
2,113
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kanuni idare ilkesi bağlamında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
"Kanuni İdare İlkesi Bağlamında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" başlıklı tez çalışmasında, Anayasa'ya yeni bir hukuki işlem türü olarak dahil edilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasal kapsamı, hukuki niteliği ve normlar hiyerarşisindeki yeri öğretideki farklı görüşler çerçevesinde açıklanmıştır. 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu, hükümet sistemi değişikliğinin ötesinde Anayasa'nın yürütme bölümünde radikal bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirmiştir. Bu değişimin önemli sonuçlarından biri de kanunilik güvencesi kapsamında bulunan idari birimlerin teşkilatlanma yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin düzenleme alanına bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanuni idare ilkesinin unsurlarından olan "kanun" ve "idarenin kurulması" kavramları kapsamında incelenmiştir. Son olarak, yasama ve yürütme fonksiyonlarına ilişkin temel prensiplerin kanuni idare ilkesi ile kesiştiği zemin üzerinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesine yönelik tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Yargı kararları ışığında Türk vergi hukukunda muvazaa ve peçeleme işlemleri
Çağdaş toplumlarda devletler, yüklenmiş olduğu misyon gereği kamu gelirlerine ihtiyaç duymaktadır. Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için vergi toplanarak vergi geliri elde edilmesi, devletlerin geçirmiş olduğu uzun bir evrimin sonucudur. Bununla birlikte vergilerin, devletin üstün egemenlik gücüne dayanılarak toplanmasının yanı sıra, vergilendirmede keyfiyete engel olan bireyleri koruyucu anayasal ilkeler de mevcuttur. Bunlardan en önemlileri, 1982 Anayasası'nda yer alan eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkeleridir. Bu kapsamda Türk vergi sistemine ilişkin uygulamalarda, devletin kamu hizmetlerini görürken ihtiyaç duyduğu vergi gelirlerinde kayba sebebiyet veren ve aynı zamanda eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkelerine de zarar veren bazı işlemler mevcuttur. Bu işlemler, muvazaa ve peçeleme işlemleridir. Türk vergi sistemi içerisinde mükellef ve vergi sorumlularının sözleşme özgürlüklerini kullanarak, vergiden kaçınma veya vergiden kaçırma amacıyla giriştikleri bu işlemler, vergi hukuku açısından tespiti, nitelendirilmesi ve yargı aşamasında ispatı çok önemli hususlardır. Vergi mevzuatının kapsamlı ve karmaşık yapısı sebebiyle bu işlemler çok farklı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu işlemlerin dinamik yapısı sebebiyle de yeni peçeleme ve muvazaa işlemleri de ortaya çıkabileceğinden, bu işlemleri mevzuat kapsamında yasaklamak kalıcı bir çözüm olamayacaktır. Bu sebeple muvazaa ve peçeleme işlemlerin önlenmesine yönelik çabaların en başında doğru nitelendirme ile etkin ve etkili bir yargılama sistemi olması gerekmektedir. Peçeleme ve muvazaa işlemlerinin içeriğini belirlemek, yargı kararlarında bu işlemlerin ne şekilde ele alındığı göstermek, akademik literatüre katkı sağlamak ve vergi hukuku alanında üzerinde sınırlı çalışma yapılmış bir konuyu incelemenin yararlı olacağı sebebiyle, peçeleme ve muvazaalı işlemler, araştırma konusu olarak belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, muvazaa ve peçeleme işlemleri kavramları, bu kavramların benzer diğer kavramlardan farkları, yargı kararları ve öğreti doğrultusunda bu işlemlerin ne şekilde ortaya çıktığına yönelik örnekler ve bu işlemlerin ispatının ne şekilde olacağı hususları ele alınmıştır.
Kişisel verilerin korunması
Çalışmanın amacı giderek daha da önem kazanan kişisel verilerin hayatın her alanında korunması gerekliliğini açıklığa kavuşturmak ve konunun önemini vurgulamaktır. Zira gün geçtikçe kişilerin özel nitelikteki bilgilerinin izinsizce ele geçirilmesi gelişen teknoloji sayesinde daha da kolay hale gelmektedir. Kişilerin telefon konuşmalarının izinsizce dinlenmesi, kayıt altına alınması, görüntülerinin kayıt altına alınması, iletişim bilgilerinin, banka hesap bilgilerinin aynı şekilde ele geçirilmesi veya ifşa edilmesi özel hayatın gizliliğinin giderek ortadan kalkması sonucunu beraberinde getirecektir.
Ceza muhakemesinde suça sürüklenen çocukların yargılanması
Bireysel veya çevresel farklı faktörler neticesinde, erken yaşlarda suç yoluna giren çocukların, ceza adalet sistemi içerisinde farklı bir konuma oturtulması gerekliliği zaman içerisinde geçerlik kazanmıştır. Bu doğrultuda kabul gören uluslararası antlaşmalar ve ulusal kanuni düzenlemelerle, suça sürüklenen çocuklara yetişkinlerden ayrı yargılama usulleri tanınmıştır. Tezimizde öncelikle ulusal ve uluslararası hukuktaki çocuk kavramları tanımlanmış, daha sonra çocukları suça sürükleyen nedenler üzerinde durulmuştur. Ardından Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu temelinde suça sürüklenen çocukların yargılama süreçleri güncel yargı kararları eşliğinde incelenmiştir. Çocuğun tüm ceza muhakemesi süreçlerinde, üstün yararının korunması amacına öncelik verilmiş, mevcut düzenlemeler ve gelecekten beklentiler karşılaştırılarak değerlendirilmiştir.
Türk ceza hukuku'nda hapis cezalarının infazında ceza infaz kurumları
Hapis cezası; Türk Ceza Kanunu m. 45'te öngörülen yaptırımlardan biri olup Türk Ceza Kanunu'nun 46. maddesi gereği üç tür ("ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve kısa süreli hapis cezası") hapis cezası mevcuttur. En genel haliyle hapis cezası, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunan hükümlünün, özgürlüğünden bir süre yoksun kalması suretiyle infaz edilen bir yaptırım türüdür. İnfazın nasıl gerçekleşeceğine dair Türk Ceza Kanunu'nun 47, 48, 50. maddeleri ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m. 25'te hükümler mevcuttur. Çalışma kapsamında, Türk Ceza Hukukunda hapis cezası, hapis cezasının infazı ve ceza infaz kurumu türleri incelenmiştir. Özellikle; hapis cezasının, cezalandırmanın amacından beklenen gayeleri gerçekleştirmede ne derece etkin olduğuna teorik düzlemde yer verilmiştir. Sonuç kısmında ise, hapis cezasının suçun önlenmesindeki rolü, birkaç istatiksel tablo incelenerek değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hapis cezası, hapis cezasının infazı, ceza infaz kurumu, ceza infaz kurumu türleri.
İdari işlemin sebep unsuru ve yargısal denetimi
İdari işlem, idare hukukunun temel konularından biridir. Sebep unsuru ise, idair işlem teorisini diğer teorilerden farklı, kendi özgü bir teori hâline getiren bir unsurudur. Sebep unsuru, idari işlemin yapılmasında dayanılan fiili ve hukuki etkenlerdir. Türk hukukunda sebep unsuru kural olarak kanundaki düzenleme şekillerine göre belirlenir. Sebep unsurunun kanunda hiç düzenlenmemesi ve belirsiz kavramlarla düzenlenmesi takdir yetkisine değil, hukuki yorum yükümlülüğüne işaret eder. Sebep unsurunun hukuka uygunluğu ayrıca sebep ilkeleri olarak adlandırılan birtakım içtihadi ilkelere de bağlıdır. Her idari işlem mutlaka bir sebebe dayanmalıdır, sebepsiz idari işlem olmaz. Sebepler gerçek ve hukuka uygun olmalıdır. Sebepler objektif olarak belirlenmeli, somut nitelikte olmalıdır. Sebep sakatlıkları sonradan giderilemez. Sebep unsuru şekle indirgenemez. Keza sebep ikamesi bu ilkeyi doğrulamaktadır. Sebep unsurunun hukuka uygunluğunun arandığı zaman, istisnaları olmakla birlikte kural olarak idari işlemin yapıldığı zamandır. Sebep sakatlıkları üç türe ayrılır. Hukuki sebep sakatlıkları, hukuki dayanaktan yoksunluk ve hukuki hatadır. Fiili sebeplerin maddi doğruluğunda hata, fiili hata olarak adlandırılabilir. Fiili sebeplerin maddi doğruluğu sebep unsurunun hukuka uygunluğu için yeterli değildir, fiili sebeplerin hukuki nitelendirmesi de hukuken doğru olmalıdır. Danıştay genellikle fiili sebeplerin hukuki nitelendirmesinde denetim yetkisini sınırlandırmamakta, tam denetim yürütmektedir. Açık değerlendirme hatası ve tam ölçülülük denetimi Türk hukukunda henüz istisnai uygulama alanına sahiptir ve örnekleri azdır. Sebep sakatlıklarının yargısal yaptırımı kural olarak iptaldir; ancak Danıştay'ın istisnai sayıdaki kararlarında hukuki yokluk müeyyidesinin kabul edildiği görülmektedir.
İdare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi
İdarenin kusursuz sorumluluğu sanayi devriminin ve bunun birlikte gelişen makineleşme, kentleşme ve sosyal devlet anlayışının bir ürünüdür. Kusura dayanmayan bu sorumluluk türü fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi üzerine kuruludur. Ancak Türk idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi, literatürde ve yargı kararlarında genellikle risk ilkesinin yanında tamamlayıcı bir ilke olarak ele alınmakta ve ayrıntılı bir şekilde açıklanan risk ilkesinin ardından fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden kısaca bahsedilmektedir. Bu çalışma, idari sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, uygulama alanı ve işlevine yönelik ayrıntılı bir çalışmaya duyulan ihtiyaçtan doğmuştur. Çalışmanın asıl amacı, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin, idarenin kusura dayanmayan sorumluluğu içindeki konumunun, anlamının ve işlevinin belirlenmesidir. Bununla bağlantılı bir diğer hedef ise, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin teorik ve pratik temellerini, kapsamını ve yargı mercilerinin bu ilkeye bakışını ortaya koymaktır. Söz konusu amaçlar doğrultusunda öncelikle, çeşitli hukuk sistemlerinde ve idari sorumluluk hukukundan çok daha eski bir geçmişe sahip olan medeni sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin varlığı araştırılmıştır. Ardından, idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, unsurları belirlenmiş, kendine özgü nitelikleri ortaya konulmuştur. Risk ilkesi ile arasındaki ilişki üzerinde özellikle durulmuştur. Risk ilkesi karşısında fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin konumu, risk ilkesine atfedilen belirleyicilik ve fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesine atfedilen tamamlayıcılık nitelikleri değerlendirilmiştir. Literatürde fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden daha fazla ilgi gösterilen risk ilkesinin, ayrı bir ilke olarak gerekliliği sorgulanmıştır. Son olarak fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin uygulama alanı, idarenin faaliyetleri ve idarenin müdahalesinin birey üzerindeki etkisi üzerinden kategorilere ayrılmıştır. Çalışma konusu ilkenin ihlali sebebiyle idarece ödenen tazminatın anlamı ve kapsamından söz edilmiştir.
Hakkı olmayan yere tecavüz suçu (TCK M. 154)
Malvarlığı değerleri, toplumun temel değerlerinden birini teşkil etmektedir. Çalışmanın konusunu oluşturan hakkı olmayan yere tecavüz (TCK m. 154) düzenlemesi de bu malvarlığı değerlerinin bir kısmını korumak maksadına matuftur. Düzenleme üç fıkradan müteşekkildir ve her bir fıkrada ayrı bir suç tipine yer verilmiştir. Bu suçlarda malvarlığı değerleri, taşınmazlar üzerinden gerçekleştirilen ihlallere karşı korunmaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmayla ilgili bulunan mülkiyet ve zilyetlik kavramları ve bunların diğer hukuk dallarındaki koruma yollarına, taşınmazların korunmasına yönelik bir ceza normu getiren 3091 sayılı kanuna ve 765 sayılı kanunda yer alan hakkı olmayan yerlere tecavüz düzenlemesine değinilmiştir. İkinci bölümde ise 5237 sayılı kanunun 154. maddesinde yer alan suçların incelemesine geçilmiştir. Birinci fıkrada özel mülkiyetteki taşınmazların, malikmiş gibi işgal edilmesi, sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması ve hak sahibi kimselerin taşınmazdan faydalanmasına engel olunması suç haline getirilmiştir. İkinci fıkrada köy tüzel kişiliğine ait veya köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş taşınmazların, zapt edilmesi, bunlarda tasarrufta bulunulması ve sürüp ekilmesi suç olarak tanımlanmıştır. Sonuncu ve üçüncü fıkrada düzenlenen suç ise aidiyeti ehemmiyet taşımadan, suların mecrasının değiştirilmesi halinde vücut bulmaktadır.
İmar kirliliğine neden olma suçu (TCK m. 184)
İmar kirliliğine neden olma suçu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilk defa ceza hukuku anlamında cezalandırılabilir bir fiil olarak düzenlenmiştir. Elbette ki imar kirliliğine neden olma fiiline vücut veren hareketler TCK'da suç olarak kabul edilmeden önce de işlenmekte idi. Fakat bu fiiller sadece kabahat şeklinde nitelendirilip çeşitli idari yaptırımlara tabi tutulmakta idi. Avrupa Birliği Hukukuna uyum çerçevesinde çevreye karşı suçların ceza hukuku yoluyla korunma altına alınması esasında yeni bir olgudur. İmar kirliliğine neden olma fiili de çevreye karşı suçlardan biri olup ceza hukuku yoluyla koruma altına alınması uygun görülmüştür. Tezimizde üzerinde durulan noktalardan bir tanesi de çevreye karşı suçlardan olan imar kirliliğine neden olma suçunun ceza hukuku yoluyla korunmasının ne derecede sağlandığı olacaktır. Tezimizin inceleme konusu olan imar kirliliğine neden olma suçu esasında içerisinde üç ayrı suçu taşımaktadır. Bunlar sırasıyla; yapı ruhsatiyesi alınmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek ve son olarak da yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etmektir. Çalışmada bu fiiller ayrı ayrı incelenmiş ve yasalaşmadan önce TBMM Genel Kuruluna sunulan ilk metni ile de karşılaştırmalar yapılmıştır.
Parselasyon işlemlerinde mülkiyet hakkına müdahaleler
Mülkiyet hakkı, insanoğlunun sahip olduğu en önemli haklardan birisidir. İnsanın varlığının başlangıcından bu yana önemini korumuştur. Buna karşın, kısıtlanması mümkün olmayan bir hak değildir. Pek tabi ki mevzuatta öngörülen şartlar dahilinde de kısıtlanması ve bu hakka yönelik bazı müdahalelerde bulunulması mümkündür. İnsanların toplu yaşama içgüdüsü şehirleşmeye ve şehirlerin büyümesine neden olmuştur. Bunun sonucunda ise düzensiz ve çarpık yerleşmeler ortaya çıkmış ve kamu güvenliği, kamu sağlığı ve kamu yararı gibi ihtiyaçlar risk altına girmiştir. Bu nedenle şehirleşmenin bir düzene bağlanması ve bazı kamusal alanların oluşturulması gibi ihtiyaçlar ortaya çıkmış, böylelikle imar kavramı meydana gelmiştir. Bu amaçların yerine getirilebilmesi adına ise imar faaliyetleriyle mülkiyet hakkına yönelik bazı müdahalelerde bulunulmaktadır. İmar kavramının ve İmar Hukukunun en önemli adımlarından birisi olan parselasyon işlemi mülkiyet hakkına büyük oranda müdahale eden bir idari işlem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yetkili idareler tarafından tesis edilen parselasyonla doğrudan malikin arazisine veya arazideki hissesine etki edilmektedir. Hak kayıplarının önüne geçilmesi ve yetkili idarelerce keyfiyetinin önlenebilmesi adına mülkiyet hakkı üzerinde yadsınamayacak etkileri olan parselasyonun müdahale şekillerinin ve sınırlarının da ortaya konulması gerekmektedir. Parselasyon işlemini tesis eden idarelere ve hak sahiplerine yararlı olması bakımından bu çalışma dört bölüm olarak hazırlanmıştır. İlk bölümde mülkiyet hakkına ilişkin, ikinci bölümde parselasyon işleminin anlaşılabilmesi adına planlara ilişkin genel bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde parselasyon ele alındıktan sonra dördüncü ve son bölümde ise parselasyon işlemlerinde mülkiyet hakkına yönelen müdahaleler ele alınmıştır.
2863 sayılı Kanun'a göre tabiat varlıklarının korunması
İnsanlığın ortak mirası olarak nitelendirilen tabiat varlıklarının tespiti, korunması ve gelecek nesillere aktarılması gün geçtikçe önemi anlaşılan uluslararası bir meseledir. Küreselleşen dünyada bilhassa gelişmiş ülkelerde çevre sorunlarına çözüm aranırken korunan tabiat varlığı sayısı da hızla artmaktadır. Yıllardır öğretilen ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili, dört mevsimin bir arada yaşandığı önemli ve zengin bir coğrafyada yer aldığı yönündeki ezberlerin ötesine geçilerek, çevrenin ve tabiat değerlerinin korunmasına yönelik geniş katılımlı çalışmalar yapılmalı ve ortak bir koruma bilinci oluşturulmalıdır. Koruma kullanma dengesinin tüm canlılar için önemi göz önüne alınarak yasal düzenlemelere yön verilmelidir. Bu çalışmada, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında korunacak tabiat varlıklarına ilişkin idare hukuku bağlamında inceleme yapılmıştır. Tabiat varlıklarının korunmasında görevli ve yetkili idarelerin sorumlulukları ve tabiat varlıklarını koruma komisyonlarının yapısı, işleyişi, görevleri ve verdikleri kararlar detaylı biçimde incelenmiştir. Uygulamada karşılaşılan sıkıntılara değinilerek çözüm önerileri sunulmuştur.
Vergi mahremiyetinin ihlali suçu
Geçmişten günümüze kadar insanlar arasında anlaşmazlıklar hep var olagelmiştir. Bu anlaşmazlıkların sonucunda insanların hukuken korunan değerleri ihlal edilmekte; ihlallerin neticesinde ise devlet otoritesi kamu düzeninin bozulması tehdidi ile karşılaşmaktadır. Bireylerin hukuki değerlerinin korunmasının yoluysa devlet tarafından suç işlenmesinin önlenmesi ve suç işlenmesi halinde yaptırımının olmasıdır. Devletler toplumsal barışı, kişi hak ve hürriyetlerini, kamu düzenini koruyabilmek maksadıyla bazı eylemleri suç olarak kabul etmiştir. Suç, ceza normuyla korunmaya çalışılan hukuki değerlerin ihlaline sebep olan eylemlerdir. Yaptırım ise suç teşkil eden haksız fiilin karşılığına bağlanan hukuki sonuçtur. Toplumu oluşturan bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması devletin sorumluluğundadır. Bu maksatla devlet kamu hizmetlerini finanse etmek için bireylerden vergi almaktadır. Vergi hukukunun alanı olan devletle birey arasındaki vergi ilişkisinin düzenlenmesi amacıyla kanunlarla belirlenen kaidelere riayet edilmesi gerekmektedir. Vergi yasalarının düzenlemiş olduğu ödev ve yükümlülüklere sorumlular ile mükellefler tarafından yaptırım gerektirecek biçimde aykırı davranılması halinde vergi suçları ortaya çıkmaktadır. Vergi cezalarıysa, vergi suçlarıyla kabahatlerinin karşılığını oluşturan, ceza mahkemesi veya vergi dairesi tarafından verilen, kişiyi bazı yoksunluklara maruz bırakan kanunla düzenlenmiş yaptırımlardır. VUK'un 362. maddesinde mündemiç vergi mahremiyetinin ihlalinin kaleme alınmasındaki asıl amaç vergi mahremiyeti hakkının korunmasıdır. Vergi mahremiyeti, vergilendirme sürecindeki görevlilerin öğrendiği, mükelleflerin özel yaşamlarına ilişkin bazı sırlarla gizli kalması gereken hususları korumayı hedefler. Zira beyan esasına dayanan Türk vergi sisteminde vergi sürecinin eksiksiz ve sekteye uğramadan işleyebilmesi, mükelleflerin beyan ettikleri kendilerine ait bilgilerin başkalarıyla paylaşılmayacağına güven duymalarına bağlıdır. Vergi mahremiyetini düzenleyen VUK'un 5. maddesi vergi mahremiyetine uymakla yükümlü olan kişileri ve vergi mahremiyetinin istisnalarını hüküm altına almıştır. Vergi mahremiyetinin ihlali suçunun düzenlendiği VUK'un 362. maddesi ise vergi mahremiyetini ihlal edenlerin TCK'nın 239. maddesine göre cezalandırılacağını hüküm altına almıştır. Bu bağlamda ilgili suçun incelenmesinde VUK ve TCK arasındaki ilişkiden yola çıkılarak vergi mahremiyetinin ihlali suçunun unsurları, özel görünüş biçimleri ve cezası hususlarının irdelenmesinde VUK'un 5. maddesi, TCK'nın genel hükümleri ve 239. maddesinden hareketle bir sonuca ulaşılmaktadır.
İnsan hakları bağlamında sağlık hakkı
İnsan hakları arasında yaşam hakkı ilk sıralarda gelmekle birlikte yaşam hakkı ile sağlık hakkı arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Yaşam hakkının da bir gerekliliği olarak gelişme gösteren sağlık hakkı iki görünümle karşımıza çıkar. Bunlardan ilki kişinin hastalanması halinde uygun tedaviye ulaşma hakkı olarak karşımıza çıkar. İdare bu hakkın gerekliliğini sağlık teşkilatlanması, modern cihazlarla ve yetkin hekimlerle dolu hastaneler ile sağlamaktadır. Sağlık hakkının bir diğer görünümü ise sağlıklı kalma hakkıdır. Kişinin sağlığını bozan fiziki ve psikolojik dış etkenlerden korunması olarak da ifade edilebilir. Sağlık hakkının ikinci görünümü olan sağlıklı kalma hakkı idareye birçok yükümlülük getirmektedir. Elbette sağlık hakkını öncelikle idarenin bizatihi kendisi ihlal etmemelidir. Sağlıklı ve dengeli bir ortam ile temiz çevre, gıda, su, sağlam ve yaşanabilir kent ve konutlar vb. daha birçok gerekliliğin yanı sıra iyi işleyen kolluk ve adalet sistemi vasıtasıyla fiziksel ve psikolojik şiddetin önlenmesi de hakkın gerçekleştirilmesi için gerekenlerdendir. Tüm bu sorumluluklar idareye pozitif yükümlülük anlamında yüklenmiştir. İdare eşitlik ilkesi gereğince herkesin eşit sağlık hizmeti alabilmesi için gereken tedbirleri almakla yükümlüdür. Konusu sağlık olan bilimsel verilere herkes ulaşabilmeli, tıp bilgi ve birikiminin artırılması için çaba sarf edilmeli ve etik veya ahlaki bir sakınca olmadıkça tıp bilimine ilişkin veriler sansüre tabi tutulmamalıdır. İdare ayrıca sağlık hakkının gereklerini yerine getirirken mülteci, engelli, mahkûm vb. özel duruma sahip kimselerin durum ve koşullarını göz ardı etmemelidir. Türkiye'de Sosyal Devlet ilkesinin bir gereği olarak sağlık hizmetlerinin gereklerini yerine getirmek üzere ve genel sağlığın korunması yönünde son derece kapsayıcı tedbirlerin alındığı ve alınmaya devam edildiği görülmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında sanığın duruşmada hazır bulunma hakkı
Ceza muhakemesinde adil bir yargılamanın gerçekleştirilmesi, sanığın savunma hakkını etkili bir şekilde kullanmasına bağlıdır. Savunma hakkının kullanımının anahtarı ise duruşmada hazır bulunma hakkıdır. Zira sanığın adil bir şekilde yargılandığından söz edilebilmesi için yargılamaya doğrudan, etkin ve verimli bir şekilde katılabilmesi gerekmektedir. Duruşmada hazır bulunan sanık; mahkeme önünde bizzat savunmasını yapabilecek, lehine ve aleyhine olan delilleri değerlendirerek yargılamanın sonucuna doğrudan etki edebilecektir. Ayrıca sanığın duruşmada hazır bulunması, maddi gerçeğe ulaşılması ve temel cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi bakımından bir gerekliliktir. Bu nedenle sanığın duruşmada hazır bulunma hakkına yapılacak her türlü müdahale, ancak kesin olarak zorunlu ve gerekli ise yapılmalı; buna ilişkin düzenlemeler açık, net ve istisnai olmalıdır. Ancak ceza muhakemesi hukukunda kural, sanığın duruşmada hazır bulunması olmasına rağmen bu kurala birçok istisna getirildiği ve bu istisnalara ilişkin düzenlemelerde adil yargılanma hakkıyla bağdaşmayan hususlar bulunduğu görülmektedir. Uygulamada ise koşulları oluşmadan sanığın yokluğunda duruşma yapılmakta, sanığın bizzat duruşmada hazır bulundurulması yerine video konferans (SEGBİS) yöntemiyle duruşmaya katılması sıklıkla tercih edilmektedir. Bu durum, sanığın savunma hakkının kısıtlanmasına yol açmakta ve adil yargılanma hakkının ihlaliyle sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada sanığın duruşmada hazır bulunma hakkının savunma hakkı içerisindeki yeri, kapsamı ve önemi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında incelenmiş; sanığın duruşmada hazır bulunma hakkına istisna teşkil eden düzenlemeler, adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirilerek mevzuat ve uygulamadan kaynaklanan sorunlar tespit edilmiş ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerilerinde bulunulmuştur.
İdari yargıda miktar artırımı
İdari yargıda kural olarak dava açma süresi geçtikten sonra dava konusu istemin genişletilmesi ya da değiştirilmesi yasaktır. Ancak bu yasağın hiçbir istisna barındırmamasından dolayı yaşanan mağduriyetler nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye aleyhine ihlal kararları verilmiştir. Hak ihlallerini önlemek için 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda yapılan değişiklikle idari yargıya miktar artırımı kurumu getirilmiştir. Miktar artırımı, Medeni Usul Hukukundaki ıslahtan oldukça farklıdır. Islah, davanın tamamen değiştirilmesine dahi imkan vermektedir. Oysa 2577 sayılı Kanun'da miktar artırımının çerçevesi çok daha dar çizilmiştir. Kanun'a göre miktar artırımı ile yalnızca tam yargı davalarında talep edilen miktar artırılabilmektedir. Ayrıca bu imkanın tek seferlik olduğu ve nihai karar verilinceye kadar kullanılabileceği de kurala bağlanmıştır. Ancak bazen davacının ikinci kez miktar artırımı yapması gerekebilir. Aynı şekilde istinaf kanun yolunda da bu hakkın kullanılması söz konusu olabilir. Kanun maddesi bu tür sorunlara cevap vermekten uzak olduğundan miktar artırımı hakkında mahkemelerin farklı uygulamalarına tanık olunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, miktar artırımında karşılaşılan sorunlar hakkında yargı makamlarının verdiği kararları aktarmak ve bu konuları bir ölçüde de olsa aydınlatmaktır.
Sınıraşan suların hukuki yorumu
Bu çalışmada, sınıraşan suların hukuki yorumlarının yapılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda; ilk olarak sınıraşan sular ile ilgili tanımlamalar yapılmıştır. Sonrasında, su kaynakları ile ilgili anlaşmazlığa neden olan sebepler açıklanmıştır. Sınıraşan suların güvenliklerinin sağlanmasının önemi belirtilmiş ve ülkelerin bu yöndeki çabaları örneklendirilmiştir. Su paylaşımı hususunda; kabul edilen ve kullanılan doktrinler belirtilmiş, sınıraşan sularda ülkelerin iş birliği sağlamasının önemi ve gerekliliği üzerinde durulmuştur. Sonrasında; Türkiye içerisinde sınıraşan su örnekleri aktarılmış, söz konusu suların örf ve adet hukuku kapsamındaki değerlendirmeleri belirtilmiş, bahsi geçen suların kurumsal yönde düzenlenmesi aktarılmış ve uluslararası kuruluşlar ile sınıraşan suların bağlantısı gösterilmiştir. Ardından; sınıraşan suların hukuki yönden değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışma sonucunda; sınıraşan suların dünyanın ve insanlığın devamlılığı için kritik önem taşıdığı ve sürekli olarak bu değerin artmaya devam ettiği belirtilmiş, bu açıdan sınıraşan suların ülkeler arasında sürekli daha önemli hale geldiği belirlenmiştir. Sınıraşan sulara dair ülkeler arasında, meydana gelen anlaşmazlıkların çözüme ulaştırılmasının, barışçıl ve sürdürülebilir gelecek inşa edilmesi yönünde kritik önem taşıdığı belirlenmiştir.
Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçu (TCK 187)
İnsanlar tarih boyunca sağlıklarını korumak veya tedavi olmak için ilaç kullanımına başvurmuşlardır. Fakat ilaçlar, insanlara sağlığını korurken diğer taraftan da bilinen ya da olası yan etkileriyle insan sağlığında olumsuz neticelere de yol açabilmektedirler. Bazı durumlarda insanların kullandıkları ilaçlar, yaşamlarını kaybetmelerine dahi sebep olabilmektedir. Dolayısıyla ilaçlar, insan sağlığına doğrudan etki ettiğinden, modern tıp biliminin bir ilaç için öngördüğü deney aşamalarının başarılı şekilde tamamlanması ve ilacın yetkili makamlarca onaylanması gerekir. Bu yüzden ilaçların üretiminde ve satılmasında, bu aşamalara çok dikkat edilmeli ve oluşan yan etkiler de takip edilmelidir. Bazen araştırmalar bile ilacın yan etkilerinin tespiti noktasında yeterli olamamaktadır. İlaç piyasaya sunulup önemli sayıda kişi tarafından kullanılmasından sonra bile olumlu sonuç vermesinin aksine ağır hastalıklara yol açması mümkündür. Bu kapsamda ilaçların üretimi ve satımı işlemleri büyük bir öneme sahip olup ilaç üreticisi şirketten, bu ilacı reçete eden doktora ve eczacıya kadar çok sayıda şahsın sorumlulu¬ğu gündeme gelebilecektir. Kanun koyucu bu çerçevede, Türk Ceza Kanunun 187. maddesinde şahısların sağlığını ve yaşamını tehlike¬ye düşürecek biçimde ilaç yapma ya da satma eylemlerini suç olarak öngörmüştür. Çalışmada ilaç ve ilaç üreticisi kavramları, bu suçun maddi konusu, suçun maddi ve manevi unsurları, korunan hukuki değer, bu suçun fail ve mağduru, suça etki eden nedenler, suçun özel görünüş şekilleri ile diğer suçlarla ilişkileri ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: İlaç hukuku, eczacı, sahte ilaç, ceza hukuku.
Ceza muhakemesinde kanunilik ilkesi bağlamında hükmen tutukluluk uygulaması ve değerlendirilmesi
Ceza muhakemesinde, yargılamanın sürdürülmesi ve yargılama sonucu verilen hükmün infazının yerine getirilmesi amacıyla koruma tedbirlerine başvurulmaktadır. Koruma tedbirleri temel hak ve özgürlüklere kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü olmaksızın müdahalede bulunmaktadır. Temek hak ve özgürlüklere yönelik sınırlayıcı özellik göstermesi sebebiyle koruma tedbirleri ceza muhakemesinde uygulanan sınırlı kanunilik ilkesinin kapsamına girmektedir. Koruma tedbirlerinin içerisinde tutuklama tedbiri, kişi özgürlüğü hakkına doğrudan müdahalede bulunması sebebiyle en ağır koruma tedbiri olarak kabul edilir. 5271 sayılı Türk Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesinde azami tutukluluk süreleri düzenlenmiştir. Bu süreler tutuklu bulunan şüpheli veya sanık hakkında ceza muhakemesinin tamamı için geçerlidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarıyla geliştirilen hükmen tutukluluk uygulaması azami tutukluluk sürelerin hesabında ilk derece ceza mahkemesinin mahkûmiyet hükmü sonrası istinaf ve temyiz kanun yollarında geçen süreyi dikkate almamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları doğrultusunda Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de hükmen tutukluluk uygulamasını benimsemiştir. Hükmen tutukluluk kavramı ulusal ve uluslararası mevzuatta bulunmamaktadır ve uygulamada birçok soruna yol açmaktadır. Tez çalışmasında hükmen tutukluluk kavramının tanımı, kapsamı, ulusal ve uluslararası mevzuatta ki yeri, bu konuda uygulamada meydana gelen sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri üzerinde durulmuştur.
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu
Hürriyetlerin korunması için hukuki olarak tanınmaları yeterli olmamış, aynı zamanda hürriyetlerin ihlal edildiği durumları cezalandıran bir sistem kurulması gerekmiştir. Hürriyete karşı suçların yasal olarak mevzuatta yer alması bu konuda atılan önemli adımlardan biridir. 5237 sayılı TCK'nın ikinci kısım, yedinci bölümde yer alan Hürriyete Karşı Suçlar düzenlemesi ile bu bölümde yer alan hürriyetlerin gerçek anlamda tanınması sağlanmıştır. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu Hürriyete Karşı Suçlar bölümünde m. 109'da düzenlenmiştir. Kişinin bir yere gitmek ya da bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılması suç olarak kabul edilmiştir. Aktüel ve potansiyel hareket hürriyetinin korunan hukuki değer olduğu bu suç tipinde, suçun işlenmesindeki kolaylık ve fiilin haksızlık içeriği esas alınarak nitelikli hâller düzenlenmiştir. 5271 s. CMK ve ilgili yasal düzenlemelerde yer alan koruma tedbirlerinin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda hukuka uygunluk sebebi olması, başka birçok suçun işlenmesinde mağdurun hareket hürriyetinin sınırlandırılmasının zorunlu olması ve suçla korunan hukuki değere ilişkin belirsizlik dikkate alınarak, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu tez konusu olarak seçilmiştir.
Türk Hukukunda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı ve etkin soruşturma ilkesi
Anayasa, AİHS ve ek protokollerle ortak koruma altına alınan temel hak ve özgürlüklerinden birinin kamu gücü tarafından ihlâl edildiğini iddia eden herkese, ihlâli ortadan kaldırmak amacıyla iç hukukta öngörülen olağan kanun yollarını tükettikten sonra, ikincil nitelikte bir hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınmıştır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının tanınması ile temel hak ve özgürlüklerin korunması adına Türk pozitif hukukunda önemli bir adım atılmıştır. Bireysel başvuru usulüyle, hak ihlâllerinin önlenmesi ve giderilmesini sağlamada etkili bir denetim mekanizması oluşturmak amaçlanmıştır. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin ihlâl iddialarına ilişkin incelemeleri, yorumları ve başvuruya ilişkin vereceği kararlar büyük öneme haizdir. Anayasa Mahkemesi, bireylere temel hak ve özgürlükleri tanımakla yetinmemeli, bu hak ve özgürlüklerin ihlâline neden olan olayları aydınlatma ve sorumluları tespit etmek amacıyla yetkili makamların etkin bir soruşturma yapıp yapmadıklarını tespit etmelidir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, kendisine yapılan başvurulara ilişkin olarak öncelikle etkin bir soruşturmadan bahsedebilmek için aranan şartların tespitini yapmalı sonrasında yetkili makamların bu şartları yerine getirip getirmediklerine kanaat getirmelidir. Anahtar Kelimeler: Bireysel başvuru hakkı, temel hak ve özgürlükler, Anayasa Mahkemesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması, etkin soruşturma.
Türkiye'de serbest seçim hakkı
Serbest seçim hakkı, demokrasinin kurucu bir unsuru olarak halkın devlet yönetimine katılımını sağlamaktadır. Bu bakımdan Türkiye'de demokrasinin geliştirilebilmesi ile birey ve hak temelli bir yaklaşımın hâkim olması için seçimlerle ilgili kuralların serbest seçim hakkı yönünden nasıl geliştirilebileceği önemli bir sorundur. Bu çalışmada serbest seçim hakkının hem teorik temelleri hem de uluslararası belgelerdeki düzenlemeler üzerinde durularak, Türkiye uygulamasındaki sorunlara dair bazı çıkarımlarda bulunulmuştur. Bu çıkarımlar yapılırken teorik yaklaşımlar ve uluslararası insan hakları hukuku, özellikle de Türk mevzuatına da yön veren İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi sistemi incelenmiştir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde yer alan bazı problemler doktrin ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatları ışığında yorumlanmıştır. Çalışmada serbest seçim hakkı ile ilgili sorunlardan ilki oy kullanma hakkına yönelik sınırlamalar ve seçimlerde aday olma yeterlikleri ile ilgili bazı Anayasal hükümler olarak belirlenmiştir. Ayrıca kişiler seçildikten sonra görevini sürdürülebilme hakkına da sahiptir. Bu bağlamda, çalışmada bu hak ile yakından bağlı olan yasama dokunulmazlığı kurumu ile ilgili Anayasal hükümler ele alınmıştır. Öte yandan çalışmada Türkiye'de mevcut seçim sistemi ile ilgili eleştiriler de ele alınmıştır. Son olarak Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru dâhil iç hukuk yolları ile ilgili düzenlemelerde yer alan sorunlar değerlendirilmiştir.
Türk Ceza Kanunu'nda çocukların cinsel istismarı suçu
Toplumun geleceğini oluşturan çocuğun, sağlıklı bir birey olarak yetişebilmesi için her türlü istismar ve şiddette karşı korunması gerekir. Özellikle çocuğun maddi ve manevi varlığı üzerinde derin izler bırakan ve toplumda nefretle karşılan cinsel istismar, etkili müdahaleyi gerektiren bir istismar türüdür. Bu müdahalenin bir gereği olarak, çocukların cinsel dokunulmazlığının, ceza hukukunda hukuki himayenin konusuna dâhil edilmesi zorunludur. Cinsel dokunulmazlığı korumak ve özellikle çocukların sağlıklı bir cinsel gelişim gösterebilmelerini sağlamak amacıyla, çocukların cinsel yönden istismarına yönelik filler 5237 sayılı TCK m. 103'te yaptırım altına alınmıştır. Son yıllarda çocukların cinsel istismarı suçunda önemli derecede artış görülmektedir. Bu artışın önünün kesilmesi ve çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerini sağlıklı bir şekilde tamamlayabilmesi adına her alanda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. İnsan soyunun en sevilesi varlığı olan çocuğun, maruz kaldığı bu istismar türüne karşı korunması için yapılan çalışmalara katkı sağlamak amacıyla, çocukların cinsel istismarı suçu tez konusu olarak seçilmiştir. Çalışma kapsamında suça ilişkin temel kavramlar, suçun tarihi gelişimi ve mukayeseli hukuktaki görünüm şekilleri ile 6545 sayılı Kanun değişikliği ile getirilen yenilikler ışığı altında, teknik hukuk açısından düzenlenme şekli incelenmeye çalışılmıştır.
Marka hakkına karşı işlenen suçlar ve yaptırımları
Marka bir mala veya bir hizmete ilişkin olup, bu mal veya hizmeti, yabancı menşeli başka mal ve hizmetlerden ayıran bir işaret ya da mal ile hizmetlerin kaynağını veya kalitesini göstermek açısından sahibine mutlak haklar sağlayan ve ayırt edici niteliğe sahip olan işaret şeklinde tanımlanabilir. Ve marka özellikle XX. yüzyılda kapitalizmin gelişmesi ile birlikte firma ve şirketlerin piyasalarda yer edinmelerini sağlayan en önemli unsurlardan birisi olmuştur. Markanın bu denli önemli bir unsur olmasından mütevellit ülkemizde de marka hukuku önem arz etmektedir. Arz ettiği önem nedeniyle marka hem 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hem de 5833 Sayılı Kanun ile koruma altına alınmıştı. Bu düzenlemeler kapsamında Anayasa Mahkemesi 2002/92 Esas ve 2004/25 Karar Numaralı, 02.03.2004 Tarihli Kararı ile 556 Sayılı KHK' nın marka hakkına tecavüz niteliği taşıyan düzenlemeleri olan m. 9/I (b), 9/II (b), 61/(a) ve 61/(c) hükümlerini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiş ve Anayasa'ya aykırılık gerekçesi olarak da suçta ve cezada kanunilik ilkesini belirtmişti. Bu iptal kararlarının yürürlüğü, kanunda boşluk doğabileceği gerekçesiyle altı ay (6 ay) ertelenmişti. 6 aylık geciktirici yürürlük süresinin dolması halinde söz konusu fiillerin cezai anlamda nasıl korunacağı sorunu ortaya çıkmıştı. Kanun koyucu, bu nedenle (Kanun Tarihi: 21.01.2009, R.G: 28.01.2009, Sayı: 27124) 556 sayılı KHK' nın ilgili maddelerini değiştiren 5833 Sayılı Kanun'u kabul etti. Söz konusu 5833 Sayılı Kanun, mülga KHK' da yer alan ve m. 61/A'da suç ve ceza içeren hükümleri tek madde altında toplamış bulunmaktaydı. Bu nedenle, tam bir ceza normu içermekte olup, suçta ve cezada kanunilik ilkesi de sağlanmış bulunmaktaydı. Marka hakkına karşı işlenen suçlar mülga 556 Sayılı KHK' nın 61/A maddesinde yer almaktaydı. Bu madde 21.01.2009 tarihinde 5833 Sayılı Kanun ile köklü bir değişikliğe uğramış ve yeniden kaleme alınmıştı. Bu değişikliğin temel sebebi önceki hükmün 5237 Sayılı TCK'nın beşinci ve geçici birinci maddelerine aykırı hükümler içermesiydi. 5833 Sayılı Kanun ile de hem maddi ceza hukukuna hem de yargılama hukukuna ilişkin temel değişikliklere gidilmişti. Ancak 10.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile bahsi geçen KHK ve 5833 Sayılı Kanun yürürlükten kalkmış, Sınai Mülkiyet Kanunu ile marka hakkı ve diğer fikri ve sınai haklar daha güçlü bir şekilde koruma altına alınmıştır. Böylelikle marka hakkı mevzuatında birlik sağlanmaya çalışılmış ve suçta ve cezada kanunilik ilkesiyle de tam anlamıyla bağdaşan bir düzenleme yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fikri Mülkiyet Hakkı, Marka Hakkı, Marka Hakkına Tecavüz Halleri, Marka Suçu, 556 Sayılı KHK,
Dış ticaret vergileri ve hukuki esasları
Türkiye'de dış ticaret üzerindeki mali yükümlülükler ithalat ve ihracat vergileri olarak gümrük vergileri, ithalattan alınan diğer vergiler ile yürütme tarafından konulan ek mali yükümlülüklerden oluşmaktadır. Bu bağlamda dış ticaret vergileri olarak gümrük vergileri ve ithalattan alınan diğer vergiler hukuki esasları çerçevesinde incelenmiş, ek mali yükümlülük olan fonlardan da önemli olanlara yer verilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, ilk olarak dış ticaret vergilerinin uluslararası boyutu kapsamında yapılan anlaşmalar ve vergileme ilkeleri ele alınmıştır. Dış ticaret düzenlemesi çerçevesinde yürütmeye yetki tanıyan anayasal düzenlemeler de değerlendirilmiştir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergiler ile 4458 sayılı Gümrük Kanunu kapsamındaki gümrük verilerinin temel kavramları aralarındaki farkların ortaya konması adına karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gümrük vergileri açısından önem arz eden gümrük rejimleri, eşyanın menşei, tarife cetveli ile kıymet tespit yöntemleri ele alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, Türkiye'de dış ticaret üzerindeki mali yükümlülükler olarak gümrük vergileri ve diğer vergiler ile fonların neler olduğu, temel unsurları göz önünde bulundurularak ve vergileme tekniği açısından incelenmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında umut hakkı
Ömür boyu hapis cezası, uluslararası insan hakları hukuku açısından ciddi anlamda sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın yansımaları, pozitif hukuku değişikliğe zorladığı gibi ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararlarında da vücut bulmaktadır. Ömür boyu hapis cezası mahkûmlarının tahliye olma imkânlarının bulunmamasının eleştirildiği söz konusu kararlar, temel itiraz noktalarıyla birlikte bu çalışmada incelenmiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu konuda vermiş olduğu kararlar, ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü uluslararası insan hakları hukukunun genel prensiplerini etkileyen alanlarda, Mahkeme'nin iç hukuka müdahale etme gücü bulunmaktadır. Zira verilen kararlar, üye devletler açısından yerine getirilmek zorundadır. Bu konuda üye devletlerin egemenlik anlamındaki bazı kaygıları da birlikte düşünülünce, Mahkeme'nin kararlarını analiz etmek, ayrı bir anlam taşımaktadır. Genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde umut hakkı kavramı bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, bireylerin ölünceye kadar sürecek bir hapis cezası almaları durumunu dinamik bir şekilde yorumlamaktadır. Bu anlamda bir hükümlünün tahliye olma imkânı bulunmadan bir müebbet hapis cezasına çarptırılması, Sözleşme'nin 3. maddesindeki işkence yasağıyla birlikte ele alınmaktadır. Çünkü bu ceza, kişinin ölüm anına kadar sürdüğü için insan onuru ve işkence yasağına aykırılık yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu açıdan Mahkeme, Sözleşme'nin 3. maddesinin standartları olarak adlandırdığı şartları, umut hakkı kavramının mihenk taşları olarak oluşturmuştur. Sözleşme üzerinden üye devletlere yapılan denetim de genel olarak bu kriterlere göre gerçekleştirilmektedir.
Kişisel verilerin Ceza Hukuku yoluyla korunması
Kişisel veri kavramı en genel anlamda; kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek bir kişiye ilişkin her türlü bilgi olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda kişinin fiziki görüntüsü, karakteri, ekonomik veya sağlık durumuna ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kabul edilmektedir. Toplumsal yaşamda, bu bilgiler hem kamusal hem de özel sektörler tarafından çeşitli sebeplerle işlenebilmektedir. Kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesine ilişkin esas ve usuller 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda düzenlenmiştir. Bu esas ve usullere aykırı olarak kişisel verilerin işlenmesi; veri sorumluları ve işleyicilerinin, idari veya cezai sorumluluğunu gündeme getirecektir. 5237 sayılı TCK'nın 135., 136. ve 138. maddelerinde korunması gereken hukuksal bir yarar olarak, kişinin özel yaşamı ve mahremiyeti dahilinde kişisel verileri kabul edilmiştir. Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, ele geçirilmesi, yayılması ve yok edilmemesi Kanun'un suç olarak düzenlendiği eylemlerdir. Böylelikle ceza hukuku yoluyla kişilerin, kişisel verilerinin korunması hakkı güvence altına alınmıştır. Bu çalışmanın temel amacı da, ceza hukukumuzun sağlamış olduğu bu korunmanın daha üst bir düzeye taşınmasını sağlayacak akademik faydanın gerçekleştirilmesidir. Bu doğrultuda çalışmada kişisel verilerin korunmasını konu edinen hem uluslararası hem de ulusal güncel metinlerden faydalanılarak, uygulamada verimlilik toplumsal yaşamda ise farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.
Türk Ceza Hukukunda göçmen kaçakçılığı suçu
Göçmen kaçakçılığı, kısaca, maddi bir fayda elde etmek amacıyla, bir kimsenin "yasadışı şekilde" ülkeye sokulması, ülkede kalmasına veya ülkeden çıkmasına imkân sağlanması şeklinde tanımlanabilir. Öncelikle, göçmen kaçakçılığı, birçok ağır insan hakları ihlallerine neden olmaktadır. Bu kaçakçılık faaliyeti sırasında, çocuklar ve kadınların da içinde bulunduğu gruplar, günlerce veya haftalarca kamyon veya tırların kasalarında veya gizli bölmelerinde havasız bir şekilde yolculuk yapmak zorunda kalmakta ya da elverişsiz botlara aşırı kalabalık bir biçimde yerleştirildikleri için denizin ortasında boğularak can vermektedirler. Bu olumsuz şartlara rağmen sağ kurtulanlar, götürüldükleri ülkelerde birkaç metrekarelik odalarda günlerce sağlıksız şartlarda aç ve susuz bir şekilde tutulmaktadır. Büyük çoğunluğu, ülkelerindeki kötü şartlar nedeniyle göç eden bu insanların, zorla tutuldukları bu mekanlarda çeşitli hastalıklara maruz kaldıkları görülmektedir. Göçmenlerin bu şekilde insan onurlarını ihlal eden muamelelere maruz bırakılmaları kabul edilemez bir durumdur. Özellikle son yıllarda, komşu ülkelerdeki iç savaşlar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar nedeniyle, ülkemizdeki yasadışı göç olaylarında ve göçmen kaçakçılığı suçlarında önemli derecede artış görülmektedir. Bu artışın önüne geçilmesi ve ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan göçmenlerin daha fazla istismar edilmelerini önlemek adına geri kabul anlaşmaları vb. gibi birçok girişimlerde bulunulmaktadır. Yapılan çalışmalara katkı sağlamak, göçmen kaçakçılığı faaliyetlerindeki son yıllarda gerçekleşen ciddi artışa dikkat çekmek ve teori ve uygulamada yaşanan sorunları dile getirerek bu konuda çözüm üretilmesini sağlamak amacıyla ve ceza hukuku kapsamındaki konuya ilişkin çalışmanın sınırlı sayıda olması nedeniyle, göçmen kaçakçılığı suçu tez konusu olarak seçilmiştir. Çalışma kapsamında göçmen kaçakçılığı suçu, suçun uluslararası mevzuattaki ve mukayeseli hukuktaki görünüm şekilleri ile Yargıtay kararları bağlamında ceza hukuku tekniği açısından suç inceleme yöntemine göre ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Göçmen, Kaçakçılık, Yasadışı Göç, Göçmen Kaçakçılığı Suçu, Uluslararası Suçlar.
İstinaf yargılaması ve Türk idari yargısında uygulanması
Kanun koyucu 6545 sayılı Kanunla idari yargı teşkilatında istinaf kanun yolunu düzenlemiştir. Çalışmamızda istinaf kanun yoluna ilişkin getirilen düzenlemeler incelenerek, istinaf yargılmasının idari yargı açısından uygulanabilirliği ele alınarak, istinaf yargılamasından beklenen faydayı karşılayabilmesi için önerilerde bulunulmuştur. Bu kapsamda hangi kararların istinaf yargılamasına tabi olacağı, istinaf yargılamasında bölge idare mahkemelerinin nasıl yargılama yapacağı ve istinaf yargılaması sonucu verilen kararların hangilerinin temyize tabi, hangilerinin kesin olacağı üzerinde durulmuştur.
Seçilmiş ülke uygulamaları bağlamında idarenin denetlenmesinde ombudsman uygulaması ve Türkiye'de Kamu Denetçiliği Kurumu
20. Yüzyılda sosyal devlet anlayışının hâkim olması ve idare eliyle yürütülen kamu hizmetlerinin artışı sonrası idare-birey etkileşimi artmıştır. Bu artış sonucu ortaya çıkan uyuşmazlık ve anlaşmazlıkların giderilmesine yönelik araçların yetersiz kaldığı görülmüştür. İdarenin birey karşısında müdahale alanının artmış olması, idarenin hukukla bağlı olması ve denetlenebilir olmasının önemini hak ve özgürlüklerin korunması açısından bir kat daha arttırmıştır. Bu çalışmada idarenin hukukla bağlı olmasını ve denetlenmesini sağlama amacıyla dünyada birçok ülkede uygulanan "ombudsman" sistemi incelenecektir. Bu amaçla öncelikli olarak Türkiye'de mevcut idari denetim mekanizmalarının açıklanması tercih edilmiştir. Mevcut idari denetim mekanizmalarına ilişkin bilgiler verilerek sahip oldukları aksaklıklara atıfta bulunularak Türkiye'de idarenin denetimine ilişkin genel tablo çizilmiştir. İdari denetim mekanizmaları açıklandıktan sonra ombudsman kurumunun ortaya çıkışı ve özelliklerine ilişkin bilgi verilmiştir. Seçilmiş uygulamalar olan İsveç, İngiltere, Fransa ve Avrupa Birliği ombudsmanları kapsamlı olarak incelenerek; teşkilatlanması, kurumsal yapı, çalışma şekli ve etki düzeyine ilişkin kapsamlı açıklamalara yer verilmiştir. Ombudsmanın seçilmiş ülke uygulamaları bağlamında incelenmesi sonrası, Türkiye'de 6328 Sayılı Kanun ile kurulan ve faaliyet gösteren Kamu Denetçiliği Kurumu teşkilatlanma, kurumsal yapı ve çalışma şekli bağlamında incelenmiştir. Kamu Denetçiliği Kurumunun çalışma şekli ve teşkilat yapısı seçilmiş ülke uygulamaları ile kıyaslanarak Kamu Denetçiliği Kurumunun etkin faaliyet göstermesini sağlayacak düzenleme önerilerinde bulunulmuştur.
Türkiye'nin yeni hükümet sisteminin parti sistemine etkisi
Türkiye, 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylaması yoluyla anayasa değişikliğine giderek yeni bir hükümet sistemi kabul etmiştir. Amerikan başkanlık sisteminin temel unsurlarına sahip; fakat bazı özellikleriyle "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak adlandırılan bu yeni sistem, Türkiye'nin uzun yıllar tartışılan hükümet sistemi sorununda yeni bir döneme geçiştir. Sistemin başarılı olup olmayacağını zaman gösterecektir. Bu konunun anlaşılabilmesi için yeni hükümet sisteminde siyasal partilerin nasıl şekil alacağı ve parti sistemi yapısının nasıl etkileneceği önem kazanmaktadır. Nitekim Türkiye'nin geçmişinde yer alan siyasal sistem sorunları hükümet sistemi ile ilişkili olduğu gibi, parti sistemiyle de ilişkilidir. Çalışmamız hükümet sistemleri ve parti sistemleri arasındaki bu korelasyonun önemini dikkate alan bir yaklaşımla yeni hükümet sisteminin parti sistemini nasıl etkileyeceği sorunsalını ele almaktadır. Bu amaçla çalışmada belirtilen kavramların temel anlamları ve tarihsel boyutları irdelenmiş, Türkiye'nin siyasal tarihi incelenerek, oluşturulan argümanlar temellendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında yeni hükümet sisteminin yapısı incelenmiş ve parti sistemini nasıl etkileyeceği, yeni dönemde partilerin ve siyasal yapının nasıl şekilleneceği bilimsel gerekçelerle ele alınmaya çalışılmıştır.
Irak Kürdistan bölgesel yönetiminde, bölge başkanın yürütme ve yasamaya ilişkin yetkileri
Günümüzde resmi olarak Irak Kürdistan Bölgesi olarak adlandırılan bölge, 1921 yılında kurulan Irak Devleti sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu alanı ifade etmektedir. Ortadoğunun kadim halklarından biri olan Kürtler, kendilerine has dilleri, kültürleri ve tarihsel kökleriyle Irak Devletini oluşturan diğer halklardan farklılaşarak özgünlüklerini korumuştur. Bu özgünlük kimi zaman bağımsızlık noktasına varacak ulusal taleplere de yol açmıştır. Irak Devletinin kurulduğu ilk günden bu yana Kürtlerin mücadelesini verdiği özerk yönetim ve statü talepleri yaklaşık yüzyıllık bir süreçten sonra bugün hukuki bir çerçeveye kavuşmuş görünmektedir. Ancak, bir yandan Irak Devletinin yaşadığı siyasal ve anayasal sorunlar, diğer yandan Kürtlerin bağımsızlık referandumuyla ortaya koyduğu talepler, Irak'ta Kürtlerin statüsüne dair tartışmaların bitmediğini göstermektedir. Bu tartışmaları ve olası gelişmeleri anlamak için Irak Kürdistan Bölgesinin hukuki statüsünü ve yönetim yapısını anlamak önemlidir. Bu tez çalışmasında, öncelikle günümüzde Irak Federal Cumhuriyeti içerisinde federe bir yapı olarak ortaya çıkan Irak Kürdistan Bölgesine varan süreçte Irak Kürtlerinin özyönetimine ilişkin yaşanan gelişmeler incelenecektir. Bu tarihsel süreç sonucunda Bölgede ortaya çıkan yönetim sisteminin özelliklerinin ve Bölge Başkanının yürütme ve yasamaya ilişkin yetkilerinin incelenmesi bu çalışmanın ana eksenini oluşturacaktır.
Türk Ceza Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza Muhakemesi Hukukunun amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu amaca ulaşabilmek, yargılamanın sağlıklı yürütebilmesini ve delillerin korunmasını sağlayabilmek için temel hak ve özgürlüklere müdahale gerekebilmektedir. Ancak bu müdahale yetkililere sınırsız bir hak sağlamamakta, hem uluslararası hukuktan hem de iç hukuktan kaynaklı bazı sınırlar içerisinde insan haysiyeti ve onuruna aykırı olmayacak şekilde yerine getirilmelidir. Çalışmamızda öncelikle kişi hak ve özgürlüklerinin neler olduğu uluslararası ve ulusal mevzuat kapsamında değerlendirilmiş ve hukuk devletinin hangi koşullar altında sorumluluk altında olduğu belirtilmiştir. Daha sonrasında ise ulusal mevzuattaki koruma tedbirlerinin kanuni şartları ve bunlara uyulmaması hâlinde oluşabilecek tazminat sebepleri belirtilerek ulusal ve uluslararası hukukta bu konuda verilmiş yargı kararları değerlendirilmiştir. Tüm bunlar ışığında çalışmamızın son kısmında temel hak ve özgürlüklerin asgari ihlali için devlet adına adli yetki kullanan kamu görevlilerinin gereken dikkat ve özeni göstermelerinin hayati önem taşıdığı, aksi takdirde cezai ve tazminat sorumluluklarının gündeme geleceği vurgulanmıştır.
Büyükşehir belediyesi ile büyükşehir ilçe belediyeleri arasındaki ilişkiler: Hatay örneği
1982 Anayasa'sında belirtilen üç ayrı yerel yönetim türü vardır. Bunlar il özel idaresi, belediye ve köylerdir. Anayasa'da sayılan ikinci yerel yönetim türü olan ve aynı zamanda çalışmamızın temelini oluşturan belediye yönetiminin ise belediyeler ve büyükşehir belediyeleri olmak üzere iki türü bulunmaktadır. Belediyeler il, ilçe ve belde belediyeleri olarak kademelendirilmiştir. Diğeri ise yalnızca büyükşehirlerde kurulan büyükşehir belediyeleri ve büyükşehir ilçe belediyeleridir. Kuruluşu olan 1984 yılından bu yana büyükşehir belediyeleri, ülkemizde yerel yöne¬timlerin en hızlı gelişen ve yayılan türü olmuştur. Yıllar içerisinde çeşitli reformlar sayesinde bir takım değişiklikler yapılarak dönemin şartlarına uymuştur. Bütünleşmeci/birleştirmeci anlayış çerçevesinde hazırlanan ve yerel yönetimler açısından yapılan değişikliklerin en önemli ve en köklü halkasını ise 06/12/2012 tarihli ve 6360 sayılı Kanun oluşturmaktadır. Bu kanun ile yeni bir büyükşehir modeli gelmiş ve Türkiye nüfusunun yaklaşık %77'si ve yüzölçümünün % 51'i bu kanun ile yönetilmeye başlamıştır. Bu tez çalışması kapsamında birinci bölümde belediye kavramı, belediye yönetimi ve tarihsel gelişimi ile büyükşehir yönetimine dair genel bilgiler sunulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde ise büyükşehir belediyeleri ile büyükşehir ilçe belediyelerinin teşkilat yapısı ve bu belediyeler arasındaki ilişkilere değinilmiştir. Son bölümde ise Hatay büyükşehir modeli, bu yeni model ile gelen değişimler ve sorunlar, Hatay büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri arasındaki ilişkiler işlenmiştir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası
Ceza muhakemesi hukukunda asıl amaç, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu amaca ulaşılabilmesi için ihtiyaç duyulduğunda koruma tedbirlerine başvurulmaktadır. Koruma tedbirlerinin haksız veya hukuka aykırı olarak uygulanması nedeniyle hak ve özgürlükleri ihlal edilen kimselerin bu mağduriyetlerinin giderilmesi, hukuk devletinin bir gereğidir. Bu bağlamda, bu tezin konusunu, ceza muhakemesi hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası oluşturmaktadır. Bu tez içerisinde öncelikle, koruma tedbirlerinden tazminata konu olan yakalama ve gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma koruma tedbirleri doktrin ve yasal mevzuat çerçevesinde açıklanmaya çalışılacaktır. Daha sonra, koruma tedbirlerine ne zaman başvurulabileceği, bu tedbirlerin uygulanma şekilleri ve bu tedbirlerin uygulanmasındaki hukuka aykırı durumlar tartışılacaktır. Nihayet tazminatın talep edilebilmesi için gerekli yasal şartlar açıklanacak, tazminat isteminin usulü, türleri, tazminatın hesaplanması ve Devletin rücu hakkı konuları ele alınacaktır.
Çocuk tutuklu ve hükümlülerin eğitim ve öğrenim hakkı
Eğitim kavramı, insanın varlık sahnesine çıktığı günden bugüne dek varlığını sürdüren bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Eğitim, niteliği gereği öğrenim kavramını da içerisinde barındırmaktadır. Eğitim ve öğrenim hakkı gerek Türk Hukuku'nda gerek birçok uluslararası belgede hüküm altına alınarak korunmuştur. Eğitim ve öğrenim hakkı 1982 Anayasa metninde birlikte ele alınmıştır. Bu hakkın hiçbir ayrım gözetilmeksizin herkes için zorunlu ve parasız olması ilkeleri de oldukça önemlidir. Eğitim söz konusu olduğunda çocukların eğitim hakkı akla ilk gelen bir husus olmaktadır. Bir şekilde suça sürüklenen/suç ile karşı karşıya gelen, çocuk kapalı ceza infaz kurumları ve çocuk eğitimevlerinde belirli sınırlamalar ile belli bir süreyi geçirmek durumunda kalan çocuk hükümlü ve tutukluların eğitimlerinden geri kalmamaları hususu büyük önem arz etmektedir. Nitekim çocuk kapalı ceza infaz kurumları ve çocuk eğitimevlerinin amacı çocuğu cezalandırmak değil, aksine çocuğun eğitim ve iyileştirme politikaları ile yeniden topluma kazandırılmasını sağlamaktır. Bu nedenle araştırma konumuz dâhilinde olan çocuğun yüksek yararına uygunluk kriteri eğitim hakkı bazında da uyulması gereken önemli bir kriterdir. Tez çalışmasında, öncelikle çocuğun eğitim ve öğrenim hakkının uluslararası ve ulusal hukuk boyutu 1789 Fransız İhtilali'nden günümüze dek tarihsel süreci ile birlikte ele alınacak, ardından çocuğun yüksek yararı ve çocuk ceza adalet sistemi içerisinde çocuğun yüksek yararı, suça sürüklenen çocuk kavramı, uluslararası ve ulusal hukukta çocuk tutuklu ve hükümlülerin eğitim ve öğrenim hakkı uluslararası ilkeler/kurallar, yasal düzenlemeler, çalışmalar ve istatistiki veriler kapsamında incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Eğitim hakkı, suça sürüklenen çocuk, yüksek yarar, topluma kazandırma.
Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuruların kabul edilebilirlik bakımından incelenmesi
Bu çalışmada, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle Türk Anayasa Hukuku'na giren bireysel başvuru kurumu genel olarak tanıtılmış, kabul edilebilirlik kriterleri detaylıca incelenmiş ve doktrindeki görüşler etraflıca ele alınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvurular konusunda 2018 tarihinde verdiği bazı kararlar da incelenmiştir. Çalışmanın pozitif temellerini, anayasanın ilgili maddeleri, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü oluşturmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde bireysel başvuru kavramına, bireysel başvurunun işlevlerine, karşılaştırmalı hukukta bireysel başvuru kurumuna, başvuru usulüne, başvurunun Anayasa Mahkemesi'nce incelenmesine ve bireysel başvuruda verilebilecek kararlara değinilmiştir. İkinci bölümde usul bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan başvurunun süresine, Anayasa Mahkemesi'nin kişi, zaman ve konu bakımından yetkisine ve başvuru yolarının tüketilmesi hususlarına ve son bölümde de bireysel başvurunun esas bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan, açıkça dayanaktan yoksunluk, önemli bir zararın bulunmaması, başvurunun anayasal açıdan önem taşımaması ve başvuru hakkının kötüye kullanılması hususları incelenmiştir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması Yedinci Bölüm hükümlerine göre barış ve güvenliğin anlamı
Çalışmamızda uluslararası barış ve güvenlik kavramları ile söz konusu bu kavramların Birleşmiş Milletler Antlaşması VII. bölüm hükümleri içerisindeki yeri incelenmiştir. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmamıza temel oluşturması açısından, birinci bölümde barış ve güvenlik kavramları ayrı ayrı, teorik yaklaşımlar çerçevesinde incelenmiş daha sonra Birleşmiş Milletler Antlaşması ile bağlantısı kurulmuştur. İkinci bölümde ise Birleşmiş Milletler Antlaşması kapsamında barış ve güvenliğin sağlanması ve korunması konusuna değinilmiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler operasyonlarının ortaya çıkışı ve geçirdiği değişim, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yapısı ve Konsey'in yetkileri ele alınmıştır. Son olarak Antlaşmanın VII. bölüm hükümlerine göre barışın bozulması, tehdidi ve saldırı fiilleri örnek olaylar ışığında incelenmiştir.
Türk ceza hukukunda çocukların cinsel istismarı suçu (Yozgat örneği)
Toplumların ilerlemesi, gelişmesi ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasının temelini ve çıkış yolunu oluşturan çocuklar, ne yazık ki geçmişten bugüne toplumların azımsanmayacak bir kesimi tarafından cinsel ihtiyaçların giderilmesinde kullanılan bir nesne olarak görülmüştür. Bu nedenle, toplumları derinden etkileyen böylesi olumsuz bir durumla daha etkin mücadele etmek gerekmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar fiillerinin, ülkemiz başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde korkunç derecede artış gösterdiği görülmekte ve bunun önünün kesilmesi için gereken tedbirler alınmadığı takdirde, telafisi mümkün olmayan sonuçların ortaya çıkacağı gün gibi aşikardır. Bu nedenle, çocuklara yönelik cinsel istismar fiillerinin önlenmesi adına yapılan çalışmalara katkı sunabilmek amacıyla, çocukların cinsel istismarı tez konusu olarak belirlenmiştir. Yapılan çalışma kapsamında, suça ilişkin temel kavramlar, suçun nasıl işlendiği ve suç oluşturan eylem karşısında nasıl hareket edilmesi gerektiğine ilişkin tüm unsurlarıyla birlikte çocukların cinsel istismarı suçu, çocuklara yönelik cinsel istismar eylemlerinin ülkemizdeki yansımaları istatistiki veriler ışığında incelenmeye çalışılmıştır.
Sağlık hakkı kapsamında özel hastanelere erişim
Çalışmamızda sağlık ve sağlık hakkı, sağlık hizmetleri ve tarihçeleri kavramları ile söz konusu bu kavramlarla birlikte Uluslararası insan hakları içerisinde yer alan Sağlık Hakkı kapsamı içerisinde özel hastanelerin yeri ve bu hastanelere sağlık hakkı kapsamında erişim konusu incelenmiştir. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmamıza temel oluşturması bakımından birinci bölümde sağlık, sağlık hakkı, uluslararası alanda ve ulusal anlamda bu kavramların tarihçeleri ayrı ayrı genel kaynaklar çerçevesinde incelenmiş daha sonra belirtilen kavramların sağlık hakkı çerçevesindeki bağlantılarına değinilmiştir. İkinci bölümde ise Özel hastanelerin sağlık hakkı çerçevesinde ve yasal mevzuatlar kapsamında kuruluşları, özel hastanelerin ruhsat başvuruları ile hukuki açıdan yeri ve hukuki nitelikleri incelenerek sağlık hakkı kapsamında özel hastanelere erişimin nasıl olduğu konusuna değinilmiş, bununla birlikte kamu hastaneleri ve özel hastanelere erişim farkları incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: sağlık, sağlık hakkı, özel hastanelere eriĢim, özel sağlık hizmetleri
Ceza muhakemesinde soruşturmanın sona ermesi
Soruşturma safhası, suç işlendiği izleniminin suçun öğrenilme şekillerinden herhangi biri ile cumhuriyet savcısı tarafından öğrenilmesi sonrasında başlayan bir süreçtir. Suç şüphesinin öğrenilmesinden sonra başlatılan soruşturmada, suç şüphesi altına giren kişiye şüpheli denir. Şüphelinin işlediği suç nedeniyle başlatılan soruşturma, bizzat cumhuriyet savcısı tarafından yürütülür. Cumhuriyet savcısı soruşturma işlemlerini bizzat yapabileceği gibi emrindeki kolluk görevlileri vasıtasıyla da yapabilir. Cumhuriyet savcısı suç işlenme izlenimi edinmesi üzerine işin gerçeğini araştırmaya başlayarak kamu davası açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere delil toplama faaliyetinde bulunur. Soruşturma sonunda toplanması gereken delillerin toplanmasından sonra delillerin yapılan incelemesinde kovuşturma şartı olan yeterli şüphenin gerçekleşmesi halinde cumhuriyet savcısı tarafından görevli ve yetkili mahkemeye hitaben iddianame düzenlenir. Yürütülen soruşturma sonunda toplanan delillerin kovuşturma şartı olan yeterli şüpheyi gerçekleştirememesi ya da kovuşturma olanağının bulunamaması halinde ise, cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilir. Ceza Muhakemesinde Soruşturmanın Sona Ermesi adlı tezimiz, cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturma safhası sonunda verilen kararları kapsamaktadır. Tezimizin birinci bölümünde soruşturma safhasının genel yapısı, ikinci bölümünde soruşturmayı sona erdiren hallerden kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve üçüncü bölümünde soruşturmayı sona erdiren hallerden iddianame ayrıntıları ve ceza mevzuatında yapılan son değişiklikler göz önünde bulundurularak ele alınmaya çalışılmıştır. Ceza Muhakemesinde Soruşturmanın Sona Ermesi adlı çalışmamız ile cumhuriyet savcısı tarafından sona erdirilen soruşturmada ortaya çıkan teorik ve somut olay uyuşmazlığı sorununa çözüm sunulmaya çalışılmış, uygulamada ortaya çıkan sorunlara çözüm getirilmesi amaçlanmıştır.
Ceza muhakemesi hukukunda duruşma
Ceza muhakemesi hukukunda duruşma devresi, muhakeme faaliyetlerinin kalbi mahiyetindedir. Çünkü ceza muhakemesinin temel gayesini teşkil eden maddi gerçeğe ulaşma amacı ve yargılama neticesinde ceza uyuşmazlığının çözümü, duruşma devresinde mümkün olmaktadır. Ayrıca, bütün delillerin ortaya konulması ve tartışılması, hakimin delillerle doğrudan temasa geçmesi, tarafların çelişmeli muhakeme ile bütün söyleyeceklerini söylememeleri duruşma devresinde gerçekleşmektedir ve duruşma devresi -maddi gerçeğin bir tezahürü durumundaki- hüküm ile sona ermektedir. Ceza yargılaması faaliyetlerinin merkezinde duruşma olduğu için muhakeme faaliyetlerden duruşmaya kadarki bölümlerinin amacı daha çabuk, daha adil ve başarılı bir duruşmanın gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir. Duruşma devresinden sonraki safhalar ise duruşma sonucunda ortaya çıkan hükümde yer alan hataların düzeltilmesine yönelik olarak gerçekleşmektedir. Bu önemine binaen muhakeme hukukunda duruşma devresinin iyi anlaşılması, duruşmaya ait ilkelerin özümsenmesi uygulamada ortaya çıkacak sorunların giderilmesi, duruşmaların daha adil ve sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesine imkan verecektir. Ceza muhakemesi hukukunda duruşma tez konumuz kapsamında, ceza muhakemesine ilişkin temel kavramlar, duruşmanın başlaması, yürütülmesi ve sonuçlanması detaylı olarak ele alınmıştır. Son bölümde ise Yargıtay da duruşma, Anayasa Mahkemesinde duruşma ve istinafta duruşma konuları inceleme konusu yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ceza Muhakemesi Hukuku, Duruşma Devresi, Ceza Yargılaması, İstinafta Duruşma, Duruşmanın yürütülmesi, Duruşmanın sona ermesi
Uluslararası hukukta misilleme
Misilleme kavramını uluslararası hukuk hudutları dâhilinde incelemek, bu çalışmanın esas gayesini teşkil etmektedir. Uluslararası hukuk kurallarına dayanılarak; tarihsel gelişim içerisinde devletler, toplumsal menfaatlerini koruma ve karşı önlem olarak misilleme yöntemlerine başvurma olanağına haizdirler. Bu yöntemlerin, savaşa varmayacak şekilde uluslararası hukuk sınırları içerisinde kullanılması gerekmektedir. Devletlerin, ilişkilerinden kaynaklanan sosyal, ekonomik, teknolojik birçok alanda anlaşmaları mevcuttur. Karşı önlem olarak başvurulan misilleme yöntemlerine, ikili ilişkilere dayalı anlaşmaları da etkileme riski göz önüne alınarak basiretli şekilde başvurulmalıdır. Misilleme yöntemleri, sınırlı şekilde sayılmış değildir. Bu sebeple uluslararası hukukun yasaklamadığı davranışların, misilleme yapmada kullanılabilmesi mümkün olacaktır. Bu çalışmada uluslararası hukuk yaptırımlarına genel hatlarıyla değinilmiş. Bir uluslararası hukuk yaptırım biçimi olan misillemenin, uygulanma şekilleri olan, devletler tarafından uygulanarak kabul gören misilleme yöntemleri incelemeye tabi tutulmuştur. Anahtar kelimeler: uluslararası hukukta yaptırımlar, misilleme, savaşa varmayan zorlama yolları
Suçluların iadesi
Hızlı bir şekilde değişimine tanıklık ettiğimiz dünya şartları, pek çok olay ve durum karşısında evrenselleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Suç ve suçlulukla mücadele bakımından ise evrenselleşmenin tabii sonucu, devletlerin birbirleri ile adli iş birliği içerisinde olmalarıdır. Uluslararası anlamda en eski, suç ve suçlulukla mücadele açısından ise belki de en etkin olan adli yardımlaşma türü, suçluların iadesidir. Suçluların cezasız kalmasının önlenmesi amacıyla devletler eskiden beri aralarında suçluların iadesine ilişkin anlaşmalar imzalamaktadırlar. Türkiye'nin de suçluların iadesi kapsamında tarafı olduğu birçok ikili ve çok taraflı anlaşma mevcuttur. Bu anlaşmalardan Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (SİDAS), hem uluslararası hukuk açısından hem de Türk hukuku açısından iade hukukunun genel çerçevesini oluşturmaktadır. Söz konusu ikili anlaşmalar ve SİDAS kapsamındaki iade hukukuna ilişkin kurallar 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu'nun (CKUAİK) kabulü ile birlikte iç hukukumuzdaki yerini almıştır. Çalışmamızda suçluların iadesi kurumuna dair ilke ve esaslar Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu ile Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi çerçevesinde incelenecek, ülkemizdeki uygulama şekli ve neticeleri ise tartışmalı yönleriyle birlikte ele alınacaktır.
Mültecilerin adalete erişimi
Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde, mülteci hukuku ile ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat çerçevesinde temel bilgiler verilmiştir. Bu bağlamda, mülteci kavramının uluslararası sözleşmelerdeki tanımları ile iç hukuktaki tanımları yapılmıştır. Ayrıca Mülteci Hukukunun tarihsel gelişimi, mülteci statüsünün belirlenmesi ve mültecilerin hak ve özgürlükleri konusunda açıklamalar yapılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, tez konumuzun esasını kuvvetlendirecek adalete erişim kavramı ve adalete erişim hakkı ile ilgili temel bilgiler verilmiştir. Adalete erişim hakkının tarihsel süreci ile ilgili bilgi verildikten sonra söz konusu hakkın uluslararası sözleşmelerde ve iç hukuktaki yeri ile ilgili hususlar irdelenmiştir. Adalete erişimin adil yargılanma hakkı ve adli yardım kurumu ile olan bağlantısı nazara alınarak, adil yargılanma hakkı ve adli yardım mekanizması ile ilgili detaylı bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın son bölümünde mültecilerin adalete erişimi hakkının uluslararası hukuk ve iç hukuktaki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. Mültecilerin adalete erişimi hakkı kapsamında adil yargılanma hakkı, etkili başvuru hakkı, adli yardım ve avukat hizmetinden faydalanma hakkı gibi temel hak ve özgürlükleri ile ilgili bilgiler verildikten sonra, söz konusu haklara erişim noktasında yaşadıkları sıkıntılar irdelenmiştir. Ayrıca sınırdışı etme yasağı ve geri göndermeme ilkesi ulusal ve uluslararası mevzuata göre incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Adalete Erişim Hakkı, Mülteci, Adil Yargılanma Hakkı, Adli Yardım, Cenevre Sözleşmesi
4483 sayılı memur ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun kapsamındaki görevlilerin yargılama usulü
Memur ve kamu görevlilerinin görev gereklerine aykırı olan her fiillerinde disiplin suçu ve bazı fiillerinde Türk Ceza Kanunu veya özel kanunlar kapsamında bir suçun faili olabilirler. Bu kişiler için evleviyetle disiplin soruşturması başlatılır ise de gözler önüne serilen fiil aynı zamanda onların adli boyutta bir suçun faili olmalarını da gerektirdiği hallerde her suçta doğrudan soruşturma başlatılmamaktadır. Zira hukukumuzda memur ve diğer kamu görevlilerinin soruşturma süreci yetkili idari merciler ile yargı mercilerince beraber yürütülen ve özel niteliği haiz bir ön çalışmayı gerektirmektedir. Eldeki çalışma ile birinci bölümde genel anlamda memur ve diğer kamu görevlisinin kim olduğu, bunların özel bir soruşturma usulüne tabi tutulmasının sebepleri ve bu konu hakkında doktrindeki görüşlerin ne yönde olduğu ve yargılama usulündeki tahkik, muhakkik ve izin sisteminin ne şekilde işlediği incelenmiştir. İkinci bölümde ise 4483 sayılı Kanun'un amacı, kapsamı, Kanun kapsamındaki memur ve diğer kamu görevlilerinin işledikleri görev suçu sebebiyle soruşturma usulü hakkında suçun yetkili idari merciye bildirilmesi, bu bildirimden sonra idare tarafından yapılacak olan ön inceleme aşaması, ön incelemecinin 4883 sayılı Kanun'dan ve ceza hukukundan doğan yetkileri, hazırlanan ön inceleme raporu doğrultusunda yetkili idari mercinin izin hakkındaki kararı ve bu karara karşı öngörülen itiraz yolu ve soruşturma evresi doktrin ve yargı kararları ışığında irdelenmiş ve kanaatlerimize de yer verilmiştir.
Adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi
Çalışmamızda adil yargılanma hakkı perspektifinde ceza yargılamalarında gizli tanıklık değerlendirilmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde ceza muhakemesinde ispat ve deliller anlatılmış delillerin ortak özellikleri, delil çeşitleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkı kavramı, kaynakları, uygulama alanı ve unsurları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi yapılmış ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmemesi için, ceza yargılamalarında zorunlu olmadıkça gizli tanık deliline başvurulmaması gerektiği ifade edilmiştir. Gizli tanık beyanlarına başvurulması durumunda ise, gizli tanıklığın istisnai bir durum olduğu göz önüne alınarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesinin gizli tanıklarla ilgili verdikleri kararlarda belirtilen tüm güvencelerin tam ve eksiksiz bir şekilde işletilmesinin ve bu konudaki ilkelerin maddi olaylara eksiksiz bir biçimde uygulanmasının adil yargılanma hakkı bakımından hayati derecede önemli olduğu vurgulanmıştır. Anahtar Sözcükler: Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Gizli Tanık, Anayasa Mahkemesi
Anayasa yargısı bireysel başvuru yolunda kişilik haklarının korunması
Anayasa Yargısı Bireysel Başvuru Yolunda Kişilik Haklarının Korunması isimli yüksek lisans tez çalışması giriş, üç bölüm ve sonuçtan meydana gelmektedir. Bu çalışmamızda Anayasa yargısı bireysel başvuru yolunda kişilik haklarının korunmasının ne şekilde ve hangi derecede gerçekleştiği konuları incelenmiştir. Bu doğrultuda; birinci bölümde kişi, kişilik, kişilik hakları kavramları üzerinde durularak bireysel başvuru yoluna konu olabilecek kişilik haklarının tespiti yapılmıştır. İkinci bölümde, bireysel başvuru yolunun tarihsel gelişimi, başvuruya konu olacak haklar bakımından tartışmalı hususlar, başvuru yolunun nitelikleri ve başvuru için gerekli kabul edilebilirlik koşulları izah edilmiştir. Üçüncü bölümde ise bireysel başvuru yolunda verilebilecek kararlar ile bunların meydana getirdiği etkilerin ve bu kararların icrası hususlarına yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anayasa yargısı, kişilik hakları, insan hakları, bireysel başvuru
Türk idare hukukunda kişisel verilerin korunması
Türk İdare Hukukunda Kişisel Verilerin Korunması isimli yüksek lisans tez çalışması giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu çalışmada idarenin kamu hizmetini yerine getirmek amacıyla işlediği kişisel verilerin niteliği, idarenin sorumluluğu ve hukuki denetimi incelenmiştir. Bu doğrultuda birinci bölümde; kişisel veri kavramının doğuşu, hukuki dayanağı, kişisel verinin tanımı, unsurları, çeşitleri, veri işleme faaliyetinin tarafları, veri işlerken uyulması gereken genel ilkeler ve işleme şartları tespit edilmiştir. İkinci bölümde; Kişisel Verileri Koruma Kurumuna, idarenin veri işleme faaliyetinden kaynaklanan hukuki sorumluluğuna ve bu sorumluluğu etkileyen hallere değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise; veri işleyen idarenin hukuki denetiminin gerekliliği, idarenin yargı dışı denetimi ve yargısal denetimine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kişisel veri kavramı, idarenin sorumluluğu, idarenin hukuki denetimi.
Uluslararası insancıl hukuk bakımından silahlı çatışmalarda sivillerin, objelerin ve çevrenin korunması
Savaşların ve silahlı çatışmaların getirdiği yıkım geçmişten günümüze uluslararası camianın ortak sorunu olmuştur. Ancak yine de uluslararası toplum yaşadıklarından ders çıkaramamış olacak ki günümüzde dahi silahlı çatışmalar devam etmektedir. Bunun sonucunda da silahlı çatışma mahallindeki siviller hayatını kaybetmekte, kullanılan çeşitli silahların yarattığı etkiler sebebiyle sakat kalmakta ve hastalanmaktadır. Bunun yanında silahlı çatışma hali sivillerin yaşaması için vazgeçilmez olan kaynakları da tüketmekte veya yok etmektedir. Siviller silahlı çatışma sırasında hem sağlıklarını hem de mallarını kaybetmektedir. Silahlı çatışma hali yalnızca sivillere değil aynı zamanda kültürel varlıklara, yapılara, tarihi eserlere ve daha da vahimi doğal çevreye de tamiri imkânsız zararlar vermektedir. İnsanoğlu silahlı çatışmaların bu yıkıcı etkilerini önlemek ya da en azından azaltmak için çeşitli uluslararası anlaşmalar akdetmektedir. İnsancıl hukuk işte bu noktada devreye girmekte, silahlı çatışmalara belirli kurallar getirerek insani seviyeye çıkarmaya uğraşmaktadır.
Ceza muhakemesinde koruma tedbiri olarak gözaltı
Kişi temel hak ve hürriyetleri Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlere ilişkin müdahalelerin istisnai, kanunla, sınırlı sebeplere bağlı olarak ve belirli usullerle yapılabileceği düzenlenmiştir. Suça ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini belirleyen ceza muhakemesi işlemleri, bir yandan kişi ve toplumun haklarını korurken bir taraftan da bu haklarla, suça ilişkin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli tedbirleri düzenlemiştir. Bu tedbirlerden biri olan gözaltı tedbiri de bir koruma tedbiri olarak kanunla düzenlenmiş olup; bir taraftan kişi hak ve hürriyetlerini sınırlarken, bir taraftan da devlete, keyfi işlemlerden korumak için bu sınırlamalara ilişkin yükümlülükler getirilmiştir. Devletin bu yükümlülüklere uyması hukuk devletinin bir gereği olduğu gibi; ihlali halinde de tazminat gibi bir takım denetim ve telafi yolları kanunlarla düzenlenmiştir.