
1.888
Arşivlenen Tez
1
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Hakim durumun fahiş fiyat yoluyla kötüye kullanılması
Tez konusu olan Hakim Durumun Fahiş Fiyat Yoluyla Kötüye Kullanılması büyük ölçüde Türk Rekabet Kurulu kararları çerçevesinde incelenmiştir. Konuya ışık tutmakta yardımcı olduğu ölçüde ABD ve AB uygulamalarına da yer verilmiştir. İncelemelerimizde genel olarak Hakim Durum ve Kötüye Kullanma konularına yer verilmemiş, özel olarak fahiş fiyat konusunun gerektirdiği ölçüde değinmekle yetinilmiştir. Böylece tezin sınırları, tez konusu ile sınırlı tutulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede fahiş fiyat incelemelerinin rekabet hukuku kapsamında soruşturulmasının hem ABD hem AB hem de Türk Hukuku'nda istisnai bir durum olduğu tespit edilmiştir. Rekabet Otoriteleri fahiş fiyata özellikle fiili veya yasal tekel, ya da doğal tekel hallerinde müdahale etmektedirler. Rekabet Otoriteleri fahişliğin tespitinin çok zor olduğunu kabul etmekle beraber EDT (ekonomik değer testi) denilen bir test ile sonuca ulaşmaya çalışmaktadırlar. EDT, iki aşamalı bir test olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci aşamada maliyetler ile fiyat karşılaştırılarak arada makul sayılamayacak bir fark olup olmadığını tespit etmektedirler. Ancak neyin makul olduğunu tespit etmekteki zorluklar daha fazla incelemeyi zorunlu kılmaktadır. EDT' nin ikinci aşamasında ise teşebbüsün fiyatları rakiplerle mukayese edilmektedir. Ancak teşebbüsün tekel durumunda olduğu düşünülecek olursa ilgili pazarda mukayese edebilecek bir rakip bulmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durumda ise ekonomik ve hukuki çevresi birbiri ile benzer olan pazarlar araştırılmakta ve bu pazarlardaki benzer teşebbüslerle soruşturma konusu teşebbüs karşılaştırılmaktadır. Ancak hemen fark edileceği gibi ekonomik ve hukuki bakımdan birbirine benzeyen pazarlar bulmakta da ciddi sıkıntılar yaşanmakta, bu nedenle fahiş fiyatlar nedeniyle kötüye kullanma kararları çok zor verilebilmektedir. Rekabet Otoriteleri bu incelemeleri yaparken fahişlik tespit etseler bile bunun arızi bir durum olup olmadığını, teşebbüsün sistematik politikasının olup olmadığını da tespit etmek için fahiş fiyat uygulanan sürelerin ne kadar sürdüğünü araştırmaktadırlar. Çok kısa süreli yüksek fiyatlar kötüye kullanma olarak kabul edilmemektedir. İncelediğimiz kararlardan çıkan diğer bir sonuç ilgili piyasanın regüle bir piyasa olup olmamasıdır. Genellikle fiyatları regüle eden bir düzenleyici kurum varsa Rekabet Otoriteleri konunun çözümüne müdahil olmaktan kaçınmakta, çözümü sektörel düzenleyici kuruma bırakmaktadırlar. Yukarıda özetlediğimiz hususlar tüm ABD, AB ve Türk kararlarında aşağı yukarı aynı olmakla birlikte buna istisna teşkil eden tek bir karar bulunmaktadır. O da ceza ile sonuçlanan son Tüpraş kararıdır. Konuya müdahil olan bir düzenleyici kurul (EPDK) olmasına karşın Rekabet Kurulu %14-15 gibi bir yüksek fiyatın kriz döneminde 2,5 ay gibi kısa bir süre ile uygulanmasını kötüye kullanma saymıştır.
Liman işletmelerinin yükleme-boşaltma, depolama, kılavuzluk ve römorkaj hizmetlerinin ifasından doğan hukuki sorumluluğu
Liman İşletmelerinin Yükleme-Boşaltma, Depolama, Kılavuzluk ve Römorkaj Hizmetlerinin İfasından Doğan Hukuki Sorumluluğu adlı çalışmamızda, ülkemiz için çok büyük bir öneme sahip olan, uluslararası ticaretin önemli aktörlerinden olan ve dolayısıyla ülkenin ekonomik yapısı üzerinde doğrudan etkili olan liman işletmelerinin verdikleri temel hizmetler ile bu hizmetlerin ifası sırasındaki hukuki statüleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları ele alınmıştır. Bu kapsamda çalışmamızın ilk bölümünde limanların tarihsel gelişimi ve liman çeşitleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde liman işletmeleri tarafından verilen temel hizmetler olan yükleme-boşaltma, depolama, kılavuzluk ve römorkaj hizmetlerinin teknik özellikleri belirtilmiştir. Üçüncü bölümünde liman işletmelerinin yükleme-boşaltma, depolama, kılavuzluk ve römorkaj hizmetlerinin ifası sırasında akdettiği sözleşmeler ile liman müşterilerine karşı bu sözleşmelerin ifasından doğan hukuki yükümlülük ve sorumlulukları üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümünde liman işletmelerinin, yükleme-boşaltma, depolama, kılavuzluk ve römorkaj hizmetlerinin ifası sırasında zarar verdiği üçüncü kişilere karşı sorumluluğu ile taşıyanın yardımcısı sıfatını haiz olduğu hallerde liman işletmelerinin taşıyanın sahip olduğu sorumluluktan kurtulma ve sınırlı sorumluluk imkanlarından yararlanma hakkına sahip olup olmadıkları konusu incelenmiştir. Beşinci bölümünde ise, liman işletmelerinin liman hizmet tarifelerini belirlerken göz önüne alması gereken hukuki sınırlamalar tespit edilmiştir. Çalışmamızın sonuç bölümünde ise, yapılan inceleme ve değerlendirmeler sonucunda konuyla ilgili elde ettiğimiz tespitlere yer verilmiştir.
Karşılaştırmalı hukuktan örneklerle dijital varlıkların Türk miras hukukuna etkisi
Son yıllarda dijital teknoloji alanında yaşanan gelişmeler, insan hayatını pek çok yönden etkilemiş, özellikle kişilerin sahip olduğu varlık ve değerler üzerinde yeniden yorum yapılması gerekliliğini gündeme getirmiştir. Teknolojik gelişmeler ile kripto varlıklar, sosyal medya hesapları, alan adları, çevrimiçi oyun hesapları, e-posta hesapları gibi birçok dijital varlık çağımızın en yeni ve güncel ilgi odağı haline gelmiş, kişilerin sahip oldukları değer üzerinden kişisel ve finansal portföylerin ayrılmaz bir parçası olmuşlardır. Sağlıkta sahip olunan bu dijital varlıkların kişinin ölümünden sonra akıbetine ilişkin miras hukukumuzda henüz bir düzenleme bulunmamaktadır. Geleneksel yapıdan oldukça farklı ve özel nitelikte olan bu varlıkların özellikle miras hukuku gibi emredici hükümlerin fazla olduğu bir hukuk alanında herhangi bir düzenleme olmadan ele alınmaya çalışılması ise sorunların çözülmesine değil aksine sorunların oluşmasına sebebiyet verecektir; ki uygulamada bu sorunlar kendini göstermeye başlamıştır. Çalışmamızda, dijital varlıkların miras hukukunun konusunu oluşturup oluşturmayacağı tartışılacak olmakla birlikte bu varlıkların miras hükümlerine etkisi incelenecek ve en nihayetinde dijital varlıklar nezdindeki çözüm önerilerimiz açıklanmaya çalışılacaktır.
Taşınmaz rehni : Irak ve Türkiye karşılaştırması
Tez konumuz, Türk ve Irak Hukuku arasında taşınmaz rehni konusuyla ilgili, karşılaştırmalı bir çalışmadan ibarettir. Her iki hukukta birbirinden farklı hukuk sistemleri uygulanmaktadır. Türk hukukunda İsviçre hukuk sistemi kabul edildiği halde, Irak hukukunda Mısır dolayısıyla Fransız hukuk sistemi kabul edilmiştir. Taşınmaz rehni konusunda da her iki hukuk sistemi arasında mevcut olan bazı farklılıklar kendini göstermektedir. Herşeyden önce iyi niyet Türk hukukuna göre bir ilke olarak kabul edildiği halde, Irak hukukunda, Fransız hukukunda olduğu gibi, bir ilke olarak değil, bazı maddelerde münferit bir unsur olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Türk hukukunda taşınmaz üzerinde bulunan kalıcı inşaat ve fidanlar ilke olarak üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine girer (bütünleyici parça ilkesi uyarınca). Buna karşılık, Irak hukukunda taşınmaz üzerinde bulunan inşaat ve fidanların mülkiyetinin taşınmazın mülkiyetine tabiiyeti bir ilke olarak değil, bir karine olarak kabul edilmektedir. İki hukuk sistemi arasında bulunan farklılıklar önemli sonuçlara yol açmaktadır. Bu tezeden Hedefim Irak ve Türkiye Taşınmaz Rehin kunusunda Farkları çıkarmak. Anahtar Kelimeler: Taşınmaz, Mülkiyet, Rehin, İpotek, Taşınmaz Rehni Sözleşmesi.
Ortaklığın giderilmesi davası: Irak ve Türkiye karşılaştırması
Irak Medeni Kanunu esas olarak Fransa'da hukuk eğitimi almış ve Mısır Medeni Kanunu'nun da temel tasarımcısı olan Abdürrezzak Ahmed el Senhuri (1895-1971) tarafından hazırlanmıştır. Mısırlı ünlü bir hukukçu olan el Senhuri, 1943 yılında, kapsamlı bir medeni kanun hazırlatılmak üzere dönemin hükümeti tarafından Irak'a davet edilmiştir. Irak hukukçular komitesinin başkanı olarak neredeyse on yıl çalışmış, Mısır Medeni Kanunu'nubir model olarak kullanarak, Irak Medeni Kanunu olacak taslağıhazırlamıştır.Irak Medeni Kanunu 8 Eylül 1951'de kabul edilmiş ve iki yıl sonra 8 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Irak Medeni Kanunu, özellikle Mısır ve Fransız Medeni Kanunlarının etkisinde hazırlanmıştır. İslami unsurlar içeriyor olsa da genel yapısı ve esas olarak Kıta Avrupası Hukuku'na dayanmaktadır. Bu nedenle model olarak, Mısır, Fransa ve Etiyopya gibi ülke hukuk sistemleriyle; yasal teoriler olarak ise, İspanya, İtalya ve Louisiana eyaletinin hukuk sistemleriyle benzerlikler taşımaktadır. Irak Medeni Kanunu giriş kısmı, iki ana bölüm ve her bir bölümde iki kitap olmak üzere toplam 4 kitaptan oluşmaktadır. Kanunda toplam 1383 madde düzenlenmiş bulunmaktadır.Giriş kısmında, kanunun geri kalan kısmı boyunca uygulama alanı bulan tanımlara ve genel ilkelereyer verilmiş,Birinci bölümde sözleşmelere, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme gibi konulara, İkinci bölümde mülkiyet, sahiplik ve ayni haklara genel olarak yükümlülüklere ve alt öğelere yer verilmiştir. Tez çalışmamız bir giriş ve İki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tez konusunun takdimi, önemi ve kapsamındankısaca bahsedilmiştir. Birinci bölümde Türk hukukunda ortaklığın giderilmesi davasına, İkinci bölümde ise, Irak hukukunda ortaklığın giderilmesi davalarına ve bununla ilgili olarak ortakların hakları, görevli mahkeme ve ortaklığın sona ermesi gibi konulara değinilmiştir.Çalışmamızda her iki hukuk sistemi arasında, benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulmuş ve her iki hukuk sistemi ile ilgili görüşler sunulmuştur. İncelemelerimiz sırasında vardığımız kanaatleretoplu bir şekilde çalışmamızın sonuç kısmında yer verilmiştir. Bu tezeden Hedefim Irak ve Türkiye Ortaklığın Giderilmesi Davası kunusunda ortak benzelikleri çıkarmak. Anahtar Kelimeler: Medeni Kanun, Mülkiyet, Müşterek mülkiyet, Ortaklıktan çıkarılma, Ortaklığın giderilmesi davası, taşınır ve taşınmaz mülkiyeti, miras,
Borca katılma
Borca katılma, 6098 sayılı TBK m. 201 ile getirilen yeni bir düzenlemedir. Borca katılma alacaklı ile borca katılan arasında kurulan bir sözleşmedir. Bu sözleşme ilk borçlu ile katılanın müteselsil sorumluluğu sonucunu doğurmaktadır. Borca katılmanın genellikle alacaklıya teminat vermek amacıyla yapıldığı kabul edilmektedir. Borca katılmanın geçerli bir şekilde meydana gelebilmesi, mevcut bir ilk borcun varlığına bağlıdır. Borca katılma kural olarak şekle tabi değildir. Borca katılma bağımsız bir sözleşmedir. Taraf değişikliğine neden olmaz. Borca katılma sözleşmesinin tarafları, borca katılan ile alacaklıdır. Borca katılan ilk borçlunun yanında borç altına girmektedir. Borca katılanın sorumluluğu bağımsız bir sorumluluktur. Borca katılan borçtan aslen sorumludur. İlk borçlu ile borca arasında müteselsil sorumluluk doğmaktadır. Borca katılma sözleşmesinden doğan sorumluluk, katılan ile ilk borçlunun borcun tamamını ifa etmesine kadar devam eder.
Acentelik ve tekel yetkisi veren diğer sözleşmelerde rekabet yasağı
Sözleşme sırasında ve sözleşme sonrasında rekabet yasağı kural olarak rekabet hukuku kurallarına aykırıdır. Ancak hukuk düzenleri piyasaya, tüketiciye ve sözleşmenin taraflarına yarar sağlayan bu duruma belirli sınırlar dâhilinde izin vermiştir. Sözleşme sırasındaki rekabet yasağı tekel hakkı olarak TTK 104. maddenin ve rekabet yasağı anlaşmasını düzenleyen TTK 123. maddenin rekabet kurallarıyla yakın ilişki içerisindedir. Acentelik, franchise, tek satıcılık ve bayilik sözleşmesi süresince de taraflar rekabet yasağı altındadır. Sözleşme sonrası rekabet yasağı ise 6102 sayılı TTK'da ilk kez düzenlenmiştir. TTK 123. maddede anlaşmanın zayıf tarafı acenteyi korumak amacıyla anlaşmanın sınırları belirlenmiştir. Benzer özelliklere sahip franchise sözleşmesi, tek satıcılık sözleşmesi ve bayilik sözleşmesi açısından da aynı amaçla TTK m. 123 hükmünün kıyasen uygulanması mümkündür.
Tıbbî müdahalenin hukuka uygunluğu
Hukukun koruduğu başat bir değer olan kişilik hakkını; bir kişilik hakkı değeri olarak hayat, sağlık ve vücut tamlığını ihlal edebilecek nitelikte olan tıbbî müdahaleler bazı koşulların varlığı halinde hukuka uygun kabul edilmektedir. Öncelikle bir müdahalenin tıbbî müdahale olup olmadığını ve sonrasında tıbbî müdahalenin de hukuka uygun olup olmadığını değerlendirmek gerekmektedir. Bu çalışmada, ulusal ve uluslararası düzenlemeler ışığında; tıbbî müdahalenin kapsamı belirlenmeye çalışılmış ve hukuka uygunluk değerlendirmesi yapılmıştır. Ayrıca tıbbî müdahalenin hukuka uygunluğunda önemli bir yer tutan bilgilendirme yükümlülüğü incelenmiş ve özellik arz eden bazı tıbbî müdahalelere kısaca değinilmiştir.
Ticari işletmenin devri
Ticari işletme, ticaret hukukunun merkez kavramıdır. Ticaret hukuku bakımından bu denli önemi haiz olan ticari işletmenin sahipliğinin el değiştirmesi de, ticari hayatta oldukça önem arz etmektedir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile birlikte ticari işletmenin devri kurumu farklı bir yapıya bürünmüştür. Bu çalışmada Türk hukukunda ticari işletmenin devri, ulusal ve uluslararası düzenlemeler ışığında, işlem sırasına riayet edilmek üzere, baştan sona etraflıca incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca çalışmada, ticari işletmenin devrinin özel hukukun diğer alanlarına etkisine de değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ticari işletme, ticari işletmenin devri, devir sözleşmesi, devreden, devralan.
Zorunlu sorumluluk sigortalarında sigortacının zarar görene karşı ifa yükümlülüğü
Zorunlu sorumluluk sigortasında sigortacı, sözleşme ilişkisi içerisinde olduğu sigorta ettirene karşı tamamen veya kısmen ifa yükümlülüğünden kurtulmuş olsa bile zarar görene bunu ileri süremeyeceği 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1484. maddesinde "Zarar Görenle İlişkide İfa Yükümlülüğü" başlığı altında düzenlenmiştir. Bu madde zarar göreni koruma gayesi kapsamında düzenlenmiş olup sadece zorunlu sorumluluk sigortalarında uygulama alanı bulacaktır. Çalışmamızda Türk Ticaret Kanunu'nda yer alan bu hükmün gerçekleşme şartları, sigortacının durumu ve savunmaları, hükmün uygulama alanı yer alacaktır. Bu kapsamda zarar göreni koruma yollarının neler olduğu anlatılacak ve zorunlu sorumluluk sigortalarında zarar göreni koruma amacı ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Sorumluluk Sigortası, Zorunlu Sigorta, İfa Yükümlülüğü, Zarar Görene Karşı İfa Yükümlülüğü
4857 sayılı İş Kanunu kapsamında yıllık ücretli izin hakkı
Bu çalışmanın amacı, anayasal bir hak olan dinlenme hakkının iş hukukundaki yansımalarından biri olan yıllık ücretli izin hakkının, mevzuat ve Yargıtay ilke kararlarındaki son değişiklikler doğrultusunda ayrıntılı olarak incelenmesidir. Ancak konunun kapsamının genişliği nedeniyle çalışma 4857 sayılı İş Kanunundaki yıllık ücretli izin hakkına ilişkin hükümler çerçevesinde ele alınarak, bu kanun ile sınırlandırılmıştır. Kullanılan inceleme yöntemi literatür taraması ve Yargıtay İlke Kararları ile konuyla ilgili yapılması planlanan yasa değişiklerinin incelenmesidir. Bu araştırma ile uygulamada yaşanan sorunlara çözüm önerileri getirerek katkıda bulunmak amaçlanmaktadır. İşçiye yıllık ücretli izin hakkının tanınmasının amacı; bir yıl boyunca aralıksız olarak çalışan işçinin sonraki çalışma döneminde daha verimli ve sağlıklı çalışabilmesi için zihinsel, ruhsal ve fiziksel olarak dinlenmesinin sağlanmasıdır. Ancak uygulamada çoğu zaman gerek işveren gerekse işçi hakkın amacına aykırı davranmaktadırlar. Yıllık ücretli izin hakkının gerçek anlamda kullanılması sayesinde başta Türkiye'de oranı çok yüksek olan iş kazalarının önlenmesi olmak üzere, hem çalışma hayatı hem de işçinin sosyal hayatındaki bir takım olumsuzlukların önüne geçilebilecektir.
İşkolu esasına göre sendikalaşma
6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, mülga 2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nda olduğu gibi sendikalaşmada zorunlu işkolu esasını tercih etmiştir. İşkolu esası ilk bakışta sendikanın kuruluş ve örgütlenmesiyle ilgili olsa da işçinin hangi sendikaya üye olacağının belirlenmesinden toplu iş sözleşmesinde yetkili sendikanın tespitine kadar fiilen pek çok sendikal özgürlüğün kullanılmasını doğrudan etkiler. Bu nedenle işkolu kavramının açıklığa kavuşturulması ve işçinin çalıştığı işyerinin girdiği işkolunun tespitinin taşıdığı önem, bizi bu konuda çalışma yapmaya yönlendirmiştir. Bu çalışmada işkolu esasına göre sendikalaşma ilkesi mülga kanunlarda yer alan düzenlemelerle karşılaştırmalı olarak, öğretideki görüşler ve yargı kararlarıyla birlikte etraflıca incelenecektir. Konu incelenirken geniş bir literatür taraması yapılmış, konuyla ilgili uluslararası sözleşmelere değinilerek, ülkemizdeki yargı organlarının kararlarına da sık sık atıfta bulunulmuş ve konu tüm yönleriyle ele alınmıştır. Konunun yüksek lisans tezi düzeyinde incelenmesi sonucu uygulamada, yargılama aşamasında yaşanan sorunlarda işçi ve işverenler ile onların sendikalarının yanı sıra, idari aşamada işkolu tespitini yapan idari birimlere de yardımcı olması amaçlanmaktadır.
Anonim şirketin kanuna aykırı kuruluş ve faaliyetlerinden dolayı feshi
Anonim şirketler, günümüz ekonomilerinde büyük bir öneme sahiptir. Anonim şirketler sayesinde, küçük tasarruflar bir araya getirilerek büyük atılımlar yapılmış ve bu yolla ekonomiye katkı sağlanmıştır. Anonim şirketlerin sahip olduğu ekonomik önem sebebiyle, şirketin kuruluşu hükümlerine özel önem gösterilmiş "emredici hükümler ilkesi" ve "kanuna aykırı kuruluş sebebiyle şirketin feshi davası" kurumları getirilerek şirketin kanuna aykırı olarak kurulması ve menfaat sahiplerinin zarara uğraması ile ekonominin zarar görmesi engellenmek istenmiştir. Bu çalışmada ekonomide büyük bir öneme sahip olan anonim şirketlerin kuruluştaki ve faaliyetlerinin devamı esnasındaki hukuka aykırılıklar dolayısıyla feshi incelenmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda çalışmamız iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde, anonim şirketin kuruluşuna ilişkin hükümler ile şirketin kuruluşunda meydana gelebilecek hukuka aykırılıklar ve bu hukuka aykırılıklar sebebiyle açılabilecek fesih davası incelenecektir. Anonim şirketin sahip olduğu konum sebebiyle, menfaat ilişki ve çatışmaları da yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Anonim şirketlerin teşkil ettiği ekonomik güç ve anonim şirketle ilişki içerisinde olanların menfaatlerinin korunması amacıyla devlet bu şirketlerle yakından ilgilenmiş ve olası kayıpların önlenmesi amacıyla çeşitli denetim mekanizmaları öngörmüştür. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise anonim şirketlerin denetimine ilişkin genel bilgiler verilerek Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca, anonim şirketlerin denetimi ve bu denetim sonucunda açılabilecek fesih davası incelenecektir. Anahtar kelimeler: Anonim şirket, Esas sözleşme, Kanuna Aykırılık, fesih davası, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Denetim.
Anonim şirketlerde yönetim kurulu bakımından eşit işlem ilkesi
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda ilk kez düzenlenen, ancak doktrin ve Yargıtay tarafından uzun süredir benimsenmiş olan, eşit işlem ilkesi şirketler hukukunun genel, bağımsız ve temel bir ilkesidir. Anonim şirketin yönetim organı olan yönetim kurulu alacağı kararlarda bu ilkeyi gözetmekle yükümlüdür. Eşit işlem ilkesine aykırı yönetim kurulu kararlarının uygulamada en sık karşılaşılan kararlar olduğu hükmün gerekçesinde belirtilmiş ve bu kararlar bakımından butlan yaptırımı öngörülmüştür. Bu çalışmada yönetim kurulu kararları bakımından eşit işlem ilkesi ve hukuki sonuçları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Anonim şirket, yönetim kurulu, eşit işlem ilkesi, eşitlik, batıl kararlar.
Türkiye'de yabancıların taşınmaz edinimi ve etkileri
Yabancıların taşınmaz edinimi, ülkemizde cumhuriyet dönemi ve öncesini de kapsayacak şekilde yoğun tartışmaların yaşandığı ve Türk mevzuatında birçok defa değişikliklere konu olmuş, kanun değişikliklerine gündem teşkil etmiş bir alandır. Türk hukukunda yabancı gerçek ve tüzel kişilerin taşınmaz edinimi konusu dağınık bir yapı içinde düzenlenmiştir. Yabancıların Türkiye'de taşınmazlar üzerinde sahip olabilecekleri haklar, esas itibarıyla 2644 sayılı Tapu Kanunu'nda yapılan 6302 sayılı Kanunla getirilen değişikliklerle ele alınmaktadır. Bu çalışmada, bilhassa Tapu Kanunuyla ortaya konan hukuki çerçeve kapsamında yabancı gerçek ve tüzel kişilerin ülkemizde taşınmaz edinimine ilişkin kabul edilen şartlar ve kısıtlayıcı düzenlemeler incelenmiştir. Tapu Kanununda 2012 yılında gerçekleştirilen değişiklikler arasında en önemlisi yabancı gerçek kişilerin taşınmaz edinimine ilişkin karşılıklılık şartının kaldırılmasıdır. Değişiklikle, yabancı gerçek ve tüzel kişilerin Türkiye'de taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilmesi için karşılıklılık şartının yerine, Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen ülkelerden birinin vatandaşı olmak şartı getirilmiştir. Yeni sistemde 2017 Anayasa değişikliği ile Bakanlar Kurulu'nun kaldırılmasıyla kanunlarda Bakanlar Kurulu'na verilen bütün görevler Cumhurbaşkanına devredilmiştir. Bu yüzden Tapu Kanunu'na ilişkin tarihsel süreçte Bakanlar Kurulu'na ilişkin anlatılan yetkiler artık günümüzde Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacaktır. Kanun düzenlemeleri sayesinde yabancıların ülkemizde taşınmaz edinimi kolaylaştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yabancı gerçek ve tüzel kişilerin taşınmaz edinimi, Tapu Kanunu, karşılıklılık.
Avukatlık sözleşmesinin sona ermesi halinde vekalet ücreti
Avukat yargının işlevselliği adına önemli bir görev üstlenerek savunma fonksiyonunu yerine getirir. Bu fonksiyonu yerine getirirken bir kamu hizmeti üstlenmiş olur ve yaptığı hizmet karşılığında ücret alır. Ayrıca iş sahibine karşı çeşitli yükümlülükler altına girer. Karşılıklı edimler içeren bu ilişkiyi kapsayan sözleşmeler avukatlık sözleşmeleridir. Avukatlık sözleşmesinde avukatın en önemli edimi hukuki yardımda bulunmak iken iş sahibinin en önemli edimi de ücrettir. Avukat sözleşme sonucu iki tür ücrete hak kazanmaktadır; akdi vekalet ücreti ve yasal vekalet ücreti. Bu çalışmada avukatlık sözleşmesini sona erdiren haller ve bu haller bakımından vekalet ücretinin durumu incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Avukat, avukatlık sözleşmesi, avukatlık ücreti, avukatlık sözleşmesinin sona ermesi.
Ticari işlemlerde taşınır rehni
6750 sayılı Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni Kanunu 01.01.2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Rehin hakkı alacaklıya; taşınmaz taşınır hak ve alacaklar üzerinde sınırlı ayni hak sağlar. Bu kanun rehnin konusunu, kapsamını, taraflarını büyük ölçüde genişletmiştir. Tacir ve esnaf rehin borçlusu ve alacaklısı olabileceklerdir. Çiftçi, üretici örgütü, serbest meslek erbabı gerçek ve tüzel kişiler de rehin borçlusu olabileceklerdir. Ağaçlar, hayvanlar, stok ve hammadde, kiracılık hakkı, kira gelirleri, rehin konusuna dahil edilmişlerdir. Temerrüt hükümlerinde lex commissoria yasağı istisnai olarak düzenlenmiştir. Yeni kanunla beraber rehinli taşınır sicili olarak yeni bir sicil oluşturulmuştur. Bu tez çalışmasında 6750 sayılı Ticari İşlemlerde Taşınır Rehni Kanunu, mülga 1447 sayılı Ticari İşletme Rehni Kanunu ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak rehin kavramı, taşınır rehni kavramı ve temel ilkeleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölüm tezin ana temasını içermektedir. Bu bölümde Ticari İşlemlerde Taşınır Rehninin kuruluşu, tarafları, tarafların hakları ve borçları, rehnin konusu ve rehnin sona ermesi mülga 1447 sayılı Ticari İşletme Rehni Kanunu ile karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise temerrüt halinde uygulanacak hükümler incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Rehin, ticari işletme rehni, ticari işlemlerde taşınır rehni
İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler
Sözleşme özgürlüğünün bir yansıması olarak ortaya çıkan inançlı işlemler, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmese de, doktrin ve yargı içtihatlarında geçerli olarak kabul edilen hukuki işlemlerdir. İnançlı işlemler, birbiriyle sıkı bağlantısı olan iki unsurdan oluşur. İnanan ve inanılan arasında yapılan ve inançlı işlemde iç ilişkiyi düzenleyen inanç anlaşması, işlemin ilk unsurudur. İşlemin diğer unsuru ise, inanç konusunun inanılana devredilmesi işlemidir. Bu işlem niteliği itibariyle tasarruf işlemidir. Devir işlemi ile birlikte inanılan, inanç konusu üzerinde tam bir hak kazanır. Devir işlemi bizzat inanan tarafından yapılabileceği gibi, üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. İnanç konusunun üçüncü bir kişinin malvarlığından çıktığı hallerde, inanan ile inanılan arasındaki işlemi, inançlı bir işlem olarak nitelendirmekte bir sakınca yoktur. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin birçok görünümü olsa da, en yaygın görünümü, inanılanın, inananın dolaylı temsilcisi olarak hareket ettiği hallerdir. İnançlı işlemin diğer türlerinde olduğu gibi, inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği hallerde de en önemli husus, inanan kişinin korunmasıdır. İnanılanın, inanç konusu üzerinde her türlü tasarruf işlemini yapabilecek olması, inananın hukuki konumunu zayıflatmaktadır. Bu sebeple inananın korunması adına faydalanılabilecek kanun hükümlerinin belirlenmesi önemlidir. Ancak inananın korunması adına bulunan çözümler hukuki işlem güvenliğini zedelememelidir.
Son düzenlemeler ışığında çekin unsurları ve çeke yazılabilecek kayıtlar
Çek ticari hayatta sıklıkla kullanılan bir kambiyo senedi türüdür. Türk Ticaret Kanunu'nda bir kambiyo senedi türü olarak çeke ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Ayrıca, çekle yapılacak ödemelerin düzenlenmesi ve çek hamillerinin korunmasına yönelik hükümler Çek Kanunu'nda yer almaktadır. 3167 sayılı Kanun'un yerine 5941 sayılı Çek Kanunu kabul edilmiştir. Sonrasında 5941 sayılı Çek Kanunu'nda çeşitli değişiklikler olmuştur. Yakın zamanda çeke duyulan güvenin artırılması ve uygulamada ortaya çıkan sorunların giderilmesi için Türk Ticaret Kanunu'nda çekin zorunlu unsurlarına "karekod" ve "seri numarası" unsurları eklenmiştir. 6728 Sayılı Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar'ın da çekin unsurları ve çeke yazılacak kayıtlara etkileri bu çalışmada ele alınmıştır. Tez çalışmamız "Çekin Unsurları" ve "İsteğe Bağlı Kayıtlar" başlıklarını taşıyan iki bölümden oluşmaktadır. Tezin birinci bölümünde, Türk Ticaret Kanunu'nda ve Çek Kanununda çekin unsurları, güncel değişiklikler ve uygulamada ortaya çıkan sorunlar değerlendirilerek açıklanmıştır. Kanunda sayılan unsurların, çekin neresine yazılacağı ve eksikliklerinin hukuki sonuçları Yargı kararları doğrultusunda değerlendirilmiştir. Çekteki unsurların hangi hallerde sahte veya tahrif edilmiş çek olarak nitelendirileceği incelenmiş ve bu çeklerden doğan sorumluluk anlatılmıştır. Tezin ikinci bölümünde; çekin üzerine ilgililerin isteğine bağlı olarak konulabilecek ve konulamayacak (yasak) kayıtlar incelenmiştir. Çeke konulabilecek kayıtlar kanunda yer alıp almamasına göre, çeke konulamayacak kayıtlar ise senedin çek niteliğine olan etkisine göre sınıflandırılarak açıklanmıştır. Bu kayıtların hukuki sonuçları yargı kararları doğrultusunda incelenmiştir.
Medeni Usul Hukukunda ihtiyari dava arkadaşlığı
Dava iki taraf sistemine göre kurulmuştur. Bir davada davacı ve davalı olmak üzere iki taraf bulunmaktadır. Davacı ya da davalı tarafında birden fazla kişinin bulunması dava arkadaşlığını oluşturur. Dava arkadaşlığında taraflarda subjektif bir çokluk mevcuttur. Dava arkadaşlığı davacı tarafta ise aktif dava arkadaşlığından, davalı tarafta ise pasif dava arkadaşlığından söz edilir. Dava arkadaşlığı, usul ekonomisine hizmet etmeyi amaçlayarak birbiriyle yakın ilişkisi bulunan davaların birlikte incelenmesiyle çelişkili kararlar verilmesini önler. Dava arkadaşlığı maddi hukuktan kaynaklanan sebeplerle ortaya çıkabileceği gibi usul hukukundan da kaynaklanabilir. Esasen dava arkadaşlığı, maddi hukukta yer alan ilişkilerin usul hukukundaki yansımasıdır. Bu bakımdan dava arkadaşlığı mecburi dava arkadaşlığı ve ihtiyari dava arkadaşlığı olmak üzere ikiye ayrılır. İhtiyari dava arkadaşlığına yol açan sebeplerin varlığı halinde, birden fazla kişi birlikte dava açmak veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmak suretiyle ihtiyari dava arkadaşlığı meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığı, yargılama esnasında davaların birleştirilmesiyle veya taraf katılımı suretiyle de meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hallerde, birden fazla kişinin birlikte dava açması veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılması mecburi dava arkadaşlığındaki gibi zorunlu olmayıp isteğe bağlıdır, yani esasen birlikte açılabilecek davaların ayrı ayrı açılması da mümkündür. İhtiyari dava arkadaşlığında davalar birbirinden bağımsızdır ve dava arkadaşı sayısı kadar dava vardır. Yargılama ortak yürütülmekle birlikte ihtiyari dava arkadaşları, dava esnasında birbirinden bağımsız hareket edebilirler.
Tasarrufun iptali davalarında özel dava şartları
Tasarrufun iptali davası borçlunun haciz veya iflâs öncesi hileli tasarruflarını, alacaklı yönünden hükümsüz kılarak; borçlunun eksilttiği malvarlığını alacaklı yönünden haczedilebilir, iflâs masası yönünden de masaya dâhil edilebilir hale gelmesini sağlayan davadır. Tasarrufun iptali davası bakımından borç ödemeden aciz belgesi İcra ve İflâs Kanununda düzenlenen özel bir dava şartıdır. Bunun yanı sıra Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları da vardır. Bunlar; gerçek bir alacağın olması, icra takibinin kesinleşmesi ve iptali istenen tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra yapılmış olmasıdır. Çalışmada borç ödemeden aciz belgesi ve Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Tasarrufun iptali davası, dava şartları, özel dava şartları, icra ve iflâs hukuku
Tacir bakımından ceza koşulunun indirimi ve geçersizliği
Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereğince bir sözleşmenin tarafları, ceza koşulu kararlaştırabileceği gibi (TBK md. 179-182), cezanın miktarını da serbestçe belirleyebileceklerdir. Ancak hâkime aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirme görev ve yetkisi verilmiştir (TBK md. 182, f. 3). Öte yandan tacir sıfatına sahip borçlu için ceza koşulunun aşırı olduğu iddiasıyla indirilmesini talep etme yasağı getirilmiştir (TTK md. 22). Çalışmamızda, ceza koşulu, aşırı olması durumunda indirilmesi ve borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Özellikle aşırı ceza koşulu karşısında tacirin durumu, ceza koşulunun geçersizliği ve indirilmesi imkânı ele alınmıştır. Birinci bölümde, giriş başlığı altında konuya genel olarak girilerek, çalışma ve bölümleri hakkında genel bilgi verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde, ceza koşulu kavramı, tarihsel kökeni, hukukî niteliği, unsurları, amaç ve işlevleri, türleri incelenmiş, benzer kurumlarla karşılaştırılmış, kusur ve zararla olan ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, aşırı ceza koşulunun indirilmesi kurumu incelenmiş (TBK md. 182, f. 3), bu çerçevede kurumun amacı ve hukukî niteliğine ilişkin görüşler açıklanmıştır. Aşırı ceza koşulunun hâkim tarafından kendiliğinden indirilmesinin şartları ve buna dair usulî işlemler üzerinde durulmuştur. Tezin dördüncü bölümünde, borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Tacir borçlu için cezai şartın indirilmesini talep yasağının (TTK md. 22) dayanağı ve şartları açıklandıktan sonra tacirlerin ceza koşulunun hükümsüzlüğünü ve indirilmesini talep edebileceği haller incelenerek çalışmaya son verilmiştir.
Ticari işlerde faiz
Faiz bir miktar para borcunun zamana bağlı olarak işleyen medeni semeresidir. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda faize ilişkin hükümleri düzenleyen sekizinci madde, ticari işlerde faizin serbestçe kararlaştırılabileceğini ön görmektedir. TTK'nin 19/2 maddesi uyarınca taraflardan biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmelerin diğeri için de ticari iş niteliğinde olacağı hükmü bulunmaktadır.6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda 88. maddesinde anapara faizine, 120. maddesinde temerrüt faizine üst sınır getiren düzenlemeler ele alındığında tacir olmayan faiz borçlusuna hangi yasa hükmünün uygulanacağı gerek doktrinde gerekse de Yargıtay içtihatlarında tartışma konusu olmuştur. Bu hallerde 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun bakımından bir tüketici işlemi de oluşmaktadır. Başta bu kanun olmak üzere Tüketici Hukuku mevzuatında faize ilişkin ön görülen faiz uygulamaları ve üst sınırların geçerliliği de çalışmamızın çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Çalışma koşullarının değiştirilmesi
Bu çalışma, işçinin çalışma koşullarının değiştirilmesini, İş Kanunu madde 22 kapsamında incelemektedir. "Çalışma koşullarının değiştirilmesi ve iş sözleşmesinin feshi" kenar başlıklı madde 22, 4857 sayılı Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle uygulama alanı bulmuştur. İş Kanunu madde 22'ye göre işveren çalışma koşullarında esaslı bir değişiklik gerçekleştirecekse, işçiye bunu yazılı olarak bildirmelidir. İşçi işverenin değişiklik teklifini yazılı beyan ile 6 iş günü içerisinde kabul ederse işveren, sözleşmede esaslı değişiklik gerçekleştirilebilmektedir. Ancak işçinin kabul etmemesi üzerine işveren değişiklik için geçerli bir nedeni varsa veyahut iş sözleşmesini fesih için geçerli bir nedeni varsa sözleşmeyi feshedebilmektedir. Böylece iş ilişkisinde esaslı değişikliğin gerçekleşmemesi halinde fesih külfeti, işverene yükletilmiştir. İş güvencesine tabi olan işçiler, bu durumda İşK. m. 17 ile m. 21 hükümlerine göre iş sözleşmesini feshedebilmektedir. İş güvencesine tabi olmayan işçiler ise şartlar oluşmuşsa kötü niyet tazminatı, ihbar ve kıdem taleplerinde bulunabilmektedir. Ayrıca çalışmamızda, çalışma koşullarının değiştirilmesinin uygulamadaki en yaygın yöntemi olan, değişikliği saklı tutma kayıtları ve bu kayıtların denetimi, konunun öneminden dolayı incelenmiştir. Böylece çalışma koşullarının usulüne uygun değiştirilmesinin yöntemleri ve iş ilişkisine etkisi belirtilmiştir. Bununla birlikte bu yöntemlere uygun olarak gerçekleşmeyen değişikliklerin hukuki sonuçları açıklanmıştır.
Ölüme bağlı tasarruflarda ehliyet
Ölüme bağlı tasarruflarda ehliyet, Türk Hukuku bakımından incelenmesi kayda değerdir. Mirasbırakanın geçerli bir ölüme bağlı tasarruf düzenleyebilmesi için ehliyetli olması gerekir. Aksi takdirde, ölüme bağlı tasarrufun geçersizliği söz konusu olabilir. Ölüme bağlı tasarruf, şekli anlamda ve maddi anlamda olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutulur. Sekli anlamda ölüme bağlı tasarruftan kasıt, mirasbırakanın son arzularını yansıtma bicimidir. Bu da, mirasbırakanın düzenleyeceği bir vasiyetname ya da miras sözleşme ile gerçekleşir. Maddi anlamda ölüme bağlı tasarruf ise, şekli anlamda ölüme bağlı tasarrufun içeriğini oluştur. Mirasbırakanın, vasiyetname düzenleyebilmesi için onbeş yaşını doldurmuş ve ayırt etme gücüne sahip olması gerekir. Miras sözleşmesinin, vasiyetnameden farklı olarak tarafları bağlayıcı yönü nedeniyle kanun koyucu miras sözleşmesi için daha siki hükümler öngörmüştür. Dolayısıyla, mirasbırakanın miras sözleşmesi yapabilmesi için tam fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Mirasbırakanın gerekli ehliyet koşuluna sahip olmaması halinde ölüme bağlı tasarruf iptal yaptırımı ile karşı karşıya kalabilir.
Zorunlu sigortalarda güvence hesabı
Zorunlu sigortalar sözleşme yapma hürriyetinin istisnası olarak, özellikle mali mesuliyet sigortası branşında yer bulan, tehlikeli iş ve işletmelerin çalışanlara ve üçüncü kişilere vereceği zarar risklerini telafi etmek, işleteni ve ekonomiyi de rahatlatmak amacıyla kamu gücüyle tesis edilip kabul edilen sigortalardır. Sigortacılık Kanunu'nun 13. maddesiyle yeni zorunlu sigorta ihdasının kanun yoluyla yapılması sisteminden vazgeçilerek, mevcut sigortaların zorunlu hale getirilmesi ve ihtiyaç halinde sistemde mevcut olmayan sigortaların ihdası yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilmiştir. Hükümde önceden mevcut özellikle trafik kazalarındaki zararları karşılayan mali sorumluluk sigortaları ile diğer zorunlu sigortalar korunmuş, mali sorumluluk sigortalarının yanında değişen ihtiyaçlar karşısında mal sigortalarının da Bakanlar Kurulu kararıyla zorunlu hale getirilmesinin önü açılarak reform düzeyinde köklü değişikliğe gidilmiştir. Ülkemizdeki ekonomik gelişmelerle doğru orantılı olarak tehlikeli iş alanlarının artması ve hemen her alanda iş kazalarının çoğalması sebebiyle yapılan bu köklü değişiklik yerinde olmuştur. Nitekim Kanun'un kabulünden sonra, Maden Çalışanları Zorunlu Ferdi Kaza Sigortası'nın Bakanlar Kurulu kararıyla kabul edilmesi yeni sistemin isabetli olduğunun göstergesidir. SK.'nın 14. maddesiyle ise zorunlu sigorta sistemini tamamlayan Güvence Hesabı kabul edilmiştir. Düzenlemeyle; daha önce Garanti Fonu adı altında sadece trafik sigortalarını kapsayan bir sistem yerine tüm zorunlu sigortaları kapsayan yeni bir müessesenin kabulü de zorunlu sigorta sistemini tamamlamıştır. Güvence Hesabı, zorunlu sigortalarla teminat altına alınan risklerden kaynaklanan üçüncü kişilere ait zararların, zorunlu sigorta yaptırılmaması veya sigorta şirketinin iflası gibi hallerde Kanun'da sayılan şatların oluşması koşuluyla karşılanması amacını taşımaktadır. Bu kapsamda çalışmamızda zorunlu sigortaların neler olduğu, bu sigortalar için hangi hallerde Güvence Hesabı'na zarar ödemesi için başvurulabileceği ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Zorunlu sigorta, sözleşme hürriyeti, mali sorumluluk, Garanti Fonu, Güvence Hesabı.
Kat mülkiyetine getirilen yenilikler
Kat mülkiyeti, sosyal ve ekonomik ihtiyaçların zorunlu kıldığı, aynı yerde birden fazla kişinin konut ihtiyacının giderilmesi amacıyla kabul edilen bir yapının belli bir bölümü üzerinde kurulmuş, bağımsız ve özel bir mülkiyet türüdür. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ise, bu özel mülkiyet türünü düzenleyen en önemli mevzuat olmakla birlikte, 1166, 2814, 3227, 3770, 5711, 5912, 6111, 6462 ve 6645 sayılı Kanunlar ile 431 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında birçok kez değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikler içinde, şüphesiz, 14.11.2007 tarihli 5711 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, toplu yapıya ilişkin düzenlemeler yanında uygulamaya yönelik önemli değişiklikler de getirilmesi bakımından büyük öneme sahiptir. Açıklanan sebeple bu çalışmada öncelikle "kat mülkiyeti" kavramı ve hukukî niteliği üzerinde durulacak, ardından 5711 sayılı Kanun ile getirilen değişiklikler kapsamlı şekilde incelenecektir.
Acentenin hakları
Acentelik sözleşmesi, acente ile müvekkil arasında kurulan, çalışma alanı bakımından belirli bir yer veya bölgeyle sınırlı, taraflara karşılıklı bir takım hak ve borçlar yükleyen sinal-lagmatik bir sözleşmedir. Acentelik sözleşmesinin taraflar arasında kurulmasıyla hem acente hem de müvekkil karşılıklı olarak sözleşme çerçevesinde bir takım haklar edinecekleri gibi aynı zamanda bir takım yükümlülükler altına da girerler. 6102 sayılı TTK. m.102 ila m.123 aralığın-da acenteliğe ilişkin hükümleri düzenlemiş, bu hükümler içerisinde acentenin hak ve borçlarına yer vermekle birlikte müvekkilin haklarına ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Acente, acentelik sözleşmesine ilişkin faaliyetlerinde müvekkile karşı bağımsızdır. 6102 sayılı TTK. m.102'de ifade edildiği üzere ticari vekil, ticari mümessil, satış memuru veya iş-letmenin bir çalışanı gibi müvekkile bağımlı değildir. Faaliyetlerini yürütürken bağımsız hare-ket eder. Acente, müvekkille müşteriler arasında kurulan sözleşmelerde aracılık rolünü üstlenir. Tarafları müvekkil ve müşteri olan sözleşmelerin kurulmasında aracılık eder. Sözleşmeleri mü-vekkil adına yapar. Anahtar Kelimeler: Acente, acentelik sözleşmesi, haklar
Anonim şirketlerde yönetim kurulunun hukuki sorumluluğu
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 124 ila 644. maddelerini içeren ikinci kitabı ticaret şirketlerini düzenlemektedir. TTK' nın ticaret şirketleri sınıflamasına; anonim şirket, kolektif şirket, komandit şirket, limited şirket ve kooperatif şirketler girmektedir. TTK' da hükümsüz kalan hallerde, TTK' nın 126. maddesi gereği; TMK' nın tüzel kişilere ilişkin genel hükümleri ve TBK hükümleri niteliğine uygun olduğu ölçüde uygulanmaktadır. Tezin amacı, "anonim şirketlerde yönetim kurulunun hukuki sorumluluğu" konusudur ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kısaca anonim şirketin tanımının yanı sıra kişi (ortak), sözleşme, sermaye ve ortak amaç çerçevesinde unsurlarına değinilmiştir. İkinci bölümde anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin hak ve yükümlülükleri yer almaktadır. Üçüncü bölüm ise; amaç, kapsam ve sonuçlarıyla, anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunu içermektedir. Tezin oluşumunda mümkün olan en güncel yazından faydalanılmıştır. Yazım sade bir sistematik üzerinden hareketle hazırlanmıştır. Böylelikle bu konuda yer alan yazına katkı sağlamak hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Anonim şirket, yönetim kurulu, hukuki sorumluluk.
Aile konutu üzerinde tasarruf
Aile kurumunun sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için bu kurum içerisinde yer alan bireylerin, kişisel hak ve yükümlülükleri ile ailenin ortak menfaatlerin kanunlarla etkin bir şekilde korunması gerekmektedir.Bu doğrultuda, Türk kanun koyucusu, yeni 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nu, 22.11.2001 tarihinde kabul edip, 1 Ocak 2002 tarihinde de yürürlüğe koymuştur.Yapılan reformlardan en önemlilerinden birisi de daha önce hukuk düzenlememizde bulunmayan aileyi koruyucu nitelikteki "Aile Konutu" müessesedir. Aile konutu üzerinde hak sahibi olan eşin mülkiyet hakkının, üçüncü kişilerle miras şirketi ilişkisinden ya da paylı bir mülkiyet ilişkisinden doğması mümkündür.Miras şirketinde, kullanım hakkı kendisine bırakılan ve konutu aile konutu olarak özgüleyen eş, diğer maliklerin onayıyla, bu konut üzerinde ailesinin oturma hakkı ile bağdaşmayan hatta aile konutunun kaybı neticesini doğuran bir takım hukuki işlemlere girişebilir. Anahtar kelimeler: aile, tasarruf, aile konutu, ortak yaşam, oturma hakkı.
Anonim şirketlerde zorunlu organ kavramı ve eksikliklerine bağlanan hukuki sonuç
Tezimizde anonim şirketlerde zorunlu organ kavramı, eksikliklerinin hangi hâllerde söz konusu olabileceği ve zorunlu organ eksikliğine bağlanan hukuki sonuç olan fesih davası incelenmiştir. Bu bağlamda tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde tüzel kişilerde organ kavramı ve tüzel kişilerin organlarının çeşitli kıstaslara göre türleri ele alınıp anonim şirketin zorunlu ve ihtiyari organlarına ilişkin açıklamalara yer verildi. İkinci bölümde şirketin zorunlu organları olan genel kurul ve yönetim kurulunun eksiklik halleri, doktrin ve Yargıtay kararları ışığında ele alındı. Üçüncü bölümde ise anonim şirketin zorunlu organlarından birinin eksikliği halinin yaptırımı olan şirketin feshi davası ile ilgili olarak uygulamada sorun yaratan usuli konulara ve özellikle davada alınacak geçici hukuki koruma tedbirlerinden kayyım kavramına yer verildi. Nihayetinde zorunlu organ eksikliği sebebiyle açılacak olan fesih davasının diğer fesih davalarıyla olan ilişkisi incelenerek çalışmamız sonuçlandırıldı. Anahtar Kelimeler: Anonim şirket, yönetim kurulu, fesih, fesih davası, kayyım.
213 sayılı Vergi Usul Kanununa göre tebligat
Tebliğ hukuki bir işlemin taraflar açısından nitelik kazanmasını sağlayan bir usul işlemidir. Hukuk alanında bir işlemin sonuç doğurabilmesi ancak tebliğin usulüne uygun olarak gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Vergi ile ilgili olarak bir kamu alacağının kesinleşmesi ancak tebliğin kanunda gösterilen şekilde yapılması ile gerçekleşir. Tebliğin önemi açısından, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu bu konuyu özel olarak ele almıştır. Bu kanunda açıkça yer almayan hususlara ise genel kanun olan 7201 sayılı Tebligat Kanunu uygulanacaktır. Çalışmamızda 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu bağlamında tebliğ işleminin nasıl ve ne şekilde yapılacağı, yeni düzenlemelerin uygulanışı ve tebliğ hataları sonucunda oluşacak durumlar ele alınmıştır. Çalışmamızın güncelliği açısından, konumuz ile ilgili son yıllarda verilen, Danıştay kararlarından ve vergi mahkemesi kararlarından yararlanılmıştır.
Spor Hukukunda tahkim ve Uluslararası Tahkim Mahkemesi (C.A.S.)
Arabuluculuk, bitaraf bir arabulucunun vasıtasıyla, taraf olanların aralarındaki diyaloğun sağlıklı bir şekilde sağlanması ve arabulucunun sahip olduğu fonksiyon itibariyle tahkim yolundan ve dava cihetinden ayrılır. 07.06.2012 tarihinde kabul edilen 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun yürürlükte olması ile beraber ülkemizde de arabuluculuk uygulamasının yasal bir dayanağı oluşmuştur. Çalışmamızda ilk etapta Spor Hukuku uyuşmazlıklarının nelerden husul bulduğuyla alâkalı kısa özet bir açıklama yapılıp, müteakiben bu uyuşmazlıkların Spor Tahkim Mahkemesi'nin arabuluculuk metoduyla nasıl çözümlendiği ile ilgili bilgi verilecektir. Peşi sıra ise Türkiye'de Spor Hukuku ve tahkim prosedürü ve özellikle yeni kanunlaşan Hukuk Uyuşmazlıkları Kanunu'ndaki düzenlemeler açıklanacaktır. Müteakiben CAS Tahkim Mahkemesi ve işleyişi hakkında bilgilere yer verilerektir. Türk Hukuku ile CAS kuralları yönünden bir mukayese yapılacak olup Türk Hukukunda büyük eksikliği hissedilen Spor Ceza Hukuku ve Spor Mahkemesi eksikliğine değinilecek. Anahtar Kelimeler Spor hukuku, spor hukuku uyuşmazlıkları, arabuluculuk, spor tahkim mahkemesi, CAS
Anonim ortaklıklarda azınlık ve azınlık hakları
Bilindiği üzere, anonim ortaklıklar kural olarak çoğunluk ilkesi uyarınca yönetilen tüzel kişiliklerdir. Uygulama göstermiştir ki; anonim ortaklıklardaki çoğunluk ilkesi çerçevesinde, çoğunluğu elinde bulunduran kişi veya kişiler, ortaklığı diledikleri gibi yönetebilmektedirler. Bu bağlamdan hareketle, anonim ortaklıklardaki baskın çoğunluk ilkesinin yumuşatılması ama-cıyla kanun koyucu, belirli miktarlardaki hisselere sahip paydaşların korunması için bir takım düzenlemeler yapmıştır. Bu düzenlemeler sayesinde, azınlık denilen ve kanunumuzda kural olarak kapalı anonim ortaklıklarda yüzde on, halka açık anonim ortaklıklarda yüzde beşe teka-bül eden hisseye sahip paydaşların, çoğunluk karşısında korunması sağlanmıştır. Özellikle 6762 sayılı Türk Ticaret Kanundaki azınlıklara ilişkin düzenlemelerin ardın-dan, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile azınlık ve çoğunluk dengesi yeniden şekillenmiş ve azınlıklara önemli hak ve yetkiler tanınmıştır. Eski Ticaret Kanununda bulunmayan halka kapa-lı anonim ortaklıklarda hisse senedi (pay senedi) basılmasını talep hakkı, anonim ortaklığın haklı sebeple feshini isteme hakkı, yönetim kurulunda temsil edilme hakkı, finansal tabloların görüşülmesini erteleme, 6102 sayılı Ticaret Kanunumuzda yerini almıştır. Anahtar Kelimeler: 6102 Sayılı Ticaret Kanunu, Olumlu ve Olumsuz Azınlık Hakları, Anonim Ortaklıklar, Çoğunluk ilkesi.
Anonim şirketlerin sona ermesi ve sona ermeye bağlanan hukuki sonuçlar
Anonim şirketler, ortakları tarafından kazanç elde etmek ve paylaşmak amacıyla küçük ve dağınık sermayenin bir yerde toplanmasıyla kurulan, ülke ekonomileri açısından da büyük öneme sahip olan ekonomik ve sosyal kurumlardır. Ortakları ve kamu açısından şirketlerin sağlıklı bir şekilde faaliyetlerini icra etmeleri ne kadar önemli ise, aynı şekilde sona erme işlemlerinin de sağlıklı ve güvenli bir şekilde gerçekleştirilmeleri önemlidir. Anonim şirketlerin fesih ve infisah olarak ifade edilen sona erme hallerinden herhangi birisinin gerçekleşmesiyle şirketin kazanç sağlama ve ortaklara paylaştırma ticari amacı sona erer ve şirket tasfiye aşamasına girmiş olur. Tasfiye işlemleri yapılan şirket ticaret sicilinden silinerek tüzel kişiliği tamamen sona erer. Anonim şirketlerin sona ermesi ve sona ermeye bağlanan hukuki sonuçlarını konu alan tezimizin amacı; Anonim şirketlerin sona ermesi neticesinde ne gibi durumlar ile karşı karşıya kalınacağı, sona ermenin doğal sonucu olan tasfiye ve tasfiyenin şirket üzerindeki etkileri hakkında bilgi vermektir. Bu amaca ulaşabilmek için anonim şirketlerin sona erme ve tasfiye sürecine ilişkin 6102 sayılı TTK.'da bulunan 529 – 548. maddeleri ele alınmış, gerekli görülen noktalarda söz konusu düzenlemeler ile ilgili gerekçeler incelenmiş ve uygulamadaki durumlar anlatılmıştır. Bu bağlamda, tezimizin amacı doğrultusunda anonim şirketlerin hangi sebeplerle sona ereceği, sona ermeye bağlı olarak tasfiye sürecine girecek olan anonim şirketin tasfiye sürecinde ne şekilde faaliyet göstereceği, şirketin tasfiye sürecinden ne şekilde etkileneceği, hangi durumlar ile karşılaşılacağı, tasfiye sürecinin kimler tarafından yürütüleceği, tasfiye sürecinde tasfiye sürecinden kaynaklanan hangi işlemlerin yapılması gerektiği ile ilgili bilgiler verilmiştir. Anahtar Sözcükler: Anonim Şirket, Sona Erme, Tasfiye, Tasfiye Memuru, Tasfiye İşlemleri
Limited şirketlerde ortağın çıkması ve çıkarılması
Bu çalışmada, limited şirketlerde ortağın çıkması ve çıkarılması konusu ve ortağın çıkması ve çıkarılmasının hukuki sonuçlarının araştırılmasını amaçlanmıştır. Araştırmanın her aşamasında güncel eserlerden ve içtihatlardan yola çıkarak farklı görüşlere yer verilmiş ve kendi görüşlerimizden de bahsedilmiştir. Konu 4 bölüme ayrılarak anlatılmıştır. Öncelikle, konunun daha iyi anlaşılması için limited şirket kavramının incelenmesi ile başlanarak limited şirketlerde ortak vasfının kazanılması ve ortak olmanın getirdiği hak ve borçları konusu birinci bölümde bulunmaktadır. İkinci bölümde ise ortağın çıkması konusu anlatılmıştır. Konulara değinilirken limited şirketlerin yanı sıra diğer şirket türlerinde de ortağın çıkması hususuna da değinilmiştir. Üçüncü bölümün içeriğinde, ortağın çıkarılması konusu, yine diğer şirket türelerinde ortağın çıkarılması konusu da irdelenerek anlatılmış ve limited şirketler için diğer ayrılma türlerine de değinilmiştir. Son bölümde ortağın çıkması ve çıkarılması kavramlarının sonuçları anlatılmıştır. Ayrıca bu bölümde ortağın çıkması ve çıkarılması konuları hakkında çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü konusu da anlatılmıştır.
Yargıtay kararları ışığında çekte muhatap bankanın hukuki sorumluluğu
Çek ticaret hayatının vazgeçilmez unsuru olup, nakdi ödemenin güçlüklerini gidermek amacıyla geliştirilmiş en eski ödeme aracıdır. Çekin ödenmesinde asıl borçlu düzenleyendir. Ancak çeke olan güvenin artırılması ve tedavülünün güçlendirilmesi için muhatap bankaya da bir takım hukuki sorumluluklar yüklenmiştir. Zira güven kurumu olan bankaların keyfi ve hukuka aykırı davranışlarının yaptırıma bağlanmaması düşünülemez. Muhatap banka, kabul, ciro ve aval yasakları nedeniyle kambiyo borçlusu sıfatına haiz değildir. Bu nedenle muhatabın sorumluluğu kambiyo hukuku ilkelerine göre belirlenemez. Muhatabın sorumluluğunun çözüme kavuşturulması ancak borçlar hukuku hükümlerinin uygulanmasıyla mümkündür. Gerçekten de muhatabın düzenleyene verdiği zararın ifası aralarındaki çek sözleşmesi hükümlerine tabidir. Çek sözleşmesi borçlar hukuku kapsamında tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme (Sinallagmatik) niteliğinde olduğundan uyuşmazlık TBK. m. 112 vd. maddeleri uygulanarak açıklığa kavuşturulur. Muhatap bankanın hukuka aykırı eylemleri sonucunda hamiller yahut çek ilişkisi dışındaki kişiler de zarar görebilir. Bu kişiler ile muhatap banka arasında sözleşmesel bir bağ bulunmamaktadır. Bu nedenle muhatabın bu kişilere verdiği zarar sözleşme ilişkisini düzenleyen hükümlere göre talep edilemez. Bu durumda muhatabın hukuka aykırı eylemi nedeniyle oluşan zarar haksız fiil hükümlerine göre tazmin edilir. Bazı hukuka aykırılık halleri TTK. ve ÇekK'da özel olarak düzenlenmiştir. Bu kanunlarda düzenlenen özel hükümlerin ihlali halinde muhatap kanunda çizilen sınırlar kapsamında sorumlu olacaktır. Hukuka aykırılık eyleminin özel olarak düzenlenmediği durumlarda da borçlar hukukunun haksız fiili düzenleyen genel hükümleri (TBK. m. 49 vd.) uygulanmak suretiyle muhatabın sorumluluğuna gidilebilecektir.
Yoksulluk nafakası
Tezimin konusu, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakasından oluşmaktadır. Evlilik birliği ile oluşan ve toplumun temelini oluşturan en önemli topluluk olan aile birliği, evli olan tarafların iç veya dış sebeplerden dolayı anlaşma sağlayamadıkları ve sağlayamayacaklarına karar verdikleri an sona erer. Bu aşamada boşanma davası, nafaka hakkı ve sona ermede hangi tarafın daha kusurlu olduğu tartışması ortaya çıkar, kusuru olmayan veya daha az olan taraf kendisine göre daha kusurlu olan taraftan boşanma davası sonunda kanunların öngördüğü koşulların da gerçek-leşmesi halinde miktarı hâkim tarafından takdir edilen yoksulluk nafakası talebinde bulunabi-lir. Yoksulluk nafakası boşanmanın gerçekleşmesi durumunda maddi durumu daha iyi olan taraftan alınarak, yoksulluğa düşecek tarafa aylık olarak verilen yardımdır. Yoksulluk nafakası süresiz olmakla birlikte nafaka alacaklısının ölümü, nafaka borçlusunun ölümü veya nafaka alacaklısının bir evlenme akdi olmadan evlilik hayatı sürdürmesi ile sona erer. Yoksulluk nafakasının süresiz olması konusu her dönem tartışılmıştır. Bazı görüşler yoksulluk nafakasının süresiz olmasını savunurken bazı görüşler ise yoksulluk nafakasının gereken şartlar oluştuğunda belli bir süreye kadar devam etmesini savunmaktadır. Evlilik birliği boşanma akdi ile sona erdiğinde bu evlilik birliğinden oluşan müşterek çocuk bulunmaması halinde taraflar arasındaki ortaklık son bulmaktadır. Ancak süresiz yok-sulluk nafakası ile birlikte evlilik birliği içerisindeki eşler arasındaki yardımlaşma ve paylaş-ma, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmı olarak devam etmektedir. Evlilik birliği zaten eşlerin birbirleri ile tekrar iletişim halinde olmak istememesi, birbirlerine bağlı ve ba-ğımlı olmak istememeleri sebebiyle sona ermektedir. Ancak yoksulluk nafakası tarafları sanki müşterek çocuk varmış gibi birbirine bağlamaktadır. Yargıtay uygulamasında yoksulluk nafakasının süresiz olarak hükmedilmesi gerektiği kararı bulunmaktadır. Ancak Adalet Bakanlığı süresiz yoksulluk nafakasına sınır getirmeyi planlamaktadır, Bakanlık komisyonunun alternatifli çalışmasına göre yoksulluk nafakasına sınır konulacak ve bu süreyi yine nafakanın miktarını belirleyen Aile Mahkeme'si hâkimleri belirleyecektir.
Tanınmış marka kavramı ve tanınmış markanın korunması
Tezimizde tanınmış marka kavramı ve tanınmış markanın korunması ve tanınmış markaya bağlanan hukuki sonuçlar incelenmiştir. Bu bağlamda tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak marka kavramı, marka olabilecek işaretler, marka türleri ve markanın fonksiyonları fonksiyonları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Tanınmış markanın tanımı, tanınmış markanın belirlenmesindeki başlıca kriterler ve tanınmış markanın tanınmış olma niteliğini kazandığı anın önemi incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise tanınmış markanın korunması ve tanınmış markanın özel hukuka ilişkin talepleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Marka, tanınmış marka, tanınmış markanın korunma biçimler, açılabilecek davalar.
Ticaret Sicili Müdürünü'nün inceleme görevi ve yetkisi"
Sürekli ve hızlı bir değişiklik içerisinde bulunan ticaret hayatının belirli bir düzen içerisine oturtulması, açık, şeffaf ve düzenli bir sistem içerisinde kaydedilerek kontrol edilmesi ile mümkün hale gelir. İşte bu noktada ticaret sicilinin önemi ortaya çıkmakta; ticaret ile iştigal eden kişilerin ticaret hayatını takip edebilmesi ile bu faaliyet alanında bulunan kişiler ile ilişki kuracak kişilerin sağlıklı ve güvenli bir şekilde hareket etmesi açısından sicilin önemi büyüktür. Dolayısıyla bu sistemde kayıt altına alınacak hususların hukuka ve gerçeğe uygun olması gerekmekte olup, aksi halde sicil kayıtlarından kaynaklı zararların ortaya çıkması kuvvetle muhtemel olacaktır. Bu anlamda hukuka aykırı ve zararın meydana gelmesine sebep olacak bu kayıtların önüne geçilebilmesi amacıyla, kanun koyucu tarafından ticaret sicili müdürüne, ticaret siciline kaydedilmek istenen hususları inceleme görev ve yetkisi tanınmıştır. Bu sayede hukuka, gerçeğe, kamu düzenine aykırılık teşkil eden ve üçüncü kişileri yanıltabilecek hususların sicile tescil edilmesinin önüne geçilecek ve meydana çıkması muhtemel zararlar önlenmiş olacaktır. Bu anlamda konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi açısından çalışmamızın ilk bölümünde, genel olarak ticaret sicilini, tarihi gelişimini, sicilin özelliklerini ve benzer bazı sicillerle karşılaştırarak ortak ve farklı yönlerini ortaya koyduk. Tez konumuzun asıl kısmını da ihtiva eden ikinci bölümde ise, genel olarak ticaret sicili teşkilatını, ticaret sicili müdürünün konumunu, görev ile yetkilerini, yükümlülüklerini ve bunlara bağlanan hukukî sonuçları ayrıntılı bir şekilde irdeleyerek ortaya koymaya gayret gösterdik. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, genel olarak ticaret sicili müdürünün sicilin tutulmasından kaynaklanan zararlardan sorumluluğu ile birlikte zararlardan doğrudan sorumlu tutulan Devlet ve ilgili odanın sorumluluğu konuları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Ticaret Sicili, Sicil Müdürü, İnceleme Yetkisi, Tescil, Sorumluluk.
Banka teminat mektuplarının ödenme süreci
Küreselleşen dünyada, ulusal ve uluslararası ticari sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi, dolayısıyla bu yükümlülüklerin teminat altına alınması gereksinimi banka teminat mektuplarının sıklıkla kullanılmasına yol açmıştır. Banka teminat mektubu genel olarak, lehtarın bir sözleşme ile bir malın teslimi, bir işin yapılması veya bir borcun ödenmesi şeklinde üstlendiği yükümlülüğü yerine getirmemesi ihtimaline karşı, genellikle lehtarın talebi üzerine, muhatap lehine, banka tarafından teminat mektubunda belirtilen meblağın garanti altına alınması ve hiçbir itiraz ve hükme gerek duymadan, derhal ödenmesi taahhüdü içeren garanti belgesi olarak tanımlanabilir. Güvenilir olma, hızlı bir şekilde elde edilebilme ve paraya çevrilebilme özellikleri nedeniyle ticaret uygulamasında oldukça tercih edilen banka teminat mektupları hakkında, uygulanacak hukuk bakımından ayrı ve özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Banka teminat mektuplarına ilişkin, Yargıtay'ın 1967 ve 1969 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararları doğrultusunda garanti sözleşmesi olduğu kabul edilerek uygulamada birlik sağlanmıştır. Banka teminat mektuplarının garanti sözleşmesi olduğu kabulü ile çalışmamızda banka teminat mektuplarının unsurları, tarafları, geçerlilik koşulları, sözleşmenin kuruluşu ve çeşitleri, ödeme talebi, ödeme talebinin reddine dayanak def'i ve itirazlar ve tarafların ödeme güçlüğünün banka teminat mektuplarının ödenmesi sürecine etkisi garanti sözleşmesi çerçevesinde incelenmiştir. Banka teminat mektupları, ticaret uygulamasında yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir. Bu bağlamda banka teminat mektubuna uygulanacak hukuk bakımından özel düzenleme gereksinimi devam etmektedir. Anahtar kelimeler: Banka teminat mektubu, ödeme süreci, lehtar, muhatap.
Boşanma davalarında maddi ve manevi tazminat
Bu çalışmanın konusu, evliliğin boşanma ile sona ermesinin mali sonuçlarından olan maddi ve manevi tazminattır. Boşanmadan kaynaklı maddi ve manevi tazminat talebinin hukuki dayanağı, Türk Medeni Kanunu'nun 174. maddesidir. Çalışmada, maddi ve manevi tazminat kavramı, bu tazminatların koşulları, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınacak kriterler ve bu davalarda uygulanacak usul kuralları ele alınmıştır. Konular açıklanırken, öğreti ve Yargıtay uygulamasına sıklıkla yer verilmiştir. Çalışma, dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, boşanmanın genel çerçevesi, ikinci bölümde maddi tazminat, üçüncü bölümde manevi tazminat ve son olarak dördüncü bölümde bu davalardaki usul kuralları incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Boşanma, Boşanmanın Sonuçları, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat.
Limited şirketlerde rekabet yasağı
Yarış ortamının bir gereği olan rekabet etme güdüsü, belli statülerdeki kişilerin, görevleri sırasında elde ettikleri bilgileri kendileri veya başkaları yararına kullanmasına hazırlık oluşturmaktadır. Rekabet ortamının sınırsız olması, kötü niyetli kullanıma zemin hazırlayacağından rekabet sistemi, gerekli hukuki düzenlemelerle kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 48. maddesi ile herkese dilediği alanda çalışma ve özel teşebbüs kurma özgürlüğü tanınmıştır. İşte rekabetin temeli burada bahsi geçen özel teşebbüs kurmanın sonucudur. Çalışmanın ilk bölümünde şirket, limited şirket, rekabet, rekabet yasağı kavramları ile limited şirketin unsurlarına, rekabet yasağının sınırları, temeli, amacı ve özellikleri gibi hususlara; daha sonra yer alan ikinci bölümde limited şirketin ortakları bakımından rekabet yasağı, bunların rekabet ortamına olan etkileri ile rekabetin düzenlenmesi, yasağın oluşumu, sınırları ve ortakların şirketteki konumlarına göre değerlendirilmelerine yer verilmiştir. Son bölümde ise limited şirketlerde müdür kavramı ile müdürlerin yükümlülükleri, rekabet yasağına ilişkin düzenlemeleri ile istifa ve ibra kararları genel hatlarıyla incelenmiş, istifa ve ibranın rekabet yasağına etkileri değerlendirilmiştir.
Ticari uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk
İnsanlar arasındaki etkileşim ve iletişimin hızla artması sonucu uyuşmazlıklar da artmış ve bu uyuşmazlıkların çözümü giderek karmaşık bir hal almıştır. Artan uyuşmazlıklar mahkemelerin iş yükünü de arttırmış, bu sebeple yargı yolu ile uyuşmazlıkların çözümü yetersiz kalmış ve bu durum insanları başka çözüm yolları aramaya yönlendirmiştir. Geçmişten beri insanlar uyuşmazlık çözümünde bilge, güvenilir, objektif ve tarafsız üçüncü kişiler aracılığıyla uyuşmazlık çözümünü benimsemiş ancak bu durum kurumsallaşmamıştır. Nihayet günümüzde, zaten insanlık tarihi kadar eski olan alternatif uyuşmazlık çözüm yolları kurumsallaşmaya başlamıştır. Türk hukuk sistemimizde ilk kez 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile arabuluculuk, bir "alternatif uyuşmazlık çözüm" yolu olarak uygulanmaya başlanmıştır. Sonrasında bu kurum 12.10.2017 tarihinde kabul edilen ve 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile iş hukuku alanında "zorunlu" olarak uygulanmaya başlanmıştır. Alınan neticeler sonucu 7155 sayılı Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun'un 20. maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na eklenen 5/A maddesi gereğince 01.01.2019 tarihi itibariyle çalışmamızın konusu olan "ticari uyuşmazlıklarda" zorunlu hale gelmiştir. Bu çalışmamızda ticari uyuşmazlıklar için zorunlu hale gelen arabuluculuk kurumuna ilişkin açıklamalara yer verilmiştir.
Resmi Vasiyetname
Miras bırakanın yapabileceği ölüme bağlı tasarrufların türleri vardır. Bunların bir kısmını vasiyetnameler oluşturmaktadır. Vasiyetname de kendi içinde çeşitlidir. Mirasbırakanın ölümünden sonraki emir ve isteklerini açıklayabileceği vasiyetname türlerinden biri de resmi vasiyetnamedir. Resmi vasiyetname, iki tanığın katılmasıyla resmi memur tarafından düzenlenen vasiyetnamedir. Bu vasiyetnamenin düzenlenmesine, memur yanında iki tanığın katılması zorunludur. Vasiyetnamenin mutlaka kanun tarafından belirlenmiş yetkili memur vasıtasıyla yapılması gerekir. Bu çalışmada, genel olarak ölüme bağlı tasarruflara, bu tasarruflar arasında bulunan resmi vasiyetnameye ve türlerine ve son olarak resmi vasiyetnamenin sona ermesi hallerine yer verilmiştir.
Kamulaştırmasız el atma
Bu tezin amacı, mevcut kamulaştırmasız el atma uygulamalarının çözümüne ve yeni kamulaştırmasız el atmaların önüne nasıl geçilebileceğine yönelik önerilerinde bulunmaktır. Tezde genel olarak mülkiyet hakkı ve mülkiyet hakkının sınırlanması, kamulaştırmasız el atma kavramı ve tanımı, kamulaştırmasız el atmanın hukuki niteliği ve sonuçları, Türk hukukundaki gelişimi, unsurları, kamulaştırmasız el atmaya karşı hukuki başvuru yolları incelenmiştir. Tezde ayrıca kamulaştırmasız el atmanın mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki diğer hukuki kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Tez kapsamında kamulaştırmasız el atma hakkındaki kaynaklar ile kamulaştırmasız el atmanın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenen yargı kararları taranmış ve kamulaştırmasız el atma hakkındaki önemli görülen yargı kararlarına tezde yer verilmiştir. Tezde şu sonuçlara ulaşılmıştır: Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğu gibi suç teşkil eden ve etik olmayan kamulaştırmasız el atma uygulamalarının hangi sebep ve amaçla yapılırsa yapılsın bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir; kamulaştırmasız el atma sorununun uzun yıllardan beri devam ediyor olmasının en önemli nedeni, kamu gücünü elinde bulunduranların ve kanun koyucunun sorunu çözme hususunda isteksiz davranmalarıdır; bugüne kadar kamulaştırmasız el atma hakkında getirilen yasal düzenlemelerin birçoğunun amacı, iddia edildiği gibi taşınmazları elinden alınan maliklerin mağduriyetlerini gidermek değil, idareyi korumaktır; kamulaştırmasız el atma sorununun çözümüne yönelik yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Destekten yoksun kalma tazminatında işletenin kusurunun karayolları motorlu araçlar zorunlu mali mesuliyet sigortasında sigortacının sorumluluğuna etkisi
Ölümle sonuçlanan trafik kazalarında işletenin destek olduğu veya ileride destek olacağı kişilerin ölüm nedeniyle uğradıkları zararın tazmin edilmesi gerekir. Bu zarara destek yoksunluğundan doğan zarar denir. Söz konusu zararın tazmininde işletenin kusurunun sigortacı tarafından ödenecek tazminata ne şekilde etki edeceği hususu önem arz etmektedir. Zira işletenin sorumluluk riski kapsamında olmakla beraber kusuruna denk gelen destek tazminatı talepleri sigorta teminatı kapsamı dışında bırakılmıştır. Diğer bir deyişle işletenin tam kusurlu olduğu yani kastının ya da ağır ihmalinin bulunduğu trafik kazalarında destek görenler destekten yoksun kalma tazminatı talep edemez. Buna karşılık kusurun kazazedeler arasında paylaşıldığı durumlarda destekten yoksun kalma tazminatı açısından ölenin kusuru tazminattan indirim sebebi olarak karşımıza çıkar.
Sınai Mülkiyet Kanunu'na göre tescilsiz tasarımların korunması
Modanın, hızlı değişime uğramasıyla tasarımcılar tarafından tescil edilmemiş tasarımlarının koruma altına alınması ihtiyaç haline gelmiştir. Tescilsiz tasarımlara kanun ile getirilen koruma yolları ile mevcut ihtiyacın karşılanıp karşılanmadığı ve karşılaşılabilecek sorunlar amaçlanmıştır. 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu ile tasarımların koruması düzenlenmiştir. Yasa hükümleri uyarınca tasarımlar, tescil edilmiş olması hâlinde tescilli tasarım, tescil edilmemiş olmasına rağmen ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olması hâlinde tescilsiz tasarım olarak korunur. SMK ile tescilsiz tasarım koruması modeliyle yeni bir dönem başlatılmıştır. Tasarımların korunması açısından yenilik, ayırt edicilik, kamuya sunma ve tescilsiz tasarımların ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olma şartları incelenmiştir. Gelişen teknoloji ile tasarım sahipleri açısından tasarımlarını korumanın ispatında yaşanan sorunlar ele alınmıştır. Bu sorunların çözümü açısından Türk Patent ve Marka Kurumu'na kayıt sistemi gibi maliyetsiz ve kısa süreli bir "e-başvuru" çözüm olarak getirilebilir. Bu şekilde aynı veya benzer tasarımların tescilsiz olarak korunmasında tasarımın ilk olarak kamuya sunulmasında, tescilsiz tasarımın hakkının ispatı sağlanmış olacaktır.
Muris muvazaası
Uygulamada sıkça karşılaşılan, Borçlar Kanununda özel bir düzenleme yeri olmayan muris muvazaası unsurları ve yargılama usullerinin açıklanması tezimde amaçlanmaktadır. Mutlak ve nisbi muvazaa türü olarak karşılaştığımız murisin muvazaalı işlemleri tezimizde ele alınmıştır. Murisin nisbi muvazaa işlemleri için nisbi muvazaanın düzenlendiği BK'nun 19. maddesi uygulanmaktadır. 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve devamı içtihadı birleştirme ve Yargıtay kararları da uygulama alanı bulmaktadır. Çalışmamda, muris muvazaasının görünürdeki işlemler ve gizli işlemleri ele alınarak açıklamaya çalışılmıştır. Bu konu kapsamında 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve içtihatlar ile Yargıtay kararlarına değinilmiş ve konu içinde belirtilmiştir.
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.