
17
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Karaciğerde kitle oluşturan paraziter etkenlerin tanısındaki serolojik sonuçların retrospektif incelenmesi
Karaciğer Retikulo Endoteliyal Sistemin önemli bir organı olduğu için, parazitlerde dâhil olmak üzere pek çok mikroorganizmaya karşı bağışık yanıtta rol almaktadır. Çok sayıda paraziter etken karaciğeri etkileyerek hastalık oluşturmaktadır. Parazitlerin hayat döngülerinin, enfeksiyon yerlerinin bilinmesi, doğru örnek alınması ve doğru tanı için gereklidir. Özellikle iç organ yerleşimli parazitlerin tanısında kullanılan yöntemlerin başında serolojik testler gelmektedir. Bu yöntemlerle parazitin direkt olarak saptanamadığı durumlarda parazite karşı oluşan antikorlar veya parazitin antijenleri araştırılır. Serolojik tanı yöntemlerinden IHA IFA ELISA gibi testler, parazit hastalıklarının tanısında en fazla kullanılan yöntemler olup, %90' ların üzerinde pozitif güvenirlik ve özgüllük sağlayabilmektedirler.Bu çalışmada radyolojik tetkiklerle karaciğerde parazitik kitle ön tanısı ile gelen hastalarda serolojik yöntemlerle (ELISA, IHA, IFA) parazite ait antikorların saptanması amaçlandı. 100 hasta serumu çalışma kapsamına alındı. Hastaların serumunda IHA yöntemiyle E. histolytica antikoru, IFA yöntemiyle E. granulosus antikoru ve ELISA yöntemiyle de F. hepatica antikoru araştırıldı. 100 hastanın 27'sinde (%27) pozitif sonuç bulundu. Hastaların 1' de E. histolytica, 13' de E. granulosus ve 13'de ise F. hepatica seropozitifliği saptandı.Karaciğerde yer kaplayan kitlelerin parazitik enfeksiyon açısından ayırıcı tanısında sadece radyolojiyle tanının konulamayacağı, beraberinde mutlaka bir serolojik yöntemle tanının doğrulanması gerektiği kanaatine varılmıştır.
Sağlıklı, preeklampsi ve hellp vakalarında plasental sinsityal düğümlerin histolojik yönden karşılaştırılması
Preeklampsi, perinatal ölümlerin ve sakatlıkların ana nedenlerinden biri olup gebede maternal hipertansiyon, proteinüri, artmış damar hasarı ve geçirgenliği ile karakterize olan multisistemik bir bozukluktur. Çalışmamızda, artan sinsityal düğümlerin ultrastrukturel düzeyde incelenecek olması, söz konusu düğümlerde olası değişikliklerin gerek preeklampsi ve de HELLP vakalarında ortaya konularak, sinsityal düğüm artışının etkisi ortaya konacaktır. Örnek plasenta ve plasenta yataklarının morfolojik ve ultrastrüktürel değisimlerini gözlemlemek için ışık ve elektron mikroskop tekniklerini kullandık. Doku örnekleri 10 preeklampsili, 10 HELLP?li ve 10 kontrol grubunu oluşturan sağlıklı gebeden alındı. Yapılan ışık ve elektron mikroskobi yöntemleri ile preeklampsili hastaların, HELLP?li hastaların ve kontrol grubu gebelerin sonuçları değerlendirildi. Işık ve elektron mikroskop çalışmaları sonucunda plasenta dokularında: Preeklemsi grubu fetal periferik kesitlerde; sinsityotrofoblastlarda sitoplazmik yaygın vakuolizasyonlar ve endoplazmik retikulum sarnıçlarında dilatasyon gözlenirken, kapiller endotel hücrelerinde incelme ve kapillerin temas ettiği sinsityotrofoblastlarda nekrotik görünümün hâkim olduğu gözlendi. Bu gruptaki sinsityotrofoblastlarda mikrovillus sayısının azalması yanı sıra bağ doku ödemi dikkati çeken bulgulardan biriydi. HELLP maternal periferik ve sentral kesitler incelendiğinde: her iki yapıda da sinsityotrofoblastlarda intrasitoplazmik ödem ve dejeneratif vakouller gözlenirken, ayrıca villöz ödem belirgin olarak dikkati çekmekteydi. HELLP fetal periferik kesitlerde, intervillöz alanda yoğun hücresel debris varlığı dikkati çeken en önemli bulguydu. Kontrol grubuyla kıyaslandığında preeklampsi ve HELLP?li plasentalarda sinsityal düğüm sayısında artış ve ultrastrukturel yapıda pek çok histolojik değişiklikler izlendi.
Klinik örneklerden izole edilen çoklu ilaç dirençli Acinetobacter baumannii suşlarında bazı karbapenemazların genotipik yöntemlerle araştırılması
Son yıllarda karbapenemlerin de dahil olduğu çoklu ilaç direnci, Acinetobacter baumannii'ye bağlı enfeksiyonların tedavisini oldukça zorlaştırmıştır. Çalışmamızın amacı, A. baumannii'nin antimikrobiyal duyarlılık paternini belirlemek ve karbapenem direncinin en önemli nedeni olan OXA tipi beta laktamaz genlerinin varlığını araştırmaktır. Ekim 2012- Şubat 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastaneleri yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalardan izole edilen 80 A. baumannii izolatı konvansiyonel metodlar ve otomatize sistemle -BD Phoenix (Becton Dickinson, A.B.D)- tanımlandı; izolatların antimikrobiyal duyarlılıkları otomatize sistem ve Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle çalışıldı. Moleküler yöntem olarak hyplex® CarbOxa ID (Amplex, Almanya) test sistemi kullanıldı. Bu sistem ile blaOXA-51-like, blaOXA-23-like , blaOXA-58-like ve blaOXA-58-like gen kümelerinin polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile amplifikasyonu ve elde edilen PZR ürünlerinin enzim bağımlı immünosorbent testi (ELISA) temelli bir sitemde spesifik oligonükleotid problarla hibridizasyonunu sağlandı. İzolatların tamamı kolistine duyarlıydı. Tigesiklin, netilmisin, amikasin, trimetoprim-sulfametoksazol, gentamisin ve sefaperazon sulbaktam duyarlılıkları sırasıyla %27.5, %22.5 %16.25, %12.5, %8.75 ve %5 olarak saptandı. İki izolatın levofloksasine orta duyarlı olduğu, izolatların tamamının ise test edilen diğer antibiyotiklere (ampisilin-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam, seftazidim, sefepim, seftriakson, sefotaksim, imipenem, meropenem, siprofloksasin) dirençli oldukları belirlendi. A. baumannii'ye özgü olduğu kabul edilen blaOXA-51-like genleri 77 (%96) izolatta, bla-OXA-23-like, blaOXA-58-like ve blaOXA-40 like gen grupları sırasıyla 48 (%60), 12 (%15) ve 8 (%10) izolatta gösterildi. Kırk yedi (%21.25) izolatın blaOXA-51-like ile blaOXA-23-like genlerini, 10 (%12.5) izolatın ise blaOXA-51-like ile blaOXA-58-like gen gruplarını bir arada taşıdığı saptandı.
Radyoterapi uygulanmış ratlarda amifostin, melatonin ve N-asetilsistein'in uterus üzerindeki koruyucu etkilerinin karşılaştırılması
Gerek radyoterapi uygulamalarının temelini oluşturması bakımından gerekse radyasyona kazara maruz kalma durumunda iyonize radyasyonun hücre üzeride DNA ve doku yaralanmasına neden olmaktadır. Kanser tedavisinde radyoterapi amaçlı kullanılan gama radyasyonu, tümör dışı alanda normal doku yaralanması olarak adlandırılan hasarlar oluşturmaktadır. Akut ve kronik yönde çeşitli semptomlarla kendini gösteren bu durum için çeşitli radyoprotektif ajanlar geliştirilmiştir. Pelvik bölge gama ışıması uygulamalarında uterus üzerinde mikroskobik düzeyde gerçekleştirilmiş çalışma ve araştırmalar kısıtlıdır. Çalışmada 56 adet Sprague Dawley cinsi yetişkin dişi rat kullanılmıştır. Ratlar her grupta 7 hayvan olacak şekilde 8 gruba ayrıldı. Kontrol, amifostin, N-asetilsistein ve melatonin dışında kalan 4 denek grubuna (Radyoterapi, Radyoterapi + Amifostin, Rayoterapi + N-asetilsistein, Radyoterapi + Melatonin) abdomino-pelvik bölgeye tek fraksiyonluk 10 Gray (Gy) gama radyasyonu ışıması yapıldı. Tedavi gruplarına ışımadan 15 dk önce ilgili ajanlar i.p. şekilde enjekte edildi. Işımadan 48 saat sonra deney bitiminde tüm gruplardan alınan uterus dokuları rutin parafin takibine alındı. Elde edilen parafin kesitlere H&E, PAS, Masson trikrom ve TUNEL Assay protokolleri uygulanarak ışık mikroskobunda değerlendirme ve sayım işlemleri gerçekleştirildi. Çalışma sonucu 10 Gy tek fraksiyonluk ışıma yapılan deney hayvanlarında uterus üzerinde akut birçok dejeneratif değişiklik ve apoptotik indekste artış izlenmişken ışımadan 15 dk önce amifostin, melatonin ve N-asetilsistein uygulanan gruplarda iyonize radyasyondan çeşitli oranlarda korunmuşluk tespit edilmiştir. Çalışmamız kanser tedavisi gören kadınlarda pelvik bölge ışımalarında uterusun korunmasına yönelik deney hayvanı modeli niteliğindedir. Çalışmamız sonucunda pelvik bölge ışımasının uterus üzerinde akut evrede morfolojik hasara ve yoğun DNA fragmantasyonuna neden olabileceğini ayrıca amifostin ve N-asetilsistein ajanlarının bu etkiyi indirgemede kullanılabilirliğinin mümkün olduğunu ancak en ideal protektif profilin melatoninle sağlanabildiği sonucuna varıldı.
Tüberküloz tanısında LED floresan mikroskop yöntemi ve Ziehl-Neelsen yönteminin karşılaştırılması
Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına direk mikroskopi ve kültür işlemleri için gönderilen 758 klinik örnek alınmıştır. Bu örnekler EZN boyama yöntemi, Auramin-O boyama yöntemi, BACTEC MGIT sıvı besiyeri kültür sistemi ve Löwenstein-Jensen katı besiyeri kültür yöntemi ile çalışılmış; aside dirençli basilleri saptamada bu testlerin etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada fluorokrom yöntem olarak tek bir aparat ile ışık mikroskobuna uygulanabilen LED-FM kullanılmıştır. İncelenen 758 klinik örneğin 102'si (%13.4) kültür pozitif olarak değerlendirilmiş ve bunun 50'si (%49) EZN ile, 66'sı (%64.7) Auramin-O ile pozitif olarak tespit edilmiştir. EZN yöntemi ile pozitif olarak bulunan 1 örnek, Auramin-O ile pozitif bulunan 24 örnek kültür negatif olarak belirlenmiştir. Boyama yöntemlerinin kültür yöntemleri referans test alınarak yapılan karşılaştırılmada, EZN boyama yöntemi için duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer sırasıyla %49.02, %99.85, %98.08, % 92.64 olarak saptanmıştır. Auramin-O için duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer sırasıyla %64.7, %96.3, %73.33, % 94.6 olarak saptanmıştır. Çalışmada LED-FM yönteminin EZN yöntemine göre sensitivitesi yüksek, spesifitesi düşük olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak LED-FM, yüksek sensitivitesinden dolayı iş yükü fazla olan laboratuvarlarda EZN'ye alternatif olarak kullanılabilir ve aside dirençli basil şüphesi olan preparatların EZN ile doğrulanması gerekir. Anahtar sözcükler: Erlich-Ziehl-Neelsen, Auramin-O, LED-FM, MGIT, Löwenstein-Jensen.
Beta talasemi majörlü hasta ve ebeveyninde mutasyon analizi
Bu çalışmada, bölgemizde beta talasemi majör tanısı almış hasta ve ebeveynlerinde; tanıyı kesinleştirmek için, hematolojik analiz ve hemoglobin varyant analizi yapıldı. Altın standart DNA dizi analizi yöntemi ile de mutasyon çeşitliliği saptandı. Hastanemizin Pediatrik Hematoloji Bölümünde takip ve tedavisi yapılan 30 beta talasemi majör hasta ve ebeveynlerden (30 anne ve 30 baba) olmak üzere toplam 90 kişi çalışmaya dahil edildi. EDTA' lı tüplere kan örnekleri alındı. Hematolojik analiz flow sitometrik yöntemle, hemoglobin varyant düzeyi HPLC ile aynı gün çalışıldı. Mutasyon çeşitliğini saptamak için DNA dizi analizi yapıldı. Sıklık sırasına göre: IVS-I-110 (G->A) % 46.67, Kodon 8 (-AA) % 16.67, IVS-II-1 (G->A) % 11.67, Kodon 44 (-C) % 10.00, IVS-II-745 (C->G) % 5.00, IVS-I-1 (G->A) % 3.33, IVS-I-5 (G->T) % 3.33 ve -30 (T->A) % 3.33 olmak üzere 8 çeşit mutasyon tespit edildi. Bunlara ek olarak önceden tanımlanmış dört sessiz nokta mutasyon görüldü. Hastalar düzenli olarak transfüzyon tedavisi aldıkları için hemoglobin konsantrasyonu 9.20±1.32 g/dL düzeyi ile beklenen düşüklükte değildi. HbA 86.32 ±12.09, HbF 10.95±11.94 olarak saptandı. Ebeveynlerde ise taşıyıcılarda olması baklenen hemogram sayımı ve Hb varyant düzeyleri görüldü. Beta talasemi mutasyon çeşitliliği açısından Türkiye geneline benzer bir dağılım tespit edildi. 9.20±1.32 g/dL olarak saptanan Hb düzeyi ise hastaların takip-tedavilerinin etkin sürdürüldüğünü düşündürmektedir. Bu çalışma, DNA dizi analizi yönteminin kullanımına bağlı olarak Diyarbakır'da saptanamayan mutasyonların belirlenmesine imkan tanımıştır. Bundan sonra daha geniş çaplı taramaların yapılarak mutasyonların saptanması gerçek bölgesel verilerin elde edilmesini sağlayacaktır. Taşıyıcı sıklığının yaygın olduğu bölgemizde bilinmeyen mutasyonların saptanması, prenatal tanı ile hasta çocuk doğumunun önlenmesine önemli katkı sunacaktır.
Diyarbakır Sümerbank Halı ve Bez Fabrikası dokuma işçilerinde solunum fonksiyonunun spirometrik metodla araştırılması
- 41 - ÖZET Bu çalışma, Diyarbakır sümerbank halı dokuma ve bez(iplik) fabrikasında ça lışan, yaşları 25 52 arasında değişen 92 erkek üzerinde yapılmıştır. İşçiler ça lışma yerlerine ve sürelerine göre 3 ayrı gurup olarak ele alınıp incelenmişler dir. Her üç gurubun spiroketrik ölçümleri aynı koşullarda,9 litre kapasiteli dü şük dirençli GODART EXPIROGAF cihazıyla yapılmıştır. Bu çalışma ortamındaki pamuk ipliği tozları ve yün tozlarının burada çalı şan işçilerin solunum fonksiyonu üzerinde obstrüktif tipte değişiklikler meyda na getirdiği saptanmıştır. Çalışma süresi arttıkça, işçilerdeki obstrüktif özellik teki değişmelerin arttığı görülmüştür. SUMMARY The present study is performed on 92 male labores aged between 25 - 52 years who work in Diyarbakır Wool and Cotton thread and tapestry Factory. The labores are studied in three groups according to the units they work and the duration of their working years. The spirometric measurements of the groups under study are performed under identical conditions on 9 -Litre capasity and low-rezistance BODART EXPjRQGRAPH. In this study it is confirmed that the cotton and wool thread dust induce obstructive alterations on laborers working in those units. It is also revealed that the longer the working period duration the more the obstructive alterations.
Lenfomalılarda total kan, eritrosit ve plazma volümlerinin tayini
Lenfomalılarda Total Kan, Eritrosit ve Plazma Volümlerinin TayiniBu araştırmanın amacı lenfomalı hastalarda toplam eritrosit, plazma ve kan hacminin değişip değişmediğini saptamaktır. Bu amaçla 15 lenfomalı hastada CR51 yöntemi kullanılarak yukarıda belirtilen parametreler belirlendi. Sağlıklı bireyler ile lenfomalılar arasında istatistiksel açıdan bir fark gözlenmedi (p>0,05)
Sıçanlarda adölesan dönemde yapılan düzenli aralıklı egzersizin kognitif fonksiyonlara ve IGF-1 seviyelerine etkisinin araştırılması
Egzersiz kognitif fonksiyonları olumlu etkilemektedir. Düzenli aerobik egzersiz hayvanlarda ve insanlarda beyindeki bazı nörotrofik faktörler aracılığıyla anksiyeteyi azaltmakta, nörogenezi ve öğrenme-bellek performanısını artırmaktadır. İnsülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) egzersizin beyindeki etkilerine aracılık eden önemli bir nörotrofik faktördür. Egzersizin yetişkin beyni üzerindeki IGF-1 aracılı etkileri bilinmesine rağmen gelişmekte olan adölesan beyni üzerindeki etkileriyle ilgili bilgiler kısıtlıdır. Bu çalışmada, sıçanlarda beyin gelişiminin devam etmekte olduğu adölesan dönemde 6 hafta boyunca günde 3 kez 15'er dakika yapılan egzersizin kognitif fonksiyonlara, davranışa ve beyinde hipokampal ve prefrontal alanlardaki hücre sayılarına etkilerinin IGF-1 ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada 28 günlük Wistar albino cinsi dişi ve erkek sıçanlar kullanılmıştır. Haftada 5 gün 45 dk/gün, haftada 3 gün 45 dk/gün, haftada 5 gün 15 dk x 3/gün, haftada 3 gün 15 dk x 3/gün egzersiz yapan 4 egzersiz grubu; 1 tane de hiç ellenmemiş kontrol grubu olmak üzere 5 grup bulunmaktadır. Deneklere 6 hafta boyunca, 10 m/dk hızda, aralıklı (gün içinde bölünmüş15 dk x 3/gün) ve sürekli (45 dk/gün) aerobik yürüme egzersizi yaptırılmıştır. Egzersizler bittikten sonra yapılan davranış testleri (açık alan ve yükseltilmiş + labirent) ve 5 günlük öğrenme bellek testlerinin ardından denekler sakrifiye edilmiştir. Kanları alınıp serumdan IGF-1 ve kortikosteron seviyeleri; beyin hipokampus ve prefrontal korteks alanları çıkarılarak doku IGF-1 seviyeleri ve hücre sayıları değerlendirilmiştir. Sonuçlar SPSS programında, tek yönlü ANOVA ve post hoc Boferroni istatistiksel analiz yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir.2 Bu çalışmada, günde 3 kez 15 dk egzersiz yapan gruplarda açık alan ve yükseltilmişartı labirent testleriyle değerlendirilen anksiyete seviyeleri ve serum kortikosteron seviyeleri diğer gruplara göre düşük bulunmuşur. Morris su tankı testiyle değerlendirilen öğrenme bellek performansı 15 dk x 3/gün egzersiz yapan gruplarda, haftanın 3 günü 45 dk/gün egzersiz yapan gruba ve kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Hipokampus ve prefrontal IGF-1 seviyesi haftanın 3 günü 15 dk x 3/gün egzersiz yapan grupta diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Haftanın 5 günü 45 dk/gün egzersiz yapan grupta prefrontal IGF-1 seviyeleri diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Serum IGF-1 seviyeleri haftanın 5 günü 45 dk/gün egzersiz yapan grupta diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak yüksek; karaciğer IGF-1 seviyeleri ise haftanın 5 günü 15 dk x 3/gün egzersiz yapan grupta diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Beyin dokularının histolojik değerlendirmesinde; haftanın 3 günü 15 dk x 3/gün egzersiz yapan grupta prefrontal korteks ve hipokampal CA1 bölgesinde hücre sayısı ve IGF immünreaktivitesi haftanın 5 günü 15 dk x 3/gün egzersiz yapan gruba göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak; günde 3 kez 15'er dk yapılan düşük şiddette egzersiz adölesan sıçanlarda anksiyeteyi ve serum kortikosteron seviyelerini azaltmış, beyinde hipokampus ve prefrontal korteks doku IGF-1 seviyeleriyle birlikte nörogenezi ve öğrenme bellek performansını artırmıştır. Ek olarak apopitozun göstergesi olan TUNEL pozitif hücre oranı 15 dk x 3/gün egzersiz yapan grupta kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük bulunmuşur. 15 dk x 3/gün egzersiz yapan gruplarda serum ve karaciğer IGF-1 seviyelerinde artışolmamasına rağmen beyin IGF-1 seviyelerinde artış olması, beyinde lokal IGF-1' in üretimindeki artıştan kaynaklanmış olabileceğini göstermektedir. Beyinde aralıklı (gün içinde bölünmüş) egzersiz lokal IGF-1 seviyelerini ve nörogenezi artırarak anksiyeteyi, öğrenme ve bellek performansını olumlu etkilemiş olabilir. Anahtar sözcükler: Aralıklı egzersiz, koşu bandı egzersizi, adölesan, hipokampus, prefrontal korteks, öğrenme-bellek, nörogenez
Over kanseri tanısında aday gösterilen yeni serum belirteçlerinin panel olarak kullanım etkinliğinin değerlendirilmesi
Tedavideki ilerlemelere rağmen gelişmiş ülkelerde over kanseri jinekolojik kanserler içinde halen en ölümcül olandır. Over kanserlerinin %90?ı epitelyal kökenli tümörlerden oluşmaktadır. Over kanseri erken evrede tanı aldığı durumda 5 yıllık sağkalım %90?ı geçmektedir. Ancak hastalığa ait spesifik semptomlar ve erken tanı imkanı sağlayacak güvenilir bir yöntemin olmaması nedeniyle vakaların çoğu geç evrelerde tanı almaktadır. Erken tanı kadar önemli olan bir diğer konu; adneksiyel kitleli hastalarda benign ve malign over tümörlerinin ayrımının yapılabilmesi, malignite açısından yüksek riskli hastaların over kanseri tedavisinde uzmanlaşmış 3. basamak sağlık kurumlarına sevkinin sağlanmasıdır. Günümüzde epitelyal over kanserinin tespiti ve adneksiyel kitlelerin ayrımında en sık kullanılan yöntemler ultrasonografi ve serum CA125 düzeyinin ölçümüdür. Ancak bu yöntemlerin duyarlılık ve özgüllüğü over kanseri tanısı koymak için sınırlıdır. Bu nedenle çalışmalar merkezler arasında tekrarlanabilirlik ve tutarlılığı sağlayacak, kantitatif ölçümler yoluyla belirlenen, noninvaziv ve göreceli olarak ucuz olan belirteçler üzerine yoğunlaşmıştır. Bunun sonucu olarak da pek çok potansiyel belirteç tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı HE4, YKL-40, Mezotelin, LyGDI ve CA125?ten oluşan bir belirteç panelinin epitelyal over kanseri tanısında ve benign over tümörlerinden ayrımında kullanılabilirliğini ortaya koymaktır. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonlarının patolojik tanıya göre geçerliliğinin değerlendirilmesi ve CA125 ile karşılaştırılması, menapoz etkeni, histolojik tip, evre ile söz konusu belirteçler arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada epitelyal over kanserli 31 hasta, benign over tümörü olan 30 hasta ve 32 sağlıklı kadın yer almıştır. Preoperatif olarak alınan serum örneklerinde HE4, YKL-40, Mezotelin ve LyGDI düzeyleri ELISA ile, CA125 düzeyleri elektrokemiluminesans immunassay ile belirlenmiştir. Her bir belirteç ve değişik belirteç kombinasyonları için lojistik regresyon modelleri tahmin edilerek tanısal performansları değerlendirilmiştir. Benign-malign ve sağlıklı-malign gruplar arasında, tüm belirteçlerin ortanca değerleri anlamlı farklılık göstermiştir. CA125 ve HE4 dışındaki belirteçler sağlıklı-benign gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. LyGDI dışındaki tüm belirteçlerin benign-malign ve sağlıklı-malign ayrımını yapma kapasitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Benign-malign ayrımında CA125, HE4, Mezotelin ve YKL-40?dan oluşan belirteç paneli %95 özgüllük düzeyinde, tüm diğer belirteç ve belirteç kombinasyonlarından yüksek duyarlılık (%93,6) göstermiştir. CA125, HE4, Mezotelin, YKL-40?dan oluşan belirteç paneli benign-malign ayrımında ilk kez denenmiş başarılı bir paneldir ve daha ileri araştırmayı hak etmektedir.