Dicle University
Discipline

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı

Dicle University

234

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş hekimlerinin temporomandibular eklem hastalıkları hakkındaki bilgilerinin değerlendirilmesi

Temporomandibular eklem (TME) rahatsızlıkları toplumda yaygın olarak görülmektedir. Diş hekimlerinin TME hastalıkları hakkındaki bilgilerinin değerlendirilmesi amacıyla anket çalışması yapılması planlandı. Anketler 400 tane katılımcıya uygulanmıştır, bu katılımcıların 200 tanesi pratisyen diş hekimleri, kalan 200 tanesini ise uzman diş hekimleri oluşturmaktadır. İstatistiksel analizlerde SPSS for Windows 17.0 kullanıldı. Tanımlayıcı istatistikler için ortalama ve standart sapma, ortanca (min-maks) ve % (frekans) değerleri verildi. İstatistiksel analizlerde Kruskal Wallis, Mann Whitney U ve Bonferroni düzeltmeleri, gerekli durumlarda Kruskal Wallis veya Mann Whitney U testleri kullanıldı. Ayrıca ki-kare testleri ile karşılaştırmalar gerçekleştirdi. Tüm analizlerde p<0.05 düzeyi anlamlı olarak kabul edilmiştir. Diş hekimlerinin TME hastalıkları hakkındaki bilgilerinin unvan, cinsiyet, mezuniyet sonrası geçen süre arasında ilişkilileri incelenmiştir. İlerleyen zamanlarda bu faktörlerin daha geniş popülasyonlarda ayrıntılı olarak incelendiği çalışmalar yapılması, daha detaylı sonuçların elde edilmesine yardımcı olabilir. Çalışmamızın sonuçları Türkiye'deki pratisyen diş hekimlerinin ve uzman diş hekimlerinin TME hastalıkları ile ilgili genel bilgilerinin ve tecrübelerinin saptanmasını, TME hastalıkları konusunda bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi, eksik yönlerin belirlenmesi, gelecekte yapılacak kurs ve eğitimlere ışık tutması açısından yararlı bilgiler sunduğu düşünülmektedir.

AnketlerBilgiBilgi düzeyi+2
Muhammet Ümit Toka
Karadeniz Technical University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Temporomandibular eklemde deneysel olarak oluşturulan osteoartritte eklem içi bifosfanat enjeksiyonun değerlendirilmesi

Osteoartrit (OA); sıklıkla el, ayak veya omurga gibi eklemler başta olmak üzere tüm eklemlerde görülebilen, kartilaj, disk, sinoviyum ve subkondral kemikte değişikliğe yol açan kronik dejeneratif bir eklem hastalığıdır. Temporomandibular eklem (TME) osteoartriti (OA), TME'de görülen en yaygın artrit şeklidir. Bifosfonatlar (BP); kemiğe güçlü bir afiniteye sahip ve kemik yıkımını inhibe eden ilaçlardır. Osteoartritin erken evrelerinde artmış osteoklast aktivitesi sonucu; subkondral kemik kalınlığında azalma, subkondral porozite sayısında artma ve osteokondral bileşkede bütünlük ve plastisite kaybı olduğu görülür. Bifosfanatların sistemik veya intraartiküler (İA) uygulanmasının, subkondral kemik rezorbsiyonunu azaltarak ve kondroprotektif etki sağlayarak OA tedavisinde yararlı olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan TME OA'da İA zoledronik asit (ZA) enjeksiyonunun subkondral kemik ve kartilaja etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. On altı adet yetişkin erkek Yeni Zelanda tavşanı kontrol grubu (n=8) ve deney grubunu (n=8) oluşturacak şekilde rastgele iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki tavşanların sol TME'lerine sodyum monoiodoasetat (MIA) enjekte edilerek deneysel OA modeli oluşturuldu. Deney grubundaki tavşanların TME'lerine MIA enjeksiyonundan bir ay sonra dört hafta boyunca haftada bir 0.1 mg İA ZA enjekte edildi. Deney prosedürü bitiminde bütün tavşanlar sakrifiye edilip TME'lerinin eklem kartilajları, osteokondral birleşimleri, kondrosit görünümleri ve subkondral kemikleşmeleri histopatolojik olarak değerlendirildi. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde TME OA tedavisinde İA BP enjeksiyonun eklem kartilajı, osteokondral bileşke ve kondrositler üzerinde olumlu etki sağladığı görüldü ancak bu etki istatistiksel olarak fark yaratmadı. Uzun dönem etkilerin değerlendirilmesi, uygun dozların belirlenmesi ve etkili tedavi zamanlamasının bulunması için yeni kontrollü klinik ve hayvan çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

BifosfonatlarEnjeksiyonlarKıkırdak-artiküler+3
Sercan Yılmaz
Karadeniz Technical University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak osteoporoz oluşturulan ratlarda botulinum toksin enjeksiyonu sonrası temporomandibular eklemde meydana gelen yapısal değişikliklerin incelenmesi

Osteoporoz (OP); kemik mineral yoğunluğunun düşmesi, bozulmuş kemik kalitesi ile karakterize olan ve kırık riskini önemli oranda arttıran iskeletsel sistemik bir hastalıktır. Genellikle postmenopozal dönemdeki kadınlarda, spontan kırıklar ile ortaya çıkmaktadır. Osteoporoz, maksillofasiyal bölgede de önemli değişikliklere neden olmaktadır. Botulinum toksin; gram-negatif, anaerobik ve spor oluşturan bakteri olan Clostridium botulinum tarafından sentezlenen güçlü bir nörotoksindir. Masseter kasa yapılan botulinum toksin uygulamaları sonrası, temporomandibular eklemde (TME) dejeneratif değişiklikler meydana geldiği ve mandibular kondil bölgesindeki kemik kalitesinde düşüşler yaşandığı bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak OP oluşturulması ile beraber masseter kaslarına yapılan botulinum toksin uygulaması sonrası TME bölgesinde meydana gelen değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 20 adet dişi Wistar Albino rat iki deney grubuna (n:10) ayrıldı. İlk deney grubundaki ratlara retinoik asit 14 gün boyunca günde bir kere olmak üzere gavaj yoluyla verilerek OP hastalık modeli oluşturuldu. İkinci deney grubunda ise aynı oranda steril salin 14 gün boyunca gavaj yoluyla verildi. Her iki deney grubundaki ratların sağ masseter kaslarına tek doz olarak 12U/0.1 cc botulinum toksin enjeksiyonu yapıldı. Ratların sol masseter kaslarına ise 0.1 cc hacminde steril salin enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyonlardan 4 hafta sonra tüm ratlar sakrifiye edildi. Çift taraflı mandibular kondil örnekleri eksize edildi. Örnekler XRF- Spektrometrik yöntemle elementel düzeyde analiz edildi. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, OP geliştirilen ratlarda botulinum toksin uygulamasının mandibular kondilde Ca seviyelerinde azalmalara neden olduğu görüldü. Ancak, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi. Osteoporoz geliştirilmesi sonrası yapılan botulinum toksin uygulamalarının daha uzun dönem sonuçlarının incelendiği, analiz metotlarında farklı yöntemlerin de kullanıldığı yeni klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

Botulinum toksinleriDiş hekimliğiHayvan deneyleri+4
Yüksel Çakmak
Karadeniz Technical University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş çekimi sonrası oluşan bifosfonatla ilişkili çenelerin osteonekrozunda fotodinamik terapinin ve biyostimulasyonun tedavi etkinliklerinin hayvan modeli üzerinde karşılaştırılması

Bifosfonatlar osteoklastların neden olduğu kemik rezorbsiyonunun arttığı iskeletsel hastalıkların tedavisinde uygulanan primer ilaçlardandır. Bifosfonatların uzun süreli kullanımı sonucu gelişen çene kemiğinin osteonekrozu (BRONJ) ciddi bir komplikasyondur. Amerikan Oral ve Maksillofasiyal Cerrahi Derneği (AAOMS), 2009 yılında yayınladıkları makalede, daha önce baş-boyun bölgesinden radyoterapi almamış, bisfosfonat kullanmış ya da kullanmakta olan hastaların çenelerinde 8 haftadan uzun süre mukozadan açığa çıkan kemik görüntüsünü ' bisfosfonata bağlı çene kemiği osteonekrozu (BRONJ)' olarak tanımlamıştır. Günümüzde BRONJ gelişen hastalarda birçok tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Bunlar arasında; medikal tedavi, medikal/cerrahi tedavi ve medikal/cerrahi tedaviye ek olarak çeşitli destekleyici tedaviler bulunmaktadır. Destekleyici tedaviler arasında ise ozon tedavisi, hiperbarik oksijen tedavisi, trombosit konsantreleri, teriparatit tedavisi, DESL uygulamaları ve FDT tedavisi gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; BRONJ modeli oluşturulan ratlarda diş çekimi sonrası düşük enerji seviyeli lazer (DESL) ve fotodinamik terapinin (FDT) kemik iyileşmesi ve yara iyileşmesi üzerine etkilerinin histolojik ve histopatolojik olarak incelenmesidir. Çalışmamızda toplam 32 rat kullanıldı. Ratlar her grupta 8 adet olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlara 7 hafta boyunca haftada 2 defa olmak üzere %0.09' lik 0,45 ml steril salin intraperitonel olarak enjekte edildi. Diğer gruplara ise zoledronik asit intraperitonel olarak haftada 2 kez 7 hafta boyunca enjekte edildi. Bütün gruplarda ilk enjeksiyondan 3 hafta sonra diş çekimi yapıldı. Zoledronik asit grubuna herhangi bir tedavi uygulanmadı. Zoledronik asit+DESL grubundaki ratlara 0, 2, 4, 6, 8,10 ve 12. günlerde DESL biyostimulasyonu yapıldı. Zoledronik asit+FDT grubunda sokete metilen mavisi uygulanıp DESL ile aktivasyon yapıldı. Diş çekiminden 28 gün sonra tüm hayvanlar sakrifiye edildi. Kontrol grubu ile zoledronik asit gruplarında polimorfonükleer lökosit (PMNL) infiltrasyonu gözlemlenen alanların birbirine benzer olduğu saptanmıştır. Bunun aksine kontrol ve zoledronik asit gruplarına kıyasla zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT gruplarında PMNL infiltratif alanların azalmış olduğu gözlenmiştir. Bununla beraber zoledronik asit+FDT grubunda zoledronik asit grubuna kıyasla infiltratif alanların anlamlı derecede daha az olduğu gözlenmiştir. Ancak zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT grupları arasında infiltratif alanlar açısından anlamlı bir fark görülmemiştir. Çene kemiğine ait kesitler de gingivanın lamina propria tabakasındaki ödematöz alanlar ışık mikroskobu altında incelendiğinde kontrol ve zoledronik asit gruplarının benzer olduğu saptanmıştır. Bunun aksine, kontrol ve zoledronik asit gruplarına kıyasla zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT gruplarında ödematöz alanların anlamlı olarak azalmış olduğu gözlenmiştir. Bununla beraber gingivanın lamina propria tabakasındaki ödematöz alanlar bakımından tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Zoledronik asit grubu çene kemiği kesitlerinde, çok katlı yassı epitel hücrelerindeki kayıplara bağlı olarak gözlemlenen ülseratif lezyonlarda artış ve epitel tabakası kalınlığında kontrol grubuna kıyasla azalma saptanmıştır. Bunun aksine zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT gruplarında gingivanın epitel kalınlığının zoledronik asit grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek olduğunu saptanmıştır. Ayrıca zoledronik asitgruplarında çok katlı yassı epiteldeki hücre kayıpları zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazla olduğunu gözlemledik. Zoledronik asit grubu çene kemiği kesitlerinde nekrotik kemik miktarının kontrol grubuna kıyasla artmış olduğu saptanmıştır. Bunun aksine zoledronik asit grubuna kıyasla, zoledronik asit+DESL ve zoledronik asit+FDT grubunda nekrotik kemik kaybının azalmış olduğu saptanmıştır. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, BRONJ modeli oluşturulan ratlarda FDT' nin inflamasyon, ödematoz alanlar, epitel kaybı ve nekrotik kemik skorlarının yer aldığı histopatolojik doku hasarı skorlamasında gösterdiği anlamlı sonuçlardan dolayı etkili bir yardımcı tedavi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bifosfonat ile İlişkili Çenelerin Osteonekrozu, Fotodinamik Terapi, Düşük Enerji Seviyeli Lazer

BifosfonatlarDiş çekimiFototerapi+4
Javıd Ikhtıyarov
Karadeniz Technical University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek ve düşük seviyeli kondil boynu kırıklarında polieter eter keton ve saf titanyum plak materyallerinin stres dağılımlarının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Amaç: Mandibular kondil kırıkları, maksillofasiyal travmada sıklıkla rol oynar. Yüksek insidansları ve karmaşıklıkları nedeniyle, bu kırıklar için çeşitli tedavi seçenekleri tanımlanmıştır. Cerrahın, tedavinin hedeflerini net bir şekilde tanımlaması ve bunlara ulaşmak için en basit ve en etkili cerrahi yöntemi seçmesi gerekir. İyi bir redüksiyon, herhangi bir kırığın başarılı tedavisinin anahtarıdır. Uygun manipülasyon ile beraber kırığın anatomisi ve pozisyonu hakkında ayrıntılı bilgi, daha ideal anatomik redüksiyon sağlar. Yeterli sayıda titanyum plak ve vida ile uygun bölgeye fiksasyon, kemik iyileşmesi sırasında sürdürülen fonksiyonel yüklere dayanacak kadar güçlü olmalıdır. Günümüzde mini plak/vida ile fiksasyon oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Titanyum plakalar, uzun vadeli güvenilirliğe ve biyouyumluluğa sahip olsalar da; yine de ilerleyen zamanlarda çıkarılmayı gerektiren, başarısızlık ve doku reaksiyonu riskiyle ilişkilidirler. Bu riskleri ortadan kaldırma çabası; araştırmacıları, yeni materyal arayışına yönlendirmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, yüksek ve düşük seviyeli kondil kırıklarında; 2 mini plak ve romboid plakların, PEEK ve saf titanyum materyalleri ile fiksasyonu sonucunda kortikal kemikte, plak ve vidalarda meydana gelen stres ve yer değiştirme değerlerinin sonlu elemanlar analizi ile inceleyerek klinik uygulamalara ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: 3 boyutlu modellenen mandibulada subkondiler kırık, 2 farklı seviyede simüle edildi. Fiksasyon üniteleri, titanyum alaşımları ve PEEK olarak tasarlandı ve Rhinoceros, sürüm 4.0, yazılım (Rhinoceros, Seattle, WA) kullanılarak mandibulaya uyarlandı. Romboid plak (Titanyum ve PEEK osteosentez mandibula; KLS Martin, Tuttlingen, Almanya) ve 2 miniplak (AO Compact MF Lock System Implant; Johnson & Johnson) sistemi ile uyumlu olarak kullanıldı. Oluşturulan 4 farklı senaryoda kortikal kemikte ve plak/vida sistemlerindeki stres, yer değiştirme değerleri sonlu elemanlar analizi ile incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bulgular: Yüksek seviyeli kondil boynu kırığında, romboid plağın kortikal kemikte ve plak/vida sisteminde meydana gelen stres; 2 mini plakta oluşan streslerden daha yüksek çıkmıştır, ancak stres dağılımı romboid plakta daha dengeli bulunmuştur. Romboid plakta titanyum materyalinin kullanılması (stres ve yer değiştirmesi açısından) PEEk'ten daha avantajlı sonuçlar vermiştir. Düşük seviyeli kondil boynu kırığında, 2 mini plağın kortikal kemikte ve plak/vida sistemlerinde oluşturduğu stres; romboid plaktan daha düşük çıkmıştır. PEEK, düşük seviyeli kondil boynu kırığı ile oluşturulan senaryolarda titanyumdan daha üstün özellikler göstermiştir. Sonuç: Çalışmanın bulgularına göre; yüksek seviyeli kondil boynu kırıklarında romboid plak, 2 mini plak tasarımından daha avantajlı bir kullanım sunabilmektedir. Ancak PEEK materyali ile romboid plak tasarımının bir arada kullanılması için daha çok klinik ve uzun dönem çalışmaya ihtiyaç vardır. Düşük seviyeli kondil boynu kırıklarında ise 2 mini plak ile fiksasyon daha stabil ve biyomekanik açıdan uygun sonuçlar vermiştir. Materyal olarak PEEK, titanyuma alternatif olabilecek değerler sunmuştur. PEEK materyalinin klinik uygulamada bir rutin halini alması için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Dental plakDental stres analiziKırıklar-kemik+4
Senanur Duruay Alkan
Baskent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

All-ON-fOUR implantlarda farklı cerrahi tekniklerin; implant ve çevresindeki kemikte oluşturduğu stres dağılımının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmamızın amacı All-on-Four cerrahisinde uygulanan konvansiyonel, bikortikal, bikortikalle beraber nazal taban elevasyonu gibi farklı cerrahi tekniklerin; implantta ve çevresindeki kemikte oluşturduğu streslerin 3 boyutlu sonlu elemanlar analizi (SEA) ile incelenmesidir. Tam dişsiz erişkin hastanın tomografisi kullanılarak 3 boyutlu atrofik maksilla kemik modeli oluşturuldu. Metal bar (krom-kobalt) üstüne, polimetilmetakrilattan tasarlanan üst yapı modeli ALTAIR Evolve yazılımında modellendi. Modellerde kullanılan bütün implant çapları 4mm, uzunluk olarak ise anteriorda 13 mm, posteriorda 15 mm olacak şekilde planlandı. Oluşturulan 4 farklı atrofik maksiller modellere ''All-on-four'' tekniği ile implantlar uygulandı. İmplantlar 1. Modelde anterior ve posterior monokortikal; 2. Modelde anterior monokortikal, posterior bikortikal; 3. Modelde anterior ve posterior bikortikal; 4. modelde nazal taban elevasyonuyla birlikte anterior ve posterior bikortikal olacak şekilde tasarlandı. Çalışmamızda hazırlanan 4 modele hem vertikal hem de 450 derece oblik yönden kuvvet uygulanarak 8 adet lineer çözümleme yapıldı. Bu çözümlemelerin her birinde implantlar ve üst yapısı için VonMises; kortikal ve trabeküler kemik tabakaları için, maksimum ve minimum Principal stres değerleri elde edildi. Anterior implantlar çevresindeki kortikal ve spongiyoz kemik incelediğinde oblik ve vertikal yükleme şartları implant çevresinde oluşan streslerin tüm modellerde benzer olduğu ve belirgin bir fark oluşturmadığı görülmüştür. Posterior implantlar incelendiğinde ise kortikal kemik ve spongiyoz üzerinde oluşan; oblik sıkışma, vertikal sıkışma ve vertikal gerilme kuvvetleri model 1'de en fazla görülmüştür. Anterior ve posterior implantların VMS analiz sonuçlarına göre oblik ve vertikal kuvvetler altında model 1'de model 3 ve model 4'e göre daha yüksek değerler görülmüştür. İmplantların bikortikal yerleştirilmesinin kemik ve implant-abutment sistemindeki stresleri azalttığı fakat bar üzerindeki streste belirgin bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Ayrıca nazal taban elevasyonunun model 3'e göre kuvvetlerin dağılımı ve değerleri açısından belirgin bir fark oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Çalışmamızdaki sonuçlara göre All-on-four tekniğinde, anatomik sınırların izin verdiği durumlarda implantların bikortikal yerleştirilmesi kemik ve implant üzerindeki stresleri azalttığı görülmüştür. Ayrıca atrofik maksillalarda uygun endikasyonlarda nazal taban elevasyonu uygulanabilir.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+3
Sezai Çiftçi
Karadeniz Technical University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Dental implant frezlerinin drillemesi sırasında farklı yoğunluktaki kemiklerde açığa çıkan ısının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, osteotomi sırasında farklı yoğunluktaki kemiklerde oluşan ısının sonlu elemanlar analizi ile ölçülmesi, kemiğin soğuma süresinin hesaplanması, farklı sıcaklık derecelerindeki irrigasyonların kemikte oluşan ısıya etkisinin değerlendirilmesi ve primer implant yuvası frezlenirken komşu implant yuvasında oluşan termal değişikliklerin gözlemlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: İmplant frezlerinin oluşturduğu ısının gözlemlenmesi amacıyla 3 farklı yoğunluktaki kemiğin Misch sınıflamasına göre (D1, D2/D3 ve D4) kortikal ve spongiyoz modelleri oluşturulmuştur. Her modele 3 farklı çaptaki frezlerle (2.8 mm, 3.5 mm ve 4.2 mm) 25°C ve 10°C irrigasyonlar altında ve irrigasyon olmadan frezlemeler yapılmıştır. Frezleme işlemi bittikten sonra, 180 sn boyunca soğuma verileri gözlemlenmiştir. Osteotomi sırasında kemikte ve komşu implant yuvasında oluşan ısı değerleri ve sonrasındaki soğuma verileri sonlu elemanları termal stres analizi ile hesaplanmıştır. Bulgular: Tüm kortikal kemik modellerindeki primer implant yuvası osteotomilerinde, irrigasyon olduğu takdirde kemikte oluşan sıcaklık 47°C'yi geçmemiştir. 10°C irrigasyon solüsyonu kullanıldığında, 25°C irrigasyona göre etkili bir sıcaklık düşüşü görülmüştür. Frezlemelerden sonra irrigasyonun devam etmesi veya sadece beklenmesi, kemik sıcaklığını kritik eşiğin altına düşürmüştür. İrrigasyon altındaki ostetomilerde, en yüksek kortikal kemik sıcaklıkları D1 kemik modelinde ölçülmüştür ve kortikal kemik yoğunluğu azaldıkça kemikte oluşan sıcaklık değerleri de azalmıştır. Sonuç: İmplant osteotomisi sırasında, özellikle D1 kemikte, soğutulmuş irrigasyon kullanılması ve frezleme aralarında mutlaka kemiğin soğuması için irrigasyona devam edilmesi, ayrıca birden fazla implantın yapılacağı durumlarda tüm implant yuvaları hazırlandıktan sonra implantların yerleştirilmesi önerilmektedir. Böylece kemikte oluşabilecek termal hasar minimumda tutulabilir. Çalışmamızın sonuçları her ne kadar önceki in vitro çalışmalarla uyumlu bulunsa da elde edilen sonuçların doğrulanması için in vivo çalışmalara ihtiyaç vardır.

DelmeDental implantasyonDental implantlar+4
Selen Onat
Baskent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Bruksizm hastalarında masseter ve temporal botoksun temporomandibular eklem diski üzerinde stres oluşumu etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi

Bruksizm; hem çocuk hem de yetişkin nüfusun önemli bir bölümünü etkileyen, diş sıkma, gıcırdatma şeklindeki parafonksiyonel harekettir. Bruksizm primer (idiyopatik) veya sekonder olabilir. Primer bruksizm, klinik olarak ilgisiz olduğu düşünülen, uyku ve uyanıklık bruksizmi olarak iki alt gruba ayrılır. Uyku bruksizmi (SB) istemsizdir ve uyku ile ilişkili bir hareket bozukluğu olarak sınıflandırılır. Uyanıklık bruksizm (AB), aksine, diş sıkmanın farkındalığı olarak tanımlanır. Sekonder bruksizm ise; ilaç kullanımının bir yan etkisi olarak ve bazı nörolojik ve gelişimsel bozukluklarda gözlenmiştir. Çalışmamızın amacı bruksizm hastalarında masseter ve temporal kaslarına botoks uygulaması sonucu temporomandibular eklem diskinde oluşacak stres değişimlerinin 3 boyutlu sonlu elemanlar analizi (SEA) ile incelenmesidir. Toplamda 1-bruksizm hastasına ait model, 2-sadece masseter kasına botoks uygulanan model ve 3-masseter ve temporal kaslarına botoks uygulanan model olmak üzere üç ayrı çene modeli oluşturuldu. Botoks uygulamasında masseter kas ve temporal kas kuvvetleri %40 azalacak şekilde analiz gerçekleştirildi. Oluşturulan her üç modelde de dişlerin sıkılması sırasında çiğneme kasları, TME'nin artiküler fossası, mandibular kondili ve eklem diskinde oluşan Von Mises stres dağılımları incelendi. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde disk ve fossada stresler %25 azalmıştır. Bu nedenle ileri dönem disk hastalıklarının önlenmesinde temporal ve masseter botoksun birlikte uygulanması önerilebilir.

Botulinum toksinleriBruksizmSonlu elemanlar stres analizi+2
Sefa Merve Arıkan
Karadeniz Technical University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

All-On-Four tedavisi yapılan sağlıklı ve osteoporozlu hastalarda implant çevresinde oluşan stresin sonlu elemanlar analizi yöntemi ile değerlendirilmesi

​Atrofik mandibulanın implant ile rehabilitasyonu, yetersiz kemik miktarı nedeni ile çeşitli sorunlara neden olmaktadır. Ayrıca oseoporotik kemik yapısına sahip bireylerde görülen düşük kemik kalitesi nedeniyle ilave olumsuz durumlar görülmektedir. Yetersiz kemik varlığında greftleme yöntemleri uygulanabilir ancak burada ek cerrahi operasyonlar ve uzamış tedavi süreci gibi birden fazla olumsuz etken bulunmaktadır. Bu gibi sorunları gidermek için All-on-Four tedavi konsepti uygulanabilir. Çalışmamızın amacı atrofik mandibulaya uygulanan All-on-Four tedavisi konseptinin hem sağlıklı hem de osteoporozlu hastalarda sonlu elemanlar analizi yöntemi ile (SEM) değerlendirmektir. ​Çalışmamızda implantların boyları tüm modellerde 11.5 mm, 3 farklı implant çapta (3.75, 4.3, 5 mm) olacak şekilde 24 model dizayn edildi. Modellerin yükleme senaryosunda vertikal ve oblik yükleme senaryoları uygulandı. Tüm modellerde anterior implantların açısı düz, posterior implantların açısı 30 derece eğimli olacak şekilde dizayn edildi. İmplantların üst yapısı ise tüm modellerde hibrit protez olarak tasarlandı. Çiğneme kuvvetini simüle etmek amaçlı 150 N'luk kuvetler bilateral olarak uygulandı. Modellerin yarısı sağlıklı kemik yapısına sahip bireyleri temsil ederken diğer yarısı osteoporozlu hastaları temsil etti ve sonuçlar karşılaştırılmalı olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlara göre osteoporozlu hastalarda stres değerleri sağlıklı bireylere göre daha yüksek olsa da All-on-Four konsepti osteoporozlu hastalara uygulanabilir bir tedavi yöntemidir. Stres değerlerini azaltmak için geniş implantların kullanımı, implant açılarının azaltılması ve protetik üst yapıya gelen oblik kuvvetlerin elimine edilmesi gibi faktörler göz önünde bulundurulabilir.

Dental implantasyonDental implantlarDental stres analizi+3
Nejdet Koçak
Karadeniz Technical University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü 3. molar dişlerin cerrahisinde hastalardaki dental anksiyete seviyesinin değerlendirilmesi

Anksiyete; belirsiz bir tehlikeye karşı bilinçaltında oluşan huzursuzluk ve endişe durumudur. Dental anksiyete ise, diş tedavisi prosedürlerinde yer alan zorluklardan, aile ve sosyal çevredeki travmatik diş hekimi deneyimi hakkındaki söylentilerden veya kişinin kendi yaşadığı kötü deneyimden kaynaklanabilir ve durumluluk anksiyetesi olarak tanımlanabilir Ağızda gömülü kalma ihtimali en fazla olan diş 3. Molar dişlerdir. Gömülü 3. molar diş cerrahisi çoğunlukla lokal anestezi ile gerçekleştirilen bir operasyon olduğu için hastalarda yüksek seviyede anksiyete oluşturmaktadır. Özellikle günümüzde bilgiye ulaşmak oldukça kolaylaşmıştır. Günümüz şartlarında insanlar güvenilir kaynaklar yerine ulaşımı daha kolay olan fakat kaynağı belli olmayan, doğruluğu kanıtanmamış subjektif bilgiler içeren kaynaklara başvurmaktadır. Bu yollardan günümüzde en fazla kullanılanı şüphesiz sosyal medyadır. Çalışmamızın amacı, kliniğe gömülü diş şikayeti ile başvuran hastaların, kliniğimize başvurdukları sırada geçmişte edinmiş oldukları gömülü diş çekimi hakkındaki bilgilerin ve bu bilgilerin kaynaklarının, hastaların diş çekimi sürecine olan etkisini saptamaktır. Gömülü diş şikayeti ile kliniğimize başvuran 60 hasta, kliniğimize başvuru sırasında gömülü diş çekimi hakkındaki bilgilerinin kaynaklarına göre 3 gruba ayrıldı. Bu hastaların ilk randevu sırasında anksiyete değerleri stai-s, stai-t ve mdas ile saptandı. Daha sonra ameliyat günü preop ve postop anksiyete değerleri anketler yardımı ile tespit edildi. Ayrıca hastaların ameliyat sonrası süreçte ağrı seviyesi VAS ile tespit edildi. Hastaların ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 2. ve 7. günlerde ödem miktarları ölçüldü. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde preoperatif mdas seviyesi sosyal medya üzerinden ameliyat hakkında bilgi edinen hastalarda istatistiksel olarak diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur. Bu hastalar operasyon öncesi değerlendirilip anksiyolitik prosedürler uygulanarak ameliyat sürecini rahat atlatmaları sağlanabilir.

AnksiyeteAzı dişleriCerrahi-diş hekimliği+3
Hüseyin Yalçınkaya
Karadeniz Technical University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı boyuttaki kemik allogreftlerinin yeni kemik oluşturma potansiyellerinin deneysel hayvan modelinde incelenmesi

Kemik sert dokusunda önemli kayıpların olduğu durumlarda kemiğin iyileşmesi sekteye uğrayabilmektedir. Kemik iyileşmesini desteklemek amacıyla kemik greftleri oral ve maksillofasial cerrahide sıklıkla uygulanmaktadır. Kemik greftlerinin tür, boyut ve yapı bakımından çeşitli olması farklı etkinlik düzeylerini ortaya çıkarmaktadır. Bizde çalışmamızda farklı boyuttaki kemik allogreftlerinin yeni kemik oluşturma potansiyellerini deneyel hayvan modelinde incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda toplam 49 adet Wistar cinsi rat kullanıldı. Cerrahi işlem uygulanmayan grupta 5 adet hayvan vardı. Tibial defekt oluşturulan diğer 4 grubun her birinde 11 hayvan vardı. Defekt oluşturulan gruplar büyük partiküllü greft (3-5 mm), küçük partiküllü greft (0,5-1 mm) ve blok greft ile dolduruldu. Bir gruba ise kemik grefti koyulmadı. 8 hafta sonunda çıkarılan dokudan alınan kesitlerde yeni kemik oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Çalışma sonunda skorlamaya göre küçük partiküllü greft grubunda kemikleşme kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. Kontrol grubuna ait osteosit hücrelerinin sayısı diğer grupların osteosit sayılarından anlamlı derecede fazlaydı. Grupları sıraladığımızda skorlama ve osteosit hücre sayıları koreleydi. Büyük partiküllü greft grubuna ait osteoblast hücrelerinin sayısı diğer grupların osteoblast hücre sayısından anlamlı derecede fazlaydı. Yine, kontrol grubunun osteoblast sayısı küçük partiküllü greft, blok greft ve defekt grubunun osteoblast sayısından anlamlı derecede fazlaydı. Partikül boyutunun yeni kemik oluşumuna etkisini değerlendirebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AllogreftHayvan deneyleriKemik defektleri+3
Can Erdayandı
Karadeniz Technical University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Otojenik ve allojenik trombositten zengin fibrinin yara iyileşmesine etkisinin hayvan modeli üzerinde karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, farklı donörlerden elde edilen trombositten zengin fibrinin (TZF) diş çekim soketi iyileşmesine olan etkisini ve klinik şartlarda uygun TZF seçimini histopatolojik karşılaştırma ile değerlendirmektir. Çalışmamızda bir kontrol grubu, otojenik TZF ve allojenik TZF olmak üzere iki deney grubu oluşturuldu. Her bir deney grubunda 8 adet olmak üzere toplamda 24 adet wistar cinsi dişi rat kullanıldı. Tüm gruplardaki ratların üst keser dişlerinden biri çekildi. Kontrol grubundaki çekim soketleri boş bırakıldı. Otojen TZF grubunda ratların kendi kanlarından elde edilen TZF soket içerisine yerleştirildi. Allojen TZF grubunda ise farklı rat kanından elde edilen TZF soket içerisine yerleştirildi. Histopatolojik inceleme için Hematoksilen-Eozin (HE) ve Safranin ile boyanan kesitler ışık mikroskobunda histolojik olarak değerlendirildi. Kontrol, otojen TZF ve allojen TZF gruplarında; osteoblastik aktivite, osteosit oluşumu, osteoklastik aktivite, inflamasyon, damar dilatasyonu ve konjesyonu histopatolojik olarak değerlendirildi. İstatiksel analiz için Kruskal Wallis testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Tüm gruplar osteoblastik aktivite ve osteosit oluşumu açısından karşılaştırıldığında, otojen TZF ve allojen TZF grupları değerlerinin ortancası daha yüksek olmasına rağmen gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Osteoklastik aktivite karşılaştırıldığında, otojen TZF ve allojen TZF grupları değerlerinin ortancası daha düşük olmasına rağmen gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). İnflamasyon ve damar konjesyonu karşılaştırıldığında ise tüm gruplar benzer ortanca değerler göstermiş ve istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Bu sonuçlar göz önüne alındığında, allojen TZF'nin otojen TZF'ye benzer etkileri olabileceği düşünülmektedir. Ancak allojenik TZF uygulamasının, daha ileri histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemelerle inflamasyonun hücresel düzeyde değerlendirildiği daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Trombositten zengin fibrin, allojenik, alveoler yara iyileşmesi

Alveolar kemikHayvan deneyleriSıçanlar+2
Gültekin Onat
Karadeniz Technical University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Temporomandibular eklemde deneysel olarak oluşturulan osteoartritte eklem içi daidzeinin etkisinin değerlendirilmesi

Temporomandibular eklemde (TME) görülen Osteoartrit (OA), disk, sinoviyum, kartilaj ve subkondral kemikte değişikliğe yol açan kronik ve dejeneratif bir hastalıktır. Osteoartrit tedavisinde, medikal tedaviden cerrahi tedaviye uzanan pek çok yöntem mevcuttur. Daidzein (DZ) anti-inflamatuar ve antioksidan etkisi olan bir izoflovandır. Bu çalışmanın amacı tavşanda deneysel olarak oluşturulan TME OA' da DZ etkinliğinin değerlendirilmesidir. On altı adet erkek Yeni Zelanda Tavşanının sağ TME'sinde deneysel OA modeli monosodyumiodoasetat (MİA) enjeksiyonu ile oluşturuldu. Bir tavşan OA modelini kontrol etmek amacıyla 4 hafta sonunda sakrifiye edildi. Geri kalan tavşanlar rastgele iki gruba ayrıldı: K (kontrol gurubuna intraartiküler salin enjeksiyonu n=6) DZ (deney grubuna intraartiküler DZ enjeksiyonu n=9). Enjeksiyonlar 1, 7, 14, 21. günlerde gerçekleşti Enjeksiyonlardan sonra tavşanlar genel anestezi altındayken önce eklem ve kan sıvısı örnekleri alındı daha sonra sakrifiye edildi. Tavşanların sağ TME'leri histopatolojik inceleme için eksize edildi. Çalışmada yer alan değişkenlerin normal dağılıma uygunluk gösterip göstermediği Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. Değişkenlerin tanımlayıcı istatistiklerinin gösteriminde Ortalama±SS (standart sapma) veya ortanca (Çeyreklikler Arası Genişlik- ÇAG) verildi.Kontrol ve deney gruplarının Kan TAS, TOS, OSİ, eklem TAS, TOS, OSİ değerleri açısından karşılaştırılmasında t testi ve Mann Whitney U testi kullanıldı. İntra-artiküler DZ enjeksiyonu tavşan TME'si üzerinde anti-enflamatuar ve antioksidan etki göstermiştir. DZ, TME OA tedavisinde kullanılabilecek doğal bir bileşiktir.

DaidzeinEklemlerOsteoartrit+2
Gökçe Elif Erdayandı
Karadeniz Technical University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Tek taraflı mandibuler kondiler hiperplazi ile idiyopatik skolyoz arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, aktif kondiler büyümesi olan hastalarda değişen maksillomandibuler komponentin vertebral açı değişimleri ile olan ilişkisini anlamak ve tek taraflı kondiler hiperplazi ile adolesan idiyopatik skolyoz arasındaki potansiyel bağlantıları araştırmaktır. Bu bağlamda, tek taraflı mandibuler kondiler hiperplazi tanısı almış hastaların maksillomandibuler büyüme oranları ve vertebral eğrilik yönü arasındaki ilişkiyi inceleyerek, mandibuler kondil büyümesinin spinal yapı üzerindeki etkilerini değerlendirmek hedeflenmiştir. Aynı zamanda, klinik alt tipler (hemimandibuler hiperplazi, hemimandibuler elongasyon) ramus uzunluk farkı, kondildeki aktif büyüme oranı ve Cobb açısı arasındaki ilişkiyi incelemek, kondiler hiperplazinin, skolyoz üzerinde nasıl bir etkisi olabileceğine dair veriler sağlamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi anabilim dalı hasta veri tabanında bulunan, SPECT/BT ile değerlendirme sonucu sağ ve sol kondiler büyüme oranı farkı 1.10 üzerinde olan tek taraflı mandibuler kondiler hiperplazi tanılı hastalar retrospektif olarak dahil edilmiştir. Sistemik olarak sağlıklı, ortodontik tedavi görmeyen ve iskeletsel deformitesi bulunmayan, çeşitli endikasyonlarla rutin dental tedavisi genel anestezi altında yapılan ve akciğer grafisi bulunan hastalar kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerden elde edilen tek yönlü akciğer grafileri üzerinde Cobb açısı ölçülmüştür. Çalışma grubuna dahil edilen hastalardan alınan sintigrafik büyüme oranı, SPECT/BT ile ölçülen ramus uzunluk farkı ve etkilenen kondil tarafı gibi klinik ve radyolojik verilerle Cobb açısı, vertebral eğrilik yönü ve lokasyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Aktif kondiler büyümesi olan tek taraflı kondiler hiperplazi tanısı almış 30 hasta, kontrol grubunda ise 35 hasta olmak üzere toplam 65 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma grubundaki hastaların yaş ortalaması 22.70±6.82 (min=16, max=44) olup, cinsiyet dağılımı %76.67 kadın (23 kadın, 7 erkek) şeklindedir. Çalışma grubunda yer alan hastaların SPECT/BT'ye göre ortalama büyüme oranı 1.51±0.61 (min=1.12, max=3.7) ve ortalama ramus uzunluk farkı ise 8.32±4.57 mm (min=0.44 mm, max=18.66 mm) olarak belirlenmiştir. Çalışma grubundaki hastaların 14'ünde sağ kondil, 16'sında ise sol kondil etkilenmiştir. Çalışma grubundaki hastaların Cobb açısı ortalaması 6.92±5.44 derece olarak ölçülmüştür. Bu hastaların yarısında (n=12) vertebral eğriliği sağ tarafa yönelmiştir ve %70.83'ünde torakal bölge en çok etkilenmiş bölgedir. Kontrol grubundaki hastaların yaş ortalaması ise 25.34±5.97 (min=16, max=38) olup, 18 kadın (%51.43) ve 17 erkek bulunmaktadır. Kontrol grubundaki hastaların Cobb açısı ortalaması 2.97±4.89 derece olarak saptanmıştır. Kontrol grubunda 8 hastada vertebral eğriliği sağ, 7 hastada ise sol yönlüdür ve bu hastaların %73.33'ünde torakal bölge etkilenmiştir. Çalışma grubundaki hastaların Cobb açısı, kontrol grubundaki hastaların Cobb açılarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Çalışmamıza dahil edilen çalışma grubunda yer alan hastaların vertebral eğrilik yönü incelendiğinde mandibuler deviasyon ile vertebral eğrilik yönünün aynı tarafta olduğu görülmüştür ancak bu değer istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.219). Sonuç: Çalışmada elde edilen bulgulara göre, aktif kondiler büyümesi olan tek taraflı kondiler hiperplazi tanısı almış hastaların Cobb açısı ortalaması, kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ancak, etkilenen kondil tarafı ile vertebral eğrilik yönü, ramus uzunluk farkı, klinik alt tipler ve büyüme oranı ile Cobb açısı arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Bu bulgular, tek taraflı kondiler hiperplazinin, idiyopatik adolesan skolyoz üzerinde bireyler arası farklı fizyolojik adaptasyon süreçlerine de bağlı olarak değişken etkiler yaratabileceğini göstermektedir. Çalışma, kondiler hiperplazi ve skolyoz arasındaki ilişkiyi daha geniş hasta gruplarında incelemek, büyüme oranı ile ilişkiyi gözlemlemek ve klinik alt tipleri daha detaylı ele almak için yeni araştırmaların yapılmasına zemin hazırlamaktadır.

Ardakgul Salyut
Baskent University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Le Fort I osteotomisi ile aşağı yönde konumlandırılan maksillanın fiksasyonunda kullanılan üç farklı fiksasyon sisteminin biyomekanik davranışının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Gündüz Can Gürlek, Le Fort 1 ostetomisi ile aşağı yönde konumlandırılan maksillanın fiksasyonunda kullanılan üç farklı fiksasyon sisteminin biyomekanik davranışının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Doktora Programı, Doktora Tezi, 2025 Amaç: Bu çalışmanın amacı Le Fort 1 osteotomisi sonrası aşağı yönde konumlandırılan maksillada üç farklı fiksasyon tipi ile maksilla fiksasyonundan sonraki biyomekanik davranışların sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu sonlu elemanlar analizi çalışması Başkent Üniversitesi ve Tinus Technologies işbirliği ile gerçekleştirilmiş olup, standart bir insan kafatası bilgisayar ortamında modellenerek (Altair Evolve, USA) üç farklı fiksasyon sistemi tek parça plak, L plak ve prebent plak olacak şekilde ve kemik segmentlerinin arasında iliak kemik greft fikse edilecek şekilde modellenerek sonlu elemanlar analizi ile biyomekanik değerlendirilmesi yapılmıştır. Bulgular: Kullanılan üç farklı fiksasyon sisteminde plakların ve vidaların stresleri, segmentlerin yer değiştirmesi, kullanılan iliak greft ve fikse edilen vidaların çevresindeki basma ve çekme gerilmeleri ölçümlenmiştir. En düşük segment hareketliliği tek parça plak sisteminde görülürken en yüksek prebent plak sisteminde bulunmuştur. Yine plak ve vidalardaki Von Mises stresleri en düşük tek parça plakla fiksasyon yapılan sistemde gözlemlenmiştir. Vidalara komşu kortikal kemikteki en yüksek Pmax değeri prebent plakta en düşük L plakta hesaplanmıştır. Pmin değerleri ise L plakta gözlenmiştir. Greft üzerindeki streslere bakıldığında ise en düşük Pmin değeleri tek parça plak sisteminde bulunmuştur. 7 Sonuç: Segment stabiliteleri, vida ve plak stres değerleri olarak en düşük değerleri tek parça plak sistemi göstermiştir. Greftlerdeki basma gerilimlerinde en yüksek değerleri gösterse de bu kemikte rezorbsiyon yapacak seviyede olmamasına rağmen kortikal kemik grefti kullanımında dikkatli olunmalıdır. Anahtar Kelimeler: hastaya özgü fiksasyon plakları; ortognatik cerrahi; relaps Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir (Proje no: D-KA22/19).

Gündüz Can Gürlek
Baskent University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Masseter kasına botulinum toksin-a enjeksiyonunun tükürük akış hızı üzerindeki etkisini değerlendirme

Amaç: Bu çalışmanın ana amacı; masseter kasına botulinum toksin A enjeksiyonu uygulanan bruksizm hastalarında tedavi öncesi ve sonrası dönemde tükürük akış hızında meydana gelen değişimleri değerlendirmektir. İkincil amaçlar arasında; BTX-A enjeksiyonunun ağrı düzeyi, mandibular fonksiyon, ağız kuruluğu ile ilişkili hasta geri bildirimleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi yer almaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif klinik çalışmaya, Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Polikliniği'nde 1 Ocak 2022 ile 1 Eylül 2023 tarihleri arasında bruksizm tedavisi amacıyla masseter kasına botulinum toksin A enjeksiyonu uygulanan 44 hastanın verileri dâhil edilmiştir. Çalışma grubundaki her hastadan; enjeksiyon öncesi, enjeksiyonu takiben 1. hafta ve 1. ayda olmak üzere uyarılmamış tükürük toplama yöntemiyle tükürük örnekleri alınmış ve veriler kaydedilmiştir. Ayrıca hastalara mandibular fonksiyon bozukluğu ve ağız kuruluğu düzeylerini değerlendirmek amacıyla ilgili anket formaları uygulanmıştır. Uyarılmamış tükürük toplama yönteminin güvenilirliğini ve geçerliliğini değerlendirmek için eşit sayıda (n=44) kontrol grubu oluşturulmuş ve bu gruptaki hastalardan da enjeksiyon öncesi ile enjeksiyonu takiben 1. hafta ve 1. ay olmak üzere kayıt altına alınan tükürük örnekleri çalışmaya katılmıştır. Kaydedilmiş tükürük hacim değerleri, çalışma ve kontrol grupları arasında karşılaştırmalı istatistiksel analizlere tabi tutulmuştur. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 44 hastanın 37'si (%84,09) kadın, 7'si (%15,91) erkek hastadır. Hastaların yaş ortalaması 36,8±13,57 yıl (18-65 yıl) olarak hesaplandı. Çalışma ve kontrol grupları arasında cinsiyet ve yaş bakımından anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışma grubunda tedavi öncesi, 1. hafta ve 1. ayda toplanan tükürük örneklerinin hacim değerleri karşılaştırıldığında tedavi öncesi tükürük hacim değeri 1,43±1,31 ml, 1. hafta tükürük hacim değeri 1,71±1,47 ml ve 1. ay tükürük hacim değeri 1,81±1,59 ml olarak ölçülmüştür. Tedavi öncesi hacim değeri, 1. hafta ve 1. ay hacim değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde daha düşüktür (sırasıyla p=0,047, p=0.025). Kontrol grubu hacim değeri ile çalışma grubu hacim değerleri karşılaştırıldığında kontrol grubunun hacim değeri çalışma grubunun tedavi öncesi hacim değerine göre daha yüksektir. (p=0,045) Kontrol grubu hacim değeri ile çalışma grubu 1.hafta ve 1.ay hacim değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Mandibular fonksiyon testi sonuçlarına göre ise; tedavi sonrasında, masseter kasına yapılan botulinum toksin A enjeksiyonunun sosyal aktivitelerde zorluk yaşayan hasta sayısını düşürürken normal katılım düzeyi sergileyen hasta oranını arttırmıştır. Isırma, çiğneme ve yutma gibi mekanik mastikasyon işlevlerinde, sert ve dayanıklı yiyecekleri işlerken zorlanma şiddeti genel olarak azalmış; "zorlanmayan" veya "az miktarda zorlanan" hasta oranları, "oldukça" ve "çok zorlanan" gruplara kıyasla belirgin biçimde yükselmiştir. Günlük aktiviteler, çalışma ve gülerken ortaya çıkan fonksiyonel kısıtlılıklar da tedavi sonrasında hafiflemiştir. Ağız kuruluğu anketi sonuçlarına göre de "ağız/boğaz kuruluğum yediğim yemeklerin türünü ve miktarlarını etkiliyor" ile "ağız/boğaz kuruluğum konforsuz hissettiriyor" önermelerine verilen yanıtlar istatistiksel olarak anlamlı biçimde iyileşmiştir. Tedavi sonrasında "tam olarak değil" yanıtı veren hasta sayısı artarken, "biraz", "oldukça" ve "kesinlikle" diyenlerin oranı azalmıştır. Sonuç: Çalışma bulguları, masseter kasına uygulanan botulinum toksin A enjeksiyonunun uyarılmamış tükürük akış hızında azalmaya yol açmadığını ortaya koymuştur. Buna karşın, tükürük akış hızında saptanan artış, eşzamanlı olarak gözlenen mandibular fonksiyon bozukluğu skorlarındaki iyileşme ışığında psikosomatik mekanizmalarla ilişkilendirilebilir. Yine de bu ilişkinin doğrudan nedensel boyutunu netleştirmek için farklı in vivo deneysel modellerde tekrarlanmış çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: D-KA 22/15) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Botulinum Toksin-A, BTX-A, Bruksizm, Xerostomi, Uyarılmamış Tükürük Akış Hızı

Gaye Mısırlıoğlu
Baskent University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İnternal temporomandibular eklem bozukluğu tedavisinde enjekte edilebilen platelletten zengin fibrin ve kortikosteroid enjeksiyonlarının etkinliğinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, redüksiyonlu disk deplasmanı tanısı almış temporomandibular eklem bozukluğu olan ağrılı hastalarda, tek doz ve tek seans uygulanan intraartiküler kortikosteroid ve enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin enjeksiyonlarının klinik etkinliğinin retrospektif karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif, karşılaştırmalı ve gözlemsel bir nitelikte olup, Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na 2021–2022 yılları arasında temporomandibular eklem ağrısı nedeniyle başvuran ve unilateral intraartiküler enjeksiyon tedavisi (enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin veya kortikosteroid) uygulandığı kayıt altına alınan hastaların elektronik dosyaları ve klinik takip formları üzerinden yürütülmüştür. Çalışma Helsinki Bildirgesi'ne uygun şekilde planlanmış ve Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmıştır. (D-KA23/24) Preoperatif manyetik rezonans görüntüleme ile unilateral redüksiyonlu disk deplasmanı tanısı konmuş, standart protokole uygun şekilde 2 ml enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin ya da 40 mg liyofilize toz metilprednizolon + 2 ml prilokain karışımı intraartiküler enjeksiyon uygulanmış hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik değerlendirme parametreleri; maksimum ağız açıklığı miktarı, lateral mandibular hareket miktarı, ağrı düzeyi ve klik sesi varlığı şeklinde belirlenmiş ve hastalar preoperatif, postoperatif 1. hafta, 1. ay ve 3. ay dönemlerine ait verileri mevcut olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analizlerde genelleştirilmiş doğrusal karma etkili modeller ve post-hoc analizi kullanılmıştır. Bulgular: Her iki grupta da maksimum ağız açıklığı miktarı, lateral mandibular hareket miktarı, ağrı düzeyi değerlerinde postoperatif süreçte anlamlı iyileşmeler gözlenmiştir (p<0,001). Kortikosteroid enjeksiyonu yapılan hasta grubunda ağrı skorlarındaki düşüş daha erken dönemde başlarken, enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin enjeksiyonu yapılmış grupta bu azalma daha geç başlamış ancak daha belirgin süreklilik gösteren şekilde gerçekleşmiştir. Tedavi etkinliği açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Her iki grupta da maksimum ağız açıklığı anlamlı şekilde artmış olup, kortikosteroid grubunda 35,2 mm'den 38,9 mm'ye çıkarak en büyük artış ilk haftada gerçekleşmiş, i-PRF grubunda ise 37,2 mm'den 41,2 mm'ye ulaşarak en belirgin artış 1–3. ay arasında kaydedilmiştir (p<0,001). Klik sesi sıklığında her iki grupta da azalma eğilimi görülmüş, ancak bu değişiklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Lateral hareketin sağ ve sol yönleri arasında güçlü korelasyon saptanmış (r=0,58), bu durum tek taraflı uygulanan enjeksiyonun bilateral fonksiyonel kazanım sağladığını göstermiştir. Sonuç: İntraartiküler kortikosteroid ve enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin enjeksiyonları, redüksiyonlu disk deplasmanı bulunan temporomandibular eklem hastalarında kısa ve orta vadede ağrı kontrolü ve fonksiyonel iyileşme açısından etkili yöntemlerdir. Kortikosteroid enjeksiyonu hastalarda hızlı semptomatik rahatlama sağlarken, enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin biyolojik iyileşme süreçlerini destekleyerek uzun süreli fonksiyonel fayda sunmaktadır. Bu nedenle, enjekte edilebilen plateletten zengin fibrin tedavisi, minimal invaziv uygulamalar arasında güvenli ve etkili bir biyolojik alternatif olarak değerlendirilebilir.

Seda Öz
Baskent University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İskeletsel sınıf III hastaların ortognatik cerrahi sonrası yumuşak ve sert doku değişimlerinin 3 boyutlu görüntüleme yöntemleriyle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma, iskeletsel Sınıf III deformiteli hastalarda çift çene ortognatik cerrahisi sonrası istirahat ve sosyal gülümseme pozisyonlarındaki yumuşak doku değişimlerini, üç boyutlu (3B) stereofotogrammetri ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) verilerinin çakıştırılması ile nicel olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: İstirahat analizi, Le Fort I osteotomisi ve bilateral sagittal split ramus osteotomisi (BSSO) uygulanmış 20 hastada; sosyal gülümseme analizi ise aynı cerrahi protokolle tedavi edilmiş 21 hastada gerçekleştirilmiştir. Ameliyat öncesi (T0) ve postoperatif en erken 6. ayda (T1) elde edilen konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ve yüz için üç boyutlu fotoğraf alma ve analiz sistemiyle(3dMD) alınan yüz taramaları, anatomik referans noktaları ile hizalanmıştır. Sert ve yumuşak doku landmarkları, Frankfurt Horizontal (FH) ve vertikal düzlem referans alınarak ölçülmüş; yumuşak doku–sert doku takip oranları hesaplanmıştır. Sosyal gülümsemede dudak morfolojisi, gülüş genişliği, interlabial aralık, yüz boyutları ve simetri parametreleri değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde Shapiro–Wilk testi, eşleştirilmiş t-testi veya Wilcoxon testi, Benjamini–Hochberg FDR düzeltmesi ve Cohen's d etki büyüklüğü kullanılmıştır. Bulgular: İstirahat pozisyonu analizinde, FH düzlemine göre vertikal hareketlerde yumuşak doku–sert doku paralelliği çene ucu (Me, Gn, Pog), nazal bölge (Prn, Sn) ve dudak bölgesi (Ls, Li) dahil tüm bölgelerde incelenmiş; menton ve gnathion noktalarında takip oranı %98'in üzerinde, pogonionda %74,4, A noktasında %79,8 ve B noktasında %86,0 olarak bulunmuştur. Vertikal düzleme göre horizontal hareketlerde, mandibular ve maksiller referans noktaların yanı sıra dudak, burun ve orta yüz parametrelerinde değişimler ölçülmüş; alt yüz segmentleri sert dokuyu yüksek oranda takip ederken, orta yüz bölgesinde bölgesel varyasyonlar gözlenmiştir. Sosyal gülümseme analizinde (n = 21), dudak morfolojisi (üst/alt dudak kalınlığı, dudak uzunluğu), gülüş genişliği, gülüş oranı, interlabial aralık, yüz yüksekliği ve simetri parametreleri değerlendirilmiştir. Gülüş sırasında üst dudak kalınlığında artış eğilimi, alt dudak kalınlığında ise hafif azalma saptanmıştır. Gülüş genişliği ve gülüş oranı postoperatif dönemde artış gösterirken, bukkal koridor oranlarında azalma eğilimi görülmüştür. Gülüş simetrisinde iyileşme eğilimi izlenmiş, özellikle ağız köşeleri arasındaki yükseklik farkı azalmıştır. Cohen's d analizleri dudak ve alt yüz segmentlerinde küçük ile orta düzeyde etki büyüklükleri ortaya koymuştur. Bölgesel farklılıklar, özellikle nazolabial ve paranasal alanlarda yumuşak doku cevabının sert doku hareketine göre daha sınırlı olduğunu göstermiştir. Sonuç: Bu çalışma, ortognatik cerrahi sonrası yumuşak doku–sert doku ilişkisini hem istirahat hem de sosyal gülümseme pozisyonlarında, vertikal ve sagittal hareketleri içerecek biçimde üç boyutlu olarak analiz eden kapsamlı bir yaklaşım sunmaktadır. Bulgular, alt yüz segmentlerinde yumuşak dokunun sert doku hareketini yüksek oranda izlediğini, ancak nazolabial ve paranasal bölgelerde takip oranlarının daha düşük kaldığını ortaya koymuştur. Sosyal gülümsemede gülüş genişliği, dudak morfolojisi ve simetri parametrelerinde cerrahi sonrası estetik açıdan olumlu değişimler gözlenmiştir. Etki büyüklüğü analizleri cerrahinin klinik olarak gözle görülür iyileşmelere yol açtığını göstermektedir. Bu sonuçlar, 3D yüz analizi ve KIBT ile görüntü füzyon tekniklerinin, cerrahi planlama ve hasta beklentilerinin yönetiminde güvenilir bir rehber olarak kullanılabileceğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Ortognatik Cerrahi, Stereofotogrametri, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT), Yumuşak Doku–Sert Doku İlişkisi, Gülüş Analizi

Alaz Berfin Enez
Baskent University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sinüs taban elevasyonlarında tip l atelokollojen süngerlerin ksenojen greftler ile yeni kemik oluşumu açısından histopatolojik olarak karşılaştırılması

Birtakım komplike faktörler dolayısıyla dişsiz posterior maksillaya implant yerleştirilmesi genellikle zor bir işlem haline gelmektedir. Posterior maksillaya implant yerleştirilmesi için yeterli kemik yüksekliği ve hacmi elde etmede maksiller sinüs tabanı yükseltilmesinin öngörülebilir ve başarılı bir tedavi seçeneği olduğu belirtilmektedir. Bu çalışmada, maksiller sinüs tabanı yükseltilmesinde kullanılması düşünülülen atelokollajen süngerlerin, bu işlemde sıklıkla kullanılan ksenojen greft partikülleriyle, yeni kemik oluşumu açısından histoljik ve histomorfometrik olarak karşılaştırılması amaçlandı. Bu amaçla; 16 adet Yeni Zelanda tipi beyaz tavşanda bilateral sinüs taban yükseltilmesi yapılarak, sinüs membranı altında oluşturulan boşluklar, sağ tarafta atelokollajen sünger, sol tarafta ksenojen greft eşit hacimde yerleştirilerek ogmente edilmiştir. Postoperatif dönemde tavşanlar, 4. ve 8. Haftaların sonunda her seferinde 8'er adet olmak üzere sakrifiye edilmiştir. Elde edilen örnekler 4 gruba ayrılarak histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirilme sonucunda iki materyalin de biyouyumlu maddeler oldukları ve osteojenik hücrelerin transferi için uygun ortam oluşturdukları anlaşılmıştır. Histomorfometrik değerlendirmeler yeni kemik oluşumu yüzdesi açısından materyaller arasında farklılık olmadığını göstermiştir. (p>0.05) Ancak; yeni oluşan kemik alanı, osteoid alanı ksenojen greft kullanılan bölgelerde çok daha büyük olarak tespit edilmiştir. (p<0.05) Atelokollajen sünger deney süresi boyunca hacmini koruyamayarak rezorbe olmuş ve ogmente edilen bölge kollabe olmuştur. Ksenojen greft partiküllerinde minimal rezorpsiyon görülmüştür. Atelokollajen sünger kullanılan bölgelerde daha yoğun trabeküler kemik ağı izlenmiştir. Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu tarafından onaylanmış (Proje No: D-DA18/04) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.

Kemik nakliKolajenMaksiller sinüs+2
Abdullah Çapcı
Baskent University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Titanyum ve polieter eter keton (PEEK) subperiosteal çene implantlarının biyomekanik etkilerinin sonlu elemanlar metodu ile incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, standart olarak aynı protetik parçaları ve üst yapıları olan, fakat Titanyum ve %60 Karbon fiber ile güçlendirilmiş Polieter eter keton (PEEK) materyalinden üretilen subperiosteal implant sistemlerinin maksiller kemiğe yerleştirildikten sonra okluzal kuvvetler altında oluşan streslerin ölçülmesi ve karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Titanyumdan üretilmiş yeni nesil subperiosteal implant gövdesi ve fiksasyon vidalarına sahip model ile %60 karbon fiber ile güçlendirilmiş PEEK materyalinden üretilmiş yeni nesil subperiosteal implant gövdesi ve fiksasyon vidalarına sahip iki farklı model oluşturulmuştur. Uygulanan dik ve oblik kuvvetlerin sonucunda bu modellerde; subperiosteal implant sisteminde ve kemikte oluşan stres değerleri, dağılımları ve yoğunlaşma bölgeleri incelenmiştir. Sonlu elemanlar stres analizi sonucunda uygulanan 3 farklı kuvvet protokolü sonucunda subperiosteal implant gövdesi, fiksasyon vidaları, kortikal ve spongioz kemikteki von Misses stres, Maksimum asal stres ve Minimum asal stres değerleri ve dağılımları incelenmiştir. Bulgular: Oluşturulan bütün senaryolarda titanyumdan üretilmiş yeni nesil subperiosteal plak ve fiksasyon vidaları üzerinde oluşan von Mises değerleri, %60 karbon fiber takviyeli PEEK materyalinden üretilen subperiosteal plak ve vidalar üzerindeki streslerin yaklaşık iki katı daha fazla bulunmuştur. Genel olarak titanyum ve karbon fiber destekli PEEK materyalinden üretilen subperiosteal implantlar kemikte benzer stres değerleri oluşturduğundan dolayı kemik üzerinde benzer biyomekanik davranış sergilemiştir. Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre %60 karbon fiber destekli PEEK materyali kemik üzerinde titanyum subperiosteal implantlar ile benzer biyomekanik davranış sergilediğinden ötürü titanyum materyaline alternatif olarak düşünülebilmektedir. Bu materyalin dental subperiosteal implant materyali olarak rutin kullanılabilmesi için uzun dönemli invivo çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

BiyomekanikDental implantasyonDental implantlar+4
Serhat Polat
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Konvansiyonel ve ultrasonik kemik kesicilerinin kemikte yaptıkları termal değişikliklerin karşılaştırılması

Oral ve maksillofasiyal cerrahide sert doku kesileri en sık kullanılan prosedürlerden biridir. Günümüzde bu prosedür için en sık konvansiyonel ve ultrasonik osteotomi yöntemleri kullanılmaktadır. Konvansiyonel yöntemler olan turlu döner aletlere takılan kemik frezleri ve kemik testerelerinin esas dezavantajları yakın anatomik yapılara verdikleri zararlardır. Bundan dolayı selektif vibrasyon sistemleriyle çalışan, sert ve yumuşak dokular arasında selektif kesme özelliği olan ultrasonik osteotomi sistemleri tercih edilmeye başlanmıştır. Ultrasonik sistemlerin gelişmesi, maksillofasiyal bölgedeki sinirler, kan damarları ve birçok dikkat edilmesi gereken anatomik yapıların çevresindeki operasyonlar için güvenli bir olanak tanımaktadır. Günümüzde en sık kullanılan ultrasonik osteotomi cihazları piezocerrahi ve ultrasonik kemik bıçaklarıdır. Bu sistemlerin daha güvenli oluşu ve daha az iyatrojenik hataya neden olmasına karşın, osteotomi süresinin artması ve oluşan ısı ile ilgili bazı endişeler devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı konvansiyonel (kemik testereleri ve kemik frezleri) ve ultrasonik osteotomi sistemlerinin (piezocerrahi ve ultrasonik kemik bıçağı) aynı süre ve uzunluktaki kemik osteotomisi sırasında iki farklı irrigasyon değişkeni altında kemikte meydana getirdikleri ısıl değişimlerin kıyaslanmasıdır. Bu çalışma 09/07/2020 tarihinde Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: D-KA20/11) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir. In vitro çalışma materyali olarak taze sığır kaburga kemikleri, ısıl farkın ölçümü için ise sıcaklık algılayıcı sensör olarak 2 adet K tipi termokupl kablosu ve üniversal girişli mikrokontrolör tasarımlı "Data-Logger" kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde osteotomi hattına 1 mm uzaklıkta olacak şekilde biri 1.5 mm (kortikal kemik seviyesinde) diğeri 7 mm (kansellöz kemik seviyesinde) derinlikte serum fizyolojik soğutması altında cerrahi çelik rond frez ile termokuplların yerleşeceği yuvalar açıldı. Açılan yuvalara termokupl sensörleri yerleştirildi. Osteotomi işlemleri, her bir osteotomi 1cm/dk olacak şekilde, bikortikal ve iki farklı irrigasyon değişkeni (20 ml/dk ve 80 ml/dk serum fizyolojik) altında dört farklı alet grubuyla gerçekleştirildi. Oluşan ısı değişimleri, sensörler aracılığıyla bilgisayara aktarıldı. Çalışmanın istatistiksel sonuçları 20 ml/dk ve 80 ml/dk serum fizyolojik irrigasyon gruplarında kortikal ve kansellöz ölçümlerinin gruplara göre ortalamaları arasında anlamlı farklılık olup olmadığı tek yönlü varyans analizi ile incelenmiştir. Tek yönlü varyans analizi sonrasında farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını tespit etmek için TUKEY testi kullanılmıştır. Analizler SPSS 20.0 yazılımı ile %95 güven düzeyinde yapılmıştır. Osteotomi süresince ısı değişimleri sırasıyla en yüksek ultrasonik kemik bıçağı, piezoelektrik, konvansiyonel kemik frezi ve kemik testeresi gruplarında bulunmuştur. Ultrasonik osteotomi aletlerinin çevre yumuşak dokular için daha güvenli olduğu ve post-operatif dönemde de daha avantajlı olduğunu gösteren birçok araştırma olmasına rağmen en fazla ısı artışı bu gruplarda görülmüştür. Anahtar Kelimeler; piezoelektrik cerrahi, ultrasonik kemik bıçağı, konvansiyonel kemik frezleri, kemik testeresi, termokupl

BıçakCerrahi-diş hekimliğiKemik ve kemikler+4
Tolga Kencer
Baskent University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Erişkin erkek hastalarda implant osteointegrasyonunun serum testosteron düzeyleri ile ilişkisi

İmplant osteointegrasyonu ve stabilizasyonunu etkileyen faktörlerin başında kemik kalitesi gelmektedir. Kaliteli bir kemik oluşumunda seks hormonları önemli role sahiptir. Erkek bireylerde 40 yaşından itibaren serum testosteron değerlerinin her yıl %1-1,5 azaldığı bilinmektedir. Çalışmada serum testosteron ve androjen hormonların implant osteointegrasyonu üzerine etkisini araştırılmak amaçlandı. Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Polikliniği'ne Nisan 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında diş eksikliği nedeniyle başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Testosteron düzeyinin 40 yaş üstünde azalmasının beklenmesi sebebiyle 40 yaş üstü hastalar deney (n:37) ve 40 yaş altı hastalar kontrol (n:37) gruplarını oluşturdu. Her iki grubu oluşturan bireylerde serum total, serbest ve biyoaktif testosteron, albümin, estradiol, seks hormon bağlayıcı globülin (SHBG) düzeyleri çalışıldı. Ardından hastalara implant cerrahisi uygulandı, operasyon sırasında birincil stabilizasyon ölçümü, 12. hafta kontrolünde iyileşme başlığı seansında ise ikincil stabilizasyon ölçümleri gerçekleştirildi. Gruplara dahil edilen hastaların yaş ortalamaları kontrol grubu için 34,41 ± 6,60, çalışma grubu için 63,19 ± 9,49 idi. Her iki grup arasında serbest, total ve biyoaktif testosteron düzeyleri arasında anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). İmplant sonrası ilk seansta yapılan birincil stabilizasyon ölçümlerinde ISQ skalasına göre gruplar arası anlamlı fark mevcut değildi (p:0,051). 12. hafta kontrolünde yapılan ikincil stabilizasyon incelemesinde ise deney grubunun osteointegrasyon düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca yine 12. haftadaki ikincil stabilizasyon incelemesi sonrası ISQ skalasına göre elde edilen osteointegrasyon dereceleri ile serbest, total ve biyoaktif testosteron düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamı, yüksek düzeyde korelasyon olduğu görüldü (p:0,000 r:0,676; p:0,000 r:0,622; p:0,000 r:0,644). Serum estradiol, albumin ve SHBG düzeyleri ile 12. hafta ikincil stabilizasyon ölçümleri arasında ise istatistiksel anlamlı bir korelasyon bulunamadı (p>0,05). Yaşla birlikte azalan testosteron ve androjen seviyeleri implant osteointegrasyonunda azalmaya sebep olmaktadır. Osteointegrasyonun artırılarak implant sağ kalım süresinin uzatılması amacıyla hormon replasman tedavileri uygulanması yardımcı olabilir. Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmış (Proje No: D-KA20/06) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.

AndrojenlerDental implantasyonDental implantlar+2
Alptuğ Kendirci
Baskent University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sagital split ramus osteotomisinde rezorbe olabilen ve titanyum bikortikal vida fiksasyonlarının stabilitelerinin karşılaştırılması

ÖZET 1970'li yıllardan bu yana ortognatik cerrahide yaygın şekilde uygulanmakta olan sagittal split ramus osteotomisinin (SSRO) fiksasyon teknikleri halen tartışılmaktadır. Bununla beraber, stabilitesi birçok çalışmada ispatlanmış olan ters-L şeklinde yerleştirilen bikortikal vida tekniğinde kullanılan titanyum vidaların geri alınmaları için ikinci cerrahi gereksinimi, ve metalik fiksasyonların bilinen dezavantajları, rezorbe olabilen materyallerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. Postoperatif yeterli ve güvenli stabiliteyi sağlayabilmeleri durumunda, rezorbe olabilen vidaların fiksasyon için tercih edilebileceği düşünülmektedir. Bu çalışma, SSRO fiksasyonunda, ossifikasyonun büyük ölçüde tamamlandığı postoperatif 6 haftadaki çiğneme kuvvetlerinin simule edilmesiyle titanyum ve rezorbe olabilen (PLLA/PGA (82:18)) bikortikal vidaların fiksasyon güvenilirlikleri ve stabilitelerinin, karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla 20 adet koyun hemi- mandibulasına SSRO yapılmış, 10 hemi-mandibula 2.0 mm çaplı, 13 mm uzunlukta üçer adet titanyum bikortikal vida, diğer 10 model ise aynı çap ve uzunlukta üçer adet PLLA/PGA bikortikal vida ile ters-L şeklinde fikse edilmiştir. Daha sonra tüm modeller, bir fiksasyon aygıtı yardımıyla, çekme testi uygulayabilen bir servohidrolik test cihazına yerleştirilmiş ve her modele, kalıcı deformasyon oluşana kadar, sürekli doğrusal kuvvet uygulanmıştır. Oluşan yerdeğiştirme miktarları özel bir yazılımla dijital olarak kaydedilmiştir. Modellerin kırılma anına kadar direnç gösterdikleri azami kuvvetler (Nt) ile 20, 60, 120 ve 150 Nt yüklerde ve kırılma anında oluşan yerdeğiştirme miktarları istatistiksel olarak karşılaştırılmış ve rezorbe olabilen vidalar ile titanyum vidaların fiksasyon güvenirlikleri ve stabiliteleri arasında belirgin bir fark görülmemiştir. Anahtar kelimeler: Fiksasyon, SSRO, rezorbe olabilen vida

Ülkem Cilasun
Baskent University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

An Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinde sinoviyal sıvıdaki sIL- 1RII, sTNF-&#945;RI ve sIL - 6R seviyesinin değerlendirilmesi

TEMPOROMANDİBULAR EKLEM İNTERNAL DÜZENSİZLİKLERİNDESİNOVİYAL SIVIDAKİ sIL- 1RII, sTNF-αRI ve sIL- 6R SEVİYESİNİNDEĞERLENDİRİLMESİÖZETToplumda sıklıkla görülen temporomandibular eklem internal düzensizliklerininetiyolojisi, disk pozisyonuna, intraartiküler vakum etkisine, sinoviyal sıvıiçeriğindeki değişikliğe ve eklem yüzeylerindeki dejenerasyona bağlanmaktadır.Son yıllarda sinoviyal sıvı içeriğindeki değişikliklerin ve proinflamatuarsitokinlerin etkisi popülarite kazanmaktadır. Özellikle de IL- 6, TNF-α, IL- 1β vereseptörleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Bu çalışma temporomandibulareklem internal düzensizliği olan hastaların sinoviyal sıvılarındaki sIL- 6R, sTNF-αRI ve sIL- 1RII konsantrasyonlarının artrosentezin başarısına etkisinideğerlendirilmek amacıyla planlanmıştır. Serbest halde bulunan bureseptörlerden sTNF-αRI ve sIL- 1RII sitokinlerinin etkisini baskılayacak yöndeetkilerken, sIL- 6R tam tersi yönde etki göstermektedir. Çalışmada 23 adetsınırlı ağız açıklığı ve ağrı şikayeti olan hastaya artrosentez işlemi yapılmış veişlemden önce alınan sinoviyal sıvı örneği biyokimyasal olarak incelenmiştir.Her hastada preoperatif, erken postoperatif ve postoperatif 1. haftada ve 1.ayda maksimum ağız açıklığı ölçülmüş, ayrıca görsel analog skala (VAS) çenehareketleri sırasında duyulan ağrının belirlenmesi için kullanılmıştır.Biyokimyasal analizde her reseptöre spesifik Eliza Kiti kullanılmıştır. Tedavininbaşarı kriteri maksimum ağız açıklığının 38mm' den fazla olması ve VASdeğerlerindeki düşüş olarak belirlenmiştir. Sonuçlarda tedavinin başarılı kabuledildiği grupla başarısız olduğu grup arasında sTNF-αRI ve sIL- 1RIIkonsantrasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı, fakatsIL- 6R konsantrasyonun tedavinin başarısız kabul edildiği grupta anlamlıdüzeyde yüksek olduğu gözlemiştir.Anahtar kelimeler: İnternal düzensizlik, proinflamatuar sitokinler, artrosentezvi

Efsun Yener
Baskent University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Kilitli vida ve plak sisteminin sagittal split ramus osteotomisinde kullanılmasının üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi

ÖZETSagittal Split Ramus Osteotomisi (SSRO) çenelerdeki birçok konjenital ya dakazanılmış deformitenin düzeltilmesinde kullanılmaktadır. Obwegeser ve Traunertarafından tanımlanmış ve zamanla Dal Pont ve Hunsuck tarafından modifiye edilerekson halini almıştır. SSRO uygulanmasını takiben fiksasyon ve stabilizasyon sağlamakamacıyla tel osteosentezinden metal plak ve vidalara kadar birçok teknik geliştirilmiş veuygulanmıştır. Ortognatik cerrahide miniplak ve vidalar 1980'li yıllardan itibaren rijitinternal fiksasyon sağlamak amacıyla rutin kullanılır hale gelmiştir. Titanyum vidasisteminin dezavantajlarını gidermek ve fiksasyon stabilitesini arttırmak içinaraştırmalar devam etmiş ve bu amaçla kilitli vida ve plak sistemleri üretilerek travmave rekonstrüktif işlemlerde kullanılmıştır. Bu çalışmada 2.0mm kilitli mini vida ve plaksistemleri ile 2.0mm standart mini vida ve plak sistemlerinin fiksasyon güvenirliliğiSSRO uygulamalarında 3 boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analiziyle 200 Nçiğneme kuvveti uygulanarak incelenmiştir. Sonuçta SSRO ile 5 mm ilerletme yapılıpfikse edilen modellerde kilitli vida ve plak ile konvansiyonel vida ve plak sistemleriarasında kemiğe iletilen kuvvetler ve kemikte oluşan deformasyonlar açısından önemlibir fark gözlenmemiştir.Anahtar Kelimeler: SSRO, SEA, kilitli vida/ plak, konvansiyonel vida/ plakiii

Yener Oğuz
Baskent University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Mandibular açı kırıklarında rezorbe olabilen ve titanyum plak fiksasyonlarının stabilitelerinin karşılaştırılması

ÖZETBugüne kadar mandibula açı kırıklarının fiksasyonu için birçok teknik tarif edilmiştir.Mandibular açı kırığı fiksasyonunda Champy yöntemince yerleştirilen plak ve vida sistemlerininstabilitesi birçok çalışmada araştırılmıştır. Bununla beraber kullanılan titanyum plak ve vidalarıngeri alınması için ikinci cerrahi gereksinimi ve metalik fiksasyonların bilinen dezavantajları,rezorbe olan materyallerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. Postoperatif yeterli ve güvenlistabiliteyi sağlayabilmeleri durumunda, rezorbe olabilen plak ve vidaların fiksasyon için tercihedilebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada mandibula açı kırığı fiksasyonunda, kemikiyileşmesinin büyük ölçüde tamamlandığı postoperatif 6 haftadaki çiğneme kuvvetlerinin simuleedilmesiyle titanyum ve rezorbe olabilen (Inion) plak ve vidaların fiksasyon güvenilirlikleri vestabilitelerinin karşılaştırması amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla 22 adet koyunhemimandibulasına mandibula açı kırığı oluşturulmuş, 11 hemimandibula 4 delikli düz titanyumplak ve 2.0 mm çaplı 7mm uzunluğunda titanyum vida, diğer 11 model ise 4 delikli düz rezorbeolabilen plak (Inion) ve 2.5 mm kalınlığında 6 mm uzunluğunda rezorbe olabilen vidalar Champyprensibine göre yerleştirilerek fikse edildi. Daha sonra tüm modeller, bir fiksasyon aygıtıyardımıyla, basma testi uygulayan bir servohidrolik test cihazına yerleştirildi ve her modele kalıcıdeformasyon oluşana kadar, sürekli doğrusal kuvvet uygulandı. Oluşan yerdeğişme miktarlarıözel bir yazılımla digital olarak kaydedildi. Modellerin kırılma anına kadar gösterdikleri azamikuvvetler (Nt) ile 20, 60, 100, 120, 150, 200 Nt yüklerde ve kırılma anında oluşan yerdeğiştirmemiktarları karşılaştırıldı. 200 Nt'a kadar kontrol edilen her kuvvette (20, 60, 100, 120, 150 ve 200Nt) rezorbe olan plak ve vidalar ile titanyum plak ve vidalar arasında fiksasyon güvenliğiaçısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmış (P<0.05) ve yerdeğiştirme miktarınıntittanyum plak ve vidalarda daha az olduğu tespit edilmiştir.Anahtar kelime: Fiksasyon, Mandibular açı kırığı, rezorbe olabilen plak ve vidalar

Burak Bayram
Baskent University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Dişeti ve dental folikül dokularında mezenkimal kök hücre araştırılması ve plastisitelerinin karşılaştırılması

Mezenkimal kök hücreler, rejeneratif potansiyelleri, immünsupresif özelikleri ve destek doku oluşturma potansiyelleri nedeniyle hücresel tedavi için ilgi çekmektedir. Kemik iliği, göbek kordonu, çevre kanı, amniotik sıvı, periost, yağ dokusu, sinovial membran ve kas gibi birçok kaynaktan elde edilebildiği gibi maksillofasiyal bölgede de MKH izolasyonu ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Ağız ortamında en kolay ulaşılan bölgelerden biri olan ve sürekli yenilenmekte olan dişetinin MKH'ler için potansiyel bir kaynak olabileceğiyle ilgili bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Ayrıca dental folikül dokusundan MSC izolasyonu ile ilgili sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmada, çekim endikasyonu konulmuş gömülü 20 yaş dişi olan 6 hastada insizyon esnasında çıkarılan dişetinden ve dental folikül dokusundan alınan doku örneklerinden hücre kültürü yapılmış ve tüm örneklerden adezyon özelliği gösteren MKH'lerin izolasyonu yapılmış ve kültürde çoğaltılmıştır. Akım sitometri yöntemi ile hücrelerin immünfenotipleri tanımlanmış ve adiposit, osteosit, kondrosit ve nöronal hücrelere farklılaşabilme potansiyelleri araştırılmıştır. Her iki dokudan da geliştirilen MKH'lerin CD105, CD 73, CD 90 gibi stromal antijenleri yüksek oranda (%60-98) taşıdığı gösterilmiştir. Hücreler kültürde 8. pasaja kadar ilerletilmiş ve analizler 2, 5 ve 8. pasajlarda yapılmıştır. Pasajlar arasında yüzey antijen ekspresyonları yönünden farklılık saptanmamıştır. Kültürde çeşitli uyaranlar kullanılarak yapılan farklılaşma deneylerinde dişeti ve folikülden elde edilen hücrelerin adipojenik ve osteojenik farklılaşma kapasitelerinin bulunduğu gösterilmiş, kondrojenik farklılaşma elde edilmemiştir. Ayrıca, uygun uyaranlar ile nöronal hücre morfolojisine değişme olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmalarda dişeti ve dental folikül dokularından elde edilen MKH lere ait farklılık gözlenmemiştir. Fibroblastlar ile birçok ortak özellik taşıyan MKH'lerin fibroblasttan ayrımı için, kültürde hücre yoğunluğunun, adezyon özelliklerinin, yüzey antijen ekspresyonlarının ve farklılaşma özelliklerinin detaylı karşılaştırması yapılmıştır. Başlangıç hücre yoğunluğu, erken veya geç adezyon göstermeleri ve yüzey antijenleri yönünden fibroblast ve MKH'lerin ayırt edilmesine katkıda bulunacak bir farklılık saptanmamıştır. Hücrelerin kök/projenitör özelliğini göstermesi açısından en önemli özellik olan çok yönlü farklılaşma kapasiteleri test edildiğinde (8. pasaja kadar), ileri pasajlarda da farklılaşma kapasitesinin korunmasının hücrelerin kök/projenitör özellikleri ile uyumlu olduğu, böylelikle genellikle 3.pasajdan sonra farklılaşma özelliği bulunmayan fibroblastlardan ayırt edilebileceği düşünüldü. Elde edilen sonuçlar, dişeti dokusunun noninvaziv metodla elde edilebilmesi ve defekt bölgesine yakın olması ile bilinen ağız içi kaynaklara ek bir MKH kaynağı olabileceğini düşündürmüştür.

FibroblastlarGingiva
Tamer Eroğlu
Baskent University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Mandibuler onlay greft uygulamalarında kortikal perforasyonun kemik iyileşmesine olan etkisinin histolojik ve radyolojik olarak incelenmesi

Bu çalışma, mandibuler onlay greft uygulamalarında yapılan kortikal perforasyonlarınkemik iyileşmesine etkisini radyolojik ve histolojik olarak incelemek amacıylayapılmıştır.Çalışmada 7 adet erişkin domuza kortikal otojen kemik greftleri ile agumentasyonyapılmıştır. Domuzların alt çenelerinin sol tarafı deney, sağ tarafı ise kontrol grubu olarakbelirlenmiş, deney grubunda greft fiksasyonundan önce alıcı bölgenin kortikal kemiğineperforasyonlar yapılmış, kontrol grubunda ise alıcı bölgeye herhangi bir perforasyonyapılmadan otogreft fikse edilmiştir.12 haftalık iyileşme periyodundan sonra domuzlar sakrifiye edilerek greft bölgeleri rezekeedilmiş, rezeke edilen parçalarda önce radyolojik daha sonra da histopatolojik incelemeyapılmıştır.Radyolojik değerlendirmelerde deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkbulunamamıştır (p>0,05). Histopatolojik incelemelerin sonucunda ise deney ve kontrolgrubu greftlerinin kalınlıkları arasındaki farkın önemli olduğu görülmüştür (p<0,05). Alıcıbölgenin üst ve alt yarılarındaki remodelizasyon ve greftlerdeki osteoblastik aktiviteincelendiğinde deney grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır(p>0,05).Sonuç olarak mandibuler onlay kemik grefti ile agumentasyon yapılırken alıcı bölgedeoluşturulan kortikal perforasyonların 12 haftalık dönemde kemik iyileşmesine belirginkatkısının bulunmadığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: kortikal perforasyon, otojen kemik grefti, yönlendirilmiş kemikrejenerasyonu

Emre Dayangaç
Baskent University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda antimikrobiyal profilaksinin oral dokulardaki etkinliği

Böbrekler sıvı ve elektrolit dengesinin sağlanması, asit baz dengesinin düzenlenmesi, azotlu atıklar ve farmakolojik bileşenlerin atılması fonksiyonunu yerine getirirler. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) böbrek fonksiyonunun gitgide artan kaybıdır. Son evre böbrek hastalığı KBY' nin böbrek fonksiyonunun artık yaşamı devam ettirmeye yetmediği safhasıdır. Bu aşamada konservatif tıbbi tedavi artık etkili değildir; böbrek diyalizi gereklidir ve transplantasyon önemli ölçüde genel prognozu iyileştirir.KBY hastalarında kan kimyası, kemik metabolizmasında ve ağız ortamında farklılaşma ile beraber kardiyovasküler, hematopoetik, nörolojik, kas, endokrin, genitoüriner, pulmoner, dermatolojik ve gastrointestinal sistemlerde önemli değişiklikler olur. Beyaz kan hücreleri üretiminde, özellikle lenfositopeni olmak üzere değişiklikler olur. Üremi hücresel bağışıklığın baskılanmasına neden olur. Bu değişiklikler üremik hastaları en yüksek ikinci ölüm ve sakatlanma nedeni olan yüksek enfeksiyon riskine açık hale getirir. Hemodiyalizin komplikasyonları pıhtılaşma ve vasküler giriş sahasının enfeksiyonudur.Bu artan enfekisyon riski dolayısıyla, geçici bakteriyemiye sebep olacak herhangi bir diş hekimliği tedavisi öncesi antimikrobiyal proflaksi uygulanmalıdır. Penisilin veya amoksisilin penisilin alerjisi olmayan hastalar için tercih edilen antibiyotiklerdir.Venöz kan ve oral dokulardaki çeşitli antibiyotiklerin konsantrasyonlarının belirlenmesi için birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen hemodiyalize giren böbrek hastalarının venöz kan ve oral dokularındaki antibiyotik konsantrasyonu ile ilgili herhangi bir çalışma yoktur.Bu araştırma tek doz oral amoksisilin kullanımını takiben venöz kan (serum), dişeti, alveoler kemik, tükürük, mine ve dentindeki amoksisilin konsantrasyonunun karşılaştırılması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gömülü, yarı gömülü veya çekim endikasyonu olan 33 hemodiyaliz hastası (çalışma grubu) ve 34 sağlıklı hasta ( kontrol grubu) çalışmaya katılmış ve her hastaya tek doz amoksisilin verilmesini takiben 60., 90. ve 120. dakikalarda serum ve diğer örnekler alınarak amoksisilin konsantrasyonu silindir plak yöntemi ile analiz edilmiştir. Test organizması olarak Bacillus atrophaeus ATCC 9372 kullanılmiştır.Çalışma grubunda ilaç alımını takiben ortalama en yüksek konsantrasyonu serum, dişeti ve dentinde 90.dakika, alveoler kemik ve minede 60.dakika, tükürükte 120. dakika olarak belirlendi. Kontrol grubunda en yüksek konsantrasyonu ilaç alımını takiben serum için 120. dakika, dişeti, alveoler kemik ve dentinde 90.dakika, mine ve tükürükte 60.dakika olarak belirlendi.Çalışma grubunda 60., 90. ve 120. dakikalar için amoksisilin konsantrasyonları serumda 3.65, 8.59, 5.9 ?g/ml, dişetinde 0.7, 1.26, 0.52 ?g/mg, alveoler kemikte 0.77, 0.14, 0.03 ?g/mg, tükürükte 0.06, 0.04, 0.12 ?g/ml, minede 0.04, 0.01, 0.02 ?g/mg, dentinde 0.09, 0.01, 0.03 ?g/mg'dir. Kontrol grubunda 60., 90. ve 120. dakikalar için amoksisilin konsantrasyonları serumda 2.27, 4.73, 5.51 ?g/ml, dişetinde 0.93, 0.97, 0.15 ?g/mg, alveoler kemikte 0.23, 1.05, 0.07 ?g/mg, tükürükte 0.04, 0.03, 0.01 ?g/ml minede 0.09, 0.01, 0.03 ?g/mg, dentinde 0.07, 1, 0.01 ?g/mg'dir. Alfa hemolitik streptekoklar için minimum inhibisyon konsantrasyonu (MIC) değeri ise 0.25 ?g/ml'dir. Tüm bu gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir.KBY hastalarında kemikteki amoksisilin konsantrasyonları düşük değerlerde seyrederken serum ve dişetinde bu oran yüksek seyretmektedir. Buna göre KBY'li hastalarda 1g amoksisilin ile yapılan antibiyotik proflaksisi yumuşak doku müdahalelerinde etkilidir. Dişetindeki MIC' in çok üzerindeki değerler düşünüldüğünde yumuşak doku müdahalelerinde doz azaltılması düşünülebilecek iken sert doku müdahalelerinde doz artırmak gerekebilir. Amoksisilin iki grupta da tükürükte ve minede alfa hemolitik streptekoklara etkili oranlara ulaşamamaktadır. Dentinde ise kontrol grubunda 90. dakika dışında her iki grupta da amoksisilin konsantrasyonu MIC değerini geçememektedir.Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, antibiyotik proflaksisi, amoksisilin, oral dokular

AmoksisilinAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar+4
Taylan Akça
Baskent University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı porözitelerdeki Ni-Ti greft materyallerinin kemik iyileşmesine etkilerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Çalışmamızın amacı; farklı porozitelerdeki Ni-Ti greft materyallerininkemik iyileşmesine etkilerini incelemek, aralarındaki farkları belirlemek veolumlu etkileri olması durumunda bu materyalleri mevcut greftleme yöntemleriarasına koymaktır. Materyallerin mevcut yöntemlere alternatif, kemikelastisitesine yakın, biyouyumlu ve daha ucuz bir uygulama olduğudüşünülmektedir.Araştırmamızda 30 adet erkek sıçan, deney hayvanı olarak kullanılmıştır.3 farklı porözitedeki greftlerin yerleştirilmesi için, 3 gruba ayrılan deneklerin sağfemur kemiklerinde bir adet suni defekt oluşturulmuştur. Defektlere yerleştirilengreft materyalleri 12 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek çıkartılmış vehistolojik inceleme için kesme-inceltme yöntemi kullanılarak preparatlarhazırlanmıştır.Histopatolojik değerlendirmede elde edilen veriler, kemik iyileşmesininher üç grupta da , kemik içinde kalan olgularda başarılı olduğu; gruplar arasındabelirgin bir fark bulunmadığı, yeni oluşan kemik ile greft materyali arasındaosseoentegrasyonun sağlandığını göstermiştir.Ni-Ti greft materyalinin alternatif bir greft materyali olduğu, istenilenporözite ve elastisitenin uygulanan bölgeye göre seçilip kullanılabileceğisonucuna varılmıştır. Öte yandan materyalin başarısının daha iyideğerlendirilebilmesi için uzun dönem kemik iyileşmesi, mekanik direnç,büyüme faktörleri ve kök hücreler ile birlikte uygulanması gibi çalışmalargerekmektedir.viAnahtar Kelimeler :Nikel-Titanyum, Sert Doku Kesmeİnceltmetekniği , Porözite,Kemikiyileşmesi, Osseoentegrasyon.

B. Bertan Arpak Arpak
Baskent University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

İbandronik asitin diş çekimi sonrası sıçan alveolar kemiğine etkilerinin histopatolojik olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı nitrojen içeren potent bisfosfonatlardan olan ibandronik asitin farklı dozlarının diş çekimi sonrası alveolar yara iyileşmesi üzerine etkilerini incelemektir.Araştırmada deney hayvanı olarak Spraque-Dawley türü 30 adet dişi sıçan kullanılmıştır. Deney hayvanları 3 gruba ayrılarak 1. gruba 0.033 mg/kg dozda ibandronik asit, 2. gruba 0.1 mg/kg dozda ibandronik asit ve 3. gruba da distile su enjeksiyonu subkütan (s.c) olacak şekilde 6 hafta boyunca haftada 1 kez yapılmıştır. Enjeksiyonu takiben 5. günde bütün hayvanların sol mandibular molar dişleri çekilmiştir. Diş çekiminden 8 hafta sonra bütün deney hayvanları sakrifiye edilerek hemimandibulaları çıkartılmış ve histopatolojik inceleme için hazırlanmıştır.Histopatolojik değerlendirme sonucu elde edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleriyle incelenmiştir. Her üç grupta da yeni kemik oluşumu gözlemlenmistir. Osteoblastik ve osteoklastik aktivite her üç grupta da artmıştır. Vasküler proliferasyon ve inflamasyon 1. ve 2. grupta kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde fazla bulunurken 2. grupta görülen mukozal ülserasyon 1. grup ve kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde fazla bulunmuştur. Sadece 2. gruptaki 3 deney hayvanında (% 35) görülen osteonekroz istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Çalışmada elde edilen histopatolojik bulgular sonucunda potent bisfosfonatlardan olan ibandronik asitin diş çekimi sonrası osteonekroza sebep olabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler : İbandronik Asit, Osteonekroz, Diş çekimi, Alveolar yara iyileşmesi

Alveolar kemik kaybıDiş çekimiOsteonekroz+3
Metin Kızılkaya
Baskent University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Eğimli ve köşeli yapılan marjinal mandibulektominin kuvvet iletimine etkisinin üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Çalışmanın amacı, köşeli ve eğimli hazırlanan marjinal mandibulektomi sonrası kemiğe gelen streslerin karşılaştırılması ve postoperatif dönemde patolojik kırık oluşma riskini azaltacak bir rezeksiyon formunun belirlenmesidir.Üç boyutlu sonlu eleman analizi kullanılarak bilgisayar ortamında iki adet solid mandibula matematiksel modeli elde edilmiştir. Modellere köşeli ve eğimli olmak üzere iki farklı osteotomi uygulanmıştır, Hazırlanmış olan bu matematiksel modellere mandibula alt kenarına dik olacak şekilde 150 N vertikal kuvvet ve 250 N oblik kuvvet uygulanmıştır. Osteotomi şeklinin stres oluşumuna etkileri ve modeller arasında kırık oluşma ihtimali değerlendirilmiştir.Köşeli olarak hazırlanan mandibula modelinde osteotominin arka alt kısmında daha fazla miktarda stres birikimi olmuştur. Stres birikimi özellikle horizontal ve vertikal osteotominin posterior kesişme noktasında lokalize olmuştur. Bunun yanında eğimli olarak hazırlanan mandibula modelinde ise stres yine osteotominin arka alt kısımda lokalize olmuştur ve daha geniş yayılım göstermiştir. Bunun yanında köşeli olarak hazırlanan rezeksiyona göre daha az stres oluşmuştur.Sonuç olarak eğimli hazırlanan osteotomi daha az stres birikimine neden olmaktadır ve postoperatif atrofik mandibula kırığı oluşma ihtimalini azaltabilecek bir faktördür.Anahtar Kelimeler: Eğimli osteotomi, Marjinal mandibulektomi

Cerrahi tedaviCerrahi-oralDental stres analizi+5
Sinan Yasin Ertem
Baskent University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Nitrojen içeren bifosfonatların oral mukoza hücre kültürleri üzerine doza bağlı etkilerinin incelenmesi

Bifosfonat kullanımı ile ilişkili olarak çene kemiklerinde görülen osteonekroz (BRONJ), oral ve maksillofasiyal cerrahide tedavisi oldukça zor ve karmaşık patolojilerden biridir. Hasarlı veya gecikmiş yumuşak doku epitelizasyonu hemen her BRONJ vakasında görülmektedir. BRONJ'un yumuşak veya sert dokunun hangisinden köken alarak başladığı hala belirsizdir. Kurulan hipotezlerde oral mukozanın BRONJ'un gelişmesinde önemli rol oynadığı düşünülmüştür. Bu hipotezi desteklemek veya reddetmek amacıyla, bu çalışma insan dişeti fibroblastları üzerinde alendronat ve pamidronatın in vitro etkilerini araştırmak ve karşılaştırmak için planlanmıştır. Primer fibroblast kültürleri, altı sağlıklı gönüllüden alınan dişeti biyopsileri kullanılarak standart hücre kültürü şartlarında üretilmiştir. MTT kiti kullanılarak alendronat ve pamidronatın sitotoksik konsantrasyonları belirlenmiştir. Alendronat ve pamidronat 10-4 -10-7M arası konsantrasyonda; 6, 12, 24, 48 ve 72 saat süreyle kültür medyumuna uygulanmıştır. Hücre proliferasyonu ve apopitoz indüksiyonu immunohistokimyasal olarak Ki-67 ve kaspaz 3 tutulumu ile değerlendirilmiş ve iki ilaç için karşılaştırılmıştır. Pamidronat ve alendronatın her ikisinin de, ilaç uygulanmayan kontrol kültürleri ile karşılaştırıldığında doz ve zamana bağlı olarak apopitozu indüklediği ve proliferasyonu baskıladığı görülmüştür. Hücre proliferasyonundaki değişiklikler her iki ilaç grubu için benzer olsa da, kaspaz 3 aktivasyonunun her doz ve uygulama zamanı için pamidronat grubunda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde fazla olduğu bulunmuştur (p:0.046). Bifosfonatların, doza ve zamana bağlı olarak insan dişeti fibroblastları üzerinde indükledikleri kaspaz 3 yolağı ile belirlenmiş apopitozis, BRONJ'un patogenezinde yumuşak dokunun önemini vurgulamaktadır.

AlendronatApoptozisAğız mukozası+8
Sıdıka Sinem Soydan
Baskent University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Mandibula angulus kırıklarında farklı kırık tiplerinin titanyum plak ve vida fiksasyonunun stabilitesine etkisinin sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi

Mandibula angulus kırıkları tüm mandibula kırıklarının içinde en yaygın görülen kırık tiplerinden biridir. Bu bölgede meydana gelen kırıklar oluşan kırık hattının yönüne ve kırık segmentler üzerinde etkili kas kuvvetlerine bağlı olarak uygun olan ve uygun olmayan kırık olarak sınıflandırılır. Uygun olan ve uygun olmayan her iki angulus kırığında en sık kullanılan tedavi yöntemi Champy tarafından biyomekanik prensiplerle tarif edilen mandibula eksternal oblik hat üzerine yerleştirilen miniplak ve vidalarla yapılan rijit internal fiksasyondur. Bu çalışmanın amacı horizontal yönde uygun olan ve uygun olmayan kırıklarda miniplak, vidalar ve kemik üzerine gelen mekanik stresler değerlendirmektir. İki boyutlu bilgisayarlı tomografi ile 1 mm kesitler alınarak oluşturulan insan modelinden elde edilen verilerden mandibulanın üç boyutlu sonlu elemanlı modeli oluşturulmuştur. Bu modelden horizontal yönde uygun olan ve uygun olmayan kırık modelleri oluşturulup, mini plak ve vidalarla fiksayonları yapılmış ve modellere 200 N vertikal molar çiğneme kuvveti uygulanmıştır. Mini plak, vidalar ve kemik üzerine gelen stres değerleri değerlendirilmiş, uygun olan ve uygun olmayan kırıklarda karşılaştırılmıştır. Uygun olan kırık modelinde kemiğin ve miniplak vida sisteminin üzerindeki stres değerleri uygun olmayan kırığa göre daha fazla bulunmuştur. En yüksek stres değerleri uygun olan kırıkta plağın proksimal kemiğe yakın kısmında ve proksimal kemikteki distal vidada oluşmuştur. Sonuç olarak uygun olan ve uygun olmayan kırıktaki miniplak ve vidalar üstündeki mekanik stres karşılaştırıldığında uygun olmayan kırığın aleyhinde bulgular elde edilmemiştir.

Kırık fiksasyonu-içKırıklar-kemikMandibular kırıklar+2
Kağan Deniz
Baskent University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Beş mm'den az alveol kemik yüksekliğinde sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı yerleştirilen implant başarısının değerlendirilmesi

Sinüs tabanı greftlenmesi ile eş zamanlı implant uygulamasındaki klasik öğreti, residüel kemik yüksekliği 5 mm'den az ise önce sinüs tabanı graftlenmesi, greftin remodelasyonu tamamlandıktan sonra implant uygulaması yapılmasıdır. Ancak gelişen yüzey özellikleri ve klinik gereksinimler doğrultusunda klinisyenler 5mm'den az residüel kemik varlığında da sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı implant uygulamasını tercih etmektedirler. KlinikolarakPrimer stabilizasyonun ve osseointegrasyonunölçülebileceği tekaracın ise Osstell?adlı RezonansFrekansAnaliz(RFA)cihazıolduğuileri sürülmektedir.Yapılan bu çalışmada asıl hedef; 5 mm'den az residüel kemik varlığında sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı uygulanan implantların primer stabilizasyonu ve iyileşme dönemindeki stabilizasyonlarınının ölçülmesi ve bu değerlerin 5 mm'den fazla residüel kemik yüksekliğinde sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı yerleştirilen implantlar ile karşılaştırmaktır.Bu çalışmada yaşları ort. 52,8±9,6 (34-74) olan 11 kadın ve 17 erkek hastada uygulanan deney ve kontrol gruplarında 20'şer olmak üzere toplam 40 implanttan, cerrahi sırasında, 21. günde ve 60. günde RFA yöntemi le ölçümler yapılmış ve ort. 8,5 ay (6-10) implantlar takip edilmiştir.Takip süresi boyunca hiç implant kaybedilmiştir. Deney grubunda yapılan RFA ölçümlerinde elde edilen ort. ISQ değerleri T0: 55,0±6,2 T1: 48,7±9,1 T2 : 70,7±2,7 iken kontrol grubunda T0: 63,1±7,7 T1: 58,9±8,3 T2 : 73,1±3,2olaeak ölçülmüştür. Başlangıç RFA değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede kontrol grubunda yüksek iken 60. günde tüm implantların RFA değerleri protetik üst yapıların yapılmasına olanak sağlayacak kadar yüksekti.

Cerrahi-oralDental implantasyonDental implantlar+2
Mehmet Ali Güven
Baskent University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Le fort I osteotomisi uygulanan hastalarda cinch ve V-Y süturun dudak ve burun yumuşak dokusuna etkisi

Bu çalışmanın amacı maksiller ilerletme ve yukarı alma uygulanan 15 hastanın burun ve dudaklarında meydana gelebilecek istenmeyen değişiklikleri engellemede ya da mevcut durumu korumada cinch, V-Y süturun katkısının incelenmesi ve burun dudakta belirlenen referans noktalarından yapılan direkt ölçümlerle bulduğumuz değerleri karşılaştırmaktır.Bu amaçla, gelişimsel anomaliye bağlı maloklüzyon nedeniyle maksillaya ilerletme ve yukarı alma uygulanmış ardışık 15 (9 Kadın, 6 erkek) ortognatik cerrahi hastası dahil edilmiştir. Hasta yaş aralığı 18-29'dur (ortalama 24). Hastaların 14'ü class III, 1'i class II iskeletsel bozukluk nedeniyle opere edilmiştir. Hastaların hepsine çift çene operasyonu uygulanmıştır. Ortognatik cerrahi planlanan hastaların burunda meydana gelebilecek değişimleri tesbit etmek amacıyla operasyondan önce burundaki yumuşak doku ölçümleri belirlenen referans noktalardan alınıp kaydedilmiş ve lateral sefalometrik radyograflar alınmıştır. Opere edilen hastaların operasyona bağlı ödemlerinin geçmesi için en az 6 ay beklendikten sonra klinik ve sefalometrik aynı ölçüm noktalarından ölçümler yapılıp karşılaştırılmıştır.Ortognatik cerrahi işlem sonrası V-Y sütür uygulanan grupta ortalama 1,28 mm anlamlı olmayan artış, V-Y sütur kullanılmayan grupta ortalama 0,3 mm'lik anlamlı olmayan azalma gözlenmiştir. Alar genişlikte; cinch sütur uygulanan (p=0,010) ve uygulanmayan grupta (p=0,016) istatistiksel anlamlı artış gözlenmiştir. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,463). Subalar genişlik; cinch sütur uygulanan grupta ortalama 1,88±0,64 mm anlamlı (p=0,010), cinch sütur uygulanmayan grupta 2,57±0,53 mm anlamlı artış gözlenmiştir (p=0,015). Bu ölçümde gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,047). Nazolabial açı; cinch sütur uygulanan grupta 4,63º±9,68º azalmış, cinch sütur uygulanmayan grupta 2,29º±8,42º artış gözlenmiştir (p=0,865). Burun deliklerinin boyunda fazla değişiklik olmazken, enlerinde istatiksel olarak anlamlı olmayan değişiklikler olmuştur. Cinch sütur uygulanan grupta sağ burun deliği eni artarken sol burun deliği eni azalmıştır. Cinch sütur uygulanmayan grupta sağ ve sol burun deliği eninde artış gözlenmiştir

Cerrahi-oralMaksillaOsteotomi+2
Yusuf Tamer
Baskent University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Mandibuler lateral defektlerde kilitli ve kilitsiz plak ve vida sistemlerinin üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı,değişen uzunlukta lateral mandibula defektlerinde konvansiyonel ve kilitli plak sistemi dizaynlarının kemik, vida ve plak sistemleri üzerinde oluşan stres dağılımına etkisini analiz edip karşılaştırmaktır.Katı matematiksel mandibula modeli üç boyutlu sonlu elemanlara bölünerek oluşturuldu. Modellere iki farklı boyutta rezeksiyon uygulanarak 2.4 mm'lik iki farklı biyomekanik dizayndaki rekonstrüksiyon plakları yerleştirildi. Doğal kas kuvvetleri ve kas vektörleri taklit edilerek modellere kuvvetler uygulandı. Üç boyutlu sonlu elemanlar analizi gerçekleştirildi.Konvansiyonel sistemin uygulandığı modellerde kemik ve vidalar üzerinde biriken yüklerin daha fazla olduğu görüldü. Bu yüksek stresin özellikle kilitsiz sistemde daha çok proksimal segment tarafında oluştuğu gözlendi. Bunların yanında kilitli sistem uygulanan modellerde konvansiyonel sisteme göre kemik yüzeyindeki streslerin daha homojen dağıldığı ancak kilitli sistemde plak ortasında biriken yüklerin rezeksiyon uzunluğu arttıkça belirgin olarak arttığı saptanmıştır.Sonlu elemanlar analizi göstermektedir ki fonksiyonel yükler altında standart rekonstrüksiyon plağı kullanımıyla kemikteki elemanlar üzerinde çok fazla kuvvet oluşmaktadır. Bu yüzden kilitsiz sistem kullanımıyla biriken streslerin kemik rezorpsiyonuna yol açabileceği ve sonrasında da vida kaybına neden olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun yanında kilitli sistem kullanımıyla da özellikle büyük boyuttaki segmental rezeksiyonlarda plak ortasında kırılma yaşanabileceği düşünülebilir.Bu çalışmanın sonuçlarına göre rezeke çenelerin rekonstrüksiyonunda kilitli vida-plak sistemlerinin özellikle 25 mm kadar küçük defektlerde kullanımının avantajlı olacağı düşünülmektedir.

Dental stres analiziKemik vidalarıMandibula+5
Görkem Müftüoğlu
Baskent University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Greftle kombine trombositten zengin fibrin uygulamasının kemik defektlerinin iyileşmesi üzerine olan etkilerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı Trombositten Zengin Fibrin in (TZF) greftle kombine ve membran olarak kullanılmasının kemik defektlerinin iyileşmesi üzerine olan etkisini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Bu amaçla 14 adet erişkin Beyaz Viyana tavşanının parietal kemiklerine 9 mm çapında dört adet defekt oluşturuldu. Birinci defekt kontrol amaçlı boş bırakılırken (Grup A), ikincisine Hidroksiapatit/trikalsiyum fosfat (HA/TCP) greft ve üzerine kollajen membran (Grup B), üçüncü defekte HA/TCP greft ve üzerine TZF membran (Grup C) ve dördüncü defekte greft olarak HA/TCP ve TZF kombinasyonu ve üzerine kollajen membran (Grup D) uygulanmıştır. Denek hayvanları post-operatif 4.hafta (n:7) ve 8. haftalarda (n:7) sakrifiye edilerek kafatasları ampüte edilmiştir. Grupların herbirinden preparatlar elde edilerek histopatolojik olarak yeni kemik oluşumu, matür ve immatür kemik oluşumu, kemik iliği varlığı, defekt kapanma oranı, enflamasyon, vasküler proliferasyon, yeni bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları incelenmiştir. 4 ve 8 haftalık dönemde, yeni kemik oluşumunda dört grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p:0,042 ve p:0,015). Hem 4 hem de 8 haftalık dönemlerde Grup Cde yeni kemik oluşumu en fazla görülürken bunu sırasıyla Grup D, Grup B ve Grup A izlemiştir. Yeni kemik oluşumu dışında değerlendirilen diğer parametrelerde 4. haftada enflamasyon, vasküler proliferasyon, bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları ve kemik iliği varlığında gruplar arasında anlamlı fark görülürken; 8. haftada bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları, matür kemik oluşumu ve kemik iliği varlığında gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak, hem 4. hem de 8. haftada HA/TCP greft üzerine TZF membran kullanılan grupta, kontrol grubuna ve HA/TCP greft üzerine kollajen membran kullanılan gruba göre daha fazla yeni kemik oluşumu belirlenmiştir. Bol miktarda büyüme faktörü ve sitokin içeren TZFnin klinik uygulamalarda kollajen membrana başarılı bir alternatif olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Trombositten Zengin Fibrin , Kollajen membran, Kemik defekt iyileşmesi, Yeni kemik oluşumu

FibrinHistopatolojiKan trombositleri+4
Tuba Develi
Baskent University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Gingival fibroblastlarda bifosfonat uygulamasına bağlı oluşan yaranın iyileşmesinde ozonun etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi

Bifosfanat kullanımına bağlı çene kemiği nekrozu (BRONJ) uzun dönem bifosfonat terapisi altındaki hastalarda görülen, iyileşmeyen oral mukoza ve ekspoze çene kemiği ile karakterize bir komplikasyondur. Etyopatogenizini açıklamak için önceleri kemik doku üzerinde durulurken günümüzde yumuşak doku çalışmaları önem kazanmıştır. Hastaların yaşam kalitesini önemli derecede etkileyen BRONJ `un tedavisi oldukça karmaşık ve güçtür. Hiperbarik oksijen terapisi, lazer gibi birçok alternatif yöntem denenmiştir ancak kesin bir tedavi protokolü oluşturulamamıştır. Son dönemlerde BRONJ tedavisinde ozonun faydalı olduğunu bildiren vaka raporları literatürde yer almıştır. Bu çalışmada, gingival fibroblastlarda bifosfonat uygulamasına bağlı oluşan yaranın iyileşmesinde ozonun etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 18-30 yaş arası, sağlıklı 6 hastadan sürmemiş dişlerin ortodontik tedavi ile sürdürülmesi için üzerinin açılması sırasında elde edilen gingival doku örneklerinden fibroblast kültürü elde edilmiştir. İstenilen miktarda hücreye 6 - 9. pasajda ulaşılmıştır. Kültürlere yalnızca pamidronat, pamidronat + ozon veya yalnızca ozon uygulaması yapılarak 24, 48 ve 72 saat inkübe edilmiştir ve herhangi bir uygulama yapılmayan kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Pamidronat + ozon uygulaması yapılan grupta, 24 saat inkübe edilen kültürlere pamidronat ve ozon eş zamanlı olarak uygulanırken, 48 ve 72 saat inkübe edilen kültürlere pamidronat uygulaması sonrası 24. saatte ozon uygulanmıştır. 3ml besiyeri içindeki kültürlere son konsantrasyon 10-4 M olacak şekilde pamidronat uygulanmıştır. Ozon uygulması Ozonytron X medikal ozon jeneratörü aracılığı ile uygulanmıştır. İnkübasyon süresi dolan kültürler 1 ml Tripure Isolation Reagent içine alınarak total RNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir ve -200C?de saklanmıştır . COL1A1 ve COL1A2 genlerinin ifadelenme düzeyleri, housekeeping gen olarak GAPDH kullanılarak incelenmiştir. RT-PCR yöntemi ile COL1A1 ve COL1A2 genlerinin ifadelenmeleri incelenmiştir. Ozon uygulaması, yalnızca ozon uygulanan grupta ve ozon ve pamidronatın birlikte uygulandığı grupta COL1A1 ve COL1A2 gen ifadelenme düzeylerini arttırmıştır. Ozon grubunda en anlamlı artış 48 saatte görülürken, ozon + pamidronat grubunda 72 saatte, yani ozonun 24. saatte uygulanarak, 48 saat ozona maruz kalma süresi sonunda gözlenmiştir. Ozon uygulaması sonrası 72 saatte ozonun etkisinin ortadan kalktığı belirlenmiştir ve COL1A1 ve COL1A2 ifadelenmelerinde artış görülmemiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular ozon uygulamasının yara iyileşmesinin önemli bir basamağı olan kollajen sentezini arttırdığını ortaya koymaktadır. Ozonun kollajen sentezine olan maksimum etkisi uygulamadan 48 saat sonra görülmüştür ve 72 saat sonunda 48 saate göre düşüş gözlenmiştir. Bu bulgu doğrultusunda, oral mukozal yaralarda ozon uygulaması 48 saat aralıklar ile yapılmalıdır.

FibroblastlarFosfonatGingiva+5
Esra Ersöz
Baskent University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Lokalize alveoler defektlerin intraoral otojen onley kemik greftleri ile onarımında tünel ve krestal insizyon tekniklerinin karşılaştırılması

Lokalize Alveoler Defektlerin İntraoral Otojen Onley Kemik Greftleri ile Onarımında Tünel ve Krestal İnsizyon Tekniklerinin Karşılaştırılması Bu çalışmanın amacı; krestal ve tünel olmak üzere iki farklı insizyon tekniği kullanılarak hazırlanan alıcı bölgelerde meydana gelen komplikasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla 2013 şubat -2014 ocak tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi kliniğine implant yaptırmak için başvuran ve alveoler kret atrofisi olan, 24-65 yaş aralığındaki gönüllü hastalar, cinsiyet ayırımı gözetilmeksizin çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilecek hastalar, ardışık olarak krestal insizyon tekniği ve tünel insizyon tekniği kullanılarak opere edilmiştir. Verici saha olarak mandibuler ramus veya simfiz bölgeleri kullanılmıştır. Kemik greftinin alınacağı bölgenin seçiminde; alıcı bölgenin lokalizasyonu, ihtiyaç olunan kemiğin kalite-kantititesi ve oluşabilecek cerrahi komplikasyonlar göz önünde bulundurulmuştur. Krestal ve Tünel gruplarında gerçekleştirilen ogmentasyon prosedürlerinin tamamında verici saha olarak mandibular ramus veya simfiz tercih edilmiştir. Otojen blok kemik greftleri, piezoelektrik cerrahi cihazı ile elde edilmiş ve alıcı sahaya iki vida (Syntess) ile fikse edilmiştir. Blok kemik greftlerinin üzerinde trombositten zengin fibrin (TZF) membran olarak kullanılmıştır. 6 aylık bekleme süreci sonunda implant cerrahileri gerçekleştirilmiştir. Her iki grupta gerçekleştirilen operasyonlarda ve takip seanslarında minor komplikasyonlar (geçici parestezi, ılımlı enfeksiyon, greftte minor açılma), major komplikasyonlar (greftte major açılma, kalıcı parestezi, greft kaybına neden olan enfeksiyon), ameliyat süresi, Visual Analog Scala (VAS) parametreleri değerlendirilmiştir. Tünel grubunda; 33 hastada 5'i bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 11 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. 38 ogmentasyon prosedürünün 16'sında ramus, 22'sinde simfiz verici saha olarak kullanılmıştır. Ogmentasyon yapılan 37 bölgeye, çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 10 ve 12 mm olan toplam 59 implant (Straumann) yerleştirilmiştir Krestal grubunda; 35 hastada 2'si bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 10 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. Ogmentasyon yapılan 34 bölgeye çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 8, 10 ve 12 mm olan toplam 61 implant yerleştirilmiştir. Tünel grubunda; ogmente edilen 38 alıcı sahadan 4'ünde minor açıklık meydana gelmiştir. Alıcı sahalardan 1'inde meydana gelen major açıklık ve enfeksiyona bağlı olarak greft kaybedilmiştir. Krestal grubunda; ogmente edilen 37 alıcı sahadan 12'sinde minör, 3'ünde major açıklık meydana gelmiştir. 6 aylık izlem sonucunda, Tünel grubuna göre Krestal grubunda minör açılma sıklığı istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). 6 aylık izlem sonucunda, Krestal ve Tunel grupları arasında; ılımlı enfeksiyon, major açılma, greft kaybına neden olan enfeksiyon, ciltte ve mukozada parestezi, komşu dişte dişeti çekilmesi görülme sıklıkları istatistiksel olarak benzer bulunmuştur. Sonuç olarak; tünel insizyon tekniği ile hazırlanan alıcı sahalarda, otojen kemik greftleri ile ogmentasyon prosedürlerinin en sık karşılaşılan komplikasyonu olarak bildirilen insizyon hattındaki açıklık oranının anlamlı olarak daha az meydana gelmiş olması, minimal invaziv tünel tekniğinin sık kullanılan krestal insizyon tekniğine alternatif olarak kullanılabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Subperioteal Tünel Tekniği, Minimal İnvaziv Cerrahi, Alveoler Kret Ogmentasyonu, Başarısızlık, Komplikasyonlar.

Alveolar kemik kaybıCerrahi-oralDental implantasyon+5
Nur Altıparmak
Baskent University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda 4-nitroquinoline 1-oxide 'in tetiklediği dil yassı hücreli karsinomasının oluşumuna ve gelişimine propranololun etkisi

Oral kavite karsinomaları en sık görülen neoplazmlardandır. Oral kanserlerin tedavisine yönelik pekçok çalışma yapılmış olmasına ragmen son 4-5 yıllık dekatta hastaların sağkalım oranında önemli bir değişiklik elde edilememiştir. Hastalığın kompleks tedavi yöntemleri, yüksek mortalite ve morbidite oranları göz önünde bulundurulduğunda karsinogenezis sürecinin latent dönemini uzatan kimyasal korunma yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir yaklaşımdır. Propranolol non-selektif β-bloker ilaçlardandır. İlacın antianjiogenezis ve β-adrenerjik reseptör baskılama özelliği sayesinde kanser gelişiminde koruyucu etkisi olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. 4-Nitroquinoline 1-Oxide (4NQO) modeli oral karsinogenezisten kimyasal korunma yöntemleri geliştirmek için sıklıkla kullanılan bir yöntem olmuştur. Bu çalışmanın amacı ratlarda 4NQO' nun tetiklediği dil yassı hücreli karsinogenezis süreci üzerine propranololun etkisini araştırmaktadır. Çalışma 27 adet Sprague Dawley cinsi erkek ratlar üzerinde yapılmıştır. Bütün ratlara 50 ppm dozunda 4NQO içme suyunda uygulanmıştır. Yapılan diğer işlemler ise şöyledir (her grup için n= 9 ) : Grup 1, 50 mg/kg/ gün dozunda propranolol oral gavaj yoluyla 20 hafta uygulanmıştır ; Grup 2, 20 haftalık karsinogenezis süreci sonunda 2 hafta 50 mg/kg/gün dozunda propranolol uygulanmıştır; Grup 3 (kontrol grubu) , tedavi uygulanmamıştır. Histopatolojik değerlendirme sonucu malign transformasyon riskinin bulunma oranı Grup '1 'de (%33.3) Grup 2 (%55.5) ve 3 (%77.8) ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. İkili derecelendirme sistemine göre prekanseröz lezyonların yüksek risk kategori oranları üç grupta benzerdir. Düşük risk kategori oranları ise; 1. Grupta %22.2, 2. Grupta %33.3 ve 3. Grupta %55.5'tir. 'Likelihood ratio testi' ile istatistiksel analiz yapıldı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görüldü. (p>0.05) Oluşan beyaz lezyonların hiperkeratinizasyon ve vazodilatasyon dereceleri üç grupta benzerdir. (Median :2) Her grupta birer tümöral oluşum tespit edildi. Birinci grupta oluşan tümör çapı (1.8 cm) 3. Grupta oluşanın (0.6 cm) 3 katı ve 2. Gruptaki örneğin (0.9 cm) 2 katı kadardır. Bizim çalışmamızda propranololun dil karsinogenezisinin özellikle erken evrelerinde kimyasal korunmada etkili olabileceği gösterilmiştir. Ancak örnek sayısının daha fazla olduğu ileri çalışmalarla bu etki daha net ortaya koyulmalıdır

AğızAğız neoplazmlarıKarsinojenler+4
Seçil Çubuk
Baskent University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Lökosit ve trombositten zengin fibrin uygulamasının serbest dişeti grefti verici bölge iyileşmesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Serbest dişeti grefti (SDG) operasyonu yapışık dişeti genişliğini arttırmak amacıyla en sık uygulanan cerrahi prosedürlerden biridir. Bu operasyon sırasında en çok tercih edilen verici bölge palatinal mukozadır ve rapor edilen postoperatif komplikasyonlar genellikle verici bölge ile ilgilidir. Greftin alındığı palatinal bölge sekonder iyileşmeye bırakıldığından; yara iyileşmesinin gecikmesi, kanama süresinin uzaması ve şiddetli ağrı gibi problemlerle sık karşılaşılmaktadır. Yüksek kontsantrasyonda otojen büyüme faktörü içeren lökosit ve trombositten zengin fibrinin (L-TZF) yumuşak doku iyileşmesini hızlandırdığı düşünülmektedir. Literatürde L-TZF'nin yara örtücü bir membran olarak kullanımı ile ilgili sadece birkaç vaka örneği bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı; SDG alındıktan sonra palatinal verici bölgeye yerleştirilip sütüre edilen L-TZF membranın yara iyileşmesi, hemostaz ve ağrı kontrolündeki etkinliğinin değerlendirilmesidir. Bu amaçla yapışık dişeti yetersizliği olan, 26 gönüllü erişkin hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda yapışık dişeti miktarını arttırmak için SDG operasyonu uygulanmış ve verici bölge olarak palatinal mukoza kullanılmıştır. Hastalar her grupta 13 hasta olmak üzere rastgele çalışma veya kontrol grubuna dahil edilmiştir. SDG alındıktan sonra, çalışma grubuna dahil edilen hastalarda verici bölgeye L-TZF yerleştirilip sütüre edilmiş, kontrol grubuna dahil edilen hastalarda ise verici bölge konvansiyonel olarak sekonder iyileşmeye bırakılmıştır. Hastalar operasyonu takiben 1., 3., 5., 7., günlerde ve 2., 3., 4., 5., 6. haftalarda takip edilmiştir. Palatinal donör saha ile ilgili ağrı, yanma hissi, kanama gibi komplikasyonlar değerlendirilerek kaydedilmiştir. Yara iyileşmesi ise hem görsel olarak hem de dijital görüntü analizi ile fotometrik olarak değerlendirilmiştir. Damaktaki ağrı ve yanma hissi düzeyleri ilk 2 hafta boyunca çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Verici bölgede meydana gelen postoperatif kanama operasyondan sonraki 1. ve 3. günlerde çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Verici bölgenin çevre sağlıklı doku ile olan renk uyumu postoperatif 1., 3. ve 6. haftalarda çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Yara iyileşmesinin makroskobik değerlendirmesine göre klinik iyileşme indeksi skorları 3. ve 4. haftalarda çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Fotometrik değerlendirme sonuçlarına göre; verici bölge yara yüzey alanı çalışma ve kontrol gruplarında zamanla anlamlı şekilde azalmıştır. 3. gün ve 1., 2., 3., 4. haftalarda yara yüzey alanında başlangıca göre meydana gelen küçülme oranlarının, çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür (p<0,001). Sonuç olarak; L-TZF, palatinal donör sahada yara iyileşmesini hızlandırıp, postoperatif kanama ve ağrı şiddetini azaltarak SDG prosedüründe daha başarılı klinik sonuçlar elde edilmesine katkıda bulunmuştur. L-TZF'nin yara iyileşmesini hızlandırıcı ve postoperatif hasta konforunu arttırıcı etkilerinden dolayı oral mukozadaki açık yara yüzeylerine uygulanması etkili bir yaklaşım olabilir. Anahtar Kelimeler: Serbest dişeti grefti, lökosit ve trombositten zengin fibrin, yara iyileşmesi, membran, komplikasyonlar

GingivaKomplikasyonlarLökositler+5
Serap Gülsever
Baskent University · Institute of Health Sciences
2014
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Titanyum ile titanyum-zirkonyum implantların kemik içi stabilite değerlerinin rezonans frekans analizi yöntemi ile karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, titanyum ve titanyum-zirkonyum alaşım implantların rezonans frekans analizi yöntemi ile kemik içi stabilite değerlerinin farklı zaman aralıklarında karşılaştırılmasıdır. Çalışmada doku seviyesinde tek fazlı saf titanyum ve titanyum-zirkonyum alaşım implant yerleştirilen hastalardan 2014 – 2015 yılları arasında RFA(rezonans frekans analizi) yöntemi ile ölçülen ISQ(implant stability quotient) verileri kullanılmıştır. Ostell ISQ™ cihazı ile kayıt altına alınan ISQ değerleri içinden operasyon sonrası 0. gün, 7. gün, iyileşme döneminin en kritik günü kabul edilen 21. gün ve osseointegrasyonun şekillendiği 60. gün kayıt edilen değerler her iki grup için karşılaştırılmıştır. Titanyum ile titanyum-zirkonyum alaşımı implantların ISQ değerleri karşılaştırılmasında 0., 7. ve 21. Gün ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, 60. Gün yapılan ölçümlerde titanyum-zirkonyum alaşımı implantların ISQ değerleri ortalama 1.915 daha yüksek bulunmuştur ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır( p=0.026 < α =0.05). Bu çalışmanın sonuçlarına göre osseointegrasyonun şekillendiği 60. günde titanyum-zirkonyum alaşımı implantlar stabilite açısından titanyum implantlardan üstünlük göstermiştir. Titanyum-zirkonyum alaşımı klinik implant başarısını arttırma yolunda gelecekte tercih edilen baskın implant materyali olabilir.

Esra Beyler
Baskent University
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Atrofik mandibula kırıklarında titanyum plaklar ve karbon fiber destekli polimer plakların stres dağılımlarının sonlu eleman analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; sınıf III atrofik mandibula kırıklarında, farklı kalınlıklardaki titanyum ve karbon fiber destekli polietereterketon(CFR-PEEK) plak uygulamalarının biyomekanik stabilitelerinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesidir. Sınıf III atrofik mandibula modelleri oluşturularak sonlu elemanlar analizine aktarıldı. Sol mandibula ramusunda 1,0 mm kalınlığında kallus dokusu oluşturularak kırık simüle edildi. Farklı kalınlıklardaki (1,0 mm, 1,5 mm, 2,0 mm, ve 2,5 mm) plaklar modellere uyumlandıktan sonra kırık hattının her iki tarafında üçer vida olacak şekilde fiksasyon simüle edildi. Keser ve molar bölgeden ısırma durumlarının simüle edilebilmesi için keser ve molar bölgelerde vertikal hareketlilik engellendi. Hareket kısıtlamalarını takiben modellere her kas için ayrı vektörel kuvvetler uygulanarak yükleme koşulları oluşturuldu. Titanyum ve CFR-PEEK materyal değerleri plak modellerine uygulanarak analizler yapıldı. En yüksek Von Mises stres değerleri 1,0 mm kalınlığındaki plaklarda görülürken plak kalınlığının 2,5 mm ye artışıyla stres değerlerinin düştüğü gözlenmiştir. Plak ve vidalarda oluşan Von Mises stresleri CFR-PEEK materyalden simüle edilen plakların kullanıldığı modellerde daha düşük bulunmuştur. Kortikal kemikteki en yüksek sıkışma gerilimleri kırığın proksimalindeki vida etrafında gözlenmiş ve bu gerilimler bazı bölgelerde fizyolojik limitlerin üzerine çıkmıştır. Vidalar etrafındaki sıkışma gerilimleri CFR-PEEK plakların kullanıldığı modellerde daha düşük bulunmuştur. Diğer taraftan hem molar hem keser bölgeden ısırma koşullarında kemik segmentlerindeki yer değiştirme CFR-PEEK plakların kullanıldığı modellerde titanyum plakların kullanıldığı modellere göre daha fazla olmuştur. Kortikal kemiğe benzer Young Modülleriyle CFR-PEEK materyaller, sonlu elamanlar analizlinin sınırları dahilinde, atrofik mandibula kırıklarının fiksasyonunda kullanılabilir gözükmektedir. CFR-PEEK materyallerin ortopedik cerrahide güncel olarak kullanılsa da bu materyallerin çene-yüz bölgesindeki kullanımı için konuyla ilgili daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Nurettin Diker
Baskent University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Le fort ı osteotomisinde iki ve dört plak ile fiksasyonun cerrahi sonrası stabiliteye etkisinin karşılaştırılması

Fasiyal estetik ve oklüzyonun restorasyonu ile birlikte uzun dönem stabilitenin sağlanması, ortognatik cerrahinin başlıca hedeflerindendir. Geleneksel olarak, oral ve maksillofasiyal cerrahların büyük bir çoğunluğu, Le Fort I osteotomisi sonrası maksillanın fiksasyonunda hem anterior apertura piriformis bölgesine hem de zigomatikomaksiller buttress bölgesine titanyum miniplaklar yerleştirmeyi tercih etmektedirler. Bu çalışmanın amacı, Le Fort I osteotomisinde fiksasyon için 4 plak ile 2 plak kullanımının postoperatif stabilite açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya maksiller retrognatizm ve mandibular prognatizmi nedeniyle tek parça Le Fort I osteotomisi ve bilateral sagittal split ramus osteotomisi operasyonu geçiren 39 hasta dahil edilmiştir. yeniden konumlandırılan maksillanın stabilizasyonu 1.5 mm titanyum miniplak ve vidalar ile elde edilmiştir. Birinci grupta, apertura piriformis ve zigomatikomaksiller buttress bölgesine toplamda 4 adet miniplak yerleştirilirmiştir. İkinci grupta, fiksasyon sadece apertura piriformis bölgesine yerleştirilen 2 adet miniplak ile sağlanmıştır. İskeletsel stabilizasyonun değerlendirilmesi amacıyla, hastalardan ameliyat öncesi, ameliyat sonrası erken dönem ve ameliyat sonrası geç dönemde alınan lateral sefalometrik radyografiler analiz edilmiştir. Her iki grupta da cerrahi öncesi sefalometrik ölçümlerle karşılaştırıldığında cerrahi sonrası erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmıştır. Ameliyat sonrası geç dönemde alınan radyografların analizleri sonucunda, iki plak ve dört plak grubu, horizontal ve vertikal iskeletsel ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı stabilite göstermiştir. Postoperatif stabilite açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, tek parça Le Fort I osteotomisi sonrası sadece ön bölgede 2 adet miniplak ile fiksasyonun, geleneksel 4 plak ile fiksasyon prosedürü ile benzer stabilite gösterdiğini ortaya koymuştur.

FiksasyonKemik plaklarıMaksilla+4
Esra Beyler
Baskent University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Gömülü 3.molar cerrahisinde intra-operatif müzik dinletisinin hasta anksiyetesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Gömülü mandibular 20 yaş dişi ameliyatı toplum tarafından korkutucu olarak nitelendirilen diş hekimliğinde sık uygulanan bir işlemdir. Hekimler tarafından düşük riskli bir tedavi olmasına rağmen ciddi komplikasyon riskleri de bulunmaktadır. Hastaların anksiyete durumu psikolojisini de etkiler. İntraoperatif anestezik maddeye olan ihtiyaçta artış, daha yüksek perioperatif ağrı algısı ve cerrahi sonrasında analjezik madde ihtiyacında artış, istenmeyen kardiyovasküler etkilerle sonuçlanabilecek şekilde hemodinamik değişiklikler de anksiyete ile ilişkilidir. Perioperatif anksiyetenin kontrol edilmesi için ilaç tedavisi ve psikolojik girişimlerde bulunulur. Bu tür girişimlerden en kolay ve non-invaziv olanı intraoperatif müzik dinletisi uygulamasıdır. Bu çalışmada 20 yaş diş çekimi ameliyatı sırasında müzik dinletmenin anksiyolitik etkisi ve vital bulgulardaki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Alt çenede kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişi operasyonu geçirecek olan 39 hasta çalışma grubu, 40 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm hastalara ameliyat öncesi Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) uygulanarak anksiyete seviyesi belirlendi Çalışma grubundaki hastalara ameliyat esnasında kulaklıktan müzik dinletildi.. Vital bulgular ise kan basıncı ve nabız ölçümleri ile değerlendirildi. Ölçümler bekleme salonunda, hasta diş ünitine oturduğunda, lokal anestezi yapıldığında, cerrahi örtüler örtüldüğünde, insizyon yapıldığı sırada, kemik kaldırma ya da dişin bölünmesi sırasında, dişin çekildiği sırada, yara bölgesine dikiş atıldığında ve ameliyat sonunda hasta üzerinden ameliyat örtüleri kaldırıldığında kaydedildi. İstatistiksel analiz için Student's t-testi ve. eşleştirilmiş t-testi kullanıldı (p≤0.05). Ameliyat sırasında alınan kan basıncı ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yalnızca sutur atıldığı sırada alınan nabız ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,036). MDAS skorlarına göre operasyon sırasında müzik dinletilen grup ile müzik dinletilmeden operasyona alınan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,953) bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: gömülü, 20 yaş dişi, müzik, anksiyete, kan basıncı, nabız

AnksiyeteAzı dişi-üçüncüCerrahi-oral+7
Tansu Erakman
Baskent University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Çenelerde sık görülen odontojenik kist ve tümörlerin klinik ve radyolojik bulguları ile Ki-67 ve p53 protein ekspresyon oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Ağız diş ve çene cerrahisinde ana konulardan biri kistik lezyonların ayırıcı tanısıdır çünkü bazı odontojenik kistler (OK) agresif davranış ve nüks etme eğilimindedir. Ek olarak, en uygun cerrahi tedavi ve takibi belirlemek için kist ve çene tümörlerinin ayırıcı tanısını koymak önemlidir. Patolojinin tanısı klinik ve radyolojik özelliklere dayanmaktadır, ancak kesin tanı histopatolojiye dayanmaktadır. Mevcut retrospektif çalışma 2011-2016 arasında yapıldı ve değerlendirmeler histopatolojik raporlar ve panaromik filmler üzerinden ölçümlemeler ile gerçekleştirildi. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Çene Hastalıkları ve Cerrahisi Kliniğinde tedavi edilen hastalardan 111 odontojenik kist ve tümör örneği alındı. Bu örnekler kist tipi, yaşı, cinsiyeti ve immünohistokimyasal boyama dağılımı için analiz edildi ve radyolojik bulgularla karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, Ki-67 ve p53 gen ekspresyon değerlerinin odontojenik keratokist grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Odontojenik keratosistlerin radiküler kistlere ve dentigeröz kistlere göre daha yüksek malign transformasyon potansiyeli gösterdiği ortaya çıkmıştır. Ki-67 ve p53 gen ekspresyon oranları ile radyolojik ölçümler arasındaki ilişki kist-tümör gruplarına göre karşılaştırıldığında, sadece dentigeröz kist grubunda istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Panoramik filmlerde dentigeröz kistlerin boyutsal karşılaştırmalarından sonra, agresif potansiyelin ilgili kist grubundaki ekspresyon hızı ile radyolojik ölçüm arasındaki anlamlı ilişki nedeniyle artan çapla arttığı söylenebilir. Bu, etkilenen dişlerle ilişkili dentigeröz kistlerinin klinik uygulamada en kısa sürede ortadan kaldırılması gerektiğini göstermektedir.

AmeloblastomGen ifadesiKemik kistleri+6
Burak Bulmuş
Baskent University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan kritik boyut defektlerinde mecsina hemostopper'ın kemik rejenerasyonu üzerine olan etkisinin histolojik olarak değerlendirilmesi

Çene ve yüz bölgesinde meydana gelen tüm defektlerin rekonstrükte edilmesi, böylece hastalara estetik, fonasyon, fonksiyon gibi özelliklerin tekrar kazandırılması oral ve maksillofasiyal cerrahinin en zorlu işlemlerindendir. Bu çalışmada; sığır kaynaklı ksenojenik kemik greftinin ve Mecsina Hemostopper isimli bitki özleri içeren kanama durdurucu ajanın uygulanması sonrası sert dokuda meydana gelen iyileşmesnin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla; 28 tane Sprague Dawley cinsi erkek ratın kafatası bölgesinde, kritik boyut defektleri oluşturuldu. Denekler; sadece Mecsina Hemostopper uygulanan Mecsina grubu, Mecsina ve Greftin birlikte uygulandığı Mecsina+Greft grubu, sadece Greft uygulanan Greft grubu ve herhangi bir ajanın uygulanmadığı kontrol grubu olarak 4 gruba ayrıldı. Kritik boyut defektlerine 0,1 cc likit Mecsina ve 0,12 cc Greft uygulandı. Cerrahiyi takip eden 28. günde, tüm deneklere sakrifikasyon işlemi yapıldı ve alınan örnekler histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme sonucu, Mecsina'nın kullanıldığı gruplarda daha fazla kemik iliği ve kemik oluşumu ve daha fazla vasküler proliferasyon izlenirken; histomorfometrik değerlendirme sonucu, Mecsina kullanılan gruplardaki trabeküler ve osteoid kalınlık daha fazla görüldüğünden daha kaliteli kemik oluşumunu sağladığı istatiksel olarak saptandı. (p<0,05) Bu çalışma ile Mecsina tek başına uygulandığında da grefte ek olarak uygulandığında da kemik iyileşmesini arttırmada etkili bir ajan olarak bulunmuştur. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: DA18/05) ve Başkent Üniversitesi Araştırma fonunca desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Kritik Boyut Defekti, Mecsina Hemostopper, Kemik İyileşmesi, Ksenojenik Kemik Grefti, Histomorfometrik Analiz

Hayvan deneyleriHistolojiKemik nakli+7
Pelin Aydın
Baskent University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dental implant cerrahisinde dinamik navigasyon ve serbest el yöntemi ile yapılan açılı implantların düzlemsel olarak karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada dinamik navigasyon ve serbest el ile yapılan implantların açısal ve düzlemsel olarak sapma miktarlarını incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda tek hekim tarafında Navident® (ClaroNav Inc., Toronto, Kanada) sistemi kullanılarak 25 modele 100 implant ve serbest el tekniği kullanılarak 25 modele 100 implant, toplam 50 modele 200 implant yapıldı. Her modele 4 implant yapıldı ve implantların yarısı açılı yarısı düz olacak şekilde planlandı. Yapılan her implant için planlan ve uygulanan implantlar arasındaki giriş sapması(2D), apikal sapma(3D), vertikal sapma ve açısal sapma değerleri Navident doğrulama programı Evalunav ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 25,0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 25,0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Navident® (ClaroNav Inc., Toronto, Kanada) firmasının dinamik navigasyon cihazı ile yaptığımız aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama giriş sapması 0,89mm ± 0,35mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama giriş sapması 1,01mm ± 0,24mm olarak bulunmuştur. Apikal sapma değerlerine baktığımızda aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama apikal sapma 0,93mm(0,80mm-1,16mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama apikal sapma 1,27mm(1,01mm-1,41mm) olarak bulunmuştur. Vertikal sapma değerleri ise, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,19mm±0,13mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,30mm±0,15mm olarak bulunmuştur. Açısal sapma değerlerine baktığımızda, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama açısal sapma 0,53° ± 0,28°, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama açısal sapma 0,94° ± 0,33° olarak bulunmuştur. Serbest el tekniğinin kullanıldığı grup incelendiğinde, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama giriş sapması 1,48mm(1,40mm-1,41mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama giriş sapması 2,20mm(1,95mm-2,57mm) olarak bulunmuştur. Apikal sapma değerlerine baktığımızda aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama apikal sapma 2,12mm ± 0,19mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama apikal sapma 3,62mm ± 0,54mm olarak bulunmuştur. Vertikal sapma değerleri ise, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,28mm(0,20mm-0,32mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,39mm(0,28mm-0,48mm) olarak bulunmuştur. Açısal sapma değerlerine baktığımızda, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama açısal sapma 2,34° ±0,53°, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama açısal sapma 6,73° ± 1,94° olarak bulunmuştur. Sonuç: Dinamik navigasyonla yapılan implantların serbest el tekniğine göre daha yüksek doğrulukta yapılabildiğini bulduk. Özellikle apikal sapma ve açısal sapma parametrelerinde serbest el tekniğinde dinamik navigasyona göre daha fazla sapma değerleri oluştuğu görüldü. Vertikal sapma parametresi serbest el tekniğinde, dinamik navigasyon tekniği ile hemen hemen eş sapma değerleri gösterdi.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+1
Güneş Kenan Üstek
Adnan Menderes University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Anterior iliak greft alınan hastalarda postoperatif intravenöz uygulanan tenoksikam ve diklofenak sodyum'un erken ve geç dönem ağrı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Anterior iliak greft alınan hastalarda postoperatif ağrı hasta konforunu önemli ölçüde etkilemektedir. Postoperatif ağrının giderilmesi amacıyla non-steroid antiinflamatuar ilaçlar, kortikosteroidler ve opioid analjezikler kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, anterior iliak krest bölgesinden otojen greft alınan hastalarda postoperatif intravenöz yoldan uygulanan tenoksikam ve diklofenak sodyum'un özellikle donör sahadaki erken ve geç dönem ağrı üzerine etkilerini, hastaların postoperatif dönemde mobilizasyon sürelerini, postoperatif analjezi ihtiyacını, hastanın psikolojik olarak rahatlamasını ve günlük hayata geçişini hızlandırmasını olgu raporlarındaki veriler incelenerek retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Belirlenen kriterlere uygun 40 hastaya ait dosya verisi ile çalışma gerçekleştirildi. Postoperatif ağrı kontrolü için, uygulanan analjezik türlerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Tenoksikam 0,3 mg/kg (21 hasta) veya 0,8-1.0 mg/kg diklofenak sodyum (19 hasta) postopertif 15. dakikada IV olarak uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Postoperatif hasta dosyasındaki hasta takip formlarından VAS değerleri (0.saat,1. saat, 6.saat, 12. saat, 24.saat ) ile bulantı ve kusmanın varlığı/yokluğu ile ek analjezi prosedür verileri, mobilize edilme süreleri, hasta memnuniyet verileri tarafımızdan kaydedilip incelenmiştir. Bulgular: Postoperatif saatlik takiplerde 1, 6, 12, 24 saatlerde diklofenak sodyum grubundaki VAS değeri tenoksikam grubuna göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktür. Tenoksikam grubunda bulantı ve kusma, diklofenak sodyum grubundan dahafazla görülürken istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Diklofenak sodyum grubunda ek analjezik ihtiyacı tenoksikam grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktür. Sonuç: Anterior iliak greft cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif tenoksikam uygulaması ile diklofenak sodyum uygulaması karşılaştırıldığında, diklofenak sodyum grubu hastalarında daha düşük düzeyde VAS skorlarının alındığı, daha az ek analjezik ihtiyaçlarının olduğu ve analjezik etkinliğin yeterli olduğu tespit edilmiştir. Bulantı kusma varlığı/yokluğunda iki grup arasında da istatiksel olarak yakın sonuçlar elde edildi.

AnaljeziAnaljeziklerAğrı+5
Kubilay Yılmaz
Adnan Menderes University
2021
00