Çağ University
Anabilim Dalı

Özel Hukuk Anabilim Dalı

Çağ University

1.670

Arşivlenen Tez

1

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Limited şirketlerde ortağın çıkması ve çıkarılması (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na göre)

Limited şirketler, ticari ve iktisadi hayatta oldukça önemli bir yere sahiptir. Limited şirketlerin bu önemi, girişimciler tarafından en çok tercih edilen şirket türü olmasından anlaşılmaktadır.Her hukuki ilişkide olduğu gibi, limited şirketlerde de ortak ile şirket arasındaki ilişkinin sona ermesini gerektirecek hâller ortaya çıkabilir. Kanun, bu noktada limited şirketlerde çıkma ve çıkarılmayı düzenleyerek taraflara ortaklık ilişkisini sonlandırma imkânını tanımıştır.Ortaklık ilişkisinin çekilmez bir hâl alması durumunda ortak, çıkma hakkını kullanabilir. Kanun, şirkete de ortaklıkla ilişkisini çekilmez hâle getiren ortağı ortaklıktan çıkarma hakkı tanıyarak menfaatler dengesini sağlamayı amaçlamıştır

Kanunlar 6102 sayılıKanunlarLimited şirketler+5
Fevzi Fırat Gözüyeşil
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Varlık yönetim şirketleri

Varlık yönetim şirketleri, bankalar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve diğer finansal kuruluşların sorunlu varlıklarını satın alıp çözümleyen, ya da bu varlıkların çözümlenmesi amacıyla söz konusu kuruluşlara danışmanık ve aracılık hizmeti veren; sermaye piyasası mevzuatının öngördüğü izinleri aldığı takdirde sermaye piyasasında da faaliyet gösterebilecek finansal kuruluşlardır. Şirketin anonim şirketi statüsünde kurulması sonucu, Bankacılık Kanunu ve Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmeliğin özel hükümleri yanında Türk Ticaret Kanunun anonim şirketi düzenleyen hükümleri de uygulama alanı bulacaktır.Şirketin kuruluş ve faaliyete geçme aşamaları ayrılmış; kuruluşları ile ana sözleşme değişiklikleri Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, faaliyete geçmesi ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu iznine bağlanmıştır. Ayrıca şirket ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu arasındaki ortaklık ilişkisi de düzenlenmiştir. Bu kapsamda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun paylarının en az yüzde yirmisine sahip bulunduğu varlık yönetim şirketinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'dan devraldığı alacaklarla ilgili Bankacılık Kanunu m.132/8 ve 138/5 hükümlerinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na tanınan hak ve yetkilerden yararlanacağını da öngörülmüştür. Hüküm ile hukuk devleti ilkesine aykırı sonuçlar doğmaması için bu alacakların fon alacağı olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir.İlgili düzenlemelerde varlık yönetim şirketlerin faaliyet konusu sorunlu varlıklar ile sınırlanmamıştır. Uygulamada hangi alacakların ne ölçüde sorunlu hale geldiği Bankalarca Kredilerin ve Diğer Alacakların Niteliklerinin Belirlenmesi ve Bunlar İçin Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ve banka ve diğer finansal kuruluşlar tarafından benimsenen karşılık ayırma ilkeleri çerçevesinde anlaşılabilecektir. Varlık yönetim şirketlerinin Yönetmelik ile sınırlı olarak sayılan faaliyetleri genel olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve diğer finansal kuruluşların varlıklarının satın alınması, tahsil edilmesi, yeniden yapılandırılması ve satılması ile bu hususlarda aracılık ve danışmanlık yapılmasıdır. Anılan faaliyetler kapsamında gerçekleştilebilecek işlemlerin hukuki nitelikleri ise oldukça çeşitli olup, tipik sözleşmeler yanında atipik sözleşme türlerine de dahil olabilmektedir. Hukuki niteliği ne olursa olsun söz konusu ilişkiler bakımından ortaya çıkabilecek hukuki sorunlar ise, sözleşme öncesi ve sonrası aydınlatma yükümlülüğü ile bankacılık sırrının korunması konuları etrafında toplanabilecektir.

Finansal varlıkHukuki sorumlulukTasarruf Mevduatı Sigorta Fonu+4
Ayşe Begüm Keleş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Miras Hukukunda denkleştirme

Mirasta denkleştirme, miras bırakanın sağlığında, yasal mirasçısına miras payına mahsuben yaptığı karşılıksız kazandırmaların, mevcutsa aynen, değilse değerinin miras ortaklığına geri verilmesi veya kazandırmayı alan mirasçının miras payına mahsup edilmesidir. Denkleştirme müessesesinin amacı, mirasbırakandan sağlararası karşılıksız bir kazandırma almış olan mirasçının, böyle bir kazandırma almamış olan mirasçılara nazaran daha elverişli bir durumda olmasını önlemek ve mirasın paylaşılmasında yasal mirasçılar arasında eşitliği ve hakkaniyeti sağlamaktır.Denkleştirmeye tâbi bir kazandırmadan söz edebilmek için, bu kazandırmanın mirasbırakan tarafından sağlığında, yasal mirasçısına miras payına mahsuben yapılmış olması gerekir. Mirasbırakanın altsoyuna yapmış olduğu, çeyiz veya kuruluş sermayesi vermek ya da bir malvarlığını devretmek veya borçtan kurtarmak ve benzerleri gibi karşılıksız kazandırmalar, aksi mirasbırakan tarafından açıkça belirtilmedikçe kanunen denkleştirmeye tâbidir.Denkleştirmeye tâbi kazandırma, denkleştirme borçlusu mirasçının yasal miras payını aştığı takdirde, mirasçı mirasbırakanın bunu kendisine bırakmak istediğini ispat ederse, denkleştirmeye tâbi olmaz. Kanun koyucu, olağan hediyelerin ve evlenme sırasında yapılan geleneğe uygun giderlerin de denkleştirmeye tâbi olmadıklarını düzenlemiştir. Ayrıca mirasbırakanın çocuklarına yaptığı eğitim ve öğrenim giderleri, alışılmış ölçüler içinde kaldığı takdirde denkleştirmeden muaf olurlar.Denkleştirme yükümlülüğü, yasal mirasçılar bakımından söz olur. Mirasbırakandan denkleştirmeye tâbi kazandırma almış olan bir yasal mirasçı, bu türden bir kazandırma almış olan veya olmayan diğer yasal mirasçılara karşı denkleştirme ile yükümlüdür. Denkleştirme yükümlülüğü mirasçılık sıfatına bağlandığından, mirası reddeden, mirasçılıktan çıkarılan, mirastan yoksun bırakılan veya feragat eden ve bu suretle mirasçılık sıfatına sahip olmayan yasal mirasçılar denkleştirmeyle yükümlü olmazlar. Bu halde mirasçılık sıfatını kaybeden mirasçıya ait denkleştirme yükümlülüğü, onun yerini alan mirasçılara, miras paylarında meydana gelen artış oranında geçer.Kanun koyucu, denkleştirme yükümlülüğü bakımından altsoy mirasçılar ile diğer yasal mirasçılar arasında bir ayrım yapmıştır. Buna göre, mirasbırakanın altsoyu lehine yapmış olduğu belirli nitelikteki sağlararası karşılıksız kazandırmalar, aksi mirasbırakan tarafından açıkça belirtilmedikçe, kanunen denkleştirmeye tâbi iken, altsoy mirasçılar dışındaki yasal mirasçılar bakımından denkleştirme yükümlülüğü, ancak bu yönde bir irade beyanının varlığı halinde söz konusu olur.Kanun'da denkleştirme yükümlülüğünün ifasında denkleştirme borçlusu mirasçıya bir seçimlik hak tanınmıştır. Buna göre, mirasçı dilerse, almış olduğu kazandırmayı miras ortaklığına aynen geri verir; dilerse kazandırmayı muhafaza eder ve değerini miras payına mahsup ettirir. Burada denkleştirme, kazandırma konusu şeyin denkleştirme anındaki değeri üzerinden yapılır. Kazandırma konusu şeyde meydana gelen yarar ve zararlar ile kazandırma sebebiyle yapılan giderler ve elde edilen gelirlerin hesaplamaya etkisi bakımından sebepsiz zenginleşme hükümlerine yollama yapılmıştır.Anahtar KelimelerMiras HukukuDenkleştirmeTerekeTenkisMirasın paylaşılması

DenkleştirmeMedeni hukukMiras hukuku+2
Gamze Turan Başara
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk Yabancılar Hukukunda yabancıların Türk kıyı, liman ve karasularındaki ticari faaliyetleri

Çalışma konusunun, yabancıların Türk kıyı, liman ve karasularındaki ticari faaliyetlerine ilişkin olması nedeniyle, bu alanda ticari faaliyette bulunacak yabancıların yararlanabilecekleri hakların kapsam ve içeriğini belirlemek gerektiğinden, önce yabancıların hukuki durumu ele alınmış ve yabancı kavramı, Türk Yabancılar Hukukunun genel esasları ve Anayasal esasları üzerinde durulmuştur.Anayasamızda prensip olarak eşitlik ilkesi kabul edilmiştir. Ancak, Anayasa'nın 16'ncı maddesindeki hükme göre, temel hak ve özgürlükler, yabancılar için uluslararası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabileceğinden, bu ilkeye uygun olarak, başta Kabotaj Kanunu olmak üzere, Yabancıların Türkiye'de İkâmet ve Seyahatleri Hakkında Kanun, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun, Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu gibi kanunlarla, yabancılar için bazı sınırlamalar getirilmiştir.Türk Yabancılar Hukuku ve getirilen bu sınırlamalar kapsamında, Türk kıyı, liman ve karasularında bağımlı çalışan yabancıların, ilgili mevzuat çerçevesinde çalışma şartları incelenmiştir.Diğer taraftan, Yabancıların Türk kıyı, liman ve karasularında ticari faaliyetlerini gerçekleştirdikleri deniz araçları ile deniz ve kıyı tesislerinin tanımları yapılıp, türleri ve özellikleri hakkında ayrıntılı bilgi verildikten sonra, Kabotaj Kanunu'nun, Türk kıyı, liman ve karasularında deniz ticareti yapma ve sanat uygulayabilme hakkını Türk vatandaşlarına ve özellikle Türk bayrağını taşıyan gemilere tanımış ve yabancılara yasaklamış olması nedeniyle, Türk gemileri ile yabancı gemileri belirlemek bakımından, geminin tâbiiyeti, sicili ve bayrağı, birbiriyle bağlantılı şekilde incelenmiştir.Çalışmamızın son bölümünde ise, Kabotaj Kanunu ile yabancılara getirilen sınırlamalar yanında, Türk kıyı, liman ve karasularında yatırım ve/veya işletmecilik yapmak isteyen yabancılara, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu ve özellikle Turizmi Teşvik Kanunu'nun ?Deniz Turizmi? başlığını taşıyan Dördüncü Bölümü ile getirilen teşvik, istisna, muafiyet ve haklar üzerinde durulmuştur.

Deniz turizmiEkonomik faaliyetlerKabotaj+7
Cihan Gönen
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uyuşmazlıkların online çözüm yöntemleri

Uyuşmazlıklar insan ilişkilerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Gelişen teknoloji karşında uyuşmazlıklar elektronik ortamda gerçekleşmeye başlamıştır. Elektronik ortamda meydana gelen uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmada geleneksel uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yetersiz kalmaya başlamasıyla dünyada yeni bir arayış başlamıştır. Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yöntemleri online ortamda veya online ortam dışında meydana gelen uyuşmazlıkları yine online ortamda çözmek için geliştirilen bir sistemdir.Yukarıda değinilen gelişmeler çerçevesinde iki bölümden oluşan tezimizin ilk bölümünde, Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yollarına İlişkin Temel Meseleler ve Genel Açıklamalar başlığı altında, elektronik ticaret ve alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri hakkında genel bilgilere yer verildikten sonra uyuşmazlıkların online çözüm yöntemlerine ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Elektronik ticaret hakkında açıklama yapılırken elektronik ticaretin tanımına, taraflarına ve türlerine ilişkin bilgiler verilmiş ve elektronik ticaret sırasında karşılaşılan sorunlar ele alınmıştır. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemine ilişkin açıklamalarda ise, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi kavramına, çeşitlerine ve alternatif uyuşmazlık çözüm yönteminin devlet yargısı ile olan ilişkisine yer verilmiştir. Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yöntemleri başlığı altında ise, uyuşmazlıkların online çözüm yöntemlerine ilişkin genel bir bilgi verildikten sonra online uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin tarihçesi incelenmiştir. Tarihçeye ilişkin bilgileri, Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yöntemlerinin Olumlu ve Olumsuz Yönleri ile Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yöntemleri Alanında Yapılan Muhtelif Çalışmalara ilişkin bilgiler takip etmektedir. Söz konusu çalışmalarda, Uyuşmazlıkların Online Çözüm Yöntemlerine ilişkin olarak tartışılan konular üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda Milletlerarası Ticaret Odası, Elektronik Toplumda Küresel İş Diyalogu, İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, Online Tüketici Uyuşmazlık Çözümü, Avrupa Yargı Dışı Ağı, Federal Ticaret Komisyonu, Amerikan Barosu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Komitesi, Cenevre Üniversitesi Online Uyuşmazlıkları Çözüm Uzman Semineri inceleme konusu yapılmıştır.Tezimizin ikinci bölümünde, uyuşmazlıkların online çözüm süreçleri inceleme konusu yapılmıştır. Bu kapsamda, uyuşmazlıkların online çözüm yöntemleri, online müzakere, online arabuluculuk ve online tahkim olarak üç ayrı sınıfta incelenmiştir. Online müzakere, otomatik müzakere ve destekle müzakere olmak üzere iki ayrı alt başlıkta incelenmiştir. Otomatik müzakerenin tanımı yapıtlıktan sonra bu müzakere türüne örnek olan Cybersettle ve Smartsettle sistemleri incelenmiştir. Destekle müzakere başlığı altında ise bu müzakere türü tanımlanmış; SquareTrade sistemi ve süreçleri hakkında bilgi verilmiştir. Online Arabuluculuk hakkında kısa bir açıklama yapıldıktan sonra online tahkim inceleme konusu yapılmış olup Alan Adı Uyuşmazlıklarının İnternet Sayılar ve İsimler Tahsis Birliği Tarafından Tahkim Usulü ile Çözümlenmesi yöntemi incelenmiştir.Anahtar Sözcükler1. Online Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri (ODR)2. İnternet ve Uyuşmazlıklar3. Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri (ADR)4. Elektronik Ticaret5. Tüketici Uyuşmazlıklar ve ODR

ElektronikElektronik ticaretElektronik şikayet+5
Melis Ercan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Incoterms 2010 kuralları çerçevesinde CIF (SIF) satışta tarafların yükümlülükleri

Milletlerarası ticarette malların farklı ülkelere taşınması ve tarafların birbirlerini tanımamaları sebebiyle pek çok sorun ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların önüne geçebilmek için ICC Incoterms kurallarını oluşturmuş ve tacirlerin kullanımına sunmuştur. Incoterms kuralları ticari hayatın gereksinimlerine ve teknolojideki gelişmelere göre yenilenmektedir. Incoterms son olarak Kasım 2010'da güncellenmiştir ve 1 Ocak 2011'den itibaren tacirler tarafından kullanılabilmektedir.Incoterms kurallarının kullanılabilmesi için tarafların bu yöndeki iradelerini aralarındaki sözleşmede açıkça belirtmeleri gerekmektedir. Bunun yanı sıra Incoterms kurallarının hangi versiyonunu uygulayacaklarını da göstermelidirler.Incoterms kurallarının kullanılması tarafların hak ve yükümlülüklerini etkileyeceği için ticari terimlerin içeriklerinin anlaşılması ve taşımacılık şekline uygun olan ticari terimin kullanılması önem arz etmektedir. Bu amaçla Incoterms 2010'taki teslim şekilleri her türlü taşıma yöntemine uygun olanlar ve sadece deniz ve iç su taşımacılığına uygun olanlar şeklinde iki gruba ayrılmıştır.CIF teslim şekli de Incoterms'te düzenlenen teslim şekillerinden birisidir ve denizaşırı ticarette çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Incoterms 2010 kurallarının CIF teslim şekline uygulanabilmesi için tarafların aralarındaki sözleşmeye açıkça CIF (Belirlenen Varma Limanı) Incoterms 2010 kaydını koymaları gerekmektedir.CIF teslim şekli yüklemede satış türüdür ve satıcının malları sözleşmede belirlenen yükleme limanında tayin ettiği gemide taşıyıcıya teslimiyle satıcı teslim borcunu ifa etmektedir. Hasarın satıcıdan alıcıya geçmesi de bu anda gerçekleşmektedir.CIF teslim şeklinde taşıma ve sigorta sözleşmeleri yapmak da satıcının asli yükümlülükleri arasındadır.Bu tez çalışmasında CIF teslim Incoterms 2010 kurallarına göre incelenmiştir. Tezin birinci bölümünde genel olarak Incoterms ve CIF teslim şekli incelenmiş, ikinci bölümünde ise satıcının ve alıcının hak ve yükümlülükleri ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler1.CIF2.Incoterms 20103.ICC Kuralları4.Milletlerarası Ticaret5.Deniz Ticaret Hukuku

CIF teslimDeniz ticaretiDeniz yolu taşımacılığı+5
Işınsu Hamşıoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk Yabancılar Hukukunda mülteciler

İnsanlar; dil, din, etnik köken, siyasi görüş ve belirli bir toplumsal gruba mensubiyet gibi nedenlere dayalı baskı ve zulüm görmekte, bu baskı ve zulmün yarattığı korku sonucunda da evlerini, yaşadıkları ülkeyi terk etmek zorunda kalmaktadırlar. İnsanlık tarihi kadar eski bir durum olan mülteci sorunu, her yıl kendini tekrar etmektedir. Devletlerin siyasi, toplumsal ve uluslararası konumları ve kaygıları nedeniyle mülteci sorununa uluslararası platformda kalıcı bir çözüm bulunamamıştır. İnsan haklarıyla yakından alakalı olan bu sorun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 14. maddesinden herkesin sığınma hakkı olduğu belirtilmiştir. Bu uluslararası belgenin dışında birçok hukuki metinde de sığınma hakkından bahsedilmektedir. Mülteciler için en önemli uluslararası belge Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü'dür. Bizde çalışmamızı Cenevre Sözleşmesi'ni temel kaynak olarak değerlendirip, Türk mevzuatını da dikkate alarak şekillendireceğiz.Çalışmamızın birinci bölümünde, Dünya tarihi boyunca yaşanan mülteci hareketlerinden kısaca bahsedilmiştir. Sonra, sığınma kavramıyla ilgili uluslararası ve bölgesel düzenlemeler ile Türk Hukukunda yer alan kaynaklar sıralanmıştır. Daha sonra Türk hukukunda sığınma hakkının gelişimi ve yeni düzenlemeler anlatılmıştır. Mülteci, sığınmacı, ikincil koruma ve geçici koruma gibi uluslararası korumadan yararlanacak kişilerle ilgili bilgi verildikten sonra, Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde mülteci statüsüne girebilmek için gerekli koşullar, mülteci statüsünü engelleyen nedenler, mülteci statüsünü sonra erdiren durumlar açıklanmıştır.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, ilk olarak mülteci statüsüne girecek kişilerin hak ve özgürlüklerinde tanınmasında kabul edilen kriterler anlatılmıştır. Daha sonra Cenevre Sözleşmesi kapsamında mültecilere tanınan haklar Türk hukuku ile birlikte değerlendirilerek açıklanmıştır.Sonuç kısmında ise, mültecilerin yaşadıkları sorunlar, mülteciler için yapılan çalışmalar ve eksiklikler üzerinde durulmuştur.Anahtar Kelimeler:1-Mülteci2-Sığınmacı3-Sığınma Hakkı4-Geri Göndermeme5-İkincil Koruma

MültecilerTürk hukukuYabancılar hukuku+1
Merve Dilan Ansen
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Avrupa Birliği hukukuna etkisi

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Avrupa Birliği Hukukuna Etkisi? isimli çalışmamızın amacı, Avrupa Birliği'nde insan hakları alanında yapılan girişimlerle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin bu girişimler üzerindeki etkisinin ve Birliğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne katılım sürecinin incelenmesidir.Yirminci yüzyılda insan hakları konusunun uluslararası bir boyut kazanması zamanla Avrupa Birliği'nin de bu konuda çalışmalar yapması sonucunu doğurmuştur. Kurucu anlaşmalarda temel haklara ilişkin düzenlemelerin yer almaması ve Birlik işlemlerinin temel hakları ihlal ettiğine ilişkin başvuruların bulunması, Birlik organlarını bu alanda düzenlemeler yapmaya yöneltmiş, Avrupa Birliği Adalet Divanı da üye ülkelerin anayasal geleneklerinden ve üyesi oldukları insan hakları sözleşmelerinden esinlenerek temel hakların korunmasına yönelik bir içtihat oluşturmuştur. Avrupa Birliği'ne üye devletlerin tamamı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olduğu için Divan verdiği kararlarda çoğunlukla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne atıf yapmıştır. Ancak kararlarda bir temel hak kataloguna dayanılmaması üye devletler tarafından eleştiri konusu yapılmış, bu da Temel Haklar Şartı'nın hazırlanması sonucunu doğurmuştur. Temel Haklar Şartı, 01 Aralık 2009'da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile bağlayıcılık kazanmıştır. Lizbon Antlaşması ile Birliğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olması da kararlaştırılmış, bu doğrultuda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 59. maddesine de yeni bir fıkra eklenerek Avrupa Birliği'nin Sözleşmeye taraf olabileceği hükme bağlanmıştır. Birliğin Sözleşmeye taraf olmasına ilişkin çalışmalar halen devam etmektedir.Tezin giriş bölümünde genel olarak insan haklarının tarihi gelişimi ile dünya üzerindeki insan hakları koruma faaliyetlerine değinilmiştir.Tezin ilk bölümde, Avrupa Birliği Parlamentosu, Konsey, Komisyon ve Diğer Organ ve Ajansların insan haklarının korunması ile ilgili girişimleri, Avrupa Tek Senedi'nden Lizbon Antlaşması'na kadar kurucu antlaşmalarda yer alan insan haklarının korunması ile ilgili düzenlemeler ve ikincil mevzuatta yer alan düzenlemeler ele alınmıştır.Tezin ikinci bölümünde, ABAD tarafından koruma altına alınan haklar ile Divan'ın temel haklar içtihadı somut kararlar ışığında incelenerek, Temel Haklar Şartı'nın oluşum süreci ile kapsamına aldığı haklar ayrıntılı olarak incelenmiş ve Şart'ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile arasındaki ilişkiye değinilmiştir.Son bölümde ise, Avrupa Birliği Adalet Divanı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi arasındaki yargı yetkisi ilişkisi incelenerek, Avrupa Birliği'nin temel hak koruma sistemini daha da ileriye götürmesini sağlayacak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne katılım konusunda yapılan çalışmalar değerlendirilmiştir.Anahtar Sözcükler: Avrupa Birliği, İnsan Hakları, Avrupa Birliği Adalet Divanı, Temel Hakları Şartı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi.

Avrupa Birliği hukukuAvrupa İnsan Hakları DivanıHukuk+1
Özlem Türkoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türk ve Avrupa Birliği Hukukunda karşılaştırmalı reklam

Satış rakamlarını arttırmak için en etkili ticari faaliyetlerden biri de karşılaştırmalı reklamlardır. Yeni ve gelişmekte olan bu tanıtım metodu ilk olarak yaklaşık yüz yıl önce başlamıştır. Bu çeşit reklamlarda, reklam veren sadece kendi ürününü değil, aynı zamanda rakibin ürününü de reklamda gösterir. Bununla birlikte kendi ürününü ön plana çıkartır. Karşılaştırmalı reklam uzun yıllar mahkemeler ve doktrin tarafından haksız rekabetin bir türü olarak değerlendirilmişti. Ancak, özellikle ABD ve AB'de tüketici haklarının korunması bilincindeki artış, karşılaştırmalı reklam hakkındaki bakış ve düşünceleri değiştirmiştir. Yasal düzenlemelerdeki farklılıklardan dolayı, birçok ülkenin mahkemeleri karşılaştırmalı reklamlar konusunda çok farklı kararlar vermiş bulunmaktadır. Bu gün için reklamlar sınırları aşmakta ve başka ülkelerin halklarını da etkilemektedir. Bu sebeple, birbirleriyle sıkı ekonomik ilişkisi bulunan ülkeler aldatıcı ve haksız karşılaştırmalı reklamlar konusunda ortak düzenlemeye (84/450 sayılı AB Yönergesi gibi) ihtiyaç duymuşlardır. Türkiye'de 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Kanunu'nun 16.maddesine 2003 yılında ekleme yapılıncaya kadar karşılaştırmalı reklam konusunda hiçbir düzenleme yoktu. Ancak bu kanun, tüketici haklarının korunması kapsamıyla sınırlı bir etkiye sahiptir. Uzun müzakereler ve hazırlıklar sonucunda 6102 sayılı yeni TTK, TBMM 2011 yılında çıkartılmış ve 2012 yılında da yürürlüğe girmiştir. Topluluk müktesebatına da önemli ölçüde uygun olan yeni TTK'nun 55/1 (a) (5) maddesi, ilk kez, ticari faaliyetler kapsamında karşılaştırmalı reklam konusunu düzenlemiştir. Yargıtay'ın özellikle 6102 sayılı TTK'nun yürürlüğünden önce karşılaştırmalı reklam konusunda vermiş olduğu kararların bazıları haksız rekabetin temel ilkelerine uygun, bazen de çelişkili olduğu tespit edilmiştir. Sunmuş olduğumuz bu tez ile, Türk hukuk sistemine küçük de olsa bir katkı sunmak istedim.Tezin ilk bölümü, karşılaştırmalı reklam da dahil reklamın tanımı ve terminolojisi, karşılaştırmalı reklamın faydaları ve sakıncaları kısmından oluşmaktadır. İkinci bölüm, karşılaştırmalı reklam konusunda Türk yasal düzenlemeleri ile Türkiye'deki denetim mekanizma ve yöntemlerini içermektedir. Üçüncü ve son bölüm, AB yasal düzenlemeleri ile ABAD'ın uygulamalarından oluşmaktadır. Sonuç bölümünde ise her iki tarafın (Türk ve AB) yasal düzenlemeleri ve sistemleri karşılaştırılmış, değerlendirilmiş, Türk sisteminin eleştirisi yapılmış ve Türk hukuk düzenlemelerinde yeni adımlar atılması gereken öneriler demeti sunulmuştur.AnahtarKelimeler:Reklam, Karşılaştırmalı Reklam, Markanın Reklamda Kullanılması, Rakibi Kötüleme, Aldatıcı Reklam, Rakibin Tanınmışlığından Yararlanma

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği hukukuKarşılaştırmalı anlatım+4
Adem Aslan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mirasın paylaşılması

Gerçek kişinin ölümü üzerine bu kişiye ait değerler, bu kimsenin küllî halefi olan mirasçılarına intikal eder ve bu şekilde bu mirasçılar arasında miras ortaklığı teşekkül eder. Bu şekilde kurulan miras ortaklığının ilelebet devam etmesi, söz konusu ortaklığın nihaî amacının tasfiye olmasına ve ayrıca mirasçıların menfaatlerine aykırıdır. Bu ortaklığın, tek sona erme sebebi olmamakla birlikte, olağan sona erme biçimi, mirasın paylaşılmasıdır.Mirasın paylaşılması, mirasçılar, mirasbırakan veya kanunkoyucu tarafından belirlenen paylaşma kuralları dikkate alınarak, miras paylarının oluşturulması ve bu paylarının mirasçılara özgülenmesi ve bu şekilde her bir mirasçının kendisine özgülenen tereke değeri veya değerleri üzerinde bireysel hak sahipliğinin tesis edilmesiyle gerçekleşmektedir. Dikkat edilirse, mirasın paylaşılması işlemi, bu işlemle borçların paylaşılması da mümkünse de, aktiflerin paylaşılmasına ilişkindir. Bu çerçevede, mirasın paylaşılması işlemi, ilgili tereke değerinin kendisine özgülendiği mirasçı lehine, diğer tüm mirasçıların, söz konusu tereke değeri üzerindeki elbirliğiyle hak sahipliğinden vazgeçmeleriyle sağlanacaktır.Mirasın paylaşılması mirasçılar tarafından oybirliği ile yapılacak paylaşma sözleşmesiyle gerçekleştirilebilir. Bu sözleşme, elden paylaşma veya yazılı paylaşma sözleşmesi şeklinde yapılır. Paylaşma, elden paylaşma işleminde sözleşmenin yapıldığı; yazılı paylaşma sözleşmesinde ise sözleşmenin ifa edildiği anda gerçekleşir.Mirasçılar paylaşmaya ilişkin anlaşmaya varamadıkları takdirde, paylaşma, mirasçılardan birinin talep etmesi üzerine hâkim tarafından gerçekleştirilecektir. Mirasçının talebini paylaşma dâva açarak ileri sürmesi ve hâkimin dâvayı kabul etmesiyle, ilgili mirasçı miras payını alarak miras ortaklığından ayrılır.Mirasın paylaşılmasının sonuçlandırılmasından sonra mirasçıların birbirlerine ve üçüncü kişilere karşı sorumlulukları söz konusudur. Mirasçılar birbirlerine karşı özgüleme konusu tereke mallarının üçüncü kişi tarafından zapt edilmesi veya ayıplı çıkmasından, özgüleme konusu alacağın borçlusunun ödeme gücünden yoksun olmasından, paylaşmadan başlayarak bir yıllık süre boyunca miras payları oranında sorumludurlar. Mirasçıların tereke borçlarının alacaklılarına karşı, bu borçların ödenmesinden müteselsil olarak sorumlu olmaları, paylaşmadan sonra da belli bir süre devam eder. Müteselsil sorumluluk, mirasçılar arasında yapılan ve borcun iç yüklenilmesi niteliğinde olan anlaşmaya alacaklının rıza göstermesi veya paylaşmadan başlayarak beş yıllık sürenin dolmasıyla sona erer.

MirasMiras hakkıMiras hukuku+1
Hatice Tolunay Ozanemre Yayla
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uluslararası ticari teslim şekilleri (INCOTERMS) 2000 kurallarına göre FOB teslim şekli

Dış ticaret sürecinde mallar genellikle farklı ülkelere taşınmakta olup, ticari ilişki içerisine giren taraflar birbirini tanımamaktadır. Dolayısıyla da taraflar arasında pek çok muhtelif sorunlarla karşılaşılması muhtemeldir. İşte bu gibi sorunların önüne geçilebilmesi amacıyla ICC tarafından ticari terimlerin açıklanması için INCOTERMS kuralları oluşturulmuştur. Söz konusu sözleşme terimleri evrensel olarak standardize edilmiş kurallar bütünüdür.INCOTERMS kuralları ticari hayatın gereğine uygun olarak sürekli olarak güncelleştirilmiş olup, en son 2000 yılında güncelleştirilmiştir.FOB teslim şekli de INCOTERMS kurallarının bir çeşidi olup, deniz aşırı teslim şekilleri arasında sık kullanılan teslim şekillerinden birisidir. FOB teslim şekli deniz veya iç su taşımacılığında kullanılmaktadır. INCOTERMS 2000 Kurallarının FOB teslim şeklinde uygulanabilmesi için tarafların aralarında yapacakları sözleşmeye açıkça FOB/(yükleme limanı) INCOTERMS 2000 kaydını koymaları gerekmektedir.INCOTERMS kurallarının kullanılması tarafların hak ve borçlarını etkileyeceğinden dolayı ticari terimlerin içeriğinin anlaşılması ve taşımacılık şekline uygun olan ticari terimin kullanılması önem arz etmektedir.FOB teriminde hasarın geçiş noktası olan geminin küpeştesi noktası büyük bir öneme sahip olup, satıcının ve alıcının sorumluluklarının sınırını da geminin küpeştesi noktası belirlemektedir.INCOTERMS 2000'deki düzenlemeye ve söz konusu kuralların ticari hayatın gereğine uygun olarak değişmesine binaen TTK Tasarısında da FOB teslim şekline yer verilmemiş olup, tarafların INCOTERMS kurallarına atıf yapmakta olduğu veya INCOTERMS kurallarından ayrılan özel düzenlemeler getirmekte olduğu hususu belirtilmiştir.Bu tez çalışmasında INCOTERMS 2000 kurallarına Göre FOB teslim şekli incelenmiştir. Çalışmamız iki ana bölümden oluşmakta olup, birinci bölümde genel olarak INCOTERMS ve FOB teslim şekli incelenmiştir. Bu kapsamda sınırlandırmaya tabi kalınarak TTK'daki ve TTK Tasarısındaki düzenlemelere de yer verilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise INCOTERMS 2000 kurallarına göre satıcı ve alıcının hak ve borçları incelenmiştir. Söz konusu konu başlığı kapsamında FOB teslim şeklinde önemli bir yeri bulunan hasarın geçişi konusu da ayrıntıları ile incelenmiştir.Anahtar Sözcükler1.FOB2.INCOTERMS 20003.ICC Kuralları4.Uluslararası Ticaret5.Deniz Ticareti Hukuku

Deniz hukukuDeniz ticaretiFOB teslim+2
Gökçe Karakaya Gül
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk İş Hukukunda değişiklik feshi

Türk İş Hukukunda değişiklik feshi, 22.05.2003 tarihinde kabul edilerek aynı tarihte yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanununun 22.maddesinde çalışma şartlarında değişiklik ve iş sözleşmesinin feshi adı altında düzenlenmiştir. Değişiklik feshini belli bir usule bağlayan madde hükmünde, hangi hallerde değişiklik feshine başvurulabileceği ve bu yola başvurmak isteyen işverenin uyması gereken prosedür yer almaktadır. Anılan madde ile Türk Hukukunda değişiklik feshinin hangi haller ve hangi şartlar altında gerçekleştirileceği düzenlenmiş buna karşılık, kavramsal bir tanım verilmemiştir. Türk Hukukundaki düzenlemeler göz önüne alındığımızda değişiklik feshi kavramını, işçinin işverenin çalışma şartlarındaki değişiklik önerisini kabul etmemesi halinde geçerli nedenin bulunduğunu bildirerek başvurabileceği bir fesih türü olarak tanımlamamız mümkündür. Değişiklik feshi kavramının unsurları ve hukuki mahiyetinin yanı sıra geçerli neden denetimi ve feshin başka alternatifinin olup olmadığını denetleyen son çare denetimi önem arz etmektedir. İşverene çalışma şartlarında değişiklik yapabilmesi için sözleşmenin kurulması aşamasında kendisine verilen yetkiyi ifade eden değişiklik kayıtları ve bu kayıtların geçerliliği ve denetimi de değişiklik feshi açısından önemli hususlardır.

DenetimDeğişimFesih+6
Didem Başar
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözüm Merkezi (ICSID) hakem kararlarına karşı hukuki başvuru yolları

Bu tez, ICSID tahkiminde uyuşmazlıkların çözümünde, tahkim heyetlerince verilen kararlara karşı hukuki başvuru yollarına ilişkin detaylı bilgileri içermektedir. ICSID Sözleşmesinin 53'üncü maddesine göre, ICSID hakem heyetlerince verilen kararlar kesin ve bağlayıcıdırlar. Bu kararlara karşı Sözleşmede belirtilen hukuki yollar dışında başka bir hukuki yola başvurulamaz. Ayrıca bu kararlar ulusal mahkemelerin incelemesine tabi tutulamazlar. Fakat ICSID tahkim sistemi içerisinde, belirli şartlar gerçekleştiğinde kararlar kararı veren heyet tarafından veya yeniden kurulacak bir ad hoc komite tarafından yeniden incelenebilmektedirler. Kararlara karşı başvurulacak hukuki yollar, ICSID Sözleşmesi ve tahkim kurallarına göre bu çalışmamızda detaylı olarak incelenmiştir. Bu hukuki başvuru yollarından ilki küçük hatalara, özellikle yazıma ilişkin hatalara karşı başvurulabilecek, kararın tashihi usulüdür. Taraflar kararın anlamı üzerinde uyuşmazlığa düşerlerse kararın yorumunu da talep edebilirler. Taraflarca önceden bilinmeyen bir vakıanın sonradan öğrenilmesi durumunda kararın düzeltilmesi de mümkündür. Karara karşı başvurulacak hukuki yollar içerisinde en esaslısı kararın iptalidir. Kararın iptali kararın kesinliği prensibine bir istisna getirmektedir. İptal hukuki başvuru yolu, kararın hukuka uygun olup olmadığının sorgulanmasına olanak sağlayan ve hukuka uygun olmayan kararlara karşı sınırlı bir çıkış kapısı sunan hukuki başvuru yoludur. Fakat kararın iptalini talep edebilmek için ICSID sözleşmesinde belirlenen iptal sebeplerinden bir veya birkaçının mevcudiyetini ileri sürmek gerekir. Bu talep sonrası karar kısmen veya tamamen iptal edilebilir. İptal sonrası uyuşmazlık yeni bir tahkim heyeti önüne götürülür. Tezimizde yukarıda bahsedilen kararın ?tashihi?, ?düzeltilmesi?, ?yorumu? ve ?iptali? hukuki başvuru yolları detaylı olarak incelenmiştir.

Devletler özel hukukuHakem kararlarıHukuki işlemler+4
Yalçın Torun
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk İş Hukukunda işyeri hekimliği

Ülkemizde, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin uygulamasında önemli bir yere sahip işyeri hekimlerinin istihdamı, belirli sayıdan fazla işçi çalıştıran işyerleri için zorunlu tutulmuştur. Çalışma ortamında, iş sağlığı önlemlerinin etkin bir şekilde alınabilmesi ve uygulanabilmesi, işyeri hekimi gözetiminde bu hizmetlerinin yürütülmesi ile sağlanabilir.İşyeri hekimliği kurumu, hukuki çatısı yasalarla oluşturulmadığından, Türk İş Hukuku'nda en tartışmalı kurumlardan biri olmuştur. Çalışma Bakanlığı'nın ve SGK'nın, işyeri hekimliği konusunda yapmış olduğu düzenlemeler sürekli yargıya taşınmıştır. Danıştay'ın iptal kararları ile mevzuatta meydana gelen boşluğu doldurmak üzere yeni düzenlemeler yapılmıştır. Ancak yapılan yeni düzenlemeler ile başka tartışmalar ortaya çıkmıştır.Türk İş Hukuku'nda işyeri hekimi, iş sözleşmesine göre çalışmaktadır. İşyeri hekimi mesleksel statüsü ağır basan bir işçidir. İşçi olması nedeniyle iş mevzuatından doğan işçilere ilişkin tüm hak ve yükümlülükler kural olarak işyeri hekimine de uygulanır. Ancak İşyeri hekimi, işveren adına iş sağlığı hizmetlerini yürüttüğü için işveren vekili de sayılmaktadır.İşyeri hekimlerinin eğitimi ve sertifikalandırılmalarında tek yetkili kurum, Çalışma Bakanlığı'dır. Bu konuda, Türk Tabipler Birliğinin bir yetkisi bulunmamaktadır.Sözleşme özgürlüğü ilkesi işyeri hekimliği sözleşmesi için de geçerli olup, işyeri hekimliği belgesine sahip herhangi bir hekim ile işveren sözleşme yapabilir. İşyeri hekimleri ile yapılan ilk sözleşmede hiçbir kurumun onay ve izni gerekmemektedir. Ancak, ikinci bir işyeri için yapılacak görevlendirmelerde TTB'nin izni şarttır. İşyeri hekimliği sözleşmesinin içeriği, işyeri hekimi ile işveren arasında serbestçe belirlenir. TTB'nin işyeri hekimleri ile işverenleri bağlayıcı tip iş akdi ve asgari ücret tarifesi düzenleme yetkisi bulunmamaktadır.Ülkemizde, işyeri hekimleri için ayrı bir iş güvencesi sistemi kabul edilmemiştir. Bu nedenle İş Kanunu'nun iş güvencesine ilişkin hükümleri işyeri hekimlerine de uygulanacaktır.İşyeri hekimliği hizmetinin, dışarıdan hizmet alınmak suretiyle yerine getirilmesi halinde, bu hizmetin yeterli donanım ve personele sahip olmayan şirketler tarafından yürütülme tehlikesi bulunmaktadır.İşyeri hekimi çalıştırma yükümlülüğüne aykırılığın yaptırımı, idari para cezası olarak belirlenmiş olup belirlenen para miktarı caydırıcı değildir.Bu çalışmamızda; ülkemizde işyeri hekimliğiyle ilgili mevcut yasal düzenlemelerin ve uygulamaların tespit ve değerlendirilmesiyle; teori ve uygulamada ortaya çıkan sorunlar tartışılarak çözüme kavuşturulması amaçlanmıştır.Anahtar Sözcükler :1. İş Sağlığı2. İşyeri Hekimi3. İşyeri Sağlık Birimi4. İş Hukuku5. Sözleşme Yapma Zorunluluğu

DoktorlarTürk iş hukukuİş hukuku+2
Mehmet Aslan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'de ve Tataristan Cumhuriyetinde yabancıların çalışma hakkı

Anayasa'ya göre, herkes çalışma hakkına sahiptir. Genel kural, yabancılar Türkiye'de Türk vatandaşları gibi çalışma hak ve özgürlüğünden yararlanırlar. Yabancılara ilişkin düzenlemeler kanunlarla yapıldığı takdirde, yabancıların haklarını azaltan, sınırlayan durumlar öngörülebilir. Bunun sınırı milletlerarası hukuk normlarıdır.Çalışma haklarından yararlanacak yabancıların, yerine getirmek zorunda oldukları usul kuralları vardır. Bunlar çalışma izni ve çalışma vizesi alınması, ikamet izni alınması, bildirme yükümlülüğüdür.Yabancıların çalışma haklarına kamu güvenliği, kamu sağlığı, kamu düzeni, kamu yararına ekonomik nedenlerle kanunlarda sınırlamalar getirilebilir.Sosyal hak ve özgürlüklere gelince, yabancıların Türkiye'de bazı kısıtlamalarla da olsa sendikal hakları, toplu sözleşme, grev ve lokavt hakları, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve dinlenme hakları, sosyal güvenlik hakları vardır. Bu haklar ve özgürlükler gerek kanunlarla gerek milletlerarası sözleşmelerle tanınmıştır.

Devletler özel hukukuTataristanTürkiye+3
Almaz Fahriyev
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

İş sözleşmesinin süreli feshinde işçinin yeterliliğine ilişkin geçerli sebepler

Çalışmanın konusu, iş güvencesi kapsamındaki işçilerin iş sözleşmelerinin yetersizlikten dolayı geçerli sebeple feshedilmesidir. Bu çalışmada esas olarak 4857 sayılı Kanunun 18. maddesinde ifade edilen ?işçinin yeterliliği? kavramı ve hangi koşullar altında geçerli bir feshe imkan vereceği incelenmiştir. 2003 tarihinde yürürlüğe giren 4773 sayılı Kanun iş güvencesi konusunda düzenlemeleri Türk iş hukukuna kazandırmış, söz konusu Kanundan kısa süre sonra yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanununda da bu konudaki düzenlemeler muhafaza edilmiştir. Tez çalışmasında yalnız ulusal hukukun verileri değil aynı zamanda uluslararası hukuk kapsamında öngörülen iş sözleşmesine ilişkin ilgili düzenlemeler de incelenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda Uluslararası Çalışma Örgütü sözleşmeleri incelenerek, bu hukuk metinlerinde öngörülen kurallar, Türk iş güvencesi hukukuna ışık tutması için karşılaştırmalı olarak değerlendirme konusu yapılmıştır. Çalışmada konu ile ilgili temel kavramlar üzerinde durulmuş, ardından hangi hallerin işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli sebep oluşturabileceği tartışılmıştır. Ayrıca yargı makamlarının işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli sebeple feshi denetlerken hangi ilkelere başvurabileceği, denetlemenin ne şekilde yapılacağı tezin içeriğinde yer almaktadır.

FesihYeterlilikİş gücü verimliliği+9
Ulaş Baysal
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliği iş hukukunda kısmi süreli iş sözleşmeleri

Avrupa Birliği İş Hukuku'nda kısmi süreli iş sözleşmeleri uygulamada oldukça geniş yer tutmakta ve buna bağlı olarak da yasal düzenlemeleri beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada, Avrupa Birliği İş Hukuku'nda kısmi süreli iş sözleşmesinin düzenlenmesi, uygulanması ve uygulamada karşılaşılan sorunlar ile çözüm yollarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışmada; öncelikle genel olarak kısmi süreli iş sözleşmesi kavramı, tanımı, unsurları ve türleri açısından incelenmiş, kısmi süreli iş sözleşmeleri açısından ayrımcılık, ücret ve işçilik hakları konusuna değinilmiştir. Söz konusu kısım içerisinde Türk iş Hukuku'nda kısmi süreli iş sözleşmelerinin düzenlenmesine de yer verilmiştir. İkinci bölümde Avrupa Birliği İş Hukuku'nda kısmi süreli iş sözleşmesi kavramı, tanımı ve unsurları Avrupa Birliği Mevzuatındaki düzenlemeler ve Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları dikkate alınarak incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise; Avrupa Birliği'nde ve üye ülkelerde kısmi süreli çalışanların durumları, hangi çalışanların kısmi süreli çalışmayı ne oranda ve ne sebeple tercih ettikleri konuları ile uygulamada bir sorun olarak karşımıza çıkan, kısmi süreli çalışanlara karşı ayrımcılık sorunu incelenmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler1.Kısmi Süreli Çalışma2.Avrupa Birliği Hukuku3.Ayrımcılık4.Avrupa Birliği Yönergeleri5.İş Sözleşmeleri

Avrupa BirliğiAvrupa Topluluğu hukukuKısmi süreli istihdam+2
Zeynep Hocaoğlu Çelebi
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliği çevresel etki değerlendirmesi mevzuatı ve Türkiye'nin uyumu

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), planlama aşamasındaki faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için, çevreye yapabileceği tüm etkilerin bilimsel ve teknik yöntemlerle tespit edilerek olumsuz etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek şekilde en aza indirilmesini ve olumlu etkilerin arttırılmasını amaçlamakta olup, çevre hukukunun ilkelerine hizmet eden önemli bir araçtır.20. yüzyılın sonlarında hem dünyada hem de başlangıçta ekonomik birliği sağlamak için kurulmuş olan AB'de çevre konusu önem kazanmaya başlamış ve ABD örneğini takiben ÇED'e ilişkin yasal düzenlemeler yapılmıştır.Avrupa Birliği, şeffaf ve halkın etkin katılımının olduğu bir süreç gerçekleştirmeyi amaçlamakta ve ÇED Direktifleri aracılığı ile Üye Devletler'de bu konuda birlik sağlamaya çalışmaktadır. AB'nin ÇED'e ilişkin ilk Direktifi 1985 tarihinde kabul edilmiş, daha sonra iki kere bu Direktif'te önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Belirtilen Direktifler, ÇED ile sağlanmak istenen korumayı artırmayı amaçlamış olup, halkın bu süreçte daha etkin olmasının sağlanması da AB tarafından en çok önem verilen konulardan olmuştur.AB'nin ÇED'e ilişkin yaklaşımının Türk hukukundaki yansımaları ise 1990'lardan itibaren çıkartılan ÇED Yönetmelikleri ile olmuştur. Hâlihazırda yürürlükte bulunan 2008 tarihli Yönetmelik, ÇED sürecini kapsamlı bir şekilde ve genel olarak AB Direktifi ile uyumlu olarak düzenlemektedir. Ülkemizde yürürlüğe giren ÇED Yönetmeliklerine ve bu yönetmelik çerçevesinde alınan kararlara karşı açılan davalar ise konuya ilişkin içtihadın oluşmasını ve çevresel korumanın güçlenmesini sağlamıştır.Bu çalışma ile ÇED'in ortaya çıkışı, gelişimi ve Türkiye'nin AB'ye uyum sürecinde çevre mevzuatı içinde yer alan ÇED'e yönelik çalışmaları incelenmiştir.

Avrupa BirliğiÇevreÇevre hukuku+2
Ezgi Çerçi
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Anonim şirketlerde sermaye koyma borcunun yerine getirilmemesinin hukuki sonuçları

Pay sahiplerinden ayrı tüzel kişiliği ve kendi bağımsız sermayesi olan anonim ortaklıkların amaçlarını gerçekleşebilmesi büyük oranda, taahhüt konusu sermaye paylarının karşılıklarının mevzuata ve ana sözleşmeye uygun biçimde tam ve eksiksiz olarak yerine getirilmesine bağlıdır. Anonim ortaklıklar açısından sermaye alacaklarının tahsil edilememesi, tüzel kişiliği ciddi biçimde tehdit eden bir olgu iken, bu aynı zamanda pay sahiplerinin temettü kaybını ve üçüncü şahısların da ortaklıktan olan alacaklarını elde edememesi tehlikesini beraberinde getirmektedir.Bu çalışmada anonim ortaklık sermayesinin yasa ve ana sözleşme kurallarına uygun biçimde ifa edilmemesinin yaptırımı ve sermayenin korunmasına yönelik sorunlara ilişkin doktrin ve uygulamadaki yaklaşımın ve çözüm önerilerinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Bu süreçte pay sahipleri başta olmak üzere, kurucular, ortaklık organları, alacaklılar, adlî ve idari merciler gibi pek çok kişi ve kuruluşun üstlendiği işlevler ile yüklendikleri yetki, görev ve sorumluluklar üzerinde durulan başlıca konulardandır. Ayrıca, anonim şirketler hukuku alanındaki gelişmeler ile modernleşme ve teknolojik gelişmelerin zorunlu kıldığı değişim ihtiyacını karşılamayı amaçlayan TTK Tasarısı'nın bu konudaki hükümleri, Komisyon tutanaklarında dile getirilen görüşler, Tasarı'nın kamuoyuna açıklanmasının ardından yapılan yayınlar ve değerlendirme toplantılarındaki eleştiriler de göz önünde tutularak irdelenmiştir.Toplam dört bölümden oluşan tezin birinci bölümünde, sermaye koyma borcu, tarafları, pay bedellerinin yasa ve ana sözleşme kuralları çerçevesinde ödenmesine dair temel ilkeler; ikinci bölümde, pay sahibinin sermaye koyma borcu ve agionun ifasında temerrüdü, nakit dışı sermaye taahhüdüne yönelik ortaya çıkan ifa imkânsızlığı ve sermaye borcunun zamanaşımına uğraması konuları değerlendirmektedir. Üçüncü bölümde, sermaye koyma borcunun ifa edilmemesi nedeniyle borçlu pay sahibine karşı başvurulabilecek hukuk yolları ile ortaklığın tescilinden önce ve sonra bu konuda sahip olduğu olanaklar; dördüncü bölümde ise sermaye borcunun ifa edilmemesinden dolayı borçlu pay sahibi dışındaki kurucular, ortaklığın yönetim kurulu ve denetim kurulu üyeleri ile onların eylemlerine katılan üçüncü kişilerin sorumluluklarının kapsamı, sorumluluğun sona ermesi inceleme konusu yapılmaktadır.

Anonim ortaklıklarAnonim şirketlerCezai şart+5
Hüseyin Ekinci
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Medeni Usul Hukukunda duruşma

Bu çalışmada Medeni Usul Hukuku kapsamı içinde ilk derece hukuk mahkemeleri yargılamasında ve kanun yollarında duruşma sürecine ışık tutulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın tez olması sınırlılığı içinde, hukuk yargılamasında duruşmanın hukuki temeli, amacı, yargılama ilkeleri ile bağlantısı, duruşmada rol oynayanların özellikleri, duruşmanın yönetimi ve disiplini, kanun yollarında ve yerel tahkim yargılamasında duruşma uygulaması sistematiği ile konunun aydınlatılması amaçlanmıştır. Amaç doğrultusunda tümevarım bilimsel yöntemi benimsenerek bölüm başlıkları altında sayılan alt konular irdelenmiştir. Çalışmada, bilimsel eserlerden, yüksek mahkemelerin yargı kararlarından ve gözleme dayalı tecrübelerden faydalanılmıştır. Çalışma sonucunda, Medeni Usul Hukuku'nda tüm anlam ve içeriği ile duruşma kavramının yargılama hukukundaki yeri ve önemi daha yakından anlaşılmıştır. Duruşmanın, evrensel hukuk ilkeleri ile özel hukuk yargılaması sistemine özgülenen ilke ve hedefleri somutlaştırdığı ve kişilerin hukuk güvenliğini sağlamada birincil rol oynadığı sonucuna varılmıştır. Bir bütün olarak yargılama sürecinde, duruşma yapılmasının esasen yargılamanın kalbini çalıştırmak anlamını taşıdığı görülmüştür. Bu bağlamda, ?adil bir karara ulaşma? amacıyla duruşmaya hazırlık, duruşmanın yürütülmesi ve sonuçlandırılması işlemlerini yerine getirmekle ödevli olan, özellikle duruşma hakimi ve aktif rolü bulunan diğer sorumlu kişilerin, usul kurallarının önüne geçen, uygulamadaki anlayışlarının duruşmaya yansıyan olumlu/olumsuz etkisi yadsınamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Medeni Usul Hukuku ve duruşma kavramı2. Hukuk yargılamasının amacı kapsamında duruşma3. Duruşmada uygulanan yargılama ilkeleri4.Duruşmaya hazırlık, duruşma görevlileri, duruşmanın yönetimi ve disiplini5. Kanun yollarında ve tahkim yargılamasında duruşma

DuruşmaMedeni usul hukukuYargılama
Sadullah Ovacıklı
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Medeni Usul Hukukunda hüküm

Yargılama süreci boyunca mahkemelerce çeşitli kararlar verilir. Bunlar ara kararlar, geçici koruma sağlayan kararlar ve nihai kararlardır. Hüküm, bu ayrımda nihai kararlar içinde yer alır.Hüküm, bir uyuşmazlığı esastan çözümleyen ve hakimin o işten el çekmesini gerektiren nihai bir karardır.Hükmün içeriğini, hükmü veren mahkeme ile hakim, zabıt katibinin ad, soyad ve sicil numaraları ile tarafların varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad, soyad ve adresleri, hükmün gerekçesi, hüküm sonucu ve kararın verildiği tarih oluşturur.Hükmün en önemli unsuru, gerekçe bölümüdür. Çünkü mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiği hususu, bir anayasa emridir. Gerekçe bölümünde, iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması, ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep gösterilir.Hüküm, hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle hukuki varlık kazanır. Bu nedenle denilebilir ki, hüküm sonucu davacı ve davalının talep sonuçlarına mahkemece verilen cevaptır. Taraflara tanınan hak ve yüklenen borçların gösterildiği bölüm olması sebebiyle, hüküm sonucunun çok açık yazılması gerekir.

HükümMedeni usul hukukuYargı kararları
Altunser Karakurumer
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kadastro davalarında delillerin değerlendirilmesi ve yargılama usulü

Özel mahkeme olan kadastro mahkemelerinde uygulanan yargılama usulünün ve bu usulün özelliklerinin incelendiği bu çalışmada üç ana bölüm yer almaktadır. İlk bölümde Kadastro Kanunu'nun Türk Hukuku ve mukayeseli hukuk açısından ele alınması, Kadastro Kanunu'nun amacı ve özellikleri ve kadastro işleminin nasıl gerçekleştiği incelenmektedir. Çalışmada bu bölüme yer verilmesinin amacı, diğer bölümlerde incelenecek olan usul hukuku konularının anlaşılmasını kolaylaştırmak için kadastro işleminin maddi hukuk yönü hakkında bir bilgi vermektir.3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun ülkemiz kadastro uygulamalarında esas alınmasına ilişkin olmak üzere yargılama safhasında Yargıtayın kararlarının da incelenmesi suretiyle bir çalışma yapılmaya gayret gösterilmiştir. Bu tez çalışması sırasında Yargıtay kararları incelenmiş olup doktrindeki farklı görüşlerle konular irdelenmiştir. Kadastro Kanunu'nun temel aldığı ilkeler değerlendirilmiş, böylece tasfiye niteliğinde olma özelliğine sahip bir kanunun genel hükümler karşısındaki yeri belirlenmiştir. Ülkemizin kadastrosu yapılmamış alanlarının çokluğu düşünüldüğünde kadastro faaliyetlerinin yargılamaya intikal eden kısımlarıyla ilgili olmak üzere kanuni dayanakları ortaya konulmuştur.Anahtar Sözcükler1. Kadastro2. Yargılama3. İlkeler4. Amaç5. İnceleme

DelilDelillerin hasredilmesiKadastro+2
Leman Ebrüşüm Akkaya
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Medeni Usul Hukukunda karşılık dava

İnceleme konumuzu, medeni usul hukukunda karşılık dava oluşturmaktadır.Çalışmamızda ilgili kanun hükümleri, mevcut uygulama, yeni kanun tasarısıyla Yargıtay kararları incelenmiştir. Kişilerin bir hakkın inkarı veya ihlali durumunda yargı gücüne başvurarak hakkın korunmasını istemek noktasında sahip olduğu imkana dava hakkı, kişilerin bu korumayı yargı gücünden belirli bir hasma karşı bizzat istemesine de dava denir. Genel olarak dava şartları; yargı yetkisi, yargı yolu, görev, davada iki tarafın bulunması, taraf ehliyeti, dava ehliyeti, davaya vekalet ehliyeti ve geçerli vekaletname, hukuki yarar, kesin hükmün bulunmaması olarak sıralanabilir. Mahkeme, davanın açıldığı zaman, ayrıca yargılamanın her aşamasında dava şartlarını kendiliğinden inceler. Davalının aynı mahkemede ve aynı dosyada asıl davacıya karşı dava açmasına, karşılık dava denir. Karşılık davanın şartları,asıl davanın görülmekte olmalı, asıl dava ile karşılık dava aynı yargılama usulüne tabi olmalı, asıl dava ile karşılık dava arasında yakın bir ilişki bulunmasıdır. Karşılık davaya yönelik itirazının ilk itiraz olarak ileri sürülmesi gerekir. karşılık davaya feri müdahalede, asli müdahalede asıl dava dışından üçüncü kişi olarak davaya katılmaları nedeniyle karşılık davadan farklıdırlar. Karşılık dava asıl davanın görüldüğü mahkemeye açılır. Her iki dava aynı mahkemede görülür. HUMK 5.maddesine karşılık davanın miktar veya kıymeti asıl davanın miktar veya kıymetinden çok ise karşılık davanın kıymeti esas alınacaktır. HUMK 14.maddesinde belirtildiği üzere asıl davaya bakan yer mahkemesi karşılık davaya da bakmaya yetkilidir. Karşılık dava, açılan asıl davanın davalısı tarafından, asıl davanın davacısına yönelik açılabilir. Bu iki dava, mahkeme tarafından birlikte incelenir.Delilleri birlikte değerlendirilir. Karşılık dava asıl davadan müstakil bir davadır. Mahkeme tek bir hükmün içinde asıl davayla karşılık dava hakkında ayrı kararlar verir. Mahkeme, yargılama giderleri, yargılama harçları ve vekalet ücretleriyle ilgili olarak asıl dava ve karşılık dava ayrı ayrı karar vermelidir. Yeni kanunun yasalaşmasıyla karşılık dava müessesine işlerlik kazandıracağı kanaatindeyim.Anahtar Sözcükler1.Dava2.Karşılık Dava3.Şartları4.Açılması5.Hüküm

DavalarMedeni usul hukuku
Orbay Bahri Ulgar
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında Türkiye'de din ve vicdan özgürlüğü

İnsanlık tarihi inanç farlılıkları sebebiyle yaşanan savaşlarla doludur. Din adına yaşanan bu savaşlar yapılan katliamlar, din ve vicdan özgürlüğünü uluslararası düzeyde güvence altına alınması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda atılan adımlardan en önemlisi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin kabulüdür; zira Sözleşme'de tanınan hakların ihlâli halinde bireylere, diğer insan hakları sözleşmelerinden farklı olarak yine bu Sözleşme ile kurulan yargı organlarına başvuru hakkı tanınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.9 ile ?düşünce, vicdan ve din özgürlüğü? başlığı altında inanç özgürlüğü ve bu özgürlüğün iki temel boyutu tanınmış, güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile din ve vicdan özgürlüğünün içsel alanına (forum internum) mutlak ve sınırsız bir koruma sağlanmıştır; dışsal alan (forum externum) ise sınırlamalara konu olabilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları MahkemesiAvrupa İnsan Hakları SözleşmesiDin hürriyeti+3
Hande Seher Demir
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

Sosyal ve ekonomik koşulların değişmesi ve gelişmesi üzerine, toplumda artan konut ve işyeri ihtiyacına paralel olarak, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi daha yaygın biçimde kurulmaya başlanmıştır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibi ile müteahhit arasında kurulan, tam iki tarafa karşılıklı olarak borç yükleyen ve ani edimli borç ilişkisi doğuran bir sözleşme türüdür. Sözleşme ile müteahhit, arsa sahibinin arsası üzerinde bağımsız bölümler inşa ederek bir bina meydana getirmeyi ve sonunda bu bağımsız bölümlerden belirlenmiş olanları arsa sahibine devretmeyi taahhüt eder. Arsa sahibi ise, belirlenen arsa paylarını müteahhide devretme borcu altına girer. Bu suretle, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin, eser sözleşmesi ve taşınmaz satım vaadinin unsurlarını taşıyan çifte tipli, karma yapılı, atipik bir sözleşme olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi atipik sözleşmelerden olduğu için, geçerliliği kanunen herhangi bir şekil şartına bağlanmamıştır. Ancak, sözleşmenin içeriğinde taşınmaz satım vaadini barındırıyor olması, resmî şekilde yapılması zorunluluğunu doğurur. Resmî şekil, ispat şartı olarak değil, geçerlilik şartı olarak aranır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile arsa sahibi, arsasını daha nitelikli bir şekilde değerlendirmiş, müteahhit ise, üzerine inşaat yapacağı arsa için ayrı bir masraf yapmasına gerek kalmaksızın yeni bir iş imkânı elde etmiş olur. Konut ihtiyacı bulunan üçüncü kişilerin de yapılacak bağımsız bölümlerden yararlanması mümkündür. Bununla birlikte, sözleşmenin taraflar ve üçüncü kişiler bakımından sağladığı avantajlarla birlikte, birtakım sorunları da bünyesinde taşıdığını belirtmek gerekir.Çalışmamızda, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi detaylı bir şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Sözleşmenin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, şekli, benzeri sözleşmelerden farkları ve arsa sahibinin üstlendiği edimin gerçekleştirme çeşitleri gibi konulara birinci bölümde yer verilmiştir. Sözleşmeye uygulanacak hükümlerin tespiti, tarafların borçları ve bu borçlardan doğan hakları, ikinci bölümde ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca tescile icbar davası hakkında genel bilgiler verilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde, sözleşmenin olağan ve olağan olmayan nedenlerle sona ermesi konusu anlatılmıştır. İnceleme yapılırken, özellikle tartışmalı konular üzerinde durulmuş, farklı görüşlere gerekçeleriyle birlikte yer verilerek, Yargıtay kararları çerçevesinde makul sonuçlara ulaşmaya gayret gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler1.Arsa payı2.İnşaat3.Arsa sahibi4.Müteahhit5.Tescile icbar

Arsa payı karşılığı inşaat işleriMüteahhitlerSözleşmeler+2
Sümeyye Hilal Yıldırım
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bağımsız idari otorite olarak Sermaye Piyasası Kurulu

Uzun vadeli fonların karşılaştığı piyasalara sermaye piyasaları adı verilmektedir. Sermaye piyasaları, ekonominin ihtiyaç duyulan kesiminde büyük bir finansman desteği sağlamaktadır. Sermaye piyasasından beklenilen bu fonksiyonun yerine getirilebilmesi için, sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışması, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunması gerekmektedir. Bu nedenle 2499 sayılı SerPK kabul edilerek, yürürlüğe girmiştir.SerPK'nın getirdiği en önemli yeniliklerden birisi SPK'nın kurulmasıdır. SPK'nın, anayasal temelini 1982 Anayasası'nın 167. maddesi oluşturmaktadır. SPK'nın kuruluş amacını; sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışması, menkul kıymetler ve sermaye piyasasıyla ilgili kuruluşlar hakkında kamunun aydınlatılması, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunması oluşturmaktadır. Kurul, yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanmaktadır. Kurul, idari ve mali özerkliğe sahiptir. Ancak SerPK'da Kurul'un, bir devlet bakanlığıyla ilişkilendirildiği görülmektedir. Bu ilişkilendirmenin temel sebebini, anayasal sistemimiz açısından tamamen bağımsız bir idari makam oluşturulmasının mümkün olmaması nedeniyle idarenin bütünlüğü ilkesini gerçekleştirme düşüncesi oluşturmaktadır. SPK, yerinden yönetim kuruluşlarının içinde mahalli idareler ve hizmet yerinden yönetim kuruluşları dışında üçüncü bir kategori içerisinde yer almaktadır.SPK, ilgili bakanlıkça önerilecek dört aday arasından iki, Maliye Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, BDDK, TOBB ile TSPAKB tarafından önerilecek ikişer aday arasından birer kişi olmak üzere, Bakanlar Kurulu Kararıyla atanacak yedi üyeden oluşmaktadır. Kurul başkan ve üyelerinin görev süresi altı yıldır. Süreleri bitenler yeniden seçilebilir. Başkan dışındaki üyelerin üçte biri iki yılda bir yenilenir. Kurul başkan ve üyelerinin görev süreleri dolmadan görevlerine son verilemez.SPK'nın faaliyet alanında düzenleme yetkisi, denetleme yetkisi ve idari yaptırım uygulama yetkisi bulunmaktadır. Kurul'un sahip olduğu bu yetkilerin, hukuka uygun kullanılmaması sonucunda meydana gelen zararların, SPK'nın sorumluluğu kapsamında tazmini yoluna gidilebilir. Nitekim Kurul, yargı organları tarafından kamu kurumlarından farklı algılanmamaktadır.

Bağımsız idari otoritelerBağımsızlıkRegülasyon+3
Göksel Yüzügüllü
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Eser sözleşmesinde müteahhidin sözleşmeden dönmesi

Bu çalışma, anî edimli bir sözleşme olan eser sözleşmesinden müteahhidin hangi hâller ve şartlarda dönebileceği ile sözleşmeden dönme durumunda hangi sonuçların gerçekleşeceğini ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır.Birinci bölümde, iş sahibinin borçlu temerrüdüne düşmesi sebebiyle müteahhidin eser sözleşmesinden dönmesi hâli, genel hükümler ile eser sözleşmesi çerçevesinde ele alınmıştır.İkinci bölümde, iş sahibinin alacaklı temerrüdüne düşmesi, borcun ifasına engel olan başka sebeplerin ortaya çıkması ve iş sahibinin ücret borcunu ödemekte acze düşmesi sebepleriyle müteahhidin eser sözleşmesinden dönmesi hâlleri incelenmiştir.Üçüncü bölümde, götürü ücretli eser sözleşmesinde beklenilmeyen hâller dolayısıyla müteahhidin eser sözleşmesinden dönmesi hâli eser sözleşmesine dair hükümler çerçevesinde ele alınmıştır.Son bölümde ise, müteahhidin eser sözleşmesinden dönme hakkını dava dışı ve dava yoluyla kullanması incelenmiştir. Ayrıca sözleşmeden dönme hakkının sonuçları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Beklenmeyen halBorçlu temerrüdüMüteahhitler+4
Zeynep Yıldırım
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Medeni Usul Hukukunda kısa karar

Yargı erkinin en büyük görevi, mahkemelere yansıyan hukuki ihtilafların çözümünde en hızlı, en doğru ve vatandaş için en ucuz yol izlenerek, somut dosyada en adil kararı vermektir. Mahkemelerce verilecek bu adil kararlar sayesinde, halkın ve kamunun vicdani tatmin duygusu karşılanacak, böylece tüm bireylerin adalete olan güveni en üst noktaya taşınacaktır.Mahkeme önüne gelen ihtilafla ilgili dosyada, tahkikatını tamamlayıp, söz konusu ihtilafı çözecek duruma geldiğinde yargılamayı sonlandırarak, davayla ilgili son kararını açıklar. Anayasa'nın 141. maddesi gereği, mahkemeler her türlü kararlarını gerekçeli olarak yazmalıdır. HMUK' un 388. maddesi de Anayasa'nın söz konusu maddesini destekler niteliktedir. Bu yüzdendir ki, mahkemelerin gerekçesiz bir karar vermeleri, Anayasa ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun amir hükümlerine de aykırıdır.Gerekçe mahkemenin vardığı sonuca (hükme) dayanak teşkil eden sebeptir. Gerekçede, hâkimi o sonucu vermeye iten nedenlerin yanı sıra, tarafların dilekçe ve sözlü beyanlarından dile getirdikleri iddia ve savunmaların özeti, çekişmeli konular hakkında toplanan deliller, bu delillerin tartışılması sonucu hangilerinin ret ve üstün tutulduğu, hangi vakaların sabit görüldüğü ve bunların tümünden çıkarılan sonuç bulunmalıdır.Ülkemizdeki mahkemelerin yoğun iş yükü, teknik ve personel eksikliği gibi sebepler, adalet hizmetini yavaşlatmakta, bu da yapılan yargılama sonunda açıklanan hükümlerin, gerekçesiz olarak tefhim edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Hal böyle olunca, kanun koyucu, uygulamadaki duruma paralel bir düzenleme yaparak, yargılama sonunda sadece hüküm fıkrasının tefhim edilmesini yeterli görmüş, hükmün tefhiminden itibaren onbeş gün içinde gerekçeli kararın yazılarak taraflara tebliği esasını benimsemiştir.Mahkeme yargılama sonunda hüküm sonucunu tutanağa geçirerek okur. Taraflara, yargılama sonunda yüklenen borç ve tanınan hakların belirtildiği hüküm sonucuna, uygulamada kısa karar denmektedir. Mahkemenin kısa kararını açıkladıktan sonra yapacağı iş, buna uygun bir gerekçeli karar hazırlamaktır.Gerekçeli kararla, kısa karar arasında oluşan çelişki, söz konusu gerekçeli karar, temyiz yoluyla Yargıtay'a taşınırsa bozma sebebidir. Karar bozulduktan sonra yerel mahkemenin yapması gereken iş, önceki kararla bağlı olmaksızın çelişikliği kaldırmak kaydıyla vicdani kanaatine göre karar vermektir.

Karar vermeKısa kararMahkemeler+3
Serdar Erdoğan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Evlilik birliğinin korunması

Aile, toplumun temel yapı taşı, en küçük sosyal birimidir. Ailenin dağılmadan, dirlik ve düzen içinde devam etmesinin aile bireylerine olduğu kadar içinde bulunduğu topluma da faydaları vardır. Bu nedenle aile kurumu hem anayasal hem de genel ve özel kanunlarla koruma altına alınmıştır.Dayanağı Anayasa'nın 41. maddesindeki ailenin korunması ilkesi olan evlilik birliğinin korunması kurumu temel olarak 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 195 ve 201. maddeleri arasında ve ayrı ayrı bazı maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler, hâkimin uyuşmazlık içerisindeki evlilik birliğine müdahalesi ile evlilik birliğinin devamı sırasında ortaya çıkan sorunların, boşanma veya ayrılık aşamasına gelinmeden çözülmesini ve evlilik birliğinin huzurlu bir şekilde devamını sağlamaya yönelik olarak düzenlenmiş hükümlerdir. Ancak evlilik birliğini korumaya yönelik hükümler bunlarla sınırlı değildir. Türk Medenî Kanunu'nun Aile Hukuku başlıklı kitabında dağınık bir şekilde evlilik birliğini koruyucu birçok hüküm yer almaktadır. Bu hükümler, evlilik birliğinde henüz bir uyuşmazlık söz konusu olmamasına rağmen uyuşmazlık çıkması muhtemel konularda eşlerin sözleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirerek evlilik birliğini korumayı amaçlamaktadır.Türk Medenî Kanunu'nun evlilik birliğini koruyucu hükümlerinin aile içi şiddeti önlemede yetersiz kaldığı düşüncesiyle 14.01.1998 tarihinde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kabul edilmiş; böylece toplumun huzuru ve refahı için ailenin daha etkin bir şekilde korunması amaçlanmıştır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 04.05.2007 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5636 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile önemli değişikliklere uğramış, birçok açıdan kanunun daha yaygın şekilde uygulanması hedeflenmiştir. 01.03.2008 tarihinde yayınlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un Uygulanması Hakkında Yönetmelik ile kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiş, kanunun uygulanmasına birçok konuda açıklık getirilmiştir.?Evlilik Birliğinin Korunması? başlıklı bu çalışmada Türk Medenî Kanunu'nun ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un evlilik birliğini koruyucu hükümleri incelenmiştir. Üç ana bölümden oluşan çalışmamızın giriş bölümünde konu ve konu ile ilgili temel kavramlar açıklanmıştır. Birinci bölümünde Türk Medenî Kanunu'nun eşlerin sözleşme özgürlüğünü sınırlayan hükümleri; ikinci bölümde Türk Medenî Kanunu'nun hâkimin evlilik birliğinin iç işleyişine müdahalesini öngören hükümleri incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise eşleri ve aynı zamanda diğer aile bireylerini aile içi şiddetten korumak amacıyla özel olarak hazırlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında hâkimin alabileceği tedbirler ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler1.Medenî Hukuk2.Aile Hukuku3.Evlilik Birliği4.Ailenin Korunması5.Aile İçi Şiddet

Aile hukukuAile içi şiddetAilenin Korunmasına Dair Kanun+6
Fikriye Ceren Palaz
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anonim ortaklıklarda sermaye payının iadesi yasağı

Anonim ortaklıklar alacaklılarına karşı yalnızca malvarlığı ile sorumludur. Alacaklılar alacaklarını ortaklık malvarlığından alamadıkları takdirde pay sahiplerine başvuramazlar. Bu sebeple Kanunda malvarlığının eksiksiz şekilde ortaklığa koyulması ve ortaklık bünyesinde muhafazasını sağlamaya yönelik çeşitli hükümler yer almaktadır. Bu hükümlerle bazı malvarlığı değerleri üzerinde ortaklığın ve pay sahiplerinin tasarruf yetkisi sınırlandırılmıştır. Sermayenin iadesi yasağı da anonim ortaklıklarda esas sermayenin eksiksiz teşekkülü ve ortaklık bünyesinde muhafaza edilmesi amacıyla konulmuş düzenlemelerden biridir. Bu hükümle ortaklık esas sermayesinin pay sahiplerine iadesi önlenir.

Anonim ortaklıklarHukukOrtaklık+5
Esra Çalışkan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

İlaç patenti hak sahipliği ve ilaç patenti hak sahibinin ilacın neden olduğu zararlardan dolayı sorumluluğu

İlaç, insan sağlığı ile yakından ilgili bir üründür. Sağlık hakkı bakımından son derece önemli olan bu ürünün, patent hakkına konu olması uzun süre tartışılmıştır. Patent konusu olan diğer ürünlerden farklı olması nedeniyle ilaç patenti sahibinin sorumluluğunun olup olamayacağı sorusunun yanıtı tezde aranmıştır. Çalışmada öncelikle ilaç tanımı yapılmıştır. Konumuz açısından önemi nedeniyle ilacın sağlık hakkı ile ilgisi ve patent hakkına konu olması anlatılmıştır. Patent konusu olan ilacın kullanımı nedeniyle hangi zararların doğacağı ve ilaç patenti sahibinin bu zararlar nedeniyle sorumluluğu incelenmiştir. İlacın içinde zarar doğurma riskini barındırması nedeniyle sorumluluğun dayanağı araştırılmıştır.

Patent hakkıPatentlerSorumluluk+6
Burcu Gülseren Özcan Büyüktanır
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sigorta poliçesi genel şartları

Çalışmamızın amacı, sigorta poliçesi genel şartları kavramını ana hatlarıyla açıkladıktan sonra sigorta poliçesi genel şartlarının niteliğini, sözleşme içeriğine dahil olma sorununu, özel şartlar ile ilişkisini ve farklılıklarını, idari ve yargısal denetiminde kullanılacak ölçütleri, emredici hükümler karşısında hukuki akıbetlerini belirlemektir. Çalışma konumuzla ilgili açıklamalarımız, öğretide ileri sürülen farklı görüşler, mevcut kanunî düzenlemeler, kanun tasarıları ve yargı kararları ışığında yapılmıştır. Sigorta poliçesi genel şartlarının hukuki niteliği hakkında öğretide görüş birliği olmamakla birlikte, bizimde katıldığımız çoğunluk görüşüne göre, sigorta poliçesi genel şartları genel işlem şartı niteliğini haizdir. Genel şartları bizzat düzenleyen Hazine Müsteşarlığı, bu düzenlemeleri hazırlarken Ticaret Kanunu'nun emredici hükümlerine aykırı hareket etmektedir. Bu tarz düzenlemeler yargısal denetim sırasında, emredici hükümlere aykırılıkları sebebiyle geçersiz kabul edilecektir. Hâkim, önüne gelen uyuşmazlığa, genel şartlar yerine emredici hükümleri resen uygulayacaktır. Genel işlem şartları hakkında Türk Hukuk Sisteminde yeterli kanunî düzenlemelerin olmayışı, yargısal denetim sırasında hâkimi genel hükümlere başvurmaya sevk etmektedir. Ancak genel hükümler, genel şartlarla ilgili uyuşmazlıkların tamamının çözümünde yeterli olmamaktadır. Bu sebeple genel işlem şartlarına ilişkin müstakil kanunî düzenlemenin bir an evvel yapılması büyük önem arz etmektedir.

Sigorta poliçesiSigorta sözleşmeleriSigortacılık
Vasvi Gündoğdu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fikri Mülkiyet Hukukunda yenilik ve orijinallik

Bu çalışmada, hakların konuluş amacına uygun, yani toplumun gelişmesini sağlayan, toplumun bilgi havuzunu zenginleştiren, hak eden fikrî ürünlere koruma tanınması için gerekli olan yenilik ve orijinallik özellikleri incelenmiştir. Bir fikrî ürünün, korumayı hak edip etmediğini, fikrî mülkiyet hakkının tanınma amacına uygun niteliklere sahip olup olmadığını belirleyebilmek için, öncelikle, gereken niteliklerin neler olduğunun ortaya konulması, mevcut hak türlerinin bu nitelikler karşısındaki durumunun incelenmesi, fikrî ürünlerde bu niteliklerin varlığını tespite yarayan kriterlerin belirlenmesi ve hâlihazırda kriterlerin uygulanma durumunun ve amacı karşılamaya uygunluğunun açıklanması gerekmektedir. Yenilik, orijinallik ve gelişme gösterme kriterleri, çoğu zaman birbirleriyle kaynaşmış vaziyette bulunsalar da, bir fikrî mülkiyet hakkının tesisi, korunması ve hükümsüzlüğünde, farklı işlevleri yerine getiren ve fikrî ürünün farklı özelliklerine işaret eden kriterlerdir. Bu çalışma da, ilk bölümde, yenilik ve orijinallik özelliklerinin neden gerekli olduğu, bu özelliklerin varlığını araştıran kriterlerin işlevleri, bu kriterlerin uygulanma kabiliyeti ve düzeyleri ile varsa uygulanmalarını engelleyen olgular ortaya konulmaktadır. Çalışmanın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ise, yenilik ve orijinallik özellikleri ile bu özelliklere ilişkin kriter ve uygulamalar incelenmektedir. Varılan ilk sonuç, fikrî mülkiyet hukukundaki kavram, kabul ve uygulamaların, hakların amaçlarına uygun olarak, bu amaçlar ve gerektirdiği özellikler odak noktası alınarak yeniden düzenlenmesi; bu kavram, kabul ve uygulamaların, hakların varoluş amacına uygun şekilde, tüm haklar için kullanılmaları gerektiğidir. Tüm türlerde, yenilik, orijinallik ve gelişme gösterme kriterlerinin aynı anlam ve düzeyde aranması ve bu uygulamada bir terminoloji birlikteliğinin oluşturulması gerekmektedir. Kriterlerin aranabilmesi için bir gereklilik olması karşısında, korunması istenilen eserler, tescilsiz tasarımlar gibi fikrî ürünler için de, tescil zorunluluğu düzenlemelerde yer almalıdır.Anahtar Kelimeler: Fikri, Mülkiyet, Hukuk, Yenilik, Orijinallik

Fikir ve Sanat Eserleri KanunuFikri ve sınai mülkiyet haklarıFikri ve sınai mülkiyet hakları+4
Zeki Geven
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Brüksel tüzüğü bağlamında derdestlik

Bu tez, temelleri Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran Roma Anlaşmasının 220. Maddesine dayanan, Avrupa Medeni Usul Hukukunun yeknesaklaştırma çalışmalarının en önemli adımlarından birisi olan, ?Özel Hukuk ve Ticaret Hukuku Konularında Yargı Yetkisi, Yargı Kararlarının Tanınması ve Tenfizine Dair 22 Aralık 2000 tarih ve 44/2001 sayılı Avrupa Topluluğu Konsey Tüzüğü? (Brüksel Tüzüğü) bağlamında derdestlik kurumunu incelemek amacıyla hazırlanmıştır.Tezin birinci bölümünde, derdestlik kavramı, iç hukukta derdestlik ve yabancı derdestlik kavramları incelenmiş, derdestlik kurumuna ilişkin doktrinsel tartışmalara değinilmiştir. İkinci bölümde, Avrupa Birliği hukukunda özel hukuk ve ticaret hukuku alanında derdestliğe ilişkin hükümler içeren düzenlemeler incelenmiştir. Bu düzenlemeler sırasıyla, ?Hukuki ve Ticari Konularda Mahkemelerin Yetkisi ve Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizine İlişkin Brüksel Sözleşmesi?, ?Hukuki ve Ticari Konularda Mahkemelerin Yetkisi ve Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizine İlişkin Lugano Sözleşmesi? ve Brüksel Tüzüğüdür. Tezin üçüncü bölümünde ise, Brüksel Tüzüğünde derdestliğe ilişkin hükümler incelenmiş ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı kararlarında Brüksel tüzüğünde derdestliğe ilişkin önemli görülen bazı davalar özetlenmek suretiyle tüzükteki derdestlik kurumunun uygulamaya nasıl yansıdığı incelenmiştir.Avrupa Birliği Usul hukukunun yeknesaklaştırılması çalışmalarının en önemli aşamalarından birisi olan Brüksel Tüzüğünde öngörülen derdestlik kurumu, Avrupa Toplulukları Adalet Divanının yorumlarıyla daha da güçlenmiş ve uygulamadaki belirsizlikler azalmıştır. Bu sayede topluluğa üye ülkeler arasındaki karşılıklı güven artmış, çelişkili yargı kararlarının ortaya çıkması riski de azaltılmıştır. Farklı üye ülke mahkemelerinde verilen mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi için ortaya çıkması muhtemel çelişkili yargı kararları azaltılmak suretiyle, özel hukukta adli işbirliği ve mahkeme kararlarının serbest dolaşımına dair önemli bir adım atılmıştır.

Adalet DivanıAvrupa BirliğiAvrupa Birliği hukuku+8
Alper Akgül
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk ve Avrupa Birliği Hukukunda marka hakkının korunmasının kapsamı

556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 9. maddesinde, marka tescilinden doğan hakların kapsamı düzenlenmiştir. Buna göre, söz konusu hükümde öncelikle marka sahibinin tescilden doğan haklara münhasıran sahip olduğu hususu belirtilmiş olup, bu çerçevede marka sahibinin önlenmesini talep edebileceği fiiller 1. fıkrada üç bent halinde sayılmıştır. Devamında, maddenin 2. fıkrasında ise, doktrine göre numerus clausus olmayan bir şekilde sayılmış olan ve 1. fırka kapsamında belirlenen haller kapsamında kabul edilen ve bu sebeple de yasaklanabilen haller beş bet halinde sıralanmıştır. Son fıkrada ise, ilgili maddede belirtilen hakların, markanın tescil edilmesinden sonra kullanılabileceği, zira markadan kaynaklanan hakların üçüncü kişilere karşı markanın tescilinin ilanından sonra hüküm ifade ettiği kabul edilmektedir. Marka sahibinin, markasının kullanılmasına müdahale edemediği ve engelleyemeyeceği durumlar olduğu gibi, bazı hallerde de marka tescilinden doğan koruma kendiliğinden sınırlandırılmış veya sona ermiş olabilmektedir. İlk olarak bazı hallerde, üçüncü kişilerin markayı kullanımları yasal kullanım olarak kabul edilmekte olup, bu kullanımların tecavüz oluşturmadıkları düzenlenmiştir. KHK'nın 12. maddesinde düzenlenen marka hakkının kapsamında kabul edilen istisna, KHK'nın 10. maddesinde düzenlenen markanın sözlük veya başvuru eserlerinde kullanılabilmesi hakkı ve KHK'nın 13. maddesinde düzenlenen marka hakkının tükenmesi ilkesi, bu hallerden en önemli ve esaslılarını oluşturmaktadır. Diğer yönüyle baktığımızda ise, markanın kullanmama sebebiyle koruma dışı kalması, markanın hükümsüz kılınması sebebiyle geçmişe etkili olarak marka hakkının korunmasının ortadan kalkması, marka hakkının sona ermesi ve sessiz kalma yoluyla hak kaybı, zamanaşımı veya inhisari lisans verilmesi yoluyla gerçekleşebilen diğer sınırlandırma hallerinin gerçekleşmesi halinde ise, marka sahibinin artık marka tescilinden kaynaklanan bir hakkı ve dolayısıyla da korumasının söz konusu olmadığı kabul edilmektedir.Anahtar Sözcükler1. Marka koruması2. Koruma kapsamı3. Tescilden doğan haklar4. Koruma istisnası5. Tecavüz oluşturmayan haller

Avrupa Birliği hukukuKorunmaMarka hakkı+1
Güldeniz Doğan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliği Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası

Avrupa Birliği Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası'nın anlatıldığı bu tez 2 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde öncelikle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nın oluşum süreci ile ilgili olarak savunma ve güvenlik konularının Avrupa'da ortaya çıkışı ve takip eden gelişmelerden bahsedilmiştir. Daha sonra kurucu antlaşmalarda değişiklik getiren düzenlemeler ve Avrupa Birliği Zirvelerinde alınan kararlar ışığında güvenlik ve savunma konularına ilişkin gelişmeler, getirilen yenilikler ve öngörülen kurumsal yapıdan bahsedilmiştir. Tarihsel süreçle beraber temelleri atılan bu politika, Avrupa Tek Senedi ile hukuki kimlik kazanmıştır. Daha sonra Maastricht Antlaşması ile Ortak Dış ve Güvenlik Politikası oluşturulmuş ve bu düzenlemeler Amsterdam ve Nice Antlaşmaları ile gelişerek Avrupa Birliği Zirvelerinde alınan özellikli kararlarla desteklenmiştir. İkinci bölümünde ise Birliğin amaçları ile nihai kurumsal yapısı konusunda düzenlemeler içeren Anayasal Antlaşma Taslağı incelenmiştir. Yürürlüğe giremeyen Anayasal Antlaşma Taslağı'na Lizbon Antlaşması'nda birçok düzenlemeye temel oluşturduğundan dolayı geniş yer verilmiştir. Güvenlik ve savunmaya ilişkin olarak AB Dışişleri Bakanlığı, genişletilmiş işbirliği, dayanışma hükmü ve işleyişe ilişkin diğer düzenlemelerden bahsedilmiştir. Daha sonra ise yeni bir antlaşma niteliğine sahip olmayıp mevcut Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Toplulukları Antlaşmasını değiştiren hükümler getiren Lizbon Antlaşması ele alınmıştır. Lizbon Antlaşması'nın Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasının adını "Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası" olarak değiştirmesi başta olmak üzere Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği, hükümetlerarası işbirliği ve oybirliği kuralı, kalıcı yapısal işbirliği ve dayanışma hükmü hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra karar alma konusunda yetkili organlardan başlamak üzere çekimserlik, kalıcı yapısal işbirliği ve dayanışma halinde karar almada izlenecek yöntem, nitelikli çoğunlukla alınan kararlar ile ikincillik ve orantısallık ilkeleri hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Çalışmanın en sonunda ise kurumsal yapı ve politikanın işleyişine ilişkin bilgi verilmiş olup hemen ardından genel bir değerlendirme yapılmıştır.Anahtar Sözcükler:1. Avrupa Birliği Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası2. Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası3. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası4. Avrupa Birliği'nde Güvenlik ve Savunma5. Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği Güvenlik ve Savunma PolitikalarıAvrupa Birliği hukuku+5
Dilara Erdem
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mevduatın çekilmesine engel haller

Mevduat sahiplerinin bankalardaki mevduatlarını geri alma haklarının hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağına, 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 61. maddesinde emredici olarak yer verilmiştir. Aynı nitelikte hükme, 5411 sayılı Kanundan önceki bankalar kanunlarında da yer verilmiştir.Mevduatın hesap sahipleri tarafından istenildiği zaman çekilebilmesi kural olandır. Bu kurala ilişkin bazı istisnalara, diğer bir deyişle mevduatın çekilmesine engel teşkil eden hallere Bankacılık Kanununda yer verilmiştir. Bankacılık Kanununda yer verilen haller, uygulamada en sık karşılaşılan hallerdendir. Ancak mevduatın çekilmesine engel haller, Bankacılık Kanununda sayılan sebeplerle sınırlı değildir. Başka kanunlarda düzenlenip de Bankacılık Kanunundan sayılmayan ancak mevduatın çekilmesine engel teşkil eden haller mevcuttur. Mevduatın çekilmesine engel hallerin incelendiği bu çalışmada konu üç bölüm olarak incelenmiştir.Birinci bölümde, mevduatın tarifi yapılarak unsurları tek tek ele alınmıştır. Bu unsurlardan en önemlisinin, tezimizin konusunu ilgilendiren mevduatın iade edilmesi olduğu vurgulanmıştır. Daha sonra doktrinde yer alan tartışmalarla birlikte yargı kararlarına da atıf yapılmak suretiyle mevduatın hukuki niteliğine ilişkin görüşlere ve en son da kendi görüşümüze yer verilmiştir. Mevduatın vade ve türleri de bu bölümde ayrı bir başlık altında incelenmiştir. Son olarak mevduatın bankadan çekilebilme serbestîsi incelenmiştir. Mevduatın bankadan çekilme şekilleri başlıklar altında incelenmiştir. ikinci bölümde, Bankacılık Kanununun 61. maddesinde zikredilen ve tezimizin konusunu teşkil eden mevduatın çekilmesine engel hallere ayrı başlıklar altında yer verilmiştir. Bu haller gerek yasal dayanakları gerekse örnek yargı kararlarıyla ele alınarak incelenmiştir. Bankacılık Kanununun 62. maddesinde düzenlenen mevduatın zamanaşımına uğramasına da, tasarruf sahiplerinin mevduatlarına kavuşmasını engelleyen diğer bir hal olarak ikinci bölümde yer verilmiştir. Tezimizin üçüncü bölümünde, Bankacılık Kanununda yer almayıp da diğer kanunlarda yer alan ve mevduatın çekilmesine ve tasarruf sahibinin hesapta tek başına hareket etmesine engel teşkil eden haller ayrı başlıklar altında ve yine örnek yargı kararlarıyla ele alınarak incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Banka2.Mevduat3.Mevduat hesabı4.Mevduatın çekilmesi5.Hesapta tasarruf yetkisi

BankalarBankalar KanunuGeri alma hakkı+5
Pınar Vuraloğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir zarara birlikte sebebiyet veren birden fazla kişinin hukuki sorumluluğu

Birden fazla kişi, bir zarara birlikte sebebiyet vermişlerse, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinden dolayı bu zarardan birlikte sorumlu olurlar. Bu sorumluluğa doktrinde tam teselsül denmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Borçlar Kanunu madde 50'yi detaylıca incelemektir.Çalışmamızda sırasıyla bu sorumluluğun şartları, hükümleri ve yeni Borçlar Kanunu'ndaki durumu, doktrin ve Yargıtay görüşleri de belirtilerek incelenmiştir.Müteselsil sorumluluk, bir haksız fiil sorumluluğudur. Bu nedenle sorumluluk için haksız fiil sorumluluğunda aranan unsurların varlığı gerekir. Bunlar dışında, müteselsil sorumluluk için birlikte davranan birden fazla kişi ve bu kişilerin ortak kusuru da aranmaktadır.Birden fazla kişi, ortak kusurlarıyla bir zarara sebebiyet vermişlerse, asıl fail, kışkırtıcı, yardımcı ayrımı yapılmaksızın, meydana gelen zarar sonucu hükmedilen tazminatın tamamından sorumludurlar. Zarar gören, tazminatı sorumluların hepsinden talep edebileceği gibi bir kısmından ya da sadece birinden de talep edebilir. Tazminat tamamen ödeninceye kadar, birlikte sorumluluk devam eder.Zarar verenler ise kendilerinden tazminat talep edildiğinde ortak defileri ileri sürerek tazminattan indirimi sağlayabilecekleri gibi tazminatı ödemekten de kurtulabilirler. Ortak defiyi ileri sürmek bir hak olduğu kadar da bir yükümlülüktür. Kişisel defiler hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hâkim görüşe göre, dış ilişkide ileri sürülebilmelidir.Sorumlulardan birinin zarar görene ödeme yapması halinde, bu kişi payından fazla yaptığı ödeme oranında diğer sorumlulara başvurma hakkı kazanır. Buna rücu hakkı denir. Rücu oranını hâkim, hakkaniyete, kişilerin kusuruna ve fiilden sağladıkları yarara göre takdir eder.1 Temmuz 2012 tarihinde 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girecektir. Çalışmamızda bu kanundaki müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler detaylıca anlatılmıştır. Özellikle yapılan değişiklikler incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Müteselsil Sorumluluk2.Ortak kusur3.Haksız Fiil4.Dış İlişki5.İç İlişki

Borçlar KanunuBorçlar hukukuHaksız fiil+5
Elif Şen
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

İşçinin kişisel özellikleri bakımından işverenin eşit davranma borcu

Bu çalışmanın konusu, işçilerin cinsiyet, ırk, din ve mezhep, dil, siyasi görüş, felsefi düşünce ve benzeri nedenlere dayalı olarak ayrımcılığa tabi tutulamaması üzerinedir. Başka bir deyişle hukukun her alanında gözetilmesi gereken ?eşitlik ilkesi?nin İş Hukukundaki görünümü olan ?işverenin eşit davranma borcu? ilkesi çalışmamızda bu yönüyle ayrıntılı olarak incelenecektir.Türk Hukukunda iş ilişkisinde cinsiyet, ırk, din ve mezhep, dil, siyasal görüş ve benzeri nedenlere dayalı olarak ayrımcılılık yapılamaması ile ilgili doğrudan bir kural ve yaptırımı ilk defa 4857 sayılı İş Kanunumuzda bulunmaktadır. Dolayısıyla Türk hukuku bakımından 4857 sayılı İş Kanunu ile beraber eşit davranma ilkesinin, işverenin borçlarından biri olmanın ötesinde Türk İş Hukuku'nun temel ilkelerinden biri haline geldiği söylenebilir. Ancak bu konunun Türk Hukukunda gündeme gelişi oldukça yenidir. Dolayısıyla çalışmamızda yalnız ulusal hukukun verileri değil, aynı zamanda uluslararası hukuk bağlamında işyerinde yapılan ayrımcılıklara ilişkin düzenlemeler de incelenmeye çalışılmıştır. Tez çalışmamızda konu ile ilgili temel kavramlar üzerinde durulmuş, ardından hangi davranışların veya uygulamaların işyerinde ayrımcılık yaratabileceği tartışılmıştır. Bunun yanında işverenin eşit davranma borcunu ihlalinin yaptırımı olan ?ayrımcılık tazminatı? ve bu konudaki ispat yükü hususları da incelenecektir.

AyrımcılıkDilDin+14
Ertuğrul Yuvalı
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anonim şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin ticari takdir yetkisi ve bundan doğan sorumluluğu

Ticari takdir yetkisi hukukumuza 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunuyla getirilmiş ve gerekçesinde de bu ilke geniş bir şekilde açıklanmıştır. 6102 sayılı Kanunun 553. madde hükmü ?hiçkimse kontrolü dışında kalan kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar sebebiyle, gözetim yükümü dolayısıyla sorumlu tutulamaz? yeni tartışmalara neden olacak niteliktedir. Çalışmamızın amacı Amerikan hukuku kaynaklı içtihatlarla geliştirilen ticari takdir yetkisinin uygulanabilme şartlarını ayrıntılı olarak incelenerek, ilkenin Türk hukukuna uygulanmasına yardımcı olabilmek ve çıkabilecek tartışmaları ışık tutabilmektir.Ticari takdir yetkisi Anonim Şirket yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarını sınırlandırmak maksadıyla getirilmiştir. Yönetim kurulu üyelerinin aldıkları kararlarda uyulması gereken şartlar belirtilerek yönetim kurulu üyeleri için bir nevi davranış kuralları getirilmiştir. Sorumluluk davasının söz konusu olduğu hallerde ise özen ölçütü getirmektedir. Bununla birlikte ticari takdir doktrini ile de yönetim kurulu aleyhine iptal davası açılabilmesine imkân verilerek alınan kararın öncelikli denetimi sağlanarak daha zarar çıkmadan alınan kararın yerine getirilmesi engellenebilecektir.Sonuç olarak ticari takdir yetkisi yönetim kurulu üyelerini sorumluluktan kurtarmamaktadır. Yönetim kurulunun karar alınmasını önleyici, işlem yapılmasını geciktirici gereksiz nitelikte sorumluluk davalarının açılmasına engel olunması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda yönetim kurulu üyelerine karşı açılan sorumluluk davalarında belirtilen ilke şartlarına uyulduğu takdirde alınan kararın hakimler tarafından incelenmesine ve yerindelik denetimine tabi tutulmasına engel olunmaktadır.

Anonim şirketlerSorumlulukTakdir yetkisi+6
İclal Çelik
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk İş Hukukunda işçinin sözleşmeden doğan sorumluluğu ve sınırlandırılması

Bu çalışmada işverene bağımlı olarak çalışan işçinin işverene karşı sorumluluğu ve sorumluluğunun sınırlandırılmasına ilişkin esaslar irdelenmiştir. İşçi, iş sözleşmesinin zayıf tarafı olduğundan ayrıca edimini işverenin emir ve talimatları doğrultusunda, işverene bağımlı olarak yerine getirdiğinden onun her türlü kusurundan sorumlu tutulması uygun görülmemektedir. Çalışmada kusurun her derecesinden işçiyi sorumlu tutmamak gerektiği yönündeki görüşümüz açıklanmıştır.Kusur, kişinin hür bir varlık olduğundan hareket edilerek, davranışlarının serbest iradesinin ürünü olduğU düşüncesine dayanır. Ancak iş sözleşmesinin zayıf tarafı olan işçinin iradesi de işverenin verdiği emir ve talimatlar çerçevesinde sınırlıdır. Bu bakımdan işçinin hafif kusurundan sorumlu tutmak yerine, onu sözleşmeyi ihlalinden doğan zararlar bakımından ağır kusurundan ya da kastından sorumlu tutmak gerekmektedir.Çalışmamızda işçinin iş sözleşmesi ile girdiği hukuki durumundan yola çıkılarak sorumluluğunun sınırlandırılmasının mümkün olduğu, bu sınırlandırmanın kusurunun derecesine göre tayin edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Sorumluluk2.Özen Borcu3.Kusur Karinesi4.Ağır Kusur5.Sorumsuzluk Anlaşması

KusurSorumlulukSorumluluğun sınırlandırılması+5
Sevilay Cenik
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Boşanma ve ayrılıktan doğan kanunlar ihtilafı kuralları

Günümüzde milletlerarası ilişkilerin artmasıyla beraber mahkemelerimiz önüne çok sayıda yabancı unsurlu boşanma ve ayrılık davası gelmektedir. Dolayısıyla yabancı unsurlu boşanma ve ayrılık davalarında, boşanma ve ayrılığa ve bunların fer'i sonuçlarından olan nafaka ve velayet hususuna uygulanacak hukukun tespiti meselesi önem arz etmektedir.Boşanma ve ayrılık konusunda ülkesel farklılıkların iç hukuk bakımından etkisini nasıl gösterdiğini incelediğimiz bu çalışmanın birinci bölümünde; maddi hukuk alanında boşanma ve ayrılık hususu genel olarak incelenmiş, ikinci bölümde boşanma ve ayrılığa uygulanacak yetkili hukukun ne olacağı meselesi, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'da yapılan değişiklikler ve çeşitli hukuk düzenlerindeki kanunlar ihtilafı kurallarıyla birlikte değerlendirilerek incelenmiştir.Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise; boşanmanın hukuki sonuçlarından olan nafaka ve velayete uygulanacak hukuk üzerinde durulmuştur.Çalışmamızın sonuç kısmında da; araştırmamız hakkında çözüm ve görüş önerileri ortaya konmuştur.Anahtar Sözcükler:1.Yabancı2.Boşanma3.Ayrılık4.Nafaka5.Velayet

BoşanmaEvli çiftlerKanunlar+4
Merve Özcan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Haksız rekabet halleri ve haksız rekabetin tespiti

Sosyal piyasa ekonomilerinde, piyasa katılanları arasında serbest rekabetin her boyutuyla düzenlenmesi gerekmekte ve haksız rekabet hukuku, tüm katılanlar lehine bu tür düzenlemelerin sağlanması araçlarından birini oluşturmaktadır. Haksız rekabete ilişkin olarak Türk Hukuku düzenlemelerinin en büyük ve önemli parçasını 6762 Sayılı TTK'nin genel hüküm olan 54. maddesi ve haksız rekabet hallerini düzenleyen 55. maddesi oluşturmaktadır. Düzenlemenin amacı, rakipleri, tüketicileri ve diğer piyasa katılanlarını ve bu sayede kamunun menfaatlerini haksız rekabete karşı korumaktır. Türk hukukunda haksız rekabet ilişkin düzenlemeler Borçlar Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi çeşitli düzenlemelerde bulunmaktadır ayrıca adil ticaret dolaylı olarak Türk Özel Hukukunun fikri mülkiyet hukuku gibi çeşitli alanlarıyla da bağlantılı kabul edilmektedir. Haksız rekabete ilişkin AB müktesebatının birincil (roma anlaşmasının 3, 10, 28, 49. maddeleri gibi) ve ikincil hukuk olarak anılan AB Yönergeleri de ayrıca Türk Haksız Rekabet Hukukunun kaynağı olarak kabul edilmekte ve Türk Hukukunu etkilemektedir. AB Hukukunu uyumlulaştırma projesi 97/55/AT Yönergesiyle karşılaştırmalı reklamları da içerir şekilde değiştirilen 84/450/AET Yönergesiyle başlamıştır. 2005/29/AT Haksız Ticari Uygulamalar Yönergesi ise mayıs 2005'de kabul edilmiştir. Yönerge, tüketiciye yönelik ticari uygulamalarda tüketicinin iktisadi menfaatlerini doğrudan korumaktadır. Haksız ticari uygulamalar aldatıcı ticari uygulamalar ve saldırgan ticari uygulamalar olmak üzere iki kategoride ele alınmakta ayrıca Yönerge ek I kısmında her durumda haksız kabul edilen 31 adet ticari uygulama içermektedir. Ayrıca Paris Sözleşmesi, TRİPS gibi Türkiye'nin taraf olduğu uluslara arası anlaşmalar da Türk Haksız Rekabet Hukukunun kaynağını oluşturmaktadır.

Haksız rekabetRekabetRekabet hukuku+2
Mehmet Ali Aksoy
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Özel sigortalarda sigorta himayesinin başlayacağı ve sona ereceği anı tayin eden esaslar

Sigorta ettireni sigorta akdi imzalamaya sevk eden amil, muayyen yahut gayrimuayyen müddet zarfında sigorta himayesine kavuşmaktır. Böylelikle, gerçekleşmesinden endişe ettiği rizikoların yol açacağı zararları sigortacının karşılayacağını bilerek, sigorta himayesinin bahşedildiği müddet zarfında endişelerinden sıyrılmış olur. Ancak tek başına sigorta sözleşmesinin yapılmış olması, sigorta ettirenin bu sözleşmeden umduğu menfaate kavuşması için yeterli değildir. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu, sigorta himayesinin başlangıç anını primin veya ilk taksitinin ödenmesi şartına bağlamıştır. Bu itibarla, sigorta himayesine kavuşmak isteyen sigortacının, kural olarak prim borcunun tamamını veya ilk taksitini ödemesi iktiza edecektir. Ne var ki, anılan kaide mutlak olmayıp, Kanun Koyucu tarafından istisnaları da vaz edilmiştir. Bu kaidenin aksi, sigorta ettiren lehine olmak kaydıyla taraflarca kararlaştırılabileceği gibi, Kanunda da bu kaideyi bertaraf eden birtakım hükümler olduğu müşahede olunmaktadır. Ancak sigorta himayesinin başlangıç anını tayin etmek her zaman çok kolay değildir. Zira sigorta himayesinin başlangıç anına ilişkin istisnaların birçoğu Kanunda sarahaten hüküm altına alınmış olsa da, bunlardan bir kısmı tatbikattaki işleyiş sonucu ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda sigorta himayesinin başlangıç anı muhtelif ihtimaller nazarında mütalâa edilerek, tatbikata yönelik çözüm önerilerini ortaya koymak hedeflenmiştir.

HimayeSigortaSigorta hukuku+3
Burak Doğan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliğinde işçilerin serbest dolaşımı

Serbest dolaşım Avrupa Birliği`nin temel politikalarından biridir. Serbest dolaşım malların, sermayenin, hizmetlerin ve işçilerin serbest dolaşımı konularını içinde barındırır. Bizim tezimizin konusu ise işçilerin serbest dolaşımıdır.Serbest dolaşım sadece bir üye devlet vatandaşının başka bir üye devlette çalışabilmesi anlamına gelmez. Bunun yanı sıra o ülkede ikamet etme, sosyal güvenlik, sendikal haklar, eğitim ve öğretim haklarını vs. da kapsar.Avrupalı işçiler 1914 yılına kadar istediği yerde çalışma hakkına sahipti. I. Dünya Savaşından sonra ise işçilerin serbest dolaşımı konusunda bir takım sınırlamalar getirilmiştir. Bu nedenle gerçekleştirilen Leeds, Bern ve Paris Konferanslarında bu sınırlamaları en aza indirgeyecek kararlar alınmıştır. II. Dünya Savaşından sonra oluşan birlik olma çabaları sonucunda ortaya çıkan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kendi sektörleriyle kısıtlı da olsa işçilerin serbest dolaşımını kabul etmekteydi. Günümüzde kömür, çelik ve atom enerjisinde çalışanlar ayrımı yapılmadan her türlü işçinin serbest dolaşımı, Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma`nın 39?42. maddelerinde düzenlenmektedir.Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşma işçilerin serbest dolaşım hakkını açık hükümlerle düzenlemiş, bu maddelerin uygulama alanlarını göstermek amacıyla Avrupa Konseyi tarafından çeşitli tüzük ve direktifler çıkarılmıştır.Tek Avrupa Senedi, Avrupa Topluluğu Sosyal Şartı, Schengen, Maastricht ve Amsterdam Antlaşmaları ile de işçilerin serbest dolaşımı hakkına ilişkin düzenlemeler getirilmiştir.Serbest dolaşım hakkına Avrupa Topluluğu Antlaşması`nın 39/3 ve 46/1 maddeleriyle bir takım kısıtlamalar getirilmiştir. Bu maddelerden çıkan sonuca göre işçilerin serbest dolaşımı kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu sağlığı ve kamu sektörü nedenleriyle sınırlanabilir. Ancak herhangi bir üye devlet, başka bir üye devlet vatandaşının serbest dolaşımın kendisine verdiği hakları kullanmasını engellemek amacıyla bu kısıtlamaları suistimal etmemelidir.1612/68 sayılı Tüzük işçi ailesinin içine kimlerin girdiğini saymaktadır. İşçinin sahip olduğu çalışma, eğitim, sosyal güvenlik vs. haklara işçinin ailesi de belli koşullarda sahiptir.Türkiye 1 Temmuz 1959`da Avrupa Ekonomik Topluluğu ile müzakerelere başlamış, 12 Eylül 1963 tarihinde de Ankara Antlaşması`nı imzalamıştır. Ankara Antlaşması`nda tarafların kademeli olarak işçilerin serbest dolaşımını gerçekleştireceği konusunda anlaştıkları belirtilmiştir. 23 Kasım 1970`de imzalanan ve 1 Ocak 1973`de yürürlüğe giren Katma Protokol ile işçilerin serbest dolaşımının Ankara Antlaşması`nın yürürlüğe girişinden sonraki 12. yılın sonu ile 22. yılın sonu arasında kademeli olarak gerçekleştirileceği hüküm altına alınmıştır. Bu madde Türk işçilerinin 22 yıl sonra Ortak Pazar işçileri ile eşit haklara sahip olacağı şeklinde yorumlanmıştır. Ancak 1 Ocak 1986 tarihinde bu geçiş süresi tamamlanmasına rağmen işçilerin serbest dolaşımına ilişkin herhangi bir uygulama başlamamıştır.Ankara Antlaşması`na göre tarafların, ortaklığın yürütülmesi ve kademeli geçişin sağlanabilmesi için Ortaklık Konseyi`ni toplamaları gerektiği düzenlenmiştir. İşçilerin serbest dolaşımı konusu ile ilgili olarak 2/76, 1/80 ve 3/80 sayılı kararlar kabul edilmiştir. Bu Ortaklık Konseyi Kararları Türk işçilerinin ve Türkiye`de çalışmak isteyen Topluluk vatandaşlarının serbest dolaşımına ilişkin ayrıntılı hükümler içermektedir.Toplulukta yaşayan Türk işçileri ve aileleri Ankara Antlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi Kararlarından doğan haklarının üye devletler tarafından tanınması amacıyla üye devlet mahkemelerinde davalar açmış ve bunun sonucunda bu davalar ATAD`ın önüne getirilmiştir. ATAD da verdiği kararlarla konuya ışık tutmuştur.İşçilerin serbest dolaşımı hakkı, Topluluk ile Türkiye arasında karşılıklı olarak tanınmış bir haktır. Bu nedenle Türkiye de üzerine düşen düzenlemeleri yerine getirmek durumundadır. Türkiye`nin kendi ulusal mevzuatını Avrupa Birliği müktesebatına yaklaştırma çalışmaları takip edilmektedir. Her sene düzenlenen ilerleme raporları ile Türkiye`nin konu ile ilgili yaptığı çalışmalara değinilir ve henüz düzenlenmeyen hususların bir an önce yerine getirilmesi önerilir.Anahtar Sözcükler1. Serbest Dolaşım2. İşçilerin Serbest Dolaşımı3. Çalışma hakkı4. Avrupa Topluluğu`nu kuran Antlaşma5. Avrupa Topluluğu Adalet Divanı

Avrupa BirliğiSerbest dolaşımUluslararası ilişkiler+1
Zeynep Duygu Oğuz
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Carî hesap sözleşmesi

Bu tezin konusu, TTK'da düzenlenmiş olan, carî hesap sözleşmesidir. Bu sözleşme, hız, kolaylık ve tasarruf gibi ticari ihtiyaçlardan doğmuştur. Öte yandan, Türk hukukunda bileşik faizin uygulanabildiği iki sözleşmeden biri olarak özel bir önemi haizdir. Tezde amaçlanan, sözleşmenin kavramsal sınırlarının çizilmesi ve tüm yönleriyle incelenmesidir. Bu sözleşme, karşılıklı alacakların belirli zamanlarda toplu takas yoluyla sona erdirilmesine dayanır. Bu ilkenin sonucu olarak, hesap kapsamındaki alacaklar ayrı ayrı talep edilemez. Bütünlük olarak adlandırılan bu ilkenin, sözleşmenin en önemli özelliği olduğu düşünülmektedir.Araştırma sırasında, ?carî hesap sözleşmesi? ifadesi kullanılarak birçok farklı kurumdan bahsedildiği görülmüştür. Bu yüzden ilk bölümün başında carî hesap sözleşmesi ile bir muhasebe yöntemi olan carî hesap birbirinden ayrılmıştır. Sonrasında carî hesap sözleşmesi benzer sözleşmelerle karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırmanın sonucunda carî hesap sözleşmesinin anılan sözleşmelerden farklı ve bağımsız bir sözleşme olduğu saptanmıştır.Carî hesap sözleşmesinin ilgili mevzuat uyarınca işleyişine dair bilgiler, ikinci bölümde verilmiştir. Bu bağlamda, mevcut düzenlemenin banka sözleşmelerini kapsamadığı görülmüştür. Oysa, banka sözleşmeleri genellikle carî hesap uygulamalarıyla birlikte işlemektedir. Ne yazık ki TTKT de bu sözleşmeleri kapsamamaktadır. Bu sorunun çözümü için, carî hesap sözleşmesiyle farklılıkları bulunan banka carî hesaplarına özgü bir düzenlemeye gidilmesi gerektiği düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler1. Carî Hesap2. Takas3. Bütünlük İlkesi4. Bileşik Faiz5. Bankacılık Sözleşmeleri

Bankacılık işlemleriCari hesap sözleşmesiCari işlemler+3
Alper Kadir Balıkçıoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türk Hukukunda patent lisansı sözleşmesi

Türk Hukuku'nda patent lisansı sözleşmesi, Borçlar Kanunu'nda düzenlenmemiştir. Bu sözleşmeye ilişkin hükümler 551 sayılı Patent Hakkının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'de yer almaktadır. Ancak bu KHK'de de sözleşme tüm unsurları ile bir bütün olarak düzenlenmediğinden doktrinde çoğunlukla kabul edilen ve bizim de katıldığımız görüşe göre, sözleşme isimsiz sözleşme niteliğindedir.Anılan KHK'nin patent üzerinde hak tesisine ilişkin 86 ncı maddesinde, patent başvurusu veya patentin başkasına devredilebileceği, miras yolu ile intikal edebileceği, rehin edilebileceği ve kullanma hakkının lisans konusu olabileceği öngörülmektedir. 551 sayılı KHK'nin ?Sözleşmeye Dayalı Lisans? başlıklı 88 inci maddesinde ise, patent başvurusunun veya patentin kullanma hakkının, milli sınırların bütünü içinde veya bir kısmında geçerli olacak şekilde, lisans sözleşmesine konu olabileceği belirtilmektedir.Patent lisansı sözleşmesi, lisans verenin fikri mülkiyet hakkı niteliğindeki patentten doğan haklarının kullanılması hakkının lisans alana belirli ya da belirsiz bir süre için kural olarak belirli bir bedel karşılığında verildiği ve lisans alan için şahsi hak doğuran tam iki taraflı bir sözleşmedir.Sözleşme çeşitli türlerde yapılabilmekte olup en önemli türleri basit lisans ve inhisarî lisans olarak görülmektedir. Basit lisans, lisans verenin lisans alana patent hakkının kullanımı için yetki verirken, daha sonra başkalarına da aynı içerikte ve aynı kullanım alanında lisans verme hakkını saklı tuttuğu lisans sözleşmesi türüdür.İnhisari lisans ise, patent hakkı sahibinin bu hakkın kullanımına ilişkin olarak lisans verirken, aynı hakka ilişkin olarak üçüncü kişilere lisans vermemeyi ve aynı zamanda kendisinin de lisans konusu hakkı kullanmamayı yüklendiği lisans sözleşmesi türüdür.Patent lisansı sözleşmenin özellikleri, kullanma hakkının devrine ilişkin sözleşme olması, kural olarak ivazlı ve tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme olması, sürekli borç ilişkisi doğurması, borçlandırıcı işlem olması ve lisans alan için şahsi hak doğurması olarak sıralanabilir.Patent lisansı sözleşmesinin hukukî niteliği de doktrinde tartışmalı olup çoğunlukla kabul edilen görüş ve kanaatimiz, bu sözleşmenin kendine özgü yapısı olan sözleşme niteliğinde olduğu yönündedir.Patent lisansı sözleşmesi, lisans alan ve lisans veren için karşılıklı yükümlülükler yüklemektedir. Bu sözleşmenin karakteristik edimi, lisans verenin kullandırma borcudur. Lisans alanın karşı edimi ise, lisans bedelini ödeme ve lisans konusunu sözleşmeye uygun kullanma yükümlülüğü olarak ortaya çıkmaktadır. Sözleşmenin sürekli borç ilişkisi niteliği gereği taraflar arasında kurulan güven ilişkisi neticesinde taraflar için çeşitli yan yükümlülükler de doğabilir.Patent lisansı sözleşmesi, sözleşme süresinin veya patent hakkının süresinin dolması ile kendiliğinden sona erebileceği gibi tarafların sözleşmede kararlaştırdıkları hallerin gerçekleşmesi ile veya haklı nedenlerin varlığı halinde fesih yolu ile de sona erdirilebilecektir.

Fikri ve sınai mülkiyet haklarıHukukLisans anlaşmaları+3
Saadet Hande Özsoy
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde yargılama süreci

Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde yargılama sürecinin anlatıldığı bu tez 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde çalışmada sık sık karşımıza çıkacak olan kavramların anlaşılabilir olması için Topluluk hukukunun niteliği, özellikleri ve kaynaklarından bahsedilmiştir. Daha sonra merkezi Lüxsemburg'da bulunan AB' nin temel yargı organı Adalet Divanı'nın kuruluşu, yapılanması ve personeli hakkında bilgiler verilmiştir. Divan' da hakimler, hukuk sözcüleri, raportör hâkimler, Divan Başkanı görev yapmaktadır. Divan Genel Kurul şeklinde toplanabileceği gibi, hukuk daireleri şeklinde de görev yapmaktadır.İkinci bölümünde Divan'ın yargılama süreci ele alınmıştır. Topluluk Antlaşmaları ve Divan İçtihatlarıyla yetki sınırları belirlenmiş olan Divan'ın yetkisi, görülen davalarda izlenen aşamalar ve usule ilişkin hususlar incelenmiştir. Yazılı, sözlü ve hazırlık aşamalarından sonra karar oturumuyla hüküm verilmektedir. Divan'a başvuru yolları ve şartları detaylı olarak anlatılarak, yargılamaya ilişkin diğer konular olan bilirkişi incelemeleri, çalışma dili, yasal yardım, tarafların temsili, Davaya müdahale, adli yardım konuları üzerinde açıklamalarda bulunulmuştur.Çalışmanın üçüncü ve son kısmında 1987 yılında Divan'ın artan iş yükünü hafifletmek ve yardımcı olmak maksadıyla Divan nezdinde kurulan İlk Derece Mahkemesi işlenmiştir. İlk Derece Mahkemesi'nin kuruluş sebepleri ve şekli, yapılanması, çalışma sistemi ve görevlerinden bahsedilerek, İlk derece Mahkemesi kararlarına karşı ABAD önünde başvuru yollarına ait bilgiler verilmiştir.AB' ye tam üyeliğimiz söz konusu olduğu için, Topluluk hukukunun uygulayıcısı olan Adalet Divanı önünde yargılama sürecinin iyi etüt edilmesi gerekmektedir.

Adalet DivanıAvrupa BirliğiYargılama
Burcu Kolik Mülhim
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Suçluların iadesine dair Avrupa sözleşmesi ve Türkiye

Çalışmanın kapsamı itibarı ile genel olarak iade müessesesinin, tarihçesi, geçirdiği evreler, konunun hangi disiplinler tarafından incelendiği ifade edilmiş, diğer müesseselerle farklı ve benzer noktaları sergilenerek kavramsal çerçevesi ortaya konulmuştur. Öncelikle SİDAS, daha sonra da Türk hukuku bakımından işleyişe hâkim olan kural ve ilkeler ele alınarak genel hatları ile suçlu iadesi süreci belirtilmiştir. Bu kapsamda iade ilke olarak yabancılar için söz konusu olduğundan, konunun yabancılar hukuku veçhesi ve vatandaşlık kavramı açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Vatandaşın iade edilmezliği ilkesi açısından iade hukukunun geldiği nokta değerlendirilerek, sözleşme ile tanınan bu olanağın genişletilerek amacını aşar bir hal aldığı tespit edilmiştir. Bu istisnanın genişletilmesinin sebep ve sonuçları analiz edilmiş, ileri sürülen görüşler ve uygulama birlikte ele alınarak, bu alandaki eğilimler ve önerilere de yeri geldikçe değinilmiştir. Ayrıca, konuyu düzenleyen eski ve yeni TCK hükümleri karşılaştırmalı olarak ele alınıp analiz edilmiştir. Bu yapılırken de, düzenlemelerin getirdiği hüküm ve sonuçların neler olduğu, konu ile ilgili meclis oturumlarındaki tartışmalarda serd edilen görüşler, mahkeme kararları, Yargıtay ve Danıştay içtihatları, AİHM kararları incelenerek mesele çok yönlü olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tartışmalı ve hukukumuz açısından sorun yaratan hususlara ilişkin görüş ve eleştirilere ise yeri geldikçe yer verilmiş, anlamsal bütünlük açısından TCK'nın konuyu düzenleyen 18'inci maddesine ilişkin genel değerlendirme, görüş ve önerilerin, ilgisi bulunan konularla birlikte ele alınıp incelenme yolunun seçilmesinin konunun anlaşılmasına daha çok hizmet edeceği düşünülmüştür. İnceleme sırasında, iade hukukunda yeteri kadar yer almayan, ancak, bu alandaki farkındalığın artması ile birlikte önümüzdeki dönemde daha fazla tartışılacak ve referans verilecek olan insan hakları boyutu ile konu incelenmiş ve burada gelinen aşama ve ulaşılan sonuçlar tahlil edilmeye mesele bu yönü itibarı ile de ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışma sırasında karşılaşılan bir diğer husus da, inceleme konumuzu teşkil eden SİDAS'ın önemli bir cüzünü oluşturan ve özellikle sözleşmenin yorum ve uygulamasında yararlanılan ve maddelerin şekillenmesi arkasındaki amaç ve gerekçeleri sıralayan Açıklayıcı Rapora Türk hukukunda yapılan bilimsel çalışmalarda yeterince yer verilmediği hususudur. Bu nedenle, çalışmamızda yeri geldikçe Açıklayıcı Rapora yollama ve başvuru yapılarak ve söz konusu metnin çevirilerine metinde yer verilerek ele alınan maddelerin anlam ve sonuçlarının daha somut ve bir şekilde kavranması sağlanmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Suçluların İadesi2.Vatandaşın İade Edilmezliği3.Çekince4.Müstakil İade Yasası5.İnsan Hakları

HukukSiyasi suçlarSuçlular+4
Ahmet Ulutaş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İş Hukukunda cezai şart

Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk İş Ve Sosyal Güvenlik Hukuku Bilim Dalında aldığım yüksek lisans eğitimim sonunda tez çalışması olarak ?İş Hukukunda Cezai Şart? konusunu ele aldım.Cezai şart kurumu, Borçlar Kanunumuzun 158-161. maddeleri arasında tanzim edilmiş olup, cezai şart, mevcut bir borcun yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesi halinde ödenmek üzere asıl borcu kuvvetlendirmek amacı ile kararlaştırılan, asıl borca bağımlı fer'i nitelikte mali değeri haiz bir edimdir.Sözleşmeler alanında uygulama alanına sahip cezai şart kurumunun iş sözleşmelerinde yer almasını kısıtlayan bir hüküm mevzuatta yer almamakta olup özellikle son zamanlarda bu tarz kayıtlara bireysel ve toplu iş sözleşmelerinde sıkça yer verildiğini görmekteyiz. Elbetteki İş Hukukunun kendine özgü yapısına uygun düştüğü ölçüde iş sözleşmelerinde de cezai kararlaştırılması mümkündür.Tezin amacı, bu tarz kayıtların bireysel ve toplu iş sözleşmelerindeki uygulamasını anlatmaktır. Bu çerçevede tezde öncelikle genel anlamda cezai şart konusuna değinildikten sonra cezai şart kurumunun iş hukukundaki yeri ve uygulaması anlatılmıştır.İş hukukunda cezai şart uygulamasının amacı da, her şeyden önce diğer sözleşme türlerinde olduğu gibi tarafların iş sözleşmesinden doğan borçlarını sözleşmeye uygun olarak yerine getirmelerini sağlamak ve sözleşmenin süresinden evvel haksız olarak feshini engellemektir. Öte yandan uygulamada en sık karşılaşılan örneklerinden biri de, işçisini belirli bir süre mesleki eğitime tabi tutan ve bu suretle büyük masraflar yapan işverenlerin bu tarz işçilerini işyerine bağlamak amacıyla yaptığı masraflar karşılığında sözleşmeye geri ödeme kayıtları veya cezai şart öngörmeleri durumudur. Yargıtay bu durumda kural olarak cezai şartın geçerliliği için iki taraflı öngörülmesi koşulunu aramamaktadır.İş mevzuatında iş sözleşmelerine konulacak cezai şart kayıtlarına dair düzenleyici bir hüküm mevcut olmadığından, bu kayıtların hangi koşullar altında geçerliliğine dair içtihatlar uygulamada Yüksek Yargıtayca getirilmiştir. Elbetteki bu koşullar işveren karşısında ekonomik yönden zayıf ve sömürülmeye açık konumda bulunan işçiyi koruyucu motifler içeren İş Hukukunun kendine özgü niteliği dikkate alınarak belirlenmektedir. Yargıtay, iş sözleşmelerindeki cezai şart kayıtlarının geçerliliğini kural olarak işçi aleyhine tek taraflı olarak öngörülmemesi ve her iki taraf için de öngörülmesi şartına bağlı tutmuştur.Toplu iş sözleşmesi özerkliği çerçevesinde toplu iş sözleşmeleri ile de cezai şart kararlaştırmak mümkündür. Uygulamada da özlük haklarına ve iş güvencesi sağlamaya yönelik hükümlerin uygulanmasını temin için cezai şart kararlaştırılmaktadır. Gerek bireysel gerek toplu iş sözleşmelerine konulan cezai şartın fahiş olması halinde hakim tarafından tenkisi hem öğreti hem Yargıtayca benimsenmiştir.Anahtar Sözcükler1. Haksız fesih2. İş güvencesi3. İşçi aleyhine tek taraflı veya karşılıklı öngörülme4. Eğitim giderleri karşılığı cezai şart veya geri ödeme kayıtları5. Tenkis

Cezai şartHukukİş hukuku
Nazlı Bulut
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00