmek adına daha geniş manipülasyon alanları sağlanabilir. Hipofiz sapını fikse eden iç araknoid bantların kafa travmalarında gelişebilecek diabetes insipidus ve hipotalamik hasar gibi nöroendokrinolojik defisitlere karşı anatomik bir koruyucu sistem oluşturduğu düşünülmekle birlikte hipofiz glandının mobilizasyonunda dikkate alınması gereken anatomik bir yapı olarak önümüze çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Üst klival bölge, Subkiyazmal bölge, 3.ventrikül tabanı, hipofiz sapı.
Tıpta uzmanlık eğitimi alan Aile Hekimliği asistanları ile aile hekimlerinin akılcı laboratuvar kullanımı hakkında bilgi düzeyleri ve tutumları
Yüzyıllardır, hekimlerin gözlemlerine, deneyimlerine ve çıkarımlarına dayalı tıp anlayışından, son yıllarda bilimselliğe, net sonuçlara ve güvenilirliğe dayanan kanıta dayalı tıp anlayışına geçilmiştir. Klinik laboratuvarlar, kanda glukoz ölçümü ile başlayan yaklaşık yüz yılda üç binden fazla testin hızlı, güvenilir, net sonuçlarla çalışıldığı, kanıta dayalı tıbbın vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir. Önemli tıbbi kararların yaklaşık %70'i laboratuvar testlerine dayanılarak verilmektedir. Böylesine önemli bir gücün en verimli şekilde ve toplum yararına kullanılması akılcı kullanımı ile sağlanabilir. Test istemini önemli ölçüde etkileyen nüfus artışı, yaşlılık gibi değişkenlerin hızını katlayarak artan laboratuvar kullanımı sürdürülemez bir hale gelmiştir. Bu durum maliyet ve iş yükü artışına, hasta ve sağlık çalışanlarına zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Uygunsuz, gereksiz veya yetersiz testlerin çoğu laboratuvar öncesi dönemde yapılmaktadır. Birinci basamak sağlık hizmetleri, laboratuvar testlerinde önemli bir paya sahip olmakla birlikte hekimler, test istemi sürecinin başlangıcında bulundukları için kilit rol oynamaktadırlar. Bu çalışmanın amacı birinci basamakta görev yapan hekimlerin bilgi düzeyleri ve akılcı laboratuvar kullanımı hakkında tutumlarını incelemektir. Çalışma literatür taranarak oluşturulan web tabanlı anket yöntemi kullanılarak yapılandırılmıştır. Anketin, ilk kısmında demografik verilerin yer aldığı genel bilgiler bölümü, ikinci kısmında bilgi düzeyine yönelik sorular ve üçüncü kısımda tutum ile ilgili önermeler yer almaktadır. Araştırma, ilimizde birinci basamakta görevli, ulaşılan 354 (%40) hekim ile yürütülmüştür. Çalışmamıza katılan hekimlerin 185 (%52,3) kadın, 169 (%47,7) erkektir. En çok istenen test (%94) glukoz ölçümü olmuştur. Katılımcılar en fazla 11 puan alınabilen bilgi sorularına yönelik ortalama 7,2 (±1,6) puan, yine en fazla 11 puan alınabilen tutum ile ilgili önermelerden ortalama 7,3 (±1,1) puan almıştır. Sosyodemografik özellikler ile bilgi düzeyi ve laboratuvar kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sadece hastaların önceki tetkiklerini sorgulama gibi, küçük bir müdahale uygulamaya dâhil edildiğinde bile laboratuvar testleri dramatik azalmakta diğer değişkenler etkisiz kalmaktadır. Sonuç olarak laboratuvar testlerini azaltmaya yönelik çözüm yolları uygunsuz, gereksiz veya yetersiz laboratuvar testlerini büyük oranda azaltmaktadır. Bu durum akılcı laboratuvar kullanımı önündeki engellerin tanımlanmasını, nedenlerin ve çözüm yollarının araştırılmasının değerini bir kat daha arttırmaktadır. Hekim, hasta, laboratuvar çalışanları ve sağlık çalışanları birlikte, multidisiplin bir yaklaşım izlenmeli, güncel eğitimler tıp müfredatı da dâhil olmak üzere düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Test, Laboratuvar, Birinci Basamak, Bilgi, Tutum.
Bursa ilinde 6-18 yaş arası yarışmalı spor yapan lisanslı sporcularda elektrokardiyografik bulguların değerlendirilmesi
AMAÇ: Spora katılım öncesi değerlendirme (SKÖD) spor ilişkili morbidite ve mortalitenin önlenmesinde en önemli araçlardan biridir. Bu çalışmada; SKÖD'de anamnez ve fizik muayene ile birlikte EKG'nin, semptomu olmayan kalp ve ritim hastalıklarının saptanmasında etkisinin ve öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya alınacak sporcu sayısının belirlenmesi amacıyla Bursa Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'ne başvurularak aktif lisanslı sporcu sayısının 14,266 olduğu saptandı. Güç analizi yapılarak çalışmaya en az 261 sporcunun dahil edilmesi planlandı. COVİD-19 pandemisi nedeniyle aktif sporcu sayısının azalması sonucu 245 sporcu çalışmaya dahil edilebildi. Sporculardan SKÖD açısından anamnez alındı, fizik muayene yapıldı ve EKG'leri çekildi. EKG verileri 2017'de uluslararası konsensüs tarafından belirlenen kriterler baz alınarak değerlendirildi. BULGULAR: Sporcuların %87,8'ine (n=215) SKÖD yapıldığı, %12,2'sinin (n=30) ise SKÖD ve EKG çekimi yapılmadan lisans aldığı saptandı. SKÖD yapılan hastaların %39,5'ine (n=85) EKG çekimi yapılırken %60,5'ine (n=130) EKG çekimi yapılmadığı öğrenildi. Sonuç olarak çalışmaya alınan tüm sporcuların %34,7'sine (n=85) SKÖD ve EKG ile değerlendirme yapıldığı tespit edildi. Sporcu EKG'lerinin %97,1'i (n=238) normal, %1,2'si (n=3) borderline ve %1,6'sı (n=4) patolojik olarak değerlendirildi. SKÖD yapılan ve EKG çekilen sporcuların, SKÖD yapılan fakat EKG çekilmeyen ve SKÖD yapılmayan sporcularla yapılan karşılaştırmalı analizinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. SONUÇ: Rutin kullanımı tartışmalı olmasına rağmen, SKÖD'de EKG çekilmesi semptomatik olmayan kalp ve ritim hastalıklarının saptanmasında önemli, kolay uygulanabilir ve etkili bir tetkiktir. Bu çalışma sonucunda SKÖD'de EKG'nin rutin tarama programına dahil edilmesi önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Spora katılım öncesi değerlendirme, elektrokardiyografi (EKG), genç sporcularda kalp ve ritim hastalıkları, genç sporcularda ani kardiyak ölüm
Video EEG monitörizasyon ünitesinde epileptik olmayan psikojenik nöbet tanısı alan hastaların kısa ve uzun dönem prognozlarına etki eden faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Epileptik olmayan psikojen nöbet (EOPN), epileptik nöbetlere benzeyen fakat anormal epileptiform aktivite göstermeyen, öznel veya nesnel belirtileri olan paroksismal ataklardır. Video EEG monitörizasyon (VEM), EOPN tanısı için altın standart yöntemdir. EOPN'in tüm psikotropik ilaç ve psikoterapötik tedavi yöntemlerine rağmen prognozu genellikle kötüdür. Çalışmamızın amacı; VEM ile EOPN tanısı konulan hastaların kısa ve uzun dönem sonuçlarını ve bu sonuçlara etki eden potansiyel faktörleri incelemektir. Çalışmamıza, Ocak 2010- Haziran 2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı VEM Ünitesi'nde EOPN tanısı konulan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların kısa (taburculuk sonrası 6. ayda) ve uzun (son 1 yılda) dönem sonuçları incelenmiştir. Ayrıca hastalar epilepsinin eşlik edip etmemesine göre Pür EOPN ve mikst nöbet olarak iki gruba ayrılmış, klinik ve demografik özellikleri de incelenmiştir. Kısa dönem takiplerinde hastaların sadece %6,9'u nöbetsizdi. Kısa dönemde; hastalara 1 yıl içinde tanı konulması, başlangıç yaşının ileri olması ve nöbet süresinin 5 dakikanın üstünde olması iyi prognoz ile ilişkili iken; hastanın ek psikiyatrik hastalığa sahip olması, aile içi sorunlar yaşaması, subjektif nöbet geçirmesi, hastalık süresinin uzaması, kullandığı psikiyatrik ilaç sayısının artması ise kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Uzun dönem takiplerinde hastaların sadece %37,7'si nöbetsizdi. Uzun dönemde; hastaların tanı sırasında çalışıyor ya da öğrenci olması, nöbet süresinin 5 dakikanın üzerinde olması iyi prognoz ile ilişkili iken; hastanın kadın cinsiyette olması, çocukken istismar ya da ihmale uğraması, aile içi sorunlar yaşaması ise kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç olarak; EOPN'in prognozu kötüdür. Hastalığın prognozunu ve etki eden faktörleri bilmek, hastalara uygulanacak tedavileri belirlemeye yardımcı olabilir.
Otoimmün hepatitte inflamatuar belirteçler ve hastalık prognozunu belirlemedeki yerlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Otoimmün hepatit (OİH), aminotransferazların yükselmesi, anti-nükleer antikor veya anti-düz kas antikorunun varlığı, yüksek immünoglobulin G ve histolojiye dayanarak interfaz hepatit veya plazma-lenfositik inflamasyonu ile karakterize kronik inflamatuvar bir karaciğer hastalığıdır. Yapılan çalışmalara göre ise OİH prevalansı Avrupa'da 100.000 nüfus başına 10 ile 25 arasında iken Asya-Pasifik bölgesinde bulunan ülkelerde 100.000 nüfus başına 5 ile 25 arasında olarak gösterilmiştir. Ülkemiz için kesin bir prevalans belirtilmemekle birlikte Türkiye'deki kronik hepatitlerin %1,5-1,9'unun otoimmün hepatit olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Hastalığın görülme sıklığı son yıllarda artmaktadır. OİH prognozunun belirlenmesinde altın standart olarak kllanılan yöntem karaciğer biyopsisidir. Bu yöntem hem komplikasyonlar açısından riskli hem de maliyetli bir işlemdir. Bu nedenle çalışmamızda OİH prognozun belirlemede kullanılabilecek non-invaziv labaratuvar parametreler retrosektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı; özellikle kolay ulaşılabilirlik ve maliyet açısından önemli katkı sağlayabilecek olması yönüyle hemogram, transaminazlar ve karaciğer fonksiyon testlerinin birbirlerine oranlarının, otoimmun hepatit hastalarının başvuru anındaki karaciğer fibrozu düzeyleri ve birinci basamak tedaviye yanıtlarının karşılaştırılması ve hastalık prognozu ile ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takipli OİH tanılı hastalarımız tarandıktan sonra çalışmamız kriterlerine uyan 95 hastanın dosyası ayrıntılı olarak incelenmiş ve son hastalık durumları kontrol edilerek kaydedilmiştir. Hastalar tanı anında yapılan karaciğer biyopsilerindeki fibrozis düzeylerine göre ve remisyon var/yok olarak sınıflandırılmıştır. Sonrasında belirlenen parametrelerle karşılaştırılarak istatiksel analizler oluşturulmuştur. Yapılan istatistiksel analizler sonrasında Eritrosit Dağılım Aralığı (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Lenfosit Monosit Oranı (LMR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR), Aspartat transaminaz (AST) ve Alanin transaminaz (ALT) Oranı (AAR), Fibrozis skoru (FIB-4), İmmünoglobulin G (IgG) ve Platelet Oranı (IGPR), Pan-immün İnflamasyon Değeri (PIIV) ile remisyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulamamıştır (sırasıyla p=0,210, p=0,633, p=0,316, p=0,176, p=0,753, p=0,115, p=0,058, p=0,794). Gama-glutamil transpeptidaz Platelet Oranı (GPR) ile remisyon varlığı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulmuştur (p=0,019). Çalışmamız GPR değerinin hastalığın prognozunun belirlenmesi için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. GPR >0,29 olan hastaların birinci basamak tedaviye anlamlı bir biçimde daha az yanıtlı olduğu gösterilmiştir. Tüm tedavi basamaklarında kullanılan ilaçların yan etkileri ve maliyetleri de göz önüne alınırsa hastalığın prognozunun önceden belirlenebilmesinin bize katacakları ortadadır. Bu nedenle OİH prognozunun non-invaziv olarak belirlenmesi açısından GPR değerinin anlamlı olduğunu göstermesi yönünden çalışmamız literatüre katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: Otoimmün hepatit, fibrozis, remisyon, GGT-platelet oranı.
Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede myelin basic protein etkinliğinin araştırılması
Travma, öngörülemeyen insan hayatının ilk anından itibaren ölene kadar maruz kalabileceği ve tanı tedavisinde hızlı olunması gereken bir halk sağlığı problemidir. Kafa travmaları tüm travmaların yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır. Mortalite ve morbiditesi yüksek olduğu için tanı ve tedavisini hızlı planlamak, acil servis yönetimini uygun yapmak önemlidir. Tanı koyma aracı olarak uzun yıllar kullanılan beyin bilgisayarlı tomografinin (BT) olası yan etkilerinden dolayı günümüzde yerini alternatif tanı yöntemlerine bırakma ihtiyacı oluşmuştur. Henüz alternatif bir tanı yöntemi geliştirilemediği için hala kafa travmasında tanı koymada en önemli tetkik BT'dir. Gelişen teknoloji ve tıp ile birlikte travmatik beyin hasarında bazı biyobelirteçlerin kana ve BOS'a geçtiği saptanmıştır. Myelin Basic Protein (MBP), bu biyobelirteçlerden birisidir. Bu çalışma ile deneysel olarak travma modeli oluşturulmuş ve farklı şiddetlerde kafa travmasına maruz bırakılan sıçanlarda travma sonrası 2. saatte bakılan kan örneğinde MBP düzeyi incelenmiştir. Deney için kontrol grubu yanında 4 grup oluşturularak her gruba kendi içinde farklı şiddetlerde izole kafa travması oluşturulmuştur. MBP düzeyi travma sonrası alınan kanlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. Deney grupları kendi içerisinde değerlendirildiğinde kafa travmasının şiddeti arttığında MBP seviyeleri artış göstermemiştir. Sonuçta MBP düzeyleri kafa travmasının şiddetinden bağımsız olarak artış göstermektedir. Anahtar kelimeler: Kafa Travması, Acil Servis, Myelin Basic Protein, Bilgisayarlı Tomografi.
COVID-19 pnömoni sonrası 3. ay akciğer bulgularının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
COVID-19 pnömoni sonrası 3. ayda oluşan akciğer bulgularını bilgisayarlı tomografi (BT) ile değerlendirmek. 15 Mart 2019 – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemize başvuran, COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle tedavi edilen ve kontrol görüntülemesi yapılan olgular retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan komorbidite, pnömoni şiddeti, semptom başlangıç zamanı, hastane yatışı ve yatış süresi bilgileri kaydedildi. Hastaların tanı anında ve ortalama 3 ay sonra çekilen toraks BT görüntüleri değerlendirildi. BT şiddet skorlaması her bir akciğer lobuna 0-5 aralığında (0 infiltrasyon yok; 1 %5> infiltrasyon; 2 %5-25 infiltrasyon; 3 %25-50 infiltrasyon; 4 %50-75 infiltrasyon; 5 %7550 yaş) (OR: 56,1 p=0,001) ve hastanede yatış süresinin (OR=1,3 p=0,03) rezidüel akciğer bulgularının oluşmasında bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Post-COVID 3. ayda toraks BT'de persistan anormallik oluşma riski ileri yaşta (>50 yaş) ve hastanede yatış süresinin uzaması durumunda yüksektir. Persistan toraks BT bulgularının ne kadarının gerçek fibrozisi yansıttığı uzun dönem takip sonucu ortaya konabilir.